Cinque Terre
Alâiye Beyleri
A
lâiye’nin (Alanya), Anadolu Selçuklu Sultanı Birinci Alâeddîn Keykubat tarafından fethinden sonra, 1293-1471 yılları arasında burada hakimiyet sürmüş olan beylere verilen ad. Alâiye beyleri, önce Karamanoğullarına, sonra da Memlüklere bağlı kaldıklarından, beylik olarak kaydolunmamıştır.

Anadolu Selçuklularının son zamanlarında, Alâiye’yi Karamanoğulları zaptettiler. 1293 senesinde Kıbrıs Kralı Alâiye’ye asker çıkardı. Bunun üzerine Karamanoğlu Mecdüddîn Mahmud Bey, Memlük Sultanı Melik Eşref Selâhaddîn adına hutbe okutmak suretiyle tehlikeyi atlattı. Alâiye, 1427 senesinde Karamanoğulları tarafından beş bin altın mukabilinde Memlük Devleti’ne satıldı. Bundan sonra Alâiye, Memlük sultânının yüksek hâkimiyetini tanımak suretiyle Karamanoğlu Mahmud Bey’in torunları tarafından idare edildi.

İlk Alâiye beyi, Savcı bin Şemseddîn’dir. Emir Savcı’dan sonra yerine oğlu Emir-i a’zam Karaman bin Savcı, Alâiye beyi oldu. Bu da babası gibi Memlük sultânının himayesindeydi. Lütfi Bey, kardeşi Emir Savcı’yı öldürüp Alâiye beyi oldu. Karamanoğulları tehlikesine karşı Memlük hakimiyetini tanıdı.

Lütfi Bey, Karamanoğullarının sık sık devam eden taarruzlarından bıkıp, Osmanlıların yardımını sağlamak için, kızkardeşini, vezir-i â’zam Rum Mehmed Paşa ile evlendirdi.

Lütfi Bey, vefât edince, yerine kardeşi Ali Bey’in oğlu Kılıç Aslan, Alâiye Beyi oldu. Kılıç Aslan, Osmanlılar, Karamanoğullarının topraklarını fethe başladıklarından, Karamanoğullarının taarruzlarından kurtuldu. Fakat Osmanlı veziri Gedik Ahmed Paşa tarafından Alâiye muhâsara edilince, şehri kendi isteği ile teslim etti. Fatih Sultan Mehmed, Kılıç Aslan’a Gümülcine sancağını dirlik olarak verdi. Böylece Alâiye Beyliği sona erdi 1471 (H. 876).

On dördüncü asırda Alâiye’de gemi yapan tezgahlar vardı. Kereste ihracatı en önemli ticaret geliri idi. Güney Anadolu, Mısır, Rodos ve diğer memleketlerle ticari münasebeti bulunan Alâiye, Antalya’dan sonra çok zengin ve işlek bir pazar yeri idi. Bundan dolayı Alâiye beyleri ve halkının mali durumları gâyet iyi idi.
Başlık
Ramazanoğulları
Dulkadiroğulları Beyliği
O n dör­dün­cü asır­dan On al­tın­cı as­rın ilk ya­rı­la­rı­na ka­dar Ana­do­lu tâ­ri­hin­de mü­him rol oy­na­yan Oğuz­la­rının Bo­zok ko­lu­na bağ­lı Türk­men hâ­ne­dâ­nı. Ana­do­lu’ya Ha­san Dul­ka­dir ad­lı be­yin idâ­re­sin­de ge­len ve Dul­ka­dir­li Bey­li­ği­’nin çe­kir­de­ği­ni mey­da­na ge­ti­ren bu ilk gru­bun Ma­raş ve El­bis­tan ara­sın­da­ki yay­la­lık böl­ge­ye yer­leş­tik­le­ri ve da­ha son­ra ge­niş bir ala­na ya­yıl­dık­la­rı an­la­şıl­mak­ta­dır. 
Bey­li­ğin ku­ru­cu­su Zey­ned­dîn Ka­ra­ca Bey, Erat­na Bey’in elin­den El­bis­tan’ı al­dık­tan son­ra Mem­lûk Sul­ta­nı Me­lik Nâ­sır Mu­ham­med’den nâ­ip­lik men­şu­ru­nu al­ma­ya mu­vaf­fak ol­du. Ka­ra­ca Bey za­man za­man Mem­lûk sul­tan­la­rı­na itâ­at et­ti ise de, bâ­zan on­la­ra cep­he ala­rak Ha­lep şeh­ri­ni teh­did et­ti. Bu ara­da Çu­ku­ro­va’da­ki Sis Er­me­ni­le­ri­ne ağır dar­be­ler in­dir­di. 1346’da Ga­bon Ka­le­si­ni ele ge­çir­di. Bu ba­şa­rı­la­rı­na gü­ve­nen Ka­ra­ca Bey, Me­lik üz-Zâ­hir ün­vâ­nıy­le 1348 yı­lın­da hü­küm­dar­lı­ğı­nı îlân et­ti. An­cak Mem­lûk Dev­le­ti­ne is­yân eden Ha­lep Vâ­li­si Bay­bo­ğa’yı Sul­tan’a tes­lim et­me­me­si üze­ri­ne ya­ka­la­na­rak 1353’te Kâ­hi­re’de 83 yaş­la­rın­day­ken öl­dü­rül­dü. İkin­ci Os­man­lı Su­ta­nı Or­han Gâ­zi ile çağ­daş­tır. 

Memluklularla Mücadele Ettiler

Ka­ra­ca Bey’den son­ra oğ­lu Ha­lil Bey, Mem­lûk­ler ta­ra­fın­dan El­bis­tan vâ­li­li­ği­ne tâ­yin edil­di. Ha­lil Bey der­hâl hu­dut­la­rı­nı ge­niş­let­me­ye gi­riş­ti ve Ma­raş, Ma­lat­ya, Har­put ve Amik ta­raf­la­rı­nı ele ge­çir­di. Mem­lûk Sul­ta­nı Ber­kuk, de­vam­lı üze­ri­ne akın ya­pan Ha­lil Bey’i or­ta­dan kal­dı­ra­bil­mek için fa­ali­ye­te geç­ti. Ni­hâ­yet 1386 yı­lın­da Ha­lil Bey bir sûi­kast so­nu­cu öl­dü­rül­dü. Ha­lil Bey fev­ka­lâ­de ce­sur ve kah­ra­man bir bey­di. Son de­re­ce cö­mert ol­ma­sı se­be­biy­le halk ta­ra­fın­dan çok se­vi­lir ve sa­yı­lır­dı. Onun ölü­mü ile ye­ri­ne kü­çük kar­de­şi Sü­li Bey geç­ti. 

Sü­li Bey, Mem­lûk­le­re kar­şı ba­şa­rı­lı ge­çen akın­lar­da bu­lun­du. Sul­tan Ber­kuk onun emir­li­ği­ni tas­dik et­mek zo­run­da kal­dı. Fa­kat 1394’te Gü­ney Do­ğu Ana­do­lu’ya ge­len Tî­mûr Han’ı Sû­ri­ye’nin fet­hi­ne teş­vik et­me­si se­be­biy­le Sul­tan Ber­kuk onu ce­za­lan­dır­ma­ya ka­rar ver­di. Bu se­bep­le Mem­lûk kuv­vet­le­ri 1396 Mar­tın­da kar­şı­laş­tık­la­rı Sü­li Bey’i ağır bir boz­gu­na uğ­rat­tı­lar. Bu­nun­la da ye­tin­me­yen Ber­kuk, bir sui­kast ile onu da öl­dürt­tü. Sü­li Bey’in ölü­mü ile Ha­lil Bey’in oğ­lu Nâ­sı­red­dîn Meh­med Bey bey­li­ğin ba­şı­na geç­ti. 

Meh­med Bey Mem­lûk Dev­le­ti’yle dost ge­çin­di. Bu sı­ra­da Tî­mûr Han El­bis­tan ve Ma­lat­ya’yı al­mış­tı. Tî­mûr’a tâ­zim­le­ri­ni arz eden Meh­med Bey da­ha son­ra Os­man­lı tah­tı­na ge­çen Sul­tan Çe­le­bi Meh­med’le de dost ge­çin­di. Bu­na mu­kâ­bil Ra­ma­za­no­ğul­la­rı ile Ka­ra­ma­no­ğul­la­rı­na kar­şı de­vam­lı sa­vaş­tı. Mem­lûk­ler bu hiz­me­ti­ne kar­şı­lık ona Kay­se­ri şeh­ri­ni bı­rak­tı­lar. Meh­med Bey 1442’de yet­miş ye­di ya­şın­da ölün­ce­ye ka­dar 45 yıl sal­ta­nat sür­dü.  Önce Osmanlılara Akraba Oldular

Meh­med Bey’den son­ra ba­şa ge­çen oğ­lu Sü­ley­mân Bey, Os­man­lı­lar ve Mem­lûk­le­re kız ver­mek sû­re­tiy­le ak­ra­bâ­lık kur­du ve bu dev­let­ler­le olan dost­lu­ğu­nu sür­dü­re­rek bey­li­ği­nin var­lı­ğı­nı ko­ru­du. 1454’te öl­dü­rül­dü. Da­ha son­ra bey­li­ğin ba­şı­na ge­çen Me­lik Ars­lan, ken­di­si­ne kar­şı olan kar­de­şi Şah Bu­dak’ın gön­der­di­ği bir fe­dâî ta­ra­fın­dan öl­dü­rül­dü. Mem­lûk Sul­ta­nı Ka­yıt Bay’ın Şah Bu­dak’ı Dul­ka­dir­li Be­yi tâ­yin et­me­si Os­man­lı­lar­la ara­la­rı­nın bo­zul­ma­sı­na se­beb ol­du. Çün­kü Fâ­tih Sul­tan Meh­med Han, Sü­ley­mân Be­yin oğ­lu Şah­su­var’ı bu mev­ki­ye ge­tir­miş­ti. Şah Bu­dak Mı­sır’a kaç­tı. Os­man­lı­la­rın hi­mâ­ye­sin­de­ki Şah­su­var Bey ise Mem­lûk ve Ra­ma­za­no­ğul­la­rı­na kar­şı bir­çok ba­şa­rı­lar ka­zan­dı ise de, Za­man­tı Ka­le­si’n­dey­ken Mem­lûk kuv­vet­le­ri ta­ra­fın­dan esir alı­na­rak Kâ­hi­re’ye gö­tü­rül­dü ve ora­da öl­dü­rül­dü (1472). 

Sonra Osmanlılara Tabî Oldular

Mem­lûk Sul­ta­nı Dul­ka­dir­li Bey­li­ği’ne ye­ni­den Şah Bu­dak’ı gön­der­di. An­cak bu de­fâ da Os­man­lı­la­rın des­te­ği­ni sağ­la­yan Alâ­üd­dev­le Boz­kurt Bey ta­ra­fın­dan Bey­lik­ten uzak­laş­tı­rıl­dı. Şah Bu­dak, 1492 yı­lın­da öl­dü. Alâ­üd­dev­le Os­man­lı­lar­la dost ge­çin­di. Ak­ko­yun­lu­la­rın elin­den Di­yar­ba­kır’ı al­dı. Şah İs­mâ­il ile mü­câ­de­le­ye gi­riş­ti ise de, 1507 yı­lın­da ağır bir ye­nil­gi­ye uğ­ra­dı. Da­ha son­ra Os­man­lı­la­ra kar­şı da cep­he al­dı. Dul­ka­dir­li­ler üze­ri­ne gön­de­ri­len Ha­dım Si­nan Pa­şa ko­mu­ta­sın­da­ki Os­man­lı or­du­su, Tur­na Da­ğı Sa­va­şı’nda onu ye­ne­rek ele ge­çir­di ve dört oğ­luy­la be­râ­ber öl­dü­rül­dü. Alâ­üd­dev­le’nin ye­ri­ne Şah­sü­va­roğ­lu Ali Bey tâ­yin edil­di. Ali Bey, Ya­vuz Sul­tan Se­lim’in ya­nın­da Mı­sır Har­bi’ne ka­tıl­dı ve gös­ter­di­ği üs­tün gay­ret­ler üze­ri­ne pâ­di­şâh ta­ra­fın­dan tal­tif edil­di. Kâ­nû­nî dö­ne­min­de Şam Vâ­li­si Can­ber­di Ga­zâ­lî İs­yâ­nın­da Os­man­lı­la­ra önem­li hiz­met­ler­de bu­lun­du. Onun ölü­mü ile Dul­ka­dir­li top­rak­la­rı ta­mâ­men Os­man­lı Dev­le­ti­ne ka­tı­la­rak bir bey­ler­bey­lik hâ­li­ne ge­ti­ril­di. 

Dul­ka­di­ro­ğul­la­rı­nın si­yâ­sî du­rum­la­rı göz­den ge­çi­ril­di­ğin­de, Os­man­lı ve Mem­lûk dev­let­le­ri ara­sın­da bir tam­pon dev­let du­ru­mun­da ol­duk­la­rı gö­ze çar­par. Bu îti­bâr­la kâh bu, kâh da öte­ki ta­ra­fa tâ­bi ol­muş­lar­dır. 1399 yı­lı­na ka­dar, 62 yıl Mem­lûk­le­re tâ­bi iken, bu tâ­rih­ten îti­bâ­ren Os­man­lı­la­ra tâ­bi ol­muş­lar­dır. Ara­da bir Mı­sır nü­fû­zu­na geç­mek­le bir­lik­te, Os­man­lı tâ­bi­ye­tin­den çık­ma­mış­lar­dır. Hat­tâ Os­ma­no­ğul­la­rı ile iç­li-dış­lı ak­ra­bâ ol­muş­lar ve pâ­di­şâh­la­rın ana ta­ra­fın­dan hâ­ne­dân­la­rı­nı teş­kil et­miş­ler­dir. Son ye­di yıl ise Os­man­lı vâ­li­si du­ru­mun­da geç­miş­tir. Dul­ka­di­ro­ğul­la­rı­nın en ge­niş za­man­la­rın­da şim­di­ki Ma­raş, Kay­se­ri, Ela­zığ, Ayın­tap, Ma­lat­ya ve Adı­ya­man vi­lâ­yet­le­ri­ne ya­yıl­dık­la­rı gö­rül­mek­te­dir. 

Dul­ka­di­ro­ğul­la­rın­dan Alâ­üd­dev­le Boz­kurt Bey, Ma­raş’ta Bek­tû­ti­ye Câ­mii ve Med­re­se­si’y­le Ka­dir­li, Bah­çe, An­tak­ya, An­teb, Bo­zok, An­dı­rın, Kır­şe­hir ve El­bis­tan’da câ­mi, med­re­se, imâ­ret, tür­be ve zâ­vi­ye gi­bi eser­ler yap­tır­mış­tır. Bun­dan baş­ka Dul­ka­di­ro­ğul­la­rın­dan Nâ­sı­red­dîn Meh­med Bey’e âit Kay­se­ri’de Hâ­tu­ni­ye Med­re­se­si, Şah­su­va­roğ­lu Ali Bey’in Ha­cı Bek­taş nâ­hi­ye­sin­de Ba­lım Sul­tan Tür­be­si, Ali Bey’in oğ­lu Şah­ruh’un Si­vas-Kay­se­ri yo­lu üze­rin­de­ki tür­be­si bi­li­nen eser­ler­den­dir.                     
Suriye Selçukluları Suriye ve havâlisinde Sultan Melikşah’ın kardeşi Tutuş tarafından kurulan Selçuklu hânedânı. Suriye fâtihi Emir Atsız’ın Kâhire yakınlarında Fâtımîler karşısında mağlûbiyeti sırasında öldüğü zannedilince, Sultan Melikşah Suriye’yi kardeşi Tutuş’a verdi (1077). Fakat Atsız’ın, Sultan Melikşah’a hayatta olduğunu bildirmesi üzerine, Tutuş’a Haleb bölgesine gitmesi emredildi. Bir süre sonra Fâtımîler Şam’ı kuşatınca, Atsız, Melik Tutuş’u yardıma çağırdı. Atsız’ın ölmesi üzerine Tutuş, daha önce hâkim olduğu Suriye şehirlerini ele geçirdi (1079). Sonra Kudüs’ü aldı. Büyük Selçuklu Devleti’ne bağlı olarak, başşehri Şam olmak üzere, Suriye Selçuklu Devleti’ni kurdu. Bu sırada Antakya’yı fetheden Anadolu fâtihi Süleymân Şah, Suriye hâkimiyetini ele geçirmek istedi. Bu maksatla Halep’i ele geçirmek için hareket etti (1085). Halep vâlisi İbn-i Huteytî, Tutuş’tan yardım istedi. Melik Tutuş, yanında Artuk Bey olduğu halde, harekete geçti. İki hânedân üyesi Halep civârında Ayn Seylem mevkiinde karşılaştılar. Yapılan muhârebede Süleymân Şah hayâtını kaybetti (1086). Tutuş, Halep’i ele geçirdiyse de, iç kaleyi alamadı. Suriye’deki hâdiseler üzerine Melikşah bölgeye sefer düzenledi. Tutuş Şam’a çekildi. Sultan Melikşah’ın Suriye’den ayrılmasından sonra Tutuş, harekete geçip, 1090 senesinde Humus’u ele geçirdi. Trablusşam muhâsarası başarısızlıkla netîcelendi. Melikşah’ın vefâtı üzerine Sultan Berkyaruk’la saltanat mücâdelesine girişen Tutuş, Rey yakınlarında yaptığı savaşta komutanlarının karşı tarafa geçmesi sebebiyle mağlup oldu. Genç yaşta hayâtını kaybetti (1095). Melik Tutuş’un ölümünden sonra oğullarından Rıdvan Halep’te, Dukak ise Dımaşk’ta saltanatını îlân etti. Böylece Suriye Selçuklu Devleti Halep ve Dımaşk Melikliği olmak üzere iki kola ayrıldı. Halep Selçuklu Melikliği: Rıdvan, Halep Melikliği’ni kurduktan sonra topraklarını genişletmek üzere, vezîri Cenâhüddevle ile birlikte Suruç üzerine yürüdü. Fakat, Artukoğlu Sökmen’in başarılı müdâfaası karşısında kuşatmayı kaldırarak, Ermeni asıllı Toros’un idâresinde bulunan Urfa’yı zaptetti (1096). Şehrin idâresini Antalya vâlisiYağıbasan’a vererek Halep’e döndü.  Melik Rıdvan, Dımaşk’ı da alarak, babasının hâkim olduğu topraklara sâhip olmak istiyordu. Bunun için Artukoğlu Sökmen Bey’den yardım istedi. Bir süre sonra Rıdvan, Sökmen’in kuvvetlerinin de katıldığı ordusuyla, Dımaşk’ı muhâsara etti. Ancak iki kardeş arasındaki mücâdele Fâtımîlere yaradı. Fâtımîler büyük bir ordu ile gelerek, Kudüs’ü zaptettiler (Ağustos 1096). Melik Rıdvan ise Kınnesrin’de Dukak’ın kuvvetlerini bozguna uğrattı. Bu savaş netîcesinde Dukak, Rıdvan’ın üstünlüğünü tanımak mecburiyetinde kaldı. Diğer taraftan Haçlılar 1098 senesinde Antakya’yı ele geçirdiler. Hâkimiyet sâhasını genişletmeye çalışan Antakya hâkimi Bohemond, Halep’e bağlı bâzı kaleleri ele geçirdi. Rıdvan, Haçlıların ele geçirdiği Kella Kalesi’ni geri almaya çalıştıysa da, mağlup oldu. Çok geçmeden Haçlılar, Halep’i kuşatma hazırlıklarına başladılar. Fakat Malatya emîri Danişmend kumandasındaki bir Müslüman ordusu tarafından sıkıştırılınca geri çekildiler. 1104 senesinde Sökmen Bey ve Emir Çökürmüş idâresindeki Türk kuvvetleri Urfa ve Antakya Haçlılarını Harran’da mağlup etti. Bunun üzerine Melik Rıdvan harekete geçerek, Halep civârında Haçlıların elinde bulunan birçok yeri aldı. Böylece bir süre için Haçlı tehlikesinden uzak kaldı. 1107’de Melik Rıdvan’ın Antakya bölgesine kadar seferler düzenlemesi üzerine Antakya prensi Tancerd harekete geçerek Esârib ve Zerdâna kalelerini zaptetti. Bölgeye karşı yağma akınları düzenledi. Melik Rıdvan bu durum karşısında Tancerd ile ağır şartlarda bir antlaşma imzâladı. Bir süre sonra Rıdvan, Haçlılara karşı Büyük Selçuklu sultanı Muhammed Tapar’dan yardım istedi. Muhammed Tapar’ın yardım çağrısına birçok emir uydu ve Mevdûd’un komutasındaki Selçuklu ordusu Tell-Başir’i kuşattı. Fakat başarısızlıkla netîcelendi. Rıdvan, Haçlı baskısının artması karşısında Büyük Selçuklu ordusunun Halep’e gelmesini istedi. Emir Mevdûd, bu isteği yerine getirmek için Halep önlerine geldiyse de, askerin halka kötü davranması, Rıdvan’ın şehir kapılarını kapamasına yol açtı ve Selçuklu ordusu Halep’ten ayrılmak mecbûriyetinde kaldı. Melik Rıdvan’ın 1113’te vefâtından sonra yerine on altı yaşındaki oğlu Alparslan el-Ahras geçti. Fakat idâre tamâmiyle atabegi Hadim Lü’lü’ün elindeydi. Bu dönemde Halep’teki Bâtınîlerden şikâyetlerin artması üzerine Sultan Muhammed Tapar, bir elçi göndererek Bâtınîlere karşı harekete geçilmesini istedi. Alparslan, bu isteğe uyarak bir kısım Bâtınî reîsini öldürdü. Bâtınîleri sevmeyen Halep halkı da bu harekâta iştirâk etti. Bâtınîlerin sağ kalanları Suriye’nin çeşitli şehirlerine ve Haçlılara sığındılar. Alparslan’ın melikliği kısa sürdü. Yakınlarının tavsiyesi üzerine yardım için Tuğtegin’e mürâcaat etti ve Dımaşk’a dostça bir ziyâret yaptı. Tuğtegin, bu mürâcaatı müsbet karşıladı. Bu durum karşısında Atabeg Lü’lü, Alparslan’ın davranışlarından ve Tuğtegin’in istekleri doğrultusunda hareket edeceğinden korkarak 1114 senesinde Alparslan’ı öldürttü. Hadim Lü’lü, Alparslan’ın yerine Rıdvan’ın altı yaşındaki oğlu Sultanşah’ı geçirdi. Fakat kudretli bir melikin yokluğu ve ordusunun küçük çapta olması, Halep Melikliği’ni sâdece bu şehri müdâfaa durumunda bıraktı. 1117’de Lü’lü’ün öldürülmesinden sonra Artuklu İlgâzi 1118’de Halep’i ele geçirdi ve Sultanşah’ı hapsetti. Böylece Halep Melikliği sona erdi. Dımaşk (Şam) Selçuklu Melikliği: Tutuş’un ölümünden sonra oğlu Dukak Suriye Selçuklularının Dımaşk şûbesini kurmuştu. Tutuş’un emrinde bulunan Emîr Tuğtegin, Sultan Berkyaruk’un eline esir düşmüş, sonra serbest bırakılmıştı. Tuğtegin, Dımaşk’a gelerek Dukak’ın hizmetine girdi ve ordu kumandanlığına getirildi. Ayrıca Dukak’ın annesiyle evlendi ve Savtigin’i ortadan kaldırarak melikliğin idâresini ele aldı. Dukak, Dımaşk’ı ele geçirmek isteyen ağabeyi Halep Meliki Rıdvan ile yaptığı mücâdelede mağlup olunca, onun hâkimiyetini kabul etti. Melik Dukak, bundan sonra Haçlılarla mücâdele etti. Fakat Haçlı kumandanı Raymond’la yaptığı Trablus önündeki savaşı kaybetti (1102). Daha sonra Rıdvan’ın Atabegi, Cenâhüddevle, Rahbe’yi zaptetmek için sefer düzenlediyse de, buranın, Melik Dukak tarafından ele geçirildiğini öğrenince, bölgeden ayrıldı. Cenâhüddevle, Dukak’ın 1104 yılında ölümünden sonra, Atabeg Tuğtegin, önce onun bir yaşındaki oğlu Tutuş adına hutbe okuttu. Daha sonra Dukak’ın on iki yaşındaki kardeşi Ertaş’ı tahta geçirdi. Fakat Tuğtegin’den korkan Ertaş, Dımaşk’tan kaçtı (1104). Böylece Suriye Selçuklularının Dımaşk kolu sona erdi ve yerine Tuğtegin âilesi Börîler Hânedânı kuruldu.
Kirman Selçuklu Devleti S ultan Alparslan’ın kardeşi Kara Arslan Kavurd Bey tarafından Kirman’da kurulan devlet. Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulmasında önemi büyük olan Dandanakan Savaşı kazanıldıktan sonra Merv’de toplanan Selçuklu büyükleri, o zamâna kadar ele geçirilmiş ve geçirilecek toprakların idâresini hânedân üyeleri arasında paylaştırdılar. Bu paylaştırma sırasında Tabes vilâyeti ile Kirman bölgesi ve Kuhistan havâlisi Kara Arslan Kavurd Bey’e verilmişti. Melik Kavurd, maiyetinde bulunan beş-altı bin Türk süvârisi ile kendisine verilen Kirman bölgesine girdi.

Melik Kavurd Kirman'a Tamamıyla Hakim Oldu

Bölgeye hâkim bulunan Büveyhî emîrinin nâibi Behram bin Leşkeristân, Türklere karşı koyamayacağını anladı ve Kirman’ın merkezi olan Berdesîr’e çekilerek müdâfaaya başladı. Bir süre sonra Melik Kavurd ile anlaşmak mecbûriyetinde kalıp şehri teslim etmeye ve kızını Kavurd Bey’e vermeye râzı oldu. Bunun üzerine Kirman 1048 senesinde Kavurd’un idâresi altına girdi. Böylece 1186 yılına kadar devam edecek olan Kirman Selçuklu Devleti’nin temeli atılmış oldu. Melik Kavurd’un hâkim olduğu Serd-sîr bölgesi, burada yaşıyan halkı besleyecek kadar verimli değildi. Kirman’ı besleyen Germ-sîr bölgesi, Kufs denilen dağlı kavmin elinde idi. Melik Kavurd, tâkib ettiği siyâset netîcesinde âni bir baskınla Kufs kavmini dağıtarak Kirman’a tamâmiyle hâkim oldu (1051).

Selçuklu Tarihinde İlk Deniz Aşırı Seferi Yapıldı Melik Kara Arslan Kavurd, Hürmüz Emîri Bedr Îsâ Çâşû’nun sağladığı gemilerle Umman’a sefer düzenledi. Bu Selçuklu târihinde gerçekleştirilen ilk deniz aşırı seferdi. Selçuklu ordusu Umman sâhillerine çıktığı zaman, şaşkınlık içinde kalan Büveyhî emîri, askerini toplamaya fırsat bulamadı ve gizlenmeyi tercih etti. Kavurd, hiçbir mukâvemetle karşılaşmadan Umman’a hâkim oldu. Kavurd bundan sonra Fars bölgesi üzerine sefere çıktı. Fars bölgesinde o sırada Şebânkâre emirlerinden Fazlûye hâkimdi. Kavurd, ilk önce bölgenin merkezi olan Şîrâz üzerine yürüdü. Fazlûye şehri terk ederek Cehrem Kalesi’ne sığındı. Şîrâz’ı ele geçiren Kavurd, 1062 yılında Fars bölgesine de hâkim oldu.

Sultan Alparslan Affetti Büyük Selçuklu Sultânı Tuğrul Bey’in 1063 yılında ölümü üzerine Kavurd da amcasının yerine sultan olmak için harekete geçti. Fakat kardeşi Alparslan’ın tahta çıktığını haber alınca İsfehan’dan geri dönerek onun sultanlığını tanıdı. Bu sırada Fazlûye, Fars’ı tekrâr ele geçirmek için harekete geçti ise de, Kavurd’a mağlûb olarak geri döndü. Bunun üzerine Sultan Alparslan’dan yardım istedi. Kavurd’un daha fazla kuvvetlenmesini ve hâkimiyet sâhasının genişlemesini istemeyen Sultan Alparslan, Fars üzerine yürüyerek, bölgeyi Fazlûye’ye iâde etti. Bir süre sonra Melik Kavurd, vezîrinin teşviki ile isyân etti. Alparslan bu durumu öğrenince, hemen Kirman üzerine yürüdü. Öncü kuvvetler arasındaki muhârebeyi kaybeden Kavurd kaçtı ise de, Sultan Alparslan tarafından affedildi.

Sultan Melikşah Kavurd'u Mağlup Etti Melik Kavurd 1073 yılında bu defa Sultan Melikşah’la giriştiği mücadeleyi kaybetti ve öldürüldü. Kavurd, âdil bir komutan ve devlet adamı idi. Cömertliği ve iyi idâresi ile halkı memnûn etmiş, zamânında Kirman halkı bolluk ve refâha kavuşmuştu. Onun zamânında Kirman, en parlak devirlerinden birini yaşadı. Melik Kavurd’un vefatı üzerine yerine geçen oğlu Kirmanşah’ın hükümdârlığı bir sene sürdü.

Kirmanşah’ın ölümünden sonra, Kavurd’un küçük oğlu Hüseyin tahta geçti. Fakat Hemedan’da tutuklu bulunduğu hapisten kaçan Kavurd’un diğer oğlu Sultanşah, kardeşini tahttan indirerek yerine geçti (1074). Bir süre sonra Sultan Melikşah büyük bir ordu ile Kirman üzerine yürüdü. Kaynaklarda bu seferin sebebi zikredilmemektedir. Sultan Melikşah'da Affetti

 Kalabalık Selçuklu ordusuna karşı koyamayacağını anlayan Sultanşah, Melikşah’ı kendisi karşılayarak, ona büyük hediyeler takdim etti. Bunun üzerine Melikşah, onu affederek yerinde bıraktı ve itâat edeceği husûsunda verdiği sözde durması için yemîn ettirdi. Melikşah, Berdesir önünde on yedi gün kaldıktan ve kızlarından birini Sultanşah ile evlendirdikten sonra İsfehan’a döndü (1080). Sultanşah, 1085 senesi Ocak ayında hastalanarak öldü. Sultanşah’ın yerine kardeşi Turanşah geçti. Turanşah, askeri için kışlalar yaptırdı. Çeşitli îmâr faaliyetlerinde bulundu. Diğer yandan Kavurd’un ölümünden sonra Kirman Selçukluları, Fars eyâletinin hâkimiyetini kaybetmişlerdi. Sultan Melikşah, bu bölgenin idâresini Emirüddevle Humar Tigin’e vermişti. Bu emîrin idâresi sırasında Fars bölgesinde âsâyiş bozulmaya başladı. Durumdan faydalanan Turanşah, Fars üzerine iki sefer düzenledi. Birincisinde mağlûb oldu ise de, ikincisinde zafer kazanarak bu bölgeyi ele geçirdi. İsyan eden Umman halkını itâat altına aldı. Çok âdil ve iyi ahlâklı olan bir hükümdâr olan Turanşah on üç senelik bir saltanattan sonra 1097’de öldü.

İranşah Bâtınî  Yolunu Kabul Edince... Turanşah’ın yerine oğlu İranşah geçti. İranşah çevresindeki bâzı kişilerin etkisi ile bir müddet sonra sapık Bâtınî yolunu kabul edince, halka kötü davranmaya başladı, kâdı ve âlimlerden bâzısını öldürdü. Bu duruma dayanamayan halk, şeyhülislâm ve kâdılara mürâcaat etti. Şeyhülislâm ve zamânın kâdıları, davranışları sebebiyle, İranşah’ın tahttan indirilmesi için fetvâ verdiler. Halk, verilen fetvâ üzerine ayaklandı. İranşah önce af diledi. Sonra kaçmaya çalıştı ise de, yakalanarak öldürüldü (1101). Bu olaylar ve şehzâdeler arasındaki taht mücadeleleri Kirman Selçuklu Devleti’ni yıkılma noktasına getirmişti. Ancak bu sırada tahta çıkan Kirmanşah’ın oğlu birinci Arslanşah, Sultan Sencer’in hâkimiyetini tanıdı. Saltanatta bulunduğu 1101-1142 yılları arasında Kirman Selçukluları parlak bir dönem yaşadı. Fars bölgesini hakimiyeti altına aldı. Îmâr faaliyetleri arttı. Arslanşah 1142’de isyan eden oğlu Muhammed tarafından tahttan indirildi.

Oğuz Beyi Melih Dinar Kirman Selçuklu Devletine Son Verdi Muhammed (1142-1156) ve ondan sonra tahta çıkan Tuğrulşah (1156-1170) dönemlerinde saltanat mücâdeleleri ve iç karışıklıklar sonucu devlet zayıflamaya başladı. Önce Irak Selçuklularının hâkimiyeti altına giren devlet 1180 yılından îtibâren Oğuzların saldırılarına mâruz kaldı. Bilhassa Tuğrulşah’ın oğulları İkinci Arslanşah, Behramşah ve İkinci Tuğrulşah arasında çıkan saltanat mücâdelesinden faydalanan Oğuzlar Kirman’a üst üste akınlar düzenlediler. 1186 senesinde Kirman’a giren Oğuz Beyi Melik Dinar İkinci Muhammedşah’ın Irak’a gitmesinden de istifade ederek Kirman Selçuklu Devleti’ne son verdi.

Devlet İdaresi Büyük Selçuklulardaki Gibiydi Kirman Selçuklularının başında bir melik bulunmakta idi. Melikten sonra atabeg gelirdi. Atabeg, vilâyetleri idâre ile görevlendirilen, henüz küçük yaşta olan şehzâdelere hoca sıfatıyla tâyin ediliyor ve onların devlet işlerinde yetişmelerini sağlıyordu. Saray teşkilâtı Büyük Selçuklulardaki gibiydi. Sarayda; Üstâd-üd-Dâr, Silâhdârlık, Ahurdarlık, Emîr-i câmehane, Hansâlârlık, Candârlık, Bâzdârlık, Nedîmlik, Serhengler, Saray muallimliği, Mutripler, Sâkîler ve Hademeler bulunurdu. Devlet teşkilâtı da Büyük Selçuklu Devleti’ninki gibiydi. Devlet işleri Dîvân-ı Âlâ’da görüşülüp, karâra bağlanırdı. Bundan başka Büyük Dîvân, İnşâ Dîvânı, İstifâ Dîvânı, İşrâf Dîvânı, Dîvân-ı Arz, Berîd Dîvânı adını taşıyan çeşitli devlet işlerinin görüldüğü kuruluşlar da vardı. Kirman ordusu, çeşitli unsurlardan meydana gelirdi. Ordunun çekirdeğini çeşitli boylardan toplanmış Türklerin teşkil ettiği boy birlikleri meydana getiriyordu. Gulâmlar, (kölelikten yetiştirilenler) ordunun ikinci büyük kısmını meydana getiriyordu. Her sultânın, şehzâde, atabeg, emir, sivil ve askerî devlet erkânının kendilerine bağlı gulâmları vardı. Bunlar sâhipleri tarafından yetiştirilirlerdi.

İlim Adamları ve Şairleri Himaye Ettiler Kirman Selçuklu melîkleri, kültür ve îmâr faaliyetlerine çok önem vermişler, halkın kültür seviyesinin yükselmesi için büyük gayret göstermişlerdi. Melikler ve devlet adamları bir çok âlim, şâir ve ilim adamını himâye etmişlerdir. Efdaleddîn Ebû Hamid Ahmed, Ezrâkî, Burhânî, Ebü’l-Hüseyn Kutbulevliyâ, Şeyh Cemâleddîn Ahmed, İmâm Ebû Abdullah Muhammed, İsmâil bin Ahmed Nişâbûrî, Şeyh Burhâneddîn Ebû Nasr Ahmed, Kâdı Ebü’l-Âlâ Ali Semânî, Kirman Selçukluları zamânında yetişen belli başlı âlimlerdendir. Kirman Selçuklularında îmâr faaliyetleri Kavurd zamânında başladı. Kavurd, önce Sîstan ve Derre yolu üzerine bir derbend inşâ ettirdi ve Derre’ye bir han ile hamam yaptırdı. Melik Kavurd’un ölümünden sonra îmâr faaliyetleri bir süre durdu ise de Birinci Turanşah devrinde yeniden başladı. Önce kendisi için bir saray ve köşk, bu sarayın güney kısmında Ulu Câmi ve birbirine bitişik olmak üzere medrese, hankâh, bîmâristân, hamam ve ribat gibi hayır kurumları yaptırdı.

Beş Bin Kitap

Birinci Arslanşah da babası gibi îmâr faaliyetlerine devâm ederek, Berdesir, Bem ve Ciruft şehirlerinde medrese, ribât ve mescitler yaptırdı. Onun yaptırdığı en önemli eser, Mescid-i Melik’deki kütüphânedir. Bu kütüphânede fen ilimleri ile ilgili beş bin kitap vardı. Kirman Selçukluları da, onların atabegleri de îmâr faaliyetlerinde bulundular. Kirman’da bugün var olan ve Selçuklu devrinde yapıldığı anlaşılan, fakat kimin yaptırdığı bilinmeyen birçok sanat eseri bulunmaktadır.
Germiyanoğulları Beyliği Kütahya ve çevresinde hüküm sürmüş bir Türk beyliği. Toprakları, doğuda Afyonkarahisar ve Denizli, batıda Gediz ve Menderes vâdilerine kadar uzanırdı.Germiyan, önceleri Türk aşîretlerinin birinin adıyken, Anadolu Selçukluları Devleti’nin (1077-1307) son zamanlarında 1300 (H.700) yılında kurulan Germiyanoğulları Beyliği’ne de ad oldu. Germiyan aşîretinin Anadolu’ya ne zaman geldiği belli değildir. On üçüncü yüzyılda Malatya taraflarında, Anadolu Selçuklu Devletinin hizmetinde bulunuyorlardı. Malatya’da otururlarken, Germiyan aşîretinin başındaki Alişiroğlu Muzafferüddîn, Selçuklu Hükümdarı İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev (1236-1246) zamânında, Baba İshak tarafından çıkarılan sapık Babaîler isyânını bastırmakla vazifelendirildi ise de, muvaffak olamadı. 

Yine bu âileden ve Selçuklu beylerinden Kerîmüddîn Alişir, Selçuklu şehzâdeleri arasındaki taht mücâdelesine karıştığı için, Moğollar tarafından öldürüldü. Germiyanlılar, daha sonra Moğolların baskısı yüzünden Kütahya tarafına göç ettiler. Buradayken bağımsızlıkları için Anadolu Selçuklu Sultanı İkinci Gıyâseddîn Mes’ûd (1282-1305) ile Moğollara karşı mücâdele verdiler. 

Anadolu Beyliklerinin En Kuvvetlerindendi

Germiyanoğulları Beyliği’ni kuran Kerîmüddîn Alişir’in oğlu Birinci Yâkub Bey, Anadolu Selçuklu Devleti beylerinden iken, 14. yüzyılın başından îtibâren Selçuklulardan ayrılıp, Moğollarla mücâdele edemeyeceğinden, onların hâkimiyetine girdi. Yâkub Bey’in idâresindeki Germiyanoğulları Beyliği, o zaman Anadolu’da kurulan beyliklerin en kuvvetlilerinden olup, Bizanslılardan her yıl belli bir vergi ve hediyeler alıyorlardı. 

Yâkub Beyin, Aydınoğlu Mehmed Bey kumandasında Ege sâhillerine gönderdiği Germiyanlı ordusu, Bizanslılardan Ayasluğ (Selçuk) ve Birgi’yi aldı ve Aydın Bey bu yörede Aydınoğulları Beyliği’ni kurdu. Yâkub Bey, 1305’te Menderes Irmağı kenarındaki Tripolis (Buldan kasabası doğusunda, Yenice yakınında) şehrini alıp, 12.000 piyâde ve 8.000 süvâri ile 1306’da Alaşehir’i kuşattı. 

Bizanslılar İspanya’dan getirtmiş oldukları, Katalan birliklerini Alaşehir’deki Türk kuvvetleri üzerine gönderince, Germiyanlılar kuşatmayı kaldırdılar. Fakat şehir 1314 yılında Yâkub Bey tarafından alınıp, haraca bağlandı. Rumlardan alınan cizye, Kütahya’da yaptırılan Vâcidiye Medresesinin ihtiyâcına karşılık tutuldu. Yâkub Bey’in 1340’ta vefâtı üzerine yerine oğlu Mehmed Bey geçti. Bunun ilk zamanlarında Bizanslılar Katalanlar vâsıtasıyla Kula ve Simav’ı Germiyanlardan aldılarsa da, Mehmed Bey buraları yeniden topraklarına katmaya muvaffak oldu.Mehmed Bey’in vefât târihi kesin belli olmayıp 1361 olarak tahmin olunmaktadır. Ölümünden sonra yerine Süleymân Şah geçti. Süleymân Şah’ın hükümdarlığının ilk yılları durgun geçti. Karamanlılar ile Hamidoğulları arasındaki mücâdelede; Hamidoğullarından İlyas Beyin (1301-1423) tarafını tutması, Karamanlılar ile arasının açılmasına sebeb oldu. 

Osmanlılara Akraba Oldular

Süleymân Şah, Karamanlıların baskısı karşısında, Hıristiyanlarla mücâdelede büyük başarı sağlayan ve sınırlarını genişletmekte olan Osmanlılar ile anlaşmak istedi. Germiyanlı İslâm âlimi İshak Fakih ve berâberindeki heyeti, yüksek hediyeler ile Osmanlı Hükümdarı Murâd Hüdâvendigâr Gâzi (1360-1389)’nin huzûruna gönderip kızını Osmanlı Şehzâdesi Bâyezîd’e vermeyi teklif etti. Kızının çeyizi olarak da, Kütahya ile berâber Simav, Eğriboz (Emed) ve Tavşanlı’yı Osmanlılara verecekti. Süleyman Şah’ın teklifi kabul edilip, düğün yapıldı. Süleymân Şah Kula kasabasına çekildi. Sultan Murâd Hüdâvendigâr’ın oğlu Şehzâde Bâyezîd de Osmanlı sancağı hâline getirilen Kütahya şehrine geldi.Süleymân Şah’ın 1387’de vefâtıyla oğullarından Yâkub, Germiyanlı hükümdarı oldu. İkinci Yâkub Bey Osmanlıların Haçlılarla yaptığı, 1389 Birinci Kosova Savaşı sonrasında Sultan Murâd Gâzi şehit edilince fırsattan istifâde edip Osmanlılara bırakılan toprakları geri almak istedi. Rumeli’deki durumu düzelttikten sonra Anadolu’ya geçen yeni hükümdar Yıldırım Bâyezîd Han (1389-1402), Kütahya taraflarına geldi. Kendisine karşı çıkan İkinci Yâkub Bey ve Subaşı Hisar Bey’i yakalatıp Rumeli’deki İpsala Kalesi’ne hapsettirdi. Germiyanoğulları topraklarını da Osmanlı ülkesine kattı (1390). 

İkinci Yâkub Bey, İpsala Kalesi’nde dokuz yıl hapis kaldıktan sonra, 1399 yılında bir fırsatını bulup kaçtı. Kıyâfet değiştirerek, deniz yoluyla Suriye’ye, oradan da, Tîmûrlular Devleti’nin (1370-1506) Sultanı Tîmûr Hanın (1370-1405) yanına ulaştı. Ankara Savaşı’nda (1402) Osmanlılara karşı Tîmûr Han’ın safında savaştı. Savaş sonunda Tîmûr, eski Germiyanlı ülkesini İkinci Yâkub Bey’e verdi.İkinci Yâkub Bey, Osmanlı şehzâdeleri arasındaki taht mücâdelelerinde yeğeni İkinci Mehmed Çelebi tarafını tuttu. Bu yakınlığı benimsemeyen Karamanoğlu Mehmed Bey, iki yıl üstüste düzenlediği seferler ile Kütahya’yı zaptedip, Germiyan ülkesine sâhib oldu (1411). Karamanoğullarının Germiyan ülkesine hâkimiyetleri iki buçuk yıl kadar sürdü. Osmanlı Sultanı Çelebi Mehmed, Rumeli’de kardeşi Mûsâ’yı bertaraf ettikten sonra, Karamanoğulları üzerine yürüyerek onları Konya’ya kadar sürdü. Çelebi Mehmed böylece hâkim olduğu Germiyan topraklarını yine dostu ve müttefiki olan İkinci Yâkub Bey’e devretti (1414).Osmanlı Sultanı Çelebi Mehmed’in vefâtıyla yerine geçen İkinci Murâd Han’a (1421-1451) karşı, Karamanlılarla berâber Yâkub Bey de Şehzâde Mustafa Bey tarafını tuttu. Mustafa Çelebi’nin, İkinci Murâd Han’a yenilip, İznik’te öldürülmesinden (1423) sonra, Yâkub Bey, Osmanlılarla dost geçinmeyi tercih etti. 1428’de Osmanlıların pâyitahtı Edirne’ye bizzat giderek, İkinci Murâd Han ile görüştü. Osmanlılardan çok hürmet gördü. Oğlu olmadığı için, ölümünden sonra ülkesini Sultan’a bıraktığını vasiyet edip, Kütahya’ya döndü. 1429’da vefâtıyla Germiyanoğulları beyliği sona erip, toprakları, Osmanlılara kaldı. Kütahya ve Afyonkarahisar sancak hâline getirildi. Kütahya önce şehzâdeler, sonra da Anadolu beylerbeyliğinin merkezi olarak Osmanlılarca teşkilâtlandırıldı.Kültür ve Medeniyet: 

Germiyanoğullarının teşkilâtı hemen hemen bütünüyle Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları teşkilâtının devâmı hâlindeydi. Germiyan topluluğunun başında Alişir âilesi hâkimiyet kurmuştu ve beylik merkezden idâre edilmekteydi. Hükümdarın sarayı yalnız sultanın ikâmetine âit bir kuruluş olarak değil, aynı zamanda devletin idâre edildiği yer olarak kullanılmaktaydı. Germiyanoğullarının bir dîvânı vardı ve bu dîvânda emirler, vezirler, kâdılar ve nişancı bulunmaktaydı.Germiyanoğullarında toprak sistemi, daha sonra Osmanlılarda gelişmiş şekliyle görüleceği gibi timar, vakıf ve mülk olarak tatbik edilmekteydi.Germiyan beyliğinin kurucusu Birinci Yâkub Bey devri (1300-1340), beyliğin en kuvvetli olduğu bir zamandı. Bu devirde iktisat ve içtimâî hayatta buna paralel olarak ileriydi. Yâkub Bey’in hazîneleri, konaklarının mevcûdiyeti, sosyal ve ekonomik hayâtı gösteren önemli örneklerdendir. Bu devirde Germiyanlıların mükemmel bir ordusu olup, askerleri tam techizatlıydı. Germiyan Beyliği’ne Bizanstan her yıl 100.000 dinar ve kıymetli eşyâlar hediye olarak gelmekteydi.Germiyanoğulları zamânında edebî ve ilmî faâliyet çok canlı bir durumdaydı. Şeyhoğlu Mustafa, Şeyhî Sinan, Ahmedî ve Ahmed-i Dâî gibi müellifler dil ve fikir sâhasında pek çok eser vermişlerdir. Bunların yanısıra Molla Abdülvâcid ve İshak Fakih gibi ilim adamları da yetişmiştir. Germiyanoğulları zamânında Kütahya’da ilmî tedrisat yapan Vâcidiye Medresesi, İkinci Yâkub Bey Medresesi ve İshak Fakih Medresesi vardı. Vâcidiye Medresesi’nde dînî ilimlerin yanında fen ve astronomi gibi ilimlerin de okutulduğu anlaşılmaktadır. 

Germiyan Beyliği’nde hizmet gören ilim ve fikir adamları, Germiyan ilinin Osmanlılara geçmesi üzerine Osmanlılar tarafından da himâye edilmişlerdir. Bunların ilmî ve edebî sâhada pek çok eserler vücuda getirmeleri temin edilmiştir. Germiyan beyleri ilim ve fikir adamlarını korumuşlar, onlara yüksek değer vererek ilmin ve fikrin gelişmesine hizmet etmişlerdir.Germiyan ülkesinde kültür ve sosyal hayatla berâber ekonomi de yüksek bir seviyedeydi. “Germiyan kumaşları” adıyla meşhur dokumalar bütün Anadolu’da tanınırdı. Denizli’nin “Ak alemli” kumaşından da hil’at ve üst elbisesi yapılırdı. Germiyanlı sarıklık bezleri meşhur olup, Osmanlı sultanlarının başına sardığı kavuklarda bile kullanılırdı. Çok dayanıklı atlar yetiştirirlerdi. Menderes Irmağı vâsıtasıyla Ege Denizi limanlarına ticâret malları ve Kütahya’dan çıkarılan şap mâdeni naklederlerdi. 
Kazan Hanlığı İdil (Volga) Irmağı kıyısındaki Kazan şehrinde kurulmuş bir Türk Devleti. Kuzeydoğu Avrupa’ya göç eden Türkler tarafından 15. yüzyılda kurulup, 16. yüzyılın ortalarında Ruslar tarafından yıkıldı. Ruslar, Türkleri sevmediklerinden buranın ahâlisine Moğollara izafeten Tatar diyerek onları kötülemektedirler 

Kazan Hanlığı, Volga Bulgarlarının yaşadıkları bölgede, Altınordu Devleti’nin eski hanlarından Uluğ Muhammed Han tarafından 1437 târihinde kuruldu. Hanlığın ahâlisini Orta Asya’dan gelme yerleşik ve yarı göçebe Türkler ve Finliler meydana getiriyordu. Uluğ Muhammed Han devleti için gelişmesini mahzurlu gördüğü Moskova Knezliği’ne karşı sefere çıkıp, Rus kuvvetlerini bozguna uğrattı ve Knez Vasili’yi esir etti. 

Ruslar, Kazan Hanlığı’nın hâkimiyetini tanıyıp, harp tazminatı olarak her yıl haraç vermeyi, Kazan memurlarının Rus şehirlerinde vazife yapmasını ve Oka Nehri boyunu şehzâde Kâsım’a yurt olarak vermeyi kabul ettiler. Oka Nehri boyunda kurulan “Kâsım Hanlığı" sâyesinde Moskova Knezliği kontrol altında tutuldu. Hanlığın kuruluş safhası 1437-1445 yılları arasında tamamlanmıştır.Teşkilâtçı tedbirli, cesur ve akıllı bir idâreci olan Uluğ Muhammed Han’ın vefâtıyla oğlu Mahmûd Han (1445-1462) Kazan Hanlığı tahtına geçti. Mahmûd Han devrinde Kazanlılar sulh, sükûn huzur ve refah içinde yaşadılar. Mahmûd Han’ın 1462’de vefâtıyla oğlu Halil (1462-1467) ve İbrâhim (1467-1479) Kazan Hanı oldular. İbrâhim Han devrinde taht mücâdeleleri başladı. İbrâhim Han’a karşı bâzı beyler Kâsım Hanlığı’nın kurucusu Kâsım’ı Kazan Han’ı olarak tanıdılar.

Taht Kavgaları Başladı

Türklere karşı fırsat kollayan Moskova Knezliği bu durumu değerlendirerek İbrâhim Han’a karşı Kâsım Han’ı destekledi. Hânedanlık meselesi Moskova Knezliğinin kontrolünü gevşettiğinden Ruslar, Türklerin hâkimiyetinden kurtulmak için faâliyete geçtiler. Papalık tarafından, Bizans sülâlesinden Sofia ile evlendirilen Üçüncü İvan, 1480’de Türk hâkimiyetinden ayrılarak istiklâlini îlân etti. 

Kazan Hanlığı’ndaki taht mücâdeleleri 1552 târihine kadar devâm etti. Kazan tahtına sâhib olmak isteyen prensler, Ruslar’dan da teşvik ve yardım alarak iktidar mücâdelesine devâm ettiler.Kazan Hanlığı’nın iç işlerindeki karışıklıklardan büyük ölçüde istifâde eden Ruslar, 1487 yazında Kazan’a girdiler. Muhammed Emin Rus taraftârı görünerek, usta bir siyâset tâkib edip 1506’da Rusları Kazan’dan attıysa da bütün tehlikeyi ortadan kaldıramadı. 1521’de Kırım sülâlesinin, 1552’de Astırhanlıların hâkimiyetine geçen Kazan Hanlığı, devamlı Rus saldırılarına uğradı. İlk çar ünvanlı Moskova Knezi olan Dördüncü (Korkunç) İvan Hıristiyan Avrupa’dan silah ve asker de alarak 150.000 kişilik ordusu ve 150 top ile Kazan Hanlığına karşı harekete geçti.

Kazan’ı müdâfaa eden şehirdeki 33.000 asker ve dışardaki 15.000 atlı Hanlık kuvvetleri ile Ruslar arasında 1552 yazında şiddetli çarpışmalar meydana geldi. Kazan’daki müdâfilerin huruç harekâtı ve atlı kuvvetlerin saldırıları sonucu Rusları yok etme metodu, Avrupa’dan getirilen toplar ve İngiliz mühendislerinin duvar altı lağım tekniği karşısında tatbik edilemedi. 

Rusların Korkunç Vahşeti

Ağustos başında Kazan’a giren Ruslara karşı sokak muhârebeleri yapıldı. Ruslara karşı en şiddetli mücâdele Kul Şerif Câmii ve Medresesi çevresinde oldu. Seyyid Kul Şerif dâhil bütün medreseliler şehid edildiler. Yâdigar Muhammed Han ve etrâfındakiler esir edildi. Kazanlıların çok azı dışında, genç-ihtiyar, kadın-erkek katliama uğradı. Maddî mânevî kültür eserleri imhâ edilerek şehir ve devletin hazineleri Ruslar tarafından yağmalandı. Kazan ülkesi Rusların hâkimiyetine girince çeşitli târihlerdeki istiklal mücâdeleleri kanlı şekilde bastırıldı. 

Hanlıkta yerleşik Bulgar Türkleri ve yarı göçebe Kıpçak Türkleri hâkimdiler. Hanlığın başında bulunan “Han”, boyları temsilen “Karacılar Dîvânı ile idârede söz sâhibi idârî, askerî ve dînî temsilciler hükûmeti meydana getirirdi. Saltanat, hânedândan en büyük oğulun hakkıydı. Bütün memleketi alâkadâr eden meseleler için temsilciler heyetinden meydana gelen Kurultay toplanırdı. 

Kazan Hanlığı’nın iktisâdî temeli tarıma dayanırdı. İslavlara hububat mahsulleri, meyve, bal, balmumu, balık ile çeşitli kürk ve eşyâları ihraç edilirdi. Kazan’da yabancı tüccarlar için ayrı bir bölge kurulmuştu. Her yıl 24 Eylül günü Volga Nehri’ndeki adada panayır kurularak ülkenin her tarafındaki tüccarlar burada toplanır, alışveriş yaparlardı. 

Kazan’da saraylar ve câmiler inşâ edilerek, âlimlerin ve dînî müesseselerin bütün ihtiyaçları devlet bütçesinden karşılanırdı. Dânişmend, derviş, hâfız, hâkim, kâdı, molla yetiştirilerek, her Kazanlı İslâm dîninin esaslarını öğreninceye kadar câmi, mekteb ve medreselerde okutulurdu. Kul Şerîf Câmii ve Medresesi en meşhur Kazan müessesesidir.

Kazan Hanlığı, Ruslar tarafından işgâl edilince maddî ve mânevî eserler yağmalanıp, tahrib edildi. Devlet adamları ve âlimler katliamlarda insafsızca, çocuklar da kadınlarla birlikte öldürüldüler.Bugün Kazan’da Rusya Federasyonuna bağlı Volga (İdil) Tatar Cumhûriyeti hâkimdir.
Menteşeoğulları Beyliği Güneybatı Anadolu’da kurulan bir Türk beyliği. Merkezi bugünkü Muğla vilâyeti olan, bu beyliğin hâkimiyeti on üçüncü yüzyılın ortalarından on beşinci yüzyılın başlarına kadar devâm etti.Anadolu’ya bütünüyle sâhip olup, askerî ve siyâsî hâkimiyetlerini iskân siyâsetiyle de pekiştirmek isteyen Selçuklular; gazâ akınları için, Moğol zulmünden kaçan Türk boylarını batıya yerleştiriyorlardı. 

Menteşe Bey’in kumandasındaki Türkler de, Bizanslıların Karya, Osmanlıların Menteşe eli dedikleri, bugün Muğla denilen bölgeye yerleştirildi. Bu arada Moğol tesiriyle Selçuklu Devleti nüfuzunun günden güne azalması uçlardaki Türk unsurlara geniş bir hareket serbestisi vermekteydi. Nitekim Menteşe Bey idâresindeki Türkmenler de 1261’den sonra Muğla çevresinde fetihlere girişerek, bölgeye daha sağlam bir şekilde yerleşmeye başladılar.

1278 yılında Bizans İmparatoru Mihail-VIII’in oğlu Andrenikos Muğla’yı büyük bir ordu ile kuşattı ise de alamadı. Aydın ve Güzelhisar kalelerini tahkim edip geri döndü. Onun dönüşü ile harekete geçen Menteşe Bey, kısa sürede Aydın ile Güzelhisar’ı zaptetti (1282). Böylece Türkler Menderes havzasına tamâmen hâkim oldular.

On üçüncü yüzyılın ikinci yarısından sonra başlayan hâkimiyetleri Antalya’nın Alakır Çayı batısından îtibâren; Fenike, Kaş, bütün Muğla, Çameli, Acıpayam, Tavas, Bozdoğan ve Çine’ye kadar yayıldı. Donanmaya sâhip olan Beylik Akdeniz ve Ege denizinde faaliyetlerde bulundu.

1282 yılından sonra vukû bulan olaylarda Menteşe Bey’in adına rastlanmamaktadır. Bu durumda onun 1282 yılı sonunda ve 1283’te vefât ettiği sanılmaktadır. Meğri yakınlarında bulunan türbesinde medfûndur. Menteşe Beyden sonra, yerine oğlu Mes’ûd Bey geçti. Saltanat değişikliğinden faydalanmak isteyen Bizanslılar tekrar Karya üzerine sefere kalkıştılarsa da muvaffak olamadılar.

Rodos Adasına Çıkarma Yapıldı

Bizanslıları bozguna uğratan Mes’ûd Bey, güçlü donanmasıyla Rodos Adası’na çıkartma yaptı. 1300’de yapılan çıkartma ile Rodos Adası’nın Türkler tarafından fethi, papalığı harekete geçirdi. Papa Beşinci Kleman ile Fransa Kralı Güzel Filip’in teşvik ve yardımları üzerine Hıristiyanlığın korsan, tarîkat mensubu Sen Jan Şövalyeleri Rodos’a hücum ettiler. 1310 yılında başlayan Sen Jan Şövalyelerinin hücumu 1314 yılında Rodos’un işgâline kadar devâm etti. Mes’ûd Bey 1320’den önce vefât edince yerine oğlu Şücâüddîn Orhan Bey geçti.

Şücâüddîn Bey de, 1320’de Rodos Adası’na sefer tertip edip, adayı işgâlden kurtarmak istedi, fakat muvaffak olamadı. 1340’larda vefat ettiği tahmin edilen Şücâüddîn Orhan Bey’in yerine oğlu İbrâhim Bey geçti.

İbrâhim Bey, Lâtin Haçlılarının işgâline uğrayan İzmir’i kurtarmak için 1344’te Aydınoğlu Umur Bey’e yardım etti. Menteşe donanması, Lâtinleri devamlı tâciz etti. Menteşe ve Venedik donanmasının mücâdelesi 1355 antlaşmasına kadar sürdü. İbrâhim Bey’in 1360’larda vefâtıyla Menteşeoğulları Beyliği, Mûsâ, Mehmed ve Ahmed adlarındaki üç oğlu arasında taksim olunarak, idâre edildi.

Osmanlı Devleti’nin Anadolu ve Rumeli’nde genişleyip, büyümesiyle Menteşeoğulları Beyliği toprakları da, Yıldırım Bâyezîd Han’ın 1390 Anadolu seferi sonunda Osmanlı hâkimiyetine geçti ve 1402 Ankara Muhârebesi’ne kadar Osmanlı hâkimiyetinde kaldı.

Osmanlı Devletine Katıldılar

Tîmûr Han, Anadolu beylerine eski yerlerini iâde ettiğinde İbrâhim Bey’in oğlu İlyâs Bey’e de Menteşe’yi verip, emir tâyin etti. 1402-1413 yılları arasındaki Fetret devrinden sonra, Menteşeoğulları âilesi 1414 yılında Osmanlı Sultânı Çelebi Mehmed Han’ın yüksek hâkimiyetini tanıdı. Menteşe toprakları 1424 yılında bütünüyle Osmanlı Devleti’ne katıldı.

Anadolu’nun güneybatısında iki yüz yıla yakın hâkim olan Menteşeoğullarına âit kültür ve sanat eserleri hâlâ mevcuttur. Bölgede câmi, medrese, türbe ve diğer sosyal müesseseler inşâ eden Menteşe Beyliği’nin Milas, Muğla, Beçin ve Balat şehirlerinde zamânına göre fakülte derecesinde yüksek vasıflı medreseleri vardı. İlyâs Bey’in 1404 yılında Balat’ta yaptırdığı câmi, Türk sanat eserlerinin nâdide nümûnelerindendir. İlyâs Bey adına İlyâsiye fi’t-Tıb adında bir tıp kitâbı, Mehmed Bey oğlu Mahmûd Çelebi adına da Bâznâme adında avcılığa dâir bir kitap Farsça’dan tercüme edildi.

Menteşe beyleri, ilme, âlimlere çok değer verip, himâye ederlerdi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin torunlarından Ulu Ârif Bey’e hürmet gösterip; Mevlevîliğin bölgelerinde yayılmasına müsaade ettiler.

Menteşeoğullarının, devrin diğer Anadolu beyliklerinden ayrı kuvvetli bir donanması vardı. Mısır’daki Memlûkler Frenklere karşı Anadolu’dan yardım isteyince, Menteşeoğulları iki yüz kadırga gönderme vaadinde bulundular. Bu hâl Menteşeoğullarının denizlerdeki güç ve seviyelerini göstermesi bakımından önemlidir. Menteşeoğulları, Akdeniz ve Ege’de korsanlara karşı devamlı mücâdele etmişlerdir. 
Eşrefoğulları On üçüncü asrın sonlarına doğru Beyşehir ve Seydişehir civârında kurulmuş bir Türk beyliği. Beyliğin kurucusu Seyfeddîn Süleymân Bey, Anadolu Selçuklularının uç beyi idi. Selçuklu Sultanı Üçüncü Gıyâseddîn Keyhüsrev, 1283 senesinde İlhanlı hükümdarı tarafından öldürülünce, yerine amcasının oğlu İkinci Gıyâseddîn Mes’ûd geçti. 

Gıyâseddîn Mes’ûd Konya’daki Eşrefoğlu ve Karamanoğlu kuvvetlerinin Gıyâseddîn Keyhüsrev taraftarı olması sebebiyle Konya’yı bırakarak, Kayseri’yi devlet merkezi yaptı. Gıyâseddîn Keyhüsrev’in annesi, devletin, iki torunu ile Mes’ûd arasında paylaştırılmasını isteyerek, Eşrefoğullarını ve Karamanoğullarını Konya’ya çağırdı. Eşrefoğlu Süleymân Bey’e saltanat nâibliği verildi. Bu şehzâdeler, 1285 senesinde tahta çıkarıldı. Yedi ay gibi kısa bir süre sonra Gıyâseddîn Mes’ûd ve vezir Sâhib Ata’nın gayretleriyle şehzâdeler bertaraf edildi. Bunların tahttan indirilmesi üzerine Eşrefoğlu Süleymân Bey, kendi merkezine çekildi ve Sultan Mes’ûd’a karşı cephe aldı.1286 senesinde Eşrefoğullarının merkezi Germiyanoğulları tarafından yağmalandı. 1288 senesi başlarında Eşrefoğlu Süleymân Bey, Ilgın’a akın yaptı. Aynı sene Sultan Mes’ûd ile barışarak itâatini arz etti. Beyliğin merkezini Beyşehir’e nakletti ve şehrin etrâfını surlarla çevirdi. Eşrefoğlu Süleymân Bey, 1302 senesi Ağustos ayının yirmi yedisinde Beyşehir’de vefât etti. Yerine büyük oğlu Mehmed Bey geçti.Mehmed Bey, beyliğinin topraklarını kuzeye doğru genişletmeye muvaffak oldu. Akşehir ve Bolvadin’i ele geçirdi. 1314 senesinde Anadolu beylerinin itâatlerini sağlamak ve âsîlerini cezâlandırmak için sefer düzenleyen İlhanlı Devleti’nin Beylerbeyi Emîr Çoban’a itâat eden beyler arasında Mehmed Bey de vardı. Mehmed Bey’in 1320 senesinden sonra öldüğü, Bolvadin’de yaptırdığı câminin kitâbesinden anlaşılmaktadır.Mehmed Bey’in yerine oğlu İkinci Süleymân Bey geçti. Süleymân Bey zamânında uçlarda bağımsızlıklarını muhafaza etmeye çalışan beylere karşı İlhanlı Devleti’nin Anadolu Vâlisi Demirtaş harekte geçti. 1326 yılında Beyşehir’e yürüyerek şehri ele geçirdi. Süleymân Bey’i işkenceyle öldürerek, göle attırdı. Böylece Eşrefoğulları Beyliği sona erdi.Seyfeddîn Süleymân Bey, 1297 senesinde Beyşehir’de nefis Türk mîmârî eserlerinden olan bir câmi yaptırdı. Bu câminin mihrâbı çok güzel olup, Selçuklu mîmârîsinin devâmıdır. Türbesi bu câminin yanındadır. Mehmed Bey de Bolvadin’de güzel bir câmi yaptırmıştır.Mübârizüddîn Mehmed Bey adına, Şemsüddîn Mehmed Tüsterî tarafından Arapça Fusûl-ül-Eşrefiyye isimli bir eser yazılmıştır. Eserin yazması, Ayasofya kütüphânesi 2445 numarada kayıtlıdır. 
Aydınoğulları Beyliği On dördüncü asır başında Aydın ve çevresinde kurulan Türk beyliği. Germiyan ordusu subaşısı Aydınoğlu Mübârizüddîn Mehmed Bey kurmuştur. Germiyanoğlu Birinci Yakub Bey tarafından Aydın ve çevresini fethetmekle görevlendirilen Mehmed Bey, öncelikle Sasa Bey’in elindeki Tire, Ayasluğ (Selçuk) ve Birgi’yi ele geçirdi. Bu çarpışmalar sırasında Sasa Bey öldürüldü (1307).Bundan sonra Birgi’yi kendisine merkez seçerek beyliğini ilan eden Mehmed Bey, gazâ harekatına devam etti. 1310’da Müslüman İzmir’i 1328’de gavur İzmir’i ele geçirdi. Mehmed Bey bundan sonra ortaçağ İslâm-Türk geleneğine uyarak, ülkesinin idaresini beş oğlu arasında pay etti. Kendisi hükümdar sıfatı ile Birgi’de oturdu. Ayasluğ’da kurduğu tersane ile güçlü bir donanma meydana getirdi. İzmir vâlisi tâyin ettiği oğlu Umur Bey, bu donanmayla Sakız, Ağrıboz, Bozcaada, Mora ve Rumeli kıyılarına akınlar düzenledi.
Aydınoğlu Mehmed Beyin 1334’te bir av sırasında attan düşerek hastalanması ve ölümü üzerine yerine kardeşlerinin de ittifakiyle Gazi Umur Bey geçti. Umur Bey 14 yıllık beyliği döneminde devlet merkezi Birgi’de ancak üç gün oturabilmiş, bütün saltanatı savaşlarla geçmiştir. Umur Bey’in devri Aydınoğullarının en parlak devri olmuştur. Saruhanoğlu Süleyman Bey’le beraber giriştiği Yunanistan ve Mora seferlerinden pek çok esir ve ganimetlerle döndü (1335).Bizans şehri olan Alaşehir (Philadelfia), yarım asra yakın zaman Türk taarruzlarına karşı koymuştu. Zor durumda kaldıklarında kaleyi kuşatanlara cizye ve haraç veriyorlardı. Bu şehri almayı muhakkak arzu eden Umur Bey, 1335 yılında, yaralı olmasına rağmen şehri kuşattı ve kısa sürede fethetti. Bizans İmparatoru ile dostça geçinen Umur Bey, adalardaki isyanların bastırılmasında imparatora yardım etti. Nitekim 1336 yılında Bizans İmparatoru, Umur Bey’le bir dostluk antlaşması yaparak, Sakız Adası’nı Aydınoğullarına bıraktı. Bizans’la olan antlaşmasına sadık kalan Umur Bey de onlara gerektiğinde yardımda bulundu.Gazi Umur Bey, 1338-1339 yıllarında yanında kardeşi Hızır Bey de olduğu halde Adalar denizi ve Yunanistan’a seferler düzenledi. Daha sonra Karadeniz’e geçerek Kili ve Eflak seferlerini gerçekleştirdi (1340). Umur Bey bu son sefere üç yüz gemi ile çıktı. Güçlü bir donanmaya sahib olduğundan Girit ve Kıbrıs üzerine olan akınlarını yoğunlaştırdı ve muvaffakiyetleri her tarafa yayıldı.

Haçlılara Şiddetle  Karşı KoydularÖzellikle bu seferler sonunda Latinlerin yakın doğudaki menfaatleri tamamen yok olduğundan, Papa, Aydınoğulları üzerine yeni bir Haçlı seferi düzenlenmesini teşvik etti. 1344-45 yıllarında Kıbrıs, Cenova, Venedik ve Rodos gemilerinden teşekkül etmiş olan Haçlı donanması ansızın ve büyük bir baskınla sahil İzmir’i aldı. Ancak Haçlılar yukarı İzmir’i elinde tutan Umur Bey’in şiddetli ve devamlı taarruzlarıyla karşılaştıklarından, kesin neticeye ulaşamadılar. Sonunda antlaşma yapmağa karar verdiler. Fakat, bâzı müttefiklerin antlaşmaya yanaşmaması üzerine, Papa bu antlaşmayı onaylamadı. Antlaşmayla bir sonuca varamayacağını bilen Umur Bey, Sahil İzmir’ini almak için bütün gücüyle silaha sarıldı ve burayı var kuvvetiyle kuşattı ve bu esnada ön saflarda kahramanca döğüşürken şehit düştü. Mânevî güçleri sarsılan Aydınoğulları, İzmir üzerine yapılan bu kurtarma teşebbüsünden sonuç alamadılar.Gazi Umur Bey’in şehit düşmesinden sonra, yerine büyük kardeşi Hızır Bey geçti. Hızır Bey, Umur Bey’in yerini dolduracak bir kimse olmadığından, Haçlılara karşı mukavemet gösteremedi ve ağır şartlarla, bir antlaşma imzaladı (1348). Bu antlaşma Aydınoğullarının faaliyetlerini durdurmuş ve beyliğin çökmesine sebeb olmuştur.Hızır Bey devlet merkezini Selçuk’a nakletti ve kendisinden sonra başa geçen kardeşi Îsâ Bey de burada saltanat sürdü.

Osmanlılara BağlandılarÎsâ Bey zamânında, Osmanoğullarının Anadolu birliğini kurma ve genişleme siyasetine çıkan Aydınoğulları Birinci Murad Han’ın 1389’da Kosova Savaşı’nda şehit olmasından faydalanmak istediler. Karamanlılar başta olmak üzere, diğer bâzı beyliklerle ittifak yaparak, Osmanlıların aleyhinde faaliyette bulundular. Fakat yeni padişah Yıldırım Bâyezîd, Rumeli işini yoluna koyduktan sonra, ilk iş olarak Anadolu tarafından gelecek tehlikeleri ortadan kaldırmaya çalıştı. Alaşehir’i alıp, Aydın taraflarına indi. Mukavemet görmeksizin Aydıneli’ni tamamen ele geçirip Îsâ Bey’i aldı. Îsâ Bey’in karşı koymadan ülkesini teslim etmesine mükafat olarak kendisini İzmir ve civarının müstakil emiri tanıdı. Kızı Hafsa Hatun ile de evlenerek aradaki bağı kuvvetlendirdi. Bir müddet sonra Îsâ Bey’i İznik’te ikamete mecbur ederek, Aydınoğulları Beyliği’ni kesin olarak Osmanlılara bağladı.Ankara savaşında (1402) Yıldırım Bâyezîd’in Tîmûr’a mağlup ve esir düşmesinden sonra Aydınoğulları Beyliği tekrar canlandı. Ancak bu sırada Îsâ Bey ölmüştü. Bu itibarla Aydınoğullarının başına Tîmûr Han’ın emriyle, oğlu Mûsâ Bey geçti. Ertesi yıl Mûsâ Bey’in vefatı üzerine yerine İkinci Umur Bey geçti (1403). Fakat Aydınoğlu İbrahim Bahadır Bey’in oğlu ve İzmir vâlisi Cüneyd Bey buna karşı çıkarak, saltanat iddiasında bulundu. İkinci Umur Bey’in üzerine yürüyerek Ayasluğ’u zabteden Cüneyd Bey, Umur’un 1405’te ölümüyle de Aydınoğulları topraklarına tek başına, 1425’e kadar bâzı fasılalarla hâkim oldu.Cüneyd Bey, yerini sağlamlaştırmak için Osmanoğulları arasındaki taht kavgalarına karışıp, her defasında şehzadelerden birini tutarak zaman zaman kendisine müttefik bulmak ve mevcut ittifaklara katılmak yolunu tuttu. Birçok kereler başarısızlığa uğramasına rağmen, kendini bağışlatmayı bildi. Her seferinde yeni vazifeler almaya muvaffak oldu. İkinci Murad Han zamânında rahat durmayan Cüneyd Bey, sıkışınca Sisam adası karşısındaki İpsili (Aydın ilinde, Sivrihisar) kalesine sığındı. Ancak Karamanlılardan umduğu yardımı göremeyince, teslim oldu ve öldürüldü. Böylece Aydınoğulları toprakları tamamiyle Osmanlıların hakimiyeti altına girdi (1425).

Çok Kıymetli Mimari ve Dinî Eserler BıraktılarAydınoğulları, hakimiyetleri altında bulunan Birgi, Tire, Aydın ve Selçuk’u câmi, medrese, Han ve hamam gibi eserlerle süslemişlerdir. Aydınoğulları mimarisinde Anadolu Selçuklu sanatının etkisi görülmektedir. Aydınoğulları beyliğinin en önemli eseri, Selçuk’taki Îsa Bey Câmii’dir. Mimar Ali bin Dımışkî’nin inşa ettiği câmi, Şam’daki Ümeyye Câmii’nin temel özelliklerini taşıdığı gibi, yenilikler de bulunmaktadır. Diğer önemli eserler, Birgi’de Aydınoğlu Mehmed Bey Câmii (Ulu Câmi) ve türbesi, Karahasan Câmii, Sultanşah Türbesi’dir.Aydınoğulları kültür bakımından da büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Tezkiretü’l-Evliya, Arâisü’l-Mecâlis adlı Peygamberler târihi, Süheyl ü Nevbahar ile Hüsrev ü Şirin tercümesi gibi pek çok dil yadigarı, ilme değer veren Aydınoğulları sayesinde yazılmış ve bunlardan bazıları günümüze kadar gelmiştir.Aydınoğulları Latinlerle yaptıkları ticaret dolayısıyla yabancı sikke kullandıkları gibi, İslâmî sikkeleri de vardır. Bundan başka Birinci Umur Bey’in bakır sikkeleri ile Îsâ ve oğlu Mûsâ beylerin ve Cüneyd Bey’in gümüş sikkeleri bulunmaktadır. Aydınoğulları Beyliği’nin devlet teşkilâtı diğer Anadolu beyliklerine benzemektedir.
Candaroğulları On üçüncü asırda Kastamonu, Sinop ve çevresinde kurulan bir beylik. Aslen Türkmen bir âiledendirler. Beyliğin kurucusu ise Şemseddîn Yaman Candar’dır.

On üçüncü asrın sonlarında Selçuklu hükümdarı İkinci İzzeddîn Keykavus’un oğlu İkinci Gıyâseddîn Mes’ûd’un birinci hükümdarlığı zamânında (1293-1298), bunun kardeşlerinden olup memleket dışında bulunmakta olan Rükneddîn Kılıç Arslan bir gemi ile Kırım’dan gelerek Sinop’a çıkmış ve oradan da Kastamonu’ya gelmiş ve vâli tarafından hüsn-i kabul görmüştü (1291). Bu târihlerde Kastamonu vâliliğinde Emir Çoban’ın oğlu Muzafferüddîn Yavlak Arslan bulunuyordu. Kılıç Arslan, Yavlak Arslan’ı kendisine atabeg yaparak hümükdârlığını ilân etti ve Moğollarla birlikte üzerine gelmekte olan kardeşi Mes’ûd’un kuvvetlerini dağıttı ise de, Mes’ûd’a yardıma gelmekte olan Şemseddîn Yaman Candar karşısında bozguna uğradılar. Yavlak Arslan maktûl düştü. Bu durum üzerine Yavlak Arslan’ın ıktaı (karşılığında asker beslemek şartıyla istifâdesine verilen toprak) Kastamonu ve havâlisi, İlhan Geyhatu tarafından Şemseddîn Yaman Candar’a verildi.

Şemseddîn Yaman’ın hangi târihte vefât ettiği ve nereye defnedildiği belli değildir. En yakın ihtimâl vefâtının 14. yüzyıl başlarında olmasıdır.

Şemseddîn Yaman Candar’ın ölümü üzerine Kastamonu’nun eski sâhibi Yavlak Arslan’ın oğlu Hüsâmeddîn Mahmud Bey, derhal harekete geçerek Kastamonu’yu işgâl ettiğinden, Şemseddîn Yaman Candar’ın oğlu Süleyman Paşa, Eflâni tarafına çekilerek orada oturmaya mecbur oldu. 1309’da Kastamonu üzerine baskın yapan Süleyman Paşa Mahmud Bey’i sarayında muhâsara ederek, yakalayıp öldürdükten sonra burasını beyliğine merkez yaptı.

Süleymân Paşa 1335 yılına kadar İlhanlıların hâkimiyetini tanıdı. İlhanlı hükümdarı Ebû Saîd Bahadır Han’ın ölümünden sonraki beş yılda ise müstakil olarak hükûmet sürdü. Anadolu’da İlhanîlerin nüfûzu sarsılmaya başladığı sırada Süleyman Paşa tedbirli hareket ederek İlhanîlerin vezîri Emir Çoban Anadolu’ya geldiği zaman onu karşılayıp sadâkatini arz etti. Bu halden istifâde ile de hudûdunu genişletmeye muvaffak oldu.

Süleyman Paşa, Pervâneoğullarından Gâzi Çelebi zamânında Sinop’u kendi hâkimiyeti altına aldı ve Gâzi Çelebi’nin 1322’de vefâtından sonra burasını doğrudan doğruya ilhâk ederek idâresini büyük oğlu Giyâsüddîn İbrâhim Bey’e verdi. Bu arada Taraklı ve Safranbolu’yu da beyliğine katan Süleyman Paşa kendi adına para da bastırdı.

Süleyman Paşa’nın 1339’da küçük oğlunu kendine veliaht yapmasını bahâne eden büyük oğlu İbrâhim, babasına isyân ederek Kastamonu’yu zapt ile hükümdar oldu. Süleyman Paşa’nın nasıl vefât ettiği ve veliaht Çoban’ın âkibeti mâlûm değildir. İbn-i Battûta, Süleyman Paşa’nın 70 yaşında olduğunu beyân ettiğine göre, ölümünde 80 yaşında olması muhtemeldir. İbn-i Battûta Süleymân Paşa’yı uzun sakallı, güler yüzlü, vakûr ve heybetli olarak tavsif etmektedir.

İbrâhim Bey’in hükûmeti uzun sürmedi ve 1345’te vefât etti. Yerine amcası Emir Yâkub’un oğlu Âdil Bey geçti. Zamânı hakkında fazla mâlûmât bulunmayan Âdil Bey, 1361 yılında ölünce, yerine Osmanlı târihlerinde Kötürüm Bâyezîd diye anılan oğlu Celâleddîn Bâyezîd hükümdar oldu.

Bâyezîd Bey, sert, haşin ve acımasız bir zât olup kendisinden sonra oğlu İskender’i hükümdar yapmak istiyordu. Diğer oğlu Süleyman Paşa bundan dolayı kardeşi İskender’i öldürüp, Osmanlı hükümdarı Murad Hüdâvendigâr’ın yanına kaçarak onu babası aleyhine tahrik etti. İkinci Süleyman Paşa, Osmanlı kuvvetleri ile Kastamonu’ya gelince babası Sinop’a kaçtı ve bu sûretle Beylik ikiye bölünerek Süleyman Paşa Kastamonu Beyi oldu. Daha sonra Bâyezîd Bey, oğlunun, Osmanlılarla arasının açılmasından istifâde ederek Kastamonu’ya hücum ile Süleyman’ı kaçırdı ise de, Süleyman Paşa Osmanlıların yardımı ile burasını yeniden ele geçirdi (1384). Bu son seferinde hastalanan Celâleddîn Bâyezîd Bey, 1385’te vefât ederek Sinop’taki türbesine defnedildi. Yerine, Sinop Şûbesi hükümdarı olarak, oğullarından İsfendiyar Bey geçti. Bunun hükümdarlığı uzun sürdüğü için Candar Beyleri Osmanlı târihlerinde İsfendiyaroğulları diye zikredilmiştir.

Osmanlıların himâyesinde Kastamonu Beyi olan Süleyman Paşa, Birinci Kosova Muhârebesinde yardımcı asker yolladığı gibi, Yıldırım Bâyezîd’in Batı Anadolu beyleri üzerine yaptığı seferde de kuvvet vermişti. Ancak beyliklerin ortadan kalkmasında sıranın kendisine geleceğini hisseden Süleyman Paşa, Osmanlılardan yüz çevirerek Sivas hükümdarı Kâdı Burhâneddîn ile ittifak etti ve bu sûretle iki defâ Yıldırım Bâyezîd’in elinden kurtulmaya muvaffak oldu. Nihâyet 1392 yılında süratle Kastamonu’ya gelen Yıldırım Bâyezîd, Kâdı Burhâneddîn ile birleşmelerine meydan vermeden Candaroğulları kuvvetlerini bozguna uğrattı. Süleymân Paşa öldürüldü. Böylece Candar Beyliği’nin Kastamonu şûbesi Osmanlıların eline geçti. Sinop tarafına taarruz etmeyen Bâyezîd, İsfendiyar Bey ile anlaşarak Kıvrım yolunu hudut kesti.

Ankara Muhârebesi’nden sonra, Menteşeoğlu Mehmed Bey’le berâber Tîmûr’a tâzimlerini arz eden İsfendiyar Bey’e, Kastamonu da dâhil olmak üzere, bütün Candar Beyliği devredildi. İsfendiyar Bey, Fetret Devri’nde Îsâ ve Mûsâ Çelebilere mümkün olduğu kadar yardımda bulundu. 1413 yılında ise Osmanlı tahtında hâkimiyeti ele geçiren Çelebi Mehmed’in Eflak üzerine yaptığı seferlerde kendisinden yardım isteğine karşılık oğlu Kâsım Bey kumandasında asker göndermekle mukâbelede bulundu.

İsfendiyar Bey, emri altındaki bölgelerden, Çankırı, Kalecik ve Tosya’yı en çok sevdiği oğlu Hızır Bey’e vermek istedi. Babasının bu icraatına gücenen büyük oğlu Kâsım Bey Eflak seferinden dönüşte Kastamonu’ya gelmedi ve bu yerlerin Osmanlı himâyesinde bulunmak şartıyla kendisine terk edilmesini istedi. Çelebi Mehmed, Kâsım Bey’in bu arzusunu muvâfık bularak harekete geçti. Ancak İsfendiyar Bey’in red cevâbı karşısında, Kastamonu üzerine yürüyen Çelebi Mehmed, onu Sinop’a çekilmeye mecbûr etti. Nihâyet Kastamonu ve Küre Candaroğullarında kalmak şartıyla diğer bölgeler Osmanlılara terk edildi. Onlar da bu bölgeleri kendileri adına Kâsım Bey’e verdiler.

İki beylik arasında uzun bir süre devâm eden iyi ilişkiler, Çelebi Mehmed’in ölümünden sonra harekete geçen İsfendiyar Bey’in, oğlu Kâsım Bey’e taarruzu ile bozuldu. Kâsım Bey’in elinden eski bölgelerini alan İsfendiyar Bey, daha sonra Osmanlılara âit Safranbolu’yu muhâsara ettiyse de, muhârebede mağlûb olarak yaralı hâlde Sinop’a kaçtı. Osmanlı kuvvetleri bakır mâdeni ile meşhûr Küre’yi zabtettiler. Bu durum üzerine İsfendiyar Bey, torununu (İbrahim Beyin kızını) İkinci Murâd’a vermek ve Bakır Küresi hâsılâtının bir kısmını Osmanlılara terk ve lüzûmu hâlinde asker göndermek, bir de Kâsım Beyin yerlerini iâde etmek sûretiyle sulh teklif ederek bu şartlarla Osmanlılarla antlaşma imzâladı (1424).

İsfendiyar Bey, yaşı yetmişi geçmiş olduğu hâlde 1440 yılında vefât etti ve Sinop’daki türbesine defnedildi. Yerine oğlu Tâceddîn İbrâhim Bey geçti ise de, üç buçuk yıl kadar saltanat sürdü. 1443 Mayısı sonunda öldü.

İbrâhim Beyin yerine büyük oğlu Kemâleddîn İsmâil Bey geçti. İsmâil Beye kardeşi Kızıl Ahmed Bey muhâlefet ederek, Osmanlıların yanına gitti. Osmanlılar, Ahmed Bey’in teşvikiyle Mahmûd Paşa komutasında Kastamonu üzerine asker sevk ettiler. İsmâil Bey Sinop’a kaçarak müdâfaa hareketine girişti. Müdâfaadan bir netîce elde edemiyeceğini anlayınca da hayâtına ve çocuklarına dokunulmayacağına dâir teminat alarak kaleyi teslim eyledi (1461).

Fâtih Sultan Mehmed, Sinop önünde orduya iltihak ederek, İsmâil Bey’le görüştü ve ona akran muâmelesi yaptı. Otağının kapısında karşıladı. İsmâil Bey el öpmek istediyse de, Fâtih Sultan Mehmed kardeşim hitâbıyla boynuna sarılarak öptü.

Fatih Sultan Mehmed Han,İsmâil Bey’e başlangıçta İnegöl, Yenişehir ve Yarhisar taraflarını ve oğlu Hasan Bey’e de Bolu sancağını vermişti. Fakat İsmâil Bey kendisine Rumeli’de bir yer verilmesini ricâ edince Filibe’ye nakledildi. Hükümdarlığında olduğu gibi Filibe’de de hayırlı vakıflar yaptı. 1479 târihinde orada vefât etti. İsmâil Bey’in yerine hükümdar olan Kızıl Ahmed Beyin saltanatı ise iki üç ay sürmüş ve beylik tamâmiyle Osmanlıların eline geçmiştir.

Candaroğulları, Birinci Süleymân Paşa’dan beyliğin son bulmasına kadar yaklaşık yüz altmış sene devâm eden saltanatları zamânında, ilmî ve sosyal müesseselerle memleketlerini îmâr etmişlerdir. Ayrıca ilim ve sanat adamlarını himâye ile kendi adlarına ithâf edilen pekçok Türkçe eser yazdırmışlar, bu sûretle Türkçenin ilim dili olmasına her bakımdan îtinâ göstermişlerdir.

Candaroğullarından Celâleddîn Bâyezîd Bey’in Araç kasabasında bir câmii, İsmâil Bey’in Kastamonu, Sinop ve beyliğin diğer merkezlerinde câmi, mescid, han, hamam, çeşme gibi eserleri vardır. İsfendiyar Bey zamânında Kastamonu, Anadolu’daki ilim merkezlerinden biri olmuştur. Daha sonra burada Sancakbeyliği etmiş olan Osmanlı şehzâdeleri de Candaroğulları zamânındaki ilim ve edebiyât cereyanlarını devâm ettirmişlerdir.

İlim ve fazîlet sâhiplerini himâye eden, destekleyen ve dâimâ onlarla berâber olan Candaroğulları hükümdarları adına yazılmış eserler arasında en önemlileri şunlardır: Süleymân Paşa adına tasavvuftan Farsça İntihâb-ı Süleymâniye ismiyle Allâme Şîrâzî’nin bir eseri; Celâleddîn Bâyezîd adına, Ebû Mihnef’ten tercüme edilen üç bin beyitli Maktel-i Hüseyin Mesnevîsi; İsfendiyâr Bey adına göz hastalıklarına dâir Sinoplu hekim Mü’min bin Mukbil tarafından telif edilen Kitâb-ı Miftâh-ün-Nûr ve Hazâin-üs-Surûr; Hızır Bey adına tercüme edilen Mîrâcnâme, Kâsım Bey adına yazılan Ömer bin Ahmed’in kaleme aldığı on beş bâb üzerine kırâat-ı seb’aya dâir olan Risâle-i Münciye isimli Türkçe tecvid kitabı.

Candaroğulları Beyliği iktisâdî durum itibâriyle iyi bir mevkide bulunuyordu. On üç, on dört ve kısmen on beşinci asırlarda pek ehemmiyetli olan Sinop ticâret limanı bu beyliğin elinde bulunuyordu. Sinop vâsıtasıyla, Anadolu emtiasını ve kendi mallarını ihrâç ettikleri gibi, Cenevizlilerin getirdikleri malları da içeri alıyorlardı. Bir ara Samsun’u da elde eden Candaroğulları burada bir kalesi olan Cenevizlilerle ticârî muâmelede bulundular. Kastamonu’nun en mühim ihrâç eşyâsı bakır ile demirdi. Bilhassa birincisi pek önemli ve makbuldü. Bu ihrâcât dolayısıyla beylik külliyetli gelir temin etmekteydi. Cenevizlilerle alış verişlerinde Candaroğullarının çift balık resimli bakır sikkeleri görülmüştür. Candaroğulları Beyliği zamânında Kastamonu atları meşhur ve Arab atları gibi şeceresi olup yüksek fiyatla satılırdı. Ayrıca dışarıya doğan ve şâhin gibi av kuşları ihrac edilirdi.

Candaroğulları Beyliği’nin Sinop limanında tersânesi ve donanması olduğu mâlum ise de, bu donanmanın miktarına ve faaliyetine dâir fazla bilgi yoktur. Pervâneoğullarından Gâzi Çelebi’den sonra, Candaroğullarına geçen Sinop’ta donanma faaliyetleri görüldü. Nitekim Candaroğulları beyliği donanmasının 1361’de Kefe’yi Cenevizliler’den almalarına ramak kalmıştı. Osmanlılar zamânında da Candaroğullarından kalan Sinop tersânesinde kadırgalar yapılmıştır.
Kaçarlar Türkistan, Âzerbaycan, İran ve Anadolu’da yaşayan Türkmen kabîlesi ve İran’da iktidar olmuş hânedân. Kaçar adı, Türkçe kaçmak kelimesinden türetilmiştir.Kaçarlar, Moğollar zamânında Hazar Denizi kıyılarında otururlardı. İlhanlılardan Hülâgu Hân’ın (1256-1264), Alamut Bâtınîlerine ve Sûriye’ye karşı giriştiği seferlere katılan Kaçarlar; Irak, Sûriye ve Anadolu’ya kadar yayıldılar. İlhanlı Devleti yıkıldığı zaman, Sûriye hudûduna yerleştiler. Tîmûr Han Sûriye’yi ele geçirince, onları esas vatanları olan Türkistan’a yolladı.On altıncı yüzyılın başında kurulan Safevî Devleti (1502-1732) kurucusu Şâh İsmâil’i (1502-1524) destekleyen Kaçarlar; bu devirde vezirlik, başkumandanlık, beylerbeylik dâhil devlet kademelerinde vazife aldılar. Safevîlerin yıkılmasıyla, 18. yüzyılda Afşarlar (1736-1749) ile mücâdele ettiler. Afşarlı Nâdir Şah’a (1736-1747) düşmanca davranan Kaçarlar, Kuzey İran üzerinden Âzerbaycan’a yayıldılar. Kaçarlı Mehmed Ağa’nın Âzerbaycan vâliliği sırasında İran’daki hâkimiyetleri kuvvetlendi. Zendlere (1749-1796) karşı 1779’da Şiraz’da zafer kazanan Mehmed Ağa, İsfehan bölgesini alarak, şahlığını îlân etti. 1796’da Zendlerin hâkimiyetine son veren Mehmed Ağa, İran’ı bütünüyle zaptetti.Böylece 1796’da kurulan Kaçar Devleti, Ruslarla mücâdele edip, 19. yüzyılda Avrupa devletleriyle diplomatik münâsebetler kurdu. Feth Ali Şah (1797-1834) devrinde Fransa ve İngiltere’nin yanına çekilmek istenen İran’daki Kaçar Devleti, Çarlık Rusyasının Hint Okyanusuna inme politikasına karşı ordusunu kuvvetlendirerek, Avrupa’dan teknik eleman, silâh ve malzeme getirtti. Feth Ali Şah İran-Rus Harbi (1826-1828) sonunda imzâlanan Türkmençay Antlaşması ile İran, Kafkaslar havâlisindeki haklarını Rusya’ya vererek, Hazar Denizindeki Rus hâkimiyetini kabul etti.Muhammed Şâh (1834-1848) devrinde, Kuzey İran’da Acem asıllı Elbab Ali Muhammed’in talebesi İslâm düşmanı Behâullah’ın kurduğu “Behâîlik” ortaya çıktı. Behâîler Kaçarlı iktidârını tehdid edip, isyanlar çıkardı. Nâsireddîn Şah (1848-1896) Behâîleri kılıçtan geçirdi ise de bir fedâî tarafından öldürüldü. Doğu’nun fethedilmesi için Afganistan ve Herat’taki mücâdeleler, Hindistan’daki Gürganiyye Devleti (1526-1858)’nin İngilizler tarafından yıkılmasına kadar devâm etti.Rusya, İngiltere ve Fransa’nın İran bölgesindeki rekâbeti, Kaçarlar Devleti üzerinde Avrupa devletlerinin iktisâdî hâkimiyetini arttırdı. Muzaffereddîn Şâh (1896-1907) devrinde liberalizm ve meşrûtiyet verilmesini isteyenlerin hareketleri karşısında, 1 Ocak 1907’de Meclis-i Şûrâ-yi Millî açıldı. Muzaffereddîn Şah’tan sonra tahta geçen Muhammed Ali Şah’ın (1907-1909) Meşrûtiyet Anayasasını îlân etmesine rağmen, tatbik ettirmemesi üzerine, Âzerbaycan ve diğer eyâletlerde Kaçarlı Hânedânına karşı, silâhlı mücâdeleler ile isyânlar başladı. Muhammed Ali Şah’ın Rus ve İngiliz kontrolündeki iktidârına ihtilâlciler son verince, yerine oğlu Ahmed Şah (1909-1925) geçti.Birinci Dünyâ Harbinde tarafsız kalan Kaçarlar Hânedanının ülkesi, Ruslar ve İngilizler tarafından muhârebe alanı olarak kullanılıp, buradan Osmanlı Devletine saldırılar tertiplendi. Harp sonrasında İran’da mahallî isyânlar ve ayrılma taraftarı hareketler gelişti. Bolşevik Rus orduları Kuzey İran’a girdi. İngilizler Ahmed Şah’ı 1923’te Londra’ya götürünce yerine saltanat nâibi ve ordu başkumandanı Ali Rızâ Han vekâlet etti. 1924’te İran Millî Meclisini elde eden Ali Rızâ Han, 1925’te kanlı bir darbe yaparak Kaçarlar Hânedânına son verip, Pehlevî hükûmetini (1925-1979) kurdu. Pehlevî hükûmeti devrinde Kaçarlar Hânedânından ve kabîlesinden birçok devlet adamına vazife verildi.Kaçarlar bugün Türkistan, Âzerbaycan ve kalabalık bir şekilde Esterâbat dâhil İran’da yaşamaktadır.
İnaloğulları Diyarbakır’da (Amid) bir asra yakın hüküm sürmüş olan Türk beyliği. Sultan Melikşâh’ın ölümünden sonra çıkan karışıklıklar sırasında son Mervânî Emîri Nâsırüddevle Mansûr, Meyyâfârikîn’i alarak Diyarbakır bölgesindeki emirliğini tekrar kurmaya çalıştı. Fakat Sûriye Selçuklu Sultânı Tutuş, daha önce davrandığı için, Diyarbakır’ı ele geçirerek, Emir Tuğtegin’i vâli tâyin etti. Tuğtegin, Sultan Tutuş ile birlikte Berkyaruk’a karşı savaşırken, esir düştü. Bu sırada Tuğtegin’in yokluğundan faydalanan Türk beyleri, Diyârbakır bölgesini paylaştılar. 

Sadr adlı bir Türk beyi de Diyarbakır’a hâkim oldu. Musul emîri Kürboğa’nın şehri ele geçirme teşebbüsünü başarıyla önleyen Sadr, kısa süre sonra öldü. Yerine beyliğin kurucusu olarak kabûl edilen Türkmen beylerinden İnal geçti. Emir İnal da az sonra ölünce yerine oğlu İbrâhim geçti.

Emîr İbrâhim, Sûriye Selçukluları Dımaşk kolunun sultânı Dukak’a tâbi oldu. 1098 senesinde Haçlıların elindeki Antakya’yı geri almak için harekete geçen Musul Emîri Kürboğa idâresindeki Selçuklu ordusunda İnaloğulları da yer aldı. Türkiye Selçuklu Sultânı Birinci Kılıç Arslan, 1105 senesinde Meyyâfârikîn’e gelince, Emîr İbrâhim tâbiiyetini bildirdi ve Sultan’la berâber, Musul Seferine katıldı. Birinci Kılıç Arslan bu seferde ölünce, İnaloğulları kısa bir süre bir yere tâbi olmadılar.

Ahlat Emîri Sökmen el-Kutbî’nin 1108 senesinde Meyyâfârıkîn’i ele geçirmesiyle Diyarbakır bölgesi emîrlerinin yanında İbrâhim de ona bağlandı. İnaloğlu İbrâhim, 1109 senesinde ölünce yerine oğlu Sa’düddevle Ebû Mansûr İl-Aldı geçti. İl-Aldı, 1115’te Cur Nehri’nin doğusundaki, Meyyâfârıkîn’e bağlı kırk köyü elegeçirdi. 1124 senesinde Diyarbakır’da faaliyetleri artan bozuk îtikâd sâhibi İsmâilîleri ortadan kaldırdı. Böylece, İsmâilîlerin bozuk îtikâdı bu bölgede yayılma imkânı bulamadı.

Emîr Zengî, 1127 senesinde Musul’da Aksungur’un yerine geçtikten sona topraklarını genişletmek istiyordu. Mardin Artuklu Emîri Timurtaş ile İl-Aldı birleşerek, Emîr Zengî’ye karşı koymaya çalıştılar. Fakat başarı sağlayamadılar. Emîr Zengî, Sercî’yi zaptetti. Bir müddet sonra Timurtaş, Zengî ile birleşerek, eski müttefiki İl-Aldı’nın hâkim olduğu Amid şehrini kuşattı. Bunun üzerine İl-Aldı, Harput Artuklu Emîri Dâvûd’dan yardım istedi. Emîr Dâvûd yardım için Amid’e gelince, 1134 senesinde şehir önlerinde iki ordu karşılaştı. İl-Aldı ve Dâvûd  yenilerek kaleye çekildiler. Zengî ile Timurtaş muhâsaraya devâm ettilerse de kuvvetli surlara sâhib olan şehri ele geçiremediler. Emîr İl-Aldı 1142 senesinde vefât etti.

Emîr İl-Aldı’nın ölümünden sonra vezîri Nisanoğlu Müeyyeddîn ile çocukları beyliğin idâresini ele aldılar. Vezîr Müeyyeddîn, İl-Aldı’nın oğlu Cemâleddîn Şemsülmülûk Mahmûd’u emîrlik makâmına geçirdi. 1144 senesinde Atabeg Zengî, yeniden Diyarbakır bölgesine girerek İnaloğullarına âit Ergani, Hâlar, Tulhum ve Çermik gibi kale ve kasabaları zaptetti.

İnaloğullarının merkezi Diyarbakır, 1160 yılından îtibâren Artukluların tehdidi altına girdi. 1163 senesinde Artukluların Şemseddîn Sevinç kumandasında gönderdiği ordu Amid’i kuşattı. İki tarafın da mancınık gibi muhâsara âletleri kullandığı bu kuşatma, dört ay sürdü. Şehrin düşeceğini anlayan Emîr Mahmûd ve vezîri Ebü’l-Kâsım Ali, Dânişmendli Yağıbasan’dan yardım istediler. Yardım isteğini kabûl eden Yağıbasan, Artuklu Emîri Kara Arslan’ın dâmâdı olmasına rağmen, onun topraklarına girdi ve bâzı şehirlere taarruz etti.

Kara Arslan, Amid kuşatmasını kaldırmak mecbûriyetinde kaldı. Ertesi sene Kara Arslan, Amid’i tekrar kuşattı ise de başarılı olamadı ve geri çekildi. Amid kâdısı Nasiheddîn, 1165 senesinde Hısn Keyfa’ya giderek, Kara Arslan ile İnaloğulları arasında bir anlaşma sağlamaya muvaffak oldu. 1179 senesinde Vezir Ebü’l-Kâsım Ali ölünce yerine Mes’ûd geçti.

Hısn Keyfâ Artuklu emirliğinin başına, Fahreddîn Kara Arslan’ın ölümünden sonra Nûreddîn Muhammed geçerek Selâhaddîn-i Eyyûbî’ye tâbi oldu. Nûreddîn’in tek isteği, Amid şehrine sâhib olmaktı. Sultan Selâhaddîn de Amid’i alınca ona vereceğini vâdetti. Nitekim 1183 senesinde Selâhaddîn-i Eyyûbî kuvvetleri ile gelerek, şehri kuşattı ve uzun muhârebelerden sonra Nisan ayının yirmi dokuzunda Amid’e girdi. Selâhaddîn Eyyûbî şehrin idâresini Nûreddîn’e verdi. Çok yaşlanmış olan İnaloğlu Mahmûd’a hürmet ederek, maaş bağladı. Amid şehri Artukoğullarına verildi. İnaloğulları beyliği de son buldu.

İnaloğulları zamânında Amid (Diyarbakır), iktisâdî ve kültürel bakımdan çok ilerledi. Şehirde önemli îmâr faaliyetlerinde bulunuldu. İl-Aldı zamânında yanan Ulu Câmi tekrar inşâ edildi. İnaloğulları zamânında Amid’de dokuma sanâyii çok gelişti. Bilhassa, halı, kumaş ve çadır bezleri îmâl ediliyordu. 1122 senesinde Amid’e bağlı Ergani Kalesi civârında bakır mâdeni bulunmuş ve işletilmiştir.
Alâiye Beyleri Alâiye’nin (Alanya), Anadolu Selçuklu Sultanı Birinci Alâeddîn Keykubat tarafından fethinden sonra, 1293-1471 yılları arasında burada hakimiyet sürmüş olan beylere verilen ad. Alâiye beyleri, önce Karamanoğullarına, sonra da Memlüklere bağlı kaldıklarından, beylik olarak kaydolunmamıştır.

Anadolu Selçuklularının son zamanlarında, Alâiye’yi Karamanoğulları zaptettiler. 1293 senesinde Kıbrıs Kralı Alâiye’ye asker çıkardı. Bunun üzerine Karamanoğlu Mecdüddîn Mahmud Bey, Memlük Sultanı Melik Eşref Selâhaddîn adına hutbe okutmak suretiyle tehlikeyi atlattı. Alâiye, 1427 senesinde Karamanoğulları tarafından beş bin altın mukabilinde Memlük Devleti’ne satıldı. Bundan sonra Alâiye, Memlük sultânının yüksek hâkimiyetini tanımak suretiyle Karamanoğlu Mahmud Bey’in torunları tarafından idare edildi.

İlk Alâiye beyi, Savcı bin Şemseddîn’dir. Emir Savcı’dan sonra yerine oğlu Emir-i a’zam Karaman bin Savcı, Alâiye beyi oldu. Bu da babası gibi Memlük sultânının himayesindeydi. Lütfi Bey, kardeşi Emir Savcı’yı öldürüp Alâiye beyi oldu. Karamanoğulları tehlikesine karşı Memlük hakimiyetini tanıdı.

Lütfi Bey, Karamanoğullarının sık sık devam eden taarruzlarından bıkıp, Osmanlıların yardımını sağlamak için, kızkardeşini, vezir-i â’zam Rum Mehmed Paşa ile evlendirdi.

Lütfi Bey, vefât edince, yerine kardeşi Ali Bey’in oğlu Kılıç Aslan, Alâiye Beyi oldu. Kılıç Aslan, Osmanlılar, Karamanoğullarının topraklarını fethe başladıklarından, Karamanoğullarının taarruzlarından kurtuldu. Fakat Osmanlı veziri Gedik Ahmed Paşa tarafından Alâiye muhâsara edilince, şehri kendi isteği ile teslim etti. Fatih Sultan Mehmed, Kılıç Aslan’a Gümülcine sancağını dirlik olarak verdi. Böylece Alâiye Beyliği sona erdi 1471 (H. 876).

On dördüncü asırda Alâiye’de gemi yapan tezgahlar vardı. Kereste ihracatı en önemli ticaret geliri idi. Güney Anadolu, Mısır, Rodos ve diğer memleketlerle ticari münasebeti bulunan Alâiye, Antalya’dan sonra çok zengin ve işlek bir pazar yeri idi. Bundan dolayı Alâiye beyleri ve halkının mali durumları gâyet iyi idi.
İdil Bulgar Devleti
İdil ve Kama nehirlerinin birleştiği alanda kurulan bir Türk Devleti. Bir kısım araştırmacılar ilk Müslüman Türk devletinin İdil Bulgar Hanlığı olduğunu kabul ederler. "Karışık" mânâsına gelen Bulgar kelimesi, Hun Türklerinin idaresinde yaşayan ve Hunların yıkılışından sonra dağılan Türk boylarından Kutripur ve Utrgurların karışımından meydana gelen Bulgarlara isim oldu.

Önceleri Göktürk Hanlığı'nın idaresinde yaşayan Bulgarlar, 630'da bu devletin fetreti üzerine Büyük Bulgarya Devleti'ni kurdular. Ancak bu devlet kısa bir süre sonra komşu Hazar Hakanlığı tarafından ortadan kaldırıldı. Bunun üzerine Asparuh idaresindeki Bulgarlar, Tuna'ya doğru yönelerek Balkanlara girip 670'li senelerde Tuna Bulgar Devleti'ni kurdular. Tuna Bulgarları bir süre sonra Slavlarla karıştılar ve 864 senesinde, Boris Han'ın Ortodoksluğu resmen kabulüyle de Hristiyan oldular. Bugünkü Balkanlarda yaşayan Bulgarlar bunların soyundandır.

Bulgarlar Arasında İslamiyet Yayılmaya Başladı

Bulgarların bir kısmı ise, İdil ve Kama nehirlerinin birleştiği sahaya yerleşmişlerdi. İdil Bulgarları burada bölgenin yerli halkı Finugarları ve öteki Türk topluluklarını da idareleri altına alarak bir devlet kurdular. Bu devletin ilk devirleri hakkında kaynaklarda kesin bir bilgi yoktur. 
Bulgar tüccarlarının Harezm'de ve Sâmânî ülkesinde Müslüman tüccarlarla temasları, Harezmlilerin de onların ülkelerine gitmeleri neticesinde, ülke topraklarında İslâm dîni ve kültürü yayılmaya başladı. 900'lü senelerde Bulgarlar arasında İslâmiyet'i kabul edenlerin sayısı çoğunluktaydı. 

Sultan Şekkey'in oğlu İlteber Almış'ın, başa geçtikten sonra gördüğü bir rüya üzerine İslâmiyet'i kabul etmesiyle İdil Bulgar Devleti'nin resmî dîni İslâmiyet oldu. Almış Han 920'de Abbasî halîfesine din âlimi ve mimarlar göndermesi için ricada bulundu. Bunun yanında ismini, Emir Cafer bin Abdullah olarak değiştirdi. Bu heyet 922 senesinde Bulgar ülkesine ulaştı ve o andan îtibâren Bulgar Devleti, Abbasî halîfelerine bağlı bir Müslüman ülkesi, Bulgarlar ise Doğu Avrupa'da Türk-İslâm kültürünün ilk temsilcisi durumuna geldi. Sikkelerden anlaşıldığına göre, Cafer'den sonra yerine oğlu Mikâil geçti. Ona da Tâlib bin Ahmed, Mü'min bin Ahmed ve Mü'min bin el Hasen halef oldular.

Bulgarlar, Hazar Hakanlığının 965 senesinde yıkılmasına kadar, bu devlete tâbi idi ve Hazarlara vergi veriyordu. Bu devletin yıkıl-masından sonra müstakil bir devlet durumuna geldiler. 985 senesinde Rus Kiev Prensliği, Bulgar topraklarını işgal etti ise de bir süre sonra geri çekildi. Daha sonra Bulgarlar ve Ruslar arasında münâsebetler gelişti ve 1006 senesinde iki devlet arasında bir ticâret antlaşması yapıldı. Fakat on birinci asrın sonlarına doğru kuzeydeki kürk ticâreti yüzünden iki devlet arasında devamlı süren savaşlar başladı. Bu savaşlar on üçüncü asra ve Moğolların ortaya çıkışına kadar devam etti. 

Moğulların İstilasına Uğradı

Moğollar, Kalka nehri kıyısında Rusları yendikten sonra (1224) doğuya dönerken, Bulgarların tuzağına düşerek ağır kayıplar verdiler. Bunun intikamını almak isteyen Batu Han, ordusuyla Bulgarlar üzerine yürüdü. Moğol ordusu 1236'da Bulgar topraklarına girdi, köyleri ve şehirleri yıktığı gibi elli bin nüfuslu başşehirlerini de tarumar etti.

Batu Han'ın, Deşt-i Kıpçak bölgesinde kurduğu Altınordu Devleti zamanında Bulgarlar, bir dereceye kadar bağımsızlıklarını muhafaza ettiler. Bu arada başşehirleri olan Bulgar şehri kısa zamanda eski hâ-line kavuşturuldu. Bulgarlar, zaman zaman Altınordu Devleti'ne baş kaldırıyorlardı. Altınordu Han'ı Pulat Tîmûr 1361 senesinde Bulgarları cezalandırmak için ülke topraklarına girip çeşitli tahribatlar yaparak geri çekildi. 

Tîmûr Han'ın, 1391 ve 1395 yıllarında Altınordu Devleti'ne karşı yaptığı seferlerden Bulgarlar da etkilendi, İdil Bulgarları, 1399'da Ruslarla yaptıkları savaşı kaybedince, dağıldılar. Halkın büyük kısmı Kama nehrinin kuzeyindeki Kazan nehri boyunca göç ederek buralara yerleştiler ve bölgeyi tamâ-miyle Türkleştirdiler. 1437 senesinde kurulan Kazan Hanlığı'nın esas nüfûsunu Bulgar-Kıpçak karışımı Müslüman halk meydana getirmekteydi. Bugün de bu Müslüman Bulgarlar; "Kazan Türkleri" veya; "Şimal Türkleri" diye anılmaktadır. 

Bulgarlar, onuncu asrın başlarında diğer Türk kabileleri gibi göçebe ola-rak yaşıyorlardı. Kısa bir zaman içinde yerleşik hayâta geçerek, zirâatla uğraşmaya başladılar ve aynı asrın sonlarında usta birer çiftçi oldular. Başlıca tarım ürünleri; ak darı, buğday ve arpa idi. Bunun yanında Orta İdil sahası, ulaşım bakımından kuzey bölgelerini Orta Asya'ya bağlayan büyük kervan yolları üzerindeydi. Bu durum, İdil Bulgarlarının büyük ölçüde, ticâret ile uğraşmalarına imkân sağladı. Devletin başşehri olan Bulgar şehri, Doğu Avrupa'nın en önemli ticâret merkezi hâline geldi. Bulgar Türkleri kuyumculukta da ileri idiler. Bu sanattaki ustalıkları İsveç'e kadar bütün batı Slavları sahasında tesirini göstermiştir.
Hokand Hanlığı On sekizinci asrın başlarında Seyhun nehrinin Balkaş Gölü yakasında kurulan Türk hanlığı. Hanlığın merkezi olan Hokand, Abdülkerîm Han tarafından 1732 senesinde kuruldu. Abdülkerîm Han’ın ölümünden sonra yerine geçen İrdâna, Çin İmparatorluğunun hudutları Fergana’ya dayandığı zaman Çin hâkimiyetini tanımaya mecbur kaldı. İrdâna, sonraları Çin’e karşı yardım istemek üzere, Afganistan sultanı Ahmed Şah Dürrânî’ye başvuran Orta Asya’daki Müslüman devletler sultanları ittifakına katıldı. İrdâna’nın ölümü üzerine yerine geçen Narbatu Bey, tahminen 1799 senesine kadar saltanat sürdü.Hokand Hanlığı’nın asıl kurucuları Narbatu’nun iki oğlu Âlim ve Ömer’dir. Bu iki sultanın saltanatı ve Ömer’in tahta çıkışı kaynaklarda farklı kaydedilmektedir. Âlim devrinde, Ura-Tübe şehrini ele geçirmek için, Buhara emirliği ile fasılalı muharebeler oldu. Ömer’in devrinde, Türkistan şehri ve Kırgız stebinin bir kısmı Hokand Hanlığı topraklarına katıldı. Ömer’in iç siyâseti Âlim’den ayrı idi. Diğer Orta Asya hükümdarları gibi Âlim de, Özbek ailelerinin kuvvetini kırmak istiyordu. Bunun için etrafına Karatigin, Darvez ve başka memleketlerin göçebelerinden paralı askerler topladı. Âlim, asillere ve dînî zümreye karşı yaptığı baskılardan dolayı târihçiler tarafından zâlim bir hükümdar olarak kabul edilir. Âlim’in yerine tahta çıkarılan Ömer ise, onun tam aksi, dindarlığı ve adâleti ile tanındı.Ömer’in vefatından sonra yerine geçen oğlu Muhammed Ali’nin saltanatının ilk senelerinde Hokand Hanlığı en yüksek devrini yaşadı. Güneyde Karatigin, Darvez ve Kulâb bölgelerinin tamâmı ele geçirildi. Kuzeyde Kırgızlara ait bölgelerin bir kısmı vergiye bağlandı. 1835 senesinden îtibâren devletin bütün kuzey bölgesinin idaresi Taşkend beylerbeyine verildi. Muhammed Ali, geniş bir sahaya yayılan ülkesinde hâkimiyeti tam sağlayamadı. Halka zulmetmeye başladı. Zâlimâne idaresi her tarafta memnuniyetsizlik uyandırdı. Buhârâ emîri Nasrullah, bu kana susamış ve zâlim hükümdarın idaresine son vermek üzere Hokand’a dâvet edildi. Hokand ordusu, Buhârâ emîrinin askerleri karşısında mağlûbiyete uğradı. Saltanat merkezi, devletin kuruluşundan beri ilk defa olarak işgale uğradı. Muhammed Ali Han, kaçarken öldürüldü. Âlim ve Ömer’in amcazadesi Şîr Ali, 1842 senesinde tahta çıkarıldı. Bu târihten Rus istilâsına kadar, hanlığın topraklarında asayişi sağlamak mümkün olmadı.Şîr Ali (1842-1845), oğulları Hudâyâr (1845-1858 ve 1865-1875), Malla (1858-1862) ve bir çok kısa ömürlü sultanların devresi özellikle Özbek aileleri ile yerli halkın arasında dâima karışıklık ve kanlı mücâdeleler ile geçti. O sırada küçük yaştaki Hudâyâr, Özbeklerin reisi Musulman Kul tarafından tahta geçirildi. Hudâyâr zamânında yerli halk, başşehir Hokand’dan çıkarıldı. Kıpçaklar, ülke topraklarındaki kanallara hâkim oldular. Musulman Kul, bir süre sonra, Hudâyâr Han tarafından îdâm edildi. Arazi ve kanallar, tekrar yerli halkın eline geçti. Hudâyâr’dan sonra tahta geçen Malla da Özbeklerden yardım gördüğü için yerli halkın eline geçen yerleri yeniden Özbeklere verdi.Buhara emîri Nasrullah, bu durumdan faydalanmak istedi ve 1858 senesinde Hocend’e kadar ilerledi. Hokand Hanlığı’na peşpeşe geçen bu üç sultan zamânında, iç ve dış mücâdeleler çok kanlı geçti. Taşkend vâlisi Muhammed Şerîf Atalik, Şîr Ali’nin emri ile bir atın kuyruğuna bağlanarak sürükletildi. 1848 senesinde Hudâyâr Ura-Tübe’yi ele geçirince, öldürülen insanların başlarından büyük bir kule meydana getirildi.Rus İşgalleri BaşladıBütün bu durumlara rağmen, hanlık, Rus istilâsına kadar bütün topraklarını muhafaza etti. Rus askerleri, 1860 senesinden itibaren Hokand Hanlığı’nın askerleri ile karşılaşmaya başladı. Rus istilâsından biraz önce, 1863 yılında, Taşkend, Buhârâ emîrinin eline geçti. Bu arada Ruslar, Çu ırmağına kadar ilerlediler ve bütün Türk kalelerini yıktılar. Bir süre sonra da başta Evliya Ata ve-Taşkend olmak üzere önemli Türk şehirlerini ele geçirdiler.Bu istilâ hareketi sırasında Türkistan Türkleri vatanlarını Ruslara karşı her yerde kahramanca savundular. Hokand Hanlığı ordusunun başkumandanı olan Kıpçak Türklerinden Alimkul, girdiği muharebelerde büyük kahramanlık gösterdi. Taşkend’i, Ruslara vermemek için küçük ordusuyla muharebe ederken, sayıca üstün düşman kuvvetlerini püskürtmeyi başardı. Alimkul daha sonra, Rusların eline geçen Türk kalelerini geri almak için çalıştı. Fakat, yardımcı kuvvetlerle desteklenen Ruslar tekrar Taşkend’i kuşatınca, bu niyetinden vazgeçmek mecburiyetinde kaldı. Taşkend’in ikinci kuşatmasında da Türkler kaleyi kahramanca savundular. Kahramanlıkta neferlerinden geri kalmayan Alimkul, top atışlarını idare ederken şehit düştü. Ruslar Taşkend’i ancak bundan sonra ele geçirebildiler.Rus orduları, daha sonra Buhârâ üzerine yürüdüler. Nav, Hocend, Ura-Tübe gibi şehirleri kısa sürede ele geçirdiler. Bu yenilgilerden sonra Buhârâ emîri ile Ruslar arasında bir antlaşma yapıldı. Zahiren bu antlaşma iki devlet arasında yapılmış görünüyorsa da, Hokand Han’ı da antlaşmayı kabul etmişti. Bu andlaşmaya göre iki tarafta aynı haklara sâhib ise de, gerçekte Türk toprakları tamamen Rusların hâkimiyetine girmişti. Hokand Türkleri bu antlaşmayı kabul etmediler ve andlaşmayı imzalayan Hanı devirerek, yerine oğlunu geçirdiler. Fakat bu hareket, sonucu değiştirmedi. Aksine Ruslar, hanlığa ait bütün toprakları ele geçirip Rusya’ya bağladıklarını îlân ettiler. Bununla beraber hanlığı, iki milyon rublelik para cezası ödemeye mecbur tuttular.Tarihte Görülmemiş Rus ZulmüRusların devamlı zulümleri, Türklerin yeniden ayaklanmalarına sebeb oldu. Esareti kabul etmeyen Türkler, Pulat Han’ın etrafında birleşerek, Ruslara başkaldırdılar. Rus komutanı General Trotskiy’in komutasındaki orduyu Endican yakınlarında mağlûb ettiler ve Hokand’ı 1875 yılında yeniden ellerine geçirdiler. Ancak Türklerin Hokand’daki hâkimiyeti uzun sürmedi. Ruslar, kısa bir süre sonra büyük bir kuvvetle Türkler üzerine hücum ettiler ve Endican’ı kuşattılar. Uzun süren kuşatmanın sonunda Ruslar, şehri yeniden ele geçirdiler. 1876 senesi Şubat ayının beşinde Rus Çar’ı bir emir yayınlayarak, Hokand Hanlığı’na son verdiğini îlân etti. Böylece Türk’ün ata yadigârı toprakları Fergana eyâleti adı ile Rusya’ya bağlandı.Ruslar, Türklerin en güçsüz ve dağınık devrinde kazandıkları bu askerî başarı ile yetinmediler. Ellerine geçirdikleri toprakları Ruslaştırmak için en verimli yerlere Rusları yerleştirdiler. Türkleri başka yerlere sürdüler. Hokand Türkleri, bu haksızlık karşısında tekrar ayaklandılar. Bu ayaklanmaların en önemlileri; 1878, 1882, 1892, 1893 ve 1898 senelerinde yapılanlarıdır. Ruslar, bu isyanları çok kanlı bir şekilde bastırdılar. 1898’deki son ayaklanma en kanlısı oldu. Çar, bir emir ile ayaklanmanın daha sonra yapılacak olan isyanlara ders olabilecek şekilde bastırılmasını istedi. Türkler arasında Dükci isyanı diye anılan bu ayaklanma, korkunç bir katliamla bastırıldı. Ruslar, binlerce Türk’ü öldürdüler ve sağ kalanlara da çok zulüm ettiler. Devlet ileri gelenlerinden otuz sekiz kişiyi Hokand meydanında îdâm ettiler. Bir o kadarı da küreğe mahkûm edilerek, Sibirya’ya gönderildi. Ayrıca Hokandlılar, yüklü bir para cezasına çarptırıldı. Boşalan Türk köylerine Ruslar yerleştirildi.Ruslar, bölgenin Ruslaştırılması çalışmalarını daha başka yoldan da yürüttüler. 1916 senesinde, 19-49 yaşları arasındaki Türkler, topluca askere alındı. Bu gençlerin cepheye silâhsız sevk edilip, işçi gibi çalıştırılmak istenmesi, Türklerin ayaklanmasına sebeb oldu. Bir sene süren bu ayaklanma sırasında Ruslar, çok sayıda Türk’ü öldürdüler.Rusların bu siyâseti 1917 ihtilâli ile bir süre durdu, ihtilâl, ilk günlerde esir milletler için hürriyet ve bağımsızlık yolunu açar gibi göründü. Moskova’da yapılan kongrede Türkistan Türklerinin millî devletler hâlinde bir federasyon durumuna gelmeleri kararlaştırıldı. 1917 yılı sonlarında, Hokand’da toplanan kongrede, Türkistan’ın muhtariyeti îlân edildi. Hükümet başkanlığına önce Tınışbayoğlu Mehmed Can, daha sonra da Çokayoğlu Mustafa getirildi. İlk günlerde Türklere iyi davranan Taşkend’deki bolşevikler, Moskova’dan yardım alarak Hokand’a saldırdılar. Şehirdeki Ermenilerden de yardım gören bolşevikler kısa sürede Hokand’ı ele geçirdiler. Şehri yağmalıyarak yaktılar. Buna rağmen Türkler, kahramanca karşı koyup harbettiler. Hattâ Yeni Mergilan şehrinde 1918 senesi Şubat ayının yirmi üçünde bağımsız bir Türkistan Cumhuriyeti îlân ettiler. Ancak bir gün sonra şehre giren Osipoy komutasındaki Rus birlikleri, Türk askerlerini tamamen imha edip, sivil halkı öldürdüler.Böylece, Hokand’ın bu millî hükümeti kısa bir zamanda târihe karıştı. Bu kısa ömürlü hükümet, Türkistan’ın bağımsızlık hareketlerine bir örnek oldu. Sonraki ayaklanmalar, hep bu hareketin devamı özelliğini taşıdı. Sovyetlerin yıkılmasından sonra Hokand Hanlığı toprakları Özbekistan sınırları içinde kaldı.Hokand Hanları, hâkim oldukları bölgelerde çeşitli mîmârî eserler yaptırmışlardır. Hokand’da bulunan Mir Medresesi, Narbatu Han tarafından inşâ edilmiştir. Ömer Han, medrese olarak kullanıldığı için Medrese Câmii denilen bugünkü Hokand Câmi-i Kebîr’ini yaptırmıştır. Şahr-i Han kasabası da Ömer Han tarafından inşâ edilmiştir. Madali Han, Taşkend’de kendi adını taşıyan büyük bir medrese inşâ ettirdi. Aynı Han zamânında, Han Arik ismiyle anılan büyük bir kanal açıldı. Diğer şehirlerde de geniş kanallar açtırılarak arazi sulandı. Hokand Hanlarının yaptığı bu eserler, Rus işgali sırasında yakılıp, yıkıldı. 
Hive Hanlığı On altıncı yüzyılda Harezm’de kurulan ve 1920’ye kadar fâsılalarla devâm eden hanlık. Şeybânî hâkimiyeti sonrasında Safevî işgâline uğrayan Harezm bölgesi halkı, Yâdigâr Han soyundan İlbars’ın liderliğinde birleşip, 1511 yılında Gürgenç merkez olmak üzere Hive Hanlığı’nı kurdular.Yâdigâr Han soyundan gelen Hive Hanları, bir asırdan fazla başta kaldılar. Osmanlılarla anlaşıp zaman zaman İran topraklarına akınlar yaptılar. 1576’da Amuderya Nehrinin yatak değiştirip, Aral Gölüne akması netîcesi ortaya çıkan kuraklık ve Kalmuk istilâsı, devletin iktisâdî durumunu alt-üst etti. Hâkimiyet, Özbek kabîle reislerine geçti.Arab Mehmed Han (1603-1623), kuraklığa uğrayan Gürgenç’i terk edip, Hive’yi başkent yaptı (1603). Ağabeyi İsfendiyar’dan sonra tahta geçen Ebügâzi Bahadır Han (1643-1665) ve torunu Enuşe Han (1663-1687) ilme düşkün kimselerdi. 1717’de Hive ordusu Rus Çarı Petro’nun ordusunu mağlûb etti. İranlı Nâdir Şah tarafından 1740’ta işgâl edilen hanlık, onun ölümüne (1747) kadar İran’a bağlı kaldı. Kongratlardan Mehmed Emin İnak (1770-1791), Yâdigâroğullarının hanlığına son verip kendi hânedânını kurdu.Mehmed Rahim Han (1806-1825) zamânında Ruslarla dostça ilişkiler kuruldu. Buna rağmen Osmanlıların İngilizler ve diğer devletlerle savaşmasından istifâde eden Ruslar, her fırsatta Hive Hanlığı topraklarına saldırdılar. 1873’te yapılan savaş sonunda hanlığın toprakları Rus işgâline uğradı. Yapılan antlaşmayla Rus himâyesi kabûl edildi. Rus himâyesini kabul eden İkinci Mehmed Rahim Han (1864-1910)’dan sonra oğlu İsfendiyâr Töre (1910-1918) ve sonra da onun oğlu Abdullah (1918-1920) Han oldu.Ruslar, 1920 Şubatında Abdullah Han’ı Moskova’ya götürüp günlerce aç bırakarak öldürdüler. Yerli komünistler, Rus desteğinde Harezm Halk Cumhûriyetini kurdular. 1924 yılında Harezm toprakları; Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan cumhûriyetleri arasında taksim edilip, her yönüyle Rus sömürgesi hâline getirildi.Kuruluşundan işgâline kadar 27 hanın başa geçtiği Hive Hanlığı devlet idâresinde çifte hükümdarlık, dört bey ve dört vezir (mihter, kuş beyi, mahrem ve dîvân beyi) usûlü hâkim idi. Hive Hanlığı’nı meydana getiren kabîlelerin başlarında beyler vardı. Arâzi sulama işlerine bakanlara Mirab, askerî işlere bakanlara Daruga, iç işlere bakanlara ise Ağa denirdi. Bozkırdan gelip yerleşen Özbekler, yerli halkı kültür bakımından etkilemişlerdi.Hive hanları, zamanlarının büyük kısmını iç isyânlar ve düşmanlarla uğraşarak geçirmelerine rağmen, hâkim oldukları topraklarda birçok câmi, medrese ve kütüphâne inşâ ettiler. Kültürü yaygınlaştırmak için matbaa kurdular. Toprakları sulayıp, zirâati arttırmak için kanallar açtırdılar. Hive hanlarının yaptırdıkları mîmârî eserlerin bir kısmı Rus istilâsından kurtularak günümüze kadar ulaşmıştır. Rus istilâsından bir süre önce Mûnis Mihrab ile Muhammed Rızâ Algehî tarafından yazılan ülke târihine dâir eserin bir nüshası, İkinci Mehmed Rahim Han tarafından İstanbul’a gönderilerek Osmanlı pâdişâhına hediye edilmiştir.
Adilşahlar Hindistan’da Bicâpûr Devleti hükümdarlık ailesi. Hanedanın ve devletin kurucusu olan Yûsuf Âdil Türkmen, Behmenîlerin hassa askerlerinden idi. Kabiliyetli olduğundan, İkinci Muhammed Şah’ın takdirini kazanarak yükseldi. Muhammed Şah’ın vefatından sonra, taht kavgalarından faydalanarak Bicâpûr’un idaresini eline geçirdi. Ailesiyle Bicâpûr’a gidip, 1490 (H. 896) senesinde Şah ünvanını aldı ve bağımsızlığıını îlan etti.
Dekken’de Behmenîlerin yıkılmasıyla Dekken devletleri denilen dört devlet ortaya çıkmıştı. Yûsuf Âdilşah bu devletlerle sık sık savaşlar yaptı. Ayrıca Hind Denizi ve Hindistan’da hakimiyet kurmak isteyen Portekizliler ile mücadele etti. Portekizlilerin sahile yerleşip üsler kurmasının önüne geçmek istedi. Fakat Portekizliler, Dekken devletleriyle olan mücadelelerden gereği gibi faydalanıp, sahilde üsler kurdular ve git gide kuvvetlendiler.
Yûsuf Âdilşah, 1504 senesinde Şîiliği, devletinin siyasetine esas olarak kabul edince, ülkede ayaklanmalar başgösterdi. Bidar ve Ahmednagar hanlarıyla yaptığı savaşlarda yenilince, önce Beras, sonra da Haniş’e kaçtı. Bir sene sonra topladığı ordu ile Bidar hanı Ali Berid’i yendi. Bicâpûr’u geri aldı ve ömrünün sonuna kadar diğer Dekken devletleriyle mücadele etti. Yûsuf Âdilşah’ın hükümdarlığının son yıllarında Portekizliler Goa’yı ele geçirdiler.
Ehl-i Sünnet Îtikadı Devletin Resmi Siyaseti Oldu
Yûsuf Âdilşah 1510 senesinde vefât edince, yerine on üç yaşındaki oğlu İsmâil Âdilşah geçti. Fakat vefatından önce Kemal Han’ı oğluna vasi tâyin ettiği için, bir süre devleti Kemal Han idâre etti. Kemal Han, Cumâ hutbesini dört hak mezhepten Hanefî mezhebine uygun olarak okuttu. Ehl-i sünnet îtikâdına uymayı devletin resmi siyaseti olarak kabul etti. İsmail Âdilşah tahta çıktığı sırada, Portekizlilerin ele geçirdiği Goa limanı geri alındı.
İsmail Âdilşah 1521 senesinde Viceyanagar Devleti’nin elinde bulunan Rayçur Duâb’ı geri almak için sefer düzenledi. İki ordu Krişna suyu kıyılarında karşılaştı. İsmail Âdilşah askerlerini sudan geçmeye zorlayınca askerin pek çoğu boğuldu. Karşıya geçenler de öldürüldü. İsmail Âdilşah bu savaşta kendi canını zor kurtardı.
Dekken devletleri sultanlarından Burhan Nizamşah, Ali Berid ve Alâüddîn İmadşah 1525 senesinde birleşerek, Âdilşahlara saldırdılar. İsmail Âdilşah’ın başkumandanı Esad Han Lari Türk, bu birleşik orduyu Şalapur önlerinde bozguna uğrattı. İsmail Âdilşah da babası gibi ömrünü diğer Dekken devletleri ile mücadele etmekle geçirdi.
1534 senesinde İsmail Âdilşah’ın ölümü üzerine yerine geçen oğullarından Mallu ve İbrahim Âdilşahlar dönemlerinde ülke iç karışıklıklar ve Dekken devletleri ile mücadele arasında kaldı. 1579’da Ali Âdilşah’ın yerine hükümdar olan İkinci İbrahim Âdilşah’ın dönemi Bicâpûr Devleti’nin en parlak yılları oldu. İbrahim Şah Hindistan’ın en büyük İslâm Devleti olan Gürgâniyye Hanedanlığı ile iyi münasebetler kurdu. Gürgâniyye Sultanı Cihangir Şah’dan oğul muamelesi gördü. 
Cihangir Şah, Âdilşahları, Ahmednagar ve Gülkende memleketlerinin fethiyle vazifelendirdi. Âdilşahlar, Gürgânîlerle beraber Dekken’de diğer devletlere karşı mücadele ettiler. Bu devirde Bicâpûr Devleti sınırları güneyde Maysor’a kadar genişledi. İkinci İbrâhim Âdilşah’tan sonraki hükümdarlar döneminde devlet yine iç karışıklıklar içerisine düştü. Bu dönemde Âdilşahlar, Gürgânîlere karşı Merathalılara yardım ettiler. Bu olay üzerine Gürgânî hükümdärı Evrengzîb Alemgîr Şah, 1686 senesinde ordusuyla Bicâpûr önlerine geldi ve şehri kuşattı. Kuşatma iki ay on iki gün sürdü. Bicâpûr’un düşmesiyle Âdilşahlar Devleti târihe karıştı. Son Âdilşah hükümdarı İskender’e çok iyi davranan Evrengzîb onun himayesine aldı ve yıllık maaş bağladı.
Hindistan’ın Dekken bölgesinde Bicâpûr’a iki yüz yıla yakın Hâkim olan Âdilşahlar, bölgede Türk hakimiyetini kurdular. Uzun seneler Portekizlilerle mücadele ettiler. Muazzam sanat ve mîmâri eserleri inşa edip, kültür ve medeniyete hizmet ettiler. Fevkalade binalar, saraylar, câmiler ve türbeler yaptılar. Bunlar arasında İkinci Ali Âdilşah’ın Bicâpûr’da yaptırdığı câmi çok meşhurdur.
Abdaliye Devleti Afganistan’da Abdâlî kabîlesinin kurduğu devlet. Aslen bir Türk boyu olan Abdâlîler, Gazneliler zamânında İslâm dînini kabul etmişlerdi. Uzun süre dağlarda yaşıyan bu Türk boyu, Bâbürlüler Devleti ile Safevî Devleti’nin arasının bozuk olduğu bir sırada, Tarnak ve Argandab vadilerine indiler. Bölgenin durumu itibariyle iki büyük devlet arasında yaşamalarına rağmen, kendi başlarına hareket ediyorlardı.Bir süre sonra Herat eyâletinin yönetimini ele geçiren Abdâlîler, üzerlerine gelen Safî Kuli Han komutasındaki İran ordusunu hezîmete uğrattılar ve Nâdir Şah devrine kadar bölgenin hâkimi oldular. Nâdir Şah, Safevî Devleti’ni yıktıktan sonra, zamânın karışıklıklarından faydalanarak, Meşhed’i ele geçiren Abdâlîleri yenilgiye uğrattı. Nâdir Şah, Abdâlîlerin askerî gücünden faydalanmak ve Gılzâler kabîlesini kontrol altında tutmak için, onları Kandehâr bölgesine yerleştirdi.

Kandahar Başkent OlduAbdâlîlerin genç reisi Ahmed Han, zamanla Nâdir Şah’ın çok güvendiği komutanlarından oldu. Nâdir Şah’ın vefatından sonra da Kandehâr’ı ele geçirerek hükümdarlığını îlân etti. 1747 (H. 1160) senesinde, Herat dâhil olmak üzere Sind nehrine kadar Nâdir Şah’ın ülkesinin doğu kısmına hâkim oldu. Kandehâr’ı başkent yapan Ahmed Şah, inciler incisi mânâsına gelen "Dürr-i dürrân" lakabını aldı. Bu yüzden Abdâlîler, "Dürrânîler" diye de anılmaya başlandı.Kurduğu devletin en önemli mevkilerine Abdâlî boyunun ileri gelenlerini getiren Ahmed Şah, en önemli kararlarını bunlara danışarak alırdı. Abdâliye Devleti, bir takım boyların kendi iç teşkilâtlarını olduğu gibi muhafaza ederek, güçlü bir kişinin etrafında toplanmasından meydana geldi. Devlette iktidar, sultan ile boy ileri gelenleri arasında paylaşılmıştı. İşler, Afganlıların Cirke dedikleri istişare meclislerinde karara bağlanıyordu.Ahmed Şah, tahta çıktıktan bir süre sonra Hindistan üzerine yürüyerek Gürgânîlerle savaştı. Bir çok şehri ele geçirdi. Fakat Afgan ordusunun Lahor kuşatması sırasında, Ban denilen güllelerin atmadan patlaması üzerine, ordusunda panik meydana geldi ve asker savaş meydanından kaçtı. Ordu, gece olunca, Lahor kuşatmasını kaldırarak geri çekildi. Gürgânîlerle, sınır Sind ırmağı olmak üzere barış yapıldı.

İngilizler Bengal Ülkesini Ele GeçirdiAhmed Şah Dürrânî, 1756 (H. 1170) senesinin sonlarına doğru Pencap’a girdi ve Lahor’u aldı. Lahor’un alınmasından sonra Afgan orduları Delhi üzerine yürüdü. Bunun üzerine Gürgânîlerin ileri gelen bir çok devlet adamı Ahmed Şah’ı karşılamak üzere yola çıktılar. Delhi’ye 60 km. mesafede Afgan ordusunu karşılayan Gürgânîlerin ileri gelenleri, Ahmed Şah’dan af dilediler. 1757 senesinin ilk ayında Delhi’deki Kale-i Mu’allâ’ya giren Ahmed Şah’ın bu seferi sırasında İngilizler, Gürgânîlerin elindeki Bengal ülkesini tamamen ele geçirdiler.Abdâlîler ile, yönetimi ele geçirmek istiyen Maratalılar arasında, Ahmed Şah’ın ölümüne kadar uzun süren savaşlar oldu. Savaşların çoğu Abdâlîlerin galibiyetiyle sonuçlandı. Maratalılar uzun süre bir birlik kuramadılar. Ahmed Şah, daha sonra İran’a sefer düzenlemek istedi. Osmanlı sultanı Üçüncü Mustafa Han’a bir mektup yazdı ve İranlılara karşı yapacağı seferde yardım istedi. Barıştan yana olan Sadr-ı a’zam Râgıp Paşa, Ahmed Şah’ın, İran seferindeki gayesinin, münafıkları yenilgiye uğratmak değil de toprak elde etmek olduğunu anladığı için, nâzik bir lisânla ona yardım gönderemeyeceğini bildirdi. İran seferine çıkamayan Ahmed Şah, bir süre sonra vefât etti.Ahmed Şah’ın 1773 (H.1187) yılında ölümünden sonra yerine oğlu Tîmûr Şah geçti ve hükümet merkezini Kandehâr’dan Kabil’e nakletti.Babasının bıraktığı devleti muhafazaya çalışan Tîmûr Şah, içte kabîle çatışmalarına ve dıştan gelen saldırılara karşı koyuyordu. Bununla beraber bâzı bölgelerin elinden çıkmasına mâni olamadı. Yirmi senelik bir saltanattan sonra, 1793 (H. 1208)’de vefât etti. Yerine oğlu Zaman Şah geçti. Zaman Şah, yedi sene iktidarda kaldıktan sonra, 1800 (H. 1215) yılında kardeşi Mahmûd Şah tarafından tahttan indirilip, hapsedildi. Diğer kardeşi Şücâ-ül-Mülk, tahta çıkan Mahmûd Şah’a isyan etti. Kabil’i ele geçirip tekrar Zaman Şah’ı başa geçirdi. Fakat vezir Fetih Han’ın Şücâ-ül-Mülk’ü yenmesi üzerine Mahmûd Şah tekrar hükümdar oldu. Fetih Han’ın nüfuzu arttı. Mahmûd Şah’ın her hareketi kontrolü altındaydı. Fetih Han’ın kardeşi ve istikbâlin büyük hükümdarı Dost Muhammed’in nâmı duyulmaya başladı. 

Ailevî bir sebepten, halk arasında çok sevilen Fetih Han’ın öldürülmesine rızâ göstermesi, Mahmûd Şah’ın ikbâlinin sönmesine sebeb oldu. Kardeşinin öldürüldüğünü öğrenen Dost Muhammed, topladığı kuvvetlerle Mahmûd Şah’ın ordusunu 1818’de yenilgiye uğrattı ve Kabil’den kaçırttı. Mahmûd Şah 1829 (H. 1245)’te ölümüne kadar Herat’da kaldı. Yerine geçen oğlu Kamran’ın 1842 (H. 1258) de vefatına kadar Abdâlîye devleti Herat’ta devam etti. Kamran’ın ölümü ile Abdâlîye, diğer adıyla Sadozaylar veya Dürrânîler hânedanı sona erdi. Yeni Afgan devletinin başına Dost Muhammed Han geçti ve 1842’den sonra da ülkenin tamâmına hâkim oldu.

İngilizler Yine Sahnede!Abdâliye Devleti’nin ilk hükümdarı Ahmed Şah Dürrânî’nin vefâtından sonra çıkan taht kavgalarından ve saltanat hırsıyla yanıp tutuşan şehzadelerin zaaflarından istifâde eden İngilizler, Afganistan’a sızdılar. Hîle ve desîsenin her türlüsünü gayeleri için mubah sayan bu zâlimler, az sayıda fakat iyi yetiştirilmiş adamları sayesinde, kardeşi kardeşe vurdurarak, Afganistan ve Hindistan’da kapanmayan yaralar açtılar. İstedikleri an bu yaraları kanatarak, kendilerine çeşitli menfaatler temin ettiler ve insanların acı çekmesinden vahşî bir zevk aldılar.
Tûlûnoğulları Mısır ve Suriye de kurulan Türk-İslâm devletlerinden. Tûlûnlular, İslâm Halîfeliği toprakları içinde kurulan müstakil ilk Türk siyâsî teşekkülüdür. Kurucusu Ahmed bin Tûlûn’dur. Babası, Mâverâünnehr vâlilerinin Abbâsî halîfelerine gönderdiği hediyeler arasında bulunan bir Türktür. Kısa zamanda mühim bir mevkiye geçti. 

835 senesinde doğan Ahmed bin Tûlûn, çok iyi bir askerî eğitim ve dînî terbiye gördü. İlim tahsili yapıp, din ilimlerinde iyi yetişti. Samarra’da politik işleri bırakarak hudut boylarında cihâdı seçti. Sugur ve Şam emirliği görevini üstlenip, zamânın en önemli ilim ve cihâd merkezlerinden birisi olan Tarsus’a gitti. Üvey babası Bayık Bey, Mısır vâliliğine tâyin edilince Ahmed bin Tûlûn’u nâib olarak Kâhire’ye gönderdi (868).Ahmed bin Tûlûn’un, Fustat’a varmasıyla Müslüman Mısır târihinde yeni bir devir başladı. Üvey babasının bir sene sonra.öldürülmesi üzerine Mısır vâliliğine kayınbabası Yarcûh Türkî tâyin edildi. Böylece İbn-i Tûlûn, Mısır’ın idâresini tamamen ele geçirdi. Bâzı engellerle karşılaşmasına rağmen nüfuz ve otoritesini gün geçtikçe arttırdı. Önce askerî kumanda ile mâliyeyi ele aldı ve kendisine muhalefet eden maharetli mâliyeci İbn-i Müdebbir’i, dört sene süren bir mücâdeleden sonra, Mısır’dan uzaklaştırdı. Bundan sonra halîfeye belli bir vergi vererek Mısır bütçesine tamâmen hâkim oldu ve kuvvetli bir ordu kurdu.874 senesinde isyan eden Berkâ halkı üzerinde kölesi Lü’lü’ü göndererek ayaklanmayı bastırdı. Bir sene sonra halîfe Muvaffak ile arasında anlaşmazlık çıkınca, halîfe onu azletmek istedi ve Mûsâ bin Boğa kumandasında bir ordu gönderdi. Fakat bu ordu Rakka’dan öteye gitmeye cesaret edemedi. Bu sırada kayınbabası Yarcûh Türkî vefât etti. Suriye taraflarında ona halef olan oğlu, buraları eniştesi İbn-i Tûlûn’un idaresine vermeye rızâ gösterdi. 878 senesinde Suriye bölgesini kolayca hâkimiyeti altına almasına rağmen, Mısır’da vekil bıraktığı oğlu Abbâs baş kaldırdı. Mısır’a dönerek, ayaklanmayı bastırdı. Halîfe, Irak’taki zenci esirler ile uğraşırken, istiklâlini ilân etti ve adına para bastırdı.Ahmed bin Tûlûn, hâkimiyetini sağlayıp, müstakil bir devlet kurmayı başardıktan sonra, ortaya çıkan iç ayaklanmaları bastırdı. Bu ayaklanmalardan birini de vâlisi Lü’lü başlatmıştı. Lü’lü, Bağdat’da bulunan Abbasî halîfesiyle haberleşerek 882 senesinde ayaklandı. İbn-i Tûlûn, Lü’lü’nün üzerine kuvvet göndererek ayaklanmayı bastırdı. Mekke’de de Ahmed bin Tûlûn’a bağlı kuvvetler gâlib geldi. Hutbe, Ahmed bin Tûlûn adına okunur oldu. Bir müddet sonra halîfe ile barışarak bağımsızlığını tasdik ettirdi.İbn-i Tûlûn, 883 senesinde Adana ve Tarsus taraflarındaki bir ayaklanmayı bastırmak için çıktığı sefer sırasında rahatsızlanıp Mısır’a döndü ve bir süre sonra elli yaşında vefât etti. Yerine oğlu Humaraveyh geçti.Humaraveyh’in başa geçmesine îtirâz eden ağabeyi Abbâs bir süre sonra öldürüldü. Hükümdar değişikliği Abbâsîler ile Tûlûnîler arasında yapılan barış görüşmelerinin sona ermesine sebeb oldu. Bu sırada daha önce Mısır ve Suriye vâlisi tâyin edilen İshak bin Kundacık, diyâr-ı Mudar vâlisi Muhammed el-Afşin ile birleşerek, Humaraveyh’in tecrübesizliğinden faydalanmak istedi. Ayrıca, halîfeden de yardım taleb etti. Halîfe Muvaffak bu isteği kabul ederek, Dımaşk üzerine yürümesini emretti. Harekete geçen bu müttefik kuvvet, Haleb, Hıms ve Antakya’ya hâkim oldu. Humaraveyh, Suriye’deki durumu öğrenince, bölgeye derhal ordu gönderdi. Bu ordu Şam’a hâkim oldu ve kışın yaklaşmasıyla tam bir netîce alamadı. 

Diğer taraftan Halîfe, oğlu Ahmed’i müttefik iki kumandanla birleşmesi için Suriye’ye gönderdi. Mısır ordusu bu müttefik kuvvetler karşısında başarılı olamayarak Remle’ye çekildi. Halîfe’nin oğlu, 885’de Dımaşk’a girdi. Bu hâdiseler Humaraveyh’in harekete geçmesini gerekli kıldı ve Remle’de beklemeye başladı. Bu sırada İshak ve Muhammed bir anlaşmazlık sebebiyle Ahmed’den ayrıldılar. Bu durumda ordusu oldukça zayıflayan Ahmed ile Humaraveyh, Dımaşk-Remle arasında Tavvâhin’de karşılaştılar. 

Humaraveyh, gençliği ve tecrübesizliği yüzünden savaşın başında muharebe meydanını terk etti. Abbâsî ordusu bu durumda Mısır ordugâhını yağmalamaya başladı. Humaraveyh’in çekildiğini bilmeyen kumandanlardan Sa’d el-Aysar, pusuda bulunan birlikleriyle, Ahmed’in kuvvetlerine hücum etti. Ahmed, ağır kayıplar vererek muharebe meydanını terk etti. Görünüşte gâlib gelen Humaraveyh, Suriye ve Sugur şehirleri ile Musul’a hâkim oldu. Halîfe bu yenilgi ile Mısır’a hâkim olamayacağını anladı ve iki taraf arasında barış imzalandı (886).Diğer taraftan İshak bin Kundacık ile Muhammed el-Afşin arasında anlaşmazlık çıkmış, bu iki kumandan birbirlerinin topraklarına göz dikmişlerdi. Muhammed el-Afşin Humaraveyh’le birleşti. Fakat bu ittifak bir sene sürdü. İshak, Humaraveyh’le anlaşmanın kendisi için faydalı olacağını anlayarak, bunu gerçekleştirdi. Buna karşılık Muhammed el-Afşin, Dımaşk üzerine sefer düzenledi. 

Muhammed Afşin, Mısır ordusu ile Seniyet-ül-Ukab mevkiinde karşılaştı (888), fakat mağlûb oldu ve muharebe meydanından kaçtı. Humaraveyh arkasından İshak’ı takib için gönderdi. Güç duruma düşen Afşin, nihayet halîfe Muvaffak’a sığındı. Humaraveyh, saltanatı muddetince müsrifçe harcamalarda bulundu. Böylece devletin mâlî durumu sarsıldı. Suriye’ye yaptığı bir sefer sırasında köleleri tarafından otuz iki yaşında iken öldürüldü (896). Humaraveyh’in genç yaşta öldürülmesi, Tûlûnîler Devleti ve Mısır için büyük bir talihsizlik oldu.Humaraveyh’in yerine sağlığında veliahd îlân ettiği henüz ondört yaşında tecrübesiz bir genç olan oğlu Ebü’l-Asâkir Ceyş geçti. Maiyetindeki kötü niyetli kimselerin teşvikiyle tecrübeli emir ve kumandanlara karşı harekete geçerek hükümdarlığının ve hayâtının kısa olmasına sebep oldu. Netîcede ayaklanan kumandanlar, onu tahttan indirerek öldürdüler (896).Ebü’l-Asâkir Ceyş’in yerine yine tecrübesiz ve çocuk olan kardeşi Hârûn geçirildi. Akıllı ve kurnaz bir kişi olan Ebû Câfer bin Ebbâ ona vâsi tâyin edildi. Devletin yönetimini eline alan Ebû Cafer, Mısır’ı fiilî olarak idâre etmeye başladı. Bu durumdan yararlanan Abbâsî halîfesi git gide Mısır’a müdâhale ediyordu. 899 senesinde halîfe Mu’tedid ile yeni bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşmaya göre Tûlûnîlerin yönetimindeki bölgelerin sayısı azaltıldı ve Abbâsîlere verdikleri vergi dört yüz elli bin dinara çıkarıldı.Bu sırada Karmatîlerin Suriye’deki isyanları, hem Tûlûnîler hem de Abbâsîler için tehlikeli olmaya başladı. Halîfe, Suriye’ye Muhammed bin Süleymân kumandasında bir ordu gönderdi. Abbâsî ordusu Karmatîleri müthiş bir bozguna uğrattı (903). Bu seferden sonra Muhammed bin Süleymân ordu baş kumandanlığına tâyin edilerek Mısır meselesini neticelendirmekle vazifelendirildi. 

Muhammed bin Süleymân karadan ve denizden Mısır’a hücum etti. Bu sırada Tûlûnî hükümdarı Hârûn; sebebi anlaşılamıyan bir şekilde öldürüldü (904). Yerine geçen amcası Şeyban, müdâfaa için Tûlûnî kuvvetlerini bir düzene sokmaya çalıştı ise de, başarılı olamadı. Muhammed bin Süleymân Fustat önlerine gelince, Şeyban, aile fertleriyle Muhammed bin Süleymân’a sığındı. 12 Ocak 905’de Fustat’a giren Muhammed bin Süleymân, Tûlûnî ailesinin geri kalan fertlerini zincire vurarak Bağdat’a gönderdi. Böylece Tûlûnoğulları hânedânı sona erdi.

Mısır Altın Çağını YaşadıTûlûnîler zamânında, iktisadî ve ticarî bakımdan gelişip, halkın üstündeki ağır mâlî yükümlülükler kaldırılarak refah seviyesi yükselen Mısır, altın çağını yaşadı, îmâr faaliyetlerinde bulunulup, büyük eserler yapıldı. Ahmed bin Tûlûn, Kahire yakınlarında Fustat şehrini yeniden inşâ ettirip, burayı başşehir yaptı. Tûlûnîlerden kalma Tûlûnî Ahmed Câmii dokuzuncu asırda yapılmasına, çeşitli istilâ ve zamânın tahribatına rağmen hâlâ ibâdete açıktır. Tûlûnî Ahmed Câmii yanında vakıf olarak hastahâne, eczahâne ve iki de hamam vardı. 

Yeni inşâ edilen Fustat’ta askerî bir bölge olan el-Katai’de, hükümdarın sarayı etrafında kumandanların konakları, iktisâdî, ticârî ve sosyal hayâtın vazgeçilmez müesseseleri olan pek çok câmi, çarşı, han, hamam, değirmen ve fırın vardı. El-Katai’de askerî iskân, milliyetlere göreydi. Her kavmin mahallesi ayrıydı. Ordu, Türk ve Sudanlılardan meydana geliyordu ve kışlalar kumandan konaklarının etrafında bulunuyordu. Suriye, Mısır’dan ancak deniz yoluyla elde tutulabilirdi. Bu yüzden güçlü bir donanma inşâ edildi.Tûlûnoğulları devrinde Mısır; başta edebiyat, târih, dînî ve felsefî ilimler olmak üzere muhtelif ilim sahalarında büyük gelişme gösterdi. İlme ve âlimlere önem veren emirlerin evleri birer ilim merkezi halindeydi. Tûlûnoğulları, halka karşı çok cömert davrandıklarından şâir ve edîbler, onların ihsanlarına nail olmak için etraflarına toplanmışlardı. Bu devirde şiirin yanısıra, dil çalışmalarına da önem verildi. Arab dili ve edebiyatı üzerinde çalışanlardan el-Velid bin Muhammed et-Temîmî ve Ahmed bin Câfer ed-Dîneverî çok meşhurdur. Dînî ilimlerde tefsir, hadîs, fıkıh ve kırâat başta geliyordu. Kâdı Bekkâr bin Kuteybe, Debî bin Süleyman el-Murâdî ve Ebû Câfer Tahâvî bölgede yaşayan âlimlerin ileri gelenlerinden idi.
Harezemşahlar Harezmşahların atası Anuştegin, bir Türk kölesiydi. Büyük Selçuklu emirlerinden Bilge Tegin, onu satın alarak, saraya getirmiş ve özel olarak yetiştirmiştir. Selçuklu sarayında taştdârlık vazifesinde bulunan Anuştegin, gösterdiği başarılar netîcesinde Harezm vâliliğine getirildi. Ölümünden sonra oğlu Kutbeddîn Muhammed, Harezmşah ünvânı ile Sultan Sencer tarafından aynı vazifeye tâyin edildi. Büyük Selçuklu Devletinin vâlisi sıfatıyla 30 yıl Harezm’i idâre eden Kutbeddîn aynı zamanda Harezmşahlar Devleti’nin kurucusudur.Kutbeddîn saltanatı müddetince mükemmel bir idâreci olarak âdilâne hareketleri ile halkı kendisinden hoşnûd etti. Her ne kadar müstakil bir hükümdar olarak hüküm sürmedi ise de, oğullarının gelecekteki faaliyetleri için sağlam bir zemin hazırladı. Onun idâresi zamânında Harezm ülkesinin Selçuklulara tâbi ülkelerle ticârî faaliyetleri yoğunlaştı. Harezm maddî ve mânevî yönden gelişmeler gösterdi.1127 yılında Kutbeddîn Muhammed’in ölümü üzerine yerine büyük oğlu Alâeddîn Atsız tâyin olundu. Küçüklüğünden îtibâren iyi bir tahsil ve terbiye görmüş olan Atsız, aynı zamanda Sultan Sencer’in şahsî teveccühüne mazhar olmuştu. Nitekim ilk devirlerde Sultan Sencer’in seferlerine bizzat ordusuyla katıldı ve onun başarılarında büyük yardımı oldu. Aynı zamanda kendi siyâsî nüfûzunu genişletmeye de çalışıyordu. Bu sebeple Cend ve Mangışlak gibi askerî bakımdan mühim merkezleri zaptetti. Ancak Atsız’ın bu faaliyetleri Sultan Sencer’i kızdırdı ve tekdir edilmesine yol açtı. Atsız, Sultan’ın bu tutumu üzerine kesin olarak bağımsızlığını îlân etti.Sultan Sencer bu duruma nihâî bir çözüm getirmek amacıyla 1138 yılında büyük bir ordunun başında Harezm üzerine yürüdü. Yapılan savaşta Sencer, Atsız’ın ordusunu hezîmete uğrattı. Atsız’ın kardeşi Atlığ da ölenler arasındaydı. Harezm’in idâresini Süleymân bin Muhammed’e veren Sencer, onun başkanlığında vezir, atabey ve hâcib adı verilen memurlardan müteşekkil bir dîvân kurdu ve 1139 yılında Merv’e döndü.Harezm’de işbaşına geçen yeni idâre Atsız ve taraftârlarının da karşı faaliyetleri üzerine halkı memnun etmekten uzak kaldı. Harezm halkı huzur dolu eski idâreyi aramaya başladı. Bu sebeple Atsız’ın Harezm’de hâkimiyeti ele geçirmesi uzun sürmedi. 1140 yılında tekrar devletin başına geçen Atsız, Sencer’in yeni bir seferinden çekinerek onu metbu tanımayı ve ona uymayı ihmâl etmedi. Fakat bu durum uzun sürmedi. Sencer’in 1141 yılında Karahitaylarla yaptığı savaşı kaybetmesi üzerine Atsız, büyük bir orduyla Horasan’a gelerek Merv’i zaptetti. 1142 yılında ise Nişâbûr’u alarak adına hutbe okuttu. Bu arada, Sencer Horasan’da yeniden hâkimiyetini kurmaya muvaffak olunca, Atsız geri çekilmeye mecbur kaldı ve yeniden Sultan’a bağlılığını arz etti (1144).Atsız’ın Sencer’e karşı giriştiği isyânlar Sultan’ı üçüncü defâ Harezm ülkesine girmeye mecbûr etti. Hazarasp Kalesini fetheden Sultan Sencer, Harezmşahların merkezi Gürgâne önüne geldi ise de, Müslümanlar arasında kan dökülmesini istemeyen bir dervişin ricâsını kırmayarak Atsız’ın kendisini metbu tanıdığını bildirmesi ve affını ricâ etmesi üzerine geri döndü.

Selçuklular'dan Ayrılarak Müstakil Bir Devlet Oldular1156 yılında Atsız’ın vefâtı üzerine yerine velîaht Ebü’l-Feth İl Arslan geçti. İl Arslan daha hükümdarlığının başında saltanatta hak sâhibi olabilecek durumda bulunan amca ve kardeşlerini ortadan kaldırdı. İl Arslan’ın hükümdarlığını Sultan Sencer de kabul etti. Ancak Sencer’in çok geçmeden vefât etmesi ile Doğu İran sâhasında Selçukluların etkisi kalmadı. Böylece bölgede Harezmşahlar kuvvetli duruma geldiler ve Selçuklularla bağlarını kopararak müstakil bir devlet oldular.Nişâbûr’u kendisine merkez yapan İl Arslan, 1170 yılında Tus, Bistam ve Damgan taraflarını fethetti. Bu arada Harezmşahların Karahitaylara ödedikleri vergiyi kesmeleri iki devleti karşı karşıya getirdi. Karahitayların üzerlerine gelmesi üzerine onlar her zaman olduğu gibi yine istilâ sâhalarını su altında bırakmak sûretiyle kendilerini korudular. İl Arslan, 1172 yılında vefât etti.İl Arslan’ın vefâtı ülkeye yeniden kardeş kavgalarını getirdi. İl Arslan’ın küçük oğlu ve velîaht olan Sultan Şah, annesi Terken Hâtun’la berâber Harezm’de bulunuyordu. Babasının ölümüyle tahta oturan Sultan Şah’a kardeşi Tekiş itâat etmedi.Tekiş, kardeşinin kendi üzerine kuvvet sevk etmesi üzerine Karahitaylara mürâcaat ederek kendisini desteklemelerini istedi. Her fırsatta Harezmşahların iç işlerine karışan Karahitaylar bu talebi severek kabul etti.Tekiş’in çok kuvvetli bir Karahitay ordusunun başında olarak Nişapur’a geldiğini duyan Sultan Şah, taraftârlarıyla birlikte Irak Selçukluları’nın nâibi olan Melik Ayaba’nın da kuvvetlerini yanına alarak, sultanlığını îlân eden Tekiş üzerine birçok kereler sefere çıktı ise de, hemen hepsinde başarısızlığa uğradı. Hattâ bu seferlerden birinde yakalanan Ayaba öldürüldü (1174). Terken Hâtun ve Sultan Şah Dihistan’a kaçtılar. 

İmparatorluk Oldular

Bundan sonra tahta geçen Alâeddîn Tekiş, Harezmşahlar sülâlesinin en kudretli şahsiyetlerindendir. Harezmşahlar Devleti onun sâyesinde imparatorluk hâlini aldı. Tekiş ilk olarak Karahitaylar ile mücâdeleye girişti. Harezmşahlardan vergi istemeye gelen Karahitaylı sefirin gururlu oluşu ve edepsizliği Tekiş’in onu öldürtmesine yol açtı. Bu şekilde başlayan çarpışmalar, Harezmşahların başarısıyla sonuçlandı. 1187 yılında kardeşi Sultan Şah’ın ölümü Tekiş’i daha rahatlattı.Doğu İran ve Horasan’ı tamâmen emri altına alabilmek için faaliyetlere girişti. Selçuklu Sultanı İkinci Tuğrul Şah’ı giriştiği muhârebede öldürttü. Tekiş artık kendisini Selçukluların vârisi sayıyordu. Bağdat halîfesinden Irak, Horasan ve Türkistan sahalarının hâkimiyetini tasdik eden saltanat menşûrunu (fermanını) aldı. İsmâilîler elinde bulunan bâzı kaleleri geri aldı. Bu geniş fütûhâtları gerçekleştiren Tekiş, Harezm’e döndüğü 1200 yılında vefât etti. Yerine bu sırada Turziz muhâsarasında bulunan oğlu Muhammed, Alâeddîn ünvânı ile tahta çıktı.Alâeddîn Muhammed’in ilk devirleri daha babasının sağlığında istiklal emelleri besleyen Melikler ve Gûr sultanları ile mücâdele hâlinde geçti. Bilhassa tehlikeli bir vaziyet hâlini almış bulunan Gûr istilâsını güçlükle önlemeye muvaffak oldu. Gur sultanı Şehâbeddîn’in ölümü üzerine Alâeddîn Herat’a hâkim oldu (1207).Gûrluların tehlikesiz bir hâle getirilmesinden sonra Harezmşahlar için en büyük tehlike Karahitaylar idi. Mâverâünnehr’i hâkimiyetleri altında bulunduran bu dinsiz devletin nüfuzunu kırmayı ve İslâm dünyâsını böyle bir dertten kurtarmayı amaçlayan Alâeddîn, bu işi kendisi için pek mühim bir vazife biliyordu. Nitekim 1207 yılında Mâverâünnehr’e karşı giriştiği sefer ile bu büyük hareketi başlattı. 1208 yılında Karahitay ordusunu büyük bir hezîmete uğratan Alâeddîn, Buhâra’yı zaptetti. Yine bu sırada Cengiz’in önünden kaçan Naymanların Karahitay ülkesine girişi ile Karahitaylar bir daha kendilerini toparlayamadılar ve tamâmen Harezmşahlar’a tâbi hâle geldiler (1212).Harezmşahların nüfuz ve kudreti İran ve Afganistan sâhalarında mütemâdiyen artmaktaydı. 1225 yılında Gazne’yi alan Alâeddîn bu bölgenin idâresini oğlu Celâleddîn’e verdi. 1217 yılında İran’a bir sefer yaptı. Ancak bu sefer diğerleri gibi başarılı geçmedi ve ordu büyük zâyiata uğradı.

Doğuda Büyük Moğol Tehlikesi BaşgösterdiHarezmşahların bu haşmetli devresinde doğuda büyük bir tehlike başgösterdi. Bu tehlike yalnız Harezmşahları ortadan kaldırmakla kalmayacak, bütün dünyânın târihî mukadderâtı üzerinde derin izler bırakacaktı. Çünkü tam bir çapulcu sürüsü olan Moğol ordusu, önüne gelen her yeri yakıp yıkmakta, girdikleri memleketlerde kültür ve medeniyetten eser bırakmamaktaydı.Başlangıçta Harezmşahlarla Moğollar arasında dostluk ve ticârî ilişkilerin geliştirilmesi gâyesiyle elçiler gelip gittiyse de, bir Moğol kervanının, Otrar Vâlisi İnalcık tarafından câsusluk iddiâsı ile tevkif edilip tâcir ve kervancıların öldürülmesi araya soğukluk getirdi. Cengiz, Harezmşah’a bir elçi göndererek İnalcık’ın teslimini ve malların tazmînâtını istedi. Sultan Alâeddîn’in bu teklifi reddetmesi, iki devlet arasında harbi kaçınılmaz kıldı. Her ne kadar Alâeddîn’in bu teklifi reddetmesi ile yüzbinlerce Müslümanın kanını akıtacak bir olaya sebebiyet verdiği iddiâ edilmekteyse de, bu teklifin kabûlü netîcesinde gurur ve kibir timsâli Cengiz’in daha da şımaracağı, yeni istekler peşinde koşarak harbe sebebiyet vereceği belliydi. Nitekim 1216 yılından îtibâren uzun askerî hazırlıklar içinde olan Cengiz’in hedefi İslâm âlemi idi.Cengiz 1219 yılı sonlarına doğru 200 bin kişilik ordusuyla ilk olarak Harezmşahlara karşı harekete geçti. Harezmşahların kuvvetlerini büyük şehir ve kalelere dağıtmasından da istifâde ederek önemli merkezleri tek tek ele geçirmeye başladı. Mukâvemet gösteren mevkîler korkunç bir katliama uğratılıyordu. Kısa bir süre içinde Buhârâ, Semerkant-Otrar, Sığnak, Berakend ve Hocend gibi şehirler Moğolların eline geçti. Harezm müdâfaa kuvvetlerinin büyük kahramanlıklar göstermesine rağmen sonuç değişmiyordu. Sultan Alâeddîn son olarak Devletâbâd yakınlarında Moğolların karşısına çıktı ve tekrar yenildi. Abiskun’da bir adaya sığınan Alâeddîn çok geçmeden burada hastalanarak 1220 yılında vefât etti ve yerine oğlu Celâleddîn tahta çıktı.Harezmşahların bu son hükümdarının hayâtı mâcerâlar ve kahramanlıklar ile dolu geçmiştir. Celâleddîn Harezmşah, saltanatının daha ilk yıllarında kendisini tanımak istemeyen Türk kumandanlarının suikast tertipleri netîcesinde Horasan’a çekildi. Burada toparlayabildiği kuvvetlerle berâber gece-gündüz demeden var gücüyle Moğollara karşı çarpıştı. Netîcede batıya doğru yayılan bu istilâ selini bir müddet geciktirmeye muvaffak oldu. Celâleddîn ile birlikte Harezmşahlar Devleti de son buldu (1230).Kültür ve Teşkilât

Harezmşahların askerî ve idârî teşkilâtı ana hatları ile Büyük Selçuklulardan alınmıştır. Ordu Tekiş zamânında doğunun en büyük askerî kuvveti hâlini almıştı. Harezmşahlarda mâlî işler Dîvân-ı İstifâ’da, askerî işler ise Dîvân-ı Arz’da görülürdü. Dîvâna sultanın vekîli sıfatı ile vezîr-i âzam başkanlık ederdi.Harezmşahlarda ordu, hassa ordusu ve eyâlet askerlerinden meydana geliyordu. Memleketin her tarafına dağılmış hâldeki ıktâ sâhiplerinden teşekkül eden muazzam bir süvâri kuvveti bulunuyordu. Ayrıca muhtelif eyâletlerde askerî vâlilerin emri altında özel kuvvetler vardı. Bunlar sultana tam bağlı olup, istenildiği yere kuvvet sevk ederlerdi.Harezmşahlar Devleti’nin adlî teşkilâtı bütün Müslüman-Türk devletlerinde olduğu gibi şer’î ve örfî kânunlar idi. Memlekette en çok Hanefî ve kısmen de Şâfiî mezhebinin hükümleri uygulanırdı. Şer’i mahkemelere kâdılar bakmaktaydı. Orduya mensub olanların şer’î meselelerini halletmek için kazaskerler yâni ordu kâdıları vardı.Harezmşahlar devrinde başkent Cürcan başta olmak üzere Herat, Belh, Merv, Nişâbûr, Buhârâ ve Semerkand bir bilim ve sanat merkezi hâline gelmişti. Cürcan’da on büyük vakıf kütüphâne vardı. Nişâbûr ilim ve sanat adamlarının toplandıkları parlak bir medeniyet merkezi olmuştu. Eski binâlar tâmir edilmiş, yeni yeni medreseler, hangahlar ve saraylar ile süslenmişti. Hükümdar ve şehzâdeler umûmiyetle iyi tahsil görmüş kültür sâhibi insanlardı. Âlimleri ve şâirleri saraylarında topluyor, onlara değer veriyor ve himâye ediyorlardı.Horasan seferinden dönüşte Zemahşerî, Fahreddîn Râzî, Şemseddîn Muhammed gibi âlim ve bilginleri Harezm’e getirmişti. Avfî Harezm’deki ilim ve sanat adamlarına gökteki yıldızlara benzetmektedir. Bu durum Moğol istilâsından evvel Harezm’in medenî inkişâfını çok iyi belirtmektedir. Memleketin her tarafında kütüphâneler, hastâneler, eczâneler ve hanlar yapılmıştı. 
Gence Hanlığı Azerbaycan’ın Gence yöresinde hüküm sürmüş olan hanlık. İran hükümdârı Nâdir Şah 1735’te Gence’yi ele geçirdi. Nâdir Şah’ın öldürülmesinden sonra Gence de diğer Âzerbaycan hanlıkları gibi İran toprağı olmaktan çıkarak 1747’de bağımsızlığını îlân etti.Ziyâdoğulları Hanedânını kuran Kalaç Türklerinden Şahverdi Han, Gence’nin ilk hanı oldu. Şîa’nın Câferî koluna mensub olan Ziyâdoğulları Hânedânı Türkçe konuşuyordu. 1781-83 yılları arasında Gence, Karabağ hanlarının eline geçtiyse de geri alındı.On dokuzuncu yüzyılın başlarında Gürcistan’ı işgal eden Rusya, Gence ile birlikte bütün bağımsız Âzerbaycan hanlıkları için tehdit unsuru oldu. Bu hanlıklar büyük tehlikeye karşı aralarında birleşmeyi başaramadılar. Rusya bu sırada Dağıstan ve Kuzey Kafkasya’da bulunan hanlıklarla savaş hâlindeydi. 

Âzerbaycan’daki coğrafî durum Rusya’nın, Dağıstan’ı ve Kuzey Kafkasya’daki hanlıkları ele geçirmesini güçleştiriyordu. Kafkasya’daki Rus orduları kumandanı general Sisyanov 1803’te Tiflis’ten hareket ederek Gence’yi kuşattı. Gence Hanı Cevâd Han Ruslarla yaptığı, yenildiği ve devletini kaybettiği muhârebede öldürüldü. Oğlu ve veliahdı Hüseyin Han da babası ile aynı günde Ruslar’ın top ateşi ile öldürüldü. Cevâd Han’ın ve Hüseyin Han’ın öldürülmesi üzerine iki koldan şehre giren Ruslar yağma yaparak, halkı öldürdüler. Gence Hanlığı’nı ortadan kaldırdılar. Buranın adını da Çariçelerinin onuruna Elizabetpol olarak değiştirdiler (1804). 

Hüseyin Han’ın kardeşi Uğurlu Han bu târihten 22 yıl sonra Gence’yi Ruslardan geri alıp 2 yıl Gence Hanlığı yaptı. Fakat Ruslar ülkeyi tekrar istilâ ederek Gence Hanlığı’nı tamâmen ortadan kaldırdılar. Gence de İran ile Rusya arasında yapılan Türkmençay Antlaşması’yla Rusya’ya ilhak edildi. Komünist idâre Gence’ye Kirovabad adını verdi.
Eratna Beyliği Orta Anadolu’da On dördüncü asırda kurulan bir Türk beyliği. Anadolu Selçuklu devleti yıkıldıktan sonra, onun idâresindeki yerler İlhanlıların eline geçti ve Anadolu’daki topraklar İlhanlılar tarafından gönderilen genel vâliler tarafından idâre edilmeye başlandı. Bu vâlilerin en kudretlisi ve sonuncusu Emir Çoban’ın oğlu Tîmûrtaş idi.Tîmûrtaş vâli olarak gönderildiği zaman, babasının nüfûzuna güvenerek, müstakil devlet olma sevdâsına düştü. Ancak babası Emir Çoban büyük bir kuvvetle üzerine gelince bu sevdâdan vazgeçti ve affedildi.Tîmûrtaş kardeşi Dımışk Hoca’nın katli ve babasının Ebû Saîd Bahadır Han ile arasının açılması yüzünden Anadolu’da fazla kalamayarak, 1328’de Türk-Memlûk Sultanı Melik Nâsır Muhammed’e ilticâ etti. Oraya giderken kayınbirâderi Eretna’yı vekil olarak bıraktı. Eretna da Ebû Saîd’ e bağlılığını bildirip, Tîmûrtaş’ın yerine gönderilen Büyük Şeyh Hasan’a itâat ederek mevkiini muhafaza etti.Ebû Saîd Bahadır Han’ın 1335’te evlâd bırakmadan ölmesi bâzı karışıklıklara yol açtı. Bu durumda Eretna, Memlûk Sultanına haber göndererek onun himâyesine girdi. Çobanîlerden Küçük Şeyh Hasan’ın üzerine gelen ordusunu Sivas, Erzincan arasında 1343’te yenmesi Eretna’nın durumunu kuvvetlendirdi ve şöhretini arttırdı. Eretna’nın hükmü altında; Sivas, Kayseri, Niğde, Tokat, Amasya, Erzincan, Doğu Karahisar, Niksar, Canik, Develi, Karahisar şehir ve kasabaları bulunuyordu. Devletin merkezi önceleri Sivas, sonraları ise Kayseri oldu.Eretna; âlim, hayırsever, ileri görüşlü, cesur bir zâttı. Dînine bağlı olup, ilim adamlarını severdi. Âlimleri meclisine alır, onların karşılıklı konuşmalarını dinler ve fikirlerinden faydalanırdı. Eretna’nın 1352’de Kayseri’de vefât etmesi, Anadolu, Irak ve Suriye’de üzüntüyle karşılandı.Eretna’nın yerine emirlerin kararıyla küçük oğlu Gıyâseddîn Mehmed Bey hükümdar oldu. Ağabeyi Câfer Bey isyan ettiyse de, yenilip Mısır’a kaçtı. Mehmed Bey çok genç olduğu için devleti Vezir Ali Şah idâre ediyordu. Bir müddet sonra Vezir Ali Şah isyan etti ise de, Memlûklerden yardım alan Mehmed Bey’e yenildi ve harpte öldü.Mehmed Bey 1365’te ölünce, yerine küçük yaştaki oğlu Alâeddîn Ali Bey geçti. Bunu fırsat bilen Karamanoğlu Alâeddîn, Niğde ve Aksaray’ı işgâl etti. Sonra Kayseri’yi de alan Karamanoğlu, Ali Bey’i yakalayıp Sivas’a kaçırdı. Orada bir müddet hapiste kalıp sonra kurtarılan Ali Bey, tekrar hükümdar oldu. On beş sene süren hükümdarlığı çok silik geçen Ali Bey 1380 yılında tâundan öldü.Ali Bey’in ölümü üzerine, yedi yaşındaki oğlu, İkinci Mehmed Bey hükümdar îlân edildi. Şarkî Karahisar Beyi Kılıç Arslan nâib oldu. Amasya emîri Hacı Şâdgeldi Paşa, idâreyi ele geçirmek için Sivas üzerine yürüdü ise de, Kılıç Arslan’ın nâib olduğunu duyunca, Amasya’ya çekildi. Kılıç Arslan’ın, Kâdı Burhâneddîn’i merkezden uzak tutmak için Karahisar’a göndermek istemesi, aralarının açılmasına yol açtı. 

Kâdı Burhâneddîn, bir süre sonra, Kılıç Arslan’ı ve onun amcası Keyhüsrev’i öldürdü ve İkinci Mehmed’e nâib oldu. 1381 senesi Ocak ayında ikinci Mehmed’i de bertaraf ederek, hükümdarlığını îlân etti. Böylece Eretna Devleti sona erdi. Yarım asra yakın hüküm süren Eretna Devleti’ne âit, Sivas, Tokat, Kayseri ve havâlisinde bâzı eserler vardır.
Artuklular Üç kol halinde Hısnıkeyfa ve Amid (Diyarbekir), Mardin ve Meyyafarikin (Silvan) ve Harput’ta hüküm süren bir Türkmen hanedanı. Hanedanın atası ve isim babası olan ve Oğuzların Döğer boyuna mensub bulunan Eksük oğlu Artuk, Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan’ın kumandanlarındandı. Anadolu’nun fethine katılıp, Yeşilırmak Vadisine kadar ilerledi. 

Anadolu’nun Türkleşip, İslamlaşmasına hizmet etti. Sultan Melikşah döneminde Karmatileri itaat altına almak için Bahreyn seferine çıktı. Melikşah’ın kardeşi Tutuş, ona gördüğü hizmetler karşılığı olarak Filistin’in idaresini verdi. Bununla beraber Kudüs’te kısa bir müddet hüküm süren Artuk Bey, 1091 senesinde vefat etti.

Artuk Beyin ölümünden sonra oğulları, Haçlılar ve onlarla işbirliği yapan Fatımilerin baskıları sonucu bu bölgede fazla kalamadılar. Oğullarından Muinüddin Sökmen, Mezopotamya emirleri arasındaki çekişmeden faydalanarak ele geçirdiği Hısnıkeyfa’da Hanedanın birinci kolunu kurdu (1102).

1. Hısnıkeyfa (Hasankeyf) Artukluları (1102 - 1281)

Sökmen, 1102 yılında Hısnıkeyfa’da tesis etmiş olduğu beyliğini sağlamlaştırmak için Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar’a bağlılığını arzetti ve onun hizmetine girdi. Sultanın emri üzerine kardeşi İlgazi ile birlikte bazı ayaklanmaları bastırdı. Yeğeni Yakuti 1103 yılında Mardin’i ele geçirdi. Bu sırada Urfa, Antakya, Trablus ve Kudüs gibi şehirleri ele geçiren Haçlılar, Mardin ve Harran yörelerine de taarruzda bulunuyorlardı. Sökmen Bey, emir Çökermişle birlikte Haçlıların bu faaliyetlerine karşı harekete geçerek Urfa Haçlı Kontu Joscelin ile Kudüs Kralı Baudouin’in kumandasındaki Haçlı ordusunu büyük bir bozguna uğrattılar. Joscelin ve Baudouin’in esir edildiği savaşta Haçlılardan 30 bin kişi öldürüldü. Böylece Haçlı ilerlemesine mani olan Sökmen, Dımaşk Atabegi Tuğtekin’e yardıma giderken yolda hastalanarak 1104 yılında vefat etti.

Sökmen’den sonra yerine geçen oğlu İbrahim Bey, muktedir bir hükümdar olamadı. O, daha çok Mardin’de hakimiyetini tesis eden amcası İlgazi’ye tabi oldu. Daha sonra Davud ve Kara Arslan dönemlerinde Anadolu Selçuklularına tabi olan Artuklular, Nureddin Muhammed devrinde Eyyubi hakimiyeti altına girdiler. 1231 yılında Hısnıkeyfa ve Diyarbekir üzerine sefere çıkan Eyyubi Hükümdarı Melik Kamil, Artukluların bu şubesine son verdi. Hükümdarlığını kaybeden Hısnıkeyfa kolunun son Artuklu emiri Melik Mes’ud, Moğollar tarafından öldürüldü. Hısnıkeyfa ve Amid Artuklularına kurucusundan dolayı Sökmenliler de denir.

2. Harput Artukluları (1185 - 1233)

Artuk Beyin torunu Belek bin Behram 1112 yılında Harput ve Palu’ya hakim olarak bölgede kendi beyliğini kurmuştu. Amcaları Sökmen ve İlgazi ile birlikte bütün ömrünü haçlılarla cihada sarfeden Belek Beyin gösterdiği kahramanlık İslam aleminde destanlaşmıştır. Belek Bey, 6 Mayıs 1224’de muhasara altında tuttuğu Menbiç kalesinden atılan bir okla şehid edildi (Bkz. Belek Bey).

Belek Beyin ölümünden sonra Harput, 1185 yılına kadar Hısnıkeyfa Artuklularının idaresi altında kaldı. Bu tarihte Artuklu hükümdarı Nureddin Muhammed’in ölümü üzerine oğulları arasında başgösteren saltanat mücadelelerinde İkinci Sökmen hakimiyeti ele geçirdi. Bu durum üzerine diğer oğlu İmadeddin Ebu Bekr, Harput ve çevresine hakim olarak, beyliğini ilan etti. Ebu Bekr, 1204 yılında ölünce yerine Nizameddin İbrahim geçti. Nizameddin İbrahim’in ölümünden sonra Harput Artukluları Eyyubilere tabi oldular. 1185 yılında ise Anadolu Selçuklu kumandanlarından Kemaleddin Kayar, Eyyubileri Harput civarında bozguna uğrattıktan sonra şehri alarak Artukoğulları Beyliği Harput şubesine son verdi.

3. Mardin Artukoğulları (1106 - 1409)

Artuk Beyin ölümünden sonra beş yıl kardeşi Sökmen ile beraber Kudüs valiliğinde bulunan Necmeddin İlgazi buradan ayrıldıktan sonra Selçuklu meliki Dukak’ın yanına giderek Haçlılarla mücadeleye atıldı. Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar döneminde dört yıl Bağdat şahneliği görevinde bulundu. İlgazi bu vazifeden alındıktan sonra yeğeni İbrahim’in elinden Mardin’i zabtederek burada Mardin Artukoğulları veya İlgaziler denilen Artukoğulları kolunu kurdu.

Mardin’den sonra Nusaybin’i ele geçiren İlgazi, Sultan Tapar’ın emriyle Haçlılara karşı düzenlenen 1112 seferlerine katıldı. Emir Mevdud komutasında olarak Urfa’nın kuşatmasına katılan İlgazi, kalenin zaptına muvaffak olamadı. Ancak Harran Haçlıların elinden alındıktan sonra İlgazi’ye devredildi. 1117’de Haleb’i alan İlgazi, buranın idaresini oğlu Timurtaş’a verdi. Antakya Haçlıları üzerine sefer düzenleyip, 1119’da şehir civarında yapılan muharebede büyük bir zafer kazandı. Bu savaşta Antakya kontu Rogen dahil Haçlı ileri gelenleri öldürüldü. Akdeniz sahiline kadar ilerlenip, çok ganimet alındı. İlgazi, Haçlıları kuzeyde de takib edip, Göksun’a kadar ilerledi. Böylece Haçlıların kuvveti kırıldı, karşı tedbir almalarının önüne geçildi. Selçuklu Sultanı Mahmud, İlgazi’nin muzafferiyetinden ziyadesiyle memnun olup, 1120’de Meyyafarikin’i ona verdi.

1122 senesinde vefat eden İlgazi, adaleti, ihsanı ve halka hizmeti ile meşhurdu. Diğer memleketlere nazaran Mardin ve Halep'te vergileri hafifletmek suretiyle halkın sevgisini kazandı. Hakim olduğu bölgede Asayiş, nizam ve intizamı sağlayan İlgazi, imar faaliyetlerine de büyük önem verdi.

İlgazi’nin ölümünden sonra oğullarından Süleyman, Meyyafarikin’e; Timurtaş, Mardin’e; yeğeni Süleyman da Haleb’e hakim oldular. Bu sırada diğer yeğeni Belek de, Harput ve Palu civarında kendi beyliğini kurdu. Süleyman’ın ölümünden sonra Hüsameddin Timurtaş, Mardin şubesine daha geniş bir şekilde sahib oldu. Timurtaş’ın 1154 yılında ölümünden sonra yerine oğulları arasında en liyakatlisi olan Necmeddin Alp geçti. Bu bey döneminde Mardin Artukoğulları ile Hısnıkeyfa Artukluları arasında sıkı bir dostluk ve işbirliği sağlandı. Güneydoğu Anadolu Bölgesi bu sayede imar ve medeniyet yolunda ilerledi. 

Necmeddin Alpı yirmi iki yıl saltanat sürdükten sonra 1176 senesinde vefat etti. Necmeddin Alpı dönemi Artukoğullarının en parlak yılları oldu. Bundan sonra Artuklu ülkesi önce Eyyubiler, sonra da Moğolların baskısı altında kaldı. Moğollara bağlı olarak saltanatlarını devam ettiren silik beyler döneminden sonra Mardin Artukoğulları 1408 yılında Karakoyunlular tarafından ortadan kaldırıldı.

Kültür ve Medeniyet 

Artuklular, Büyük Selçuklu Devletine tabi olduklarından, devlet teşkilatı, müessesesi ve idare tarzı Selçuklulara benziyordu. Devletin temel siyaseti cihad, Haçlılar ve İslam alemindeki sapık ideolojiler ile mücadele idi. Anadolu’nun Türkleşip İslamlaşmasında büyük hizmetleri geçti. Artukluların hakim oldukları bölgelerde Türklerden başka Arab, Süryani, Rum, Ermeni ve bir miktar da Yahudi vardı. 

Her millet kendi lisanını konuşurdu. Türkler ve Araplar Müslüman, Ermeni ve Rumlar Hıristiyan, Süryaniler kendi mezheblerinde, Yahudiler ise musevi idiler. Artuklu hükümdarları ve devlet adamları ilme meraklı olup, ilim ve irfan müesseseleri kurup, alimleri himaye ettiler. Sofiyye-i aliyyeden fıkıh alimi Şihabüddin-i Sühreverdi, Artuklulardan çok hürmet görüp; Elvah el-İmadiyye adlı eserini İmadüddin Ebu Bekr’e arz etti. Kemaleddin Ebu Salim, Ebu Ali el-Sofi, Cezeri ve Bedi’uzzeman eserler yazıp, Artuklu hükümdarlarına ithaf ettiler. Ayrıca, pekçok alim, nakli ve akli ilimlerde eserler yazdılar.

Artuklu hükümdarları saray ve şehirlerde kurdukları kütüphanelerde binlerce cildlik kitaplar toplamışlardır. Artukluların inşa ve imar faaliyetleri, mimari eserleri çok meşhur idi. Artuklular, Orta Asya ve İslam alemindeki mimariyi birleştirip kaynaştırarak kıymetli eserler inşa ettiler. Artuklu ülkesindeki iktisadi yükselişe paralel olarak ihtiyaca ve lüzumuna göre; hükümdar, devlet adamları, hanedan mensupları ve hayırseverler; cami, medrese, imaret, zaviye, türbe, hastane, hamam, çarşı, han, köprü, kervansaray, kale ve surlar ile memleketi süsleyip, medeniyet diyarı haline getirdiler. Bunlardan en meşhurları:

Kıymetli Tarihi Eserler Braktılar

Mardin’de Emineddin ve Cami’ el-Asfar da denilen Necmeddin külliyeleri, Harput, Silvan, Mardin, Koçhisar (Kızıltepe) Ulu Camileri, Harput Alacalı Cami, Mardin’de Latifiye de denilen Abdüllatif Camii, Bab-es-Sur da denilen Melik Mahmud Camii; medreselerden ise Mardin’de Hatuniye de denilen Sitti Radviyye, Ma’rufiye, Şehidiye, Melik Mensur, Altunboğa, Zinciriyye de denilen Sultan İsa, Harzem’de Tacüddin-i Mes’ud, Diyarbekir’de Mes’udiyye ve Zinciriyye medreseleri; hamamlardan Mardin’de Maristan, Radviyye, Yeni Kapı ve Ulu Cami. Harput’ta dere hamamları, Hısnıkeyfa, Haburman Botaman Suyu, Deve Geçidi köprüleri, ayrıca Hısnıkeyfa Sarayı, Diyarbekir İçkal’a Sarayı, Mardin’de Firdevs Köşkü, Silvan’da Darü’l-Acemiyye Sarayı, Diyarbekir’de Ulu Beden, Yedi Kardeş Burçlar, Harput Kal’ası ve zamanın tahribatına uğramış pekçok eser inşa ettirdiler. Bunlardan bazıları hala kullanılıp, hizmet vermektedir. 

Artuklu şehirlerinden Mardin, Diyarbekir, Hısnıkeyfa (Hasankeyf), Meyyafarikin (Silvan), Duneyser (Koçhisar, Kızıltepe), Nusaybin, Dara, Harput ve Haleb havalisindeki Artuklu eserlerinin mimari yapısı, sanatkarlığı, zarifliği, tezyinatı, kullanılan malzemenin seçimi çok ustaca olup, şaheser mahiyettedir.
Dânişmendliler 1071-1178 yılları arasında Sivas, Malatya, Kayseri, Tokat, Amasya ve civârında hüküm süren bir Türkmen hânedânı.Dânişmendliler beyliğinin kurucusu Gümüştekin Dânişmend Ahmed Gâzi, âlim ve fazîletli bir zâttı. Bir rivâyete göre Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın dayısıydı.1063 yılından îtibâren Sultan Alparslan’ın hizmetine giren Dânişmend; ilmi, cesâreti ve yiğitliğiyle onun dikkatini çekmiş ve en güvenilir emirleri arasında yer almıştı. Malazgirt Savaş’ına da katılan Dânişmend Ahmed Gâzi, zaferin kazanılmasında önemli rol oynadı. Sultan Alparslan savaşa katılan emirlerinden Anadolu’da fetihlerde bulunmalarını istemiş ve fethedecekleri yerlerin kendilerine ıktâ edileceğini bildirmişti. Zaferi müteâkip fetihlere girişen beyler, Anadolu’nun muhtelif şehirlerini zaptederek buralarda kendi adlarıyla anılan beylikler kurmuşlardı. Danişmend Ahmed Gâzi de zaferden sonra Bizanslılardan Sivas’ı aldı ve Dânişmendli Hanedânını kurdu (1071).

Haçlılara Büyük Darbe İndirdilerSivas’ı bir üs olarak kullanan Dânişmend Gâzi; Çavuldur, Tursan, Kara Doğan, Osmancık, İltekin ve Karatekin adlı emirleriyle Amasya, Tokat, Niksar, Kayseri, Zamantı, Develi ve Çorum’u fethederek beyliğine kattı. Dânişmend Ahmed Gâzi’nin 1085 yılında vefâtı ile yerine Gümüştekin geçti. Gümüştekin daha çok Haçlılar ve Rumlara karşı yaptığı cihâd hareketleriyle meşhur oldu. 1097 yılında İznik’i kuşatan ve zapteden Haçlılara karşı Sultan Birinci Kılıçarslan’la birlikte Eskişehir’de büyük bir meydan muhârebesine girdi. 

Binlerce Haçlı askerinin ölümüyle netîcelenen savaşta Kılıçarslan ve Gümüştekin düşman kuvvetlerinin çokluğunu düşünerek geri çekildiler. Bundan sonra vur-kaç taktiğini kullanan Türkler, Haçlılar Antalya’ya ulaşıncaya kadar büyük bölümünü yok ettiler. Gümüştekin 1098 senesinde büyük bir orduyla Sivas’tan Malatya üzerine yürüdü ve şehri kuşattı. Üç yıl devâm eden kuşatma sonunda mukâvemet edemeyeceğini anlayan kale haakimi Gabriel, Antakya Prensi Bohemond’dan yardım istedi. Karşılığında da, Malatya’yı ve güzelliğiyle meşhur kızı Morfia’yı vermeyi teklif etti.Bunu fırsat bilen Bohemond, pek çok Haçlı reislerini ve bir kısım Ermeni prenslerini toplayıp, Malatya’ya hareket etti. Haçlıların topraklarına gelişlerini önce memnûniyetle karşılayan Ermeniler, zulümlerini görünce endişeye düştüler ve durumu Gümüştekin’e haber verdiler. Bohemond kuvvetleri Malatya’yı Aksu Vâdisi’nden ayıran dağlık bölgeye girdiğinde pusuda beklemekte olan Gümüştekin’in askerlerince kuşatıldı. Çok kısa süren çetin bir savaştan sonra, Haçlı ordusu imhâ edilirken Müslümanlara zulümleriyle meşhur olan Bohemond ve ileri gelen adamları esir alındı.Dânişmendlilerin Haçlılara karşı kazandıkları bu muhteşem zafer, bütün Müslümanları çok sevindirdi. Bohemond gibi bir kontun Müslüman Türkler tarafından esir edilmesi ise Haçlıları derin bir üzüntüye soktu. Ayrıca Dânişmendlilerin şöhretini arttırdı. Gümüştekin 1100 (H.494) senesinde kazandığı bu zaferden sonra, Sivas’a döndü.

Malatya FethedildiGümüştekin Gâzi bundan sonra Rumlar elinde bulunan Malatya üzerine yürüdü ve kısa bir süre içerisinde şehri fethetti (1101). Sıkıntı içindeki Malatya halkına kendi ülkesinden buğday ile zirâat için, öküz ve diğer ihtiyâçları getirterek dağıttı. Önceleri zulüm altında inleyen Malatya halkı, bu davranışa memnûn ve hayran kaldılar. Pek çoğu İslâmiyet’i kabul etti. 

Gümüştekin Gâzi elinde esir bulunan Bohemond’u iki yüz altmış bin dînar karşılığı serbest bıraktı. Ancak bu hareketi Kılıçarslan’la arasını açtı. Maraş civârında yapılan savaşta mağlûb olan Gümüştekin 1104 yılında vefât etti. Beyliğin başına, 1104’ten 1134 senesine kadar hüküm süren oğlu Emir Gâzi geçti. Dânişmend Gâzi’nin vefâtından istifâde eden Birinci Kılıçarslan, Malatya’yı ele geçirdi. Emir Gâzi Rükneddîn Mes’ûd’un kızıyla evlenip dâmâdı oldu. (Bir rivâyette ise kayınpederi oldu.)Emir Gâzi zamânında Dânişmend ülkesi Fırat ve Sakarya’ya kadar uzandı. Kısa zamanda Kastamonu’yu alıp, Bizans’ın eline geçen topraklarını kurtardı. Başarılarından dolayı Büyük Selçuklu Devleti sultanı, Sultan Sencer’in ve Abbâsî Halîfesinin takdirlerini kazandı. Abbâsî halîfesi onun melikliğini bir fermânla tasdik edip, ayrıca dört siyah sancak, bir kös ve çeşitli hediyeler gönderdi. Bunları getiren elçiler yanına ulaştıkları sırada, Emir Gâzi ağır hastaydı.Emîr Gâzi’nin vefâtından sonra 1134 yılında yerine oğlu Muhammed, emir oldu ve 1143 senesine kadar saltanat sürdü. Melik Muhammed, fetih hareketlerinden geri kalmadı ve Finike’ye kadar uzandı. Bizanslıları yendi, Sivas’ı başşehir yaptı. Vefât edince Kayseri’de bir medreseye defnedildi ve yerine büyük oğlu Zünnûn geçti. Ancak kardeşi Sivas Emîri Yağıbasan, emirliğini tanımadı ve kendi melikliğini îlân etti. Duruma hâkim olan Yağıbasan, 1143’ten 1164 senesine kadar hüküm sürdü. İstanbul’a sefere çıktı, fakat başarılı olamadı. Yağıbasan zamânı, beyliğin Selçuklularla münâsebetlerinin en bozuk olduğu bir dönemdir. 

Yağıbasan, dışta Selçuklularla, içte de kardeşleriyle çarpıştı. Ağabeyi Zünnûn Kayseri’yi, Yağıbasan da Malatya’yı ele geçirmişti. Selçuklularla münâsebetlerini bozan ve Saltuklularla da iyi geçinemeyen Yağıbasan, 1164 senesinde Kayseri’de vefât etti. Oldukça karışık bir dönem yaşayan Dânişmendliler, yine de kültür faaliyetini devâm ettirdiler. Sivas ve Niksar’da medreseler kurdular. Yaptıkları medreseler, târihe ilk kubbeli medreseler olarak geçti.Dânişmendli hükümdarı Yağıbasan’dan sonra bunun kardeşi İsmâil, gençliğinin ilk yıllarında bir müddet emirlik yaptı. Bu devrede İbrâhim, İsmâil ve Yağıbasan’ın oğlu Cemâleddîn’in emirlik yaptığı söylenir. Kesin bilgi yoktur. Bunlardan sonra Zünnûn tekrar melik oldu. 1175 senesinde Dânişmendliler beyliği sona erdi. Toprakları İkinci Kılıçarslan tarafından Selçuklu topraklarına katıldı. Dânişmendlilerden bir kol, Malatya’da bir müddet daha hüküm sürdü. Fakat bunlar da, 1178 senesinde Selçuklu Sultanı İkinci Kılıçarslan tarafından Selçuklu ülkesine katıldı. Böylece Dânişmendli Beyliği târihe karışmış oldu. Ancak bu beylikten pek çok emir Anadolu Selçuklularına itâat edip, onlar safında hizmete devâm ettiler.

Anadolu’da bir asra yakın hüküm süren Dânişmendliler, büyük şehirlerde câmiler, medreseler ve pekçok hayır eserleri yaptırmışlardır. Bu eserlerin zamanla yapılan tâmirler sebebiyle husûsiyeti değişmiştir. Yaptıkları eserler, plân îtibâriyle 13. yüzyıl Anadolu mîmârisi için dikkat çekicidir. 
Özbekler (Şeybânîler) On dördüncü yüzyıldan îtibaren Orta Asya’da hâkimiyet kuran, bugün çoğunlukla Özbekistan Cumhûriyeti’nde yaşayan Türk boyu. Özbek halkının târihinin ilk dönemlerine âit bilgi yoktur. Özbeklere bu ad, ilk olarak 1313-1340 yılları arasında hüküm süren Altınordu Hükümdârı Gıyâseddîn Muhammed Özbek tarafından verildi. Daha sonraları 1412-1468 yılları arasında hüküm süren Ebü’l-Hayr’a bağlı Müslüman Türklerin adı oldu.Tîmûr Han’ın 1405’te ölümünden sonra zayıflayan Tîmûr İmparatorluğu parçalanmaya başladı. Bu sırada Aral Gölü’nün ve Seyhun Irmağı’nın kuzeyindeki bölgede dağınık olarak yaşayan Özbekler, Ebü’l-Hayr’ın idâresinde toplanarak, 1428’de onu kendilerine han îlân ettiler. Kısa zamanda kuvvetlenip çevredeki diğer boyları da hâkimiyetleri altına aldılar. Tîmûrlulardan Harezm’i alıp, Urgenc’i zabtettiler. Siriderya (Ceyhun) Irmağı kıyısındaki Sığnak, Arkuk, Suzak, Akkurgan, Özkent gibi şehirleri ülkelerine kattılar ve bunlardan Sığnak’ı başşehir yaptılar.Türkistan taraflarına seferler düzenledilerse de Kalmuklara yenilerek Sığnak’a çekildiler. Özbeklerin bu zayıf durumundan istifâde eden Karay ve Canibek adlı başbuğlar, Özbeklerden bir kısmını etraflarında toplayıp, Çağatay hanı Esenboğa’ya başvurarak kendilerine yurt vermesini istediler. Esenboğa onları Çağatay Moğol İmparatorluğunun sınır bölgelerine yerleştirdi. Canibek ve Karay’a tâbi olarak Özbeklerden ayrılan göçebe boylara daha sonra Kazak veya Kırgız Kazakları adı verildi. Kırgız Kazaklarını yeniden hâkimiyeti altına almaya çalışan Ebü’l-Hayr, 1468’de bir savaşta vefât etti. Ebü’l-Hayr’ın vefatından sonra, Özbekler, Çağatay Moğol hükümdârı Yûnus Han’a yenilerek dağıldılar. Yûnus Han, Ebü’l-Hayr’ın oğlu Şah Budak’ı öldürttü. Dağınık hâlde bulunan Özbekler, bu hâdise üzerine Şah Budak’ın oğlu Muhammed Şeybek’in (Şeybânî) etrafında tekrar toplanarak güneye doğru inmeye başladılar.Bu târihten îtibâren Şeybânîler adıyla da anılan Özbekler, ilk zamanlar Çağatay hanı Mahmûd Han’ın himâyesine girerek Türkistan’a yerleştiler. 1500 yılında Tîmûroğulları Devleti’ndeki iç karışıklıktan istifâde ederek, Buhârâ’yı zabtedip, Tîmûr Hânedânı’na son verdiler. Mâverâünnehr tahtına Muhammed Şeybânî geçti. Tîmûr soyundan gelen Hüseyin Baykara’nın hüküm sürdüğü Harezm’i ve Hüseyin Safi’nin idâre ettiği Hîve’yi de ele geçiren Özbekler, Çağatay hükümdârı Yûnus Han’ın torunu Bâbür ile uğraştılar. Yapılan bir savaşta Bâbür’ü mağlup ederek Taşkent’e çekilmek zorunda bıraktılar. Horasan tarafına da seferler düzenleyip, Belh ve Herat’ı ele geçirdiler. Çağatayların elinde bulunan Taşkent’i de zapteden Özbekler, Çağatay hanı Mahmûd Han ile kardeşi Ahmed Han’ı esir aldılar. Böylece Türkistan, Mâverâünnehr, Fergana ve Horasan bölgelerine hâkim olup, Orta Asya’nın en güçlü devleti hâline geldiler.

Osmanlılar Desteklediİran’da bulunan Akkoyunlu Devleti’ni yıkarak, hâkimiyeti ele alan ve koyu Eshâb-ı kirâm düşmanı olan Safevîler, Sünnî îtikâtta olan Özbeklere karşı Horasan’ı ele geçirmek üzere harekete geçtiler. Ehl-i sünnet Müslümanların hâmisi durumunda olan Muhammed Şeybânî, Şah İsmâil’in Ehl-i sünnet îtikâdını kabul etmesini ve kendisine boyun eğmesini istedi. İsteklerinin yerine getirilmemesi hâlinde bütün Âzerbaycan ve İran topraklarını elinden alacağını bildirdi. Bu sırada Osmanlıların da desteğini alan Özbekler, Safevîlere karşı mücâdeleye başladılar. İkinci Bâyezîd Han, Muhammed Şeybânî’yi Şah İsmâil’e savaş açma yolunda destekledi. Ancak Merv yakınlarında yapılan savaşı Şah İsmâil kazandı (1510). Horasan’ı kaybeden ve aldığı yaraların tesiriyle şehit olan Muhammed Şeybânî’nin yerine amcası Köçküncü geçti.Karışıklıktan istifâde eden Bâbür Han da, 1511’de Safevîlerin yardımıyla Semerkand ve Buhârâ’yı ele geçirdi. Özbekler, Taşkend’e doğru çekilmek zorunda kaldılar. Yardımcı Safevî kuvvetlerinin çekilmesinden sonra, Sünnî îtikâda mensup olan Buhârâ ve Semerkand ahâlisi, Bâbür’e karşı isyân etti. Yeniden bir araya gelen Özbekler, 1512’de Şiî-Safevî kumandanı Necmî Sânî ile Bâbür’ü Goncdüvan’da büyük mağlûbiyete uğrattılar. Böylece Buhârâ, Semerkand ve Mâverâünnehr bölgeleri tekrar Özbeklerin hâkimiyetine girdi. Yeniden iktidârı ele alan Şeybânîler Hânedânı, 16. yüzyıl boyunca Mâverâünnehr bölgesinde hüküm sürdü. Semerkand’ı devlet merkezi olarak seçen Özbekler, Köçküncü Han devrinde Horasan’ın bir bölümünü, Meşhed ve Esterâbâd’ı Safevîlerden aldılar. Fakat Meşhed ve Herat yakınlarındaki Türbe-i Şeyh-i Cem denilen yerde yapılan savaşta Şah Tahmasb’a yenilince, buralar yeniden ellerinden çıktı.Bu sırada Hindistan’da bir Müslüman-Türk devleti kuran Bâbür, Özbeklerin mağlûbiyetinden istifâde ederek, Mâverâünnehr bölgesini ele geçirmek istedi. Oğlu Hümâyûn Şah’ı, Semerkand üzerine gönderdi. Fakat Özbeklerin güçlü olması ve Bâbür’ün Hindistan’daki işleri sebebiyle bir sonuç alamadı.Muhammed Şeybânî’den sonraki Özbek hanlarının en güçlüsü olan İkinci Abdullah Han, dağılan Özbek boylarını toplayıp güçlü bir hâle getirdi. 1557’de Buhârâ’yı tekrar ele geçirerek başşehir yaptı. Babası İskender’i bütün Özbeklerin hanı îlân etti. Belh, Semerkand ve Taşkend ile Siriderya’nın kuzeyindeki bölgeyi ve Fergana’yı tekrar hâkimiyeti altına aldı. Babası adına hüküm sürdü. 1582’de Sarı-su ve Turgay arasındaki Uludağ’a kadar uzanan bir sefer düzenleyip, Bedehşân, Horasan, Gîlân ve Harezm’i ele geçirdi.1583’ten îtibâren ülkeyi kendisi idâre etti. İran şah’ı Abbas, 1597’de Herat’ta Özbekleri yenerek Horasan’ı ele geçirdi. İkinci Abdullah Han’ın oğlu Abdülmü’min, Belh’i idâre etmekte iken babasına isyân etti. Bunu fırsat bilen Kırgızlar, Taşkend bölgesini işgâl ettiler. 1598’de İkinci Abdullah Han’ın vefât etmesinden altı ay sonra oğlu Abdülmü’min de kendi taraftarlarınca öldürülünce, Özbekler ülkesinde hâkimiyet Şeybânîlere akrabâ olan Canoğullarına (Astırhan Hanları) geçti.Özbekler, on altıncı yüzyıl boyunca İran’daki Şiî-Safevîlerle devamlı olarak savaştılar. Ehl-i sünnet olan Osmanlılar ile iyi münâsebetler kurmaya çalıştılar. 17 ve 18. yüzyılın ortalarına kadar Astırhanlar Hanlığı’nın hâkimiyeti altında kaldılar. 1740’ta Nâdir Şah tarafından Astırhanlar Hanlığı yıkıldı.

Ruslar İşgal  EttiNâdir Şah’ın vefâtından sonra, hâkimiyet Canoğullarının yerine Mangıthânlar sülâlesine geçti. 1860’tan îtibâren Türkistan içlerine doğru ilerleyen Rusların himâyesinde yarı bağımsız olarak devam eden Buhârâ Hanlığının hâkimiyetinde kalan Özbekler, Rusların baskısı altında yaşadılar. 1917’deki komünist ihtilâlden sonra Rus esâretine karşı harekete geçtiler. Buhârâ, 1920’de Ruslar tarafından tamamen işgâl edilince, Mangıthânlar sülâlesi de ortadan kalktı. Kadın-erkek, ihtiyâr-çocuk demeden insanların kurşuna dizilmesi, câmi ve mescitlerin kapatılıp din adamlarının şehit edilmesinden sonra, Buhârâ Halk Cumhûriyeti kuruldu. Bu cumhûriyet de 1924’te ortadan kaldırıldı.Bugün Özbekler, 1991’de bağımsızlığını kazanan Özbekistan Cumhûriyetinde yaşamaktadırlar. 1984’te 17.5 milyon olan Özbekistan nüfûsunun 12 milyonu Özbeklerden meydana geliyordu. Ayrıca Tacikistan’da 1 milyon, Türkmenistan’da 240 bin, Kırgızistan’da 450 bin, Kazakistan’da 2 milyon 400 bin kadar Özbek yaşamaktadır. Böylece Orta Asya Türk Cumhûriyetlerindeki toplam Özbek sayısı 16 milyonu bulmaktadır.
Ahlatşahlar (Sökmenliler) Van Gölünün batı sâhilinde bulunan Ahlat’ta, 12. asrın başlarında kurulmuş olan bir Türk devleti. 1100 senesinde Sökmen el-Kutbî tarafından kuruldu. 1207 senesinde Ahlat şehrine Eyyûbîlerin dâvet edilmesiyle son buldu. Ahlat’ta kurulan bu devlete Ahlatşâhlar ve Ermenşâhlar denildiği gibi, kurucusu olan Sökmen’den dolayı Sökmenliler de denilmektedir.Sökmen (Sökmen-I), Büyük Selçuklu Sultanı Melikşâh’ın amcasının oğlu Kutbeddîn İsmâil’in kölesiydi. Bu yüzden Sökmen el-Kutbî diye tanındı. Kendisini yetiştirip, Muhammed Tapar’ın kumandanlarından oldu. Adâleti ve iyiliğiyle şöhret kazanan Sökmen, Mervânîlerin Ahlat Emîri halka kötü davranınca, bu şehre çağrıldı ve ordusuyla o sıralarda Doğu Anadolu’nun en kalabalık ve müstahkem bir şehri olan Ahlat’a geldi. Savaşmadan şehri teslim aldı. O zamanlar Âzerbaycan ve Arran (Karabağ) melîki olan Muhammed Tapar, bu hizmetlerinden dolayı Ahlat ve Van çevresine, Sökmen’i vâli tâyin etti. Böylece 1100 (H.494) senesinde Ahlatşâhlar Devletinin temeli atılmış oldu.Gittikçe kuvvetlenen Sökmen, Meyyâfârikîn (Silvan)i topraklarına kattı. 1109’da Haçlılara karşı Sultan Muhammed Tapar’ın teşkil ettiği ittifaka katıldı. Musul Emîri Mevdûd ve Artuk Emîri İlgâzi ile birlikte Haçlıların elinde bulunan Urfa’yı kuşattılar. Urfa Kuşatması iki ay sürdü. Haçlılara yardım geldiğini gören Türk müttefik kuvveti muhâsarayı kaldırarak, Harran’a doğru geri çekildi. İki ay süren muhâsarada Türk askeri epey zâyiât vermiş ve yorulmuştu. Askerlerini daha fazla zâyi etmek istemeyen müttefikler, çekilmeyi daha uygun buldular.Sultan Muhammed Tapar, 1111 senesinde Musul Emîri Mevdûd komutasında bir orduyu Haçlılara karşı görevlendirdi. Hasta olmasına rağmen Sökmen de askerleriyle birlikte bu orduda yer aldı. Fakat 1112 senesinde ordu Haçlılarla çarpışırken, vefât etti. Sökmen’in cenâzesi askerleri tarafından Ahlat’a götürülerek defnedildi. Sökmen zamânında Sökmenli Beyliği, başşehir Ahlat olmak üzere Malazgirt, Erciş, Adilcevaz, Eleşkirt, Van, Tatvan, Erzen, Bitlis, Muş, Hani, Meyyâfârikîn ve Bargiri şehirlerini elinde bulunduruyordu. Sökmen’den sonra; beyliğin başına oğlu İbrâhim, onun vefâtından sonra diğer oğlu Ahmed, Ahmed’den sonra İkinci Sökmen başa geçti (1128).Bu sırada Selâhaddîn-i Eyyûbî, 1174 (H.570) senesinde bağımsızlığını îlân ederek Eyyûbî Devletini kurdu. Ülkesini genişleten Selâhaddîn Eyyûbî, Doğu Anadolu’yu da topraklarına katmak istiyordu. 10 Temmuz 1185 (H.581)te vefât eden İkinci Sökmen’den sonra tahta geçecek bir kimsenin olmayışı, Selâhaddîn Eyyûbî’ye arzusunu gerçekleştirme fırsatı verdi. Amcasının oğlunu bir ordu ile Ahlat üzerine gönderdi. Fakat Sökmenlilerin dirâyet ve kuvvet sâhibi beyi Seyfeddîn Begtimur, duruma hâkim olarak tahtı ele geçirdi.Yedi senelik bir iktidârdan sonra, 1193 yılında dâmâdı Aksungur tarafından tahttan indirildi. Aksungur, kayınpederinin yerini aldı ve kayınbirâderini hapsetti. 1197 senesinde ölen Aksungur’un yerine, Sökmen’in kölesi Atabek Kutluğ geçti. Yedi günlük bir saltanattan sonra halk tarafından tahttan indirildi. Yerine Begtimur’un oğlu Muhammed geçtiyse de karışıklıklar bir türlü durmadı. Gürcülerin saldırısı, Erzurum melîkinin yardımıyla atlatılabildi. Beyler arasında kavga devâm etti. Halkın dâvet etmesi üzerine, Necmeddîn Eyyûbî 1207 senesinde Ahlat’a geldi ve şehri teslim alarak Sökmenliler Devletine son verdi.Kültür ve Medeniyet

Her Türk-İslâm devleti gibi, ülkelerin tâmiri ve insanların maddî ve mânevî refâha ulaşmasını gâye edinen Sökmenliler de belde halkını huzûra kavuşturmak için ellerinden gelen gayreti gösterdiler. Hükümdâr âilesi ve çevresindeki devlet büyükleri, şanlarına yaraşır eserlerle beldelerini süslediler. Ahlat, Bitlis, Muş gibi hâkimiyet sâhalarına giren şehirlerde câmiler, hastahâneler, hamamlar, köprü ve medreseler yaptırarak halkın sosyal ihtiyâçlarını gidermeye çalıştılar. Şehirlerin kale ve surlarını tâmirle de savunma tedbirleri aldılar. Emirlerinde bulunan insanların eğitimine çok ehemmiyet verdiler. Onların dinlerini en iyi şekilde öğrenmelerini temin için, üstün vasıflara hâiz din adamı yetiştiren medreseler açtılar. Ebû İshâk Kâzerûnî hazretlerinin yolunda olup, cihâd ile meşgûl olan devriş gâziler için dergâhlar açıp hürmet gösterdiler.Toprakların en iyi şekilde değerlendirilmesi için zirâî çalışmalara ehemmiyet verdiler. Elde edilen ürün ve temin edilen huzûrla, insanlar refah içinde yaşadılar. Sağlanan refah sâyesinde kültür faâliyetleri hızlandı.Kubbet-ül-İslâmAhlat’ta yetişen âlimler ve sanatkârlar, çevre memleketlere yayıldılar. İlmiyle âmil âlimlerin ve mücâhid gâzilerin yurdu olarak tanınan Ahlat, "Kubbet-ül-İslâm" adıyla anılmaya başlandı. Ahlat’tan, Safiyüddîn Ebü’l-Berekât, Şeyh Mü’min ed-Darîr, Yahyâ bin Ahmed Hudâ-dâd, Muhammed bin Melik-dâd gibi âlimler yetişti. Konya Alâeddîn Câmiinin mîmârı Hacı el-Ahlâtî, Tercan’da Mama Hâtun türbe ve kervansarayının mîmârı Mufaddal el-Ahlâtî ve Divriği Dârüşşifâsının mîmârı Hurremşâh el-Ahlâtî gibi sanatkârlar, Ahlat’ta meydana gelen kültür ve medeniyet muhitinde yetiştiler. Yine Ahlatlı kimyâger İbrâhim bin Abdullah da boyacılıkta, bilhassa lâciverd îmâlinde mâhir, tıp ve başka ilimlerde meşhurdu.Çok çalışkan olan Ahlatlılar, Van-Tatvan-Vastan limanları ile Ahlat-Erciş arasında büyük gemiler çalıştırdılar. Ticâret yaptılar. Van Gölünde acemiliklerini çıkaran Ahlatlı gemiciler, Karadeniz’de de ticârî faâliyetlere giriştiler. Tebriz’den gelen ticâret yolu üzerinde bulunan Ahlat, iki milyon altın vergi tahsil edebilecek bir şehir hâline geldi. Ticâret yolları üzerinde, hanlar ve kervansaraylar yaptıran Ahlatşâhlar, tüccârlara kolaylıklar sağladılar. Buranın sanatkârları demircilik ve çilingirlikle meşgûl oldular. Ayrıca Ahlat civârındaki kuyulardan çıkarılan kırmızı ve sarı renkli arsenik, komşu memleketlere ihrâç edildi. Van Gölünde tutulan balıklar komşu ülkelere satıldı. 
Kırım Hanlığı Kuzey Karadeniz kıyısındaki Kırım Yarımadası’nda kurulmuş bir Türk devleti. Altınordu Devleti’nde hânedânlık mücâdelesine katılan sülâle mensupları ve âsi kabîle beylerinin sığınağı Kırım Yarımadası’ydı. Burada 14. yüzyıldan îtibâren başlayan hâkimiyet kurma mücâdelesi, 15. yüzyılda Hacı Giray tarafından gerçekleştirildi.Hacı Giray, Cengiz Han’ın oğullarından Cuci’nin küçük oğlu Tokay, Tîmûr soyundan gelmekteydi. Babasının, Kırım’daki taht mücâdelesi sonunda Litvanya’ya göç ettiği ve Kral Vitold’un yanına sığındığı sıralarda dünyâya gelen Hacı Giray, büyüdükten sonra Şirin kabîlesinin yardımıyla Kırım’ı ele geçirdi.Kırım Hanlığı’nı kurma târihi kesin olmamakla berâber, bastırdığı paranın 1441 târihini taşımasından, belirtilen bu târihten daha önceki yıllarda devleti kurmuş olduğu anlaşılmaktadır.Hacı Giray da, diğer hanlar gibi üzerinde hak iddiâ ettiği Altınordu tahtını ele geçirmek için, Lehistan Kralı ve Moskova Rus Prensi ile anlaşma yapmaktan çekinmedi. Bu arada, Kefe Cenevizlilerine karşı, Fâtih Sultan Mehmed Han ile de anlaştı.

 İstanbul'dan Kırım'a Han Tayin EdildiHacı Giray’ın 1466 târihinde ölümünden sonra oğulları Mengli Giray ile Nur Devlet arasında taht mücâdelesi başladı. Mengli Giray, Osmanlı Devleti’nin yardımıyla hanlık tahtını ele geçirdi. Fakat vaad ettiği yardımı göndermemesi üzerine yakalanarak İstanbul’a götürüldü. Kardeşi Nur Devlet tahta geçti. 1478 târihinde Mengli Giray’ın; Kırım Hanlarının tâyin ve azil haklarını Osmanlı pâdişâhına veren, pâdişâhın açacağı seferlere Kırım Han’ının da katılmasını kabul eden bir antlaşma yapması üzerine, İstanbul’dan Kırım’a han tâyin edildi.Mengli Giray’ın tekrar Kırım hanı olması üzerine kardeşleri Nur Devlet ve Haydar, Moskova’ya kaçtılar. Mengli Giray, Osmanlı himâyesinde tahtı ele geçirmesiyle, papalığın teşvik ve yardımlarıyla devamlı genişleyen Moskova Knezliğine karşı, Kırım Hanlığı’nı garanti altına aldı. Kırım kuvvetleri ilk defâ Sultan İkinci Bâyezîd Han’ın 1484 Akkerman Seferi’ne katıldı.

Osmanlılar ile münâsebetini arttıran Kırım Hanlığı ile 18. yüzyılın sonuna kadar askerî, siyâsî, iktisâdî, kültürel işbirliği yapıldı. Kırım hanı, 1502’de Saray şehrine hücum ederek Altınordu Devleti’nin yıkılmasına sebeb oldu. Moskova Knezliği, 1502 yılına kadar Altınorduluların korkusundan Kırım’a muhtaç olup, Mengli Giray ile iyi geçinirken, bu târihten sonra Rusya, Mengli Giray’ın düşmanlarıyla anlaşarak Kırım’a karşı cephe almaya başladı. Mengli Giray da, Litvanya ve Lehistan Kralı Dördüncü Kazimir ile Rusya’ya karşı anlaşarak Osmanlı Devleti’nden başka bu Avrupa devletleriyle de ittifak kurdu.

Ruslar Haraca BağlandıMengli Giray’ın 1514’te ölümüyle tahta geçen oğlu Mehmed Giray ile Kazan tahtına getirilen Sâhip Giray da Rusya’ya karşı birlikte hareket ettiler. Mehmed Giray 1521’de Moskova’yı kuşatıp, Rusları yenerek onları haraca bağladı. Ruslar, bu haracı Deli Petro (1682-1725) zamânına kadar ödediler. Mehmed Giray’ın 1523 târihinde Astrahan Seferi’nden dönüşünde Nogayların yaptıkları baskınla öldürülmesinden sonra yerine geçen hanlar, Rusya ile mücâdeleyi devâm ettirdiler. Bu hanlar arasında Sâhip Giray (1532-1551) ve Devlet Giray (1551-1577) devrinde Ruslara karşı yapılan mücâdelelerle geçti.Devlet Giray’ın hanlığı sırasında Kazan ve Astrahan, Rusların eline geçti. Bu enerjik han, adı geçen şehirleri geri alabilmek için Ruslarla çetin çarpışmalar yaptı. Yine bu han zamânında, Kırım Hanlığı için tehlikeli görülen Nogaylar, Özi Irmağının batısına, Turla ve Tuna arasına yerleştirildi. Rus yayılmasına karşı tedbir alınarak Doğu Avrupa’ya Orta Asya’dan Türk boylar getirilerek yerleştirildi. Bucak (Basarabya)’a Müslümanlar yerleştirilerek, kuvvet dengesi sağlandı. Kafkasya’daki Çerkezler ve Kıpçak bozkırlarındaki yerli ahâli ile münâsebetler kuvvetlendirilerek Kırım Han’ının ve Osmanlı sultanının otoritesi buralarda hâkim kılındı. Osmanlılar, Orta Asya’daki Türkleri Rusya’ya karşı desteklemek ve münâsebet kurmak için Don-Volga kanal projesine başladılar.Devlet Giray’ın 1577’de ölümünden sonra, Kırım’da taht mücâdelesi başladı. 1588 târihinde tahtı ele geçirmeyi başaran ve “Bora” ünvânı ile tanınan İkinci Gâzi Giray Han, ülkede birlik ve berâberliği tesis ederek, Osmanlıya sadâkatini arz etti. Daha sonra da rakîbi Murat Giray’a yardım eden Moskova hâkimi Çar Feodor üzerine yürüdü. Fakat Osmanlı Devleti’nin Avusturya ile yaptığı savaşa katılmak için harbi bırakıp Ruslarla anlaşma yapmak zorunda kaldı (1592). Anlaşmaya göre Çar, on bin ruble vergi ve belirli hediyeler göndermeyi kabul etti.İkinci Gâzi Giray, Osmanlı-Avusturya savaşlarında büyük başarılar kazandı ve Boğdan bey’inin itâat altına alınmasını sağladı. Osmanlı Devleti’nin 17. yüzyıl başlarında Avrupa’da yaptığı savaşlara katılan bu yiğit Han, 1607 târihinde vebâdan öldü. İkinci Gâzi Giray’ın ölümünden sonra Kırım’da hanlık mücâdelesi, yıkılış târihi olan 1792’ye kadar devâm etti. Bu arada Kırım Hanlığı, 17. yüzyıl başlarından îtibâren tesirlerini göstermeye başlayan Rus Kazaklarla da mücâdele etti. Osmanlı Devletinin Lehistan’a karşı, Kazak Atamanı Droşenko’yu desteklemesi sonucunda 1672’de Lehistan’la ve arkasından Ruslarla 1678’de yapılan savaşlarda, Kırım Hanlığı’nın büyük yardımları görüldü. Ruslarla yapılan 1678 Savaşı sonunda, Osmanlı Devleti Ruslarla görüşme yapma yetkisini Kırım Hanlığı’na verdi. O sırada tahtta bulunan Murat Giray, Rus temsilcileri ile yirmi yıllık bir barış antlaşması imzâ etti.

Murat Giray Osmanlı'nın Bozgununa Sebep Oldu1683 târihinde, İkinci Viyana Kuşatması sırasında, Murat Giray, sadrâzamdan intikam almak gâyesi ile, ilerleyen Jan Sobieski idâresindeki Leh kuvvetlerini önlemedi ve bozguna sebep oldu. Bu yüzden azledilerek, yerine İkinci Hacı Giray getirildi. Hanlığın şahsî sebeplerle Osmanlı kuvvetlerini Haçlılar karşısında yalnız bırakması, ileride başına gelen felâketlere sebeb oldu. İkinci Hacı Giray’ın çok kısa süren hanlığından sonra, 1684’te Selim Giray, Rusların (1687-1689) ve Lehlilerin (1687-1688) yaptıkları saldırıları yiğitçe püskürttü.

Ruslar Kırım Şehirlerini Yağma ve Tahrip EttilerKarlofça Antlaşması (1699) ile Azak Kalesi’ni alan Ruslar, Kırım’a ödedikleri yıllık vergiyi de kestiler. On sekizinci yüzyılda, Rus ve Avusturya kuvvetlerinin, Osmanlı Devleti ile yaptıkları savaşlar sırasında, Ruslar, Haziran 1736’da Kırım Hanlığı’nın merkezi Bağçesaray’ı yağma ve tahrib ettiler. Kırım’ın diğer bölgeleri ve şehirleri de bu tahripten kurtulamadı. 1768-74 Osmanlı-Rus muhârebelerinde Bucak 1770’lerde, Kırım Yarımadası da 1771’de, Ruslar tarafından istilâ edildi. Savaşı sona erdiren 21 Temmuz 1774 târihli Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım, Osmanlı himâyesinden çıkartılıp, siyâsî ve mülkî idâre bakımından bağımsız hâle getirildi. Ahâlisi Müslüman olan Kırım, dînî bakımdan yine Osmanlı Devleti’ne bağlı kalacaktı.

Türkiye'ye Göçler BaşladıRusya, Kırım’daki Osmanlı kuvvetlerini çektirmeye Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla muvaffak olunca “sıcak denizlere inme” siyâseti dolayısıyla, bütün harp metotlarını tatbik etmeye başladı. Kırım’da başlayan hanlık mücâdelesine karışan Ruslar, 1777’de Rus tarafdârı olan Şâhin Giray’ın han olmasını sağladılar. Osmanlı taraftârı olan Bahadır Giray, hanlık mücâdelesinde Şâhin Giray karşısında başarılı olamadı. Tam mânâsıyla Rus taraftarlığı yapan ve Ruslar gibi yaşamaya başlayan Şâhin Giray’a Kırımlılar, “kâfir”gözüyle bakmaya başlayıp onu istemediler. Sonunda Kırım’dan Türkiye’ye göçler başladı. Bu durumu değerlendiren Ruslar, Türklerin boşalttıkları yerlere, yetmiş beş bin Rus göçmeni yerleştirdiler.1779’da yapılan Aynalıkavak Antlaşması ile, Kırım hanlarının serbestçe seçilmesi, Rus askerlerinin Kırım’dan çekilmesi, Osmanlı Devleti’nin Şâhin Giray’ı tanıması maddelerinin kabul edilmesine rağmen, antlaşma kâğıt üzerinde kaldı. Çünkü Ruslar, antlaşmaya uymadılar ve askerlerini çekmediler. Kırım’ı ilhak edebilmek için, Kırım ahâlisini tahrik yoluna gittiler. Osmanlılar da Çerkez ve Kuban Türklerini Rus tahriklerine karşı desteklediler.Şâhin Giray, Ruslardan da yardım alarak Kırım’ı Osmanlılardan ayırıp, Rus tipi bir ordu ve idârî teşkilatlanmaya gitti. Kırımlılar buna karşı çıkıp, harekete geçtiler. Şâhin Giray Ruslara sığındı. Osmanlıların desteklediği Bahadır Giray, 1782’de tahta geçti. Fakat Rus Generali Potemkin ile geri dönen Şâhin Giray, 8 Nisan 1785’te hanlığı tekrar ele geçirdi. Bu arada Rus askerleri otuz bin Kırımlı Türkü acımadan öldürdüler. Aynı târihte Ruslar, Kırım’ı ilhak ettiklerini de resmen îlân ettiler. Osmanlı Devleti bu târihte içinde bulunduğu durum dolayısıyla Rusya’ya karşı yeni bir sefer tertîb edemedi. 

Ruslar Kırım'ı İlhak EttilerŞâhin Giray ihânetlerinin mükâfâtı olarak, Ruslardan hanlığını devâm ettirmelerini beklerken, işlerine yaradığı müddetçe büyük îtibar göstermiş olan Ruslar Kırım’ı ilhak ettikten sonra ona yüz vermediler. Şâhin Giray İstanbul’a gitmek mecbûriyetinde kaldı. Fakat önce Rodos’a sürüldü. Sonra da îdâm edildi (1787). Osmanlı Devleti, Kırım’ın kurtarılması için Ruslarla yeni bir harbe girişti ise de muvaffak olamayıp, 1792 Yaş Antlaşması ile Kırım’ın Rusya’ya ilhakını kabul etti. 

Bütün Kırım Halkı Sürgün EdildiOsmanlılar, Kırım’ı Rus istilâsından kurtarmak için sonraki yıllarda çok uğraştılarsa da bir türlü muvaffak olamadılar. 1853-1855 târihleri arasında yapılan Kırım Savaşı’nda da istenilen netîce sağlanamadı. Rus işgâlindeki Kırım 1918’de Almanlar tarafından işgâl edildi. Daha sonra Beyaz Rus hükûmetinin merkezi oldu. 1921’de Muhtar Kırım Sovyet Cumhuriyeti kuruldu. Ancak İkinci Dünyâ Savaşı esnâsında Almanlarla işbirliği yaptıkları iddiasıyla Cumhuriyet dağıtılıp, halkı sürgün edildi (1945).Kırım Türklerinin başlattığı anayurda dönüş mücâdelesi, doksanlı yıllarda hâlâ devam etmektedir. Kırımlı liderlerden Mustafa Cemiloğlu ve birçok Kırımlı âile, Kırım’da kurdukları çadırkentlerde yaşama mücâdelesi vermektedir.

Kültür ve TeşkilatKırım Hanlığının kültür ve teşkilâtı, Altınordu ve Osmanlı Devleti’nde olduğu gibidir. On beşinci yüzyıldan îtibâren; Kırım Yarımadası, Kabartay, Kıpçak ve Taman bölgelerinde hâkimiyet süren Kırım Hanlığının merkezi, Bahçesaray şehridir. Hanlık dîvânındaki Karaçi Beyleri Altınordu ananesine göre hareket ederlerdi. Hanlığın birinci veliahdına “Kalgay”, ikincisine “Nûreddîn” denirdi.Devlet işleri, Han’ın başkanlığında; Kalgay ve Nûreddîn’le birlikte, Bucak, Yedisar ve Kuban seraskerleri, Şirin Beyi, müfti, uluağa denilen vezir, kadıasker, hazînedarbaşı, defterdar, aktaçıbey, kilercibaşı, dîvân efendisi, kâdıasker nâibi, Bağçesaray kâdısı ve kullar ağası tarafından idâre edilirdi. Toprak, Han âilesi ve mirzalar arasında timar olarak dağıtılırdı. Buna karşılık timar sâhipleri, Kırım Hanlığı’na asker beslerdi. Kırım askerleri, umûmiyetle atlı olup ateşli silahları, Osmanlılardan temin edilirdi. Kırım süvârileri, Moskof üzerine akın yapmakta gâyet usta muhâriptiler. Kırım hanları, kuvvetli zamanlarında Moskova’dan ve Lehistan’dan “tıyış” adı verilen yıllık vergi alırlardı. Osmanlı seferlerine Kırım kuvvetleri de katılırdı.Kırım hanları, pek çok mîmârî eserler bırakmışlardır. Gözleve’deki Han Câmii, 1552’de Mimar Sinan tarafından yapılmıştır. Karagöz kasabasındaki Koleç Mescidi, Karasu’daki Şor Câmii, kervansaray ve büyük hamam, Yenikale surları, Kerç’te Bâyezîd Câmii, Mustafa Çelebi Câmii, medrese ve hamam, Bahçesaray’daki Han Sarayı ve civarında bulunan türbe 16-17. yüzyıllarda yapılmış belli başlı Kırım eserleridir.
Çağatay Hanlığı Çağatay ülkesi olarak da anılan Batı ve Doğu Türkistan ile Mâverâünnehr topraklarında Çağatay Han’ın kurduğu devlet.  Çağatay, Cengiz Han’ın eşi Börte Uçin’den olma ikinci oğludur. Cengiz Kânunu’nu en iyi bilen ve tatbik edendir. Diğer kardeşleri ile birlikte babasının Çin, Harezm seferlerine katılıp, Çin, Afganistan ve Hindistan’a gitti. Cengiz Han 1227 senesinde ölünce yerine kardeşi Ögedey hükümdar oldu.Çağatay ise, babasının ölümünden sonra savaşlara katılmadı. Uygur ülkesi ile Semerkant, Buhâra arasındaki ülke onun hâkimiyeti altındaydı. Moğol Kânunu’nu iyi bildiği için, Moğollar arasında îtibârı fazlaydı. İslâmiyete düşman olup, Müslümanları sevmezdi. İslâmî usûlde hayvan kesmeyi ve gusl abdesti almayı yasaklamıştı. Kardeşi Ögedey’in ölümünden sonra hastalandı. Doktorlar hastalığına çâre bulamayınca, Moğol âdeti gereğince 1241’de îdâm edildi.Çağatay’ın ölümünden sonra sırasıyla Mütegenimoğlu Kara Hülâgu ve Kağan Göyük (1246-1248) ve daha sonra da Çağatay’ın oğullarından Yişü Müngke başa geçti. 1251 senesinde karışıklıklar çıktı. Batıda Batu Kağan, kendi adına para bastırarak Müngke’nin iktidârını böldü.Yişü Müngke’nin 1259’da ölmesinden sonra, Çağatay’ın torunu Algu, iktidâr mücâdelesinden faydalanarak Afganistan ve Harezm’e hâkim oldu. Saltanatını daha da kuvvetlendirerek Arık Baka’yı yenince, Orta Asya’nın tek hâkimi oldu. Algu’nun 1266’da ölmesiyle Ögedey’in oğullarından Kaydu kağan olup, 1301 yılına kadar Çağatayları idâre etti. Ölümüyle önce oğlu Çopar, daha sonra 1307 senesinde de Barak Han’ın oğlu Duva başa geçti.Duva, Çağatay Hanlığı’nın gerçek kurucusu kabul edilmektedir. Yerine oğlu Kebek hükümdar oldu. Bunun zamânında ilk Çağatay parası basıldı. 1326’da kardeşi Tarmişirin başa geçti. Bu hükümdar İslâm dînini kabul ederek Alâeddîn adını aldı. Doğuda Cengiz Kânunu’na bağlı olan Çağataylar, Alâeddîn’e karşı ayaklandılarsa da İslâmiyet’in Çağatay ülkesinde yerleşmesini engelleyemediler. Zâten güç dengesi de Türklerin tarafına kaydığından, Çağatay soyu müessiriyetini gittikçe kaybetti. Alâeddîn Han’ın ölümünden sonra 1370 târihine kadar Türk Beyleri Çağatay prenslerini kukla hâline getirdi. Tîmûr Han zamânında bâzı Çağatay prenslikleri varsa da, 16. yüzyılda Özbekler tarafından bunlar da Mâverâünnehr’den atılmışlardır.Çağatay Hanlığı Hanedânını bâzı araştırmacılar Türk olarak göstermekteyseler de, Cengiz Han’ın Moğol soyundan geldiğini bütün kaynaklar yazmaktadır. Çağatay ve sonraki idârecileri de Cengiz’in torunlarıdır. Böyle olmasına rağmen şu bir gerçektir ki, ülkede Türk nüfûsu bulunmaktaydı. Ülke daha sonra da Türk hâkimiyetine girip Türkleştiği gibi, İslâm dîni de yayılmıştır.Çağatay dili ve edebiyâtı:Çağatay’ın adına nisbetle verilmiş, Ali Şir Nevâî (1441-1501) ile onu takib eden Asya şâirlerinin kullandıkları edebî Türk lehçesine ve bu dille yazılmış eserlere Çağatay adı verilmektedir. Eski ve yeni, doğulu ve batılı dil bilginleri Çağatayca kelimesini kullanmaktadır. Çağatayca; Çağatay, İlhanlı ve Altınordu devletlerinin ilim çevrelerinde 13 ve 14. yüzyıllarda gelişerek, 20. yüzyılda Özbek edebiyâtının meydana gelmesine kadar devâm eden Doğu Türkçesidir.
Saltuklular Malazgirt Meydan Muhârebesinden sonra Erzurum ve civârında kurulan beylik. Malazgirt Zaferinden sonra Anadolu’da ilk kurulan Türk beyliği budur. Başşehri Erzurum olan beyliğin kurucusu, Malazgirt Zaferinin kazanılmasında önemli rol oynayan Emir Saltuk’tur. Sultan Alparslan, Malazgirt Zaferinden sonra, Bizans İmparatoru Dördüncü Romanos Diogenes’in ölümü ile anlaşma şartlarının yerine getirilmemesi üzerine, emrindeki kumandanlara Anadolu’da fetihlere devâm edilmesini emretmişti. Buna dayanarak Emir Saltuk, Erzurum ve civârını fethederek, Saltuklular Beyliğini kurdu. Önceleri Büyük Selçuklu Devletine tâbi olan beyliğin, Emir Saltuk zamânındaki siyâsî târihi hakkında kaynaklarda fazla bir bilgi bulunmamaktadır.   Ebü’l-Kâsım Saltuk’un ölümünden sonra yerine oğlu Ali geçti. Büyük Selçuklu Sultânı Berkyaruk ile kardeşi Muhammed Tapar arasındaki saltanat mücâdelesi sonunda varılan anlaşma netîcesinde, Saltuklu toprakları, Melik Muhammed’in hâkimiyet bölgesi içinde kaldı. 1121 Senesinde Artuklu Emîri İlgâzi’nin Gürcülere karşı çıktığı sefere Saltukoğlu Ali Bey de katıldı. Fakat bu seferde Gürcüler gâlip geldi.   Emîr Ali’nin ölümünden sonra Saltukluların başına, hakkında kaynaklarda fazla bir bilgi bulunmayan kardeşi Ziyâüddîn Gâzî geçti. Binâ kitâbelerinden anlaşıldığına göre, Erzurum’daki Kale Câmii ve Tepsi Minâreyi yaptıran bu beydir. Ziyâüddîn Gâzi, 1126 senesinde Gürcülere karşı tertiplenen sefere katıldı. 1131 senesinde İspir ve Pasinleri geçerek Oltu’ya kadar gelen Gürcüleri büyük bir bozguna uğrattı. Artuklu Timurtaş Bey, Ziyâüddîn Gâzinin kızıyla evlenince, iki hânedân arasında akrabâlık bağı kuruldu.   Emîr Gâzî’nin 1132 senesinde ölümünden sonra beyliğin başına yeğeni İkinci İzzeddîn Saltuk geçti. Kaynaklarda, İzzeddîn Saltuk’a âit bilgiler bir evlilik sebebiyledir. Ani Emîri Fahreddîn Seddâd, İzzeddîn Saltuk Beyin kızlarından birine tâlib oldu. Fakat bu isteği reddedildi. Buna içerleyen Ani Emîri, 1154 senesinde, Gürcülere karşı koruyamayacağını söyleyerek şehri satın alması için, İzzeddîn Saltuk’a haber gönderdi. Bu dikkatlice hazırlanmış bir intikam plânıydı.

   İzzeddîn, şehri teslim almak için Ani’ye geldiğinde, Fahreddîn Şeddâd bir günlük mesâfede bulunan Gürcü Kralı Dimitri’yi şehre dâvet etti. Gürcü Kralı, âni bir baskınla Saltuk’u mağlup ederek, onu ve mâiyetinden birçok kimseyi esir aldı. Daha sonra dâmâdı Ahlatşâh İkinci Sökmen ve Artuklu beylerinin teşebbüsleriyle yüz bin dînâr karşılığında İzzeddîn Saltuk serbest bırakıldı. İzzeddîn Saltuk Bey, 1168 senesi Nisan ayında vefât etti. Hıristiyan tebeasına da iyi muâmele ederdi. Bu yüzden onların da sevgi ve saygısını kazanmıştı. Devrinde Saltuklu Beyliği toprakları, Tercan’dan başlayıp, Tâhir Gediğine kadar uzanırdı. Erzurum, Bayburt, Avnik, Micingerd, İspir, Oltu gibi şehir ve kasabaları içine alırdı.

Beyliğin Başına Mama Hatun Geçti   İzzeddîn Saltuk’un ölümünden sonra yerine oğlu Nâsırüddîn Muhammed Bey geçti. 1189 senesinde basılan bir sikkeden onun, Irak Selçuklu Sultânı Üçüncü Tuğrul ve asıl iktidârı elinde tutan Atabeg Kızıl Arslan’a tâbi olduğu anlaşılıyor. Nâsırüddîn Muhammed zamânında Gürcüler, Erzurum önüne kadar geldiler. KraliçeTamara’nın kocası David’in kumandası altındaki Gürcü kuvvetleriyle Saltuklular arasında iki gün devâm eden şiddetli çarpışmalar oldu. Saltuklu kuvvetleri şehre kapandılar. Gürcü kuvvetleri, muhâsaraya girmeden aldıkları ganîmetlerle yetinerek, geri döndüler. Nâsırüddîn Muhammed’in ölümünden sonra beyliğin başına kız kardeşi Mama Hâtun geçti.  Kaynaklar, 1191 senesinde Erzurum’a Mama Hâtun’un hâkim olduğunu yazmaktadır. Selâhaddîn Eyyûbî’nin yeğeni Meyyâfârikîn Hâkimi Takiyyeddîn Ömer, Ahlat ülkesini ele geçirdiği ve Malazgirt Kalesini muhâsara ettiği sırada Mama Hâtun askerleriyle ona yardım etti.  Ancak çok geçmeden kendisine karşı olan emirler tarafından tahttan indirilen Mama Hâtun’un yerine Muhammed’in oğlu Melikşâh geçti. Bunun zamânında, Anadolu’daki diğer beylikler gibi Saltuklular da Türkiye Selçuklu Devletinin tehdidine mâruz kaldı. Türkiye Selçukluları Sultânı Rükneddîn İkinci Süleymân Şâh, 1202 senesinde Gürcistan Seferine çıktı ve bağlı hükümdâr ve beylere haber gönderip, kendisine katılmalarını istedi. Süleymân Şâh, 25 Mayıs 1202’de Erzurum önlerine geldi. Kendisini karşılamaya gelen Saltuklu beyi Melikşâh’ı yakalatıp hapsettirdi. BöyleceSaltuklu Devleti sona ermiş oldu. Süleymân Şâh bölgenin idâresini kardeşi Mugiseddîn Tuğrul Şâha verdi. Melikşâh’ın topraklarının elinden alınışına, Süleymân Şâhı karşılamada ağır davranması sebep gösterilmektedir.

İktisadî ve Ticari Hayat Çok Gelişti  Saltuklular zamânında Erzurum, diğer Anadolu şehirleri gibi iktisâdî ve ticârî açıdan oldukça önemli bir şehirdi. Akdeniz limanlarından ve Suriye’den yola çıkıp, Konya, Kayseri, Sivas ve Erzincan yoluyla Âzerbaycan’a, İran’a giden ve Türkistan’dan Erzurum’a gelip aynı yoldan Akdeniz ve Trabzon limanlarına ulaşan büyük bir ticâret yolunun üzerinde bulunuyordu. Bu bakımdan Erzurum’da ekonomik hayat oldukça canlıydı. Bunun yanında geniş otlaklara sâhip olması yüzünden bölgede hayvancılık çok gelişmişti.

Önemli Mimari Eserler Yaptılar  Saltuklu beyleri, kültür ve sanata çok önem vermişler ve sâhip oldukları yerlerde çeşitli mîmârî eserler yaptırmışlardır. Melik Gâzi; Kale Câmii ve Tepsi Minâreyi inşâ ettirmiştir. Erzurum’da 1179’da inşâ edilen Ulu Câmiyi Nâsıreddîn Muhammed yaptırmıştır. Üç kümbetler ismiyle bilinen türbelerden biri İzzeddîn Saltuk’a âittir. Bu türbenin yanında bir de zâviye vardır. Tercan’da Mama Hâtun tarafından bir kervansaray ve türbe yaptırılmıştır. 1232 senesinde Ebû Mensûr tarafından inşâ ettirilen Micingerd Kalesi, Saltuklulara âit önemli eserlerdendir. Bunlar zamânımıza kadar ulaşmıştır. 
Altın Ordu Devleti Doğu Avrupa’da ağırlık merkezi Volga boyunda olmak üzere 1241 yıllarında Cengiz Hanın torunu Batu Han tarafından kurulan Türk Moğol devleti. Cengiz Han batıya yapılacak sefer işlerini büyük oğlu Cuci’ye vermiş idi. Cuci’nin erken ölümü üzerine, oğullarından Batu Han, Macaristan’a kadar giderek orada kalan yerleri işgal etti. Bu arada 1240 yılında Cengiz’in yerine geçen Ögeday Kağan ölmüştü. Onun ölümünü duyan Batu Han, Macaristan’a kadar feth ettiği yerleri kendisi yönetmek istedi. Aşağı Volga’da Saray şehrini kurarak kendisine merkez yaptı.  Batu Han, hukuken Büyük Moğol kağanına tabi olmasına rağmen, içeride bağımsız olarak hareket ediyordu. Aşağı ve Orta Volga bölgelerini, Harezm ve Azerbaycan’a kadar Kafkasları ve Kıpçak bozkırlarını alarak Altınordu Devletine kattı. Batu’nun 1255 yılında ölümü üzerine yerine oğlu Sertak, iki sene sonra da Batu Hanın kardeşi Berke Han geçti. Berke Han, Moğol prensleri arasında ilk müslüman olanıdır.  Berke Han, Mısır sultanı Baybars’la anlaşarak 1262 yılında Bağdat'ta Müslümanlara zulmeden Hülagu’nun üzerine yürüdü ve onu yenerek bozguna uğrattı.  Berke Han zamanında Moğollar arasında İslamiyet hızla yayıldı. Bilhassa Kıpçak ve Koman Türklerinin meskun olduğu bölgelerdeki Altınordu Devleti Moğolları, Müslüman olduktan sonra Türklerin kültürlerinin etkisinde kaldılar. Dillerini unutup Türkleştiler. Berke Han’dan sonra da müslüman hükümdarlar başa geçti. Özbek Han (1313-1341) ve daha sonra gelen hükümdarların hepsi müslümandı.

İslamiyet Devletin Resmi Dini Oldu

   Özbek Han, İslamiyet’i devletin resmi dini olarak kabul ettirdi. Sarayberke’yi başkent yaptı. 1359 yılında Canıbek Hanın vefatından sonra Altınordu Devletinde iç karışıklıklar başladı ve devlet zayıfladı. Bu durumdan Ruslar istifade edip Dimitriy Donskoy komutasında, Altınordu Devletinin ordusunu yendiler (1380). Daha sonra başa geçen Toktamış Hanın sağladığı birlik, 1395 yılında Timur Han’ın Altınordu üzerine yaptığı seferlere kadar devam etti. 1398’de Timur Hanın bu ülkeye yaptığı seferden sonra Toktamış Han, Litvanya Beyinin yanına sığınmak zorunda kaldı. Bundan sonra şehzadeler arasında taht kavgaları başlayıp devlet bir kaç parçaya bölündü. Devlete ait topraklarda; Büyük Altınordu Devleti (1432-1502), Astrahan Hanlığı (1466-1557), Kazan Hanlığı (1445-1552), Kırım Hanlığı (1430-1783) ve Özbek Hanlığı kuruldu.  Altınordu Devletinin parçalanması, Ruslara yaradı. Küçük knezlikler halinde yarı vahşi bir vaziyette yaşayan Ruslar, güçlü Altınordu kuvvetlerinin baskısından kurtulunca, 1481’de bağımsızlıklarını ilan ettiler. Altınordu kalıntısı devletlerin birbirine karşı rekabetlerinden istifade ile güçlenerek hepsini teker teker ortadan kaldırdılar.  Altınordu Devletinde, Müslüman olmadan önce Moğol kanunları Müslümanlığı kabul ettikten sonra da İslam kanunları tatbik edilmiştir. Hükümdar kardeşlerine dokunulmayıp, onlara önemli mevkiler verilirdi. Devlet, derebeylikler şeklindeydi. Yüz, bin, onbin gibi askeri birliklerin komutanlarının toplanmasıyla meydana gelen “kurultay”, önemli devlet kararlarını alırdı. Ekonominin temeli aile idi. Her aile kendine gösterilen arazide çalışır, başka yere taşınamaz idi. Mahsulün belli mikdarını bağlı olduğu beye verdikten sonra kalanını pazarda satabilirdi.  Şehirler çok gelişmiş ve buralarda birçok saraylar yapılmıştı. Avrupa ticaret yolları bu şehirlerden geçtiği için ticaret çok ilerlemişti. Başkent Saray şehri 100.000’i aşkın insanı barındırırdı. Bu şehir, Timur Hanla yapılan savaşta yıkıldı. Bayrakları, beyaz zemin üzerine kırmızı bir hilal ile bir damga idi.  Altınordu devletinin kültür ve medeniyeti, Rus imparatorluğuna oldukça fazla tesir etmiştir. Zira Ruslar, Altınordu devletinin mirasına konmuşlardır. Ruslar’ın ordu düzeni, para birimi, vergi sistemi Altınordu devletinden alınmadır. Bu tesirler sonucu Türkçeden de Rus diline birçok kelime geçmiştir.
Delhi Türk Sultanlığı H indistan’daki Müslüman Gurlu Devleti’nin komutanlarından Kutbeddîn Aybeg tarafından Delhi’de kurulan Türk devleti. Bu devlete; Mu’izzîler, Halacîler, Tuğluklar ve Seyyidler olmak üzere dört Türk sülâlesi birbiri arkasından hâkim oldular.   İslâmiyet, Aşağı İndüs vâdisine ilk olarak Emevîler devrinde girmişti. Sonraları Hindistan içlerine Müslüman askerî kuvvetlerini ilk getiren Gazneli hükümdarlarıydı. Gazneliler, Pencab bölgesini ele geçirerek, burayı Hindistan’daki dâimî merkezleri yaptılar. İktidarlarının sonuna doğru ise Lahor merkez olmuştu.   Gaznelilerin yerini alan Gûrlular için Pencab, Hindistan’ın fethi için önemli bir merkezdi. Gûrlu Hanedânından 1173 senesinden sonra Gazne’de hükümdar olan Şehâbüddîn (Muizzüddîn) Muhammed, Ganj Ovası’nda hâkimiyetini genişletti. Muînüddîn Çeştî hazretlerinden aldığı işâretle, Ecmir’i fethetti. Emrindeki Türk asıllı kumandanlarından Kutbeddîn Aybeg’i bütün Hindistan’ın fethiyle vazifelendirdi. Delhi Türk Devleti’nin Temeli Atıldı   Hindistan’da İslâmiyet’in yayılmasında önemli rol oynayan Muizzüddîn, 1206 senesinde ölünce, Lahor’a giden Kutbeddîn Aybeg, sultanlık teklifini kabul etti. Kuzey Hindistan’a hâkim olup, Delhi Türk Devleti’nin temelini attı. Ölen Muizzüddîn Muhammed’in kardeşi ve Batı Gûrluların Sultanı Gıyâseddîn Mahmud bu durumu kabul edip Kutbeddîn’e, Melik ünvânını verdi.   Bu sırada Sultan Muizzüddîn’in komutanlarından Tâceddîn Yıldız, Gazne’de hüküm sürmekteydi. Aybeg, onu yenerek Gazne’ye girdiyse de, kırk gün kalabildi. Daha sonra Tâceddîn Yıldız’ın baskısı üzerine Hindistan’a çekildi. Orada İslâmiyet’in yayılması için çalıştı. Fethettiği yerleri câmi ve medreselerle süsleyip, mümtaz ilim sâhipleriyle şenlendirdi. âlimlere, fakir ve muhtaçlara maaşlar bağlattı. Sulh ve sükûnu sağlayıp, memleketinde her türlü zulme mâni oldu. Hak ve adâleti hâkim kıldı.   Kutbeddîn Aybeg, 1210 senesinde vefât edince, yerine Aram Şah geçti. Ancak saltanatı bir yıl sürdü. Aybeg’in dâmâdı Şemseddîn İltutmuş Onu tahtan indirerek yerine geçti. İltutmuş öncelikle diğer bölgelerde bağımsızlıklarını ilân eden komutanları da hâkimiyeti altına aldı ve Hindistan’da Türk İslâm hâkimiyetini yeniden kurarak, sağlamlaştırdı. Abbasi Halifesi Tanıdı   Daha sonra başarılı seferler düzenleyerek, hâkimiyet bölgesini genişletti. Vindhya Dağlarının kuzeyinde kalan bütün Hindistan’ı ele geçirdi. Abbâsî Halîfesi Muntasır-billah tarafından tanınan Hindistan’ın ilk Müslüman Türk sultanı oldu. Nâsır ve Emîr-ül-Mü’minîn lakabını aldı. Bir ara İsmâilîler, onu öldürmeyi ve devleti ele geçirmeyi plânladılarsa da, muvaffak olamadılar. Delhi sultanlarının en büyüklerinden olan İltutmuş, büyük İslâm âlimi Kutbüddîn-i Bahtiyâr Kâkî’nin talebelerindendi. İslâmiyet’in Hindistan’da yayılması için çok gayret gösterdi. Ülkede birlik ve düzeni sağladı.   1236 senesinde Karakarlara karşı çıktığı seferde hastalanan İltutmuş, Mayıs ayında vefât etti. Ölümünden sonra oğlu Rükneddîn Fîrûz Şah tahta geçti. Ancak altı ay sonra öldürüldü. Yerine İltutmuş’un kızı Râziye Begüm Sultan başa geçtiyse de ileri gelen devlet adamlarının muhâlefeti üzerine tahtı terk etmek zorunda kaldı. İç karışıklıklar devleti yıkılmanın eşiğine getirdi.   Nitekim Moğollar; Sind, Mültan ve Batı Pencap’a girdiler. 1241 senesinde Lahor’u yağmaladılar. Kırklar diye bilinen komutanlar arasında kıskançlık yüzünden parçalanmalar baş gösterdi. Guwalyar ve Rantambor bölgeleri devletin elinden çıktı. Do’ab’daki Hindli yol kesiciler yüzünden, Bengal ile haberleşme tamâmen kesildi. Balaban İsyanları Bastırdı   Bu sırada İltutmuş’un memlûk (köle)lerinden biri olan ve soyca Kıpçak Türklerine dayanan Balaban, devlet içinde büyük bir nüfûz kazanmıştı. Balaban, süratle harekete geçerek, muhtelif bölgelerde isyânları bastırdı. Hind kabîlelerini, racaları ve bâzı emirleri cezâlandırdı. 1247 senesinde Kâlinca ile Kemâ arasındaki bölgeyi ele geçirdi.   1255 senesinde Kutluğ Han’ın isyânını bastırdı. 1257 senesinde tekrar Hindistan’a giren Moğollara karşı büyük bir ordu hazırladı. Moğolların geri çekilmelerini fırsat bilerek birlikleri ile orduya katılmayan bâzı vâli ve beylerin üzerine yürüdü. Bunları sindirdi ve bir çoğunu affetti. Sultan Nâsıreddîn Mahmud Şah’ın 1266 yılında ölümü üzerine, iktidârın gerçek hâkimi olan Balaban, Gıyâseddîn lakabıyla tahta çıktı.   Tahta çıkar çıkmaz, merkez ordusunu yeniden düzenledi. Âsâyişi bozan Hindûları ve Delhi civârındaki haydutları şiddetle cezâlandırdı. Fakat idâresi altında büyük bir ordu bulunmasına rağmen, sultanlığın kaybettiği toprakları geri almak için fazla bir gayret göstermedi. Tek düşüncesi, hudutları tehdid eden Moğollara karşı hazırlıklı olmaktı. Bu gâyeyle Sind ve Batı Pencab’ın idârî durumunu yeniden düzenledi. Bölgeye önce Şir Han’ı, ölümünden sonra oğlu Muhammed Hanı vâli tâyin etti. Diğer oğlu Mahmud Buğra Han ise, bir orduyla kuzeyde bulunuyordu. 1279 senesinde Moğollar, Pencab’a saldırdılar. Delhi Sultanlığı topraklarında epeyce ilerleyerek Sütlüce Irmağını aştılar, fakat bozguna uğratıldılar.   Moğol saldırısını fırsat bilen Bengal Vâlisi Tuğrul Han ayaklanarak bağımsızlığını îlân etti. Balaban, Moğolları yendikten sonra, kuzeyde bulunan oğlu Buğra Han’ın ordusunu da yanına alarak Bengal üzerine yürüdü. Tuğrul Han hazînesini ve fillerini alarak Orissa ormanlarına sığındı ise de ele geçirilerek öldürüldü. Bengal vâliliğine oğlu Mahmud Buğra Han’ı tâyin etti. Balaban’ın 1287 yılında vefâtından sonra başa geçen Muizzüddîn Keykubâd’ın başarısız idâresi, yerine geçen oğlu Kayûmers’in de küçük yaşta olması üzerine Halaçların Reisi Fîrûz Şah, rakiplerini yenerek, Celâleddîn lakabı ile Delhi Sultanlığı’nın başına geçti. Celâleddîn Fîrûz Şah’ın 1290 senesinde Delhi Sultanlığı tahtına geçmesinden sonra, idâre Halacîler sülâlesine geçti. Halaç Türkleri Hakim Oldu   Delhi Sultanlığı’na hâkim olan Halaç âilesi, eski bir Türk kabîlesi olan ve kesin olarak tesbit edilemeyen bir târihte Türkistan’dan göç edip, doğu Afganistan ile Hindistan’ın kuzey hudutlarına yerleşen Halaç Türklerine mensupturlar.   Fîrûz Şah tahta çıktıktan sonra Hintli Prenslere karşı düzenlediği seferleri müsbet netîceler vermedi. Fakat onun asıl isteği Moğollardan uzak kalmaktı. 1291-92 senesinde Moğol ordusunun büyük bir istîlâ teşebbüsü başarıyla önlendi ve çoğu esir edildi. Bu esirlerin büyük bir kısmı Müslüman olarak Delhi Türk Sultanlığı’nın hizmetine girdiler. Aynı sene içinde Mandor ve Ucceyn’e seferler düzenlendi. Bu arada Karâ vâlisi ve dâmâdı Alâeddîn Muhammed, hükümdardan izin almadan Devagir üzerine sefere çıktı.   1294 senesinde sekiz bin kişilik bir süvârî birliğiyle yola çıkan Alâeddîn, Vindhyalar Dağlarını geçerek zor şartlar altında iki ay süren bir yolculuktan sonra, Devagir’e vardı ve şehri kısa sürede ele geçirdi. Alâeddîn, aldığı büyük ganîmetlerle ülkesine döndü. Fîrûz Şah bu gâlibiyete çok sevindi. Yeğenini tebrik ve teftiş için Karâ’ya gitti. Yerine Rükneddin İbrahim Şah geçti ise de beş ay tahta kalabildi. Onun yerine de 1296 yılında çıktığı bu yolculuğu esnâsında vefât etti. Yerine Rükneddîn İbrâhim Şah geçti ise de beş ay taahtta kalabildi. Onun yerine de Alâeddîn Muhammed Halacî geçti. Moğollar Bozguna Uğratıldı   Alâeddîn Muhammed, uzun seneler Moğol saldırılarına karşı koymakla uğraştı. 1299 senesinde Kutluğ Hoca’nın kumandasında 200.000 kişilik bir Moğol ordusu Delhi önlerine kadar geldi. Alâeddîn, Moğollara karşı ordusunun az olmasına rağmen kahramanca savaştı bozguna uğrattı. İç işlerini düzelten Alâeddîn Muhammed, 1302 senesinde fetihler yapmak için sefere çıktı. Racistan’da ünlü Çitor Kalesi’ni kuşatarak aldı. Fakat ordu bu seferden yorgun ve çok kayıp vermiş olarak döndü. Ayrıca Telingan Devleti üzerine gönderdiği ordu da başarı elde edemeden ve yorgun döndü.   1305 senesinde Amroha ve 1306 yılında Ravi yakınlarında, Moğollar bozguna uğratıldı. Bu mücâdeleler sırasında Dipâlpur eyâleti hudutları Melik Gâzi Tuğluk’un idâresine verildi. Melik Gâzi’nin her sene düzenlediği seferlerden dolayı da Moğol tehlikesi kalktı.   Kuzey Hindistan’ın hemen hemen tamâmına hâkim olan Alâeddîn, 1308 senesinde Melik Kâfur’u güney seferine gönderdi. Melik Kâfur, önce Varangel’i, 1310 senesinde de Madur’a ve Duâramudra’yı ele geçirdi. Böylece sultanlığın güney sınırları deniz sâhiline kadar dayandı.   Sultan Alâeddîn, şahsî kâbiliyet ve tecrübeleri ile devlet topraklarını genişletti. Birçok idârî yenilik yaptı. Müslümanların refah ve huzûr içinde yaşamalarını sağlamaya çalıştı. 1316 senesinde ölünce, Melik Kâfur, Velîahd Hızır Han’ın yerine henüz 5-6 yaşındaki Şihâbüddîn Ömer’i tahta çıkardı. Buna karşı çıkan Alâeddîn’in üçüncü oğlu Mübârek Han, Melik Kâfur’u öldürttü. 1316 senesi Nisan ayında kardeşini de hapse attırarak Kutbeddîn lakabı ile tahta çıktı. Mübârek Han, babasının bâzı kânunlarını yürürlükten kaldırdı. Gucerât ve 1318 senesinde Devagir’deki isyânları bastırdı. Ancak bir Hindû dönmesi ve kölesi olan Hüsrev Han tarafından 1320 senesi Nisan ayında öldürüldü. Hüsrev Han tahta geçti.   Hüsrev Han, tahta geçtiği zaman Pencap’ta hudut bölgeleri kumandanı olan Gâzi Melik Tuğluk isyân etti. Oğlu Fahreddîn Cavna’nın da teşvikiyle Delhi üzerine yürüdü. Delhi önlerinde yapılan savaşı Gâzi Melik Tuğluk kazandı. Hüsrev Han yakalanarak îdâm edildi. Gâzi Melik de 1320 senesi Eylül ayının altısında Delhi Sultanlığı tahtına çıktı. Bu târihten îtibâren Delhi Sultanlığında Tuğluklar devri başladı. Tuğluklar Devri Başladı   Babası Türk, annesi Hindli olan Gâzi Gıyâseddîn Melik Tuğluk tahta geçtikten bir hafta gibi kısa bir zaman zarfında sükûneti sağladı. Tuğluk-âbâd adı ile yeni bir şehir kurdu ve burasını hükûmet merkezi yaptı. Dekken’deki Varangel Racası isyân edince, Uluğ Han ünvânı alan oğlu Cavna Han’ı o bölgeye gönderdi. Bu sefer, başarısızlıkla neticelendi. Cavna Han 1323 senesinde tekrar Dekken üzerine gönderildi. O da Bidâr’ı fethettikten sonra Varangel’e doğru ilerleyerek burayı da ele geçirdi. Bu târihten îtibâren Varangel, Sultanpûr olarak adlandırıldı. Cavna Han, bölgede son olarak Telingâna’yı fethetti. Burası ilk defâ doğrudan doğruya Müslümanların idâresine girdi.   1325’te Tuğluk Han’ın ölümü üzerine oğlu Cavna Han, Muhammed Şah lakabı ile tahta geçti. Muhammed bin Tuğluk, bâzı idârî ve askerî tedbirler aldı. Güneydeki fetihler sebebiyle, bölgede yeni bir saltanat merkezi yapılmasına ihtiyâç duyarak, 1327 senesinde Devagir’i yeniden inşâ ettirdi. Devletâbâd adını verdiği bu şehri hükûmet merkezi yaptı. Hükûmet memurları, âlimler ve halktan pek çok kişi buraya yerleşti. Muhammed Han, gönüllü göçün az olması yüzünden halkı Devletâbâd’a göç etmeye zorladı. Bu duruma kızan halk, arâzilerini terk ederek hırsızlığa başladı. Sultanın, bunlar üzerinde bir birlik göndermesi, arâzide zirâat yapılmasını zorlaştırdı ve Delhi’de kıtlık baş gösterdi.   Muhammed Han devri bundan sonra dâimî olarak isyânlarla geçti. 1335 senesinde Ma’ber Vâlisi Seyyid Celâleddîn Madura, bağımsızlığını îlân etti. Sultan bu vâlinin üzerine yürüdü ise de bir netîce elde edemedi. Böylece Ma’ber, Delhi Sultanlığının idâresinden çıktı.   Bengal Vâlisi Behram Han’ın 1338 senesinde ölümünden sonra sultanlığa bağlı Doğu Bengal eyâleti istiklâlini îlân etti. Aradan bir sene geçmeden Ali Şah Kar adında bir kumandan isyân etti, fakat isyân ânında bastırıldı. Arkasından Avadh Vâlisi Ayn-el-Mülk ayaklandı. Sultan bütün güçlüklere rağmen bu isyânı da bastırdı. Ayn-el-Mülk yakalanarak hapsedildi ise de bir süre sonra af edilerek tekrar Avadh vâliliğine getirildi.   1343 senesinde Pencap eyâletindeki Sunâm, Samânâ, Kaythal ve Guhrâm’da isyânlar çıktı. Ancak bu isyânlar şiddetli bir şekilde bastırıldı. Muhammed Tuğluk yine bir isyânı bastırmak üzere Sind Seferine çıktığı zaman Tahattha yakınlarında hastalanarak 1351 senesi Martında öldü. Muhammed Tuğluk’un ölümü sırasında Hindistan’da, üçü ayaklanmalardan ortaya çıkma beş tâne bağımsız Müslüman Türk devleti vardı. Firuz Şah Mali Refahı Sağladı   Başsız ve güçsüz durumda kalan ordunun ileri gelen kumandanları ve devlet adamlarının ısrâriyle, ölen sultanın yeğeni Fîrûz Şah, sultanlığı istememesine rağmen, tahta çıkarıldı.   Fîrûz Şah, tahta geçtikten sonra devleti kuvvetlendirmek için seferlere çıktı. Bengal bölgesinin hâkimi İlyas 1345 senesinde Batı Bengal’de bağımsızlığını îlân etmiş, 1352 senesinde ise Doğu Bengal’i ele geçirmişti. Fîrûz Şah, önce İlyas’ın üzerine yürüdü ve onu İkdala Kalesine çekilmeye mecbur bıraktı. Bu seferden sonra Orissa üzerine yürüyerek burayı ele geçirdi. Orissa Racası barış yapmak istedi. Senelik yirmi fil vergi vermek üzere barış yapıldı.   Fîrûz Şah, 1367 senesinde doksan bin süvârî, 480 fil ve çok sayıda piyâdeden meydana gelen ordusu ile Thattha üzerine sefer düzenledi. Çok büyük sıkıntıların, çekildiği bu sefer sonunda, Sind Câmlarının hükümdarı Câm Mâli’nin senede 400.000 Hind parası vermesi şartıyla anlaştılar.   Fîrûz Şah, 1388 senesi Eylül ayında seksen üç yaşındayken öldü. Her işinde âlimlere danışan Fîrûz Şah, ülke topraklarını genişletmek için büyük seferlere çıkmaktan ziyâde iç işleri ile uğraşmayı tercih etti. İşlerinde en büyük desteği hocası Celâleddîn Hindî’den (rahmetullahi aleyh) görmekteydi. Vergileri koyup kaldırmakta dînin hükümlerine çok dikkat ederdi. Dîne uymayan her türlü vergiyi kaldırdı. Devlet geliri azalacağı yerde daha da arttı. Devlet idâresinde yaptığı düzenlemeler, mâlî ve iktisâdi alanlarda büyük bir gelişmeye sebeb oldu. Müslüman ve gayri müslim bütün halkın refah ve saâdetine hizmet etti.   Fîrûz Şah’dan sonra şehzâdeler arasındaki mücâdeleler, onun yaptığı bütün iyi işlerin tahrib olmasına ve sultanlığın kötü duruma düşmesine sebeb oldu. Bu mücâdelelerden sonra torunu Gıyâseddîn Tuğluk tahta geçti. Bu târihten Tîmûr Han’ın 1398 senesindeki Hindistan Seferine kadar taht, altı defa el değiştirdi. Tîmûr Han, 1398 senesi Eylül ayında İndus Nehri’ni geçerek Hindistan’a girdi. Delhi Timur Han’ın Eline Geçti   Delhi Sultanı Mahmud Şah elindeki yetersiz kuvvetlerle karşı koymaya çalıştı ise de Delhi önündeki muhârebede yenildi. Delhi Tîmûr Han’ın eline geçti. Tîmûr Han, 1399 senesinde Türkistan’a geri dönünce, Mahmud Şah yeniden hükümdar ünvânını aldı. Fakat önce Mallû, sonra da Devlet Han Ludî’nin elinde bir kukla hükümdar olarak kaldı. Mahmud Şah’ın 1413 senesinde ölmesiyle Tuğluk Hanedânı sona erdi.   1414 yılında Delhi’yi ele geçiren Mültan vâlisi Hızır Han, ölünceye kadar bölgeyi Tîmûr ve Şahrûh adına idâre etti. Ölümünden sonra yerine geçen oğlu Mübârek, bağımsızlığını îlân etti. Böylece Delhi Sultanlığı’nın idâresi, Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellemin neslinden olduklarını iddiâ etmeleri yüzünden “Seyyidler” adını alan Hızır Han nesline geçti.   Saltanatı ayaklanmalarla geçen Mübârek Şah, 1434 senesinde nüfûzunu kırmak istediği vezîri Server-ül-Mülk tarafından öldürüldü. Yerine kardeşinin oğlu Muhammed, ondan sonra da 1444’te onun oğlu Âlem Şah çıktı. Hepsinin saltanatı, kargaşalık, ayaklanma, iç ve dış harblerle geçti. Bu yüzden devlet gittikçe zayıfladı. Son yıllarda devlet işleri Pencab’ın büyük bir kısmına hâkim olan Behlül Han Ludî adında bir Afgan beyinin eline geçti. 1451 seneside Behlül’ün baskısına dayanamayan Âlem Şah, tahtı ona bırakarak Badaun’da yerleşti. Böylece Delhi Türk Sultanlığı sona erdi ve hükümdarlık Afgan asıllı Lûdîlerin eline geçti. Devlet Teşkilatı   Delhi Türk Sultanlığının idârî teşkilâtı genelde Türk İslâm devletlerinin teşkilâtına dayanmaktaydı. Saray teşkilâtının başında Vekil-i Dâr bulunurdu. Ondan sonra idâresinde hâciplerin görev yaptığı Emir Hâcib veya Bâr Bey denilen saray görevlisi gelirdi.   İdârî işlere vezir bakmaktaydı. Dînî işler ise, Sadr-üs-Sudûr denilen görevlinin idâresindeydi. Bu zât aynı zamanda sultanlık baş kâdısı Kâdı-i Memâlik görevini de yapardı.   Delhi Türk Sultanlığı, süvârî kuvvetlerinin büyük rol oynadığı düzenli bir orduya sâhipti. Askerler önce, ıktâlardan faydalanırlardı. Daha sonra maaş almaya başladılar. Orduda fillerin önemli bir yeri vardı. Fillerin üzerinde okçular bulunurdu. Ayrıca bunlardan düşman saflarını yarmak ve mâneviyatlarını bozmak için faydalanılırdı. Ordunun piyâde sınıfının çoğunu Hindûlar meydana getirirdi. Hassa askerleri dışında, piyâdeler geçici olarak orduya alınırdı. Büyük Âlim ve Evliyalar Yetişti   Birçok âlim, şâir, yazar ve sanatkârı himâyelerine alan Delhi Sultanları, kültür ve sanatın gelişmesine büyük hizmet ettiler. Balaban devri, ilim ve sanat bakımından önemlidir. Onun devrinde Ferîdeddîn Mes’ûd, Sadreddîn bin Behâeddîn Zekeriyyâ, Bedreddîn Ganevî gibi İslâm âlimleri, Hamîdeddîn, Bedreddîn Dımaşkî, Hüsâmeddîn gibi tıb âlimleri yetişti. Büyük âlim Emir Hüsrev Dehlevî, Delhi Sultanlarından himâye gördü.   Hüsrev Dehlevî, Hindistan’da şiirlerini Farsça yazan şâirlerin en büyüğüdür. Şâirliği yanı sıra, târihî kitaplar da yazmıştır. Delhi sarayında yaşayan şâirlerden birisi de Hüsrev Dehlevî’nin yakın arkadaşı Necmeddîn Hasan Sencerî idi. Bu iki zâtın yakın dostu târihçi Ziyâeddîn Bernî 1357 senesine kadar Delhi Sultanlığının târihini anlatan Târih-i Fîrûz Şah adlı eserin yazarıdır. Nizâmüddîn Evliya, Ferîdüddîn Genc-i Şeker ve Şeyh Nûreddîn, Celâleddîn Hindî gibi büyük tasavvuf âlimleri Delhi Türk Sultanlığı zamânında yaşamış, Hindistan’ın meşhur ve büyük velîleridir. Geniş İmar Faliyetleri Yapıldı   Delhi Sultanları, geniş îmâr faaliyetlerinde bulundular. Günümüze kadar ulaşan birçok eserler yaptılar. Ayrıca yeni şehirler inşâ ettiler. Yaptıkları eserlerin büyük kısmı Delhi’dedir. Kutbeddîn Aybeg’in yaptırmaya başladığı 79 metre yüksekliğindeki Kutb Minâr ismi ile meşhur minâre daha sonra bitirilmiştir. Aybeg, ayrıca Cayna mâbetleri enkazını kullanarak Kıdvet-ül-İslâm adlı câmiyi inşâ ettirdi.   Halacî Hanedânlığı zamânında Hindistan’daki Müslüman mîmârisi, Selçuk mîmârisi teknik ve üslûbunun etkisinde gelişti. Alâeddîn Halacî zamânında Kıdvet-ül-İslâm Câmii’nin yanında yapılan medrese bunlardan biridir.   Tuğluklarda Fîrûz Şah, birçok îmâr faaliyetlerinde bulundu. Ayrıca eski eserlerin tâmir ve ihyâsına büyük önem verdi. Hisar ve Cavnpûr gibi birçok meşhur şehir kurdu ve tâmir ettirdi. Ayrıca Fîrûzâbâd adıyla Delhi yakınlarında yeni bir başkent inşâ ettirdi. Buranın güneyinde Havz-ı Hassı denilen büyük havuzun kenârında bir medrese yaptırdı. Bunlardan başka; 50 sulama bendi, 40 câmi, 30 medrese, 20 hânkâh, 100 kervansaray ve han, 5 dârüşşifâ, 100 türbe ve mezar, 10 hamam, 150 sulama işlerinde de kullanılabilecek kuyu ve su biriktirmeye mahsus havuz, 100 köprü yaptırmıştır.        
Mengücekler Erzincan, Kemah ve Divriği’de onbirinci asrın sonundan on üçüncü asrın sonuna kadar hâkim olan Türk beyliği. Kurucusu olan Mengücük Gâzi, Büyük Selçuklu Devleti sultanlarından Alparslan’ın kumandanlarındandır. 1071 Malazgird Zaferi’nden sonra Anadolu’nun zaptı için vazifelendirilenler arasında bulunan Mengücük Gâzi, Anadolu’daki fetihlerde şehîd oldu.  Mengücük Gâzi, çok akıllı, ileri görüşlü, cesur ve tedbirli bir bey idi. İlk Anadolu fâtihleri gibi Mengücük Gâzi de halk arasında velî mertebesine yükselmiş ve Kemah’ın kuzeybatısında Karasu kıyısında Mengücük Gâzi’ye atfedilen türbesi, asırlardır halkın ziyâretgâhı olmuştur. Kaynaklardaki bilgilerin yetersizliği, beyliğin kuruluşu hakkında, kesin bir târih tesbitini mümkün kılmamaktadır.  Mengücük Gâzi’nin yerine Danişmendlilerden Melik Gâzi’nin kızı ile evli olan oğlu İshak geçti. Bu sıralarda Artuklu beylerinden Emîr Belek, Mengücük Beyliği’nin topraklarına girerek Dersim ve Palu kasabalarını ele geçirdi. Buna karşılık olarak Belek Bey’in haçlılar üzerine yaptığı bir seferden faydalanan İshak Bey, Malatya bölgesini işgal etti (1118).  Emîr Belek ona karşı 1120 senesinde harekete geçti, İshak Bey, Artuklu kuvvetlerine karşı duramıyacağını anlayınca, Trabzon Dukası Constantin Gabras’dan yardım istedi. Constantin bu isteği kabul etti. Belek Bey, bu ittifaka karşı Danişmendli Melik Gâzi ile birleşti. İki taraf arasında Erzincan yakınlarında olan muharebede İshak Bey ve Constantin mağlûb oldu (1120). İshak Bey esir düştü. Danişmendli Melik Gâzi, dâmâdı İshak Bey’i serbest bırakınca, Emîr Belek ile arası açıldı. Bu yenilgi, İshak Bey’in siyâsî hayâtının sona ermesine sebeb oldu.  İshak Bey, bu olaydan sonra Melik Gâzi’nin nüfuzu altına girdi ve yirmi beş sene hüküm sürdükten sonra 1142’de öldü. Danişmendliler bundan faydalanarak Kemah’ı zabtetti. Kısa bir süre sonra Danişmendli Melik Muhammed ölünce Mengücükler Kemah’ı geri aldılar. İshak Bey’in ölümünden sonra Mengücükler, Kemah-Erzincan ve Divriği Mengücükleri olmak üzere ikiye ayrıldılar.Kemah-Erzincan Mengücükleri  Bu kolun ilk meliki olan Dâvûd Bey hakkında kaynaklarda fazla bir bilgi yoktur. Türkiye Selçuklu Sultânı İkinci Kılıç Arslan tarafdârı olduğu için, Danişmendli Yağıbasan tarafından 1162 senesinde öldürüldü. Yerine oğlu Fahreddîn Behramşah geçti.  Ülkesini gayet iyi idare eden Behramşah, Erzincan’ı önemli bir kültür ve ticâret merkezi hâline getirmiş ve Türkiye Selçuklularına tâbi olmuştu. Behramşah’ın Sultan İkinci Kılıç Arslan’ın dâmâdı olması, iki hânedân arasındaki münâsebetlerin müsbet yönde gelişmesine sebeb oldu. Behramşah, araları açık olan İkinci Kılıç Arslan ile oğlu Kutbeddîn Melikşah arasında arabuluculuk yaptı. Baba oğulu barıştırmaya muvaffak olduysa da, bu durum uzun sürmedi.  Mengücüklerle, Türkiye Selçukluları arasındaki iyi münâsebetler, Rükneddîn İkinci Süleymân Şah zamânında da devam etti. Behramşah, 1202 senesinde İkinci Süleymân’ın Gürcistan seferine katıldı. Selçuklu kuvvetlerinin mağlûbiyeti ile neticelenen bu savaşta esir düştü. Gürcü Kraliçesi Thamara, ona esir değil, adetâ bir misafir muamelesi gösterdi ve fidye karşılığında serbest bıraktı. Behramşah’ın son yıllarında kızı Selçuk Hâtun, Sultan Birinci İzzeddîn Keykâvus ile evlendi. Bu evlilik iki hanedan arasındaki dostluğu daha da kuvvetlendirdi.  Behramşah, uzun süren saltanatı boyunca, dört Türkiye Selçuklu sultanıyla birlikte oldu. Bunlar İkinci Kılıç Arslan, Gıyâseddîn Keyhüsrev, Rükneddîn Süleyman ve Alâeddîn Keykubâd’dır. Behramşah, altmış seneden fazla hükümdarlık yaptıktan sonra 1225 senesinde Erzincan’da öldü. Erzincan civarındaki Aşağı Urla köyüne gömüldü.  Kaynaklar Behramşah’ın akıllı, güzel ahlâklı, tebeasına ve askerlerine şefkatli olduğunu, ilmi ve âlimleri himaye edip, onlara ziyadesiyle ihsanda bulunduğunu, pâdişâhlar arasında, bu güzel vasıfları ile müstesna bir mevki kazandığını, zengin-fakir, yerli-yabancı farkı gözetmediğini, hükümdarlığı zamanında Erzincan’da huzur ve seâdetin hüküm sürdüğünü yazmaktadır. Bu yüzden halk ve asker, kendisinden çok memnun idi. Hayırseverliği o derece idi ki, kışın kar ve soğuk dolayısıyla kuşların ve yabanî hayvanların açlıktan ölmemesi için dağlara arabalarla yem gönderip, serptirirdi.  Behramşah’ın yerine oğlu ikinci Dâvûd Şah geçti. Dâvûd Şah, ilim ve kültürle uğraşan ve âlimleri himaye eden bir sultandı. İlme duyduğu yakın ilgiden dolayı meşhûr tıb âlimi Muvaffakuddîn Abdüllatîf Bağdâdî’yi sarayına davet edip, maaş bağladı. Böylece Dâvûd Şah adına eserler yazdı. Dâvûd Şah, ilim alanındaki başarısını, ülke yönetiminde gösteremedi. Selçuklu Sultânı Birinci Alâeddîn Keykubâd’a karşı bâzı tedbirlere girişmesi, yaşlı Mengücüklü beylerinin îkâzlarına yol açtı. Dâvûd Şah, bu beyleri dinleyeceği yerde, onlardan bir kısmını öldürdü, bir kısmını da hapsettirdi. Beylerden bir kısmı Sultan Alâeddîn Keykubâd’ın yanına kaçtı.  Alâeddîn Keykubâd, kendisine sığınan beyleri himayesine aldığını bildirerek bunların mallarını iade etmesini ve hapsettiği beyleri de serbest bırakmasını istedi. Dâvûd Şah önce bu isteği kabul etmedi. Fakat akıbetinden korkarak sultânın isteğini yerine getirdi. Sultânın bu beylere alâka göstermesine üzülen Dâvûd Şah, meseleyi kökünden hâlletmek için değerli hediyelerle Kayseri’de bulunan sultânın yanına gitti. Sultanla görüşerek sadâkatini bildirdi ve iki taraf arasında antlaşma yapıldı. Sultan ona bir ahidnâme verdi. Buna göre Dâvûd Şah, sultana sadâkatle bağlı kaldıkça kendisine dokunulmayacak ve yardım görecekti.  Dâvûd Şah Erzincan’a dönünce, verdiği sözü unuttu. Beylerinin, sultânı kandırmalarından korkarak, Erzurum meliki Tuğrulşah’ın oğlu Cihanşah’a ittifak teklif etti. Ayrıca Eyyûbîlerden Melik Eşref ve Celâleddîn Harezmşah’dan da yardım istedi. Fakat bir netice elde edemedi. Onun bu faaliyetlerinden haberdar olan Sultan Alâeddîn de, Dâvûd Şah’ın tekrar anlaşma teklifini reddederek, Erzurum üzerine sefere çıkmak bahanesiyle harekete geçti.  Dâvûd Şah, yolda onun kuvvetlerine katıldı. Fakat Sultan, Dâvûd Şah’ı yakalattı ve hiç bir mukavemetle karşılaşmadan Erzincan’a hâkim oldu. Kemah Kalesi teslim olmamak için bir süre direndiyse de, Dâvûd Şah, ölümle tehdid edilince kale muhafızlarına haber gönderip, teslim olmalarını istedi (Ekim 1228). Böylece Sultan Alâeddîn, Mengücüklerin bu bölgedeki hâkimiyetine son verdi.  Dâvûd Şah ise, kendisine ıktâ olarak verilen Akşehir ve Ilgın’a gönderildi. Kardeşi Muzafferiddîn Muhammed ise Şarkî Karahisar’da hüküm sürüyordu. Sultan, emirlerden Ertokuş’u onun üzerine gönderdi. Muzafferiddîn, ıktâ karşılığında kaleyi teslim etti ve daha sonra kendisine timar olarak verilen Kırşehir’e gitti. Böylece Mengücüklerin Erzincan kolu târih sahnesinden çekilmiş oldu.

Divriği Mengücükleri

  
Mengücüklerin bu kolu, siyâsî faaliyetleriyle değil, Divriği’de inşâ ettikleri cami, medrese, hastahâne ve türbeleriyle tanınmıştır. Divriği Mengücüklerinin ilk beyi İshak Bey’in oğlu Süleyman Bey’dir. Fakat Süleyman Bey’in siyâsî faaliyetleri hakkında kaynaklarda bir bilgi yoktur. Yerine oğlu Şâhinşah geçti. Şâhinşah’ın bastırdığı sikkelerden anlaşıldığına göre, Türkiye Selçuklu sultanları İkinci Kılıç Arslan ve Rükneddîn İkinci Süleyman Şah’a tâbi idi.  Divriği Kale Câmii’nin bânîsi olan Şahinşâh hakkında bu câmînin kitabesinde şöyle denilmektedir: “El-Emîr el-İsfehsalar el-Ecel Seyfüddünyâ ved-dîn Ebü’l-Muzaffer Şâhinşah bin Süleymân...” Yine onun sikkelerinden ve Divriği’de yaptırdığı türbesinin kitabesinden ölüm târihinin 1197 senesinden sonra olduğu anlaşılmaktadır.  Şâhinşah’ın vefatından sonra yerine oğlu Süleyman geçti. Adına, oğlu ve torunu tarafından yaptırılan eserlerin kitabelerinde ve Ulu Câmii Vakfiyesi’nde rastlanılmaktadır. Ancak hayâtı ve faaliyetleri hakkında pek bilgi yoktur. Süleymân’dan sonra yerine oğlu Ahmed Şah geçti. Ahmed Şah, Kösedağ bozgununa şâhid olmuş, Moğolların Anadolu’yu işgal ettikleri dönemde, Divriği kalesini onarmak için büyük çaba harcamıştır.  1250 senesinden önce ölen Ahmed Şah’ın yerine oğlu Melik Sâlih geçti. Melik Sâlih’den sonra Divriği Mengücükleri hânedânı ve hâkimiyetleri hakkında kaynaklarda bilgi yoktur. Mısır-Sûriye Memlûk Sultânı Baybars’ın Kayseri seferinden döndükten sonra, Abaka Han, 1277 senesinde Divriği’ye uğradı. Şehir halkının kendisine ilgisizliğini, hattâ kalede silâhlı asker bulunduğunu görünce, surları tahrib ettirdi. Beyliğin bu kolu, bundan sonra ortadan kalkmış ve bölge, İlhanlıları takiben Eratnaoğullarının hâkimiyetine girmiştir.  Erzincan’ı ve Divriği’yi, ilim ve kültür merkezi hâline getiren Mengücük beyleri, ilim ve sanat adamlarının hamisiydiler. Doğu Anadolu’da Erzincan, Kemah, Divriği ve Şarkî Karahisar’a sâhip olan Mengücükler, siyâsî faaliyetlerinden ziyâde, inşâ ettirdikleri sanat eserleriyle tanınırlar. Herbiri birer sanat şâheseri olan hayır müesseseleri yaptırdılar.  Erzincan’daki eserleri, şehrin zelzelelerde gördüğü zararlardan dolayı zamânımıza kadar gelememiştir. Erzincan civârındaki kitâbesiz Künbed’in Mengücüklere âit olduğu kabûl edilir. Kemah ve Divriği’de pek çok Mengücük eseri mevcuttur. Kemah’dakiler harâbe hâlindedir. Divriği’de Ahmed Şah’ın 1228’de yaptırdığı Ulu Câmi, sanat târihi bakımından kıymetlidir. Ulu Câminin yanında, 1231’de yapılan bir de Dârüşşifâ (hastâne) vardır. Dârüşşifâ, Mengücük âilesinden Turan Melek Hâtun tarafından yaptırılmıştır.Mengücük hânedan mensupları, öksüz, fakir ve zavallıların sâhibi olup, onları himâye ederlerdi.  
Akkoyunlular Devleti Bir Türk oymağının İran ve Doğu Anadolu’da kurduğu devlet. Akkoyunluların ne zaman ve hangi yolla Anadolu’ya geldikleri bilinmemektedir. Bazı tarihçilere göre on ikinci asırda Maveraünnehr veya Azerbaycan’dan Doğu Anadolu’ya gelip, Urfa, Mardin ve Bayburt bölgelerine yerleştiler. Akkoyunluların soyu, Oğuz Hana kadar uzanmaktadır.

Eski Oğuzların Bayındır boyunun bir oymağı oldukları da söylenmektedir. Bundan dolayı da Akkoyunlu Hanedanı “Bayındır” veya “Bayındırıyye” adları ile anılır. Bayraklarında koyun ambleminin olması, Karakoyunlular gibi, bunların da Orta Asya’da mühim roller oynayan Kon (Koyun) ilinden geldikleri ihtimalini kuvvetlendirmektedir.

Akkoyunlular, hanedanlığının asıl kurucusu olarak görülen Tur Ali Bey zamanında tarih sahnesine çıktılar. Moğollar arasında başgösteren saltanat kavgasının, devletin siyasi kudretini yok etme durumuna getirmesinden faydalanan Türkmen beylerinden Tur Ali Bey, Anadolu, Irak ve Suriye hududlarına akınlarda bulundu.

Tur Ali Bey zamanında Akkoyunlulara bu beyin şöhretinden dolayı Tur Alililer de denildi. Tur Ali Bey, müttefik Türkmen beyleri ile Trabzon’a akınlar düzenledi. Bu akınları durdurmak isteyen Trabzon hükümdarı üçüncü Alexios, kız kardeşi Maria Despina’yı Ali Beyin oğlu Kutluğ Beye vererek, Akkoyunlular ile akrabalık kurdu. Bu suretle Akkoyunlu akınlarından imparatorluğunu koruyabildi.

Kafkas Dağlarından Umman Denizine

Anadolu’da Moğol hakimiyetinin kalkmasından sonra Sotay, Çoban ve Celayir hanedanları nüfuz mücadelesine başladılar. Bu mücadele sırasında Akkoyunlular, Musul ve Diyarbakır taraflarında hakimiyet kuran Sotayoğullarının hizmetine girdiler. Bu hanedanın zayıflamasından sonra Artukoğulları ile işbirliği yaparak bölgedeki bazı kale ve şehirleri zapt ettiler.

1362’de Ali Beyin ölümü ile başa geçen Kutlu Bey zamanında Akkoyunlu oymağı gitgide kuvvetlendi. Türkmen boy ve aşiretlerinin katılmasıyla Horasan, Fırat, Kafkas Dağlarından Umman Denizine kadar uzanan büyük bir devlet haline geldiler.

Kutlu Bey, Erzincan emiri Mutahharten’i Eratnaoğullarının saldırılarından korudu. Fakat araları bozulunca Mutahharten, Akkoyunluların devamlı mücadele içinde bulundukları Karakoyunlular ile birleşerek, Akkoyunluları mağlup etti. Bu mağlubiyet üzerine Kutlu Bey, Kadı Burhaneddin’e sığınmak mecburiyetinde kaldı.

1389’da Fahreddin Kutlu Beyin ölümünden sonra Akkoyunlu tahtına Ahmed Bey geçti. Ahmed Bey zamanında Erzincan emiri Mutahharten ile Akkoyunlular arasındaki mücadele devam etti. İki hükümdar arasında yapılan muharebede başlangıçta Mutahharten ağır bir yenilgi aldı ise de bir süre sonra Karakoyunlu Kara Mehmed Bey ile ittifak kurarak Akkoyunlulara tekrar saldırdı ve ağır bir yenilgiye uğrattı.

Ahmed Bey, Kadı Burhaneddin’e sığındı. Ahmed Bey kısa zamanda tekrar eski gücüne ulaştı. Bir müddet sonra Akkoyunlu tahtını ele geçiren Kara Yülük Osman Bey ile Kadı Burhaneddin’in arası açıldı. Yapılan bir savaşta Osman Bey, Kadı Burhaneddin’i esir alarak öldürttü. Osman Bey, Kadı Burhaneddin hakimiyetindeki Sivas’ı zaptetmek istedi ise de şehir halkının Osmanlı sultanı Yıldırım Bayezid’den yardım istemesi sonucu şehzade Süleyman Çelebi’nin ordusuyla gelmesi üzerine muvaffak olamadı.

Anadolu’da istediği gibi bir beylik kuramayan Kara Yülük Osman Bey, Mısır meliki Berkuk’un hizmetine girdi. Ancak Melik’in ölümü ve Anadolu’da Memluklere ait bazı yerlerin Yıldırım Bayezid tarafından feth edilmesi üzerine Osman Bey, Timur Hana sığındı. Timurluların Anadolu’ya yaptığı seferlere katıldı. Ankara Savaşında Timur Hanın yanında yer aldı.

Timur Han, Anadolu’dan çekilirken, Kara Osman Beye Diyarbakır ve havalisi bırakıldı. Bundan sonra Osman Bey, bütün gücüyle Akkoyunluları toplamaya çalıştı ve bunda muvaffak olarak 1403’te Akkoyunlu Devletini kurdu. Ömrü mücadele ile geçen Osman Bey, 1435’te Karakoyunlularla yaptığı savaşta iki oğlu ve bazı torunları ile birlikte öldürüldü.

Osman Beyden sonra başa geçen Ali Bey, kısa bir süre sonra tahtı Hamza Beye bırakmak mecburiyetinde kaldı. Uzun süre Karakoyunlularla uğraşan Hamza Beyin 1444’te ölümünden sonra Akkoyunlu Devletinde iktidar kavgaları başladı. Bu kavgaların neticesinde Uzun Hasan, Akkoyunlu tahtını ele geçirdi. Uzun Hasan’ın iktidara gelişinden sonra Akkoyunlular fevkalade önem kazandılar.

Karakoyunlu hükümdarı Cihanşah, Maveraünnehr hükümdarı Ebu Said Miranşah ve Horasan Hükümdarı Hüseyin Baykara’yı yenerek topraklarını ele geçiren Uzun Hasan bu suretle Fırat havalisinden Maveraünnehr’e kadar uzanan büyük ve kuvvetli bir devlet kurmuş oldu. Bundan sonra kendine rakip olarak Osmanlıları gören Uzun Hasan, bu devletin düşmanları ile işbirliğine başladı.

Osmanlı’ya Mağlup Oldular

Bir taraftan batılılarla ve bilhassa Venediklilerle antlaşmalar yaparken, diğer taraftan Karamanoğullarını destekleme gayesiyle Osmanlı topraklarına akınlarda bulundu. Bu olaylar üzerine iki devlet arasında 1473’te yapılan Otlukbeli Muharebesinde Fatih Sultan Mehmed Hana mağlub olarak kaçtı. Bu mağlubiyet üzerine devletin merkezini Tebriz’e nakletti. Uzun Hasan’ın ölümünden sonra iç karışıklıklar iyice alevlendi. Bu karışıklıklar, devletin yıkılmasına kadar devam etti. Uzun Hasan’ın torunları Elvend Mehmed Bey ve Murad Bey arasındaki taht kavgası ve herbirinin bir yerde hükümdarlıklarını ilan etmeleri, Akkoyunlu Devletinin parçalanmasını hızlandırdı. Doğuda kuvvetlenmeye başlayan Şah İsmail, sistemli olarak Akkoyunlulara hücum ederek, bu devletin 1508’de yıkılmasında en büyük amil oldu.

Devlet Teşkilatı

Akkoyunlu beyliğinin esas teşkilatı, kendinden önceki Türk ve İslam devletlerinin aynıdır. Devlet, hanedan üyelerinin ortak mülkü sayılırdı. Hanedana mensub şehzadelerden biri diğerlerinin başı olur ve ona “Ulu Bey” veya “Han” denirdi. Diğer şehzadeler ona bağlı olarak ülkenin herhangi bir yerinde geniş selahiyetlere sahib olarak hüküm sürerlerdi. Hükümdar ölünce vasiyyet edilen şehzade başa geçerdi. Belirli bir veraset usulünün olmaması, devleti her zaman karışıklığa götürebiliyordu.

Akkoyunluların devlet teşkilatı, Selçuklu ve İlhanlılar taklit edilerek teşkil edilmişti. En yüksek idari mercii “Büyük divan” idi. Büyük divana, Sahib-i Divan başkanlık ederdi. Divanda ayrıca “Sahib” adını taşıyan vezirler ile büyük divana bağlı her biri bir bakanlık düzeyindeki divanları cezai ve askeri işlere bakan adl ve arz veya arizi divanlarının nazırları, kazasker ve pervaneci bulunurdu. Şehzadeler ve büyük boyların beyleri de bu divanın üyesiydiler. Bu beylerin en büyüğü hükümdarın katılmadığı seferlere “Emir-i a’zam” ismiyle kumanda ederdi. Büyük beylerin herbiri bir şehzadeye “Atabek” olurdu.

Uzun Hasan zamanına kadar, Akkoyunlu ordusu, hükümdarın maiyyet kuvvetiyle diğer boy beylerinin kuvvetlerinden ibaret olup, atlı idi. Uzun Hasan Osmanlı Devleti’nin teşkilatını taklid ederek, yeni bir ordu kurdu. Ordu, Hassa Nökerleri ismiyle 30.000 kişilik bir kuvvetten kurulmuştu. Orduda bu hassa kısmından başka, azaplar, dirlik sipahileri, çeriler (Türkmen kuvvetleri), deveci, yamacı, ra’d endaz gibi gruplar da vardı.

Hassa askerleri devamlı ve aylıklı idi. Diğer gruplar ise harp zamanı orduya katılırlardı. Akkoyunluların bayrağı beyaz renkteydi. Devamlı mücadeleler yüzünden Akkoyunlularda medeniyet ve kültür bakımından kayda değer bir ilerleme görülmedi. Bununla birlikte, Tebriz’de Uzun Hasan Camii, Mardin’de Kasım, Hamza ve Cihangir mirzaların yaptırdığı zaviye, mescid ve medreseleri ile Bayındır Beyin Ahlat’ta yaptırdığı medrese, cami ve hamam Akkoyunlulardan günümüze intikal eden belli başlı eserlerdir.
Tîmûrlular Orta Asya ve İran’da büyük bir İslâm devleti kuran hânedânlık. Dünyânın en büyük hükümdarlarından Tîmûr Han tarafından 1370’te kuruldu. Mâverâünnehr ve İran dâhil Çin ve Delhi’ye kadar bütün Asya’ya Irak, Suriye ve İzmir’e kadar Anadolu’ya hâkim oldular. Moskova ve Astırhan’a kadar ilerlediler.   Tîmûr Han, askerî fetihler yanında İslâm âlimlerine ve mübârek makamlarına hürmet ederek, hâkimiyetini çok genişletti. Çok harp edip, hep gâlip geldi. Hânedanın kurucusu Tîmûr Hanın Çin’e giderken vefât etmesiyle, ülke oğulları ve torunları arasında bölüşüldü.   Tîmûr Hanın torunu şehzâde Halil Sultan bin Mîrânşah, 1409 yılına kadar merkezde hâkimiyet kurdu. Tîmûr Hanın oğlu Şahruh önce Horasan’a, 1409’dan sonra da Semerkand’a Büyük Tîmûrlu hükümdarı oldu. Mîrânşah Batı İran ve Irak’ı ele geçirdi. Fakat Şahruh 1420’de bütün Tîmûrlu ülkesinin hâkimi olup, Hindistan ve Çin’de ismen hükümdardı. Şahruh’un 1447’de vefâtıyla taht mücâdelesini Semerkand hâkimi oğlu Uluğ Bey kazandı.   Uluğ Bey, hükümdarlığı yanında ilme ve fenne çok hizmet etti. Uluğ Bey, oğlu Abdüllatîf tarafından 1449’da öldürüldü. Abdüllatîf, Tîmûrlu ülkesine hâkim olup, 1450 yılına kadar hükümdarlık yaptı. Abdüllatîf, otoriter idâresine rağmen tasavvuf ehline iyi davrandı. 1450’de suikastla öldürülmesiyle yerine, Şahruh’un torunu Abdullah bin İbrâhim hükümdar oldu. Abdullah Mirza 1451’de tahtından indirilip, yerine Ebû Said bin Muhammed Tîmûrlu hükümdarı oldu. Ebû Said’in hükümdarlığı uzun sürüp, ülkede istikrar sağlandı.
   Ebû Said, Osmanlı pâdişâhı Fâtih Sultan Mehmed Handan sonra devrin en güçlü hükümdarıydı. Sofiyye-i âliyyenin büyüklerinden Ubeydullah-ı Ahrâr’ın sohbetinde bulunup, duâsını alırdı. Ebû Said, Akkoyunlu Uzun Hasan’a karşı, Karakoyunlu Hasan Ali’ye yardım seferine çıktı. İâşe ve levazımının ele geçirilmesiyle zor duruma düştü. İkmâlin olmaması ve orduda kaçakların bulunması sebebiyle zayıflayıp, 1469’da Türkmenlere esir düştü.   Tîmûrluların sonuncu uzun ömürlü hükümdarı Hüseyin Baykara’dır. Herat ve bütün Horasan üzerinde hüküm süren Hüseyin Baykara (1470-1505) zamânında Tîmûrlu kültürü en parlak devrini yaşadı. Ülkenin Özbekler de denilen Şeybânîlerin hâkimiyetine geçmesiyle, Tîmûrlu hânedanı sona erdi.   Tîmûrlu Devleti, teşkilât îtibâriyle Moğol-Türk-Fars ve İslâm müesseselerinin sentezleşmesinden meydana geliyordu. Baştaki han kültür îtibâriyle olmasa da Moğol soyundandı. İdârî ve askerî teşkilâtı Türkleşmiş Moğol vasıflarını taşıyordu. Fars’a hâkim olduklarından devletin mâliyesinde İranlı kâtipler çoğunluktaydı. 

Ehli Sünnet’in Hamisiydiler

   Tîmûrlular, Orta Asya ve İran’da Ehl-i sünnetin hâmisiydiler. Zamanlarında büyük İslâm âlim ve tasavvuf ehli yetişip, Tîmûrlu ülkesinde yaşadı. Tîmûrlular, bozkır karakteri de taşıyan son büyük Müslüman hânedandır. Devletin başında Tîmûr Han neslinden bir han bulunurdu. Tîmûrlu şehzâdeleri, yarı müstakil veya müstakil eyâletlerde vazife yapardı. Eyâletlerdeki şehzâdeler çok büyük kuvvetlere sâhiptiler. Bu durum taht mücâdelelerine de sebep oluyordu.

   Geniş yetkileri bulunan bu emirler, askeri topluyor, ordunun nizam ve inzibatıyla uğraşıyor, ganîmeti paylaştırıyor, hükümdar önünde resmî geçit yaptırıyordu. Tîmûrlu ordusu; hükümdarlarından hassa alayından başka kendilerine suyurgallar (bir nevi iktâ) verilen askerlerden meydana geliyordu. Tavacılara askeri toplama emri verilince, askerin tespit edilen yer ve zamanda bulunmaları mecbûriydi. Savaşlarda fillerden de istifâde ediliyordu.Başarılarının Sırrı, Ordunun Disiplin ve Düzeni   Tîmûr Hanın başarılarının sırrı, son derece disiplinli ve düzenli bir orduya sâhip olmasından kaynaklanır. Savaşlarda başarı gösterenlere “suyurgallar” ihsan etti. Bir nevi iktâ sistemi olan “Suyurgal” teşkilâtı, Tîmûrlu ordusuna asker hazırlıyordu. Tîmûrlularda büyük devlet dîvânı karakterinde “dîvân-ı buzurg-ı emâret, dîvân-ı emâret-i tavâciyân” denilen Tavacı Dîvânı vardı. Bu dîvân Türkleşmiş Moğollardan meydana gelen ordunun işlerine baktığı için “Türk dîvânı” denilmesi dikkat çekicidir. Türk dîvânı, genelkurmay başkanlığı mâhiyetindeydi. Üyelerine “emir-i tavacı” veya “dîvân beyi” denirdi.   Mâlî meselelere “dîvân-ı mâl” bakardı. Başkanına “Amîr-i dîvân-ı mâl” denirdi. Burada İranlı kâtipler vazife yapar, bunlara “Nuvisandagân-ı Tacik” denirdi. Moğol vergi usûlünde toplanan “tamga” çiftçilerden, ticâret ve zanaat sâhipleriyle kısmen gümrükten alınırdı.   Tîmûrlu ülkelerinden Mâverâünnehr, Horasan ve İsfehan’da ziraat yapılırdı. Osmanlılar, Memlûkler ve Bizanslılarla ticâret yaparlardı. Semerkand, Herat önemli ticâret merkezlerindendi. Urtak adında ticârî teşkilâtları vardı. Semerkand, Şiraz, Herat en önemli Tîmûrlu şehirleri olup, hükümdarlar buralarda otururlardı.Timurlu Rönasansı

   Tîmûrlular kültür, sanat ve mîmarlık alanında muhteşem eserler verdiler. Bu eserlerin ihtişamına batılılar da hayran olup, buna Tîmûrlu rönesansı demişlerdir. Eserleri hâlâ okunup faydalanılan âlimler yetişti. Müslümanların gözbebeği, sofiyye-i âliyyeden Behâeddîn-i Buhârî, Alâüddîn-i Attâr, Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr, Seyyid Şerîf Cürcânî, Yâkûb-i Çerhî, Muhammed Pârisâ, Mevlânâ Sâdüddîn-i Kaşgârî, Nizâmeddîn-i Hâmûş, Ali bin Hüseyin, Abdullah-ı İlâhî, Abdullah-ı Semerkandî dâhil daha pekçok âlim ve tasavvuf ehli Tîmûrlular devrinde yaşayıp, yetişti. Tîmûrlu hanlarından iltifat ve himâye gördü.   Molla Câmî’nin "Şevâhid-ün-Nübüvve" ve "Nefehât" isimli eserleri Türkçe’ye de tercüme edildi. Daha pekçok eseri olan Molla Câmî aynı zamanda şeyhülislâm, âlim ve veliyyi kâmildi.   Uluğ Bey, Tîmûrlu hükümdârı ve hey’et (astronomi) âlimiydi. "Zîc-i Uluğî" pek kıymetli olup, hâlâ faydalanılmaktadır. Semerkand’da kurduğu rasathânenin araştırmaları ve âlimleri pek meşhurdu.   Doğu Türkçesi olan Çağataycada meşhur eserler veren Ali Şîr Nevâî, Tîmûrlulardan çok îtibâr görüp, devlet hizmetinde vazife aldı. Nevâî’nin Türkçe, Farsça mukâyeseli "Muhâkemet-ül-Lügâteyn" kitabı meşhur olup, büyük âlim Molla Câmî’nin "Nefehât, Ferîdüddîn-i Attar’ın da Mantık-üt-Tayr" eserlerini Türkçeye çevirdi. Ali Şîr Nevâî’nin daha pekçok eseri vardır.   Şah Nimetullah-i Velî, Kâsım-ı Envâr, Hâfız-ı Şîrâzî, Kemâleddîn-i Binâî, Nişâpûrlu Kâtibî, Sekkâkî, Heratlı Lütfî, Abdullah Hâtifî şâir olup, Tîmûrlular devrinde tasavvufî ve lirik şiirler söyleyip, yazdılar.   Tîmûrlu târihçilerinden Hâfız-ı Ebrû, Abdürrezzak Semerkandî meşhur olup, eserleri devrin kaynaklarındandır. Hâfız-ı Ebrû, dört bölüm hâlinde on iki eserden meydana gelen "Mecmuât-üt-Tevârih" ve Abdürrezzak’ın umûmî târih mahiyetindeki "Matla-üs-Sa’deyn" adlı eseri vardır.   Tabiat manzarası ressamı ve minyatürcü Kemaleddîn Behzâd, Tîmûrlular devrinde yetişen meşhur sanatkârdır. Behzâd, tabiat resimleriyle an’anevî minyatür unsurlarını birleştirerek, kitap süslemesine yeni bir çehre getirdi. Mîmârî eserlerde yüksekliğe, süsleme ve renk zenginliğine önem verdiler.   Tîmûrlu hanları zaptettikleri beldelerin meşhur mîmar, usta, sanatkâr ve âlimlerini başşehre getirtip, güzide eser vermelerini temin ederlerdi. Tîmûrlu sarayları, câmi, medrese, türbe ve dergâhları muhteşem olup, yeni üslûpla çok zengin olarak inşâ edilmişti.   Semerkand’da Bibi Hanım Câmii, Gûr-i Mîr, Şâh-ı Zinde Türbesi, Şirin Bike Ağa, Hasan Bike ve Çocuk Bike, Olcay ve Bibi Zeynep kabirleri, Meşhed’de Gevher Şad Câmii, Mescid-i Şah, Anov’da Bâbür Câmii, Herat’ta Medrese, Yesi’de Ahmed Yesevî Türbesi, Tîmûrluların meşhur mîmarlık ve sanat eserlerindendir. 
Babür İmparatorluğu Hindistan’da kurulan Türk-İslam devletlerinden. Timur’un beşinci batından torunu Babür tarafından 1526’da kurulmuştur. 1483’te Fergana’nın başkenti Andican’da dünyaya gelen Babür, 1494’te babası Ömer Şeyh Mirza’nın ölümü üzerine Fergana hükümdarı oldu. Fakat Babür, Özbeklerin büyüyen kuvvetleri karşısında, kendisi için orada sağlam bir yer elde etmenin mümkün olamayacağını anlamıştı. 

  Bundan dolayı 1504’te Kabil’i daha sonra Kandehar’ı alarak orada yerleşti. 1508 Eylülünde ilk defa Hindistan’a akın yaptı. Üç ay süren bu akında ülkeyi tanıdı ve pekçok ganimet elde etti. Kasım 1519’da Hayber’i geçerek Hindistan’a girdi. Peşaver yakınlarına geldi. Beş defa Pencap’a sefer yaptı. Bu seferler neticesinde, Kuzey Hindistan’ı fethetti. Kasım 1525’te Hindistan’ı fethetmek üzere Kabil’den hareket etti.  

   21 Mayıs 1526’da Panipat Meydan Muharebesi’nde İbrahim Ludi’nin büyük ordusunu yok etti. Böylece Hindistan Türk İmparatorluğu tacı Babür’e geçmiş oldu. Aralık 1526’da dünyanın en büyük şehirleri arasında olan Delhi, Agra ve Hanpur fethedildi. Babür, Agra’yı başkent yaptı.

  Babür Şah, 1527’de Hinduların üzerine yürümek niyeti ile Agra’dan hareket etti. Ludilerin Racistan’daki kontrollerini kaybetmeleri üzerine müstakil hale gelen Hindular, hükümdarları Rana Senka’nın etrafında toplanarak, 100.000 kişilik bir ordu ve birkaç yüz fille yeni Hindistan fatihinin üzerine yürümeye başlamışlardı. Bu, çok kritik tarihi bir andı. Babür’ün harbi kaybetmesi demek, Ganj Vadisinin Hinduların eline düşmesi, netice itibariyle beş asırlık Müslüman-Türk hakimiyetinin Hind kıtasında son bulması demekti. 

  Babür, 13.500 kişilik pek seçkin bir Türkistan atlı birliği ile düşman üzerine yürüdü. Yanında Osmanlı Türklerinden Mustafa Rumi’nin kumanda ettiği bir topçu birliği de vardı. Hindularda top ve tüfek yoktu. Ateşli silahlar ve Türk atlısının üstün savaş kabiliyeti, Babür’e parlak bir zafer kazandırdı. Düşman tamamen imha edildi. Bu zafer, Müslüman-Türklerin Paniput’tan daha büyük bir zaferiydi. Biyana civarında geçen bu meydan muharebesi Babür’e “Gazi” ünvanını kazandırdı.

Babür Şah Ülkeyi Çok Büyüttü

Babür Şah zamanında ülkenin sınırları güneyde Vindiya Dağlarından, kuzeyde Amu Derya’ya kadar uzandı. 25 Aralık 1530 yılında Agra’da vefat eden Babür Şahın yerine 22 yaşındaki büyük oğlu Hümayun Mirza geçti.

  1508’de Kabil’de dünyaya gelen Nasireddin Hümayun Şah, saltanatının ilk zamanlarında kardeşi Kamran Mirza ile uğraşmak zorunda kaldı. Zamanında asıl tehlike Şir Han Sur’dan geldi. Hümayun 1540 yılında başkent Agra’yı terk etmek mecburiyetinde kaldı. Böylece 15 yıl için taht Surilerde kaldı. Hümayun’un elinde Afganistan, SindKuzey PencabKeşmir ve Belucistan kaldı. 1543’te Hümayun, Kuzey Pencap, Sind ve Belucistan’ı da Surilere bırakmak zorunda kaldı. 

  Kendisi Şah Tahmasb Safevi’ye sığındı ve 1553 Ocak ayına kadar orada misafir edildi. Daha sonra Eylül 1554’te Safevi Şah’ın desteği ile kardeşi Kamran Mirza’dan Kandehar’ı alarak baba mirasını toplamaya başladı. Aynı senede kardeşini Kabil’den uzaklaştırarak Afganistan’a sahib oldu. Daha sonra Bedahşan’ı da aldı.  1555 Şubatında Hindistan’ın tekrar fethine girişti ve büyük Pencap havalisine hakim oldu. Timuroğullarının ve babasının Hindistan’da büyük prestijleri olduğu için çok iyi karşılandı. Surilerle 22 Haziran 1555’te yapılan Maçivara Meydan Savaşının kazanılması, Hind kapılarının tamamen açılmasını sağladı. Bu zafer, Babür Devletinin ikinci kuruluş tarihi olarak kabul edilmektedir.

  28 Ocak 1556’da vefat eden Hümayun, yumuşak bir huya sahipti. Düşmanları tehlikeli rakipler olsa bile her zaman affetme alçak gönüllülüğünü göstermiştir. Kardeşi Kamran Mirza sık sık isyan etmesine rağmen onu her zaman affetmiştir. Hümayun, ülkesinin imarına önem vererek, İslami karakterde birçok binalar yaptırmıştı. Ölümü, o sırada Hindistan’da bulunan büyük Türk denizcisi Seydi Ali Reisin tavsiyesine uyularak, oğlu Ekber’in tahta çıkışına kadar gizli tutuldu. Hümayun, Delhi’de defnedildi. Hanımı Hamide Banu, onun için, bugün bile sanat yönünden herkesin ilgisini çeken muazzam bir türbe yaptırdı.

   Hümayun’dan sonra devlet idaresi, oğlu Celaleddin Ekber’in eline geçti. Ekber zamanında Babür İmparatorluğu sayılı dünya devletleri arasına girdi.Şubat 1556’da tahta çıkan Ekber’in ilk senelerinde devletin idaresi, babasının yardımcısı Bayram Hanın elinde kaldı. Ekber’in atalığı olan Bayram Han, Ekber tarafından Han-ı Hanan yani başvezirlik makamına yükseltildi. Devletin idare edilmesinde Bayram Hanın çok emeği geçti.

   Ekim 1556’da saltanat değişikliğinden faydalanmak istiyen Surlularla Paniput’ta yapılan savaşı Babürlüler kazandı. Müteakiben Malva, bağımsız Racput devletleri, Gucerat ve Handeş ele geçirildi. Bengal bir defa daha Delhi’nin idaresi altına girdi. Bir çok istilacılar için Hindistan’a geçit veren kuzeybatı hududu, Kabil ve Kandehar’ın ele geçirilmesi ile emniyet altına alındı. Bununla beraber Kandehar şehrinin alınması, İran ile uzun bir süre çekişme sebebi oldu. 

   Diplomatik seviyede en çok Safeviler ile dostluklar kuruldu. Özbek hükümdarı Abdullah Han ile kendi topraklarını, hudutlarını tayin için bir anlaşma yapıldı. Hind Okyanusunda bulunan Portekizlilerden gelen müşterek tehlike karşısında Osmanlılar ile de temaslar yapıldı. Fakat Delhi ile İstanbul arasındaki çok uzun mesafe, büyük bir sünni ittifakının doğmasını engelledi.

Ekber Şah Doğru Yoldan Ayrıldı

  Diğer taraftan Ekber Şah, “Din-i İlahi” adı ile derleme bir din kurmaya çalışıyordu. Bu din sayesinde bütün teb’ası üzerinde manevi ve ruhani hükümdarlığını tesis etmek arzusundaydı. Ancak Mecusi, Brehmen ve Hıristiyanlara hürriyet tanırken, Müslümanlara zulüm ve işkence ederdi. Ekber’in din düşmanlığını, zamanının büyük din alimlerinden ve Hindistan’ın Serhend şehrinde yaşamış olan İmam-ı Rabbani Ahmed Faruki Serhendi Hazretleri Mektubat  adlı eserinde uzun anlatmaktadır.

  Ekber, saltanatında, bir taraftan sınırlarını genişletirken, diğer taraftan da askeri ve idari sahalarda faaliyette bulundu. İlk olarak damgalama usulünü getirdi. Ülkedeki topraklar, olduğu gibi hükümdara bağlı devlet toprağı haline getirildi. Ordu subaylarına ve memurlara derece verildi. Arazi gelirlerini kontrol etmek için “Kurubi” adı verilen tahsildarlar teşkilatı kuruldu.

   1603 yılında şiddetli bir dizanteri hastalığına yakalanan Ekber, bütün tedavilere rağmen iyileşemiyerek çok geçmeden öldü. Cesedi, o zamanlar Behiştabad, daha sonra İskender adı verilen bahçeye gömüldü. Sonradan halefleri tarafından üzerine büyük bir türbe yapıldı.

  Ekber’in yerine, ölümünden önce tayin ettiği Selim adlı oğlu, Muhammed Cihangir adıyla tahta  geçti. 35 yaşında olan Cihangir, saltanat değişikliğinden faydalanarak başkaldıranların Delhi’ye bağlanması için çalıştı. Onun en büyük icraatı ve hizmeti, babasının İslam alimlerine karşı yürüttüğü baskıyı kaldırmasıdır. Ayrıca, ağır ve ezici cezalara son verdi. Vergi toplanmasındaki bozuklukları gidererek, vergi gelirlerinin daha sıhhatli bir şekilde devlet hazinesine girmesi için tedbirler aldırdı.

  Bu hizmetlerinin yanında, Avrupalılara Hindistan’a ticaret tesisleri kurma izni, ilk defa bunun zamanında verildi. Böylece İngilizlerin Hindistan’a sızmalarına zemin hazırlanmış oldu. Cihangir, Ekim 1627’de Keşmir’den Lahor’a giderken yolda vefat etti. Cihangir’in cesedi dini merasimden sonra Lahor civarında Şah Dara’da toprağa verildi. Cihangir Şahın devlet adamlığı yanında edebi cephesi de büyüktür. Tüzük-i Cihangiri adıyla yazdığı eseri çok kıymetlidir.

  Cihangir’in yerine oğlu Şah Cihan, Şehabeddin ünvanı ile tahta geçti. Devrinde, Hindistan’da ileri gelen müslüman devletleri ile mücadele etti. Bunların başında Nizamşahiler gelmekte idi. 1630’da harekete geçen Babürlüler, Nizamşahları Devletabad’a kadar sürdüler. Bu arada Darur şehri ele geçirildi. Ertesi yıl Devletabad da alınıp Nizamşahlara büyük bir darbe vuruldu.
Cihan Şahı uğraştıran diğer bir mesele de o sırada Hindistan’da hatırı sayılır bir devlet olan Adilşahlardır. Uzun mücadelelerden sonra Şah Cihan’ın üstünlüğünü tanıması şartı ile aralarında anlaşma sağlandı.

  Orta Hindistan’ın diğer üçüncü güçlü devleti, Kutubşahlar idi. Bunlar Şiiliği     benimsediklerinden, Sünni olmaları için Şah Cihan tarafından bir ferman yollanmıştır. Ayrıca Şah Cihan, Safeviler adına okunan hutbenin kendi adına okunmasını istedi. Şah Cihan büyük bir orduyla Dekken’e gelince, Kutubşahlar, korktular ve hutbede dört halifeyi ve Şah Cihan’ı zikrettikleri gibi, yıllık bir mikdar vergi ödemeyi de kabul ettiler. Böylece, bu devletlerle olan mes’eleler Babürlülerin lehine olarak halledildi.

  İran, Osmanlı ve Avrupa devletleri ile münasebet kuruldu. Bu sırada Portekizliler Hugli’de koloni kurdular ve köle temini için Bengal’de insan avına giriştiler. Bunu haber alan Şah Cihan, 1632’de meseleye el atıp, Hugli yöresini zabtetti ve Portekizlileri sadece bir şehirde oturmaya mecbur etti.

Hindistan'ın Son Haşmetli Devri

  Şah Cihan 1652’de hastalanınca oğulları arasında taht kavgası başladı. Evrengzib adındaki oğlu kardeşlerine hakim olduktan sonra, babasını da tahtından indirerek Temmuz 1658’de Agra’da sultanlığını ilan etti.Evrengzib Alemgir zamanında Gürganiye Devleti eski haşmetli devrini yaşadı. Evrengzib, dinine bağlı olup, alimleri severdi. Brehmenlerle ve şiilerle mücadele edip, şii sultanlıklarını ortadan kaldırdı. 

  Büyük alim İmam-ı Rabbani hazretlerinin oğlu Muhammed Ma’sum Faruki ve onun oğlu Muhammed Seyfüddin hazretlerinden feyz aldı. 50 sene adaletle hüküm sürdü. Şeyh Nizam Muinüddin-i Nakşibendi başkanlığındaki bir hey’ete, Hanefi mezhebi üzerine Fetava-i Hindiyye adındaki çok kıymetli fetva kitabını hazırlattı.

  Evrengzib, dış siyasete de önem verdi. Safevilerle olan dostluk devam ettirildi. Basra ve Arabistan’la mektuplaşmalar oldu. Mekke şerifine elçiler yollanarak büyük maddi yardımda bulunuldu. Bu devrede Osmanlı Gürganiye münasebetleri de ileri safhada idi. Padişah İkinci Süleyman’ın Hindistan elçiliği ile vazifelendirdiği Ahmed Ağa, 1690 yılında büyük bir merasimle karşılandı ve Anadolu’nun temsilcisi olarak kabul edildi. Batılı devletlerden İtalya, Fransa ve İngiltere ile de temaslarda bulundu. "Ebü’l-Muzaffer", "Muhyiddin Evrengzib", "Padişah" ve "Gazi" ünvanlarına sahib olan Evrengzib, yakalandığı rahatsızlıktan kurtulamıyarak Mart 1707 yılında vefat etti.

  Gürganiye Devleti, Evrengzib’den sonra parlaklığını kaybetti. Devlet, halefleri zamanında uçuruma gittiği gibi, hükümdarlar da gelişen dış baskı neticesinde yıprandılar. Hindistan’daki diğer Türk devletleri için kaçınılmaz bir hastalık haline gelen Hindulaşma, bu tarihten itibaren Babürlüler için, içten çöküşü hazırlayan bir sebeb oldu.

  Babür Devletinde çökme alametleri 18. yüzyılda hissedilmeye başlandı. Evrengzib’den sonra tahta geçen Bahadır Şah, devlet işlerini düzene koyduktan sonra, Racput meselesini halletmek istedi. Fakat bu arada ayaklanan kardeşi ile mücadele etmek zorunda kaldı ve onu öldürttü. Bir müddet asilerle uğraşan Bahadır Şah, (1707-1712) tarihleri arasında hüküm sürdükten sonra, 1712’de Lahor’da vefat etti.

  Bahadır Şah’ın yerine Cihangir Şahın bir yıllık saltanından sonra, yerine Ferruh tahta çıktı. Bunun zamanında devlet iç mücadeleye sahne oldu ve büyük parçalanmalar görüldü. 1722’de Safevilerin yıkılması ile yeni bir birlik teşkil ederek tahta çıkan Nadir Şah, aslen Kalaçlara dayanan ve Afganlaşmış olan Gılzaylar üzerine yürüdü. Gılzaylar yenilince, Hind sınırına sığındılar. Bu yüzden Nadir Şah, Babürlüleri birkaç defa ikaz etti. Ancak Babürlülerin Gılzaylara ses çıkarmadığını görünce, 1738’de sefere çıkıp, önce Babürlülerin ata yurdu olan Kabil’i daha sonra da Pencap ve Delhi’ye işgal etti. Ders vermek için Delhi’yi yakıp yıkan Nadir Şah, ele geçirilen Hind hazinelerini İran’a taşıdı.

İngiliz Hâkimiyeti Başladı

  Diğer taraftan Avrupa devletleri de Babür Devletinin hakimiyetini zaafa uğratmak için büyük çaba sarf ettiler. Alemgir adlı Babürlü hükümdarı veziri Gazieddin tarafından öldürülünce, tahta 1760 yılında İkinci Şah Alem geçti. Şah Alem, ilk olarak İngiliz himayesine giren Babürlü hükümdarı oldu. Bunun zamanında İngilizler hakimiyetlerini Bengal’den Orta Hindistan ve Racputana’ya kadar genişlettiler. 

   1764’te Badsar Savaşından sonra Bihar hakimiyetinden vazgeçen Şah Alem, İngiliz karargahına sığındı. İngilizlerin himayesinde Allahabad’da hayatını sürdüren Şah Alem, o hayattan bıkarak Maratalarla birleşmek üzere şehri terk etti. Böylece Şah İkinci Alem, bir müddet bunların himayesinde yaşadı. Marataların önemli reislerinden olan Sindia, yavaş yavaş kendisine kuvvetli bir krallık meydana getirerek Agra ve Delhi’yi ele geçirdi.   Babürlülerin varisi olduğunu ilan etti. 1803’te Marataların güçlenmesini Hind politikasına uygun görmeyen İngilizler, Sindia’yı mağlub ettiler. Şah İkinci Alem tekrar karşı karşıya kaldı. Bu Avrupa devletinden bazı imtiyazlar koparmak istediyse de İngiliz komutanı teklifleri her defasında geri çevirdi. Bununla beraber Babürlü ailesinin geçimini sağlamak üzere bir miktar para verdiler. Gerçek idare ise İngiliz temsilcisi tarafından yürütülmekle beraber, Delhi’den tebliğ edilen emirlerin hükümdar adına olmasına ses çıkarmadılar. Bir müddet sonra İngiliz-Babür münasebetlerinde protokol kaldırıldı. 

  İngiliz genel valisi Şah İkinci Alem’e eş duruma getirildi. Hükümdarın adı paralardan kaldırıldı.1837’de Babürlülerin son hükümdarı tahta çıktı. Asıl adı Ebü’l Muzaffer Siraceddin Muhammed olan İkinci Bahadır Şah, bu tarihte resmen sözde hükümdar ilan edildi. 1857’de büyük bir ayaklanmada bulunan İkinci Bahadır Şah, bu hareketi ile para kestirmeye ve hutbe okutmaya muvaffak oldu. Ancak İngilizler bu duruma şiddetle tepki gösterdiler.

Tarihte Görülmemiş İngiliz Vahşeti

   Bir İngiliz ordusu, Delhi’yi Babürlülerin elinden aldı. İngilizler Delhi’de evleri, dükkanları basıp, malları, paraları yağma ettiler. Kadınları, çocukları dahi kılıçtan geçirdiler. İçecek su bile bulunmaz oldu. Hümayun Şahın türbesine sığınmış olan çok yaşlı şahı, çoluk-çocukları ile, elleri bağlı olarak, kale tarafına götürdüler. Patrik Hudson, yolda şahın üç oğlunu soydurup, don ve gömlekle bırakıp, göğüslerine kurşun sıkarak şehid etti. Kanlarından içti. Cesetlerini kale kapısına astırdı. Bir gün sonra, başlarını İngiliz kumandanı Henri Bernard’a götürdü. Sonra, başları suda kaynatıp şaha ve zevcesine çorba olarak gönderdi. Çok aç olduklarından hemen ağızlarına koydular fakat çiğneyemediler, yutamadılar. Ne eti olduğun 
bilmedikleri halde, çıkarıp toprağa bıraktılar. Hudson haini, "Niçin yemediniz? Çok güzel çorbadır. Oğullarınızın etinden yaptırdım!" dedi.   Sonra, sultanı, zevcesini ve diğer yakınlarını Rangon şehrine sürüp habsettiler. Sultan 1862’de zindanda vefat etti. Delhi’de 3000 Müslümanı kurşunlayarak, 27.000 kişiyi de keserek şehid ettiler. Ancak gece kaçanlar kurtulabildi. Hıristiyanlar, diğer şehirlerde ve köylerde de sayısız Müslümanı öldürdüler. Tarihi sanat eserlerini yıktılar. Eşi bulunmayan, kıymet biçilmeyen zinet eşyalarını gemilere doldurup, Londra’ya götürdüler. Allame (büyük alim) Fadl-ı Hak, 1861’de Andoman adasında, zindanda İngilizler tarafından şehid edildi.

   İkinci Bahadır Şahın ölümü ile Babür Hanedanı Hindistan’da tarih sahnesinden çekildi.  İngilizler siyasi iktidarı ele geçirip hemen her yerde yaptıkları gibi, Hindistan’ı da bir isyanlar diyarı haline getirdiler. Değişik inanç ve kültürdeki insanları birbirine kışkırtarak onların birlik ve düzenine imkan vermeyip, mali kaynakları kendi ülkelerine akıttılar. Ayrıca Müslümanlar arasındaki yardımlaşmayı ve kardeşliği yıkmak için çeşitli entrikalar çevirdikleri gibi ajanları vasıtasıyla “Kadıyanilik” denilen bozuk bir mezhep ortaya çıkararak Müslümanları doğru yoldan saptırmaya çalıştılar.

   Bu tarihten sonra İngilizler Hindistan’a yerleşerek, Babür (Gürganiye) İmparatorluğunun tarih sahnesindeki yerini aldılar. Babür Şahın kurduğu Timuroğulları veya Gürganiyye Devletinin on yedi hükümdarı kronolojik olarak aşağıya çıkarılmıştır.
Gazneliler Gazne’de 962-1187 yılları arasında hüküm süren Türk-İslâm devleti.  Sâmânî Devletinin (819-1005) en parlak devirlerinde çok sayıda Türk, gruplar hâlinde Mâverâünnehr yoluyla İslâm dünyâsına getirilmekteydi. 912 yılından îtibâren ise Sâmânî Devletinin vâli ve komutan kadrolarında Türk isimleri de görülmeye başlandı. İşte bu Türk komutanlardan biri de Gazne Devletini kuracak olan Alptegin’dir. 

  Alptegin, 961 senesinde vezir Ebû Ali Muhammed Belâmî ile birleşerek Sâmânî Şehzâdesi Nasr’ı tahta oturtmak istediyse de bu arzusunu gerçekleştiremedi. Bunun üzerine kendisine bağlı birliklerle Afganistan’daki Gazne’ye çekildi ve burada bulunan Levik Hânedânını bölgeden uzaklaştırarak, şehre hâkim oldu. Böylece Gazne Devletinin temelini attı (962). 
Alptegin’in 963’te ölümü üzerine yerine geçen oğlu Ebû İshak İbrâhim, dört yıla yakın süren saltanatında Sâmânîlerle dost geçinme yolunu tercih etti. Ölümünden sonra 966’da yerine Bilge Tegin geçti. 

  Bilge Tegin, Buhârâ’da Sâmânî komutanlarından Fâik’in üzerine gönderdiği bir orduyu bozguna uğrattı. Bu mağlûbiyetten sonra bir daha Buhara’dan Gazne’ye ordu gönderilmedi. Bilge Tegin 975’te Hindistan üzerine yaptığı seferde Gerdiz Kalesini kuşatırken şehid düştü. Gazne’de ilk sikke bunun zamânında kesildi. Yerine geçen Pîrî Tegin, devleti yönetecek husûsiyetlere sâhib olmadığından beş yıllık saltanattan sonra tahtı Sebük Tegin’e bıraktı. 

  Devletin asıl kurucusu olan Sebük Tegin, Isık Göl civârında Barsgan’da doğmuş, 960’a doğru Müslüman olmuş, köle olarak satıldığı Alptegin tarafından terbiye edilip, mânevî evlâd edinilmiş ve mühim mevkilere getirilmişti. Hükümdâr olunca, “Nâsırüddîn Sebük Tegin Kara Beçkem” adını aldı.

  İyi bir idâreci ve komutan olan Sebük Tegin, Toharistan ve Zabülistan’la Zemindaver eyâletini, Gor bölgesini ve Belucistan’ın bâzı yerlerini ülkesine kattı. 979’da Hindistan’ın kuzeybatısında yerli hükümdârların en güçlülerinden Caypal’ı yenilgiye uğratarak Hindistan hâkimiyetine ilk adımı atmış oldu. Kâbil Nehri boyunca Peşâver’e kadar ilerleyerek bu bölgelerde İslâmiyetin yayılmasını sağladı.

  Sebük Tegin’in 997’de ölümünden sonra yerine oğlu İsmâil geçti. Ancak kısa bir süre sonra tahtı ağabeyi Mahmûd’a bırakmak zorunda kaldı. Mart 997’de tahta çıkan Sultan Mahmûd, Gazneli Devletinin kurucusu, Hindistan’a İslâm dînini yayan ve burada yüzyıllarca sürecek olan Türk hâkimiyetinin temellerini atan, târihin büyük cihangirlerinden ve hükümdârlarındandır.

  Sâmânoğullarının yıkılışına rastlayan bir zamanda tahta çıkan Sultan Mahmûd, ilk iş olarak Horasan’da hâkimiyetini tesis etti. Zaman zaman Karahanlılarla rakip duruma düşmekle berâber, güneydeki (Hindistan) ve batıdaki (İran) fetihleri için müsâit bir zemin ve elverişli şartlar buldu. Şiîlere karşı halîfeyi şiddetle savundu ve sünnî mezheplerin koruyucusu oldu. 

Hindistan'a 17 Sefer

  Sultan Mahmûd İran, Irak ve Harezm’i ülkesine kattıktan sonra Hindistan üzerine on yedi sefer düzenledi. 1000 yılında Peşâver şehrini aldı. Ertesi yıl Hindistan ordusunu yenip, Hindistan’ın en zengin eyâletlerinden biri olan Pencab’ı ele geçirerek, Hindistan’ın kuzeyine tamâmen hâkim oldu. Çok büyük ganîmetlerle Gazne’ye dönüp “Gâzi” ünvânını aldı. Beşinci seferinde Ganj Vâdisini ele geçirdi. 

  Sekizinci Seferinde ise 150.000 kişilik Hindû ordusunu imhâ etti. En meşhur seferi olan 11. Seferinde ise Gucerat’a girdi ve büyük ganîmetle geri döndü. Sultan Mahmûd 1030’da öldüğü zaman, Gazneli Devleti, batıda Âzerbaycan hudutlarından, doğuda Hindistan’ın Yukarı Ganj Vâdisine, Orta Asya’da Harezm’den Hint Okyanusu sâhillerine kadar uzanan çok geniş bir sâhaya yayılmıştı. 

  Sultan Mahmûd’dan sonra yerine oğlu Muhammed geçti ise de bu sırada Isfahan ve Rey umûmî vâlisi bulunan kardeşi Mes’ûd tarafından tahttan indirildi. Ekim 1030’da tahta çıkan Sultan Mes’ûd, iyi bir asker olmakla berâber, babasının komşularla iyi geçinme siyâsetini devâm ettiremedi. Özellikle Selçuklularla olan geçimsizlikleri uzun ve kanlı savaşların çıkmasına sebeb oldu. 

  Horasan’ın bir kısmını alma başarısını gösteren Selçuklulara karşı, Dandanakan Meydan Muhârebesinde (1040) Sultan Mes’ûd büyük bir mağlûbiyete uğradı. İran, Harezm ve Mâverâünnehr’e Selçukluların hâkim olmaları, Gaznelileri Afganistan ve Hindistan toprakları üzerinde yaşamaya mahkûm etti. 

  Bu mağlûbiyetten sonra Gazne’ye dönerek âilesini ve hazînelerini toplayan Sultan Mes’ûd, Lahor’a gitmek üzere yola çıktı. Ancak yolda muarızları tarafından yakalanıp hapsedildi ve Girî hapishânesinde yeğeni tarafından 1041’de öldürüldü. Yerine daha önce tahttan indirilip kör edilen kardeşi Muhammed çıkarıldı. Babasının öldürüldüğünü duyan Mevdûd, Belh’den Gazne’ye yürüyerek, Muhammed’i tahttan indirip hükümdâr oldu. 

  Mevdûd’un saltanatı (1041-1049) dış mücâdelelerle geçti. Zamânında Selçuklular önce Toharistan’ı, ardından Zemindaver’i ele geçirdiler. Diğer taraftan Delhi Racası da bâzı kaleleri almaya muvaffak oldu. Bunun yanısıra, Gazneli hâkimiyetinden kurtulmak istiyen Gurlular da harekete geçtiler. 

  Mevdûd’un 1049’da ölümü ile Gazneli Devleti karışıklık içinde kaldı. Tahta İkinci Mes’ûd çıktı ise de oğlu karşı çıktı. İkinci Mes’ûd’un tahttan indirilmesi üzerine Bahâüddevle Ali tahta çıktı. Fakat bunun saltanatı da çok kısa sürdü. 

  İki yıl geçmeden Mahmûd’un oğlu Abdürreşîd tahta çıktı. Ancak tahtta gözü olan komutanlardan Tuğrul Bey, onu öldürüp tahtı elde etti. 1040’tan beri artan Selçuklu baskısı Tuğrul Bey zamânında durduruldu. 

  Ülkede de eski âsâyiş yeniden sağlandı. 1059’da ölümü ile yerine çıkan kardeşi İbrâhim, ilk iş olarak Selçuklularla sulh yaptı. Oğlu Mes’ûd’u, Selçuklu Sultanı Melikşah’ın kızı ile evlendirip dostluk tesis etti. Kuzey ve batıda bir kısım toprakların kaybedilmesine karşılık Hindistan’da bâzı kaleler ele geçirildi ve devletin sınırları Ganj Nehrine kadar uzandı. 

  Sultan İbrâhim’in 1099’da ölümünden sonra yerine geçen oğlu Üçüncü Mes’ûd, babasının Hindistan fütûhatı ve dâmâdı bulunduğu Selçuklularla dostluğu devâm ettirme politikasını iyi yürüttü. Ancak 1115’te vefâtı ile devlet yeniden âsâyişsizlik içine düştü. 

  Arslan, diğer kardeşi Behram Şah üzerine yürüyünce Behram Şah, Selçuklu Sultanı Sancar’a ilticâ etti. Bu durum, yarım asırdan beri devâm eden Selçuklu dostluğunu bozdu. 

  Sultan Sancar, Gazne üzerine iki sefer düzenleyerek Arslan’ı yakalayıp öldürttü. Böylece Behram Şah 1117’de Gazne tahtını elde etti. Ancak bu târihten îtibâren Gazneliler, Büyük Selçuklu Devletine bağlı bir duruma geldiler. Bu devrin en önemli hâdisesi Gurluların harekete geçmeleridir. 

  1128’de Gur Melikü’l- Mülûk’u Kutbeddîn’in Behram Şah tarafından öldürülmesi, Gurluların ayaklanmasına sebeb oldu. Melik’in kardeşi Suri’nin Gazne’ye girmesi ile büyüyen isyân kısa sürdü. Fakat bir müddet sonra Alâeddîn Hüseyin önce Gazne’yi, ardından Bust’u tahrib edip, Gaznelilerin kuzeydeki hâkimiyetlerine son verdi. Oğuzların 1152’de Gazne üzerine yürümeleri üzerine Behram Şah, burasını kesin olarak bırakıp Lahor’a çekildi. 

  Behram Şah, 1160’da ölünce yerine oğlu Hüsrev Melik geçti. Bu sırada Gazne’de ikâmet etmekte olan Gurlu emir Muizzeddîn, 1173’ten îtibâren Hindistan seferlerine başladı. Gur akınları karşısında yerli Khokharlarla anlaşmaya çalışan Hüsrev Melik, bunların hıyânetini anlayınca Muizzeddîn’le anlaşmak için çâre aradı. 

  Ancak bir netîce elde edemedi ve 1187’de esir düştü. Böylece Gazneli Devleti, Gurlu İmparatorluğuna ilhakla târih sahnesinden çekildi. Son Gazneli Sultanı Hüsrev Melik ile oğlu Behram Şah, önce Gazne’ye oradan Firizkuh’a ve nihâyet Belervan Kalesine götürülerek hapsedildi, birkaç yıl sonra da 1191’de öldürüldüler. 

  Büyük Türk Hakanlığı, yâni Karahanlılardan sonraki Müslüman Türk Devleti Gazneli Devletidir. Sünnî-Hanefî mezhebinde olan Gazneliler, sarayda Türkçe, edebiyâtta Farsça, fakat resmî yazışmada Arapçayı resmî dil olarak kullanmışlardır. 
Karahanlılar 840 -1212 târihleri arasında Türkistan ve Mâverâünnehir’de hâkimiyet kuran ilk Müslüman Türk devleti. Karluk, Çiğil, Yağma ve diğer Türk boylarından meydana gelen Karahanlılar Devleti, devrin İslâm kaynaklarında El-Hakâniye, El-Hâniye, Âl-i Afrasiyâb; başka eserlerde de, Alp-ilig Hanlar, Arslan-Buğra Hanlar ünvânlarıyla anılır.

   Karahanlılar tâbiri, batılı şarkiyatçılar tarafından, bu sülâlenin Kara ünvânını çok kullanmaları sebebiyle verilmiştir. “Kara”, Türkçede, kuzey yönünü işaret etmesinin yanında, büyüklük ve yükseklik de ifâde eder.

   Karahanlılar Devleti, 840 senesinde Uygur Devletinin Kırgızlar tarafından yıkılmasıyla, Orta Asya bozkırlarında Bilge Kül Kadir Han tarafından kuruldu. Kadır Han, Mâverâünnehr’i almak isteyen Sâmânîler Devleti ile mücâdele etti. Karahanlıların başlangıç dönemi ilmî yönden pek açık değildir. Kadır Handan sonra iki oğlundan Bazır Arslan Han, Balasagun’da Büyük Kağan olarak, kardeşi Oğulçak Kadir Han ise, Ortak Kağan olarak Taraz’da devleti idâre ettiler.

   Oğulçak Kadir Han, Sâmânî Hükümdârı İsmâil bin Ahmed ile devâmlı mücâdele etti. Sâmânîler, 883 senesinde Taraz’da devleti ele geçirince, Oğulçak Kaşgar’ı merkez yapıp, Sâmânî hâkimiyetindeki bölgelere akınlara başladı. Bu akınlar sırasında Oğulçak Kadır Hanın yeğeni Satuk, Karahanlılara sığınan Ebû Nâsır adlı Sâmânî şehzâdesi veya Müslüman din adamları ile tanışarak, İslâm dînini kabul etti.

   Satuk, amcası Oğulçak’a karşı Müslümanlardan da yardım alarak taht mücâdelesine girişti. Onuncu asrın başlarında taht mücâdelesini kazanan Satuk Buğra Han, Karahanlı hükümdârı olarak İslâmiyeti kabul ettiğini îlân etti.

   Nûh aleyhisselâm’ın oğlu Yâfes’in torunları olan Türkler, hükümdârlarının Müslüman olmasından sonra fıtratlarındaki temizlik ile seve seve ve büyük topluluklar hâlinde en son ve en mütekâmil din olan İslâmiyeti topluca kabul ettiler. Sekizinci asırda Müslümanlarla tanışıp, içlerinden kısmen bu dîni kabul edenlerin bulunduğu, Türklerin 10. asırda topluca İslâmiyeti kabûlü, netîce îtibâriyle târihteki birçok hâdiseye yön vermesi bakımından pek önemlidir.

Abdülkerîm Adını Aldı

   Müslüman olunca, Abdülkerîm adını alan Satuk Buğra Han, doğudaki amcasına karşı mücâdelesinde, Müslüman gönüllülerden de faydalandı. Abdülkerîm Satuk Buğra Han, 995 senesinde vefât edince Artuç’a defnedildi. Yerine oğlu Mûsâ hükümdâr oldu. Onun çok kısa sürdüğü anlaşılan saltanatından sonra hükümdâr olan kardeşi Baytaş Arslan Han, doğu kağanı Arslan Hanı mağlûb ederek sülâlenin bu kolunu ortadan kaldırdı ve bütün Karahanlıları birleştirdi.

   Büyük evliyâ Ebü’l-Hasan Muhammed’in yardımı ile ülkenin doğusundakiler de Müslüman oldular. Baytaş Arslan Han, Karahanlı ülkesinde İslâmiyetin yayılması faaliyetlerini tamamlayınca, komşu Türk boylarını hak dîne dâveti kendisine gâye edindi.

   Baytaş’tan sonra oğlu Ebü’l-Hasan Ali hükümdâr oldu. Bu dönemde devletin batı kısmını kardeşi Buğra Han Harun idâre ediyordu. Buğra Han, 990 senesinde İsbicâb’ı zaptedip, 992 senesinde Sâmânîlerin merkezi Buhâra’ya girdi. Böylece Horasan ve Mâverâünnehir, Karahanlıların eline geçti. Şihâbüddevle ve Zâhirüdda’vâ gibi İslâmî ünvânlar kullanan Buğra Han, Kaşgar’a dönerken 996 yılında vefât etti. YerineAhmed bin Ali geçti. Halîfe tarafından tanınan ilk Karahanlı hükümdârı Ahmed Handır.

   Ahmed Han zamânında, Sâmânîler ve onlara bağlı devletçiklerle Karahanlı münâsebetini, devletin batı kısmını idâre eden İlig Han ünvanlı Nâsır bin Ali sağlıyordu. Özkent’te oturan Nâsır, 996 senesinde Sâmânî kumandanlarından Fâik’in teşvikiyle bu ülke topraklarına sefer düzenledi. Fakat Gazne Hâkimi Sebüktekin’in aracılığı ile bu iki devlet antlaşma yaptı. Bu antlaşmaya göre Sâmânîler, Seyhun sâhasını Katvan Çölüne kadar Karahanlılara bırakıyor, Fâik de Semerkand vâlisi oluyordu.

   Nâsır, 999 senesinde Buhârâ’yı zaptederek, Sâmânî Hânedânı mensuplarını Özkent’e götürdü. Nâsır Han, Gazneli Mahmûd ile anlaşınca, Ceyhun Nehri iki devlet arasında sınır kesildi. Ayrıca Mahmûd Han, aralarındaki dostluğu kuvvetlendirmek için Nâsır’ın kızı ile evlendi. Nâsır, Sâmânîlerin bütün mîrâsına konmak ve Horasan’ı ele geçirmek istiyordu. Bu yüzden Gazneli Mahmûd’un Hindistan Seferinden faydalanarak iki koldan Horasan’a girdi ise de mağlub oldu.

   Hânedân mensubu Hotan Hâkimi Yûsuf Kadır Handan yardımcı kuvvet alıp, Gaznelilere karşı yeniden askerî harekâta geçti. 1006 senesi Ocak ayının beşinde, Sultan Mahmûd’a mağlub oldu. Bu başarısızlık, Karahanlılar arasında âile kavgalarına yol açtı. Nâsır, bağımsızlığını îlân etmek istedi. Nâsır’a karşı Büyük Kağan Ahmed Han, Gazneli Mahmûd’a mürâcaat ettiyse de, Nâsır bin Ali 1013 senesinde vefât etti. Yerine Arslan İlig ünvânıyla kardeşi Mensûr bin Ali geçti. Büyük Kağan Ahmed Arslan Hanın hastalığında kendisini Büyük Kağan îlân eden Mensûr Han, kardeşi Muhammed’e de Arslan İlig ünvânını verdi.

   Ahmed  Arslan Han, Ortak Kağan Yûsuf  Kadır Han ve Ali Tigin ile birlik olup, hânedanlık kavgasına son vermek için harekete geçti. Ali Tigin, Mensûr’a esir düştü. Yedisu bölgesine yapılan düşman hücûmuna karşı hasta yatağında mücâdele eden Arslan Han, Balasagun’a sekiz günlük mesâfede, yüz bin çadırdan fazla gayri müslim göçebeyi mağlub etti. Tufan’a kadar tâkib ederek ülkesini korudu. Ahmed Han bu seferden dönüşünde 1017 senesinde vefât etti.

   Ahmed Handan sonra, Büyük Kağan olan Mensûr Arslan Han ise, 1024 senesinde kendi isteği ile saltanatı Yûsuf Kadır Hana bıraktı. Bu sırada Selçuklulardan yardım alan Ali Tigin, Buhârâ’yı zaptetti. Yûsuf Kadır Hana karşı kardeşleri Ahmed ve Ali birleştiler. İkinci Ahmed kendisini 1004’te Muizüddevle lakabıyla büyük kağan îlân etti. Kardeşi Ali ise, Arslan İlig oldu.

   İkinci Ahmed  Arslan Han; Balasagun, Hocend, Ahsikas, Fergana ve Özkend’e hâkim oldu. Yûsuf Kadır Han, Gazneli Mahmûd ile görüştü. İki Müslüman Türk Devleti arasında dostluk bağları, evlenme yoluyla da kuvvetlendirildi. Bu görüşmede Karahanlıları ilgilendiren meselelerin yanısıra, Arslan bin Selçuk ve emrindeki Oğuzların da Horasan’a nakledilmesi husûsunda karâra vardılar.

   Sultan Mahmûd, bir fırsatını bulup, Arslan bin Selçuk’u yakalattı ve Hindistan’da Kalincâr Kalesine hapsettirdi. Bu sırada Ali Tigin bozkırlara kaçtı ve Mahmûd’un ülkesine dönmesi üzerine tekrar Buhârâ ve Semerkand’a hâkim oldu. Yûsuf Kadır Hanın 1032 senesinde vefâtıyla oğulları Süleymân, Arslan Han; Muhammed de Buğra Han ünvânlarıyla devletin idâresini ele aldılar. Bu sırada Ali Tegin de Mâverâünnehir’de kendisini Tavgaç Kara Buğra Kara Hakan îlân etti.

   Karahanlı Hânedânı arasında kıyasıya devâm eden mücâdele netîcesinde, 1042 yılında ülke kesin olarak ikiye ayrıldı. Nâsır bin Ali’nin oğullarından Muhammed Arslan, Kara hakanlık mevkiinde Büyük Kağan ve İbrâhim de Tavgaç Buğra Kara Hakan ünvânını alarak Batı Karahanlılar Devletini meydana getirdiler. Yûsuf Kadır Hanın oğulları da Doğu Karahanlı Devletini idâre ettiler.


Avarlar Üçüncü ve dokuzuncu yüzyıllar arasında Orta Asya ve Avrupa’da önemli rol oynamış ve devlet kurmuş eski bir Türk boyu. Asya’da Hun İmparatorluğu çöktükten sonra 5. yüzyıl başlarında Avarlar İrtiş Irmağından Kore Yarımadasına kadar uzanan sahada büyük bir devlet kurdular. Ancak 458 yılında Çinlilere yenilerek kuzeye doğru çekildiler. 
552 yılında da Büyük Türk Hakanlığı tahtını Bumin Kağan idaresinde Çinlilere karşı ayaklanan Göktürklere kaptırdılar. Bu durumda Göktürklere boyun eğmek istemeyen Avarlar, batıya göç ettiler ve 558 senesinde Volga Nehrinin doğusuna gelip yerleştiler. Güney Rusya Türklerini biraraya topladılar. 
568’de Orta Avrupa’ya gittikleri zaman başlarında Bayan-Kağan bulunuyordu. Lombardlarla birleşen Avarlar, Macaristan’ı ele geçirdiler. Lombardların Kuzey İtalya’ya göç etmelerinden sonra ise, bu ülkeye bütünüyle sahip oldular. Peşinden Ukrayna, Romanya, Bulgaristan, Çekoslovakya, Sırbistan-Hırvatistan topraklarını içine alan büyük bir imparatorluk kurdular. 
Bizans İmparatorluğunu üst üste mağlubiyete uğratan Bayan Kağan’ın orduları Konstantinopolis (İstanbul) önlerine kadar geldi. 617 ve 626 yıllarında İstanbul iki defa kuşatma altına alındı ise de bir netice elde edilemedi. Bu başarısızlıklardan sonra Avarların gerileme dönemi başladı. 
Avarlara bağlı kavimler, Bizans’ın da desteği ile ayaklanarak topraklarını ele geçirmeye başladılar. Sekizinci yüzyılda Bavyeralılar ile devam eden yirmi yıl savaşlarında Avarlar iyice zayıfladı. 791’de Frank Kralı Charlemigne, Avarlar üzerine büyük bir sefer düzenledi ve hakimiyeti altına  aldı. 805 yılında düzenlediği son seferde ise, Avar Devletine son verdi.
Avarlar göçebe bir kavimdi. Diğer eski Türk beyliklerinde olduğu gibi Şaman inancına mensuptular. Ancak Avrupa’da Frank istilası sırasında Hıristiyan olmuşlardı. 
Devlet yönetimi askeri nitelikte olup, başta kağan bulunurdu. Askeri kuvvetleri atlı Avarlar ile Slav kavimlerinden teşekkül eden piyadelerden oluşuyordu. Avarlarla ilgili eserlere Macaristan bölgesinde rastlanmaktadır. 
Yapılan kazılardan elde edilen bilgiler Avarların Avrupa’da büyük bir topluluk halinde yaşadıklarını ve ölülerini atlarıyla beraber gömdüklerini ortaya koymaktadırlar.
Peçenekler
Türk boylarından. Oğuzların Üç-ok koluna mensupturlar. İslâm kaynaklarında “Beçene, Beçenek, Biçene”; Anadolu ağzında “Peçeneke, Beçenek” olan boyun adı, “iyi çalışır, gayret gösterir” mânâsındadır. Peçeneklere Bizanslılar “Patzinak”, Lâtinler “Bissenus”, Ruslar “Peçennyeg”, Macarlar “Beşennyö”, Ermenilerin “Badzinag” dedikleri kaynaklarda yazılıdır. Asıl yurtları, Orta Asya’da, Seyhun (Siriderya) ile İdil (Volga) nehirleri arasındadır.
Dokuzuncu yüzyılda Hazar Kağanlığı ve Oğuzların baskılarıyla asıl yurtlarını terk edip, batıya göç etmeye başladılar. Yayılma istikâmetleri Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara doğru idi. Hazar Kağanlığı, Rus Knezlikleri, Bizanslılar ve Balkan kavimleriyle mücâdele ettiler. 860-880 yılları arasında Don-Kuban nehirleri boyuna gelen Peçenekler, Macarları bu havâliden uzaklaştırdılar. Don Nehrinden Dinyeper’in batısına kadar yayıldılar. 915’te Rusların ataları Kiyef Rus Knezliği’ne ilk Peçenek akını yapıldı. Rusları Karadeniz kıyılarına indirmemek için, 915’ten 1036 yılına kadar, on biri büyük olmak üzere pek çok akın yaptılar. Peçeneklerin, Rusları Karadeniz’e indirmemeleri Bizanslıların menfaatineydi. Bizanslılar, 1018 yılına kadar Peçeneklerle dost geçinmeye çalıştılar. 1026, 1035, 1036’da Balkanlara akın tertip ettiler. Peçeneklerin iç mücâdelesinde, önce Kegen’in, sonra da Turak’ın Hıristiyan olmasıyla, millî felâketleri başladı. Peçenekler arasında 1048 yılında başlayan Hıristiyanlaşma, Balkanlarda sıkışmalarıyla hızlandı. Hıristiyanlaşan Peçenekler, millî benliklerini unutup, Türklüklerini kaybettiler. Bizanslılar, Peçenekleri yurtlarından alıp, başka yerlere iskân siyâseti tâkip ettiler. Bizans ordusuna da asker alındılar. 1071 Malazgirt Muhârebesinde Bizans ordusundaki Peçenekler, Selçuklular safına geçmeleriyle, Sultan Alparslan’ın zafer kazanmasında yardımcı oldular. 1176 Miriokefalon Meydan Muhârebesinde de Anadolu Selçukluları safına geçtiler. Balkanlardaki Peçenekler, Anadolu’da Marmara kıyılarına kadar gelen soydaşı Selçuklularla münâsebet kurdular. Peçenekler, Trakya’da Bizans kuvvetlerini üst üste yenerek, Edirne ve Keşan’a hâkim olarak, Çekmece’ye kadar geldiler. Oğuzların Üç-ok kolu Çavundur boyuna mensup olan İzmir Beyi Çaka Bey’in, kuvvetli bir donanma kurarak, Bizans’a âit adaları zaptetmesi, iki soydaş boyun, Bizans’a karşı ittifakına sebep oldu. Bizans’a karşı Peçenek, Çavundur ittifakı entrika ile bütünüyle gerçekleşemedi. Bizansılar, Peçeneklere karşı Kıpçaklarla anlaştı. Bizans’a kırk bin atlı ile yardıma gelen Kıpçaklar, Bizans ordusuyla berâber olup, Meriç Irmağı ağzında ve Enez yakınında Peçeneklerle karşılaştılar. 29 Nisan 1091 târihinde Luvinyum Muhârebesinde Peçenekler yenildiler. Luvinyum Muhârebesi, Peçeneklerin siyâsî târihinin sonu oldu. Peçeneklerden kırk bin âile Arnavutluk kuzeyindeki Ohri Gölünün doğusuna yerleştiler. Balkanlara dağılan Peçenekler, Müslüman olmadıklarından, Anadolu ve Hindistan’daki soydaşları gibi Türklüklerini muhâfaza edemeyip, Slavlaştılar. Asıl çoğunluğu Karadeniz’in kuzeyi ve Balkanlarda olmasına rağmen, günümüzde buralarda Peçenek hâtırasına rastlanmamaktadır. Anadolu’da Peçeneklere âit coğrafî adlar hâlâ mevcuttur. Ankara vilâyeti, Şereflikoçhisar kazâsı yakınındaki Peçeneközü vâdisi, Maraş’ın Elbistan kazâsında iki, Konya bölgesinde de dört yer adı. Peçeneklerin Anadolu’ya geldiklerinin hâtırasıdır.
Uygurlar
Uygurlar, Ötüken, Kansu ve Doğu Türkistan’da bir hâkanlık iki devlet kurmuş olan Türk boyu. Uygurların anayurtları Baykal Gölünün güneyindeki Orhun, Selenga ve Tala nehirlerinin bulunduğu bölgedir. Bilinen târihleri Büyük Hun İmparatorluğu ile başlar. Göktürklerin ilk zamanlarında Selenga Nehri etrâfında oturuyorlardı. Yedinci yüzyılın ilk çeyreğinde Sir-Tarduşların altı kabileden meydana gelen birliğine katıldılar. Ortaçağ'da Orta Asya'da ileri bir medeniyet kuran Uygurlar, önceleri Kuzey Moğolistan'da yaşıyorlardı. Hun İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra Göktürklerin hakimiyeti altına girdiler. Sonra onlara karşı ayaklanarak bağımsız bir devlet kurdular (740). Diğer Türk boylarını da hakimiyetleri altına alarak güçlendiler. Yüz yıl kadar Moğolistan'a hakim olan Uygurlar, Çinlilerle de münasebet kurdular. Uygurlar, Göktürklerin iç mücâdelesinden faydalanarak toplandılar. 745‘de Gök-Türk idaresini yıkarak, Ötükende bir hâkanlık kuran Uygurlar 9 uruğ’dan meydana gelen bir birlik olup Karluk ve Basmıllar’ı da kendilerine bağladıklarından birlikteki kabile sayısı 11’e yükselmişti. İlk Uygur hâkanı Kutlug Kül Bilge 747’de öldü. Yerine oğlu Mo-yen-çur “kağan” oldu. Moyen-çor, Çin üzerinde de çok tesirli oldu. Moyen-çor’a bağlı Karluklar, Çinlilerle İslâm dînini tebliğ için bölgeye gelen Müslümanlar arasında yapılan Talas Meydan Muhârebesinde (751) İslâm ordusu tarafını tuttu. Talas Meydan Muhârebesinde Çinliler, ağır mağlubiyete uğradı. Tarım Havzası, Uygurlara geçti. Çinliler Orta Asya’dan çekildi. Annesi Türk olan An-lu-şan adlı bir kumandan, 200.000 kişilik bir kuvvetle Çin’in merkezî şehirlerinden Lo-yang’ı 756’da, Ç’ang-an’ı 757’de zaptetti. An-lu-şan, kendisini imparator îlân etti. Çinliler, bu hâdiseler üzerine Uygurlardan yardım istemek zorunda kaldı. Moyen-çor, Uygurları yardıma çağıran T’ang İmparatoru Su-tsung’u destekledi. 757’de Lo-yang’ı ve diğer merkezî şehirleri geri aldı. Çin, yılda 20.000 ton ipek vermeyi taahhüt etti. Uygur Hâkanı, İmparatorun kızıyla evlendi. Moyen-çor (Bilge Kağan) 759’da ölünce yerine Bögü Kağan (Alp Külüg Bilge Kağan) geçti. 759’da yerine geçen Bögü Kağan dikkatini karışıklıkların devam ettiği Çin’e çevirmişti. Asıl niyeti T’ang sülalesinin artık sözünün geçmediği Çin’e hâkim olmaktı. Uygur ordusunun Çin’de görünmesi ile (762), hakanla akrabalık kurmuş olan Töles menşeli, Çin kumandanı P’u-ku (Buku, Türk ünvanı) Hua-ien tarafından isyancılar zararsız hale getirildi ve Uygur ileri harekatı önlendi ise de, Türk nüfuzu Çin’de çok artmıştı. Başkent ve şehirlerde pekçok Uygur serbestçe ticaret yapıyor, istedikleri kadar ipekli kumaş alıp, istedikleri fiyattan satıyorlardı. Tibetlilerin hücumuna uğrayan Çin’i korumak üzere P’u-ku Huai-en ‘in daveti ile Bögü’nün yaptığı Lo-yang seferi (763) Türk kültür tarihi bakımından büyük neticeler doğurdu. Kültür ve Medeniyet Uygurlar sanat, yapı ve yönetim işlerinde ileriydiler. Bu alanlarda öteki Türk boylarına öncü olmuşlardı. Doğu Türkistan'da yapılan kazılarda bulunan eserler, Uygur sanat ve edebiyatının yüksek bir seviyeye ulaştığını gösteren tanıtlardır. Uygurlar 14 harfli bir alfabe kullanırlardı. Bugünkü Moğol ve Mançu alfabeleri Uygur alfabesinden alınmadır. Gene bu kazılarda bulunan tahta harfler Uygurların VIII. yüzyılda kitap bastıklarını göstermektedir. Uygurlar Buda dinine bağlıydılar. Mani dininden olanları da vardı. Uygurca yazıların çoğu bu dinlerle ilgilidir. Müslümanlık Uygurlar arasında yayıldıktan sonra içlerinde bu dine bağlı bilim adamları da yetişti.  Uygurlardan kalan en önemli eseri Yusuf Has Hacip'in “Kutadgu Bilig”idir.
Hunlar O  rta Asya’da ve Avrupa’da devlet kuran ilk Türk boyu. Hunlara Çin kaynaklarında Hiung-nu adı verilmektedir. “Kun” ismi ile anılan Hunlar, târihte bilinen ilk Türk devletini kurmuşlardır. Hunlarla uzun süren mücâdeler yapan Çinliler, Türk saldırılarına karşı koyabilmek için meşhur Çin Seddini yapmışlardır.

Hunlar hakkında ilk bilgilerin bulunduğu Çin kaynaklarında; kuzeylerinde yaşayan atlı göçebelerin, sınırlarını geçerek ülke içine yaptıkları akınlar ve Çin prensleri veya hükümdârlarının çok defâ birbirlerine karşı giriştikleri saltanat mücâdelelerinde, büyük bir askerî güce sâhip bu göçebelerden yardım aldıkları yazılıdır. Çağımızdan üç bin yıl önceleri Kuzey Çin ülkelerinde görülen, atlı göçebe denen ilk Türkler, daha sonra Hun adı ile târih sahnesine çıkmışlardır.

Mîlattan önce 318 yılında, Kuzey Şansi’deki Çin prensleri, ülke içindeki saltanat kavgalarında “Kuzey Canavarları” dedikleri Hunlardan yardım alıyorlardı. 220 yılında Teoman (Tuman) Yabgu (220-209), Türk boylarını birleştirerek siyâsî birlik kurdu. Çin’deki iç karışıklıklardan faydalanıp, devletin sınırlarını genişletti. Çinlilere çok zor günler yaşattı. Sarı Irmağı geçip, Çinlilerin en büyük dayanağı olan Çin Seddini aştı, Türk atlılarını Çin içlerinde koşturdu. Oğlu Mete (Motun, Bapatır ve Bahadır da denir), Teoman Yabgu’dan iktidârı, zorla aldı. Mîlâddan önce 209 yılında Hun hakanı olan Mete’nin adı destanlara geçti.

Mete (M.Ö. 209-174) Çin Seddini aşıp Çin’e girdi. Asya’nın fethine teşebbüs edip, Büyük Okyanusla, Hazar Denizinin kuzey kıyıları, Sibirya ile Himalayalar arasındaki bölgeyi ele geçirdi. On sekiz milyon kilometre karelik bir alanı hâkimiyeti altına alıp, târihin en büyük imparatorluklarından birini kurdu.

Mete’nin M.Ö. 174 yılında ölümü ile yerine oğlu Gökhan (M.Ö. 174-161) geçti. Gökhan devrinde Hun İmparatorluğunun teşkilâtı daha da kuvvetlendi. Devletin sınırları genişledi. Çin, Hunlara vergi vermek sûretiyle barış politikasını devâm ettirdi. Gökhan, Tanrı Dağlarının doğusunu ellerinde tutan Yüeçileri yenerek batıya sürdü. Hunların doğu komşusu Çinliler, Türkleri askerî güç ile yenemeyeceklerini anlayınca, “Türk’ü Türk’e kırdırmak” politikasını tâkip ettiler. Mîlâddan önce birinci yüzyılda Hunları Doğu ve Batı Hunlar olmak üzere ikiye ayırdılar.

Batı Hun Devleti, M.Ö. 48-36, Doğu Hun Devleti ise M.Ö. 48-M.S. 48 yılları arasında hüküm sürdü. Çiçi Hân (M.Ö. 56-36) bölünmeyi önlemek için uğraştıysa da muvaffak olamayıp, Çinliler tarafından öldürüldü. Doğu Hun Devleti, M.S. 48’de Çinlilerin askerî baskı ve siyâsî entrikaları sonucu Güney-Doğu ve Kuzey-Batı Hun İmparatorluğu adıyla ikiye bölündü. Kuzey Hun (38-93), Güney Hun (48-303) devletleri Sienpiler ve Çinliler tarafından yıkıldı. Hunlar batıya ve güneye inerek, târihteki büyük “Kavimler Göçü”nü başlattılar. Batıya gidenlere “Avrupa Hunları”, Hindistan’a gidenlere “Akhunlar” adı verildi.

Avrupa Hunları (M.S. 90-468), Hazar Denizi ile Yayık ve İdil ırmakları arasında kalan geniş bir alana yayıldılar ve bölgede yaşayan kabîleleri de hâkimiyetleri altına aldılar. 375 yılında Balamir komutasındaki Hunlar, akınlarını Avrupa’ya yönelttiler. İdil Irmağını geçen Hun akıncıları, Tuna boylarına kadar gelip, Macaristan’a yerleştiler. Munçuk’un oğlu Attila (445-453) zamânında 447-448 yıllarında Avrupa’da yetmiş kadar şehir ele geçirildi. Hun orduları İstanbul kapılarına dayanıp, Bizans’ı haraca bağladı. 451’de Galya’ya yâni Fransa’ya girdi. Milano ve Parvia’yı da alan Attila, Roma üzerine yürüdü. Papa Üçüncü Leon ve Roma Konsül Heyetinin ricâları ile Batı Roma İmparatorluğu merkezine girmedi (452). Anlaşma yapıp, Roma’dan geriye döndü. Avrupa’da çok kan döktü. “Allah’ın gazabı” da denilen Attila 453 yılında öldü.

Attila’nın ölümünden sonra dört milyon kilometrekarelik geniş bir alana yayılan Avrupa Hunları, taht kavgaları sonucu dağılmaya başladı. Attila’nın büyük oğlu İlek Han (453-454) 454 yılında öldürülüp, yerine diğer oğlu Dengizek (454-496) geçti. Dengizek Han, Hunları birlik içinde toplayarak devleti koruyup, yaşatmak istemesine rağmen muvaffak olamadı. Attila’nın diğer oğlu İrnek, 496 yılında Bizans’a tâbi oldu. Avrupa kavimleri, hunlardan teşkilâtçılığı öğrenip, sosyal ve siyâsî hayatlarına yön verdiler.  
Göktürkler T ârihteki adı “Büyük Türk Kağanlığı” da olan, Orta Asya’da hüküm sürmüş büyük Türk hânedanı ve devleti. Bumin Kağan tarafından 552 yılında kurulup, Peymey Kağan zamânında 745’te Karluk ve Uygur Türklerince yıkılmıştır. Başşehirleri Ötüken’dir. Göktürk Devletini, Avarlara isyân edip, İmparator Anagay’ı mağlub eden Bumin Kağan kurdu. Bumin KağanGöktürk Oymağının Hânı Uluğ Yabgu’nun oğludur. Kardeşi İstemi Kağan ile saltanatı ortaklaşa idâre ettiler. Ortak hükümdarlık usûlü, devlet idâresinde bir Türk geleneğidir. Doğu Göktürk Kağanlığını, Doğu Kağan ve Büyük Kağan da denilen Bumin, ona bağlı Batı Göktürk Kağanlığını da kardeşi İstemi Kağan idâre ediyordu. Bumin Kağan (552-553), Ötüken Dağı çevresinden Çin Seddi’ne; İstemi Kağan (553-576), Altay Dağlarının güneyinden başlayarak Cungarya ve İli Irmağı havzası ilerisine kadar olan topraklarda hâkimdiler. Böylece iki kardeşin saltanatı müddetince ülke sınırları doğuda ve batıda genişletildi.Avar ülkesi bütünüyle ele geçirildi. Hâkimiyetleri altında Oğuz, Üç Oğuz, Dokuz Oğuz, Tarduş, Türkeş, Töles, Tatar, Kırgız, Karluk Türkleri bulunuyordu. Bu iki kağan Türk soyundan gelen birçok boyları birleştirerek, târihte ilk defâ “Türk” adını taşıyan millî bir devlet kurdular. Bumin Kağan’dan sonra, kardeşi İstemi ve oğlu Doğu Kağanı Bağan Kağanlar, büyük fetihler yaptılar. Göktürk Devletinin sınırlarını; yedi yüz yıl öncesi Büyük Hun İmparatorluğu Kağanı Mete (M.Ö. 209-174) nin zamânından sonra, en geniş sınırlarına ulaştırdılar. Aral, Balkaş, Baykal gölleri ve Hazar Denizinin kuzey ve batı kıyıları Türklerin elindeydi.

Batıda Ural Dağları ve Irmağı geçilip, Volga’ya ulaşıldı. Doğu’da sınır Kore’nin kuzeyinden geçip, Büyük Okyanusa dayanıyordu. Güneyde Doğu Türkistan’ın tamâmı ve güneybatısı dışında bütün Batı Türkistan, Kansu, Göktürklerin hâkimiyetinde olup, buralar Türkleştirilmişti. Güney Doğuda, Çin Seddi Göktürk- Çin sınırını teşkil ediyordu. Göktürklerde idâre ve ordu

Devleti “Kağan” ünvanlı hükümdâr idâre ederdi.Kağan’da “Bilge” lik, “Alp” lık ve “Erdem” lilik özellikleri aranırdı. “İl” denilen ülkeyi bilgili, kahraman, özü sözü doğru, fazîletli devlet başkanı idâre ederdi. Kağanın vazîfeleri arasında savaş gücüyle devleti kurma ve düzene koyma, yeni alınan yerlere iskan, “töre” yâni kânunları düzenlemek, ahâliyi doyurup giydirmek vardır.Ülke geniş bölge teşkilâtı gereğince Doğu ve Batı olmak üzere ikili devlet sistemine göre idâre edilirdi. Kağanın eşine “Katun” denirdi. Kağandan sonra gelen yüksek rütbe “Yabgu” luktur. Göktürkler, devlet idâresinin en soylu, tecrübeli Türk boylarının elinde kalmasına dikkat etmişlerdir.Önceleri sayısı bir olan Yabgu’ya, devlet genişledikçe ihtiyaç çoğalmış, Batı Türkistan gibi bölgelere de yenileri tâyin edilmiştir. Şehzâdelere “Tigin” veya “Tegin”, “Şad”; eşlerine de “Konçuy” adı verilirdi.Tiginler, umûmî vâlilik, başkumandanlık gibi mühim memuriyetleri yaparlardı. Boy hükümdârına “Kan (Han) denmektedir. “Tarkan”, “Çur”, “Apa”, “Tudun”, büyük memuriyetlerdendir. Göktürk ordusu, yükselme döneminde Asya’nın en güçlü askerî kuvvetiydi. Ordunun üçte ikisi süvâri, biri de piyâdeydi. Akınlarda ve savaşlarda sür’atli hareket etmek esastı. Gece ve gündüz sıkı yürüyüşle yol alan ve atlarına nöbetle binen Türk süvârisi, hiç ümit edilmedik anda, hiçbir haber alma şansı bırakmadan düşman ordusuna saldırırdı. Savaşta düşman asker miktârı yüzbinleri bulursa, Türk ordusu kırdırılmazdı. Bozkır taktiği ile ilk önce geri çekilinirdi. Merkez üssünden ayrılan düşman, vur kaç ve gerilla savaşı ile yıpratılıp, ânî baskınla yok edilirdi.

Göktürklerin bayrak ve tuğlarının tepesinde altından yapılmış kurt başlı heykel bulunurdu. Tuğ ile davul da bağımsızlık sembolleriydi. Göktürklerin başşehri Ötüken’dir. Burası Orhun Irmağı ile Selenge Irmağının Tarim kolu arasında, ormanlar içinde bitki örtüsü ve suyu bol bir şehirdi. Ötüken’den başka Barshan, Çargelen-Çumgal, Çaldıvar, Atbaş, Şirdakbeg, Nanageldi, Fergana, Yassıkugart, Çikircik başlıca Göktürk şehirleridir. Göktürklerde karar, seçim, insan ve hayvan sayımı için ziyâfetli devlet meclisi mâhiyetinde “Kengeş (Müşâvere) Meclisi” toplanırdı. Sanat ve edebiyât

Orta Asya’da yapılan araştırma ve kazılarda Göktürkçe yazılı eserler bulunmuştur. Para, taş ve ağaç üzerine yazılan metinlerden, para ve taşlar üzerine yazılanlar günümüze kadar gelmiştir. İlk Türk âbidelerinde yazılara altıncı yüzyılda rastlanmıştır. Bunlar kısa metinlerdir. Elde kalan “bengü” anıtları, Orhun Âbideleri veya Türük Bengü Taşları da denen üç büyük kitâbedir. Taşların üzeri oyulmak sûretiyle yazılmıştır. Bu kitâbeler; Göktürk Kağanı Bilge Kağan,Kül Tigin ve vezir. Bilge Tonyukuk adlarına yazılıp, dikilmiştir. Kitâbeler kireç taşına yontularak yazıldığından zaman ve açık havanın tahribâtına mâruz kalıp, bozulmuştur. Bu yüzden bâzı satırları ve birçok kelimeleri okunamaz durumdadır. Kül Tigin kitâbesi, içlerinde en az tahribâta uğrayanıdır. Orhun Âbidelerinin yazıldığı Göktürk alfabesi 38 harflidir. Türklerin millî alfabesi olan bu yazı sisteminde 4 sesli, 9 birleşik, 25 de sessiz harf bulunmaktadır. Kelimeler birbirinden iki noktayla ayrılır. Türklerin İslâm dînini kabülünden önce yazılan Orhun Âbideleri, muhtevâ olarak Türk târihi ve kültürü bakımından önemlidir. Âbidelerde;

Türklerin yabancıların siyâsetine âlet olduğu zamanlarda bozulduğu, devlet kademelerinde bilgili ve ehil olmayan kadronun iş başına getirildiği zaman idâre mekanizmasının iyi çalışmayıp, ahâlide hoşnutsuzluk görüldüğü, yabancı kültürünün Türk birliğini zedeleyip, şahsiyetini kaybettirdiği, hitâbet sanatına uygun bir anlatımla verilmiştir. Türk milletinin en zor şartlarda bile içinden kuvvetli şahsiyetler çıkıp, ülkeyi kurtarıp, devleti yeniden kurup, güçlendirdiği anlatılan âbidelerde, devlet tecrübesi yanında Türklüğün, istiklal fikrine yer verilmiştir. Ayrıca bu, Hâkanların millete hesap vermesidir.

Ey Türk Milleti kendine dön! Bilge Kağan Âbidesinde bugünkü dille şöyle denmektedir: “Türk Oğuz Beyleri, işitin! Üstte gök çökmedikçe, altta yer delinmedikçe, ilini töreni kim bozabilir. Ey Türk Milleti! Kendine dön. Seni yükseltmiş Bilge Kağanı’na, hür ve müstakil ülkene karşı hatâ ettin, kötü duruma düşürdün. Milletin adı, sanı yok olmasın diye, Türk milleti için gece uyumadım, gündüz oturmadım.Kardeşim Kül Tigin ve iki Şad ile ölesiyle bitesiye çalıştım...” Din

Bilge Kağan’ın davranışlarına bakıldığı zaman Göktürklerin, bir din arayışı içinde oldukları görülür. Bundan önceki dinleri semâvi dinlere dayanmakla birlikte bozukluk içindeydi.Yâfes bin Nûh neslinden olan bu milletin İslâm öncesi devri yaşayış îtibâriyle saf ve temizdir. İbn-i Fadlan gibi Arap seyyahlarının bildirdiğine göre Türklük içinde zinânın cezâsı ölümdü. Bilge Kağan, hayâtı at sırtında geçen bu yarı göçebe milleti yerleştirmek ve din olarak da Budizmi seçmek istemişti. Ancak devletin büyük müşâviri ve tecrübeli veziri Tonyukuk buna karşı gelmiş bilmeyerek de olsa, Türklüğün İslâmiyete girmesinde büyük rol oynamıştır.Zâten bu zamanda yeni yeni devletin batı sınırlarına uzanan Mecûsî İran ile savaşıyordu. Eğer İslâmiyet, Bilge Kağan’dan daha önce ülkelerine ulaşsaydı, şüphesiz Türk târihinde "alp-erenler" e çok önceleri rastlanırdı. Zâten 8. yüzyılda Müslümanlarla karşılaşan Türkler, 751 yılında Çinlilere karşı Müslüman Araplarla ittifak ettiler. Bu târihî olaydan sonra İslâma yönelmeye başladılar. 751 Talas Meydan Muhârebesi sonunda; İslâmiyeti yakından gören,inceleyen Türkler, Müslüman olmakla şereflendiler ve yıllarca İslâm dîninin bayraktarlığını yaptılar. İslâmiyette eti ve derisi haram olan domuzu, komşuları Moğollar besleyip etini yemelerine rağmen, Türkler kat’iyetle sevmezlerdi. İslâmiyette büyük günahlardan olan zinâ, hırsızlık, hîle, yalan söylemek gibi gayri ahlâkî fiiller İbn-i Fadlan’ın seyahatnâmesinde bildirdiğine göre eski Türklerde de yasak olup, temiz ve asil bir millet idiler. Türkler, büyük suç kabul ettiklerinden fâilleri en ağır cezâlara çarptırılırdı. Meselâ zinânın cezâsı ölümdü. Bütün insanları dünyâ ve âhiret saâdetine kavuşturan İslâm dînini Türkler hiçbir zorlama olmaksızın, kendi rızâlarıyla kabûl edip, Türklüklerini muhâfaza etmelerini sağladılar. Türk soyundan olan Bulgarlar, Müslüman olmadıkları için bugün Türklüklerini unutmuşlar ve târih boyunca Müslüman Türklere düşmanlık yapmışlardır.
Türkiye Selçukluları Oğuz Türklerinin Üçoklu Kınık Boyuna mensup Selçuklu hükümdar âilesinden Süleymân Şah tarafından Anadolu’da kurulan devlet. Malazgirt Zaferiyle Anadolu kapılarını Türklere açan mücâhid Sultan Muhammed Alparslan, muhârebeye katılan kumandan ve Türkmen reislerine Anadolu’yu Türkleştirme ve İslâmlaştırma vazifesini verdi. Bunlardan Kutalmışoğlu Süleymân Şah, Selçuk Bey’in oğlu Arslan Yabgu’nun torunu olup, Anadolu’daki fetih harekâtından sonra Antakya’dan Anadolu’ya girdi. 1074 senesinde Konya ve havâlisini mahallî Rum despotlarından alarak, fetihlere devamla İznik önlerine geldi. 1075 senesinde İznik’i fethederek, emrindeki kuvvetlerin merkezi yaptı. Böylece Türkiye Selçuklu Devleti’nin temeli atılmış oldu. Süleymân Şah, Bizans’ın merkezî ve mahallî tekfurlukları arasındaki çekişmelerden faydalanarak, bölgede hâkimiyetini kuvvetlendirdi. İznik’te yeni bir Türk devletinin kurulması, Anadolu’ya gelen Türkmenlerin birleşmesini temin edip, doğudaki Müslüman Türklerin büyük topluluklar hâlinde bölgeye gelmelerine sebep oldu. Bölgede Türk nüfûsunun artarak devletin kuvvetlenmesiyle; Bizans’ın kötü idâresi, bitmek bilmeyen iç harpler ve isyânlar sebebiyle perişân olan yerli halk da, Süleymân Şah’ın idâresinde huzur ve sükûna kavuştu. Bu sâyede Türkiye Selçuklu Devleti sağlam bir temele oturdu. Küfür karanlığından, İslâm nûrunun aydınlığında hürriyet ve adâlete kavuşan yerli halk, kısa zamanda seve seve Müslüman oldu. Devlet Teşkilatı Türkiye Selçuklularını Oğuzların Üç Oklar kolunun Kınık Boyuna mensup Selçuklular kurup idâre ettiler. Devlet teşkilâtı sağlam bir esâsa sâhipti. Türkiye Selçukluları; Karahanlı, Büyük Selçuklu ve Abbâsîlerin yanında diğer Türk ve İslâm devletlerinin teşkilâtlarından da geniş ölçüde faydalandılar. Bunları mükemmel bir şekilde kendi bünyelerine uydurdular. Sultanlar, devletin idâresinde hissedilen ihtiyaçlara göre teşkilâtlarını genişlettiler ve zaman zaman da yenileme yollarına gittiler. Devletin, hânedân âzâları arasında taksim edilmesinin; bölünmeye ve saltanat mücâdelesine sebep olduğu görüldü. İkinci Kılıç Arslan’dan sonra merkeziyetçilik geliştirildi. Devlet, önceki Türk hâkimiyetlerinde olduğu gibi hânedânın müşterek mes’ûliyeti altındaydı. Devleti idâre eden hükümdârın ise, hânedân mensubu olması şarttı. İsimleri Türkçe ve İslâmî idi. Ayrıca halîfe ve âlimler tarafından künye ve lakablar verilirdi. Tahta yeni çıkan sultanlar, halîfeye hükümdârlıklarını tasdik ettirirler, adlarına para bastırır ve hutbe okuturlardı. Muhârebelerde veya herhangi bir gezide hâkimiyet alâmeti olarak sultanların başları üstünde atlastan veya altın işlemeli kadifeden yapılmış bir çetr (şemsiye) tutulur, dâimâ yanında hazır bulunan kös, sultanın kapısında günde beş defâ növbet çalardı. Vilâyetlerdeki meliklerin günde üç növbet çaldırma hakları vardı. Sultanlar, haftanın muayyen günlerinde devlet erkânını ve emirleri, huzuruna kabul eder ve onların görüşlerini alırlardı. Sultan; İktâların tevzii, kâdı (hâkim)ların tâyini, devlete bağlı beylik ve sultanların başına geçenlerin tâyinini tasdik eder, hükûmete karşı işlenen cürümlerle meşgul yüksek mahkemeye de başkanlık ederdi. Devletin mutlak sûretle idâresi, birinci derecede sultana âit olmakla birlikte, bizzat kendisi, mevcut kânunlara uyardı. Sultan, adâlet mekanizmasının sıhhatli olması için, haftada iki gün halkın derdini dinlerdi. Ordu Gulâmânı saray, hassa ordusu, hânedâna mensup meliklerin kuvvetleri, Türkmen kuvvetleri, tâbi kuvvetler, ücretli askerler ve donanmadan müteşekkildi. Ordunun ve idârenin esâsını, mahallinde çiftçilerin ödediği vergilerle beslenen Türk ıktâ askerleri teşkil ederdi. Orduda dînî vazifeleri görmek ve gazâ rûhunu canlı tutmak maksadıyla âlim, derviş ve mutasavvıflar bulunurdu. Silâh olarak, ok, yay, kılıç, kargı, çomak, gürz, mızrak, topuz, nacak, mancınık, merdiven, seyyar kule kullanılırdı. Ordudaki birlikler muhtelif bayrak, tuğ ve alem taşırlardı. Hukuk Türkiye Selçuklularında şer’î dâvâlara her şehirde bulunan kâdılar bakardı. Konya’da oturan baş kâdıya Kâdı’lkudât denirdi. Bu kâdılar, tereke, hayrat işleri ve vakıfların idâresine bakarlardı. Selçuklularda örfî dâvâlara bakan mahkemeler de bulunurdu. Bu mahkemeler, âsâyiş, devlet emirlerine itâatsizlik ve siyâsî suçlar gibi dâvâlara bakardı. Bu örfî mahkemelerin başında Emîri dâd bulunurdu. Kâdıların verdikleri hükme müdâhale edilemezdi. Ancak yanlış verilen bir hüküm olursa, diğer kâdılar tarafından altı imzâlanarak sultana arz edilirdi. Kâdıların yüksek medrese tahsili görmüş, İslâm ahlâkıyla ahlâklanmış olması şarttı. Müftîler, Hanefî mezhebine göre fetvâ verirlerdi. Ehli sünnet îtikâdında olan halkın çoğu Hanefî, bir kısmı Şâfiî ve pek azı da diğer iki hak mezhebden idi. Medreseler ve İlim Türkiye Selçukluları sultanları kültür ve medeniyet hizmeti için ilme ve âlimlere kıymet verdiler. Bir ilim ocağı olan medreselerde eğitim ve öğretim ücretsizdi. Vakıf gelirleri, onların geçimini temin ederdi. Medreselerde İslâm ilimlerinden; ilmi tefsîr, ilmi üsûli hadîs, ilmi hadîs, ilmi usûli kelâm, ilmi kelâm, ilmi usûli fıkıh, ilmi fıkıh, ilmi tasavvuf yanında, matematik, astronomi, tıp ve felsefe gibi fen bilgileri de öğretilirdi. Umûmiyetle, medresenin yanında dârüşşifâ denilen hastahâne, câmi, kütüphâne, zâviye, kervansaray, imâret de bulunurdu. Bunlar da birer ilim ve irfân yuvasıydı. İslâm ülkelerinden birçok âlim, Anadolu’daki ilim yuvalarına gelip ders verdiler. Başta sultan olmak üzere devlet adamlarından ve ahâliden iyi muâmele gördüler.

Meşhur Medreseler  Âlimlerin ders verip, eser yazdıkları müesseselerin en meşhurları şunlardır:  Konya’da; Karatay Medresesi, Atabekiyye Medresesi, Akşehir Medresesi, İnce Minâre Dârülhuffâzı, Sırçalı Medrese, Altunaba Medresesi, Dârüşşifâı Alâî, Kayseri’de; Sâhibiyye Medresesi, Siraceddîn Medresesi, Şifâiyye Gıyâsiyye Medresesi, Hunat Hâtun Medresesi, Aksaray’da; Zinciriyye Medresesi, Sivas’ta; Dârüşşifâ, Gök Medrese, Çifte Minâre Medresesi, Burûciye Medresesi, Erzurum’da; Yâkutiye Medresesi, Çifte Minâre Medresesi. Alimler Türkiye Selçuklu Devleti’ni, ilim ve irfân yuvası hâline getiren kıymetli İslâm âlimlerinin arasında; Şihâbüddîni Sühreverdî, Necmeddîni Râzî, Şeyhi Ekber Muhyiddîni Arabî, Ahmed Fakîh, Mevlânâ Celâleddîn Muhammed Rûmî, Hâcı Bektaşı Velî, Sadreddîni Konevî, Safiyyeddîn Muhammed Urmevî, Sirâcüddîn Mahmûd Urmevî, İzzeddîn Urmevî, Celâleddîn Habîb, Sâdeddîni Fergânî, Fahreddîn Irâkî, Kâdı Burhâneddîn, Kutbeddîni Şîrâzî, Ahî Evren, Evhadüddîn Ebû Hâmid Kirmânî, Şemsi Tebrîzî, Muhammed Behâüddîn Veled, Seyyid Burhâneddîn Muhakkık Tirmizî, Şeyh Hüsâmeddîn Çelebi, Şeyh Edebâlî, İbni Türkmânî, İbrâhimi Hemedânî, Cemâleddîni Aksarâyî gibi devrin en seçkin âlimleri vardı. Edebiyat Anadolu’da Türkmenler, Türkçe konuşup, sözlü ve yazılı edebiyât eserleri meydana getirdiler. Dînî ve bâzı edebî eserlerde Arapça ve Farsça kullanılırdı. Halkın büyük çoğunluğu Türkçe konuşurdu. Daha sonraları Türkçe, edebiyât dili hâlini aldı. Ahmed Fakîh, Hoca Dehhânî, Hoca Mes’ûd, Yûnus Emre, Türkçe şiirler söyleyip yazdılar. Yûnus Emre, şiirdeki büyük kudreti ve tasavvuf aşkıyla Türkçenin en güzel, en iyi örneklerini verdi. Göçebeler arasında Oğuznâme ve Dede Korkud destanlarıyla gâziler arasında çok rağbet bulan Dânişmendnâme ve Battalnâme bu devirde sözlü edebiyâttan yazılı edebiyâta intikâl etti. Celâleddîni Rûmî ve oğlu Sultan Veled, insanlara doğru yolu gösteren ve nasîhat veren eserlerini Farsça yanında Türkçeyle de yazdılar. Kervansaraylar Türkiye Selçukluları, Anadolu’yu Müslüman ve gayri müslim kavimler arasında bir köprü hâline getirdiler. Dünyâ ticâret yollarını açıp, tedbirler aldılar. Ticârî münâsebetleri zorlaştıran engelleri kaldırıp, ülkenin birçok yerinde kervansaraylar yaptırdılar. Yolcuların buralarda, hayvanları ile birlikte üç gün ücretsiz kalma ve yemek yeme hakları vardı. Buralara gelen, müslim ve gayri müslim, zenginfakir, hürköle bütün misâfirlere aynı yemek verilmesi ve eşit muâmele yapılması esastı. Kervansaraylar ve hanlar bir külliye hâlinde olup, hepsinin câmi ve kütüphânesi vardı.  
Sâcoğlulları Azerbaycan’daki Türk hânedanlarından. Abbâsî Hâlifeliği topraklarında kuruldu. Hânedânın kurucusu Ebü’s-Sâc Divdâd, Uşrusanalı bir Türk komutandı. Abbâsî Halîfesi El-Mütevekkil’in hizmetine giren Ebü’s-Sâc Divdâd kısa bir sürede önemli mevkilere geldi. Halep, Kınnesrin ve El-Ahvâz’da vâlilik görevlerinde bulundu. 868-870’te Âzerbaycan ve havâlisinin umûmî vâliliğine getirildi. 880’de ölümü üzerine yerine oğlu Muhammedü’l-Afşin Ebû Ubeydullah geçti.
Afşin, 885’te Musul ve el-Cezîre’yi Tolunlulardan alıp, kendi adına hutbe okuttu. Ancak Emîr İshâk karşısında tutunamayarak geri çekildi ve tekrar Âzerbaycan’a yerleşti. Meraga, Kars ve Divin’i zaptetti. 901’de ölümü üzerine yerine kardeşi Ebü’l-Kâsım Yûsuf geçti.
Ermeni krallığı üzerine sefere çıkan Yûsuf, Kral Sempad’ı yenip öldürerek büyük şöhret kazandı. Abbâsîlerden Kazvin, Zencan ve Ebher’i aldı. Üzerine gönderilen Abbâsî ordusunu bozguna uğrattı (918). Ancak iki yıl sonra Emir Munis’e karşı giriştiği mücâdeleyi kaybederek, esir düştü. İki yıl Bağdat’ta tutuklu bulunan Yûsuf, serbest bırakıldıktan sonra Karmatîlere karşı giriştiği mücâdelede öldürüldü (927). Yerine Afşin’in oğlu Ebü’l-Musâfirü’l-Feth geçti.
Feth, üç yıl hükümdarlık yaptı. Feth’ten sonra Abbâsîler, Sâcîlerin hâkimiyetine son verip, Âzerbaycan ve havâlisine tekrar hâkim oldular.
Sâcîler, İslâm devlet hudutları içinde kurulan, fakat iç ve dış siyâsetlerinde tamâmen müstakil hareket edebilen ilk Türk hânedânlarındandır. Bölgedeki Ermenilere ve Abbâsîlerin merkezine yakın sapık Karmâtîlere karşı, Halîfeliğe askerî bakımdan yardımcı oldular. Âzerbaycan’da Türk nüfûsunu bulundurma ve bölgenin Türkleşmesinde hizmetleri geçti. Sâcîlerin merkezi önceleri Meraga olduğu hâlde, sonradan Erdebil oldu. Âzerbaycan’ın iktisâdî hayâtını geliştirip, altın sikke bastırdılar.
Salgurlular İran’ın Fars bölgesinde Oğuzların Üçoklar boyuna mensup Salgur veya Salur Kabîlesi tarafından kurulan bir devlet. Devletin kuruluşu sırasında başta bulunanlar atabeg ünvânını kullandılar. Bu ünvân daha ziyâde hânedânların tesisi için bir basamak oldu, daha sonra sultan ve hükümdâr karşılığında kullanıldı. Fars bölgesinin fethine Hazreti Ömer zamânında teşebbüs edilmiş, 649 (H.29) yılında Basra Vâlisi Abdullah bin Amr tarafından bölgenin tamâmı İslâm topraklarına katılmıştı. Abbâsîler zayıflayınca, bölge Saffârîlerin eline geçti. Daha sonra Büveyhîler hâkim oldu. Tuğrul Bey zamânında Selçuklu Türklerinin eline geçti. Fakat dağlık bölgeler, bölgenin yerli hâkimleri olan Şebânkârelerin elinde kaldı. Selçuklu emîri Atabeg Çavlı, onlarla uzun yıllar mücâdele etti. Bölge, Irak Selçuklularına bağlı atabeglerin hâkimiyetine geçti. Salgurlu devlet teşkilâtı: Büyük Selçuklu Devleti’nin bir kopyasıdır. Devletin başında sultan veya hükümdâr yerine atabeg ünvânı taşıyan bir hânedân üyesi bulunmaktaydı. Lakapları genellikle Muzafferüddîn idi. Salgurlu saray mensupları arasında, “hâcibler, silâhdâr, taşdâr, hansâlâr, hazînedâr, nedîmler, sâkîler, ferrâşlar, çomakdâr ve hadimler” bulunurdu. Dîvânı Âlâ veya Dîvânı Atabegi adıyla anılan büyük dîvân, vezirin başkanlığında vazife yapmaktaydı. Ayrıca Dîvânı Tuğra, Dîvânı İşraf ve Dîvânı Ârız isminde dîvânlar vardı. Ordu teşkilâtı da Selçuklu ordu teşkilâtı gibiydi. Salgurlu ordusu, üç ana kısımdan meydana geliyordu. Bunlar; gulâm (köle), Türkmenler ve vassal devlet kuvvetleriydi. Salgurlu atabegleri, kültür ve îmâr faâliyetlerine büyük önem vermiştir. Özellikle Şîrâz’da mescitler, ribâtlar ve hastâneler yapılmış, şehir, bağ ve bahçelerle süslenmişti. Atabeg  Sungur’un Şîrâz’da yaptığı eserlerin başında kendi adına inşâ ettirdiği Sunguriye Medresesi gelmektedir. Ayrıca Şîrâz yakınında su kanalları ve yolları açtırdı. Atabeg  Sa’d’ın yaptırdığı en önemli eserlerden biri, bugün bile Şîrâz’da mevcut olan Mescidi Nev veya Mescidi Atabegi adıyla meşhur Câmii Cedîdi Şîrâz’dır. Bundan başka birçok mîmârî eser inşâ ettirmiştir. Vezir Amideddîn Ebû Nasr da kendi adına izâfeten Amîdiye adıyla meşhur bir medrese yaptırmıştır. Moğolların, Harezmşahları târih sahnesinden silmesi, Salgurluların Moğol itâatine girmesine sebep olmuştu. Bu siyâsetleri uzun müddet bölgeyi Moğol taarruzundan uzak tutmuş ve Salgurlu başşehri Şîrâz onların önünden kaçan birçok ilim adamı ve edîbin sığınağı olmuştur. Salgurluların ilim ve sanat hâmîliği Şîrâz’ı bir kültür merkezi hâline getirmiştir. Ebü’l-Mübârek Abdülazîz bin Muhammed, Zeyneddîn Muzaffer bin Rûzbihan, Ebü’l-Feth en-Nîzîrî, Ebü’l-Abdurrahîm bin Muhammed es-Servistanî, Kâdı Sırâceddîn Ebü’l-Izz Mükerrem, Kâdı Şerefeddîn Muhammed, Şihâbüddîn Feyzullah Tûdepuştî, Sadreddîn Ebü’l-Meâlî, Emir Asıleddîn Abdullah, Fakîh Müşerrefeddîn, İzzeddîn Mevdûd, Kâdı Cemâleddîn Ebû Bekr, Kâdı Mecdüddîn İsmâil, Fakih Saineddîn Hüseyin, Şeyh Necibeddîn Ali, Kâdı Beydâvî, Kutbeddîn Şîrâzî, Sa’dîi Şîrâzî gibi pek çok âlim ve edîb, Salgurlu hâkimiyeti altında yetişmiş ve hizmetlerini sürdürmüşlerdir. Âdil idâreleri sebebiyle halk tarafından sevilen Salgurlu sultanları, Selçuklulardan sonra, Türk hâkimiyetinin yüz otuz sekiz sene Fars’ta devâm etmesini sağlamış olmaları sebebiyle, Türk târihi açısından önemlidir.
Hamidoğulları Beyliği I   sparta ve Eğridir havâlisinde kurulan Türk beyliği. Türkiye Selçuklu Devleti, 13. asır sonlarında iyice zaafa uğrayıp, İlhanlıların nüfûzu altına girdikten sonra batı hududundaki Türk aşîretleri de kendi başlarının çâresine bakarak toplanmaya ve bir idâre kurmaya başlamışlardı.

Aynı târihlerde Isparta, Eğridir ve havâlisinde bulunan Hamid aşîreti de başlarında bulunan İlyas bin Hamid Bey’in oğlu Feleküddîn Dündar Bey’in reisliği altında merkezleri Uluborlu ve sonra eski adı Prostana olan Eğridir olmak üzere Hamidoğulları Beyliği’ni kurdu. Beyliğin kuruluşu on üçüncü asrın son çeyreği içindedir. Hamid Bey ile oğlu İlyas Bey Selçukîlerin uç beylerinden ve Selçuk emirlerinden idiler. Feleküddîn Dündar Bey, kurduğu beyliğe büyük babası Hamid Beyin ismini verdi. 

Faal bir emir olan Dündar Bey, beyliğinin hududunu güneye doğru genişleterek Gölhisar, Korkuteli ve Antalya’yı ele geçirdikten sonra, ülkesini Germiyan ve Denizli hudutlarına kadar büyüttü. Eğridir’i pek çok eserlerle îmâr eden Feleküddîn Dündar Bey, buraya kendi künyesine nisbetle Felekâbâd adını verdi. 1301 yılında Antalya’yı fethettikten sonra buranın idâresini kardeşi Yûnus Bey’e havâle etti. 1314’te Anadolu’ya gelen İlhanlı Beylerbeyi Emir Çoban’a itâat edenler arasında Dündar Bey de bulunuyordu. Hattâ Dündar Bey, İlhanlılara sadâkatini göstermek üzere aynı senede “Sultanı âzam Gıyâsüddünyâ ve’dDîn Hudâbende Mehmed” klişeli, İlhan Olcayto adına gümüş sikke kestirdi.

1316’da İlhan Olcayto’nun vefâtı ve küçük yaştaki oğlu Ebû Saîd’in cülûsundan sonra ortaya çıkan karışıklıklar esnâsında bu durumu fırsat bilen Dündâr Bey, istiklâlini îlân ederek Sultan ünvânını aldı ve hudud komşuları beyler (Aydın, Saruhan, Menteşe vs.) üzerinde Hâkimiyet tesis etti. Anadolu beyliklerinin İlhânilerin merkezindeki zaaftan istifâde ile bağlılıklarını çözmeye başlamaları üzerine, Anadolu İlhanlı vâlisi Tîmûrtaş, Konya’yı işgâl etti. 1324 senesinde Eşrefoğlu Süleymân Bey’i öldürttü ve arkasından Hamid iline yürüyerek Antalya’ya kaçan Dündar Bey’i de yakalayarak katlettirdi. Ancak çok geçmeden, İlhanlı hükümdarına isyân eden Tîmûrtaş’ın üzerine kuvvet gönderilmesi ve Mısır’da yakalanarak katledilmesi netîcesinde, Dündar Bey’in üç oğlundan büyük oğlu Hızır Bey, Hamideli idâresini eline aldı. Hızır Bey’in ne kadar beylik yaptığı belli değildir. Yaklaşık olarak 1330’da vefât etmiştir.

Seyyah İbni Battûta 1333 yılında Anadolu’yu gezerken Hamidoğulları Beyliğine de uğramış, Gölhisar’da Dündar Bey’in oğlu Mehmet ve Eğridir’de diğer oğlu Necmeddîn İshak Bey’in hükümdar bulunduklarını bildirmiştir. İshak Beyin hangi târihte vefât ettiği belli değildir.İshak Bey’den sonra birâderi Mehmed Beyin oğlu Muzafferüddîn Mustafa Bey, onun ölümü ile de, oğlu Hüsâmeddîn İlyas Bey Hamidoğulları Beyliği’nin başına geçti. Hüsâmeddîn İlyas Bey, komşusu olan Karamanoğlu Alâeddîn Bey ile yaptığı savaşı kaybederek Germiyanoğlu Süleymân Şâha sığındı. Ondan aldığı yardımlarla kaybettiği yerlere yeniden sâhib oldu. İlyas Beyin de vefât târihi belli değildir.

İlyas Beyden sonra yerine Kemâleddîn Hüseyin Bey geçti. Bu zâd da Karamanoğullarının tecâvüzlerinden bıkarak, Eşrefoğullarından almış oldukları Beyşehri, Seydişehri, Akşehir, Yalvaç ve Ş.Karaağaç’ı 1374’te 80 bin altın mukâbilinde Osmanlı hükümdarı Sultan Birinci Murâd Han’a sattı. Yine Kosova savaşına giden Sultan Murâd’a, oğlu Mustafa idâresinde yardımcı kuvvet gönderdi. Okçulardan müteşekkil bu kuvvet, muhârebe esnâsında Osmanlı ordusunun ön safında bulunmuştur. Kemâleddîn Hüseyin Bey, 1391 yılında vefât etti. Hamidoğullarının bu şûbesinin toprakları Osmanlılar ile Karamanoğulları tarafından paylaşıldı. 

Hamidoğullarında devlet işlerinin görüldüğü bir dîvân mevcuttu. Bu dîvânın, Türkiye Selçuklularınınkine benzer şekilde olduğu anlaşılmaktadır. Hamidoğullarında beylik, eski Türk geleneğine uyularak evlatlar arasında pay edilmekteydi. 

Hamidoğullarından Hüsâmeddîn İlyas Bey’in Felekâbâd’da kesilmiş Hüsâmî ibâreli gümüş sikkesinden başka hiç birisinin sikkesi görülmemiştir.

Hamidoğulları hükümdarları bilhassa Eğridir ve Burdur’da pek çok îmâr faaliyetlerinde bulundular. Bunlardan Eğridir’de Hızır Bey Câmii, Burdur’da Mustafa Bey Medresesi ve Şuhud kasabasında İbrâhim bin Hızır’a âit olan mescid en önemlileridir
Eyyûbiler Ü  nlü kumandan ve siyâset adamı Selâhaddîn Eyyûbî tarafından Sûriye, Filistin, Mısır ve Yemen’de kurulan devletin adı. Hanedânın kurucusu olan Selâhaddîn Eyyûbî, Hazbanî Kabîlesine mensuptu. Ancak bu âile uzun yıllar Türkler arasında bulunmuş ve tam mânâsıyla Türkleşmişti. 

Selâhaddîn Eyyûbî, 1138’de çok sayıda askeri ile birlikte Musul Türk kumandanı Zengî bin Aksungur’un hizmetine girdi. Bu durumun akabinde Selâhaddîn’in kardeşi Şirkuh da Zengî’nin oğlu Nûreddîn’in hizmetine girdi. Şirkuh bu hizmetteyken, 1169’da Mısır’ın kontrolünü ele geçirdi ise de, çok geçmeden öldü ve onun halefi olarak yerine Selâhaddîn geçti. 

Böylece hânedânın gerçek kurucusu olarak ortaya çıkan Selâhaddîn Eyyûbî, 1171 yılında, Şiî Fâtımî idâresini tamâmiyle ortadan kaldırdı. 1175 yılında ise İsmâil Zengî ile Böri Gâzi’nin kumanda ettiği orduyu Kurunhama’da bozguna uğrattı ve Eyyûbî Devleti’nin temellerini attı. 1176 yılında kardeşi Turan Şah’la berâber Yemen’deki Abdünnebi Fırkasını yıkan Selâhaddîn Eyyûbî, Abbâsî halîfesi tarafından Suriye, Yemen, Filistin ve Kuzey Afrika’nın sultanı îlân edildi. Bu durum aynı zamanda halîfe tarafından devletinin kabul edilmesi demekti. 

Selâhaddîn Eyyûbî ilk iş olarak Mısır’daki Fâtımî idâresinin son izlerini de ortadan kaldırdı. Onların eski toprakları üzerinde din ve eğitimde kuvvetli bir siyâsetin teşvik ve uygulayıcısı oldu. Şiîliğin yerine Sünnî mezhebini yaymaya başladı. Bunda başarılı olan Selâhaddîn, Mısır ve Suriye’de Fâtımîlerin yaydığı yanlış îtikâdın önüne geçerek, Ehli sünnet îtikâdının yayılmasında önder oldu. 

Haçlılar'la Mücadele Edildi

Selâhaddîn Eyyûbî’nin tâkib ettiği siyâsetin diğer bir yönü de Haçlılara karşı cihâd hareketinin başlatılması idi. Bilindiği gibi bu yüzyılda Haçlılar iki defâ Anadolu’dan Kudüs’e kadar gitmişler ve geçtikleri yerlerde kan ve gözyaşından başka bir şey bırakmamışlardı. Hattâ bu zâlimler, kendi dindaşları ve ırkdaşlarının kalplerinde bile derin bir nefret uyandırmışlardı. Kutsal şehir Kudüs, yıllardır bu zâlimlerin elinde bulunmaktaydı. Nitekim Selâhaddîn’in Haçlılara karşı tesirli bir şekilde başlattığı cihâd siyâseti, bütün İslâmî gayret ve heyecanı onun etrâfında birleştirdi. Türk ve Arab ordularının aynı gâye etrâfında toplanmasını sağladı. 

Topladığı bu kuvvetlerle 1187 yılında Haçlıların karşısına çıkan Selâhaddîn Eyyûbî, Hattin’de parlak bir zafer kazandı. Perişan bir vaziyete düşen Haçlıların elindeki bütün kaleler, Kudüs dâhil Eyyûbîlerin eline geçti. 89 yıl düşman elinde kalan kutsal şehir Kudüs’ün de ele geçirildiği bu zaferle, bütün Müslümanların gönüllerinde taht kuran Selâhaddîn Eyyûbî, büyük bir üne kavuştu. Avrupa bu hezîmet karşısında birbirine girdi ve üçüncü Haçlı seferi için çalışmalara başladılar. Ancak bu yeni Haçlı ordusu daha Akka’da iken hezîmete uğratıldı ve yine onların aleyhine olarak bir antlaşma imzâlandı. 

Hemen hemen bütün günleri harp meydanlarında geçen, Ortadoğu’daki Haçlı varlığının belini kıran ve onu aslâ eski gücüne kavuşamayacağı bir hâle getiren, böylece Ortadoğu İslâm dünyâsının kudretini bütün Avrupa’ya gösteren Mücâhid Sultan, 4 Mart 1193 Çarşamba günü Dımaşk (Şam)’da vefât etti. Aynı şehirde bulunan kabri bugün büyük ziyâretgâhlardandır. 

Eyyûbî Devleti son parlak devrini, Sultan El-Kâmil ile yaşadı. Onun ölümüyle ülke parçalanmaya yüz tuttu. Onun yerine oğlu II. Adil geçti ise de sultanlığını tanımadılar. Yerine geçen Es-Sâlih zamânında, ülke bir taraftan iç mücâdelelere sahne olurken, diğer yandan altıncı Haçlı seferi başgösterdi. Bu karışık vaziyete rağmen Haçlılara karşı başarılar kazanıldı ve Fransa Kralı St.Louis esir alındı. Sultan Es-Sâlih’in kısa bir süre sonra ölümü üzerine Mısır Eyyûbî ülkesi 1250 yılında Türk Bahri Memlûk birliklerinin eline geçti. 

Haleb’de ise, 1236 senesinde ölen El-Azîz’in yerine geçen En-Nâsır Yûsuf, Mısır’daki Sultan Sâlih’in ölümü üzerine bütün Suriye’yi ele geçirdi. Onun Suriye üzerindeki iddiâları Mısır Memlûkleri ile mücâdelelere sebeb oldu. Bu sürekli mücâdelelere ancak Moğolların taarruzu son verdi. Devamlı tâbi hâlde yaşayan Hama’daki kol ise, varlığını 1342 senesine kadar sürdürdü. Bu târihte onlar da Moğollar tarafından ortadan kaldırıldı. Sâdece Diyarbekir ve Hısnıkeyfa civârında mahallî bir beylik Moğolların ve Tîmûrluların hücumlarından kurtulabildi. Eyyûbîlerin bu kolu da Akkayonlular tarafından ortadan kaldırıldı. 

Devlet Teşkilatı


Eyyûbîler Devleti, Zengîlerin bir devâmıydı. Eyyûbî devlet teşkilâtı, diğer İslâm devletlerindeki teşkilâtlardan farklı değildi. Başta bir sultan ve onun hânedânı, sonra, idârî ve askerî yetkiye sâhip emirler, daha sonra bürokratlar ve ilmiye sınıfına mensup olanlar gelirdi.
 Devlet işlerini yürüten üç dîvân vardı. Dîvân-ül-İnşâ; bürokrasinin idâresi ve diplomatik işlerin yürütülmesiyle uğraşırdı. Dîvân-ül-Ceyş; ordu ve onun mâlî işlerinden sorumluydu. Dîvân-ül-Mâl; bugünkü mâliye bakanlığının görevini yapardı. Dîvânlar arasında en geniş teşkilâta sâhib olan bu dîvândı. 

Eyyûbîler Devleti’nin en önemli hedefi, Ortadoğu’da Haçlılar tarafından işgâl edilen İslâm topraklarını kurtarmaktı. Bu sebepten sultan, her zaman, savaşa hazır güçlü bir orduyu beslemek mecbûriyetindeydi. Ordunun temelini, toprağa bağlı süvârîler meydana getiriyordu. Bunların yanında maaşlarını para olarak alan bir mikdar piyâde ve süvârî vardı. Piyâdeler kale müdâfaa veya muhâsaralarında vazife alıyorlardı. Diğer muhârebelerde ise timarlı süvârîler savaşıyordu. Süvârîlerin en önemli kısmını, parayla satın alınarak veya devşirilerek yetiştirilen memlûkler teşkil ediyordu. Bunların büyük çoğunluğu Türktü. 

Eyyûbîler Devleti’nde sağlık hizmetleri çok gelişmişti. Birçok şehirde hastahâneler yapılmıştı. Bu hastahâneler arasında Dımaşk’taki Nûreddîn ve Kâhire’deki Selâhaddîn hastahâneleri mükemmel tıp merkezleriydi. Buralarda erkekler, kadınlar ve sinir hastaları için ayrı kısımlar vardı. Târihte sinir ve ruh hastalıkları için ilk ilâçlar, bu hastahânelerde hazırlanmıştır. Hastahânelerin yanında, kimsesiz, bakıma muhtaç çocukların ve fakirlerin korunması için birçok bakım evleri ve misâfirhâneler açılmıştır. 

İlim ve Sanat Çok Gelişti

Eyyûbîler Devleti’nde, teknik ve sanat da gelişmişti. Dımaşk ve Kâhire’de dökümhâneler ve cam îmâlathâneleri vardı. Bu şehirlerde ayrıca su ile çalışan kâğıt değirmenleri de yer alıyordu. Kâğıt; buğday, pirinç sapları ve pamuktan yapılıyordu. Musul kumaşları, Mısır pamukluları ve Dar-ut-Tirâz’da îmâl edilen yünlü, ipekli ve pamuklu kumaşlar çok meşhurdu. Bakır işlemeciliği gelişmişti. Bugün, Eyyûbîler devrine âit şamdanlar, leğen ve tabaklar çeşitli ülkelerin müzelerinde bulunmaktadır. Silâh îmâlâtı da oldukça ileri seviyede idi. Bilhassa Dımaşk’ın meşhûr çelik kılıçları çok ünlüydü. 

Eyyûbîler devri, ilmî hayat bakımından İslâm târihinin en canlı ve hareketli dönemlerinden biriydi. Bozuk îtikâdlara karşı, Ehli sünnet îtikâdını yaymak gâyesiyle, Kâhire ve Dımaşk’ta birçok medreseler açıldı. Burada tefsîr, hadîs, fıkıh ilimleri yanında, fen ilimleri de öğretiliyordu. Ayrıca Kur’ân ilimlerini öğretmek için Dâr-ul-Kurrâlar, hadîs ilimlerini öğretmek için Dâr-ul-Hadîsler ve fen ilimlerini öğretmek için Dâr-ül-Hendeseler açıldı. Medreselerin yanında câmiler de önemli ilim merkezleriydi. Câmilerde çeşitli ilimlerin okutulduğu halkalar ve köşeler vardı. 
Behmenîler Hindistan’ın Dekken bölgesinde kurulan Müslüman-Türk Hanedanlığı. Tuğluk Türk sultanlarından Muhammed bin Tuğluk zamânında çıkan iç karışıklıklarda Alâeddîn Hasan Behmen Şah, Dekken bölgesinde bağımsızlığını ilan etti ve Gülberge şehrini payitaht yaptı. Elinde bulunan toprakları; Gülberge, Devletâbâd, Elliçpur ve Birdar olmak üzere dört vilayete böldü. Bağımsızlığını ilan etmesine yardımcı olan beyleri bu vilayetlere vâli tâyin etti.

Alâeddîn Hasan’ın saltanatı, kurduğu düzeni kabul ettirmek için özellikle Hindûlara karşı yapmak mecburiyetinde kaldığı seferlerle geçti. Devleti, Mısır’daki halîfe tarafından tanındı. 1358 senesinde Gucerat’a karşı yaptığı seferde hastalanıp vefât etti. Yerine oğlu Muhammed geçti. Muhammed Şah’ın ilk işi, devlet ve ordu teşkilâtını kurmak oldu.

Muhammed Şah’ın bastırdığı para, Hindû devletininkinden daha halis idi. Hindû Varangel ve Viceyanagar racaları, Behmenî topraklarında bulunan Hindû sarraflarla anlaşarak ele geçirdikleri paraları eritip kendilerininkine çevirdiler. Bastırdığı paraların üzerindeki Kelimei şehâdetin yerine put konmasına kızan Muhammed Şah, Viceyanagar ve Varangel racalarının topraklarına sefer düzenledi ve bu işe vasıta olan Hindû sarrafları idam ettirdi. Viceyanagar racasının ordusu dağıtıldı.

Sultan Muhammed’in 1377’de vefatından sonra yerine geçen oğlu Mücâhid de saltanatını Hindûlarla mücadeleyle geçirdi. Yerine geçen amcası Davud Şah’ın kısa süren saltanatından sonra tahta Alaeddîn Hasan’ın torunu İkinci Muhammed Şah geçti. Dekken’de İslâmiyet bunun zamânında yerleşti. Sulh ve sükun içinde geçen İkinci Muhammed döneminden sonra tahta çıkan Gıyaseddîn ve Şemseddîn şahların kısa süren devirleri karışıklık içinde geçti. Sultan Tâceddîn Fîrûz’un hakimiyeti ele geçirmesi ile birlik sağlandı (1397). Viceyanagar ve Kerla racaları ile başarılı savaşlar yapıldı (1398).

Yapılan antlaşma neticesinde Hindûlar, uzun zaman Behmenîlere saldıramadılar. Ancak Gücerat ve Malva sultanlıklarının Behmenîlere karşı düşmanca tavırlarından cesaret alarak Behmenî topraklarına girdiler. Sultan Fîrûz, Telingana Hindûlarına karşı düzenlediği başarısız seferin akabinde hastalandı ve kardeşi Ahmed Şah sultan oldu (1422). Ahmed Şah, Telingana Devleti’ni tamamen ortadan kaldırdı (1424). Gücerat ve Malva sultanlarına karşı başarılı seferler yaptı. Ölünce yerine Sultan Alâeddîn İkinci Ahmed geçti (1436). Bundan sonra Behmenîler Devleti iç karışıklıklar ve mücadelelere sahne oldu. Hümâyûn Şah ve Nizam Şah devirlerinde de bu karışıklıklar devam etti.

1463’de çocuk yaşta bulunan Muhammed Şah’ın tahta geçmesinden sonra Melik Şah Türk ve Mahmud Kavan gibi güçlü emirler idareyi ele geçirdiler. Bu güçlü komutanlar sayesinde, komşu devletlerin saldırıları durdurulup, ticaret ve hac gemilerine musallat olan korsanlara karşı başarılı seferler düzenlendi. Dekken’in batı kıyılarındaki Vişalgarh Kalesi ve Goa Limanı ele geçirildi (1471). Bilgaum ve Bankapur racaları yenildi (1472). Bilgaum ve Telingana bölgesi ele geçirilip Behmeni Devleti en geniş sınırlarına ulaştırıldı (1478).

Bu devrede Osmanlı Sultanı Fatih Sultan Mehmed Han’la elçi mübadelelerinde bulunuldu. En güçlü devrini yaşayan devletin toprakları, kuzeyde Berar’dan güneyde Viceyanagar’a, doğuda Bengal Körfezi’nden batıda Umman Denizi’ne kadar uzanıyordu. Devlet topraklarının büyümesi ile vilayet sayısının artması icab ettiği görüşünde olan vezir Mahmud Kavan, vilayet sayısını dörtten sekize çıkardı. Bundan rahatsız olan valiler, bir komplo neticesi vezirin idamını sağladılar. Sultan Muhammed de ölüp çocuk yaştaki oğlu Mahmud başa geçince dört eyalet vâlisinin herbiri bağımsızlıklarını ilan ettiler. Merkezde Behmenî Hanedanı kukla olarak devam etti ise de, idareyi ele geçiren Kâsım Bey Berîdü’lMemâlik ismindeki Türk Beyi 1527’de Beridşahlar Devletini kurdu. 

Behmenli Devletinde sultanın muhafızlarına HassaHeyl denilirdi. Başlarında “Tavaci” ve “Yasavul”lar vardı. Tavacilere saray teşkilâtçılığı yaptıklarından dolayı “Bavdar” da denilmekteydi. Devlet teşkilâtının ana hatları Delhi Sultanlığı’nınki gibiydi. Padişahlık alameti olarak altın para basmak ve günde beş kere növbet çaldırmak gibi gelenekleri ilk defa, Sultan Birinci Muhammed başlattı.

Behmenli sultanları ve vezirleri, ülke topraklarının çeşitli yerlerinde; câmiler, medreseler, hamamlar, hanlar ve kervansaraylar yaptırdılar. Gülberge’de bulunan Büyük Câmiyi, Sultan Birinci Muhammed yaptırdı.
Zengiler Büyük Selçuklu sultanı Melikşah’ın kumandanı, Aksungur’un oğlu İmâdeddîn Zengî tarafından el Cezîre ve Suriye’de kurulan atabeglik. Irak Seçluklu sultanı Mahmûd, iki oğluna atabeg tâyin ettiği Zengî’yi 1127 senesinde Musul vâlisi yaptı. Atabeg Zengî Musul’a hâkim olunca, büyük ve kuvvetli bir devlet kurmaya çalıştı. Niyeti, önce bölgeyi hâkimiyeti altına alıp, sonra Haçlılarla mücâdele etmekti.

Bu yüzden Diyarbekir ve Sûriye’nin Arap ve Türk hâkimlerine karşı bir fetih siyâseti tâkip etti. Aynı siyâseti Haçlılara karşı da uyguluyordu. Arzusunu gerçekleştirmek için harekete geçen Zengî; Sincâr, Habr, Nusaybin ve Harran’ı ele geçirdi. Arkasından Haleb’e hâkim oldu (1128). Bu durum Haçlıların Haleb üzerindeki arzularına da son verdi. Zengî’nin Dımaşk’ı (Şam’ı) alması için önce Hama ile Humus’u ele geçirmesi gerekiyordu. 1130 senesinde Hama’yı ele geçirdi ise de, Humus önünde başarılı olamayarak, Musul’a döndü.

Zengî’nin genişleme hareketleri karşısında, toprakları tehdit altında kalan Artuklular birleştiler. İki taraf arasında yapılan muhârebede Zengî, Artuklu ordusunu geri çekilmeye mecbur etti. Bir süre sonra iki taraf arasında barış yapıldı ve 1130 yılında antlaşma imzâlandı. Daha sonra Artuklulardan Dâvûd ile mücâdeleye başlayan Zengî, Amid’i (Diyarbekir) ele geçirdi ve şehri, adına hutbe okumak şartıyla Artuklulardan Tîmûrtaş’a bıraktı (1141).

Zengî’nin idâresi altına almak için çalıştığı devletlerden birisi de Böriler idi ve bir müddet sonra onlar da Zengî’nin hâkimiyetini tanımak mecbûriyetinde kaldılar. Böylece bölgede güçlü bir hâkimiyet tesis ettikten sonra Haçlılarla mücâdeleye başladı ve Esârib Kalesi’ni kuşattı. Kudüs kralının yardıma gelmesine rağmen Haçlıları yendi ve kaleyi ele geçirdi. Sonra Haçlı Kontluğu işgâlindeki Urfa üzerine yürüdü. Çünkü Urfa Kontluğu, Zengîler Devleti’ni ikiye ayıran bir durumda ve ticâret yolu üzerinde çok mühim mevkideydi. İnce bir siyâsetle Hıristiyanları birbirinden ayırıp, Haçlılar arasında çıkan anlaşmazlıktan faydalanan Zengî, Katoliklerden memnun olmayan Ermenilerin de desteğiyle, 1144 senesinde Urfa’yı ele geçirdi ve zaferi bütün İslâm dünyâsında sevinçle karşılandı. Urfa’nın Müslümanlar eline geçmesi, Hıristiyan âleminde büyük şaşkınlığa sebep oldu. Papanın teşvikiyle Hıristiyan âleminde İkinci Haçlı Seferi’nin hazırlığı başlatıldı.

1147-1149 yılları arasında gerçekleşen İkinci Haçlı Seferlerini netîcesiz bırakan İslâm kahramanlarından biri olan Nûreddîn Zengî, kurduğu eğitim kurumları ve sosyal tesisler, yaptığı îmâr faâliyetlerinin yanında güçlü bir devlet kurucusu olan Selâhaddîni Eyyûbî’yi yetiştirmesiyle de tanınmaktadır. Haleb, Şam, Hama, Humus, Ba’albek, Menbic ve diğer şehirlerde büyük medreseler, câmiler, imâretler, kervansaraylar, hastahâne ve dârülhadîsler yaptırıp, masraflarının karşılanması, tâmirâtı ve yaşatılması için büyük vakıflar bıraktı. Şam’da yaptırdığı büyük hastahâne, devrin en meşhur mütehassıs doktorlarının hizmet verdiği bir sağlık müessesesiydi.

 Hadîs üniversitesi mâhiyetindeki ilk dârülhadîsi o kurdu ve pek çok kitap vakf etti. Rasathâne kurdurarak, güneş saati yaptırdı. Dindar olup, ilim adamlarının hâmisiydi. Karargâhında dahi Kur’ânı kerîm okutup, hürmetle dinlerdi. Haksızlıkların önüne geçmek ve devletin menfaatlerini korumak için, hassas bir haber alma teşkilâtı kurdu. Sultanlığı devrindeki siyâsî hâdiseler büyük, bulunduğu çevre çok karışık bir yapıya sâhip olmasına rağmen, halkının sağlığını ve huzûrunu korudu.

Zengîler, Selçuklularda olduğu gibi, edebiyâtın gelişmesine yardımcı oldular. Ahmed bin Münir elKayserânî, Müslim bin Hazir ve Haysa Bahsa bu devirde yetişen belli başlı şâirlerdendir. Bu dönemde yetişen din âlimleri de çoktur. Bunlardan Türk asıllı Ebû Abdullah Vâsıtî ve fıkıh âlimi Abdullah bin Muhammed en meşhurlarıdır. Târihçiler bakımından Zengîlerin dönemi en zengin devrelerden biridir. Meşhur târihçilerden elAzimî, Usâme bin Munkız, İbni Şeddâd ve İbnülEsîr bu dönemde yetişmiştir.
Güzel sanatlara önem veren Zengîler, bir kısmı zamânımıza kadar gelen, çok sayıda mîmârî eser yaptırdılar ve pek çok medrese inşâ ettirdiler. Birinci Seyfeddîn Gâzi, Musul’da elAtika adıyla bilinen medreseyi yaptırdı. Musul’daki Ulu Câmii’nin inşaatını Birinci Seyfeddîn Gâzi başlatmış, Nûreddîn Mahmûd da tamamlamıştır. Bu sebeple câmi, Câmii Nûri adıyle anılmaktadır.

Zengî atabegleri içinde îmâr yönünden en çok faaliyet gösteren Nûreddîn Mahmûd bin Zengî’dir. Suriye’nin önemli bütün şehirlerinin surlarını tâmir ettirdi. Dımaşk’ta iç kaleye bir câmi yaptırdı. Yeni bir kapı olarak Bâbül Ferec’i açtırdı ve DârülAdl denilen bir binâ inşâ ettirdi. Haftanın iki gününde kendisi burada dâvâlara bakardı. Ayrıca DârülHadîs ile Mâristân, yaptırdığı meşhûr eserler arasındadır. Kendi adına nispetle Şam’da Nûriye adında bir medrese de yaptırdı ki, kabri bunun içindedir. Diğer Zengî atabegleri devrinde ise, Medresetülİzziyye, MedresetülNûriyye ve Kâhiriyye adlarıyla bilinen medreseler yaptırıldı. Zengî emirlerinden Mücâhiddîn Kaymaz da, Musul’da câmi, tekke, medrese ve köprü gibi birçok mîmârî eser inşâ ettirdi.
Çobanoğulları Kastamonu ve havâlisinde kurulan bir beylik. Beyliği, Anadolu Selçuklularının uç beyi olan Oğuzların Kayı boyuna mensub Hüsâmeddîn Çoban kurdu. Melikülümerâ Hüsâmeddîn Çoban, Anadolu Selçuklu Devleti’nin ileri gelen devlet adamlarından idi. Birinci İzzeddîn Keykâvus’un sultanlığı sırasında, Bizans’a karşı düzenlenen seferlerde bulundu. Birinci Alâeddîn Keykûbâd tahta çıkınca, bağlılığını arz etti.
Moğollar, 1223 senesinin başlarında Kıpçak ilini işgal edince, bunu fırsat bilen Rumlar, Kırım sahilinde bir ticâret şehri olan Sugdak’ı kontrolleri altına aldılar. Sultan Alâeddîn Keykûbâd’ın ticâret yollarına büyük önem vermesi, onu Kırım’a bir sefer düzenlemeye mecbur bıraktı ve buna Hüsâmeddîn Çoban Bey’i vazifelendirdi. Hüsâmeddîn Çoban, bu deniz aşırı seferde başarı kazanarak Sugdak’ı zabt etti. Kıpçak hânının ve Rus hükümdarının, Sultan Alâeddîn’e itâatini sağladı. 1227 senesinde Kastamonu’ya döndü. Hüsâmeddîn Çoban’ın bundan sonraki hayâtı ve ölüm târihi hakkında bir bilgi yoktur. Vefatından sonra yerine geçen oğlu Alp Yürek hakkında da bilgi bulunmamaktadır.
Alp Yürek’ten sonra yerine oğlu Muzafferüddîn Yavlak Arslan geçti. Muzafferüddîn, Anadolu Selçuklularına ve İlhanlılara tâbi idi. Anadolu Selçuklularının taht mücâdelesine karıştı. Rükneddîn Kılıç Arslan, kardeşi İkinci Mes’ûd’a karşı ayaklanınca; Yavlak Arslan, Rükneddîn Kılıç Arslan’ın tarafını tuttu. Anadolu’da çıkan bu kargaşalık sebebiyle İlhanlı hükümdarı Geyhatû, Sultan Mes’ûd ve Vezir Necmeddîn idaresinde bir SelçukluMoğol ordusunu Kastamonu üzerine gönderdi. Yapılan muharebede Yavlak Arslan öldü. 
Yavlak Arslan’dan sonra yerine oğlu Mahmud Bey geçti. Mahmûd Bey zamânında Bizans’a akınlar yapıldı. Bu akınları kardeşi Ali Bey idare etti. Sakarya nehrinin öbür tarafına kadar olan toprakları feth etmeğe muvaffak oldu. 1309 senesinde Candaroğlu Süleyman Paşa, bir baskınla Kastamonu’ya hâkim oldu ve Çobanoğulları Beyliği’ne son verdi.
Çobanoğulları devrinde, Kastamonu ve çevresinde, îmâr ve kültür faaliyetleri çok gelişti. Memleketlerine gelen âlim, mütefekkir ve sanatkârlara büyük değer verdiler. Meşhûr âlim Kutbeddîn Şîrâzî, İhtiyârât el-Muzafferî adlı astronomiye dâir eserini, Muzafferüddîn Yavlak Arslan’a ithaf etti. Hoylu Hasen bin Abdülmü’min, Yavlak Arslan için Nüzhet-ül-Küttâb ve Mahmûd Bey adına Kavâ’id-ür-Resâ’il adlı inşâatla ilgili eserleri yazdı. Bu devirdeki en muhteşem yapı, Taşköprü’deki Muzafferüddîn Yavlak Arslan Medresesi külliyesidir.
Erbil Atabeğliği O n iki ve on üçüncü yüzyıllarda merkezi Erbil olmak üzere Kuzey Irak ve Güneydoğu Anadolu’da Zeyneddîn Ali Küçük bin Begtigin tarafından kurulan Türk beyliği. Bunun için Begtiginliler de denilmektedir. 
Zeyneddîn Ali, Musul atabeglerinden İmâdeddîn Zengî’nın kumandanlarından idi. İmâdeddîn Zengî, 1131 senesinde Erbil’i ele geçirince, bölgeyi Zeyneddîn Ali’ye verdi. 1144 senesinde Musul nâibliğine tâyin edilen Zeyneddîn Ali, Zengî’nin ölümünden sonra, onun evlâdını ve hükûmetini koruyanların başında yer aldı. Elindeki kuvvetlere rağmen velînimetine sadakât göstererek, Zengi’nin oğlu Seyfeddîn’e ve onun ölümünden sonra da Kutbeddîn’e bağlı kaldı.

Erbil, Şehrezûr, Tikrit, Sincâr, Musul ve Harran gibi şehirler onun hâkimiyetindeydi. Ömrünün sonlarına doğru Zeyneddîn Ali, oğlunun Erbil’de yerine geçmesini emniyet altına alarak, idâresi altındaki yerleri Musul Atabegi Kutbeddîn’e bıraktı. Cesur, âdil, cömert ve ilim sâhiplerinin koruyucusu bir zât olan Zeyneddîn Ali, 1168 senesinde Erbil’de vefât etti.

Zeyneddîn Ali’nin yerine on dört yaşındaki Muzafferüddîn Kökböri geçti. Fakat Erbil vâlisi ile arası açık olduğundan, vâli Kaymaz onu ülkeden uzaklaştırıp, yerine kardeşi Zeyneddîn Yûsuf’u geçirdi. Kökböri, Musul Atabegi İkinci Seyfeddîn Gâzî’nin hizmetine girdi. Bunun üzerine Muzafferüddîn Kökböri’ye iktâ olarak Harran bölgesi verildi. Düşmanı olan vâli Kaymaz, 1183 senesinde1183 senesinde Musul vâliliğine getirilince, Kökböri, Selâhaddîn Eyyûbî’ye tâbi oldu. Selâhaddîn Eyyûbî, kız kardeşi ile evlendirerek, Urfa ve Samsat’ın idâresini ona verdi. Kökböri, Selâhaddîn Eyyûbî’nin Haçlılara karşı yaptığı savaşlarda Sûriye ile Filistin’in zabtında önemli rol oynadı.

Erbil hâkimi olarak görünen Zeyneddîn Yûsuf’un ilk devrelerinde yönetim, fiilen vâli Kaymaz’ın elindeydi. Kaymaz, Musul’a vâli tâyin edilince, Yûsuf, Atabegliğin idâresini ele aldı. Onun da 1190 yılında ölümü üzerine Muzafferüddîn Kökböri, Atabegliği tekrar eline geçirdi.
 1193 senesinde Selâhaddîn Eyyûbî’nin ölümüne kadar Eyyûbîlere bağlı kalan Kökböri, önce Zengîlerin Musul kolunu zayıf düşürmeye çalıştı. Bu hususta Eyyûbîler ile ittifak kurdu. Ahmedîlilerden Alâeddin Kara Sungur ile birleşerek, İldeniz Atabegi Ebû Bekr bin Pehlivan’ın idâresindeki Âzerbaycan’a sefer düzenledi. Fakat Irakı Acem hâkimi Şemseddîn Aydogmuş’un müdâhalesi ile geri döndü. Sonraları genişleme siyâseti gütmekte olan Eyyûbîleri tehlikeli görmeye başladı ve onlara karşı olan ittifaklarda yer aldı. Musul’da idâreyi ele geçiren Atabeg Bedreddîn Lü’lü ile mücâdele etti.

1220 senesinde Moğol tehlikesiyle karşı karşıya kalan Kökböri, Celâleddîn Harezmşâh’a tâbi oldu ise de ülkesini tahrib olmaktan kurtaramadı. 1232 senesinde Erbil’de vefât eden Kökböri, erkek evlâdı olmadığından, ülkesinin halîfeye verilmesini vasiyet etti. Onun ölümü üzerine, Bağdat’taki Abbâsî  halîfesinin kuvvetleri Erbil’e gelerek şehri teslim aldılar.

Erbil Atabegliğinde Muzafferüddîn Kökböri, kültür ve îmâr faâliyetlerinin yanısıra, sosyal yardım müesseseleri kurmakla da dikkati çekti. Câmiler, hankâhlar, medreseler ve hastahâneler yapdırdı ve bunların masrafını karşılamak için vakıflar tahsis etti. Erbil surlarını tâmir ettirdi. Çarşılar yaptırıp sokakları düzelttirerek, Erbil’i büyük bir şehir haline getirdi. Bir kültür ve sanat merkezi olan Erbil’de her yıl Resûlullah efendimizin doğum günü muhteşem merâsimlerle kutlanırdı. Dört bir taraftan gelen âlimler, insanlara vaaz ve nasîhat eder, mevlid merâsimlerine ayrı bir renk verirlerdi.

Kökböri, Haçlılarla bizzat savaşmasının yanında, esir düşmüş Müslümanları da fidyesini vererek kurtarırdı. Yaptırdığı hastahâneyi haftada iki defâ ziyâret eder, hastaların muhtaç akrabâlarına nafaka gönderirdi. Bir dul hanımlar evi ile yetimhâne yaptırdı. Annesiz süt çocuklarına süt anneleri tuttu. 

İlim sâhiplerini göseten Muzafferüddîn Kökböri’nin sarayında Mübârek bin Ahmed, Erbil Târihi’ni, İbni Hallikân Vefeyâtül A’yân’ını yazdı.

Erbil Atabeglerinde, Büyük Selçuklulara benzer bir teşkilâtın bulunduğu anlaşılmaktadır. Hükümdar ile hükûmet arasındaki irtibâtı temin eden görevlilere hâcib, bunların başkanlarına da hâcibülhüccâb denirdi. Saray teşkilâtında hâcibülhüccâb’dan sonra en yetkili görevli üstâdüddâr idi. Bu şahıs saraya âit umûmî masraflardan ve mutfağın denetiminden mesuldü. Sarayın ve hükümdarın korunması ile görevli muhâfız birliği olan cândârların reisine emîri cândâr denirdi.

Beyliğin en önemli işlerinin görüldüğü bir büyük dîvân vardı. Bu dîvânın vezir dışındaki üyeleri; müstavfî, müşrif, münşî ve ârızülceyş idi.
Tâcettinoğulları T ürkiye Selçuklu Devletinin zayıflaması üzerine Karadeniz kıyısında Bafra ile Ordu arasında, güneyde Niksar’a kadar olan bölgede kurulan Türk beyliği. Merkezi Niksar olan Beyliğin kurucusu Tâceddîn Bey’dir.
Tâceddîn Bey’in babası Doğancık Bey, Anadolu’da İlhanlı hâkimiyeti yıkılırken meydana gelen nüfuz mücâdeleleri esnâsında Kürt ve Taşan beyleri ve Emir Eretna ile savaşmış kudretli bir kimseydi. Niksar ve çevresini elinde bulunduran Doğancık’ın nüfûzu kuzeybatıda Kastamonu emîri Süleymân Şah’ın hudûduna kadar uzanıyordu. 1345 veya 1347 yılında öldüğü tahmin edilen Doğancık’ın yerine beyliğin asıl kurucusu Tâceddîn Bey geçti.
Tâceddîn Bey, beyliğin başına geçtiği ilk yıllarda Amasya Emîri Şadgeldi’ye tâbi oldu. Kâdı Burhâneddîn Ahmed’e karşı ülkesini korudu. 1381’de İmparator Aleksios’un kızı Eudokia ile evlendi. Ordu vilâyetindeki Türkmen Emîri Hacı Emirzâde Süleymân Bey’in ülkesine taarruz ettiyse de, yenilip öldürüldü. Fırsattan istifâde eden Kâdı Burhâneddîn Niksar ve İskefser’i ele geçirdi.
Ancak, Tâceddîn Bey’in öldürülmesinden sonra yerine geçen oğlu Mahmûd Bey (Mahmûd Çelebi), Kâdı Burhâneddîn’e bir elçilik heyeti göndererek bağlılığını arz etti ve topraklarının tekrar kendisine iâde edilmesini istedi. Bunun üzerine Kâdı Burhâneddîn Niksar ve buraya tâbi yerleri tekrar Mahmûd Çelebi’ye verdi. Ancak bir müddet sonra Mahmûd Çelebi, Kâdı Burhâneddîn’e karşı Osmanlılarla ittifak kurdu.

 Kâdı Burhâneddîn ise Mahmûd Çelebi’ye karşı Tâceddînoğullarından Alparslan’ı desteklemeye başladı. Alparslan, Kâdı Burhâneddîn’den aldığı kuvvetlerle beylik içinde hâkim duruma gelince, güç duruma düşen Mahmûd Çelebi, bu durumdan kurtulmak için, Kâdı Burhâneddîn’le anlaştı. Bu hâlden şüphelenen Alparslan, Burhâneddîn Bey’in düşmanı olan Eretna âilesine mensup Feridun Bey’le münâsebet kurdu. Bunu öğrenen Kâdı Burhâneddîn, onun üzerine yürüdü ve yapılan savaşta Alparslan öldü (1394). Alparslan’ın, Hüsâmeddîn ve Mehmed Yavuz isimli iki oğlu, babalarından kalan Samsun ve Çarşamba bölgesinde müştereken hâkimiyetlerini devâm ettirdiler.
Alparslan’ın ölümünden sonra, Kâdı Burhâneddîn, Tâceddînoğullarının topraklarını tamâmen ele geçirmek için Tâceddînoğullarına âit Yenişehir Kalesi yanında bir kale yaptırarak, içerisine, devamlı Mahmûd Bey üzerine sefere çıkan seçkin kuvvetler koydu. 1398 senesinde Kâdı Burhâneddîn’in Akkoyunlu hükümdârı Karayülük Osman Bey tarafından, Sivas önlerindeki muhârebede öldürülmesi ve Bâyezîd Han’ın Amasya, Tokat ve Sivas’ı ele geçirmesinden sonra, Mahmud Bey Osmanlı Devleti hâkimiyetine girdi.
1402 Ankara Muhârebesi’nde Yıldırım Bâyezîd’in yenilmesinden sonra, Alparslan’ın oğlu Hasan Bey, Tîmûr Han’ın himâyesinde bağımsız olarak Niksar ve bir kısım Canik topraklarında Tâceddînoğulları Beyliği’nin başına geçti ve Osmanlıların Fetret Devri’nde kendi başına hareket etti. Bu arada İsfendiyâr Bey’le anlaşarak topraklarını genişletmeye çalıştı. Bu iki bey, Bafra ve Samsun üzerine iki koldan yürüdüler. Yapılan savaşta Samsun Bey’ini öldürerek, beyliğin büyük bir kısmına sâhip oldular. Osmanlı hükümdârı Çelebi Mehmed, tek başına devleti toparlayıp, hâkimiyeti sağlayınca, İsfendiyâroğullarından Samsun’u geri aldı. Tâceddînoğlu Hasan Bey’le kardeşi Mehmed Bey, Çelebi Mehmed’le dostluklarından dolayı yerlerinde kaldılar.
Hasan Bey, Sultan İkinci Murâd devrine kadar beyliğini korudu. İkinci Murâd Han tahta geçtikten sonra, Anadolu’nun bu bölgelerini ele geçirmek ve bölge vâlilerini ortadan kaldırmak için Lala Yörgüç Paşa’yı vazifelendirdi. Hasan Bey, topraklarını Sultana teslim edeceğini bildirdi. Sözünün eri olan bu beye nihâyet, 1427 senesinde Rumeli’de bir sancak verildi. Böylece, Tâceddînoğulları Beyliği Osmanlılara geçmiş oldu.
Tâceddînoğullarına âit şimdiye kadar hiçbir sikkeye rastlanmamıştır. Hasan Bey’in Çarşamba’da bulunan, 1424 târihli câmii ve vakfiyesi vardır. Tâceddînoğullarından cesûr ve atılgan bir zât olan Alparslan Bey ise, fazîlet sâhibi ve edebiyâta düşkündü. Arapça’yı çok iyi bilen bu bey, nahivle meşgul olurdu.
Kâsım Hanlığı Moskova yakınındaki Oka Irmağının kuzey kıyısında hüküm süren bir Türk hanlığı. Hanlığın ismi burasının ilk hâkimi Kâsım bin Uluğ Muhammed’e izâfeten verilmiştir. Altınordu eski hükümdarı Uluğ Muhammed 1436’da tahtından indirildikten sonra 1437’de Kazan Hanlığı’nı kurdu. 1445’te Moskova Prensi Vasily ile yaptığı savaşı kazanarak onu esir aldı. Yapılan antlaşma ile Kâsım, Yılatom, Şatsk ve Temnik kazalarını içine alan bölgenin oğlu Kâsım’a verilmesi sonucunda prensi serbest bıraktı. Böylece kurulan hanlığın başına Uluğ Muhammed’in oğlu Kâsım Han getirildi.
Kâsım’ın Rus topraklarının ortasında kurduğu devletin masrafları, Moskova hazînesinden ve diğer Rus şehirlerinin gelirlerinden sağlanıyor, Kazan Hanlığı adına Moskova kontrol altında tutuluyordu. Fakat enerjik hükümdâr Uluğ Muhammed Han’ın kısa bir müddet sonra vefâtı, oğulları arasında taht kavgalarına yol açtı. Fırsatı değerlendiren Moskova Büyük Knezi, Kâsım Han’ı destekledi. Rus yardımcı kuvvetleriyle desteklenen Kâsım Han, kardeşi İbrâhim’e karşı harekete geçti ise de, başarı kazanamayarak geri döndü. Bu hâdiseden sonra, zâten Rus topraklarının ortasında kalan Kâsım Hanlığı, Rus knezlerinin Kazan Hanlığı’nı karıştırmak için kullandığı bir âlet durumuna düştü. Devlet, kuruluş gâyesinden tamâmen uzaklaştı. Kırım Hanları ve Astırhanlar Sülâlesinden hükümdârlar başa geçti. Ancak hiçbiri Rusların kontrolünden çıkamadı.

 Rusların çeşitli bölgelere düzenledikleri seferlere Kâsım Hanları da iştirak ettiler. Gittikçe zayıflayıp benliğini kaybeden Kâsım Hanlığı, 1681 yılında tamâmen ortadan kaldırıldı.Kâsım halkı arasında kalan Müslümanlar, sonra İslâm memleketlerine göçtüler. Bir kısmı ise günümüze kadar orada kaldılar.

Devletin merkezi olan Kâsım şehri, Oka Nehri’nin sol sâhili yamacında Oka’ya dökülen iki küçük derenin arasında kurulmuştu. Kâsım Han, burada bir taş câmi inşâ ettirdi. Tahrib edilen bu câminin yerine 1768 senesinde iki katlı başka bir câmi yapıldı. Eski minâresi ise ayakta kalmıştır. Şehirde, hanlık döneminde yapılmış bir çok eser, Ruslar tarafından yakılıp yıkıldı.
Aydınoğulları On dördüncü asır başında Aydın ve çevresinde kurulan Türk beyliği. Germiyan ordusu subaşısı Aydınoğlu Mübârizüddîn Mehmed  Bey kurmuştur. Germiyanoğlu Birinci Yakub Bey tarafından Aydın ve çevresini fethetmekle görevlendirilen Mehmed Bey, öncelikle Sasa Bey’in elindeki Tire, Ayasluğ (Selçuk) ve Birgi’yi ele geçirdi. Bu çarpışmalar sırasında Sasa Bey öldürüldü (1307). Bundan sonra Birgi’yi kendisine merkez seçerek beyliğini ilan eden Mehmed Bey, gazâ harekatına devam etti. 1310’da Müslüman İzmir’i 1328’de gavur İzmir’i ele geçirdi. Mehmed Bey bundan sonra ortaçağ İslâmTürk geleneğine uyarak, ülkesinin idaresini beş oğlu arasında pay etti. Kendisi hükümdar sıfatı ile Birgi’de oturdu. Ayasluğ’da kurduğu tersane ile güçlü bir donanma meydana getirdi. İzmir vâlisi tâyin ettiği oğlu Umur Bey, bu donanmayla Sakız, Ağrıboz, Bozcaada, Mora ve Rumeli kıyılarına akınlar düzenledi. Aydınoğlu Mehmed Beyin 1334’te bir av sırasında attan düşerek hastalanması ve ölümü üzerine yerine kardeşlerinin de ittifakiyle Gazi Umur Bey geçti. Umur Bey 14 yıllık beyliği döneminde devlet merkezi Birgi’de ancak üç gün oturabilmiş, bütün saltanatı savaşlarla geçmiştir. Umur Bey’in devri Aydınoğullarının en parlak devri olmuştur. Saruhanoğlu Süleyman Bey’le beraber giriştiği Yunanistan ve Mora seferlerinden pek çok esir ve ganimetlerle döndü (1335).Alaşehir Feth Edildi Bizans şehri olan Alaşehir (Philadelfia), yarım asra yakın zaman Türk taarruzlarına karşı koymuştu. Zor durumda kaldıklarında kaleyi kuşatanlara cizye ve haraç veriyorlardı. Bu şehri almayı muhakkak arzu eden  Umur Bey, 1335 yılında, yaralı olmasına rağmen şehri kuşattı ve kısa sürede fethetti. Bizans İmparatoru ile dostça geçinen Umur Bey, adalardaki isyanların bastırılmasında imparatora yardım etti. Nitekim 1336 yılında Bizans İmparatoru, Umur Bey’le bir dostluk antlaşması yaparak, Sakız Adası’nı Aydınoğullarına  bıraktı. Bizans’la olan antlaşmasına sadık kalan Umur Bey de onlara gerektiğinde yardımda bulundu. Gazi Umur Bey, 13381339 yıllarında yanında kardeşi Hızır Bey de olduğu halde Adalar denizi ve Yunanistan’a seferler düzenledi. Daha sonra Karadeniz’e geçerek Kili ve Eflak seferlerini gerçekleştirdi (1340). Umur Bey bu son sefere üç yüz gemi ile çıktı. Güçlü bir donanmaya sahib olduğundan Girit ve Kıbrıs üzerine olan akınlarını yoğunlaştırdı ve muvaffakiyetleri her tarafa yayıldı.Haçlılar'la Mücadele Edildi Özellikle bu seferler sonunda Latinlerin yakın doğudaki menfaatleri tamamen yok olduğundan, Papa, Aydınoğulları üzerine yeni bir Haçlı seferi düzenlenmesini teşvik etti. 134445 yıllarında Kıbrıs, Cenova, Venedik ve Rodos gemilerinden teşekkül etmiş olan Haçlı donanması ansızın ve büyük bir baskınla sahil İzmir’i aldı. Ancak Haçlılar yukarı İzmir’i elinde tutan Umur Bey’in şiddetli ve devamlı taarruzlarıyla karşılaştıklarından, kesin neticeye ulaşamadılar. Sonunda antlaşma yapmağa karar verdiler. Fakat, bâzı müttefiklerin antlaşmaya yanaşmaması üzerine, Papa bu antlaşmayı onaylamadı. Antlaşmayla bir sonuca varamayacağını bilen Umur Bey, Sahil İzmir’ini almak için bütün gücüyle silaha sarıldı ve burayı var kuvvetiyle kuşattı ve bu esnada ön saflarda kahramanca döğüşürken şehit düştü. Mânevî güçleri sarsılan Aydınoğulları, İzmir üzerine yapılan bu kurtarma teşebbüsünden sonuç alamadılar.Gazi Umur Bey’in şehit düşmesinden sonra, yerine büyük kardeşi Hızır Bey geçti. Hızır Bey, Umur Bey’in yerini dolduracak bir kimse olmadığından, Haçlılara karşı mukavemet gösteremedi ve ağır şartlarla, bir antlaşma imzaladı (1348). Bu antlaşma Aydınoğullarının faaliyetlerini durdurmuş ve beyliğin çökmesine sebeb olmuştur. Hızır Bey devlet merkezini Selçuk’a nakletti ve kendisinden sonra başa geçen  kardeşi Îsâ Bey de burada saltanat sürdü.Yıldırım Bâyezîd'a Teslim Oldular Îsâ Bey zamânında, Osmanoğullarının Anadolu birliğini kurma ve genişleme siyasetine çıkan Aydınoğulları Birinci Murad Han’ın 1389’da Kosova Savaşı’nda  şehit olmasından faydalanmak istediler. Karamanlılar başta olmak üzere, diğer bâzı beyliklerle ittifak yaparak, Osmanlıların aleyhinde faaliyette bulundular. Fakat yeni padişah Yıldırım Bâyezîd, Rumeli işini yoluna koyduktan sonra, ilk iş olarak Anadolu tarafından gelecek tehlikeleri ortadan kaldırmaya çalıştı. Alaşehir’i alıp, Aydın taraflarına indi.  Mukavemet görmeksizin Aydıneli’ni tamamen ele geçirip Îsâ Bey’i aldı. Îsâ Bey’in karşı koymadan ülkesini teslim etmesine mükafat olarak kendisini İzmir ve civarının müstakil emiri tanıdı. Kızı Hafsa Hatun ile de evlenerek aradaki bağı kuvvetlendirdi. Bir müddet sonra Îsâ Bey’i İznik’te ikamete mecbur ederek, Aydınoğulları Beyliği’ni kesin olarak Osmanlılara bağladı. Ankara savaşında (1402) Yıldırım Bâyezîd’in Tîmûr’a mağlup ve esir düşmesinden sonra Aydınoğulları Beyliği tekrar canlandı. Ancak bu sırada Îsâ Bey ölmüştü. Bu itibarla Aydınoğullarının başına Tîmûr Han’ın emriyle, oğlu Mûsâ Bey geçti. Ertesi yıl Mûsâ Bey’in vefatı üzerine yerine İkinci Umur Bey geçti (1403). Fakat Aydınoğlu İbrahim Bahadır Bey’in oğlu ve İzmir vâlisi Cüneyd Bey buna karşı çıkarak, saltanat iddiasında bulundu. İkinci Umur Bey’in üzerine yürüyerek Ayasluğ’u zabteden Cüneyd Bey, Umur’un 1405’te ölümüyle de Aydınoğulları topraklarına tek başına, 1425’e kadar bâzı fasılalarla hâkim oldu.  Cüneyd Bey, yerini sağlamlaştırmak için Osmanoğulları arasındaki taht kavgalarına karışıp, her defasında şehzadelerden birini tutarak zaman zaman kendisine müttefik bulmak ve mevcut ittifaklara katılmak yolunu tuttu. Birçok kereler başarısızlığa uğramasına rağmen, kendini bağışlatmayı bildi. Her seferinde yeni vazifeler almaya muvaffak oldu. İkinci Murad Han zamânında rahat durmayan Cüneyd Bey, sıkışınca Sisam adası karşısındaki İpsili (Aydın ilinde, Sivrihisar) kalesine sığındı. Ancak Karamanlılardan umduğu yardımı göremeyince, teslim oldu ve öldürüldü. Böylece Aydınoğulları toprakları tamamiyle Osmanlıların hakimiyeti altına girdi (1425). Mimari Değeri Yüksek Camiler YapıldıAydınoğulları, hakimiyetleri altında bulunan Birgi, Tire, Aydın ve Selçuk’u câmi, medrese, Han ve hamam gibi eserlerle süslemişlerdir. Aydınoğulları mimarisinde Anadolu Selçuklu sanatının etkisi görülmektedir. Aydınoğulları beyliğinin en önemli eseri, Selçuk’taki Îsa Bey Câmii’dir. Mimar Ali bin Dımışkî’nin inşa ettiği câmi, Şam’daki Ümeyye Câmii’nin temel özelliklerini taşıdığı gibi, yenilikler de bulunmaktadır. Diğer önemli eserler, Birgi’de Aydınoğlu Mehmed Bey Câmii (Ulu Câmi) ve türbesi, Karahasan Câmii, Sultanşah Türbesi’dir.Aydınoğulları kültür bakımından da büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Tezkiretü’l Evliya, Arâisü’l Mecâlis adlı Peygamberler târihi, Süheyl ü Nevbahar ile Hüsrev ü Şirin tercümesi gibi pek çok dil yadigarı, ilme değer veren Aydınoğulları sayesinde yazılmış ve bunlardan bazıları günümüze kadar gelmiştir.Aydınoğulları Latinlerle yaptıkları ticaret dolayısıyla yabancı sikke kullandıkları gibi, İslâmî sikkeleri de vardır. Bundan başka Birinci Umur Bey’in bakır sikkeleri ile Îsâ ve oğlu Mûsâ beylerin ve Cüneyd Bey’in gümüş sikkeleri bulunmaktadır. Aydınoğulları Beyliği’nin devlet teşkilâtı diğer Anadolu beyliklerine benzemektedir.
Dilmaçoğulları Doğu Anadolu’da Erzen ve Bitlis’te 1085-1192 yılları arasında hüküm sürmüş olan bir Türk beyliği. Kurucusu olan Dilmaçoğlu Mehmed Bey, Malazgird Muhârebesinden sonra, diğer Türk beyleri gibi Anadolu’ya akınlarda bulundu. 1085 senesinde Diyarbakır alındıktan sonra Bitlis ve Ahlat da Selçuklu kuvvetleri tarafından fethedilmişti. Bitlis ve havâlisi Dilmaçoğlu Mehmed Bey’in idâresine bırakıldı ve kendisine timar olarak verildi. Bir süre sonra bu bölgede beyliğini kuran Mehmed Bey’in ölüm târihi bilinmemektedir. 

Mehmed Bey’in yerine Toğan Arslan geçti. Toğan Arslan önce, Türkiye Selçuklu Sultanı Birinci Kılıç Arslan’a, onun ölümünden sonra da Sökmenlilere bağlandı. Toğan Arslan, Meyyâfârıkîn (Silvan) e bağlı yirmi beş köyü ele geçirince, İbrâhim Sökmen’in idâresinin zayıflığından faydalanarak bağımsızlığını îlân etti. Fakat bu hâl uzun sürmedi. Daha sonra Artuklulara bağlanan Toğan Arslan, İlgâzî ile birlikte, Haçlılara ve Gürcülere karşı savaştı. Toğan’ın Artuklulara bağlanması, Sökmenli Beyi İbrâhim’i kızdırdı. Netîcede Dilmaçoğulları üzerine 1124 yılında sefere çıkarak Bitlis’i muhâsara altına aldı. Fakat başarı elde edemedi. 
Musul Atabegi İmâdeddîn Zengî’nin ordusuna 10.000 dînâr haraç ödeyerek ülkesini tahrib olmaktan kurtaran ve 1134 veya 1137 senesinde öldüğü rivâyet edilen Toğan Arslan’ın yerine oğlu Hüsâmüddevle Kurtî geçti. O da babası gibi Artuklular ile birlikte Gürcülere karşı yapılan seferlere katıldı. 1130 senesinde Dovin’i zaptetti. Bir sene sonra Gürcü Kralı İvane, Anadolu’ya saldırdı ise de, Hüsâmüddevle tarafından hezîmete uğratıldı. Hısn-ı Keyfâ Artukluları Beyi Rükneddîn Dâvûd’un saldırısı üzerine, Kurtî, Mardin’e giderek yine Artuklulardan Tîmûrtaş’ın himâyesine girdi. 1143 senesinde ölünce yerine kardeşi Yâkut Arslan geçti. Ancak Yâkut Arslan da kısa bir süre sonra öldü ve yerine kardeşi Fahreddîn Devletşah idâreyi eline aldı. 

Fahreddîn Devletşah 1161 senesinde Gürcistan üzerine yapılan seferlere katıldı. Bu seferden sonra Artuklularla Dânişmendliler arasında çıkan savaşta, Devletşah, Artukluların yanında yer aldı. Bir süre sonra Devletşah ile Mardin Artuklu Beyi Necmeddîn Alp arasında anlaşmazlık çıktı. Devletşah, Artuklu hükümdarına karşı koyamayacağını anlayınca, 1168 yılında Meyyâfârıkîn’e kadar giderek, itâatini bildirdi ve çıkması muhtemel bir savaşın önüne geçti. Devletşah, 1192 senesinde öldü. Aynı sene, Ahlat Emîri Beg Tîmûr, Dilmaçoğullarının merkezi Bitlis’i ele geçirdi. 

Bundan sonra Dilmaçoğulları Beyliği siyâsî ve askerî bir varlık gösterememesine rağmen Erzen ve havâlisinde 1394’e kadar varlığını korudu. Bu târihte Akkoyunlular tarafından tamâmen ortadan kaldırıldı.
İnançoğulları On üçüncü ve on dördüncü asırlarda Lâdik’te (Denizli) hüküm süren bir Türk beyliği. Moğol istilâsı önünden kaçarak Denizli ve Honaz bölgesine gelen Türkmenler tarafından kurulmuş olan bu beyliğe İnançoğulları da denilmektedir.
Denizli yöresi, 1071 Malazgirt Muhârebesini tâkib eden senelerde, Anadolu’nun büyük bir kısmı ile berâber Kutalmışoğlu Süleymân Bey tarafından fethedildi. Bir süre Türklerin elinde kaldıktan sonra, 1097 senesinde tekrar Bizanslıların eline geçti. Zaman zaman Bizanslılarla Türkler arasında el değiştiren Denizli, 1206 senelerinde tekrar fethedildi.

Lâdik, 13. asrın son yarısında Honaz ve Afyonkarahisar ile birlikte Anadolu Selçuklularının meşhur vezîri Sâhib Ata Fahreddîn Ali’nin oğullarına ıktâ olarak verildi. Ancak 1276 senesinde bölge, Germiyan hâkimiyeti altına girdi. 1277 senesinde meydana gelen Cimri olayı sırasında, Karamanoğulları ve müttefikleri Konya’yı zaptedip, Cimri’yi Selçuklu tahtına oturttular. Cimri olayını bastırıp, Konya’ya yeniden hâkim olanSelçuklu Sultânı Üçüncü Gıyâseddîn Keyhüsrev, daha sonra ordusuyla Denizli’ye girdi. Germiyanlı Ali Bey tevkif edilerek, Afyonkarahisar’a hapsedildi. Lâdik, tekrar Sâhib Ata âilesine verildi. Ancak, 1277 senelerinde Germiyanlılar burayı yeniden ele geçirdiler ve beyliğin başına da Germiyan beyinin yeğeni Bedreddîn Murâd’ı getirdiler.
1287 senesinde Denizli yöresinde topladığı kuvvetlerle Germiyanlılar üzerine yürüyen Sâhib Ata’nın torunu, savaşta öldürüldü ve ordusu dağıtıldı. Ertesi sene Germiyan Beyi ile Denizli Beyi Bedreddin Murâd, Selçuklularla sulh yapmak için Konya’ya gittiler. Sultanın emirlerinden olan Has Balaban bunları karşılayarak görüştü ve Bedreddin Murâd’ın beyliğini kabul ettiklerini bildirdi. Kısa bir sükûnet devresinden sonra 1289 senesinde Germiyanlılar ve Selçuklular arasında tekrar mücâdele başladı.

Selçuklu Sultânının emirlerinden İzzeddîn Bey, Lâdik Beyi Bedreddin Murâd’ın üzerine yürüyünce, Germiyan ordusu yardıma geldi. Günler mevkiinde yapılan savaştaGermiyan ordusu bozguna uğradı. Bedreddin Murâd, bu savaşta öldürüldü. Ordusunun bir kısmı da kılıçtan geçirildi. Böylece Lâdik tekrar Sâhib Ataoğulları’nın eline geçti. Sâhib Ataoğulları Beyi, kuvvetleriyle Karamanoğlu Güneri Bey üzerine gidince, bu bölgedeki Türkmenler, bağımsızlık yolunda daha rahat hareket etme imkânı buldular. Aynı senelerde İlhanlı Vâlisi Geyhatu, İlhanlı tahtına çıkmak için Anadolu’dan ayrılınca, Denizli bölgesindeki Türkmenler harekete geçti. Bunun üzerine Geyhatu, hemen geri dönerek 1291 senesinde Türkmenlerin üzerine yürüdü. Geyhatu, Menteşe ve diğer Türkmenleri de büyük bir mağlûbiyete uğratarak geri döndü. Bu bölge karışıklık içinde kaldı.
On dördüncü asrın başlarında Germiyanoğulları hâkimiyetinde bulunan Lâdik Beyliğinin başına Ali Beyin oğlu İnanç Bey getirilmişti. İlhanlıların Anadolu vâlisi Emîr Çoban, 1314 senesinde Anadolu’ya geldiği zaman, ona itâatını bildiren beyler arasında İnanç Bey de bulunuyordu.
İnanç Beyden sonra Murâd Arslan, Denizli Beyi oldu. Murâd Arslan Bey nâmına kesilmiş bir sikke ile Türkçe Fâtiha ve İhlâs Tefsîrleri vardır. Murâd Arslan’ın vefât târihi belli değildir. Ancak yerine geçen oğlunun 1360 târihli bir sikkesi mevcuttur. Murâd Arslan’dan sonra Hüdâvendigâr-ı Muazzam, Sâhib-üs-Seyf vel-Kalem, Celâlüddevle ved-Dîn ünvânlarıyla anılan oğlu İshâk Bey bin Murâd Arslan, Denizli beyi oldu. Denizli’nin 1366’da meydana gelen bir zelzele ile harâb olmasından iki sene sonra 1368 yılında, Germiyanlılar tarafından alınması ile Lâdik Beyliği son buldu. Germiyanoğlu Süleymân Şah, Denizli’de sikke kestirmiş ve zelzeleden yıkılan Ulu Câmiyi yeniden yaptırmıştır. YıldırımBâyezîd, 1390’da Batı Anadolu Beyliklerini ortadan kaldırınca, Denizli de Osmanlı hâkimiyetine girmiştir.
Saruhanoğulları On dördüncü yüzyılın başlarında Manisa ve çevresinde kurulan Türk beyliği. Aslen Harezmli olup, Türkiye Selçuklularının hizmetine giren Saruhan Bey tarafından kurulmuştur. Anadolu’nun Moğol istilâsına uğradığı ve Türkiye Selçuklu Devleti’nin zayıflamaya mâruz kaldığı yıllarda sayısız Türkmen grupları Batı Anadolu bölgesine gelerek, bu bölgelerdeki Bizans şehir ve kasabalarını ele geçirmeye başladılar. Türkiye Selçuklu sultânı İkinci Mes’ûd’un ümerâsından olan Saruhan Bey  1302’den îtibâren Uc’ta faâliyetlere giriştiği görülmektedir. Saruhan Bey’in 1305’te Manisa şehrini abluka altına alması ve kıyı ucunda faaliyetlerini arttırması üzerine Bizans İmparatoru İkinci Andronikos Batı Anadolu’ya oğlu IX. Mihâil’i gönderdi. Bu prens, Katalan kuvvetlerinin desteğiyle Manisa’ya kadar geldiyse de, Saruhan Bey kuvvetlerine karşı duramayacağını anlayınca, kaleyi sağlamlaştırıp sâhile çekildi. Katalanların bölgeyi terketmelerinden sonra, Manisa’ya karşı hücumlarını arttıran Saruhan Bey, 1308 yılına kadar civâr kasaba ve köyleri ele geçirdikten sonra, nihâyet 1313’te Türklerin Leşkeriş ili dedikleri Manisa’yı fethetti. Manisa’nın fethine kardeşi Çuğa Bey ile Ali Paşa da katılmıştır.Manisa’nın fethiyle burasını kendisine merkez yapan Saruhan Bey, kardeşi Çuğa Bey’e Demirci ve yöresini, diğer kardeşi Ali Paşa’ya ise, Nif (M.Kemâl Paşa)’in idâresini vermiştir. Bundan sonra, hudutlarını Ege Denizi sâhiline kadar genişleten Saruhan Bey, denizciliğe de başladı. Donanma kurdu. Manisa dâhil Adalar, Akhisar, Gördes, Göndük, Ilıca, Turgutlu, Kayacık, Marmara, Zarhaniyet, Menemen, Güzelhisar ve Mendehorya’ya hâkim oldu. Saruhanlı kuvvetleri, Foça’daki Rum ve Lâtinleri baskı altında tuttular. Foçalılar antlaşma istediler. Saruhan Bey, yıllık on beş bin gümüş akçe haraç vergi karşılığı antlaşma yaptı. Saruhanoğulları, doğuda Germiyan, kuzeyde Karesi, güneyde Aydınoğulları beylikleriyle çevrildiğinden fetihleri sâhil istikâmetindeydi. Ege adaları ve Balkanlara sefer yapmayı plânladı. Donanmayı kuvvetlendirip, harp filosu kurdu. 1334’te Aydınoğlu Umur Bey’le ittifak edip, iki yüz yetmiş gemiden meydana gelen müttefik Türk donanmasıyla Yunanistan’a çıkartma yaptı. Bu seferde Saruhan donanmasına Saruhan Bey’in oğlu Süleymân Bey kumanda etti. Bu sırada Bizans’ın Foça vâlisi Dominik isyân edip, Midilli’yi işgâl etti. Dominik, Saruhanoğlu Şehzâde Süleymân ve bâzı adamlarını hîleyle esir etti. Süleymân Bey, Bizans İmparatoru III. Andronikos Palailogos’un vâsıtası ve Saruhanlı kuvvetlerin, Rum ve Lâtinlere baskısıyla kurtarıldı.Saruhan Bey, Bizans İparatoru III. Andronikos’un 1341’de ölümü üzerine, Gelibolu’ya çıkartma yaptı. Gelibolu’dan çok ganîmet aldı. Bizans’ta taht mücâdelesi başlayınca, kolonici Lâtinler İzmir’i aldılar. Saruhan Bey’in müttefiki Aydınoğlu Umur Bey, Bizans devlet adamı Kantakuzenos’un imparatorluk mücâdelesinde yardım isteğine karşılık vermek üzere, Saruhanlı topraklarından geçiş hakkı istedi. Saruhan Bey, Umur Bey’den iki beylik arasındaki hudut ihtilâflı toprakları vermesi şartıyla geçiş hakkı verdi. Saruhanlı donanmasından bir filo da Süleymân Bey kumandasında Aydınoğlu Umur Bey’in donanmasına katıldı. Umur Bey, Rumeli’ye geçip, Kantakuzenos ile birleştiyse de, Süleymân Bey, 1345’te Küçükçekmece civârında hummaya tutularak vefât etti.Aynı sene Saruhan Bey’in de vefâtı üzerine beyliğin başına oğlu Fahreddîn İlyas Bey geçti. Bizans İmparatoriçesi Anna, 1345’te Kantakuzenos’a karşı İlyas Beyle bir ittifak antlaşması yaptı. İlyas Bey’in vefât târihi tespit edilemediğinden, kaç yıl beylik yaptığı bilinmemektedir.Saruhanoğullarının üçüncü beyi, Muzafferüddîn İshak Bey’dir. İshak Bey, îmâr faâliyetlerinde bulunup, 1380’de medrese, KoyunköprüsüÇapraslar mahallelerinde, birer çeşme ve iki hamam yaptırdı. 1388’de vefât edince, yerine oğlu Hızırşah geçti.Hızırşah, Haçlılarla devamlı mücâdele eden Osmanlı Devleti’yle iyi münâsebetler kurdu. 1389 Kosova Meydan Muhârebesi’nde Osmanlılara yardımcı kuvvet gönderdi. Hızırşah’ın beyliğini kardeşi Orhan Bey kabûl etmeyerek, saltanat mücâdelesine girişti. Orhan Bey, Osmanlıların Anadolu birliğine de karşı çıktı. Osmanlı sultânı Birinci Bâyezîd Han, 1390’da Manisa’yı alıp şehzâde sancağı yaptı. Saruhanoğlu Orhan Bey, 1402 Ankara Harbi’nde Tîmûr Han’ın safında yer aldı. Saruhan askerleri Osmanlı ordusundan ayrılıp, Orhan Bey’in yanına gittiler. Saruhan Beyliği, Ankara Harbi’nden sonra 1402’de tekrar kuruldu. Tîmûr Han, Orhan Bey’i Saruhan beyliğine getirdiyse de, Hızırşah, Saruhan Beyliği’ne tekrar hâkim oldu. Hızırşah, Osmanlıların Fetret devrinde, Emir Süleymân’ın safını tuttu. Mehmed Çelebi, 1410’da kardeşi ve müttefiklerini yendi. Hızırşah, Manisa’da yakalanıp, cezâlandırıldı. Saruhanoğulları toprakları Osmanlı hâkimiyetine geçip 1410’da beylik yıkıldı.Saruhanoğulları, hüküm sürdükleri topraklar üzerinde birçok îmâr faaliyetlerinde bulundular. Câmiler, medreseler, köprüler yaptırdılar. Bunlar arasında bilhassa Saruhan Bey’in Gediz üzerinde yaptırdığı köprüyle Manisa’da bir mescit ve çeşmesi, Hızır Bey’e âit Manisa’da Ulu Câmi, Mevlevîhâne ve medresesi dikkati çekmektedir.Saruhanoğulları, Lâtinlerle ticârî münâsebet kurduklarından, jigliati denilen Lâtin harfli, resimli gümüş sikke kestirmişlerdir. İshak, Hızırşah ve Orhan beylerin İslâmî sikkeleri de ele geçmiştir. Saruhanoğulları donanmalarıyla faaliyette bulunarak pekçok ganîmet malı elde ettikleri gibi, batı devletleriyle ticârî münâsebetlerde de bulunmuşlardır. Saruhanoğulları, devirlerinde yazılan eserlerle de Türkçeye büyük hizmet etmişlerdir. Yâkûb bin Devlethan’ın emriyle Nâsırüddîn Tûsî tarafından on sekiz bâb üzerine tertip edilmiş olan Bâhnâme Türkçe’ye çevrilmiştir.
İhşidoğulları M ısır’da 935-969 târihleri arasında hüküm sürmüş bir Türk hânedânı. Devletin kurucusu Muhammed bin Tuğç, iki nesilden beri Abbâsîlerin hizmetinde bulunan bir Türk âilesindendir. Muhammed bin Tuğç, 935 yılında Mısır vâlisi oldu ve istiklâlini îlân ederek Halîfe Râzi’den İhşîd ünvânını aldı. İhşîd “şahlar şahı” mânâsına geliyordu. Ayrıca Muhammed’in ataları da Fergana’da İhşîd ünvânıyla meliklik yaparlardı.

İhşîd, Mısır’da tam bir hâkimiyet sağladı. Ancak bu sırada, Bağdat’ta hâkimiyeti ele geçirmiş olan Muhammed bin Râik, Mısır’a kadar geldi. Bu tehlikeli durum üzerine Muhammed bin Tuğç, vergi vermek şartıyla Remle’ye kadar olan bölgeyi geri aldı. Beş sene devâm eden barış devresinden sonra, iki emîrin arası yeniden açıldı. Laccun mevkiindeki savaşı iki taraf da kazanamadı. Fakat tesis edilen âilevî münâsebetler iki emîri yeniden birbirine yaklaştırdı. İhşîd, senelik 140.000 dinar vergi verdi. 

Emir Raik’in ölümünden sonra İhşîdîlere Hamdânî âilesinden yeni bir rakib ortaya çıktı. Ancak Muhammed bin Tuğç, sulh devresini iyi değerlendirmiş ve devleti en kudretli mevkiine çıkarmıştı. Emîrü’lümerâlık mevkiini elde etmek için mücâdeleye başladı. 944 yılında Rakka’nın karşısında Fırat kenarında Halîfe elMüttekî ile karşılaştı. Ancak bu sırada Hamdânî âilesinden emir Seyfüddevle Mısır’ı tehdid etmeye başladığından geri döndü. Böylece yeniden başlayan mücâdelede İhşîdîler gâlip geldi. Muhammed bin Tuğç, Şam’ı ele geçirdi ise de 964 yılında öldü. Yerine iki oğlundan Ebü’lKâsım Unûcur tahta geçti.

Unûcur ve kardeşi Ali zamânında İhşîdîlerin Mısır’daki hâkimiyeti sözde kalmıştı. Gerçek iktidâr, İhşîd’in ölümünden biraz önce çocukları için saltanat nâibi olarak tâyin ettiği Nubyalı köle Kâfûr’un elindeydi. Oğullar ise, kukla bir vaziyetteydi. Nitekim 966 yılında Ali’nin ölümü üzerine Kâfûr idâreyi tam olarak ele alınca halîfe bu vâliliği tanıdı. Kâfûr, Mısır ile Sûriye’yi tehdid eden Hamdânîlere karşı başarılar kazandı. Kâfûr’un ölümü Mısır’ı kuvvetli bir idâreciden mahrum bıraktı. Yerine İhşîd’in torunu Ahmed vâli tâyin edildi. Ancak bu zayıf ve kısa ömürlü emirin idâresi zamânında Mısır, Afrika’nın kuzeyinden gelen Fâtımîlerin baskısına dayanamadı ve 969 yılında bu devletin hâkimiyeti altına girdi.

İhşîdîler hânedânının en önemli iki şahsiyeti şüphe yok ki İhşîd ile Kâfûr’dur. İhşîd çok kuvvetli ve mücâdeleyi seven bir emirdi. Ömrü, Mısır’da kuvvetli bir hâkimiyet sağlamak için çalışmalarla geçti. Bu zor şartlarda Mısır’da îmâr faaliyetlerini de ihmâl etmedi. Devletin ikinci mühim şahsiyeti olan Kâfûr, zenci bir köleyken sırf zekâsı sâyesinde devletin iktidâr mevkiini elde etmiştir. İhşîd ve Kâfûr, Mısır’da sanat ve edebiyâtın da hâmisi olarak tanınmışlardır.
Kültür ve Medeniyet

Ihşîdîler, Abbasî halîfeliğine bağlı olmakla birlikte, bu bağ; şeklî olup, istiklâl ve hürriyetlerini tehdit etmiyordu. İhşîdîler husûsî ve resmî hayâtlarında ve idârî nizâmlarında, bilerek ve isteyerek Abbâsîleri taklit ediyorlardı.

Emir, ülkedeki en büyük siyâsî gücü temsil ediyordu. Emir’in yaşı küçük olursa, işleri onun adına bir vâsi idare ediyordu. Emirin yanında saray ve devlet görevlilerinin başında hâcib gelirdi. Hâcibin vazifesi, bir takım kaidelere göre, Emir ile görüşecek kişilerin huzuruna giriş çıkışlarını düzenlemekti. Hâcibden sonra hazînedar gelirdi. Bundan sonra sırasıyla tabib, muhafız alayı kumandanı, emîri âhûr ile saray ve köşklerden sorumlu diğer vazifeliler gelirdi. Devlet görevlilerinin başında vezir gelmekteydi. İdarî işlerde emire yardımcı olan vezirin de yardımcıları vardı. Bunların başına inşâ dîvânı başkanı olan kâtib gelirdi. Mâliye teşkilâtının başında Âmilülharâc denilen kişi bulunurdu. Başta haraç vergisi olmak üzere, devletin gelirini teşkil eden diğer kaynaklardan para toplamak bunun vazifesi idi.

İhşîdîler devrinde Mısır, idârî bakımdan büyük eyâlet ve vilâyetlere bölünmüştü. İhşîdîler, bütün ülkede kontrolü sağlayabilmek için, buralara kendi ailelerinden vâliler tâyin ediyorlardı. Bu vâliler, bulundukları bölgenin bütün işlerinden mesul olup, bölgelerinde güvenlik görevlisi ve haraç âmili olanlar da kendilerine yardım ederlerdi.

İhşîdîler, bağımsızlıklarını korumak ve devam ettirmek için orduya büyük önem verdiler. Orduyu meydana getiren elemanların başında Türkler geliyordu. Türklerden başka orduda siyahiler ve diğer muhtelif ırktan askerler de yer alıyordu. İhşîdler, Tûlûnoğulları gibi donanmaya da çok önem verdiler. İhşîd Muhammed, erRavzâ adasındaki tersanenin bir kısmını Fustat’a naklettirerek burada bir çok gemi yaptırdı ve Suriye seferlerinde bu gemilerden çok istifâde etti.

Bu devlet zamânında Mısır’da ilim ve fikir hayâtı gelişmesini devam ettirmiştir. Ulemâ, üdebâ ve fıkıh âlimleri, sultanların ilim meclislerinde bir araya geliyorlardı ve onlardan maddî ve mânevî destek görüyorlardı. Âlimler, derslerini Amr bin Âs ve İbni Tûlûn câmilerinde veriyorlardı. Fustat’da bulunan “Sûkulvarrâkîn” (Kitabçılar çarşısı)’deki dükkânlarda birçok ilmî kitaplar satılıyor ve münazaralar yapılıyordu. Ayrıca yüksek dereceli idarecilerin evlerinde ilim meclisleri kuruluyordu, ömrünün büyük kısmını Amr bin Âs Câmii’nde ders vererek geçiren ve devrin meşhur âlimi olan Ebû Bekr bin Haddâd; tefsîr, hadîs, fıkıh, sarf, nahiv ve edebiyat alanında söz sahibi idi. Ayrıca Mısır’da İhşîdîlerin ilme ve âlime verdikleri değeri duyup, çeşitli bölgelerden gelen çok sayıda âlim vardı.

Zünnûn-i Mısrî ile başlayan tasavvuf yolu, Mısır’da Tûlûnoğulları ve İhşîdîler devrinde bütün bölgeye yayılmıştı. Bu devirde Mısır’da en çok gelişen ilim dalları târih, sarf ve nahiv idi. Sarf ve nahiv alanında Ebü’l Abbâs Ahmed bin Vellâd ve Ebû Ca’fer en-Nahhas, İhşîdîler devrinde yetişen belli başlı âlimlerdendir. İbni Yûnus, el-Kindî ve İbni Zolak da bu devlet zamânında yetişmiş meşhur târihçilerdir.

İhşîdîler zamânında Mısır’da, nesir, nazımdan daha fazla yer tutuyordu. Irak şâirleri gibi büyük şahsiyetler, bu devirde Mısır’da yetişmedi. Bu devrin şâirleri arasında Ahmed bin Muhammed, el Kâsım bin Ahmed ve Muhammed bin Hasen’i sayabiliriz. Fakat bu şâirler, hiç bir zaman Irak’ta yetişen şâirlerin seviyesine ulaşamadılar.

İhşîdîler devrinde Mısır’da yapılan mîmârî eserlerden hiç birisi zamanımıza kadar gelememiştir. Bunların varlığı o devirlerde yazılmış ve günümüze gelmiş bâzı târih kitablarından öğrenilmektedir.

Bu eserlerden öğrenildiğine göre, İhşîdîler Devleti’nde mîmârî ve teferruatı ile ilgili resim, ayna, kakma gibi sanatlar, çok yüksek bir seviyeye ulaşmıştı, İbni Zulak’ın yazdığı eserde Ihşîdîlerin yaptırdığı birçok câmi isimleri vardır. Kâfûr da bir hastahâne yaptırmıştı. Bu devirde özellikle işlemeli dokumacılık çok gelişmişti. Geometrik desenli, üzerinde kuş ve hayvan resimleri bulunan renkli dokumalar ve devrin Abbâsî halîfelerinin isimlerinin işlendiği kumaşlar zamânımıza kadar gelmiştir.
İhşîdîler devri, otuz dört sene gibi kısa bir zaman olmasına rağmen, daha sonraları Mısır’da çeşitli ilim ve sanat dallarında görülen büyük gelişmelerin temellerinin atıldığı hareketli bir devir olmuştur.
Karasioğulları Beyliği On dördüncü asrın başlarında Balıkesir ve Çanakkale taraflarında kurulmuş Türk beyliği. Bu âile soy îtibâriyle 11. yüzyılın ikinci yarısından sonra Orta Anadolu’da bir devlet kurmuş olan Melik Dânişmend Gâziye dayanır. Türkiye Selçukluları, Dânişmendlilerin 1175 yılında Sivas, 1178’de Malatya koluna son vererek bu devleti ortadan kaldırdı. Sonra Dânişmendli âilesi mensupları Selçukluların hizmetine girerek Bizans hudutlarında uç beyi olarak vazife aldılar.

Karasi Beyliği Balıkesir, Aydıncık, Bergama, Edremid, Ayazmend, Bigadiç, Başkelenbe, Ezine ve Eski Truva’ya hâkim oldu. Karasi Bey, 1304’te Türk fütûhatına karşı Bizanslılara yardıma gelen Katalanlıları Erdel’de bozguna uğratarak, geri çekilmeye mecbur bıraktı. Moğollar önünden kaçan Saru Saltuk Türklerini kendi beyliği arâzisinde yerleştirmek sûretiyle bölgedeki Türk nüfûsunun artmasına gayret etti.

Kalem Bey ile oğlu Karasi Bey’in hangi târihte vefât ettikleri belli değildir. Fakat bâzı kayıtlardan Karasi Bey’in 1328’den evvel vefât ettiği anlaşılmaktadır. Karasi Bey’den sonra beyliğin büyük kısmı ile merkez Balıkesir’e oğlu Demirhan hâkim oldu. Güneydeki Bergama ve havâlisi ise kardeşi Yahşihan’ın idâresindeydi. Karasi Bey’in üçüncü oğlu Dursun Bey ise, Osmanlı Hükümdârı Orhan Gâzi’nin yanına sığındı. Yahşihan, Bizanslılara karşı 1341 ve 1342 yıllarında iki defâ donanma ile Gelibolu Yarımadası’na asker çıkardıysa da muvaffak olamadı. Bizans hükümdârı Kantakuzen ile antlaşma imzâlayıp, geri çekildi.

Yahşihan, 1345’ten önce vefât etti. Osmanlılara ilticâ eden Dursun Bey, kardeşi Demirhan’a karşı Orhan Beyden yardım istedi. 1345 yılında Orhan Bey ile berâber Balıkesir üzerine yürüdüler. Demirhan Bergama’ya kaçtı. Kardeşiyle anlaşmak üzere Bergama önüne gelen Dursun Bey, kaleden atılan bir  okla vurularak öldürüldü. Bu durumdan son derece üzüntü duyan Orhan Gâzi, Balıkesir ve çevresini Osmanlı ülkesine katarak, Bergama’yı kuşattı. Demirhan müdâfaayı bırakıp teslim oldu. Bergama’yı Osmanlı sınırları içine alan Orhan Gâzi, Demirhan’ı affederek Bursa’ya yerleştirdi. Bursa’da iki sene kadar yaşayan Demirhan Bey, 1347 yılında vefât etti.

Karasi Beyliği’nin Demirhan’a âit kısmının Osmanlılara geçmesi üzerine tecrübeli Karasi ümerâsından Hacı İlbeyi, Evrenos Gâzi, Ece Halil ve Gâzi Fâzıl Bey, Osmanlı Devleti hizmetine geçtiler. Bu beyler Osmanlı Beyliği’nin Rumeli’de yayılmasında büyük gayret sarf ettiler.
Diğer taraftan Yahşihan’ın vefâtı ile Truva taraflarına Süleymân Bey hâkim oldu. Süleymân Bey’in Yahşihan ve Demirhan’dan hangisinin oğlu olduğu bilinmemektedir. Bizans tahtı için mücâdele eden Kantakuzen, düşmanlarına karşı düştüğü zor durumdan Süleymân Bey’in 1343’te gönderdiği kuvvetler sâyesinde kurtulabildi. Yine 1345 yılında Kantakuzen’e yardıma giden Aydınoğlu Umur Bey’in yanında Süleymân Bey de vardı ve Rumeli sâhiline Karasioğulları gemileri ile geçildi.

Süleymân Bey’in Truva ve Çanakkale yöresindeki hâkimiyeti 1360 yılına kadar devâm etti. Ancak 1361 yılında Osmanlı tahtına geçen Birinci Murâd Han Karasioğullarına âit bu sâhil bölgesini zaptetmek sûretiyle beyliğe son verdi. Karasioğullarına dâir şimdiye kadar mevcut eser, kitâbe ve sikke bulunamamıştır.
Sâhibataoğulları
Selçuklu vezîri Sâhibata Fahreddîn Ali’nin oğulları tarafından Afyon ve çevresinde kurulan beylik. Vezirliği sırasında Konya, Sivas gibi bâzı şehirlerde büyük hayır müesseseleri yaptırması sebebiyle, Hoca Sâhibata ünvânıyla anılan Fahreddîn Ali, Moğol işgâlinin en zor günlerinde vazife yaptı.
Anadolu’ya hâkim olan Moğollar, kendilerinin rahatı için Türkiye Selçukluları şehzâde ve devlet adamlarının iktidâr ve mevki hırslarını tahrik ederek ikilik çıkarıyorlardı. Sultan Gıyâseddîn İkinci Keyhüsrev’in iki oğlundan her birini, memleketin bir bölümüne sultan yapmışlardı. İkinci İzzeddîn Keykâvus, aleyhteki faâliyetler yüzünden gelen Moğol ordusu önünden İstanbul’a, bilâhare de Kırım’a kaçtı. Bunun üzerine Dördüncü Kılıç Arslan idâreyi tek başına ele geçirdi.

Saltanatta hak sâhibi olanları kışkırtmakla da kalmayan Moğollar, küçük rütbedeki devlet adamlarına yüksek makamlar vererek hem onları rahat kullanıyorlar, hem de memleket içinde otorite boşlukları ortaya çıkarıyorlardı. Bu sâyede, Türkiye Selçuklularının devlet adamları ve sultanları, Moğolların oyuncağı ve haraç memurları olmaktan öteye gidemiyorlardı. Bütün bu olumsuz şartlara rağmen Sâhibata Fahreddîn Ali, memleketin harâb olmaması için elinden gelen gayreti gösterdi. Mümkün olduğunca birliği temin ederek düzeni sağlamaya çalıştı. 
Selçuklu Devletinin idâresinde söz sâhibi olmak isteyen bâzı hâris devlet adamları, Fahreddîn Ali’nin iki oğluna Kütahya, Sandıklı, Akşehir ve Beyşehir’i ıktâ vererek, onları uç beyliğine tâyin etmiş ve Sâhibata’yı kendi taraflarına çekmek istemişlerdi. Fakat çok geçmeden, Vezir Sâhibata’yı, çeşitli plânlar kurarak ve kısa zaman sonra da Kırım’da bulunan Sultan İkinci İzzeddîn Keykâvus’a para yardımı yaptığı gerekçesiyle tutuklatmışlardı. Bu sebeple, daha önce ihsânlarına kavuşmuş olan devlet erkânının çoğu kendisine cephe aldı. Düşmanları güçlü bir râkipten kurtulmuş oldular. Bu sırada Sâhibata’nın cesur bir asker olan oğlu Tâceddîn Hüseyin de hiçbir şeyden haberi yokken tutuklandı. Daha sonra Sâhibata, yargılanmak üzere İlhanlı Sultanı Abaka’nın sarayına gönderildi. Savunmasıyla hayâtını kurtarmasına rağmen, eski mevkiini ele geçiremedi.

Sâhibata, Abaka Han’ın yanından ayrılıp Anadolu’ya geri döndükten sonra Konya’daki evine çekilerek, malları ve vakıflarının idâresiyle meşgul oldu. Onu ortadan kaldırmak için can atan düşmanları, özellikle onun büyük servetini ele geçirmeye çalışıyorlardı. Sâhibata’yı rahat bırakmayarak, çeşitli vesîlelerle gayrimenkulüne ve gelir kaynaklarına el atmaya başladılar. Bunun üzerine servetini ve gayrimenkulünü koruyabilmek için eski mevkiine tekrar sâhip olması gerektiğini anlayan Sâhibata, düşmanlarının meşgûliyetinden istifâdeyle Konya’dan ayrılarak muazzam bir servetle, Abaka Han’ın yanına gitti. Bir müddet Moğol sarayında kalan Sâhibata, çeşitli hediyelerle İlhanlı beylerini kendi tarafına çekmeye muvaffak oldu.

Üç sene sonra 1275 yılında tekrar Selçuklu Devleti vezîri olarak Anadolu’ya döndü. Bu arada Abaka Han, Sâhibata’nın oğulları Tâceddîn Hüseyin ve Nusreddîn Hasan’ın ellerinden alınan vilâyetlerin kendilerine iâde edilmesini emretti. Muhtemelen Sâhibataoğulları Beyliği’nin kuruluşu bundan sonra başlamıştır.

Sâhibata, yeniden vezir olarak vazifeye başladıktan sonra herkese iyi davrandı, devlet idâresinde çıkması muhtemel karışıklıkları önledi. Bu esnâda İslâm âleminin lideri TürkMemlûk Sultânı Baybars’ın Anadolu’ya girip Moğolları ağır bir mağlûbiyete uğratmasından faydalanan Karamanoğulları, arâzilerini genişletmeye başladılar. Üzerlerine gönderilen Selçuklu ordularını yenerek, Baybars’ın Anadolu’dan çekilmesinden sonra, Cimrî’yi Selçuklu tahtına geçirdiler. Karamanoğlu Mehmed Bey, Konya halkını zorla Cimrî’ye bî’at ettirdi. Durumu öğrenen Sâhibata’nın oğulları Konya’ya yürüdüler. İki ordu, Kozağacı mevkiinde karşılaştı.

Muhârebenin en şiddetli ânında Sâhibata’nın büyük oğlu Tâceddîn Hüseyin’in öldürülmesi, Selçuklu kuvvetlerinin bozulmasına sebep oldu. Ayrıca Sâhibata’nın diğer oğlu da öldürüldü.Tâceddîn Hüseyin ve Nusreddîn Hasan’ın öldürülmeleri üzerine, Sâhibataoğullarının başına Hasan Bey’in oğlu Şemseddîn Mehmed Bey geçti. Şemseddîn Mehmed Bey’in başa geçmesinden sonra Denizli, Sâhibataoğulları ile Germiyanoğulları arasında nüfûz mücâdelesine sahne oldu. Bu mücâdele yirmi sene kadar sürdü. Nihâyet 1287’de Germiyanoğlu Kumandanı Bozkuş Bahadır, Denizli üzerine yürüdü. Şemseddîn Mehmed Bey bunu önlemek istediyse de giriştiği muhârebede öldürüldü. Bu sırada dedesi Sâhibata, hayattaydı. Şemseddîn’in yerine Karahisar beyi olarak oğlu Nusreddîn Ahmed geçti.

Daha sonra Sâhibata, yeni kuvvetlerle Karamanoğlu Mehmed Bey üzerine yürüdü. Mehmed Bey, Sâhibata’nın geldiğini haber alınca, Konya’ya sığınmak istediyse de, kale kapılarının kapanması üzerine Ermenek taraflarına çekildi. Fakat Sâhibata’nın tâkibinden kurtulamadı. Sonunda bir Moğol ileri karakoluna baskın yapan Mehmed Bey, pusuya düşürülerek, kardeşleri ve amca çocukları ile berâber öldürüldü.

Türk beylerinin mücâdelesinden istifâde eden Moğollar, Müslümanlara çok zulmettiler. Bir taraftan Moğolların Anadolu halkına yaptıkları zulümlere, diğer yandan oğullarının ölümüne çok üzülen Sâhibata, 1288 senesinde vefât etti.

Bu esnâda Karahisar civârını ellerinde bulunduran Sâhibataoğullarının başında Nusreddîn Ahmed Bey vardı. Ahmed Bey, 1314 senesinde beyliklerin İlhanlı Devleti’ne bağlılıklarını kuvvetlendirmek için Anadolu’ya gelen Emîr Çoban’a tâbiiyetini arz ederek mevkiini korumaya muvaffak oldu. Germiyanoğlu beyi Birinci Yâkûb Bey’in kızı ile evlendi. İlhanlıların Anadolu vâlisi Emîr Çoban’ın oğlu Tîmûrtaş’ın, Hamidoğlu Dündar Bey ile Eşrefoğlu Süleymân Bey’i katledip, Karamanoğlu’nu da zorla itâat altına alması üzerine, Sâhibataoğulları beyi Ahmed, kayınpederi Birinci Yâkûb Bey’e sığındı.

Komutanlarından Eretna’yı, Karahisar’ı muhâsara ile vazîfelendiren Tîmûrtaş, bu sırada babası Emîr Çoban’ın İlhanlı Sultanı tarafından öldürülmesi üzerine (1327), kendi âkibetinden korkarak Mısır’a kaçtı. Bu durum üzerine Eretna, Karahisar kuşatmasını kaldırarak Sivas’a döndü. Bu hâdiseden sonra Karahisar’a dönen Nusreddîn Ahmed, Germiyanoğullarının hâkimiyetini tanımak sûretiyle, beyliğinin başında kaldı. Nusreddîn Ahmed’in 1342’den sonra ölümü üzerine ise Sâhibataoğullarına âit topraklar, Germiyanoğullarına katıldı.
Pervâneoğulları
Sinop ve havâlisinde kurulan beylik. Beyliğin kurucusu olan Muînüddîn Süleymân Pervâne’nin babası Mühezzibüddîn Ali Kâşî, Sultan İkinci Keyhüsrev (12381246)in vezîriydi. Moğollar Anadolu’ya girip Kösedağ Muhârebesi’ni kazandıkları sırada, Moğolların kumandanı Baycu’ya ricâ ederek, Selçuklu Sülâlesinin yerlerinde bırakılmasını temin etmişti.

Muinüddîn Süleymân ise, Anadolu’nun Moğollar yüzünden parçalandığı ve karışıklıklar içerisine düştüğü bir zamanda büyümüş, ilmî, idârî ve politik yönden mükemmel bir şekilde yetiştirilmişti. Aynı zamanda kıvrak bir zekâya da sâhip olan Muînüddîn, kısa zamanda mühim mevkiler elde etti. Önce Tokat, sonra Tokat ve Erzincan muhâfızı oldu. 1256’da ise, Baycu’nun da tavsiyesiyle Pervâne rütbesi verilerek Selçuklu saray nâzırlığına getirildi.

Sultan İkinci Keyhüsrev’in kızı Gürcü Hâtun’la evli olan Muînüddîn Pervâne, devlet işleriyle bizzat kendisi ilgileniyordu. Keyhüsrev’in ölümünden sonra üç oğlu arasında çıkan taht kavgaları esnâsında, Dördüncü Sultan Kılıç Arslan’ın tarafını tuttu ve onu sultan îlân ettirmeye muvaffak oldu. Aynı zamanda Moğol gücüne de dayanmakta olan Muînüddîn, Selçuklu Devleti’nin en nüfuzlu kişilerinden biri hâline geldi. Trabzon Rum İmparatorluğundan Sinop’u fethetmeye muvaffak oldu. Böylece Sinop kendisine ıkta olarak verildi ve Selçuklulara tâbi olarak burada beylik sürmeye başladı. Hattâ 12611277 târihleri arasını târihçiler, Muînüddîn Pervâne Devri olarak tanıtmaktadırlar.

Muînüddîn Süleymân Pervâne’nin Sinop’u ve peşinden çevrede bulunan on iki kaleyi fethederek beyliğinin sınırını genişletmesi onun sultanla arasının açılmasına yol açtı. Sultanın kendisini ortadan kaldırabileceği vehmine kapılan Muînüddîn, onu ele geçirip Aksaray’da boğdurdu. Yerine Rükneddîn’in iki buçuk yaşında bulunan oğlu Gıyâseddîn Keyhüsrev, sultan îlân edildi.

Pervâne’nin bilhassa Moğollarla sıkı bir işbirliği hâlinde olması, Anadolu’da pek çok îtibârlı ve hattâ Moğol düşmanı şahısların Mısır’a göçmelerine sebep oldu. Bunlar orada Sultan Baybars’ı Moğollar üzerine cihâda teşvik ettiler. 1277 yılında Anadolu’ya gelen Sultan Baybars, Moğollara karşı ezici bir zafer kazandı ve Kayseri’ye kadar girdi. Ancak Pervâne’nin kendisine katılmaması ve genç sultanla berâber Tokat’a gitmesi üzerine Sûriye’ye geri döndü. Pervâne, Moğollara karşı kesin bir zafer kazanılacağına inanmıyordu. Ancak Baybars’ın Moğol ordusunu bozguna uğratması, İlhan Abaka’yı harekete geçirdi. Anadolu’ya giren Moğol hükümdârı; Elbistan, Sivas ve Kayseri’de müdâfaasız Müslüman ahâliyi ezme yoluna girerek, rivâyete göre 200.000 kişiyi katlettirdi. Ayrıca Anadolu’dan ayrılırken, Pervâne Muînüddîn Süleymân’ı da yanında götürdü ve daha sonra Sultan Baybars’ın Anadolu’ya gelmesinden onu sorumlu tutarak öldürttü (2 Ağustos 1277).

Pervâne Bey’in öldürülmesinden sonra, oğlu Mehmed Bey, Sinop beyi oldu. Mehmed Bey, babasının Moğollar tarafından öldürülmüş olması münâsebetiyle onlardan çekinmiş ve tam bir bağlılık içerisinde saltanatını devâm ettirmiştir.

Mehmed Bey, 1296’da ölünce, yerine oğlu Mes’ûd Bey geçti. O da İlhanlı Devleti’ne tâbiiyetini arz ederek ülkesini korumayı başardı. Ancak 1298 yılında Sinop’a bir baskın yapan Ceneviz korsanları, Mes’ûd Bey’i esir almaya muvaffak oldular. Ağır bir fidye ödemek sûretiyle kurtulabilen Mes’ûd Bey, 1300 yılında vefât etti. Yerine oğlu Gâzi Çelebi geçti. Denizcilikte mahâretiyle tanınan ve hattâ ilk Türk denizcileri arasında sayılan Gâzi Çelebi, Karadeniz’de Trabzon Rum İmparatorluğu ile Cenevizlilere karşı başarılı akınlarda bulundu. Son zamanlarında Candaroğulları Beyliği’ne tâbi bir duruma düşen Gâzi Çelebi’nin hiç oğlu olmadı. Yalnızca bir kızı olduğu için Candaroğulları, Gâzi Çelebi’nin ölümünden sonra Sinop’u beyliklerine ilhâk ettiler. Böylece 1322 yılında Pervâneoğulları Beyliği fiilen sona erdi.

Pervâneoğulları Beyliği başlangıçta Selçuklulara, daha sonra İlhanlı Devleti’ne ve son zamanlarında da Candaroğulları Beyliği’ne tâbi olarak hüküm sürmüştür. Yaklaşık altmış yıl devâm etmesi Pervâneoğullarının köklü bir kültür ve medeniyet kuramadıklarını göstermektedir. Pervâne Bey’in, Sinop’ta bir medresesi bulunmaktadır. Tokat’ta 1800 yılına kadar faaliyette bulunan iki katlı dârüşşifâsı ve Merzifon’da bir câmisi vardır. Pervâne Muînüddîn Süleymân’ın öldürülmesinden sonra, Anadolu’daki Selçuklu Devletinin nüfûzu sona ermiştir.
Dımaşk Atabeğliği (Tugteginliler) Sûriye Selçuklularının ortadan kalkmasından sonra, Dımaşk yâni Şam’da kurulan hânedânlık. Atabeg Emir Zahîreddîn Tugtegin’in kurduğu bu hânedânlığa kurucusunun adından dolayı Tugteginliler de denir. Sultan Alparslan’ın oğlu olan Tâcüddevle Tutuş, babasının vefâtından sonra Sûriye Melikliğine tâyin edilmişti. Tutuş, komutan Atsız Bey’in de hizmetleri ile Fâtımîleri bölgeden çıkardı. Güney ve kuzey Sûriye’ye hâkim oldu. Ağabeyi Melikşâh’ın vefât ettiği 1093 yılında, hizmetinde bulunan Tugtegin’le birlikte Diyarbakır’a gitti. Tutuş orada Tugtegin’i oğlu Dukak’a Atabeg tâyin ederek, Meyyâfârikîn (Silvan) Vâliliğine gönderdi. 1095 yılında Sultan Berkyaruk ile Tutuş arasında yapılan savaşta Tutuş öldürüldü. Tugtegin esir düştü. Daha sonra yapılan esir mübâdelesinde serbest bırakıldı. Bu sırada Tutuş’un oğlu Dukak da Dımaşk’ta hükümdarlığını ilân etti.Tugtegin Dımaşk’a (Şam’a) gelince, halkın ve idârecilerin sevgi gösterileri ile karşılandı. Kendisine ordu komutanlığı verildi. Melik Dukak’ın annesi Safvet-ül-Mülk Hâtun’la evlenince, Melik Dukak dahi onun sözünden çıkmaz oldu. Bu sıralarda Haleb Meliki Rıdvan ile kardeşi Dımaşk Meliki Dukak arasında, bâzı hırslı emirlerin kışkırtması sonucu mücâdele başladı. İki kardeş arasındaki mücâdeleden istifâde eden Şiî Fâtımîler, Kudüs’ü ele geçirdiler. 

Çok geçmeden Anadolu’ya giren Haçlı kuvvetleri de Sûriye topraklarına kadar ilerlediler. Ağır bir mîde rahatsızlığından muzdarip olan Melik Dukak, Tugtegin’i bir buçuk yaşındaki oğlu Tutuş’a Atabeg tâyin ettikten bir süre sonra, 1104 yılında vefât etti. Tugtegin idâreyi ele aldı. Dukak’ın oğlunun ölmesi, onun işini daha da kolaylaştırdı. 
Haçlıları Hezimete Uğrattılar

Tugtegin, önce aleyhinde çalışanları Şam’dan uzaklaştırdı. Sonra da bölgedeki muhâliflerini itâate mecbur etti. İçte durumunu sağlamlaştırdıktan sonra, Haçlılarla mücâdeleye başladı. 1105 senesinde Haçlıların elinde bulunan Rafeniyye’yi fethetti. 1108 senesinde Taberiyye üzerine yürüdü ve Haçlılarla yaptığı savaşta onları hezîmete uğrattı. Kudüs Kralı Birinci Baudouin, bu zaferden sonra, Tugtegin’e antlaşma teklifinde bulundu. İki taraf arasında yapılan  ve on sene süreyle geçerli olan bu antlaşma, daha çok mâlî ve ticârî konuları ihtivâ etmekteydi. Fakat bu antlaşma, 1113 senesine kadar devâm etti. Daha sonra Haçlılar Sûriye’de büyük başarılar kazandılar. 
1113 senesinde Musul, Sincar ve Artuklu askerlerinden müteşekkil Selçuklu ordusu, Emir Mevdûd komutasında Tugtegin’e yardım etmek için Hıms şehrinin kuzeyine geldi. Tugtegin ile Emir Mevdûd arasında yapılan görüşmeler sonucu, Kudüs Krallığı üzerine yürünmesine karar verildi. Türk kuvvetlerinin üzerine geldiğini ve onlarla tek başına savaşamayacağını  gören kral, Antakya ve Trablus’dan yardım istedi. Türk kuvvetlerinin âni baskını ve üst üste taarruzları sonunda, Haçlılar ağır bir yenilgiye uğradılar. Bütün savaş ağırlıklarını bırakarak Taberiyye’ye çekildiler. Ele geçen ganîmetlerin bir kısmı, zafer armağanı olarak Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar’a gönderildi. 
Atabeg Tugtegin bundan sonra, Selçuklu sultanının emriyle Haçlılara karşı birçok başarılı seferler yaptı. İlgâzî ve Dilmaçoğlu Toğan Arslan’la birleşerek, 1119 yılında Ensârib ve Zerdâna kalelerini fethetti. Tugtegin ve İlgâzî 1120 senesinde Haçlılar ile Tell-Dânis’te karşılaştılar. Küçük çaptaki çarpışmalardan sonra, Haçlılar geri çekildi. Bu kadar başarılar elde etmesine rağmen Fâtımîlerin idâresindeki Sûr şehrinin 1124 senesinde Haçlıların eline geçmesine mâni olamadı. Ertesi sene Musul Atabegi Aksungur Porsûkî, Haçlılara karşı harekete geçerek, Tugtegin’den yardım istedi.  Tugtegin’in de katıldığı Selçuklu kuvvetleri, 1125 senesi Mayıs ayında El-Azâz’da Haçlılarla karşılaştı. Haçlıların kazandığı muhârebede her iki taraf da ağır kayıplar verdi. Haçlılar ile başarılı mücâdeleler yapan Atabeg Tugtegin, 1128 senesi Şubat ayının on ikisinde Şam’da vefât etti. 

Bâtinileri Ortadan Kaldırarak İslamiyete Büyük Hizmet Ettiler
Tugtegin’in yerine oğlu Böri geçti. Gençliğinden îtibâren atabegliğin çeşitli merkezlerinde değişik vazifelerde bulunan Böri Tegin zamânında Dımaşk’ı tehdid eden en önemli meselelerden biri, Bâtınîler idi. Tugtegin zamânında da vezir olan Tâhir el-Merdeganî, Bâtınîler ile işbirliği yapıyordu. Dımaşk’ta bulunan Bâtınîlerin  şehrin kapılarını açmak ve karşılığında da Sûr’u almak için Haçlılarla anlaştıklarını haber alan Böri, derhâl harekete geçerek veziri öldürttü. Daha sonra halkın da katılmasıyla şehirde Bâtınî temizliği başlattı. Altı binle yirmi bin arasında Bâtınî öldürüldü. Bu karışıklıklardan faydalanmak isteyen Kudüs kralının idâresindeki bir Haçlı ordusu, Dımaşk üzerine yürüyünce, Böri hızla harekete geçerek, yiyecek bulmak için ordudan ayrılmış olan Haçlı birliğini ağır bir yenilgiye  uğrattı. Kışın yaklaşması ve yenilmeleri, Haçlıları, Dımaşk’ı kuşatmaktan alıkoydu. 
Böri zamânında, Dımaşk Atabegliğini tehdid eden diğer bir tehlike ise, Musul Atabegi İmâdeddîn Zengî idi. Zengî, bütün Sûriye’yi kendi idâresi altında toplamak istiyordu. Bir süre sonra Böri’yi zayıf düşürerek, 1130 senesi Eylül ayının 24’ünde Dımaşk’a bağlı Hama’yı zabtetti. Daha sonra Hıms şehrini muhâsara altına aldı ise de, kışın yaklaşması üzerine Haleb’e döndü. Dımaşk’ta olan olayları unutmayan Bâtınîler, çok sıkı korunmasına rağmen bir fırsatını bularak 1131 senesinde Böri’yi yaraladılar. Böri aldığı yaralar yüzünden 7 Haziran 1132 târihinde vefât etti. Bâtınîleri temizlemekle İslâmiyet’e büyük hizmet eden Böri, Bâtınîlerin sûikastı ile şehit oldu. 
Ölümünden sonra yerine geçen İsmâil, önce Baalbek’e hâkim olan kardeşi Muhammed’i itâati altına aldı. Sonra da Haçlıların eline geçen Bânyâs üzerine yürüyerek, birkaç günlük kuşatmadan sonra şehri ele geçirdi. Musul Atabegliği’nin, Haçlılar ve Abbâsî halîfesi ile olan mücâdelelerinden faydalanan İsmâil, gizlice yaptığı hazırlıklar sonunda Hama üzerine yürüdü ve daha önce Zengî’nin hâkimiyeti altına giren bu şehri 7 Ağustos 1133 târihinde geri aldı. 

Ardından Şeyzer’i kuşattı ise de verilen büyük haraç karşılığında kuşatmayı kaldırdı. Onun bu başarıları Haçlıları harekete geçirdi. Kudüs Kralı Fulk, 1134 senesinde Havran’ı zaptetti. Buna karşılık İsmâil, Haçlı idâresindeki şehirlere akınlar düzenledi. Başarılarına rağmen İsmâil halka kötü davrandığı ve ağır vergiler koyduğu için, öldürüleceği korkusuna kapıldı ve Musul Hâkimi Atabeg Zengî’ye başvurarak şehri teslim etmek istedi. Durumdan haberdâr olan asker ve halk, buna karşı çıktı ve 1 Şubat 1135 târihinde, İsmâil öldürüldü. 

İsmâil’in yerine kardeşi Şihâbeddîn Mahmud geçti. Zengî, İsmâil’in mektubu üzerine Dımaşk önlerine gelerek, şehri kuşattı. Fakat kuşatmanın ve beklemenin bir faydası yoktu. Tarafların görüşmesi ve halîfenin, Zengî’den Musul’a dönmesini istemesi üzerine anlaşma yapıldı. Zengî’nin Dımaşk’tan ayrılmasından sonra, antlaşma şartları yerine getirilmedi. Atabeg Zengî’den korkan Hıms Vâlisi Humartaş, şehri 1135 senesi Aralık ayının otuzunda Şihâbeddîn Mahmud’a teslim etti. Atabeg Zengî, bir süre sonra Hıms önlerine gelip, şehri kuşattı. Ancak buranın kolay kolay ele geçirilemeyeceğini anlayarak, Mahmud ile antlaşma yapıp, 1137 yılında kuşatmayı kaldırdı. 

1139 senesinde Bânyâs havâlisini yağmalayan Haçlılar üzerine yürüyen Mahmud aynı sene Dımaşk’a döndükten sonra, 23 Haziran’da kendi adamları tarafından öldürüldü. Mahmud’un öldürülmesinden sonra, atabegliğin kudretli emirlerinden Muîneddîn Üner’in desteği ile Mahmud’un kardeşi Cemâleddîn Muhammed başa geçti. Muhammed’in kardeşi Behram Şah, Zengî’nin yanına kaçtı ve onu ülkesi üzerine tahrik etti. Zengî bu fırsatları hakkıyla değerlendirdi ve iki aya yakın bir kuşatmadan sonra 1139 senesi Ekim ayının 10’unda Baalbek’i ele geçirdi. Dımaşk üzerine yürüdü ise de zaptetmeye muvaffak olamadı. Cemâleddîn Muhammed ise 29 Mart 1140 târihinde yakalandığı hastalıktan kurtulamayarak öldü. 

Muhammed’in yerine oğlu Mucireddîn Abak başa geçti. Ancak atabegliğin bütün gücü, Muhammed’in annesi ile evlenen Vezir Üner’in elinde idi. Vezir Üner, Emir Zengî’nin ölümünden faydalanarak Musul Atabegliğinin idâresinde olan Baalbek’i ele geçirdi. Daha sonra Haleb Atabegi Nûreddîn Muhmud’un yardımı ile Busra ve Serhat şehirlerini zaptetti. Yine Haleb Atabegi Nûreddîn Mahmud ile berâber Haçlılara karşı taarruza geçerek El-Arima Kalesini ele geçirdiler. Devlete başarılı şekilde hizmet eden Vezir Üner, 19 Ağustos 1149 târihinde ölünce, Abak bütün yetkileri eline aldı. Bu arada aleyhine birçok isyânlar patlak verdi ise de duruma hâkim oldu. Bundan sonra Haleb Atabegi Nûreddîn Mahmud, Dımaşk’ı ele geçirmeye çalıştı. 1150 ve 1151 senelerinde şehri iki defâ kuşattı ise de başarılı olamadı. 

Nihâyet Nûreddîn Mahmud 26 Nisan 1154 târihinde şehri ele geçirerek Dımaşk Atabegliğine son verdi. Atabeglik’in son hükümdarı olan Abak ise 1169 senesinde Bağdat’ta öldü. 

Kültür ve Medeniyet: 

Selçuklu devlet teşkilâtına benzer bir teşkilâtla yönetilen Dımaşk Atabegliği emirleri, başkent Dımaşk’ta mescitler, medreseler, hastâneler ve hamamlar inşâ ettirdiler. Yeni mahalleler ve îmâlât bölgeleri kurdular, su kanalları yaptırdılar. Dımaşk’ın ilk hastânesi olan Dârüşşifâ, Melik Dukak zamânında yaptırıldı. Safvetül-Mülk Hâtun’un yaptırdığı mescit, Mescidi Hâtunı Zümrüd olarak bilinmektedir. 

Tugteginliler devrinde Dımaşk, Sûriye’nin kültür merkeziydi. Çevre ülkelerden birçok ilim adamı buraya geldi. Dımaşk’taki medreselerde dînî ilimlerin yanında fen ilimleri de okutulmaktaydı. Sâdırıyye, Emîniyye, El-Medresetül-Muîniyye, Medresetül-Hâtuniyye ve Câruhiyye Medresesi, bu devirde yapılan ilim yuvaları arasındaydı.
 Şeyh Burhâneddîn Ebü’lHasan, Ali el-Belhî, Şeyh Şerefül-İslâm Abdülvâhid, Necmeddîn eşŞîrâzî, Zeynüddîn elFattalî, Cemâleddîn İbnül-Müslim esSülemî, Kâdı’l-Kudât Müntehibeddîn Ebü’l-Meâlî Muhammed gibi büyük âlimler Tugteginliler zamânındaki belli başlı âlimlerdir. Yine Dımaşk’ta yetişen iki büyük târihçi İbni Kalânisî ve İbni Asâkir de bu atabeglik zâmanında yetişmiştir. 

Tugteginliler, Sûriye’deki deri sanâyiini büyük ölçüde geliştirdiler. Kâğıt îmâli endüstrisinde de büyük gelişme görüldü. Pamuklu ve ipekli kumaşlar ile tahıl ticâretinde mühim gelişmeler oldu.