Cinque Terre
Kılıç Arslan II

T
ürkiye Selçuklu Devleti’nin beşinci sultânı. Birinci Kılıç Arslan’ın torunu ve Birinci Mes’ûd’un oğludur. İkinci Kılıç Arslan, babasının sağlığında, 1144 senesinde Elbistan meliki oldu. İkinci haçlı seferinden sonraki savaşlara katıldı. Elbistan meliki iken hâkimiyetini genişleterek, Maraş, Göksun ve Anteb’i idaresine aldı. Birinci Mes’ûd vefât etmeden önce, oğullarını, töreye göre, ülkesinin değişik bölgelerinin idaresine tâyin etti. İkinci Kılıç Arslan’a Konya düştü. Sultan Mes’ûd, daha sağlığında Kılıç Arslan’a muhteşem bir merasimle taç giydirip, 1155 senesinde tahta geçirdi. Bütün oğullarına ve komutanlarına da bî’at ettirdi. Sultan Mes’ûd’un 1156 senesinde vefâtıyla, Kılıç Arslan Türkiye Selçuklu Devleti sultânı oldu.

İslam Adaletini Tesis Ettirdi

Kılıç Arslan, ülke içinde sükûneti ve komşu Türk beyleriyle anlaşma sağladıktan sonra, 1156 yılında güney sınırını tehdid eden Ermeni prensi Stepher’in üzerine  sefer tertip etti. Hâkimiyeti altındaki yerlerde İslâmiyet’in adaletini tesis ettirip, yerli gayr-i müslim ahâlinin bile teveccühünü kazandı. Daha sonra batıya yönelen Kılıç Arslan, 1159 senesinde Eskişehir yakınlarında Bizans imparatoru Manuel’in kuvvetlerini yenip, bölgeden uzaklaştırdı.

 Meşhur Bizans oyunları ile Türkleri birbirine düşürme siyâseti tâkib eden Bizans imparatoru Manuel ile görüşmek için İstanbul’a giden Kılıç Arslan’a, bu ziyareti sırasında pek îtibâr edildi. Bizanslılarla yapılan anlaşma gereğince batı sınırlarını emniyete alan Kılıç Arslan, Anadolu birliğini kurmak için teşebbüse geçti. Elbistan, Darende ve çevresini, Kayseri ile Zamanlı bölgesini ve Malatya’yı Danişmendlilerden; Ankara ve Çankırı’yı da kardeşi Şahinşah’tan aldı. Sivas, Niksar ve Tokat’ı zaptedip, Danişmendli Beyliğini 1178’de ortadan kaldırarak, Anadolu’da birliği sağlayıp, batıya rahatça dönebilecek duruma geldi.

Türkmenlere Gaza Yapmalarını Emretti

Kılıç Arslan, doğudaki faaliyetlerini tamamladıktan sonra, Bizans sınırına yerleştirdiği Türkmenlere gazâ akınları yapmalarını emretti. Akıncılar; Denizli, Kırkağaç, Bergama ve Edremit’e kadar yıldırma ve yıpratma faaliyetlerinde bulundular. Bütün bunlar Bizans imparatoru Manuel’in dikkatinden kaçmıyordu. Danişmendlilerin Sivas şubesi hükümdarı Melik Zünnûn, Amasya taraflarından Kılıç Arslan’a karşı yardım edeceği vadiyle Manuel’i Türkiye Selçuklu Sultânı ile savaşa teşvik etti.

 Bizans imparatoru Manuel, Bizanslılardan başka Frank, Macar ve Peçeneklerden kurulu yüz bin kişilik ordusuyla, her ne pahasına  olursa olsun, Türkiye Selçuklu Devleti’ni ortadan kaldırmak için harekete geçti. Bizanslıları yakından tâkib edip, orduyu her zaman teyakkuz hâlinde bulunduran Kılıç Arslan buna dâima hazır idi. İki ordu göller bölgesinde karşılaştı. Kılıç Arslan az sayıdaki kuvvetleriyle sahte ric’at taktiğini tatbik etti ve Miriokefalon vadisinde Türk akıncıları Bizans ordusunu çevirme harekâtıyla sardı.

Bizans Ordusu İmha Edildi

Eylül 1176’da yapılan ve Karamukbeli Zaferi diye de bilinen bu savaşta Bizans ordusu imha edilerek beş bin araba dolusu silâh, malzeme, erzak ve mücevheratı ganîmet alındı. Bu savaş sonunda, Türklerin Anadolu’dan atılamıyacağı Bizanslılara iyice öğretilip, Türk vatanı muhafaza edildi. Sınırdaki statüyü korumayı ve yıllık vergiyi vermeyi kabul eden Manuel, İstanbul’a dönünce, anlaşmaya uymadı. Kılıç Arslan, anlaşmanın kuvvet yoluyla tatbikine teşebbüs etti. Türk akıncıları, zafer sonrasında Uluborlu, Eskişehir, Kütahya ve havalisini 1182’de zaptettiler. 1183’de Denizli dâhil Ermeni hâkimiyetini ortadan kaldırarak Silifke’yi fethettiler.

Mücâdeleli, uzun ve başarılı bir saltanat hayâtından sonra yaşlanıp yorulan Sultan İkinci Kılıç Arslan, on bir oğlunu ülkesinin değişik bölgelerinin idaresine tâyin etti. Kılıç Arslan, Konya’da oturuyor, ülkeyi veziri İhtiyârüddîn Hasan idare ediyordu. 

Yeniden Haçlı Seferi Hazırlıkları Başladı

Eyyûbîler Devleti’nin kurucusu Selâhaddîn Eyyûbî, 1187 senesinde haçlıların elinden Kudüs’ü alınca, Avrupa’da tekrar Müslümanlar üzerine sefer hazırlıkları başladı. Almanya imparatoru ile İngiltere ve Fransa krallarının idaresindeki Üçüncü Haçlı Seferi’nde, Alman ordusu karadan Anadolu üzerinden Kudüs’e ulaşmak istiyordu. Kılıç Arslan, devletin buhranlı ânında Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa ile, Anadolu’yu tahrib etmeden Suriye’ye inmelerini şart koşarak, anlaşma yaptı. Fakat Alman ordusunun Akşehir’de Türklere saldırıp yenilmesi, Almanların Konya’ya girip şehri tahrib etmelerine sebeb oldu. Konya’da beş gün kalan Almanlar, Suriye’ye gitmek için hareket ettiler.

Anadolu'da Milli Birliği Sağladı

Anadolu Selçuklu Devleti’nin en büyük hükümdarlarından olan İkinci Kılıç Arslan, Anadolu’da millî birliği te’sis için çalıştı. Miriokefalon Meydan Muhârebesi’ni kazanarak Türkiye’nin Türk yurdu olarak kalmasında mühim rol oynadı. Tâkib ettiği iskân siyâseti ile Türkmenlerin yerleşik hayâta geçmelerini sağladı. 1170-71 yılında Daruzzafer adını verdiği Aksaray’ı askeri bir üs haline getirmiş ve câmiler, zaviyeler, medreseler ve bir kervansaray yaptırmıştır. Tarımı desteklemiş ve çiftçilere yardımda bulunmuştur.  Konya’da Alâeddîn Tepesi’ndeki Sultâniye Medresesi ve Altunaba medresesi onun zâmânında yapılmıştır. 

 Kılıç Arslan, oğlu Gıyâseddîn Keyhüsrev’in yanında seksen yaşında iken 1192 senesinde vefât etti.
Başlık
Ahmed Bin Hülâgû
Abdullah Han Mâverâünnehr bölgesinde kurulan (şimdiki Özbekistan bölgesinde) Şeybânî hanedanlığının büyük hükümdarlarından. İsmi, Abdullah bin İskender bin Ebü’l-Hayr’dır. 1533 (H.940) senesinde Aferinkend’de doğdu. Doğduğu zaman babası İskender Han, duâsını almak için büyük âlim Ubeydlullah-ı Ahrâr’ın talebesi ve zamanın âlimi Hâce Kasım Kâşânî’ye götürdü. Hâce Kâşânî, Abdullah Hân’ın sâlih bir kişi olması için duâ ettikten sonra; “Bu çocuk, ileride büyük bir sultân olacak” dedi ve belindeki deve tüyünden yapılmış olan kuşağını çıkarıp, Abdullah Hân’a sardı. Onun, âlimler elinde terbiye edilmesini tavsiye etti.

Aklı ve zekâsının çokluğu, üstün kabiliyeti ile devrin kıymetli âlimlerinden ders alarak çok iyi bir şekilde yetiştirildi. Kur’ân-ı kerîmi, aklî ve naklî ilimleri ve devlet idaresini çok mükemmel öğrendi. Babasının, devlet erkânının, âlimlerin ve çevresinin takdirini kazandı. İskender Han, oğlu Abdullah’a çok îtimâd ettiğinden, şehzadeliğinde devlet idaresiyle vazifelendirdi.

Babası tarafından Kermine bölgesine vali olarak tâyin edilince, idarecilikteki kabiliyetini ortaya koydu. Bu bölgede ilk işi, topraklarına saldıran çevre beyliklerin hücumlarını önlemek oldu. Taşkent ve Semerkand hâkimlerine karşı mücâdele etti. Onları tesirsiz hâle getirdi. Buhara ve Şehr-i Sebz istikâmetinde seferler yaptı. Bu seferlerde topraklarının bir kısmını kaybetmesine rağmen, mücâdeleyi bırakmadı. 

Taşkent hâkimi Nevruz Ahmed Han’ın vefâtı üzerine, kaybettiği toprakları geri aldı. Yeniden ele geçirdiği Kermine şehrinde yaşıyan ve zamanın büyük âlimlerinden olan Hâce Kasım Kâşânî, Abdullah Han’ı çok severdi. Hâce Kâsım Kâşânî, Kermine’ye gelmek için yola çıkan Abdullah Han’ı karşılamaya çıktı. O mübarek zâtın kendisini karşılamasına karşı, Abdullah Han da tevâzusundan başlığını atıp boynuna bir ip geçirdi. İpi de süvarilerinden birinin eline verip çektirerek, Kermine’ye doğru geldi. Onun bu hâlini gören Hâce Kâsım çok müteessir oldu. Ona kendi hırkasını giydirdi ve muvaffakiyeti için duâ etti.

Abdullah Han, 1557 senesi ilkbaharında Buhârâ’yı alıp, payitaht yaptı. Babası, memleketin idaresini Abdullah Han’a bıraktı. Babasının vefâtına kadar, on üç sene onun nâmına ülkeyi idare etti. Babasının vefâtından sonra ülke topraklarını, Kuzey Türkistan’a kadar genişletti. Onun hâkim olması ile bu bölgelerdeki halk, sulh ve sükûna kavuştu.

Osmanlı'larla Dostluk Kurdu

Abdullah Han, Safevîlere ve Ruslara karşı, zamanın en büyük devleti Osmanlılarla münâsebet kurdu. Hindistan’daki büyük İslâm devleti Bâbürlüler (Gürgânîler) ile de dostâne münâsebetlerde bulunup müttefik oldu. Özbek sultânı Abdullah Han ve Osmanlı sultanları, doğu ve batı Türklüğü ile Ehl-i sünnet Müslümanları birbirinden ayıran Safevîleri ortadan kaldırmak istediler. Devrin en mükemmel silâh ve tekniğine sâhib olan Osmanlılar, Özbeklere ateşli silâhlar, teknik âlet ve edevat ile bunları kullanacak eleman gönderdiler. Osmanlılar’dan aldığı teknik yardım, Abdullah Han’ın hâkimiyetini kuvvetlendirdi. Bu yardımlarla Safevîler’e, Rus ve âsîlere karşı daha da üstün duruma geçti. 

Abdullah Han, maddî kuvvetlerin yanında manevî kuvvetleri de seferber etti. Pekçok evliya ve âlim yetiştiren Mâverâünnehr ve Türkistan’daki Allah adamlarının yardımlarıyla, İslâmiyet’i yayıp Ehl-i sünnet îtikâdını kuvvetlendirmeye çalıştı. Bugün bile normal hayat sürmeye müsait olmayan Sibirya’ya, Buhara ve Harezm’den alperenler (derviş gâzîler), İslâmiyet’i anlatmaya gittiler.

Abdullah Han, isyan ve sapıklıktan dönmeyenlere karşı, önce nasîhatçı gönderir, nasîhat dinlemeyip de; isyan, ihanet ve sapıklıkta ısrar edenler üzerine de, askerlerini seferber ederdi. 1587 (H.996) senesinde, Taşkent isyanını bastırdı. Bedehşân, Horasan, Gîlân ve Harezm’i zabtetti. Doğu Türkistan’a sefer tertib ederek, Kaşgâr ve Yerkend’ deki âsîleri cezalandırıp, mukavemet mahallerini tahrib etti.

Osmanlı ve Bâbürlüler ile ittifakı neticesinde, Safevîlere ve Ruslar’a karşı destanlaşan mücâdeleler verdi. Çok hayırlı neticeler alındı. Doğu ve Batı İslâm âlemini birleştirmek, Safevî-İran engelini aşmak ve Rusların Asya’ya yayılmasını önlemek için, Don-Volga kanalını açmaya teşebbüs edildi. Bu kanalla Osmanlılar, Don ve Volga nehirleri vasıtasıyla Hazar Denizi’ne ulaşmak ve Asya’daki Ehl-i sünnet îtikadındaki Türkler ile daha yakın münâsebet kurmak istiyorlardı.

Abdullah Han, 1587 (H.996) senesinde Osmanlılar’a elçi göndererek, Ejderhân da denilen Astırhan Hanlığı arazisine sefer tertiplenmesini istedi. Osmanlılar, Ejderhân ve Kazan seferi olarak bilinen seferler düzenlediler. Abdullah Han ise, Ruslar’ın; Astırhan ve Hazar Denizi’ndeki faaliyetleriyle, Orta Asya’ya yayılma teşebbüsü ile ciddî şekilde ilgilendi. Tabıl’daki Küçüm Han’a maddî ve manevî yardımda bulundu. Başkurdistan’daki Nogaylı Urus Mirza’ya da külliyetli mikdarda yardımda bulundu. Rus aleyhdârı faaliyetleri başlattı. Rusların, daha onaltıncı asrın sonlarında Orta Asya’da görünmesinin önüne geçti. İdil nehrinin doğusundaki bütün memleketleri, Türkistan’ı nüfuzu altına aldı.

Âlimlere ve Evliyaya Danışmadan İş Yapmazdı

Âlimlere ve evliyaya hürmet ve saygıda hiç kusur etmeyen Abdullah Han, savaşa çıkmadan önce onlara danışır, uygun görülmeyen işi yapmazdı. Yine böyle bir sefer başlangıcında hazırlıklarını yapıp, ikide bir Ehl-i sünnet Müslümanları tâciz eden, Safevîler üzerine savaş açmanın caiz olup olmadığını âlimlerden sordu. Zamanın büyük âlimi, İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî hazretleri, meşhur Redd-i Revâfıd risalesini yazarak, Abdullah Han’a gönderdi.

İmam-ı Rabbânî hazretleri, risale ile birlikte gönderdiği mektubunda; “Bunu Şah Abbâs-ı Safevî’ye gösterin! Kabul ederse ne iyi, etmezse onunla harb caiz olur” buyurdu. Safevî hükümdarı, bu mübarek zâtın doğru yola davetini kabul etmeyip, saldırganlığında ısrar etti. 

Abdullah Han, Osmanlı serdâr-ı ekremi Ferhat Paşa’nın, İran’ın batısında Karabağ, Gence ve havâlisinde başarılı fetihlerde bulunmasından da istifâde etti. Safevîler üzerine, doğu taraftan sefer açtı ve 1588 (H.997) senesinde Herat’ı fethetti. Sâfevîleri cezalandırıp, Müslümanları rahatlattı. Kendisi, Nişâbûr, Sebzvar ile diğer şehir ve kaleleri fethederken, oğlu Abdülmü’min de, İran’ın Meşhed, İsfehan ve daha bâzı mühim şehirlerini ele geçirdi. 1594 (H. 1003) senesi başında İstanbul’a bir elçi gönderip, muvaffakiyetlerini halîfe-i Müslimîne arz etti. Osmanlılar da, Abdullah Han’a bir elçilik heyeti ile birlikte, teknik yardım ve eleman gönderdiler.

Bu savaşlardan sonra, Abdullah Han, oğlu Abdülmü’min’i kendi yerine tahta vâris yaptı. Bu sebeple ona Han ünvanını verdi. Babasının, kendisine karşı müsamaha ve iyiliklerine rağmen, muharebe meydanlarında kazandığı zaferlerin sarhoşluğu ile bütün Şeybânîleri kendi emri altında toplama hevesine kapıldı. Bu yüzden babası ile arası açıldı. Oğlunun kendisine karşı itâatsizlik etmesinden dolayı, Abdullah Han çok üzüldü ve hastalanarak yatağa düştü. Kısa bir süre sonra üzüntüsünden hastalığı arttı ve 1595 (H.1004) senesinde, Semerkand’da vefât etti. 1598 senesinde vefât ettiği de rivayet edilir. vefât ettiğinde 62 yaşında idi. Kırk beş senelik hükümdarlığının; on üç senesinde babasının yerine, otuz iki senesinde de kendi nâmına icraatta bulundu.

Harpte ve Sulhde İbadetlerine Çok Dikkat Ederdi

Zamanın en mümtaz âlimlerinin elinde yetişen Abdullah Han, iktidarı boyunca evliyalar diyarı olan Buhârâ’ya bir çok hizmetlerde bulundu. Beş vakit namazını harpte ve sulhda intizamlı bir şekilde kıldığı gibi, nafile namazlara da bir intizam içerisinde devam ederdi. Hizmetiyle şereflendiği Horasan ve Mâverâünnehr evliyasının, her dâim feyz ve bereketlerine kavuştu. Âlim ve talebelere çok kıymet veren Abdullah Han, meclislerini onlarla süslerdi.

Devrin evliya ve âlimlerine, maddî ve manevî imkanlar sağladı. Arazi verdi. İslâmiyet’in yayılması için, Sibirya dâhil, çevre memleketlere rehber âlimler gönderdi. Mâverâünnehr, Türkistan, Horasan ve havâlisinde Ehl-i sünnet îtikâdının yayılması için çalıştı. Memleketinde medfûn bulunan kıymetli şahsiyetlerin ve Belh’de medfûn Eshâb-ı kiramdan Ukâşe bin Mihsan’ın kabrini muhteşem bir şekilde îmâr ve tezyin ettirdi. Hâce Ebû Nasr Pârisâ hazretlerinin de kabrini yaptırdı. Yılan Otı denilen yere bir kitabe diktirdi.

Adaleti ve Refahı Sağladı

On altıncı asırda Mâverâünnehr ve Türkistan’da en büyük Özbek hânı olan Abdullah Han, memleket içinde merkeziyetçi bir idare, dışarda da güçlü ittifak sistemleri kurdu. Mâverâünnehr’e sulh, sükûn ve huzur getirdi. Adaleti ve refahı sağladı, îmâra ehemmiyet verdi. Yaptırdığı cami, medrese, han, hamam, hastahâne ve su sarnıçlarının sayısı bine ulaştı. Kermine ve Murata taraflarındaki çorak sahaları sulayarak, ekilebilir hale getirdi. Zerefşan ve Kaşka Derya’daki köprüleri yaptırdı. Zirâat gelişip, tahıl, meyve, sebze ve bilhassa pamuk istihsâli arttı.

Abdullah Han, halkın hem eğitim ve öğretimi, hem de refahı için büyük gayret sarfetti. Zamanında, medreseler, talebeler ile dolup taştı. Medreselerin ihtiyaçları, vakıflar tarafından karşılanırdı.

Medreselerde yetiştirilen tasavvuf ehli âlimleri îmâr edilen yerlere iskân ederek, o mahallin, maddî ve manevî bakımdan kalkınmasını sağladı. Belh şehri çok mâmurlaşıp, nüfûsu arttı. Yeni mahalleler kuruldu. Etrafı surlarla çevrildi. Başşehir Buhara, yol ağı ile örüldü. Kara ve deniz yoluyla, dünyânın her tarafıyla irtibat kuruldu. 

Buhârâ-Rusya, Belh-Hindistan ve daha başka ticâret merkezleriyle, ülkelerarası, deniz aşırı memleketlerle ticâret yapıldı. Bilhassa Özbekler ile Bâbürlüler arasındaki ticâret yolu emniyet altına alınıp, her mevsim, kervanlar çalışır hâle geldi. Edres, kamka, kendek, kitat, zendeni adı verilen kumaşlar ihraç edilip; çay, baharat, deri, kösele, mutfak ve ev eşyası, süs eşyası, ateşli silâhlar, Frenk kumaşları ithâl edildi. Malların toplanıp mahzenlenmesi ve pazarlanması için, Mâverâünnehr tam bir ticâret merkezi hâline geldi.
Melikşah B üyük Selçuklu Devleti hükümdârı. Babası Sultan Alparslan’dır. 1055’te doğdu, Büyük Selçuklu Devleti’nin topraklarını en geniş hâle getirdiği için kendisi, “Ebü’l-Feth” (fetihlerin babası veya pekçok fetih yapan) lakabıyla anıldı. Sâhip olduğu bâzı üstün husûsiyetler sebebiyle, özel bir eğitim ve öğretim gösterilerek yetiştirildi. 1064-1065 Gürcistan Seferinde bulundu. Böylece küçük yaştan îtibâren devlet idâresi ve orduyu sevk etme husûsunda tecrübe kazandı.

Veliahd İlân Edildi

Kendisinden büyük erkek kardeşleri olmasına rağmen cesâreti, idârecilik vasfı gibi meziyetleri, Sultan Alparslan tarafından veliahd seçilmesinde rol oynadı. Hânedânın kurucusu olan Selçuk Bey’in mezarını ziyâretten dönüşte, Horasan yakınındaki Radyan’da veliahd îlân edildi. Melikşah’ın veliahdlığı Halîfe Kâim bi Emrillah’ın tasdikiyle tamâmen resmiyet kazandı. Veliahdlığı sırasında devletin çeşitli cephelerinde vazife yapan Melikşah, Mâverâünnehr Seferi’nde şehit olan Sultan Alparslan’ın yerine devletin ileri gelenleri tarafından on sekiz yaşında sultan îlân edildi. Melikşah, babasının veziri olan kıymetli devlet adamı Nizâmülmülk’ü vazifesinde bıraktı.

Saltanatının ilk yılları, iç karışıklıkları bastırmakla geçti. 1072’de Mâverâünnehr Seferi’nin intikamını almak isteyen Karahanlı Şemsülmülk Nâsır bin İbrahim, Tirmiz’i yağma etti ve Belh şehrinde kendi adına hutbe okuttu. Diğer taraftan Gazneliler de Çigilkend’de Selçuklu kumandanı Ayaz’ı esir aldılar.

Bu dış tehlikeler esnâsında, Melikşah’ın amcası olan Kirman Meliki Kavurd’un, Sultan Alparslan zamânında olduğu gibi saltanat iddiasında bulunarak isyan etmesi, bu meselenin tamâmen halledilmesinin zamânının geldiğini iyice belli etti. Devletin parçalanmasına sebebiyet verecek bu hareketin bir an önce çözümlenmesi için harekete geçen Sultan Melikşah, Mayıs 1073’te Kerec’de yapılan meydan muhârebesinde amcası Kavurd’u mağlup ve esir etti. Birkaç gün sonra Kavurd’un ölümüyle devlet içinde âsâyiş yeniden temin edildi. Abbasî halîfesi Kâim bin Kadir (1031-1075) tarafından hâkimiyet alâmetlerinin gönderilmesi ve devlet adamlarının bağlılıklarını arz etmeleriyle  sultanlığını iyice kuvvetlendirdi.

Halîfe tarafından Muizzeddîn ve Celâlüddevle lakaplarının lâyık görülmesinin yanısıra, o zamâna kadar hiç bir hükümdâra verilmeyen ve “hilâfet makam ve hâkimiyetinin ortağı” mânâsına gelen “Kâsım emirü’l-mü’minîn” lakabı da verildi.

İçişlerini halleden Sultan Melikşah, Tirmiz’i kurtarmak için harekete geçti. Sefere başladığı sırada Karahanlı Şemsülmülk Nâsır’ın mektubunu aldı ve elçisini kabul ettiyse de kararlı hareketinden vazgeçmedi. Tirmiz’i muhâsaraya başladı. Emir Savtegin’in ikmâl yollarını kesmesi, sultanın başarıya ulaşmasına ve şehrin düşmesine ve Şemsülmülk’ün sulhü kabul etmesine sebep oldu. Şemsülmülk özür dileyerek bir daha düşmanca harekete girişmeyeceğine dâir söz vermesiyle yerinde bırakıldı.

Gaznelilere karşı, Emir Gümüştegin ve Anuştegin’i gönderdi. Ancak Gazneli hükümdârı İbrahim bin Mes’ûd, Melikşah’ın başarılarının artması üzerine itâate mecbûr oldu. Gönderdiği elçilik heyeti ve hediyelerle iyi münasebetler tesis edildi. Sultân’ın kızı Gevher Hâtun’un, Gazneli veliahdı Mes’ûd bin İbrahim ile evlendirilmesi, iki devlet arasında çıkması muhtemel anlaşmazlığı önlemiş oldu.

Doğu sınırlarını böylelikle garanti altına alan Sultan Melikşah, kendi zamânında en geniş hâle getirdiği devletinin fetih hareketlerini yapan askerî teşkilatında yeni düzenlemeler yaptı.
Malazgirt Zaferinden sonra batıya yönelen Selçuklular; buraların fethi için Kutalmışoğulları, Mansur Süleyman Şah, Alp-ilig, Tutak gibi kıymetli komutanlar vazifelendirmişlerdi. Ayrıca Artuk Bey ve Tutak Bey gibi Türkmen reislerinin harekâtı da Melikşah tarafından desteklendi.

 Anadolu Tam Bir Keşmekeş İçinde Olup, Halk Çok Huzursuzdu

Selçuklular Anadolu’ya doğru harekete geçtikleri sırada, tam bir keşmekeş içinde bulunan bu ülkenin vaziyeti, fetihleri kolaylaştırdı. Baskı altında bulunan Hıristiyan halk, merkezle irtibatını kesen Bizans derebeylerinin baskısıyla her yönden eziliyordu. Ayrıca paralı askerlerden meydana gelen Frank birliklerinin halka yapmadığı zulüm kalmamıştı. Bizans sarayında dönen entrikalar ve kendini kuvvetli hisseden her komutanın imparatorluğunu îlân etmeye kalkışması, Anadolu’yu dağınık bir hâle getirmişti. Bu durum, Anadolu’nun fethine memur olan Selçuklu komutanlarının işini oldukça kolaylaştırdı.

Selçuklu akıncılarının Anadolu’yu fetih hareketi, Bizans başşehrinin karşısına, yâni Boğaziçi’ne kadar dayandı. Güneybatıda ise Milet’e kadar uzandı. Neticede Anadolu’da hareket hâlinde Bizans askerî gücü kalmadı. Hattâ general Botaniates’in Türkmen askerinin ve Selçukluların himâyesinde Bizans tahtına oturması da Anadolu’da Türk gücünün tamâmen yerleştiğini gösteriyordu. Anadolu’nun fethine memur Süleyman Şah, İznik’i de ele geçirerek Boğaziçi’ni kontrol altına aldı. Bu fetih, batıda büyük bir heyecan doğurdu. Hattâ Avrupalılar Çin’e elçilik heyeti göndererek, Selçukluların doğudan tazyik edilmesini bile istediler. Ancak bu müracaatları neticesiz kaldı.

Diyarbekir Feth Edildi

1084’te Selçuklu kuvvetleri Fahrüddevle Muhammed’in komutasında Diyarbekir bölgesinin fethi için harekete geçtiler. Fahrüddevle, yanında Artuk Bey olduğu halde uzun bir muhasaradan sonra 4 Mayıs 1085’te şehre girdi. Diyarbekir’in düşmesiyle Mervânîler Devleti ortadan kalktı. Ayrıca bölgede bulunan bozuk îtikatlı Karmatîlerin nüfûzuna son verildi.
Musul’un fethine memur edilen Aksungur ve diğer büyük Türkmen emirleri şehre harpsiz girdiler. Fethi müteakip Musul’a gelen Melikşah, büyük bir merâsimle karşılandı. Ancak Belh’te çıkan bir isyanı bastırmak üzere geriye döndü ve liyakatini ispat eden Şerefüddevle’ye Musul emirliğini verdi.


Sultan Alparslan (1063-1072) zamanından beri Suriye ve daha güneylere doğru seferlerine devam eden meşhur Selçuklu kumandanlarından Atsız, Melikşah zamânında da seferlerine devam etti. Uzun süre muhâsara ettiği Dımaşk (Şam) şehrini Mart 1076’da Selçuklu Devleti’ne kattı. Dımaşk’ın alınmasından sonra, câmilerde okunan Şiî-Fâtimî ezânının okunmasını yasaklayarak Cumâ hutbesini Halîfe El-Muktedî (1075-1094) ve Sultan Melikşah adına okuttu. Daha sonra Selçuklu Devleti’nin temel politikası olan Şiî-Fâtımî Devleti’nin ortadan kaldırılmasına uygun olarak, Mısır’a doğru sefere devam etti. Fakat bu hareket Fâtimîlerin şiddetli mukâvemeti sonucu başarısız kaldı. Başarısızlık, Atsız’ın Suriye emirliğinden alınmasına sebep oldu.

Bölgede Âsayişi Yeniden Tesis Etti

Emirliğe getirilen Melikşah’ın kardeşi Tâcüddevle Tutuş ile Antakya’ya gelen Süleyman Şah’ın arasının açılması, burada bir buhranın doğmasına yol açtı. Süleyman Şah Haleb’e doğru harekete geçmiş ve muhâsara neticesi dış kaleyi ele geçirmişti. Ancak Melikşah’ın yaklaştığı haberi muhasarayı kaldırmasına sebep oldu. Süleyman Şahın ölmesiyle Tutuş, Haleb’i muhâsara etti. Melikşah’ın meşhur Selçuklu kumandanları yanında olduğu halde Suriye’ye gelmesiyle çekildi. Melikşah bölgede âsayişi yeniden tesis etti. Akdeniz kıyısına kadar gelen sultan Melikşah, dönüşte hilâfet merkezi olan Bağdad’ı ziyâret etti. Halîfe El-Muktedî tarafından iki kılıç kuşatıldı. Suriye bölgesinde âsâyiş yeniden tesis edildi.

Sultan Alparslan zamânında hâkimiyet altına alınan Kafkasya, Melikşah’ın tahta geçmesinden kısa bir süre sonra karışıklıklara sahne oldu. 1078-79’da Kafkasya Seferine çıkan Sultan Melikşah, bölgeyi tamâmen hâkimiyeti altına aldı. Buradaki Hıristiyan halkın mükellefiyetlerini azaltarak, devlete bağlılıklarını arttırdı. Bölgenin idâresini de Kutbeddin İsmâil’e verdi.
Doğuya yaptığı seferlerle de Mâverâünnehr bölgesini Selçuklu topraklarına kattı. Semerkand hanı Ahmed bin Hizr’in halka zulmetmesi ve devrin âlimlerinin bu durumu düzeltmesini istemeleri, üzerine çıktığı sefer neticesinde Buhârâ, Semerkand, Kaşgar gibi mühim şehirleri ele geçirdi.

Anadolu’dan Asya içlerine kadar genişleyen Selçuklu Devleti’nin esas gâyelerinden birisi de Mekke ve Medîne şehirlerini alıp burada hutbenin hilâfet makamı adına okunması ve bir Şiî devleti olan Fâtimîlerin yıkılmasıydı. Hicaz bölgesinin alınması ve hutbenin halîfe adına okunması, halledilmesi mühim meselelerden biriydi. Meselenin halli için, emirlerden Tutuş, Aksungur Bozan ve Gevherayin vazifelendirildi. Gevherayin’in kumandasında yola çıkan ve Törsek, Çubuk Yarınkuş gibi emirlerin de içinde bulunduğu muazzam kuvvetler, Hicaz’dan başka Yemen ve Aden’in de Selçuklu Devletine katılmasını tamamladılar.

Sultan Melikşah’ın üzerinde ciddiyetle durduğu meselelerden birisi de Hasan Sabbâh’ın Bâtınî faaliyetleriydi. Hasan Sabbâh, Sultan Alparslan’ın hâcibliğine kadar yükselmiş fakat onun ölümünden sonra Nizâmülmülk’le arasının açılması üzerine Mısır’a kaçmıştı. Burada sapık İsmailiye fırkasının yolunu tuttu. Rey’e döndükten sonra kandırdığı câhilleri etrafına toplayarak eşkiyalığa başladı. Sonradan Doğu İsmailiye Devleti olarak anılacak devletin temellerini attı.  İlk olarak Taberistan’da sapık propagandasına başladı. Sünnîlik aleyhindeki çalışmaları, bilhassa Nizâmülmülk tarafından dikkatle tâkip ediliyordu. Taraftarlarıyla, Alamut Kalesini ele geçirmesi ciddî tedbirler alınmasına yol açtı. Üzerine Emir Yoruntaş gönderildi ve yola getirilmesi istendi. Ancak Yoruntaş’ın âni olarak vefâtı Bâtınî propagandasının artmasına yol açtı. İkinci bir harekâtın başladığı sırada Sultan Melikşah’ın vefâtı (1092), seferi yarıda bıraktı.
Devrin Âlimleriyle Sohbet Eder, Fikirlerini Alırdı

Melikşah, en verimli olabileceği bir yaşta, otuz sekiz yaşında vefât etti. Yirmi senelik saltanatı esnasında devleti Kaşgar’dan Batı Anadolu’ya, Kafkasya’dan Yemen’e kadar genişletti. Bağdad’da vefât eden Sultan’ın naaşı İsfahan’a nakledilerek kendisi için yaptırdığı medresedeki türbesine defnedildi. Orta boylu, geniş omuzlu ve güzel yüzlüydü. Büyük bir devletin hükümdarı olmasına rağmen yumuşak tabiatlı bir zât idi. Sarayında dâimâ devrin âlimleriyle sohbet ederek onların kıymetli fikirlerini alırdı. Her cins silahı mükemmel kullanır ve iyi ata binerdi.

Devrinde kendisine hep yardımcı olan Nizâmülmülk gibi bir vezirin bulunması kendisi için en büyük kazançtı. Nizâmülmülk ona şöyle nasîhat etmişti: “ Ey âlemin sultanı! Ben sana öyle bir mânevî ordu meydana getirdim ki, onların duâları arşa ve Hak tealanın huzuruna kadar çıkar. Halbuki askerlerin okları bir milden öteye gitmez.”

Sultan Melikşah’ın sâhip olduğu ünvanlara kendisinden önce hiçbir sultan kavuşamamıştı. Yaptığı fetihlerde hiç mağlub olmadığı için “Ebü’l-feth”; sâhip olduğu ülkelerin genişliğini belirtmek için “Es-Sultânü’l-âzam, Sultânü’l- âlem, Şehinşah-i âzam”; emrindekilere ve halkına âdil davranışından dolayı “Es-Sultânü’l-âdil” gibi lakabları dâimâ ismiyle beraber söylenmiştir. Nizâmülmülk, onun hakkındaki düşüncelerini şöyle dile getiriyordu: “Melikşah, Alp-Er-Tunga neslinden olup dindâr, âlimlere hürmet, zâhidlere iyilik, fakirlere şefkat ve halka adâlet gibi dünyada kimsenin hâiz olmadığı yüksek vasıflara sâhip bir cihân hâkimidir.”

Devrinde bütün Selçuklu ülkelerini îmar ettirmiş, halkı refaha kavuşturmuştur. Tertip ettirdiği takvim, Takvim-i Celâlî ismiyle bilinmektedir. Melikşah, yarım milyondan fazla askeri olan bir orduya, mükemmelen idâre edebilecek askerî bir dehâya da sâhipti. Melikşah’ın, veziri Nizâmülmülk ile tesis ettiği, idârî, askerî, toprak sistemi ve teşkilâtı, devrindeki ve sonraki Türk-İslâm devletlerinde de tatbik edildi. Devletin hukuki işlemleri için Risale-i Melikşahî diye bir kanunlar mecmuası hazırlatmıştır.

Melikşah sık sık ilim adamlarını ziyaret ederdi. Şöyle anlatılır: Sultan bir gün Ali bin Hasan Sandalî’yi Cumâ namazından sonra görür. Ve kendisini ziyaret etmediğinden dolayı serzenişte bulunur. O da cevaben derki: “Sizi ziyaret etmemem sizin pâdişahların en iyisi olmanız ve benim de âlimlerin en kötüsü olmamam içindir. Zira hükümdarların en iyisi âlimleri ziyaret eden, âlimlerin en kötüsü de onların ziyaretlerine düşkün olandır.” Bu menkıbe Melikşah’ın doğru söze verdiği kıymeti de göstermektedir. Huzûra İmam-ül Haremeyn gibi âlimler kolayca girip çıkmışlardır.
İltutmuş Delhi Türk Sultanlığının en büyük hükümdarlarından. Lakabı Şemseddîn’dir. Türkistan’daki asil İlbarı kabîlesine mensûb olup, Aylam Han’ın oğludur. Çok akıllı, zekî ve kabiliyetli idi.
Hindistan evliyasının büyüklerinden Muînüddîn Çeştî ile büyük velî Şihâbüddîn-i Sühreverdî birlikte oturmuş sohbet ediyordu. Bu sırada, henüz çocuk olan Şemseddîn İltutmuş, elinde ok ve yay olduğu hâlde yanlarından geçti. Muînüddîn Çeştî, İltutmuş’a nazar etti ve; “Ey dostlar! Allahü âlem şu küçük çocuk, Delhi Şahı olacak ve Delhi sultanlığı yapmadan bu dünyâdan göçmeyecek” buyurdu.

Zekî, Fazîletli, Terbiyeli İdi

Akıllı ve zekî olması sebebiyle, çekemeyenler tarafından esir diye köle tüccarlarına satılan İltutmuş, Buhârâ’ya götürüldü. Şehir âlimlerinin reîsi durumunda olan bir zât, onu satın aldı. Bu zât, ona çocuklarıyla beraber ilim öğretip, en iyi şekilde yetiştirdi. Bir zaman sonra İltutmuş’u asîl ve mümtaz bir aileden olan Hacı Buhârâ adlı tüccar satın aldı. Sonra da Cemâleddîn Muhammed isimli bir zâta sattı. Cemâleddîn, İltutmuş’u Gazne’ye götürdü. Gazne’ye uzun süreden beri İltutmuş gibi zekî, fazîletli, terbiyeli ve tahsilli köle getirilmemişti. Onun bu durumu, Sultan Muizzüddîn Muhammed Gûrî’ye bildirildi. Sultan, İltutmuş ve Aybeg adlı başka bir köleyi maiyetine almak için ikisine bin altın teklif etti. Tüccar buna razı olmayınca, sultan, ikisinin satılmasını yasakladı. Lahor sultânı Kutbüddîn Aybeg, Gazne’ye gelince, İltutmuş’u satın almak istedi. Sultân’ın yasaklamasından dolayı Gazne’de değil Delhi’de satın alabileceği bildirildi. Kutbüddîn Aybeg, onu Hindistan’a götürdü ve orada satın aldı.

Cesaret ve Yiğitliği İle Dikkat Çekti

İltutmuş, asaleti, üstün kabiliyeti, aklı ve keskin zekâsıyla sınıf tanımayan Türk ve İslâm devletinin hizmetinde devamlı yükseldi. Delhi’de önce Kutbüddîn Aybeg’in özel muhafız alayı başkanlığı makamı olan Ser-i Çandarlık vazifesine getirildi. Kutbüddîn Aybeg, İltutmuş’un sadıkane hizmetini ve maharetini görünce kızını ona verdi. 1195 senesinde Gvalyar’ın fethedilmesiyle buranın vâliliğine atandı. Vâli iken idareciliğinin yanında cesaret ve yiğitliği ile dikkat çekince, kendisine Bedaun bölgesinin idaresi de verildi. Çelum nehri kıyısında Gakharlar ile yapılan muharebede üstün başarılarından dolayı  sultan tarafından "Emîr-ül-Ümerâlığa" tâyin edildi. Kutbüddîn Aybeg’in 1210 senesinde vefâtı üzerine yerine oğlu Aram Şah geçti. Kardeşler arasında taht mücâdelesi devlet adamlarının İltutmuş’u davet etmelerine yol açtı. Aram Şah, İltutmuş’un üzerine sefer düzenledi ise de, yenildi.

Abbasi Halifesi Tarafından Hil’at Gönderildi

İltutmuş, Aram Şah’ı yendikten sonra, bütün ülkede hâkimiyetini tesis ettirmek ve emniyeti sağlamak için rakipleriyle mücâdeleye girişti. 1222 senesinde Hindistan’da ayrı bir hükümdarlık kurmak istiyen Celâleddîn Harezmşah’a karşı Delhi Sultanlığı’nı koruyarak, ülkenin bölünmesine meydan vermedi. 1225 Lahnavti, 1228 Sind, 1234 Malva seferlerini yaptı ve Vindhya dağlarının kuzeyindeki bütün Hindistan’ı Delhi sultanlığına kazandırdı. İltutmuş’un Hindistan’daki fetihleri ve İslâmiyet’i yayma faaliyetleri Abbâsî halîfesi el-Mustansır Billâh tarafından takdirle karşılandı ve halîfe tarafından tanınıp, hil’at gönderildi. Böylece, Hindistan’da tanınan ve hil’at gönderilen ilk hükümdar oldu.1229 senesinden sonra paralarda ve kitabelerde "Nasır Emîr-ül-Mü’minîn" ünvânını kullanan İltutmuş, 1236 senesinde vefât etti.

Âlim ve Velîleri Meclisinden Hiç Eksik Etmezdi

Hindistan’da saltanatı, Abbâsî halîfeliğince tanınan ilk Türk sultânı olan Şemseddîn İltutmuş, müstesna bir şahsiyet idi. Âlim ve velîleri meclisinden hiç eksik etmezdi. Gönül sultânı Kutbüddîn Bahtiyar Kâkî, Ecmîr beldesinde talebeleri irşâd ile meşgul olan hocası Muînüddîn Çeştî’nin ziyaretine giderken, Delhi’ye uğradı. Sultan İltutmuş, Kutbüddîn Bâhtiyâr’a çok alâka gösterdi. Delhi’de kaldığı bir kaç gün içinde sultânın ona olan hürmeti, muhabbet ve bağlılığı her gün bir kat daha arttı. Bahtiyar Kâkî’nin Delhi’den hiç ayrılmasını istemeyen sultan, kalmasını teklif etti. Kutbüddîn Bahtiyar şehrin dışında oturmayı tercih etti. Sultan, Hâce Kutbüddîn’in feyz ve bereketlerinden istifâde edebilmek için, haftada iki defa hizmetine giderdi.

Fakirlerin Giydiği Bir Elbise Giyerek Şehri Dolaşırdı

Şemseddîn İltutmuş, bütün işlerinde Hâce Kutbüddîn’e danışıp, nasîhatlerine göre hareket ederdi. Hâce, Sultân’ın; Hazreti Ömer ve Ömer bin Abdülazîz yolundan yürümesini, mazlumun hakkını koruyup, insanların ihtiyâçlarını gidermekte onlar gibi olmaya gayret göstermesini, geceleri uyanık kalmasını, ibâdet ve tâatla meşgul olmasını, uyku bastıracak olursa abdestini tazelemek suretiyle mâni olmasını, böylece namaz kılıp, ibâdet ve tâat yapmaya devam etmesini emir buyurdu.

Sultan, hocasının tavsiyesi ile gece karanlık bastığında tanınmamak için fakirlerin giydiği bir elbise giyerek şehri dolaşırdı. Fakirlerin, ihtiyaç sahiplerinin kapılarını çalarak, onlara gizlice yardımda bulunurdu. Câmileri devamlı kontrol ederdi. Müslümanların rahatça ibâdetine mâni olabilecek bir şey bulunmamasına, varsa derhal yok edilmesine dikkat ederdi. Sarayı, bütün sıkıntıların halledildiği bir mekân hâline getirdi. Muhtaçların ihtiyaçları giderildi. Ahâliden, Müslüman-kâfir kimseye zulmedilmez, haksızlık yapılmazdı. Saray adamlarının ve memûrların halka muamelesini kontrol için sarayın üstüne bir kule yaptırmıştı.

Kıyamet Gününden Çok Korkardı

Sultan, Allahü teâlânın huzurunda ağırlığını taşıyamıyacağı mesûliyetlerin, işitmeye tahammül edemiyeceği, îzâh etmeğe imkân bulamayacağı şikâyetlerin ortaya çıkabileceği kıyamet gününden çok korkardı. Bu yüzden bir gün hocasının huzuruna giderek; “Allahü teâlâ bana bir saltanat ihsan eyledi. Elbette ki, kıyamet günü bu ağır yükün hesabını soracak. O zor günde sizin beni terk etmemeniz için yalvarıyorum” dedi. Hâce Bahtiyar Kâkî de, onun bu isteğini kabûl etti.

Sultan, ilme ve âlimlere hürmetkar olduğu için, Delhi’de kültür seviyesi yükseldi. Devrinde, ülkesinde Muînüddîn Çeştî, Kutbeddîn Bahtiyar Kâkî, Bahâüddîn Zekeriyyâ, Ferîdüddîn Genc-i Şeker, Hâce Ahmed Buhârî, Kadı Hamidüddîn Nâgûrî gibi âlimler bulunuyor, ilim ve irfan yayıyorlardı. Bu âlimlerin günümüze kadar ulaşan kıymetli ve çok nâdide eserleri vardır.

İltutmuş zamânında, ilim, ibâdet ve diğer sosyal ihtiyâçların temini için eserler inşâ edilip, eskileri tamir ve ikmâl edildi. Kutbüddîn Aybeg’in başlattığı Delhi’deki Kutb Câmii ve meşhur Kutb Minâre ile Ecmir’deki câmi tamamlandı. Bedaun’da Müslümânların ibâdetlerini ve ilim tahsillerini kolayca yapabilmeleri için, Mescid yaptırdı. Yeni fethedilen yerlerde, İslâm medeniyetini simgeleyen eserler inşâ edilerek, beldeler süslendi.

Firûz Şah Delhi Türk sultanlarından. Tuğluk hânedanlığının üçüncü hükümdarı. Bu hânedanlığın kurucusu ve ilk hükümdarı olan Gıyâseddîn Tuğluk’un kardeşi Melik Receb’in oğludur. Asıl adı Kemâleddîn’dir. 1309 (H.709)’da doğdu. 1351 (H.752) senesinde hükümdar oldu. 1388 (H.790)’da seksen yaşında vefât etti.

Firûz Şah’ın annesi Naila Hanım’dır, babası Melik Receb, Sultan Gıyâseddîn Tuğluk’un kardeşi ve kumandanı idi. Oğlu Firûz’u iyi bir tahsil ve terbiye ile yetiştirdi. Bilgisi, güzel ahlâkı ve liyâkati ile devlet kademesinde hızla yükseldi. Bilhassa amcasının oğlu Şehzade Muhammed Tuğluk’la iyi anlaşıyordu. Gıyâseddîn Tuğluk vefât edince, Muhammed Tuğluk sultan oldu. 

Halkın Sevgi ve Saygısını Kazandı

Cömertliği, iyilikleri ve son zamanlarında zulmü ile meşhur olan Muhammed Tuğluk, amcası oğlu Firûz’u en yakın adamları arasında tuttu, Onu dâima yanında bulundurdu. Bu esnada Firûz Şah devlet idaresini çok iyi bir şekilde öğrendi. Devlet erkânını ve halkın sevgi ve saygısını kazandı.

Sultan Muhammed Tuğluk, 1351 (H.752) yılında çıktığı seferde Thattha civarında iken aniden vefât etti. Hiç erkek çocuğu olmayan sultânın vefâtı, kargaşalığa sebeb oldu. Çeşitli yerlerde isyanlar baş gösterdi. Orduya yardımcı kuvvet olarak katılan Moğol askerleri yağmaya başladılar. Ordunun düşman topraklarında bulunması da durumu iyice nâzikleştirdi. Bu şartlar altında ordudaki âlimler, sözü dinlenir kumandanlar, sultânın yakınları, Firûz Şah’a sultan olmasını teklif ettiler. 

Firûz Şah, önce kabul etmedi. Israrlar üzerine sultan oldu. Hemen idareyi dirayetli ellerine aldı. O sırada seferde bulunan orduyu derhâl nizâma sokarak, sükûnu temin etti ve orduyu Delhi’ye dönmek üzere yola çıkardı. Delhi’de saltanat için çıkan karışıklıkları bastırdı. Oraya yerleşti. Zafer Han’ın davetiyle Bengal üzerine yürüdü.

1353-54 (H.755-756) senesinde yaptığı bu seferde Bengal hâkimi İlyas Hacı Şemseddîn, önce mukavemet gösterdiyse de neticede İkdala kalesine kapanmak zorunda kaldı. Firûz Şah, bâzı düşünceleri sebebiyle, Bengal’i Delhi sultanlığına ilhak etmekten vazgeçip geri döndü. Beş sene sonra, Şarkî Bengal’in ilk müstakil hükümdarı Fahreddîn’in damadı Zafer Han’ın himaye talebi üzerine bir sefer daha yaptı. Bu sırada Bengal hâkimi İlyas Hacı Şemseddîn ölmüş, yerine oğlu İskender geçmişti. 

Önce Firûz Şah’ı savaştan vazgeçirmek isteyen İskender, bu işte muvaffak olamayınca ordusuyla İkdala kalesine sığındı. Firûz Şah, uzun ve zahmetli bir muhasara yaptıysa da sonunda İskender’in teklifi üzerine bir andlaşma yapıldı. Dönüşte Hindûlardan Orissa’yı aldı. Delhi’ye gelirken ordusu çok sıkıntı çekti. 1360 (H.761) senesinde Delhi’ye döndü.

Firûz Şah, bu ikinci Bengal seferinden döndükten on bir sene sonra, Thattha üzerine 1371-72 (H.772-773)’te devrinin en mühim ve son seferini yaptı. Uzun ve pek çok güçlükleri atlatarak gerçekleştirdiği bu sefer netîcesinde, Sind hükümdarı Cam Babirçiya’yı esir aldı. Firûz Şah, bundan sonra artık sefere çıkmayıp devletin iç işleri ile uğraşmaya karar verdi. Saltanatının sonuna kadar geçen on sekiz sene zarfında, halkının huzur ve refahı için fevkalâde tedbirler aldı.

Her İşini İslam Âlimlerine Sorarak Yapardı

Bu dönem bir bakıma Delhi-Türk Sultanlığı için bir dinlenme ve bayındırlık işlerinin büyük ölçüde gerçekleştirildiği bir devir oldu. Firûz Şah’ın başardığı güzel işler, o devrin Avrupası için hatıra bile gelemiyecek işlerden idi. Onun kıymetli hizmetleri, kendinden sonraki asırlarda da şükranla yâd edilmesine sebeb oldu. 

Firûz Şah, her şeyden önce Ehl-i sünnet îtikâdında ve İslâmiyet’in hükümlerini sadâkatla uygulayan bir sultan idi. Her işini İslâm âlimlerine sorarak yapardı. Yaptığı her işin İslâmiyet’e uygun olması için azamî gayret sarf ederdi. Vergileri koymada veya kaldırmada Müslüman hükümdarlar arasında emsaline nâdir rastlanacak derecede dînin hükümlerine riâyet ederdi. İslâmiyet’in yayılması hususunda da çok gayret gösterirdi. Putperest Hindûları Müslüman olmaları için teşvik edici tedbirler aldı. îmân eden kâfirlerden cizyeyi kaldırdı. Mısır’daki Abbâsî halîfesine bağlılığını bildirdi.

Âlimlere Çok Büyük Muhabbet ve Sevgisi Vardı

Firûz Şah, bütün dînî müesseselere, câmilere, tekkelere, medreselere, evliya türbelerine ve vakıf kuruluşlarına çok saygı gösterip bunlar için büyük harcamalar yaptı. Yaşı ilerledikçe İslâmiyet’in hükümlerine riâyet hususunda hassasiyeti iyice arttı. İpek elbiseleri, zînetleri, sarayda altın ve gümüş eşya kullanılmasını yasakladı. Sarayının duvarlarında ve bayraklar üzerinde önceden yapılmış olan canlı resimlerini ve heykelleri kaldırdı. Evliyaya, insanları irşâd eden rehber âlimlere ayrı bir muhabbeti ve sevgisi vardı. Şeyh Ferîdüddîn Genc-i Şeker’in torunu Alâeddîn’in sohbetinde bulunarak ondan feyz aldı.

Hocası Celâleddîn-i Hindî’yi hiç yanından ayırmadı. Dostlarına karşı samîmî, düşmanlarına âli-cenap, tebeasına merhametli ve şefkatli oldu. İşkence ve hafiyeliği kaldırdı. İslâmiyet’in geniş ahlâk esaslarına riâyet ederek ideâl bir İslâm hükümdarı vasfını kazandı. 

İlim ve sanata büyük alâka gösterdi. Âlimleri, hafızları, tasavvuf ehli zevatı himaye edip, onlardan çok istifâde etti. 1407 (H.810) senesinde Devletâbâd yakınlarında bir rasadhâne kurdurarak müdürlüğüne Hakîm Hâşim Geylânî’yi tâyin etti. Delâil-i Firûz adlı bir astronomi kitabı telif ettirdi. Târih incelemelerini ve târihçileri de bilhassa himaye ederek bir çok İslâm hükümdarı gibi, o da bu hususlarda çok istifâde etti. Bu sebeple onun devrini anlatan oldukça çok târihî vesîka ve eser vardır. Bizzat kendisi, botanik, geometri ve mantık derslerini dinlemekten zevk alırdı. 

Hayır Müesseseleri Kurdu

Adâlet sistemini, halkın menfaatine dönük ve kolay işler bir tarza sokan Firûz Şah, pek çok hayır müessesesi kurarak; “tâmir-i bilâd terfihi ibâd” yâni beldeleri îmâr, insanları ruh, düşünce ve yaşayış yönünden refaha kavuşturmak şeklinde tarif ettiği İslâm medeniyetini gerçekleştirdi. Halka hizmet eden pek çok hastahânelerin yanında fakir kızların çeyizlerini temin ve evlendirilmeleri için husûsî bir müessese kurdu. Diğer taraftan, cemiyet hayâtında en önemli mes’elelerden olan işsizliği önlemek için tedbirler aldı. Devlet idaresinde esaslı bir ıslahat yaparak mâlî ve iktisadî sahalarda çok büyük gelişmeler sağladı. Müslüman ve gayr-i müslim tebeayı refah ve saâdete kavuşturmak için uğraştı.

Firûz Şah’ın en başta gelen prensibi, devlet idâresinin halkın ihtiyâcını karşılayacak bir gayeye hizmet eder şekilde yürümesi idi. Halkın refahını, beytülmâlın, hazînenin zenginleşmesine tercih ediyordu. Bilhassa vergi hususunda İslâm hukukuna sâdık kalmayı çok iyi başardı. Halktan alınan vergiler fıkıh âlimlerine sorularak ve onlardan alınan fetva üzerine uygulanmıştı.

Halkın Yüzünü Güldürdü

Firûz Şah’dan önceki dönemlerde ağır vergiler sebebiyle felce uğramış olan zirâat ve ticâret işleri de yeniden ele alındı. Yapılan idârî ve mâlî değişiklik netîcesinde zirâat ve ticâret işleri de fevkalâde düzeldi. Bolluk ve ucuzluk halkın yüzünü güldürdü. Emniyet ve âsâyiş yaygınlaşıp, devlet varidatı da günden güne arttı. Para ıslahatı ve iktisâdi hayat üzerinde gâyet müsbet neticelere sebep oldu. Devlet hazînesinden maaş alarak geçinen memur ve askerin maaşları bol bol arttı.

Hizmet yaşını aşmış olan halkın da ölünceye kadar maaş almaları sağlandı. Devletin zenginleşmesi ve gelirinin artması, îmâr faaliyetlerini de hızlandırdı. Yeni kasabalar ve şehirler kuruldu. İşsizlik büyük ölçüde azaldı. Nehir mecralarını tanzim ve ıslah ettiren Firûz Şah, kanallar açtırdı. Birkaç yüz kilometre uzunluğunda dört büyük sulama şebekesi yapıldı. Sulanan topraklardan elde edilen zirâî hâsılat fevkalâde arttı. 

Köşkler, ribatlar, hankâhlar, bendler (barajlar), köprüler yaptırıp, bağlar ve bahçeler kurduran Firûz Şah, eski eserleri de tamir ettirdi. Otuz sekiz senelik saltanatı boyunca bayındırlık hizmetlerinde, görülmemiş bir başarı sağladı. Büyüklü-küçüklü iki yüz şehir kurdurdu. Tamir ettirdikleri hâricinde; elli baraj, kırk câmi, otuz medrese, yirmi hankâh (fakirler için aş evi), yüz köşk, kervansaray ve han, beş dârüşşifâ, hastahâne, yüz türbe, on hamam, yüz elli kuyu, havuz ve su deposu, yüz elli köprü inşâ ettirdi.

Firûz Şah’ın başardığı önemli işlerden biri de toprak düzenlemesi ve askerî ıktâların dağıtımı idi. Hepsini şer’î hükümler dâiresinde tanzim ettirdi. Şehirlerde vazifeli bulunan ıktâ sahiplerine, ayrıca aylık da bağlanmak suretiyle refahları arttırıldı. Bâzı savaşlara iştirak edemeyen ıktâ sahipleri, çoluk-çocugu perişan olmasın düşüncesiyle cezalandırılmadı. Iktâ sahibi ölünce, bu ıktâ ailesinden birine bırakılmıyordu. Yine ıktâ sahiplerinin, köylülerden fazla vergi almasını önlemek için sıkı cezaî müeyyideler kondu.

Firûz Şah, bir ömür boyu önemli hizmetleri gerçekleştirdikten sonra, yaşının ilerlemesi ve sıhhatinin bozulması sebebiyle, vefâtından önce torunu Gıyâseddîn Tuğluk’u tahta geçirdi. Böylece son vazifesini de yaptı. Bundan kısa bir müddet sonra da vefât etti. Mezarı Delhi yakınlarında Havz-ı Has’dadır.
Bahadır Şah-II Hindistan’da Bâbürlü Türk Devleti’nin son hükümdarı. Asıl ismi Ebü’l-Muzaffer Sirâceddîn Muhammed’dir. İkinci Ekber Şah’ın oğludur. 24 Ocak 1775’te doğdu. 1837 yılında babasının ölümü üzerine, 62 yaşında tahta çıktı. Bu sırada devletin kontrolü İngilizlerin elinde bulunuyordu. 20 sene sadece isimden ibaret kalan bir hükümdarlık yaptı. 1857’de Kalküta yakınlarında Müslüman askerler ayaklandılar. Süratle büyüyen ayaklanma sonunda askerler Delhi’de duruma hakim oldular. İkinci Bahadır fiili bir hükümdar olarak göreve başladı. câmilerde hatipler Delhi halkını cihada çağırıyor ve Bahadır Şah’ı desteklemeleri için ikazlarda bulunuyorlardı. İkinci Bahadır, oğlu Moğol Mirza’yı seraskerliğe tayin etti.

Ancak İngilizler durumdan hoşlanmadılar. Hindistan’daki Eshâb-ı kirâm düşmanları, Hindûlar ve hâin vezir Ahsenullah Han’ın yardımı ile, İngiliz askeri Sir John Lawrens idaresinde Delhi şehrine girdi. Evleri, dükkanları basıp, malları ve paraları yağma ettiler. İnsanlık târihinde görülmemiş zulümlerle kadın ve çocukları kılıçtan geçirdiler. İçecek su bile bulunmaz oldu. Hümâyûn Şah’ın türbesine sığınan çok yaşlı Şah’ı, çoluk çocukları ile elleri bağlı olarak Kale tarafına götürdüler.

İğrenç Bir İngiliz Zulmü

Patrik Hudson, yolda Şah’ın üç oğlunu don ve gömlekle bırakıp, göğüslerine kurşun sıkarak şehit etti ve kanlarından içti. Cesedlerini kale kapısına astırdı. Bir gün sonra, başlarını İngiliz kumandanı Henri Bernard’a götürdü. Sonra bu başları suda kaynatıp, Şah’a ve zevcesine çorba olarak gönderdi. Çok aç olduklarından hemen ağızlarına koydular. Fakat çiğneyip yutamadılar. Ne eti olduğunu bilmedikleri hâlde, çıkarıp toprağa bıraktılar. Hudson hâini; “Niçin yemediniz? Çok güzel çorbadır. Oğullarınızın etinden yaptırdım” diye alay etti. Sonra Sultan’ı, zevcesini ve diğer yakınlarını Rangon şehrine sürerek haps ettiler.

İngilizler Delhi’de üç bin Müslümanı kurşunlayarak, yirmi yedi bin kişiyi de keserek şehit ettiler. Sâdece gece kaçanlar kurtulabildi. Hıristiyanlar, diğer şehirlerde ve köylerde de sayısız Müslüman öldürdüler. Târihî sanat eserlerini yıktılar. Eşi bulunmayan ve kıymet biçilemeyen zînet eşyalarını gemilere doldurup, Londra’ya götürdüler. 1862 senesi Kasım ayında, bu son Bâbürlü temsilcisi, ülkesinden çok uzakta hayâta gözlerini kapadı. İkinci Bahadır Şah, âlim, hattat ve aynı zamanda iyi bir şair olup, Zafer mahlası ile şiirler yazardı.

İkinci Bahadır Şah’ın ölümü ile Bâbür hanedanı, Hindistan’ın târih sahnesinden çekildi. İngilizler, siyâsî iktidarı ele geçirip, hemen her yerde yaptıkları gibi Hindistan’ı da bir isyanlar diyarı hâline getirdiler. Değişik inanç ve kültürdeki insanları birbirlerine karşı kışkırtarak, onların birlik ve düzenine imkân vermeyip, mâlî kaynakları kendi ülkelerine aktardılar. Ayrıca, Müslümanlar arasındaki yardımlaşmayı ve kardeşliği yıkmak için çeşitli entrikalar çevirerek, ajanları vasıtasıyla Kâdıyânilik denilen bozuk bir din ortaya çıkarıp, müslümanları doğru yoldan saptırmaya çalıştılar.
Muhammed Tapar Büyük Selçuklu Devleti sultânı. Sultan Melikşah’ın oğlu olup, 1082 yılında doğdu. Babasının 1092’de vefâtıyla, Selçuklu sultanı olan ağabeyi Berkyaruk’un yanında yetişti. Sultan Berkyaruk ona Gence havâlisinin idâresini verdi. Muhammed Tapar, Gence’ye gelerek Arran’ı da hâkimiyeti altına aldı. Kumandanlarının kışkırtmaları ile ağabeyine karşı zaman zaman isyân etti. Yapılan andlaşmayla Âzerbaycan, Diyarbekir ve el-Cezîre kendisine verildi. Sultan Berkyaruk’un vefâtından (1104) sonra Bağdad’a gelerek Selçuklu tahtına geçti (1105).

Muhammed Tapar önce amcasının oğlu Mengü Bars’ın isyânını bastırdı. Daha sonra ülkede uzun zamandır karışıklık çıkaran, anarşiyi tahrik eden Bâtınîlere karşı mücâdele etti. 1107’de Bâtınîlerin merkezi olan Alamut Kalesi kuşatıldı ve çok sayıda Bâtınî öldürüldü. Birinci Haçlı Seferinden sonra, Haçlı ordularının tam hâkimiyeti altına giren Suriye’de Haçlı devletleri kurulmaya başlanmıştı. 

Sultan Muhammed Tapar Haçlılar üzerine ordular gönderdi. Ancak, kumandanlar arasında irtibat sağlanamadığından kesin sonuca gidilemedi. Sefer kumandanı Emir Mevdûd, Şam Câminde bir Bâtınî tarafından öldürüldü. Sultan Haçlılara karşı Aksungur Porsukî’yi kumandanlığa getirdi. Bu arada ikinci bir orduyu yeniden Alamut üzerine gönderdi. Kalenin kuşatıldığı sırada âniden rahatsızlanarak vefât etti (1118).

Sultanın beklenmedik ölümü, Haçlılara ve Bâtınîlere karşı açılan savaşların duraklamasına sebep oldu. Ondan sonra Büyük Selçuklu Devleti dağılmaya yüz tuttu. Sultan Muhammed Tapar, Selçuklu Devletinin son büyük hükümdârı sayılmaktadır. Ebû Şücâ, Gıyâsüddünyâ ved-din, Kerîmü Emirü’l-Mü’minîn ünvanlarıyla tanınırdı.
Celâleddîn Harezmşah Harezmşahlar Devleti’nin son hükümdarı, ismi, Mengübertî, lakabı Celâleddîn’dir. Doğum târihi bilinmemektedir. Babası, Harezmşah Devleti sultânı Alâüddîn Muhammed, annesi Ay-Ciçek Hâtun’dur. Babasının 1220  yılında  vefâtı üzerine Harezmşah sultânı oldu. 1231 yılında şehit edildi.

Celâleddîn Harezmşah, küçük yaştan îtibâren ehil kimseler elinde yetiştirildi. Gazne ve çevresinin vâliliğine tâyin edildi, iyi bir idareci, güçlü bir komutan olarak yetişmesine gayret edildi. Babasının bütün seferlerinde yanında bulunarak başarısına yardımcı oldu, tecrübesini arttırdı. Babası Sultan Alâüddîn, büyük bir güç hâlinde yayılan ve gittikleri yerleri istilâ edip, görülmemiş zulümler yapan Moğollara ve bunların zâlim hânı Cengiz’e karşı devamlı mücâdele veriyordu. Celâleddîn Harezmşah, Cengiz’in oğlu Cuci kumandasındaki Moğol ordusuyla, 1216 ’de yapılan muharebede sağ cenah kumandanlığını yaptı ve bozulmaya başlayan Türk ordusuna zaferi kazandırdı. Devletâbâd yakınlarında son defa Moğolların karşısına çıkan Sultan Alâüddîn Muhammed, burada mağlûb oldu. Abiskund’da bir adaya sığındıysa da kısa bir müddet sonra burada hastalanarak, 1220 senesinde vefât etti. 

Târihler, Celâleddîn Harezmşah’ın Cengiz’in hücumuna karşı Mâverâünnehr şehirlerini ayrı ayrı müdâfaa etmek yerine bütün kuvvetlerle hücum etmeyi babasına tavsiye ettiğini, ancak bu teklifini kabul ettiremediğinden, Cengiz’in, dağılmış durumda olan Türk kuvvetlerini ayrı ayrı imha ettiğini yazarlar.

Sultan Alâüddîn Muhammed, annesi Terken Hâtun’un arzusu ile küçük oğlu Uzlag’ı veliaht tâyin etmişti. Ancak ölümünden bir müddet önce, devleti, mâruz bulunduğu tehlikeden büyük oğlu Celâleddîn’in kurtarabileceğini düşünerek, onu veliaht tâyin ve şehzadelere de ona tâbi olmalarını vasiyet etti. Babasının vefâtından sonra bâzı Türk emirleri, Celâleddîn’in tahta çıkmasını istemediklerinden bir suikast düzenleyip, öldürmek istediyseler de, Celâleddîn, Harezm’den Horasan’a gitmek suretiyle bu tehlikeden kurtuldu. Cengiz tehlikesinden dolayı Harezm’de kalamıyacaklarını anlayan kardeşlerinden ikisi de onu tâkib ettiler. Ancak yolda Moğollar tarafından şehit edildiler. 

Moğallarla Mücadele Etti

Celâleddîn Harezmşah ise Moğol tâkib kuvvetlerini mağlûb edip, tehlikeli bir yolculuktan sonra Gazne’ye vâsıl oldu. Gazne’de tekrar kuvvet toplamaya başladı. Cengiz Han, Celâleddîn Harezmşah’a çok önem veriyordu. Ona karşı; “Yenilmez Noyan” ünvanı ile anılan komutanını gönderdi. Parvan civarında iki gün devam eden şiddetli çarpışma neticesinde Moğollar perişan edildiler. Ancak savaştan sonra kumandanlar arasında ganîmet ihtilâfından dolayı çıkan anlaşmazlık sebebiyle, bu zaferden istifâde edilemedi. Emirlerin bir çoğu, askerlerini alıp kendi yurtlarına döndüler. Şayet Türk ordusu dağılmamış olsaydı, bu sıralarda Hindikuş dağlarını aşmakta olan asıl Moğol ordusunu durdurabilirlerdi. Moğollar, Gazne’yi ele geçirdiler. 

Sind ırmağı kıyılarına çekilen Celâleddîn Harezmşâh, İndus sahilinde Moğollarla savaştı. Moğol hükümdarı Cengiz’in bizzat katıldığı bu savaşta, Celâleddîn Harezmşah mağlûb oldu. Kuvvetlerini toplayıp, alelacele yapılan gemilerle karşıya geçmek üzere yola çıktılar, ancak geminin nehrin ortasında parçalanması üzerine pek çok askeri boğuldu. Atıyla nehri geçmeye muvaffak olan Celâleddîn Harezmşâh, boğulmaktan kurtulan adamları ile Hindistan’a gidip, orada üç yıl kaldı.

1224’de Harezm’e dönüp, Moğollarla yeniden mücâdeleye karar veren Celâleddîn, Kirman’a geldi. Buranın hâkimi Barak Hâcib, itâatini arz ederek Celâleddîn Harezmşah adına Kirman’ı idareye başladı. Buradan Atabeg Sa’d bin Zengî’nin hükümdarı bulunduğu Fars’a geldi. Onun kızı ile evlendi. Böylece Harezmşâh Devleti’ni yeniden te’sise çalışan Celâleddîn Mengübertî, bundan soIra İsfehan ve Irak-ı Acem’e ilerliyerek, burada bulunan kardeşi Gıyâseddîn Pir-Şah’ın itâatini sağladı. Lur (Hindistan) reislerini de kendisine bağladıktan sonra, Moğollarla mücâdeleye başladı. 1225 ’de Tebriz’i alarak karargâhını buraya nakletti.

Anadolu’da hüküm süren Sultan Alâeddîn Keykubâd’a ve Mısır ve Suriye’de hâkimiyet süren Eyyûbî meliklerine elçiler göndererek, Moğollara karşı yardım istedi. Diğer taraftan bir asırdan beri Arran, Azerbaycan ve şarkî Anadolu’daki İslâm emaret ve hükümetlerine karşı galip ve tehditkâr bir vaziyette bulunan Gürcüleri ezmek için Gürcistan krallığını istilâ ederek, 1226 (H.623) de Tiflis’i aldı. Bu sırada isyan eden Barak Hâcib ve Azerbaycan Türkmenlerinin isyanlarını bastırdı. Bir ara Ahlat’ı kuşattı ise de, Türkmenlerin yeniden karışıklık çıkarmaları üzerine Azerbaycan’a döndü, ve Türkmenleri cezalandırdı. Kışı Tebriz’de geçirdiği sırada, Gürcülerin Tiflis’i yeniden ele geçirip oradaki askerlerin öldürüldüğünü öğrendi. 1227 (H.624)’de Tiflis üzerine yürüyen Celâleddîn Harezmşah, şehrin yakılıp terkedildiğini gördü. Bu sırada Bâtınîlerin, Gence vâlisi Orhan’ı öldürdüklerini öğrenen Sultan, onların memleketine girerek Alamut ve Kumis havalisini tedib edip, cezalandırdı.

Sultan bu şekilde ülke içindeki karışıklıklarla meşgulken, Moğol kuvvetlerinden bir birliğin Damgan civarına geldiğini öğrenip, hızla üzerlerine gitti ve onları mağlûb etti. Eyyûbîlere karşı 1228’de bir sefer hazırlığı içinde olan Celâleddîn Harezmşah, Moğolların, Ceyhun’u geçip Irak-ı Acem’e yürüdüklerini haber aldı. 26 Ağustos 1228’de İsfehan önünde meydana gelen Türk-Moğol savaşında Sultan Celâleddîn Harezmşah, kardeşi Gıyâseddîn’in ihanetine rağmen Moğolları hezîmete uğrattı. Tâkib esnasında Moğolların kurduğu tuzağa düşen Celâleddîn Harezmşah’ın sol cenahı bozuldu. Zor kurtulan Sultan, Luristan’a giderken, Moğollar da perişan bir vaziyette olduklarından takib edemeyip geri döndüler. Bir hafta sonra İsfehan’a dönen Sultan Celâleddîn Harezmşah, yeniden kuvvet toplamaya başladı. Kardeşi Gıyâseddîn ise, önce Alamut’a giderek Bâtınîlere iltica etti ise de daha sonra gittiği Kirman’da öldürüldü.

Sultan Ünvanını Aldı

Sultan Celâleddîn Harezmşah, Azerbaycan’a dönüp memleketin bozulmuş durumunu yeniden düzeltmekle meşgulken, 1229’de Gürcüler yeniden isyan ettiler. Topladığı taze kuvvetlerle bu isyanı bastırmaya muvaffak olan Sultan, Tiflis’den başka bâzı müstahkem kaleleri de ele geçirdi. Bu muvaffakiyetten sonra Bağdâd halîfesi Celâleddîn Harezmşah’a “Sultan” ünvanını tevcih etti. Kendisine itâatini arzeden Şam hükümdarı Melik-ül-Muazzam İsâ Eyyûbî’nin teşviki ile Ahlat’ı kuşatan Celâleddîn, 14 Mayıs 1230’de kaleyi ele geçirmeye muvaffak oldu. Ancak kale müdâfîlerine ve halka şiddetli davranması, o zamana kadar bir İslâm Kahramanı sayılan Celâleddîn Harezmşah’a karşı bir husûmetin doğmasına sebeb oldu. Anadolu ye Mısır sultanları, onun kendi ülkelerine yürüme ihtimâli karşısında kuvvetlerini toplıyarak müttefik olmuşlardı. Bu haberi duyan Sultan, Anadolu ve Suriye kuvvetlerinin birleşmesine mâni olmak için harekete geçti ise de, geç kaldı. Erzincan yakınında Yassı-Çemen yaylasında 10 Ağustos 1230 (H.628)’de vukû bulan şiddetli muharebede büyük bir hezimete uğrayan Sultan Celâleddîn Harezmşah, sulha mecbur oldu.

Moğollar, kendilerinin Ortadoğu’ya inmesine mâni olan tek engelin Celâleddîn Harezmşah olduğuna inanıyorlardı. Bu yüzden Yassı-Çemen’de Türk hükümdarları arasındaki savaş devam ederken, Moğollar, kurultuylarında Harezmşah Devleti’ni yıkma kararı aldılar. Komutanlardan, Cermagun Noyan’ı mühim brr kuvvetle Mâverâünnehr’e gönderdiler. Bu haberi duyan Celâleddîn Harezmşah, civar hükümdarlara vaziyeti bildirip yardım istedi. Ancak onlar, Celâleddîn Harzemşah’a güvenmiyorlardı. Ayrıca Moğol tehlikesinin kendi ülkelerini saracak kadar genişleyeceğini tahmin edemiyorlardı. Sultan’a yardım elini uzatmadılar.

Sultan Celâleddîn Harezmşah’ın maiyeti ile el-Cezîre’ye doğru ilerlediğini öğrenen Moğollar, onu tâkib ederek yollarına devam ettiler. Nihâyet 1231 Ağustosunda Dicle köprüsü kenarında sabaha karşı düzenledikleri bir baskınla Celâleddîn Harezmşah’ın maiyetinden bir kısmını öldürüp, askerini dağıttılar, öldürülmekten zor kurtulan Sultan Celâleddîn Harezmşah, Meyyâfârikîn civarına kaçıp Moğolların takibinden kurtulmak için sarp dağlara saptı. Ancak göçebeler tarafından yakalanıp obaya getirildi. Celâleddîn Harezmşah, yakalayan göçebelerin reisine kendini tanıttı. Eğer-Meyyâfârikîn ve el-Cezîre hükümdarı Melik Muzaffer Gâzi’yi durumundan haberdâr ederse çok mükâfat vereceğini söyledi. Göçebelerin reisi aşîretini toplamak üzere ikâmetgâhından ayrıldığı bir sırada, göçebelerden biri Ahlat’ta öldürülmüş olan kardeşinin intikamını almak için Celâleddîn Harezmşah’ı şehit etti. El-Cezîre hükümdarı Mâlik el-Muzaffer Gâzi, Sultan’ın öldürüldüğünü öğrenince, onun cesedini Meyyâfârikîn’e getirtip defnettirdi. Bugün kabri belli değildir.

Çok Cesur ve Kahramandı

Türk-İslâm târihinin en bahadır ve şecaat sahibi şahsiyetlerinden olan Celâleddîn Harezmşah, bir çok harpleri hayâtı pahasına kazandığı hâlde, idare ve siyâset bakımından zayıf olduğu için, bunlardan istifâde edememiştir. Bütün meseleleri harp yolu ile halletmeye çalışması, düşmanlarını arttırmıştır. Buna rağmen Moğol saldırılarına ve Hıristiyan Gürcülere karşı mücâdele edebilen yegâne zât olması, ona gerek halk arasında ve gerek bütün Şark edebiyatında büyük bir şöhret kazandırmıştır. Moğollar, yakın şarkı tamamen istilâ ettikten sonra, Celâleddîn Harezmşah’ın bütün hatalı tarafları unutulmuş ve kendisi, İslâmiyet’in müdafiî olarak büyük kahramanlar arasına dâhil edilmiştir.

İlmi ve ilim adamlarını sever ve gözetirdi. Bir gün kızdığı Tebriz Kadısı İzzeddin Kazvini’ye demiştir ki: “ Âlim olmanın şerefi ve ilmin itibarı olmasaydı, bu kılıç ile kafanı uçururdum.” Ramazan-ı şerîf ayında sarayına âlim ve vaizleri toplar onların vaaz ve nasîhatlarını dinlerdi.  Çok cesurdu. Savaşlarda mübârezeye yani toplu savaştan önce meydana çıkıp er isteyen düşmanları ile bizzat kendisi savaşırdı. Cüssesi küçük olmasına rağmen çok meşhur savaşçıları yenmişti.
Ebü'l Gâzi Bahadır Han Özbek hükümdarı ve târihçi. 1603 (H.1012)’de Rus Kazaklarının Urgenç’e hücumlarından ve bunları babasının imha etmesinden kırk gün sonra doğdu. Babasının bu gazası ve galibiyeti sebebiyle ona Ebü’l-Gâzi ismi verildi. Babası Harezm Özbek hânlarının ceddi olan Yadigâr Han’ın dördüncü batından torunu Arab Muhammed Han’dır. 1644 (H.1054) senesinde tahta geçti. 21 sene hükümdarlık yaptı. 1663 (H. 1074)’de vefât etti.

Arab Muhammed Han, önce Urgenç’i sonra da Hive’yi başşehir yaptı. Oğlu Ebü’l-Gâzi’yi Harezm’de Kat vâliliğine tâyin etti. 1620 (H.1030) senesinin başlarında Arab Muhammed Han’ın oğullan Habeş ve İlbars, babalarına isyan ettiler. Ebü’l-Gâzi, babasının yanında yer alarak çıkan savaşlarda fevkalâde cesaret ve kahramanlık gösterdi ise de babasının yakalanıp saltanattan el çektirilmesine mâni olamadı. Bu hâdise üzerine Ebü’l-Gâzi Bahadır Han, Buhârâ hükümdarı İmâm Kuli Han’a sığındı ve iki yıl onun yanında kaldı.

Arab Muhammed Han’ın büyük oğlu İsfendiyâr Han, babasının yerine Harezm hanlığına geçince, 1623 (H.1033) senesinde Urgenç’i has olarak Ebü’l- Gâzi Bahadır Han’a verdi. Ebü’l- Gâzi, burada üç sene kaldı. Harezm’e tek başına hâkim olmak arzusuyla ağabeyi ile harbe girişti. Fakat muvaffak olamadı.

Hive Kalesini Ele Geçirdi

1626 (H.1036) senesinde Kazakistan’a gidip, üç ay orada kaldı. Daha sonra da Taşkent hanının dâvetine icabet etti. İki sene de Taşkent’te kaldı. Buradan tekrar, Buhara hükümdarı İmâm Kuli Han’ın ülkesine giderek ordu toplamaya başladı. Ağabeyi İsfendiyâr Han’ın seferde olmasından faydalanarak, Hive şehri üzerine yürüyüp şehrin kalesini ele geçirdi. Fakat İsfendiyâr Han, ordusu ile gittiği seferden dönünce, Ebü’l-Gâzi üzerine harekete geçti. Ebü’l-Gâzi mukavemet gösteremeyip, yakalandı ve Safevîlerin elinde bulunan Yurd’a gönderildi. Oradan İsfehân’a geçen Ebü’l-Gâzi Bahadır Han, kendi yazdığı târihinde, İran’da iken Şah tarafından iyi muamele gördüğünü, kendisine dirlik verilip maaş bağlandığını ve on yıl orada kaldığını yazmıştır. 

Târihe büyük bir ilgi duyan Ebü’l-Gâzi Bahadır Han, gittiği yerlerin târihini incelediği gibi, İsfehan’da iken de Türk târihi üzerine yazılmış Fars kaynaklarını tetkik etme imkânı buldu.

Harezm Hanlığı'nın Tahtına Geçti

Ebü’l-Gâzi Bahadır Han, İsfehan’dan kaçarak önce Ersari sonra da Balhan’daki Türkmenlerin yanına gitti. Bir müddet de başka Türkmenlerin yanında yaşadıktan sonra, 1642 (H.1052) senesinde ağabeyi İsfendiyâr Han’ın ölümü üzerine 1643 (H.1053)’te Harezm Hanlığı tahtına geçti. Hive şehrini kendine merkez yaptı. Yirmi bir sene tahtta kaldı. En çok Türkmenlerle mücâdele etti. Rus çarları, Buhara hânları, Safevîler, Kazak hânları ve Osmanlı sultanları ile münâsebetleri oldu.

Ebü’l-Gâzi Bahadır Han’ın on altı yaşlarında devlet işlerine karışmasına rağmen Urgenç’te geçirdiği gençlik yıllarında ve İran’da bulunduğu müddet içinde, ciddî bir şekilde ilim tahsil ettiği, Arapça’yı ve Farsça’yı iyi bildiği, bu dillerden yaptığı tercümelerden ve yazdığı eserlerden anlaşılmaktadır.

Meşhur Bir Tarihçiydi

Ebü’l-Gâzi Bahadır Han, hükümdarlığı yanında meşhur bir târihçidir. İki mühim eseri vardır. Bunlardan biri, 1659 (H.1070) senesinde yazdığı "Şecere-i Terâkime", diğeri de 1663 (H.1074)’de vefâtı üzerine yarım kalan ve vasiyeti üzerine oğlu Enûşe tarafından tamamlanan, "Şecere-i Türk"’tür. İlk eserini, Reşîdüddîn’in târihinden aldığı Oğuznâme ile Türkmenlerden topladığı yirmiye yakın Oğuznâmeyi rivâyetleriyle karşılaştırarak yazmıştır. Eser, Rus müsteşriki Tumansky tarafından, 1892 (H.1310)’da Aşkaâbâd’da Rusça olarak ve 1937 (H.1356) yılında da Türk Dil Kurumu tarafından faksimile olarak (aynen) neşredilmiştir.

Ebü’l-Gâzi Bahadır Han’ın diğer eseri Şecere-i Türk ise on beşinci asrın ikinci yarısından başlayıp, Harezm’de hükümet süren Yâdigâroğlu Şıban Özbek hanlarının târihini ve nesebini tesbit etmek maksadı ile kaleme alınmış ve bu sülâlenin 1663 (H.1074)’e kadar gelen târihi için asıl kaynak olmuştur. Bu bakımdan yalnız Özbek hanları târihi için değil, bütün Moğol ve Türk târihi için başlıca kaynak sayılmıştır. Bu eseri batıya ilk defa tanıtan Poltava savaşından sonra Ruslar tarafından Sibirya’ya sürülen İsveçli bir subaydır. Eser, Moğol hanedanını ve kabîlelerin târihini belirten başlıca kaynaklardan biridir. Kont Estrahenburg tarafından Almanca’ya tercüme edilen eserin Fransızca tercümesi de, 1726 (H.1139)’da Leiden’de yayınlanmıştır.
Belek Bey Haçlılara karşı büyük zaferler kazanan Artuklu beyi. İsmi, Belek bin Behrâm bin Artuk olup, lakabı Nûruddevle’dir. Doğum târihi bilinmemektedir. Amcası İlgâzi, Artukluların Mardin; diğer amcası Sökmen ise Hısn-Keyfâ kolunun beyi idi.

Suriye Selçuklu sultânı Tutuş, Suruç’u, Sökmen Bey’e iktâ olarak verdi. Haçlılara karşı gösterdiği kahramanlıklardan dolayı Belek, amcası Sökmen Bey tarafından Suruç’a emir tâyin edildi. Belek Bey, haçlılara karşı yapılan harplerde, amcalarının yanında ve Antakya’yı kuşatma altına alan Selçuklu ordusuna kuvvetleriyle birlikte katıldı.

1098 (H.491) senesinde, Kudüs ve havalisinin Fâtımîlerin eline geçmesinden az sonra, Suruç, Hıristiyanların eline geçti. Zor durumda kalan halk, Hıristiyanların esaretinden kurtulmak için, Sökmen Bey’e mürâcaat ettiler. Belek Bey, amcası ile birlikte Suruç üzerine yürüdü. Urfa kontu İkinci Baudouin’in yönetimindeki Frenk ordusu ile şehrin dışında karşılaştılar. Frenk ordusu büyük bir hezîmete uğradı. Urfa kontu harb meydanından kaçarak, Antakya’ya sığındı. Sökmen ve Belek beyler, Suruç kalesini muhasara altına aldıkları sırada, Urfa kontu, Antakya’dan sağladığı yardım ile Suruç önlerine geldi. Sökmen ile Belek beyleri mağlûb ederek, Suruç’u tekrar işgal etti. Müslümanları hunharca katletti.

Ömrü Haçlılarla Mücadelede Geçti

Belek Bey, 1104 senesinde Hadisa ve Ana kasabalarını ele geçirdi ise de kısa süre sonra kaybetti. Aynı sene, amcası Sökmen ile haçlılara karşı yapılan seferlere katıldı. Kazanılan zaferlerde büyük rol oynadı. Büyük Selçuklu sultânı Muhammed Tapar’ın, 1110 senesinde bütün Türk emirlerini Mevdûd’un komutasında Haçlılara karşı sefere memur etmesi üzerine, Belek Bey de muharebeye katıldı. Büyük yararlılık gösterdi. 

Mevdûd, ele geçirdiği Harran’ı İlgâzi’ye verince, Ahlatşah Sökmen buna rızâ göstermedi. Ahlatşah Sökmen ile İlgâzi’nin arası bu yüzden bozuldu ve İlgâzi ordusuyla Mardin’e döndü. Bu duruma kızan Ahlatşah Sökmen, orduda bulunan Belek Bey’i yakalatıp Daron kalesine hapsettirdi. Ahlatşah Sökmen Bey ertesi sene ölünce, Belek hapisten kurtularak amcası İlgâzi’nin yanına geldi. Amcasının yardımı ile 1113 senesinde Harput ve Palu bölgesini ele geçirdi ve bu bölgede, Artukluların Harput kolunu kurdu.

Anadolu Selçuklu hükümdarı Kılıç Arslan’ın ölümünden sonra, ülke toprakları çocukları arasında paylaşılınca, Malatya ve Elbistan bölgesi, en küçük oğlu Tuğrul Arslan’a düştü. Bölgeyi oğlu nâmına yöneten Kılıç Arslan’ın hanımı Ayşe Hatun, Belek Bey’le görüştü ve Kılıç Arslan’ın; “Anadoludaki Türk beyleri arasında, Belek gibi akıllı ve kudretli bir kimse yoktur” sözünü nakletti. Bu hanım, daha sonra Belek Bey’le evlendi. Böylece Belek Bey, Malatya’yı dolaylı yoldan idaresi altına aldı. Mengücüklere âit Dersim (bugünkü Elâzığ ve Tunceli çevresi) bölgesini ele geçirdi.

Amcası İlgâzi ile 1119 senesinde Antakya üzerine yürüdü. Frankları, Antakya civarında büyük bir hezimete uğratan İlgâzi ve Belek Bey, büyük ganîmetlerle geri döndüler. Bu sırada Mengücük oğlu İshak, Belek Bey’in cihâda gitmesinden faydalanarak Dersim bölgesini geri aldı. Antakya seferinden dönen Belek Bey, Dersim bölgesini tekrar ele geçirdi. Melik İshak bu durum karşısında Trabzon dukası Konstantin Gabras ile anlaştı. Belek Bey de Dânişmendoğlu Melik Gâzi ile birleşerek Trabzon üzerine yürüdü.

İki ordu, 1120 senesinde, Şiran bölgesinde karşılaştı ve Mengücükler ile Trabzon Dukası Gabras’ın ordusu imha edildi. Beş bin civarında Rum ele geçirildi. Esirler arasında Trabzon Dukası ve Melik İshak da bulunuyordu. Duka Gabras, 30.000 dinar fidye ödemek suretiyle serbest bırakıldı. Melik İshak ise, Melik Gâzi’nin damadı olduğu için esir muamelesi görmedi. Bu zaferle şöhreti artan Belek Bey, Ermenilerin çapulculuk yapmaları üzerine Gerger’e girdi ve pek çok esirle geri döndü. Sefer dönüşü amcası İlgâzi’nin hasta olduğu haberini aldı. Derhal Haleb’e gitti. Amcasının isteği üzerine ordunun başına geçti.

1122 (H.516) senesinde Urfa kontu Jocelin ile Birecik senyörü Galerah’ın ordusunu imha ederek, kontu ve senyörü esir aldı ve Harput kalesine hapsettirdi. Böylece haçlıların önemli bir kolunu ortadan kaldırdı. Tekrar Harput’a dönen Belek Bey, bir süre sonra İlgâzi’nin ölüm haberini aldı. İlgâzi’nin ölümü üzerine, Belek Bey, Artukoğullarının başına geçerek, Güneydoğu Anadolu ve Suriye Türkmenlerini idaresi altına aldı.

Bu arada, Belek’ten intikam almak ve Frank kontlarını kurtarmak isteyen Kudüs kralı harekete geçti. Fakat Belek Bey daha süratli davranarak, haçlıları Raban’da pusuya düşürüp kılıçtan geçirdi. Kudüs kralını ve yeğenini esir alarak, Harput kalesine hapsetti. Selçuklu sultânı Mahmûd Tapar, kazandığı zaferlerden dolayı, Belek Bey’i haçlılara karşı savaşan Türk kuvvetlerine baş kumandan tâyin etti. Bu yüzden, Harran ve Telbâşer’i ele geçiren Belek Bey, Haleb’e gitti. Belek Bey’in Halep’te olmasından faydalanan haçlılar, Harput kalesinin tamirinde çalıştırılan Gerger Ermenilerini kandırarak, esir kralı ve kontları kurtarmak istediler. Kaledeki muhafızların sayısının az olmasını fırsat bilen Ermeniler, esirlerden bâzılarını kurtardılar. Durumu haber alan Belek Bey, on beş günde Halep’den Harput’a geldi. Bu işte parmağı bulunanları ve ihanet edenleri cezalandırdı. Kudüs kralı ile arkadaşlarını Harran’a göndererek orada hapsettirdi.

Haleb’e geri dönen Belek Bey, haçlılara karşı yapacağı sefer sırasında, hıyanet ihtimâlinden dolayı, Halep’de bulunan bozuk îtikâd sahibi İsmâilîleri şehirden çıkardı, mal ve mülklerini sattırdı. Daha sonra şefere çıkarak, Frankların elinde bulunan Azaz kalesini muhasara altına aldı. Kale fethedileceği sırada, Franklar birden hücum ederek, Belek Bey’i mağlûb ettiler. Bu durum karşısında, Haleb’e çekilen Belek Bey, burada kaldığı süre içinde şehrin işlerini hâlletti. Sonra tekrar Frankların üzerine sefer düzenledi. Müşhile mevkiinde haçlıları hezimete uğrattı ve Mucaddat kalesini feth etti. 

Menbic emîri Hasan bin Gümüştekin’in bâzı hareketlerinden şüphelendi ve bu şehri ondan almaya karar verip, amcasının oğlu Timurtaş’ı bu işe memur etti. Timurtaş, Hasan’ı ele geçirdi. Fakat Hasan’ın kardeşi Îsâ kaleye kapandı ve teslim olmayı kabul etmedi. Ayrıca Franklara haber göndererek yardım istedi. Bunun üzerine, Maraş kontu Geofroy komutasında on bin kişilik haçlı ordusu Menbic önüne geldi. Kuşatmayı kaldırmayarak arkasını sağlama alan Belek Bey, 1124 (H.518) senesi Mayıs ayının beşinde haçlı ordusuyla karşılaştı. Çok şiddetli geçen muharebe Türk ordusunun büyük zaferi ile sona erdi. Maraş kontu dâhil olmak üzere, zulümleri ile meşhur haçlı şövalyeleri öldürüldü ve pek çoğu esir edildi.

Ok Darbesi İle Şehit Oldu

Belek Bey, Menbic’in muhasarasını amcasının oğlu Timurtaş’a bırakıp, uzun süreden beri Franklar tarafından kuşatma altında tutulan Sur şehrine yardıma gitmek istiyordu. Menbic kuşatmasının hazırlıklarını kontrol ederek mancınıkların yerleştirilmesi gereken yerleri gösterirken, kaleden atılan bir ok, sol köprücük kemiğine saplandı. Oku bizzat kendisi çıkaran Belek Bey; “Bu ok bütün Müslümanlara vurulmuş bir darbedir” diyerek ruhunu teslim etti. Yeğeni Timurtaş, ordunun komutasını ele alarak, cenazeyi Haleb’e yolladı. İbrahim aleyhisselâmın makamı önüne defnedildi. Daha sonra buraya mükemmel bir mezar yapıldı.
Belek bey, ömrünü haçlılara karşı cihâd etmekle geçirdi.

Adil, dindar, devrinin en kahramanı ve Türkiye Selçuklu sultânı Birinci Kılıç Arslan’ın takdirini kazanmış bir beydi, ölümü bütün İslâm âlemini mateme boğdu. Hıristiyan tebeası bile, böyle âdil ve şefkatli bir beyi kaybetmekten üzüldüler. Haçlılar ise onun ölümüne ve ondan kurtulmuş olduklarına sevindiler. Belek Bey, Müslümanlığın; Allahü teâlânın emirlerini yapmak, yarattıklarına merhamet etmek olduğunu hakkıyla bildiğinden, herkese iyi davrandı ve insanların takdirini kazandı.
Balaban (Giyasüddîn Uluğ Han) Delhi Müslüman-Türk Devleti hükümdarı. İsmi Balaban olup Türk’tür. Ecdadı, Kıpçak boylarındandır. Babası, on bin çadırdan meydana gelen Alp-Eri kabîlesinin başbuğu idi. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 1287 (H. 686) senesinde Delhi’de vefât etti. Sultan İltutmuş’un kabri civarındaki kabri hâlen harabe halindedir.Balaban, Aybek’in kurduğu Delhi Memlûk Devleti’nin İltutmuş’dan sonraki en büyük hükümdarıdır. İltutmuş’un çocukları zamânında çökmeye ve dağılmaya yüz tutan Türk Devleti’ni yeniden kuvvetlendiren ve Hindistan’ı Moğol istilâsından koruyan Balaban, parlak fetihleriyle Müslümanların nüfuzunu genişletip kuvvetlendirdi.Gençliğinde küçük kardeşi ile beraber Moğolların elinde esir olan Balaban, önce Bağdad’a, sonra Gücerat’a götürülüp esir diye satıldı. İlmi ve dürüstlüğüyle tanınan Hoca Cemâleddîn Basrî isimli bir zât tarafından satın alındı. O zâttan ilim öğrendi, iyi bir terbiye ile yetiştirildi. 1232 (H.630)’da Delhi’ye götürülerek Sultan İltutmuş’a takdim edildi. Balaban’ın zekâ ve kâbiliyetini gören Sultan, onu kendi hizmetine aldı. O günden sonra yıldızı parladı ve kırk kişiden meydana gelen devletin üst seviyedeki yöneticileri arasında yer aldı.

Moğolların İstilasını ÖnlediAlâeddîn Mesûd zamânında emir-i hâcibliğe yükselen Balaban, 1245’de Sind’i istilâ eden Moğollara karşı harekete geçerek, hükümdarı ve emri altındaki beyleri harbe teşvik etti. Kazandığı zaferlerle Moğolların ellerindeki binlerce Müslüman ve Hindli esiri kurtararak Hindistan’ın Moğollarca istilâsını önledi. Kazandığı bu zafer ile şöhreti her yere yayıldı. Halk ve beyler arasında büyük îtibâr kazandı.1246 (H.644) senesinde Sultan Nasîrüddîn Mahmûd tahta geçince devlet idâresini eline aldı. Kızını, Sultan Nasîrüddîn Mahmûd ile evlendirdi. Balaban, melik ünvanı yerine han ünvanını aldı. Az zaman sonra da idârî ve askerî bütün işlerde hükümdarın nâibliğine yâni vekilliğine tâyin edildi. İlk iş olarak devlet idaresine sızan fitnecileri azledip, topluluklarını dağıtan Balaban’ın ordu ve halk üzerindeki nüfuzu arttı.Fakat sarayda onun başarılarını çekemeyen, mevkî ve makam sâhibi kimseler de vardı. Bunlardan Hindû dönme İmâdüddîn Reyhan, çeşitli gizli hîle ve entrikalarla, hükümdarı, Balaban aleyhindeki iftiralara inandırdı. Bunun sonunda 1253 (H.651) senesinde Balaban iş başından uzaklaştırıldı ve taraftarları azledildi. Vilâyetlerde hoşnutsuzluk ve anarşi çıkması üzerine 1254 (H.652) senesinde tekrar işbaşına getirildi. Devlet, böylece ehil ellerde emniyet altına alındı. Balaban hizmet aşkı ile işe başlayıp kısa zamanda eski nizam ve intizâmı sağlayıp memleketin huzurunu temin etti. 

Delhi Sultanı OlduMüslüman köyleri yakıp yıkan Hindli isyancıları bastırtıp, ocaklarını kuruttu. İltutmuş soyundan gelen Sultan Nasîruddîn Mahmûd’un vefâtı üzerine Balaban, “Es-Sültân-ül muazzam, Gıyâsüddünyâ ved-dîn” ünvanı ile 1266 yılında Delhi Türk Sultanlığı tahtına geçti. Sarayda ve devlet nizâmında düzenlemeler yaptı. Yirmi iki yıllık saltanatı boyunca, adaletten ayrılmadı. Affetmeyi severdi. Kurduğu düzenli ordu ile Moğollarla mücâdele etti.

Bengal vâliliğine tâyin ettiği kölelerinden Tuğrul Han, memleketinin uzaklığını ve Sultan’ın Moğollarla uğraşmasını fırsat bilerek isyan bayrağını açtı ve sultanlığını îlân etti. İsyanı bastırmak için önce bir ordu gönderen Balaban, sonra ordusunun başında, isyan merkezine hareket etti. Tuğrul Han, hazîne ve fillerini alarak uzaklara çekildi.Onu yakalamadan Delhi’ye dönmeyeceğini bildiren Balaban, Tuğrul’u yakalayıp cezalandırdı ve Bengal’e ikinci oğlu Mahmûd Buğra Han’ı vâli tâyin etti. Sonra âsîlerin hâlini gösterip; “Olur ki bir gün müfsit bir nankör sana, Delhi’yi dinleme, sultanın buyruklarına uyma der. O vakit sen, cezalarını gören şu kimseleri hatırla. Benim sözümü unutma ve bil ki, Hint, Sint, Mevla, Gücerât, Laknarti (Bengal), Senargaon’da bulunan, haraç ve cizye veren hükümdar ve valiler, Delhi sultânına karşı ayaklanıp kılıca sarılsalar; kendilerinin, çoluk-çocuklarının, adam ve oymaklarının sonu, Tuğrul ve Tuğrullarınkiler gibi olacaktır” dedi. Sonra da Delhi’ye döndü.Bu büyük gaileden kurtulmuş olan Sultan, çok geçmeden büyük oğlu Muhammed’in 1285 (H.684) de Pencab’a giren Moğol orduları ile yaptığı harpte şehit olduğu haberini aldı. Âlimleri, sâlih ve velîleri himaye eden fazîlet sahibi veliahdının şehâdeti, Balaban’ı ziyadesiyle sarstı. O zaman seksen yaşında olan Balaban, öteki oğlu Buğra Han’ı Bengal’den getirip veliaht yaptı. Buğra Han, Bengal’i daha iyi bulup oraya gidince, Balaban, Muhammed’in oğlu Keyhüsrev’i veliahtlığa getirdi ve 1287 (H.686) târihinde vefât etti.

Dinine Çok BağlıydıHer işini âlimlere danışan, kadılara ve müftîlere hürmet eden bir sultan olan Balaban, hazarda ve seferde gece de dâhil ibâdetini terketmezdi. Mübarek yerlerde uyumadan sabahlar, cemâate iştirak eder, abdestsiz dolaşmazdı. Cumâ namazını eda ettikten sonra bulunduğu yerdeki âlimlerin, sâlihlerin, velîlerin kabirlerini ziyaret ederdi. Sonra Şeyh Burhâneddîn Balkî, Mevlânâ Sirâceddîn Sencerî, Kadı Şerefüddîn Velvacî ve Mevlânâ Necmeddîn Dımeşkî gibi zatları ziyaret eder, duâlarını alırdı.Din adamlarının ve ileri gelenlerin cenâzelerine katılır, vefât eden zâtın yakınlarına geçimleri için maaş bağlardı. Atı üzerinde giderken Kur’ân-ı kerîm okunduğunu işitse, hemen iner, halkın arasına oturur, sonuna kadar dinlerdi. Hâlis bir Müslümandı. Moğol istilâsından Hindistan’a İlticâ eden garip Müslümanlara kucak açıp, büyük yardımlarda bulundu. İnsanlar bu âdil sultan zamanında rahat ve huzûr içinde yaşadılar.

Balaban'a Göre Hükümdarın VazifeleriBalaban’ın saltanatı, ilmin ve sanatın gelişmesi bakımından da dikkate şâyândır. Devrinde büyük şâirler yetişti. Âlimler ve sanatkârlar himaye gördü. Ferîdüddîn Mesûd Gencişeker, Sadrüddîn bin Bahâüddîn Zekeriyyâ, Bedrüddîn Gaznevî gibi sâliher; Hamîdüddîn, Bedrüddîn Dımeşkî, Hüsâmeddîn gibi tıb âlimleri; emir Hüsrev Dehlevî ve Hasan Dehlevî gibi büyük şâirler, Balaban’ın devrinde yetişip himâye görenlerdendir.Âlimlere hürmette kusur etmeyen Balaban’ın kendisi de ilim sahibi idi. Ona göre; bir hükümdar şu dört işi yapmakla kurtulur. Birincisi; dîni koruyup, onun emir ve yasaklarını tatbik etmek, ikincisi; ahlâksızlığı, suçları, günah, israf ve sefâleti yok etmek. Üçüncüsü; dindar, Allah korkusu olan ve asîl görevliler tâyin etmek. Dördüncüsü; adaletin tatbik edilmesine dikkat etmek. Bu sebeble şöyle demiştir; “Benim bütün yapabileceğim, zâlimlerin zulmünü kaldırmak ve kânun karşısında herkesin eşit olmasını temindir. Devletin ihtişamı, tebeayı (halkı) sâdık ve disiplinli kılabilmesine bağlıdır. Zâlim hükümdar, rüzgâr altında mum gibidir.”İbn-i Battûta’nın da bildirdiğine göre, Delhi Müslüman-Türk Devleti’nin büyük hükümdarı Balaban; adaletli, fazîletli ve güzel ahlâk sahibi bir zât idi. İnsanlara hizmeti sever, onların duâlarını almaktan zevk duyardı. Fakir, fukara, yetim, borçlu ve mazlum kimselerin himaye gördüğü Dâr-ül-emîn isminde hayırlı iş ve hizmetler gören bir merkez yaptırdı.

Teşrifat usûllerine yerli yerince riâyet etmesine rağmen, husûsi hayâtı çok sâde idi. Nizam ve intizâmı sever, en mahremlerinin yanına bile düzgün bir kıyafetle çıkardı. Ciddiyeti sever, şakadan, eğlenceden, maskaralardan, dalkavuklardan, soytarılardan hoşlanmazdı. Kahkaha ile güldüğü görülmedi. Bundan dolayı en yakınları dahî, ona karşı sevgi ve korku ile karışık bir hürmet duyarlardı.Balaban, devlet menfaatini ve devleti temsil eden sultânın nüfuzunu her şeyin üstünde tutardı. Zamanında posta ve istihbarat işleri için Berid teşkilatı kurdu. Lüzum gördüğünde gerekli cezayı vermekten çekinmezdi. Nefsine hâkim olup, hiç kimseye ve hiç bir şeye karşı zaaf (meyil) göstermezdi. Uzun ömrü boyunca îmân, irâde ve çalışma azminden hiç bir şey kaybetmedi. İcraatları, güzel ahlâk ve siyâsetiyle, orta çağ Türk târihinin en büyük hükümdarları arasında yer aldı.
Hümâyûn Şah Hindistan’daki Büyük Gürgâniyye Devleti (Babürlüler) hükümdarı. Lakabı Mîrzâ Nâsırüddîn Muhammed’dir. 6 Mart 1508 yılında Kâbil’de doğdu. Gürgâniyye Devleti (1526-1858)nin kurucusu Bâbür Şahın Mâhım Begüm’den doğan büyük oğludur. Hümâyûn Şah, âilesinden aldığı mükemmel terbiye sâyesinde iyi bir asker, âlim ve şâir olarak yetişti. Gençliğinden îtibâren, babasının bütün askerî harekâtına katıldı. Eyâlet vâliliği yaptı.Bâbür Şah (1526-1530) ın 21 Mayıs 1526 târihinde Hindistan’ın Lûdî Sülâlesine son veren Pânipüt Savaşında Hümâyun Şah en ön safta çarpışıp büyük kahramanlıklar gösterdi. Lûdîlerin yenilip, Gürgâniyye Devletinin kurulmasını sağlayan Pânipüt Zaferi sonrasında, Agra şehrini kuşatıp aldı. Gürgâniyye veliahdı oldu. Babasının sağlığında meydana gelen iç ayaklanmaları bastırdı. 1530 yılında Bâbür Şâhın vefâtıyla Gürgâniyye sultanlığına getirildi.Hümâyûn Şâh Kâbil, Kandehâr, Gazne, Pencâb taraflarına kardeşi Mîrzâ Kâmrân’ı gönderip, kendisi de Hindistan’ın fethine başladı. Fakat büyük güçlüklerle karşılaştı. Afganistan’da Şîr Han Sûrî’nin idâre ettiği Afgan Beyleri isyânı aleyhine genişledi. Gucerât Seferine çıkıp, Sultan Bahâdır’ı 24 Nisan 1535’te Manhasar Meydan Savaşında yenip, Gücerât’ı fethederek idâresini kardeşi Askari’ye verdi.1535 târihinden îtibâren Hümâyûn Şahın kardeşleri arasında iç mücâdeleler başladı. Afgan Beylerinden Şîr Han, Sûrî Bihâr ve Bengâl’e saldırdıysa da alamadı. Fakat, Hümâyûn Şah 1539 ve 1540 yıllarında iki defâ ŞîrHana yenildi. 17 Mayıs 1540 Kaneviç Savaşı yenilgisinden sonra İran’a sığındı.Gürgâniyye Devleti saltanatı, 1540-1554 yılları arasında Delhi Surî Sultanlığına geçti. Hümâyûn Şâh 1554 yılına kadar İran’da Şah Birinci Tahmasb Safevî’nin (1524-1576) yanında kaldı. Şâh Tahmasb, Hümâyûn Şahı Osmanlılara karşı kullanmak ve Şiî îtikâdını kabul ettirmek için çok iyi davrandı. Fakat düşündüklerini yapmada muvaffak olamadı.Hümâyûn Şah İran’dan aldığı askerle 1554’te Hindistan’a dönüp, Dehli Sûrî Sultanlığının beşinci hükümdârı İskender Şâhı yenip, Dehli ve Agra’yı tekrar ele geçirerek Afgan hâkimiyetine son verdi (1555).Hümâyûn Şahın ikinci hükümdârlığı fazla sürmedi. Sarayında geçirdiği kaza sonucu 26 Ocak 1556 yılında vefat etti. Yerine oğlu Birinci Celâleddîn Ekber Şâh Gürgâniyye sultanı oldu.Hümâyûn Şahın Dehli’deki türbesi pek büyük ve muhteşemdir. İyi komutanlık ve hükümdarlığının yanında Türkçe ve Farsça şiirlerinin toplandığı bir Dîvân’ı vardır. İran dönüşünde “Râfizî olmuş!” dedikodusuna çok hiddetlenip verdiği; “Büyük babamın adı Ömer Şeyh idi, başka şey bilmem!” cevâbı, îtikâdının temizliğinin ve dînî bütünlüğünün ispâtıdır. 
Hüseyin Baykara Tîmûroğulları Devleti’nin Horasan kolunun sultânı ve şâir. ismi, Hüseyin Mirza bin Gıyâseddîn Mansûr bin Emirzâde Baykara bin Ömer Şeyh bin Emir Tîmûr Küregen olup, künyesi Ebü’l Gâzi’dir. 1438 (H. 842) senesi Haziran ayında Herat’ta doğdu. Annesi de Tîmûrlular sülâlesine mensuptu. 1445’de yedi yaşında iken babası öldü. On dört yaşına kadar Devlethane sarayında kaldı. Daha sonra buradan ayrılarak Mirza Ebü’l-Kâsım Bâbür’ün yanına gitti. Bir süre sonra Mirza Bâbür’ün yanından ayrılarak Semerkand sultânı ve akrabası olan Ebû Sa’îd Mirza’nın maiyyetine girdi. Bu sırada Mirza Veys isyan edince Ebû Saîd Mirza, Hüseyin Baykara’nın da dâhil olduğu on üç şehzadeyi hapsettirdi.

 Hüseyin Baykara, annesi Fîrûze Begüm’ün aracılığı ve ricası ile hapisten kurtuldu ve Semerkand’dan ayrılarak Merv hâkimi olan Emirzâde Sencer’in maiyyetine girdi. Bir süre sonra Sencer’in kızı Bike Sultan ile evlendi.

1470 senesinde Şahruh’un oğlu Baysungur’un torunu Mirza Yadigâr Muhammed’in yerine Horasan tahtına oturdu. Sistan, Belh ve Harezm bölgelerine hâkim oldu. Hüseyin Baykara, saltanat dâvasında bulunanları tamamen ortadan kaldırdıktan sonra merkezi Herat olan büyük bir devlet kurdu. Otuz altı senelik saltanatı süresince hâkim olduğu bölgelerde sulh ve sükûn hüküm sürdü.

1502 senesinde Özbek hükümdarı Şeybânî Han Bedîüzzaman Mirza’nın idaresindeki Belh şehrini kuşatarak ele geçirdi. Bu durum üzerine Hüseyin Baykara 1506 senesi Mayıs ayında rahatsızlığından dolayı bir hayli yıpranmış olduğu hâlde Herat’ı ele geçirmek için harekete geçen Şeybânî Han’a karşı sefere çıktı. Hüseyin Baykara oğullarından yardım istediyse de gereken alâkayı göstermediler. Sefer gerçekleşmeden hasta olan Hüseyin Baykara, Baba İlâhî köyünde vefât etti. Sağlığında Herat’ta hazırlattığı Kubbe-i Aliyye’ye defnedildi.

İlme ve Âlimlere Çok Değer Verdi

Hüseyin Baykara, Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdında idi. Dînin emirlerine uymaya titizlikle riâyet ederdi. Şecaat sahibi ve cesur bir sultan, iyi bir asker ve kumandan idi. Latîfeden hoşlanırdı. Hüseyin Baykara, uzun süren saltanatının ilk yılları çeşitli isyan ve savaşlarla geçmesine rağmen, ilme çok önem vermiş ve kendisi de bu faaliyetlere katılmıştır. Onun zamanında Herat kültür merkezi durumuna geldi ve şöhreti dünyâya yayıldı. Hattâ Uluğ Bey’in ölümü üzerine sönmeye yüz tutan Semerkand medeniyeti, Herat’a kaydı. Zamânında Herat’ta ilim tahsil eden talebe sayısı on iki bine ulaştı.

Şâir bir hükümdar olan Sultan Baykara’nın Türk dili ve edebiyatında büyük sîmâların yetiştirilmesinde önemli rolü ve hizmeti vardır. Âlim ve şâirleri sarayından eksik etmezdi. Târihte, Baykara Meclisleri olarak zikredilen ilmî toplantılar düzenlerdi. Onun meclislerinde Molla Câmî, Hatifi ve Ali Şîr Nevâî gibi önde gelen İslâm âlimleri ve şâirleri ile meşhur ressam Bihzâd, Tezkire sahibi Devletşah ve hat üstâdı Sultan Ali de bulunurdu.

Osmanlı tezkirelerinde “İran pâdişâhı, cihan şahlarının şahı, fâzılların görüp gözeticisi, beliğlerin koruyucusu, Acem’in Hüsrev’i” şeklinde zikredilen Sultan Baykara’nın Osmanlı hükümdarı ve muasırı Sultan İkinci Bâyezîd tarafından hatırının sayıldığı da bir gerçektir. Hattâ şâir Behiştî’nin Hüseyin Baykara’nın ricası üzerine ikinci Bâyezîd Han tarafından af edildiğini Osmanlı şuarâ tezkireleri kaydetmektedir.

Türk Dilini ve Kültürünü Himaye Etti

Sultan Baykara’nın en büyük hizmeti Türk dilini ve kültürünü himaye etmesidir. Zamânında Çağatay Türk Edebiyatı altın devrini yaşamış ve Türkçe’ye olan îtibâr artmıştır. Çağatay Türk Edebiyatının gelişme ve olgunlaşmasında hizmeti büyüktür. Türkçe bir dîvânın sahibi olan Şâir Sultan, şiirlerinde "Hüseynî" mahlasını kullanmış, küçüklükten beri birlikte büyüdükleri çocukluk ve mekteb arkadaşı âlim Ali Şîr Nevâî ile Türkçe’nin devlet ve edebiyat dili olması için çalışmış, Türkçe yazmayı emreden ferman çıkarmıştır. Bununla da kalmayarak, devrinin ağır ve karışık hayâtına rağmen, çeşitli Türk şîve ve ağızlarına âşinâ olarak kendi milletinin edebî zevkini de tatmıştır. Ali Şîr Nevâî onu Türk şîvelerini en iyi bilenler arasında göstermekten zevk duymuştur.

Şiirlerinde lirizm (akıcılık ve coşturuculuk) hâkimdir. Dîvânındaki gazellerin hepsini remel vezniyle yazmış, böylece Türk edebiyatı içinde ayrı bir hususiyet kazanmıştır. Heyecanlı, çekici ifâdeler, tasvir güzelliği ve canlı bir üslûbu vardır. Türkçe’nin âşıkı olan bu Sultan şâir, yalnız fermanla kalmamış, dîvânı ile de Türkçe’ye hizmetini bilfiil ortaya koymuş, Türkçe’yi çok güzel kullanmış ve şiirlerinde yabancı kelimelere oldukça az yer vermiştir. Hüseyin Baykara saltanatının yükselişine büyük emeği geçen, ilim adamı olduğu kadar, müşavirlik yaparak devlet hizmetinde yer alan ve devrin Türkçe müdafii olan Ali Şîr Nevâî, "Mecâlis-ün-Nefâis" adlı şuarâ tezkiresinin bir bölümünü ona tahsis ederek bu hizmetini takdirle yâdetmiştir.

Türkçe Dîvânından başka" Mecâlis-ül-Uşşâk" adlı Farsça biyografik bir eserin yazarı olduğu söyleniyorsa da, bu durum şüphelidir. Dîvân’ının, bir çok yazım nüshaları mevcuttur Ayasofya’da bulunan nüshası İsmail Hikmet Ertaylan tarafından faksimile olarak yayınlanmıştır. 
Uluğ Bey Astronomi âlimi, Semerkand sultânı. İsmi, Muhammed Taragay bin Muînüddîn Şahruh Bahadır Mirza’dır. Güney Azerbaycan’daki Sultaniyye şehrinde 22 Mart 1394 târihinde doğdu. Timur Han’ın torunudur. Sarayda iyi bir öğrenim gördü. On bir yaşında Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Arapça’yı mükemmel bir şekilde öğrendi. Bursalı Kâdızâde Rûmî’den ders aldı. Genç yaşında önemli ve ağır sorumluluklar yüklendi. 

1413’te on dokuz yaşında Horasan ve Mâverâünnehr eyâletine hakan nâibi gönderildi. Kendisine başşehir seçtiği Semerkand’da, idarî serbestliğe sâhib, müstakil bir hükümdar gibi hareket etti. Bu görevinde iken babasının verdiği her emri itâatle yerine getirirdi. Ona karşı olan saygı ve bağlılığını belirtmek için Herat’a giderek ziyaret eder, yaptığı ve yapmayı düşündüğü devlet işleriyle ilgili bilgi verir müşaverede bulunurdu. Bu arada eline geçirdiği imkânlardan istifâde ile astronomi ve matematik gibi fen bilimleri üzerinde çalıştı. 

Büyük Astronomi Âlimi

Dünyâ ilim târihinin, zamânına kadar yetiştirdiği en büyük astronomi âlimi olarak şöhret yaptı. Âlimleri korudu. Yumuşak huylu, dâima yeni şeyler araştıran ve öğrenen bir kimse idi. Her zaman ciddî konularla ilgilenir, ilim için gerekli ortamı meydana getirmeye çalışırdı. İlme merakı kadar devlet ve hükümet işlerine de ilgi duyan Uluğ Bey, Semerkand’da otuz sekiz sene hükümdarlık yaptı. İdârî hizmetlerinin yanında ilmî çalışmalara büyük önem verdi ve sarayını bir akademi hâline getirdi. Devrinin meşhur ilim adamlarını topladı ve ortaya attığı meseleleri tartışmalara açtı.

 Sarayı; matematik ve astronomi âlimlerinin olduğu kadar, sanatkâr, şâir ve ediblerin de toplantı yeri idi. Fen alanında araştırmalar yapmak üzere Çin’e heyetler gönderdi. Zamânında başta Semerkand ve Buhârâ olmak üzere; bütün ülke, Türk mîmârisinin en seçkin eserleriyle donatıldı. Bir çok ilim ve hayır müessesesini faaliyete geçirdi. Ayrıca; tarım, ticâret ve ekonomiye büyük önem verdi. Oğlu Abdüllatif tarafından tahttan indirildi. 25 Ekim 1449 Cumartesi günü, eski düşmanlarından Abbâs tarafından kılıçla feci bir şekilde katledildi. Dedesi Timur Han’ın yanına defnedildi.

Hayatını Türk-İslâm dünyâsı kültür ve medeniyetinin gelişmesi ve yükselmesine vakfeden Uluğ Bey, yalnız Türk-İslâm ilim târihinde değil, dünyâ târihinde de önemli yeri olan bir fen âlimi idi. Bilhassa astronomi ve matematiğe karşı derin bir ilgi ve alâka göstererek, hayâtı boyunca bu ilimlerle meşgul oldu. İlmî araştırma ve incelemeye çok meraklı idi. Hocası Bursalı Kâdızâde Rûmî ve devrinin ünlü astronomi âlimi Gıyâseddîn Cemşid’in; matematik ve bunun uygulama alanı olan astronomi ilminin tetkiki, geliştirilmesi ve bu ilme hizmet vermesi hususunda kendisine çok tesirleri oldu. Daha sonraları Ali Kuşçu da bu ilmî çalışmalara katıldı.

Trigonometride Yeni Buluşlar Yaptı

Uluğ Bey tarafından Semerkand’da kurdurulan rasathânedeki astronomi çalışmaları, astronominin bugünkü ileri seviyesine gelmesinde şeref payına sahiptir. Astronomi ile ilgili çalışmalarının temelini, matematikteki trigonometrik esaslar teşkil etmektedir. Bu sebepten Uluğ Bey, trigonometri ilmi üzerinde geniş çalışmalar yaptı. Bir derecelik yayın sinüs değerini hesaplamak bu yolda yapılan çalışmaların ilkini teşkil eder. Kendisinden önceki doğu ve batı dünyasındaki tahmînî ve takribî bilgileri bırakıp, ilmî esasları tesbit ederek trigonometride yeni bir araştırma yolu açtı.

En Meşhur Eseri Rasathanesi

Uluğ Bey’i dünyâya tanıtan, astronomi alanında yaptırdığı eserler oldu. Onun en meşhur eseri Semerkand’da yaptırdığı büyük rasathânedir. Günümüzden yaklaşık altı asır önce yapılan bu rasathânedeki çalışmalar, çağımızın astronomi çalışmalarına hâlâ ışık tutmaktadır. O gün yapılan hesaplar, günümüzün astronomik hesaplarına tıpatıp uymaktadır. 1420 senesinde tamamlanan rasathanenin ilk müdürü Gıyâseddîn Cemşid’dir. Daha sonra Kâdızâde Rûmî, sonra da Ali Kuşçu bu vazifeye getirilmiştir. Rasathâne’nin yer üstündeki kısmı üç katlı idi. Yıldızların yüksekliklerini bulmak için kullanılan rub’u dâire Ayasofya Câmii’nin kubbesi kadardı.

Uluğ Bey, İlhanlılar zamânında yapılan rasatları yeniden inceledi. Kontrolden geçirdi ve yeni rasatlar yaptı. On iki sene süren bu çalışmasının netîcesini ancak 1437 senesinde alabildi ve kendi adıyla anılan büyük eseri Uluğ Bey Zîci’ni ortaya koydu. Önceki zîclerin eksiklerini tamamlayan bu eser devrin ilmî esaslara dayanan tek cedveli olup, eski zîclerin yanlışlarını düzeltiyor ve yıldızların hareketlerini daha mükemmel gösteriyordu. Eser, bilim târihinde Batlemyüs ve Nasîrüddîn Tûsî’nin hazırladığı zîclerden sonra üçüncü büyük zîc olarak tanınmaktadır.

 Eserde genellikle gökyüzünün güneyinde kalan kırksekiz takım yıldız konu edilmiş ve bu takım yıldızlar içerisinde bulunan 1018 yıldızın koordinatlarını en doğru biçimde tesbit etmiştir. Eser dört bölümden meydana gelmiştir. Birinci bölüm; farklı kimseler tarafından kullanılan değişik kronolojik sistemleri belirtir. İkinci bölüm; pratik astronomi bilgilerini ihtiva eder. Üçüncü bölüm; dünyâ merkezli kâinat sistemine göre, gök cisimlerinde görülen hareketler ve yerleri ile ilgilidir. Dördüncü bölüm astrolojiden bahseder. Eser 1665 senesinde İngilizce’ye tercüme edilerek Oxford’da basıldı. Fransızca tercümesi 1853’de Farsça metniyle birlikte basıldı. Esere Ali Kuşçu ve torunu Mirim Çelebi tarafından şerhler yapılmıştır.

Arabî Ayların Birinci Gününü Tespitte En Doğru Metodu Buldu

Herhangi bir Arabî ayın birinci gününün hangi gün olduğunu bulmak için muhtelif usûller vardır. Bunların en sahîhi Uluğ Bey’in bildirdiği usûldür. Bu usûle göre, evvelâ, hicrî senenin birinci ayı olan Muharrem’in birinci günü bulunur. Muharrem ayının birinci gününü bulmak için, bilinen hicrî sene sayısı dâima 210 adedine bölünür. Bu taksimin kalanının birler basamağındaki (en sağındaki) rakam bakîden çıkarılır. Kalan sayı birinci cetvelde, birinci sütunda yâni bakî sayının birler basamağı atılmış hâli sütununda bulunur. Buradan sağa doğru gidilir. Cetvelin birinci satırında yer alan ve bakî sayının birler basamağını gösteren rakamın altındaki sütunda rastlanan sayı, Pazardan itibaren sayılarak Muharremin birinci günü olur. Meselâ 1316 hicrî senesinin Muharrem’inin birinci gününü bulmak için:
 
1316 56
   ———- = 6 ———- = dur
 210 210

 Bakî (kalan) 56’nın birler basamağındaki 6 rakamı 56’dan çıkarılınca 50 kalır. Birinci sütunda 50’den sağa gidilince 6 rakamına ait sütunda 1 bulunur. Sene başının Pazar olduğu anlaşılır.

Herhangi bir ayın birinci gününü bulmak için önce bu senenin birinci günü bulunur. İkinci cetvelde, Muharrem hizasındaki, yâni birinci satırdaki sene başı rakamının bulunduğu sütunda, aranılan ay hizasındaki rakam, bu ayın birinci gününün Pazar’dan îtibâren sayısı olur. Meselâ 1316 senesi Ramazan ayının birinci gününü bulalım: Bu senenin başı Pazar günü, yâni haftanın birinci günü olduğu için, ikinci cetvelin birinci satırında 1 rakamının bulunduğu sütunda, Ramazan hizasında 6 bulunduğundan, Ramazanın birinci günü, Pazar’dan îtibâren altıncı Cum’a günüdür.

Uluğ Bey’in ayrıca Dört Ulus Târihi adlı başka bir eseri olduğu söylenmektedir. Bu eser Moğol İmparatorluğu’nun parçalanmasından sonra kurulan Çin ve Moğolistan, Altınordu, Hülâgu haleflerinin idaresinde olan İran ile Çağatay haleflerinin Orta Asya’daki devletlerinden bahseder. Farsça olan eser, zamanımıza kadar intikâl etmemiştir.

Uluğ Bey’e, Batı dünyâsı ilim adamları, on beşinci asır astronomu ünvanını vermişlerdir. Ayrıca Milletlerarası Astronomi Derneği tarafından Ay’ın görünen yüzeyinde bir bölgeye Uluğ Bey Krateri adı verilmiştir.
Çağrı Bey Anadolu kapılarını Türklere açan, bugünkü Türkiye’mizin ilk bânîsi  mücâhid sultan Alparslan’ın babası. Selçuklu Devleti’nin kurucusu Muhammed Tuğrul Bey’in ağabeyi olan Çağrı Bey, 990 (H.380) senesinde doğdu. Künyesi, Ebû Süleyman’dır. O devirde Türkler, çocuklarına bir peygamberin veya bir sahabenin ismini verirlerdi. Buna istinaden Çağrı Bey’e de, Dâvûd aleyhisselâmın ismini vermişlerdi. Bir çok kaynaklarda ismi, sâdece Dâvûd olarak geçmektedir. Kardeşi Muhammed Tuğrul Bey ile Selçuklu Devleti’ni kurduktan sonra, Horasan bölgesinin emirliğini yaptı. 1060 (H.425) senesinde Serahs şehrinde vefât etti.Dedeleri Selçuk Bey, Aral gölünün güney ve güney doğusunda yer alan, Seyhun ve Ceyhun nehirlerinin arasında kalan meşhur ilim ve irfan bölgesi Mâverâünnehr’de, Oğuz Türklerini etrafında toplamış, onların başına geçip Müslüman olmakla şereflenmelerine vesîle olmuştu. Müslüman olan bu Türklerle, Müslüman olmayanlar üzerine gazalar yapıp, Allahü teâlânın dînini yaydı. Bu cihâdlarda oğlu Mikâil Bey şehit oldu. Mikâil Bey’in vefâtıyla oğulları Dâvûd Çağrı Bey ile Muhammed Tuğrul Bey, dedeleri Selçuk Bey’in yanında yetiştiler. 

Selçuk Bey’in vefâtı üzerine de amcaları İsrail Arslan Yabgu’nun emrine girdiler. Yaşadıkları Mâverâünnehr’e Karahanlıların hâkim olması, Selçuklu Türklerinin onlarla karşı karşıya kalmalarına sebeb oldu. Tuğrul Bey’i tutukladılar. Bir baskınla Çağrı Bey, Karahanlıları yenip kardeşini kurtardı. Tuğrul Bey, daha fazla zayiat vermemek için askeriyle çöle çekildi. Çağrı Bey’in de Anadolu üzerine gitmesine karar verildi.

Gayesi Müslüman Türkleri Bir Bayrak Altında ToplamaktıDâvûd Çağrı Bey, azimli, soğukkanlı, son derece cesur, ileri görüşlü, Türk târihinin yetiştirdiği büyük kahramanlardan olup, son derece âdil, dürüst bir insandı. Askerlik sahasında dahî bir komutan, Müslüman Türkleri bir bayrak altında toplamak ve İslâmiyet’e hizmet etmek gayesiyle yanıp tutuşan merhametli bir kimseydi. 1016 senesinde, İslâmiyet’i yaymak, Allahü teâlânın mübarek ismini yüceltmek ve insanların Cehennem ateşinden kurtulmaları için, Mâverâünnehr’den Bizans ülkelerine doğru cihâda çıktı. Horasan bölgesinde yaşayan Türkmenleri de toplamak suretiyle ilerledi. Irak-ı Acem bölgesinden geçip Bizans İmparatorluğuna bağlı Ermeni Vaspuragan ve Ani krallıkları ile Azerbaycan’da pek şiddetli muharebeler yaptı. Beş sene, Ermeni, Hıristiyan, Gürcü ve Rumlarla mücâdele etti. Müslüman olanları kardeş sayıp bağrına bastı, emân dileyene kılıç vurmadı. Pek büyük muvaffakiyetler kazandı. Onların, daha doğuya ve güneye doğru yayılarak Müslümanları rahatsız etmesine engel oldu. Pek çok ganîmetle Mâverâünnehr’e döndü. Bu seferlerinde Dâvûd Bey, Anadolu’nun Müslüman Türklere güzel bir yurt olacağına kanâat getirmişti.1025 senesinde Gazne hükümdarı Sultan Mahmûd, ordusu ile Türkistan ve Mâverâünnehr üzerine yürüyerek Selçukluların ve Türkmenlerin reisi olan Arslan Bey’i esir edip, Hindistan’da hapsettirdi. O zaman, Türkmenlerin bir kısmı Gaznelilerin tâbiiyyetine girdiler. Bir kısmı da Dâvûd Çağrı Bey ve Muhammed Tuğrul beylere tâbi oldular. Böylece Dâvûd Bey, Tuğrul Bey ve amcaları Musa Bey, Türkmenlerin emîri oldular. Bu üç lider, ülkelerini dokuz sene rahat ve huzur içinde idare ettiler.

Sultanlığını İlan Etti ve Adına Hutbe Okuttu1034’de Buhara ve Harezm emirlerinin baskı yapması sebebiyle, Mâverâünnehr’i terketmek mecburiyetinde kaldılar. Horasan’a gelen Dâvûd Çağrı Bey ile Tuğrul Bey, Gazne hükümdân Mes’ûd’un Horasan valisine müracaat ederek, sürüleri için Sultan’dan yaylak ve kışlak istediler. İstekleri kabul edilmedi. Ayrıca o bölgeden uzaklaştırmak için üzerlerine büyük bir ordu gönderildi. Güçlü Gazne ordusunu Nesa yakınlarında karşılayan Dâvûd ve Tuğrul Beyler, uyguladıkları dahîce bir taktikle bozguna uğrattılar. 

1035 senesindeki Selçuklu ordusunun bu muvaffakiyeti üzerine Gazne hükümdarı Mes’ûd, Dâvûd ve Tuğrul Bey ile müzâkerelere girişti. İsteklerini fazlasıyla verdiği gibi bâzı imtiyazlarda da bulundu. Ancak Oğuz boylarının, ülkesine saldırmasına mâni olmalarını şart koştu. Bunu kabul etmeyen Selçuklu liderleri, yeniden ordu hazırlayıp, Gaznelilerle çarpıştılar. Sultan Mes’ûd’un ordusunu yenerek dağıttılar. Bu gazada Dâvûd Çağrı Bey, Gürcan valisini mağlûb ederek 1037’de Merv şehrini zaptetti. Burada “Melîk-ül-mülk” ünvanı ile hükümdarlığını îlân etti ve adına hutbe okuttu.Dâvûd Çağrı Bey’in, sultanlığını îlân edip, adına hutbe okutması, Gazne Sultânı Mes’ûd’un tekrar büyük bir ordu kurup, Selçuklular üzerine yürümesine sebeb oldu. Subaşı kumandasındaki Gazne ordusunu, Serahs şehri yakınlarındaki Talhâb’da karşılayan Çağrı Bey, iki gün süren kanlı bir çarpışmadan sonra hezimete uğrattı. Bu zaferden sonra 1038’de Belh ve Herat şehirleri alındı, Horasan’ın kuzeyi tamâmiyle ele geçti.Selçukluların gittikçe karşı konulmaz bir güç hâline geldiğini gören Sultan Mes’ûd, ordularıyla acele yürüyerek Gürcan’ı geri aldı. Belh şehrinden geçerek Karahanlı Börü Tegin’i emri altına almak için Mâverâünnehr’e girdi. Ancak Dâvûd Çağrı Bey’in üzerine geldiğini haber alınca geri döndü. Tuğrul Bey de 1038 Ağustosunda Nişâpûr şehrini ele geçirip sultanlığını îlân etti.1038 senesinde Sultan Mes’ûd, güçlü bir ordu hazırlayıp Selçukluların üzerine yürüdü. Çağrı Bey’le, Aliâbâd ovasında yaptığı muharebede nisbî bir başarı sağladı. Çağrı Bey, bu savaşta ordusunu fazla zayiat verdirmeden geri çekti. Tuğrul Bey ve Musa Bey’in yardıma yetişmesi üzerine, Sultan Mes’ûd anlaşmak zorunda kaldı.

Selçuklu Devletinin Temelini Attı1040 senesi Mayıs ayında Sultan Mes’ûd, bütün gücünü toplayarak Selçuklu topraklarının bir ucundan girip diğer ucundan çıkmak üzere harekete geçti. Dâvûd Çağrı Bey, kardeşi Tuğrul Bey’den ve amcası Musa Bey’den yardım istedi. Onlar, böyle güçlü bir ordu ile başa çıkılamayacağını anlayıp, Anadolu’ya doğru gitmek lâzım geldiğini bildirdiler. Dâvûd Bey’in büyük bir meydan muharebesinde ısrarlı olması karşısında, güçlerini birleştirerek Dandanakan sahrasında karşılaşmak üzere plân kurdular.Başkumandan Dâvûd Çağrı Bey, ordusunu Dandanakan’da Gazne ordusunun karşısında intizâma soktu. Kumandanlarına hareket tarzını yeniden hatırlattıktan sonra hücum emrini verdi. Sayı ve silâhça Gazne ordusundan çok az olmalarına rağmen, üstün bir savaş taktiği ile iki günde koskoca Gazne ordusunu mağlûb ettiler. Sultan Mes’ûd canını zor kurtardı. Muharebe meydanına getirdiği bütün hazîneleri Selçuklulara kaldı. Küçük bir ordu ile o dönemin en kuvvetli ordusunu yenen Dâvûd Çağrı Bey, bu zafer ile Selçuklu Devleti’nin temelini atmış oldu.Dünyâ makam ve mevkilerini gönlünden çıkaran Dâvûd Çağrı Bey, bir gurur ve kibire kapılma korkusundan, hükümdarlık hakkını kardeşi Muhammed Tuğrul Bey’e verdi. Kendisi ona bağlı bir komutan olarak vazife yapmaya devam etti. Dandanakan Zaferi Türklere Açık Denizlerin Yolunu Açtı

Dandanakan meydan muharebesi, Türk târihinde; Malazgird zaferi ve İstanbul’un fethi gibi önemlidir. Asırlardır kapalı kıtalarda dolaşan Oğuz Türkleri, Dandanakan zaferi ile açık denizlere inme imkânı bulmuşlardır. Böylece Selçuklu devleti kurulmuş, Türklerin düzenli bir şekilde yeni bir vatan tutmasına sebeb olunmuştu. Bu bakımdan, Dâvûd Çağrı Bey’in İslâmiyet’e yaptığı hizmet pek büyüktür.Dandanakan zaferi ile, pek çok Türkmen beyi Selçuklulara katıldı. Selçuklu sultânı Tuğrul Bey, Horasan bölgesinin idaresini ağabeyi Dâvûd Çağrı Bey’e verip, Gaznelilerin elinde bulunan topraklar üzerinde fütuhata devam etmesini istedi. Amcası Musa Bey’ede Herat, Sistan bölgesinin feth edilmesi vazifesini verdi. Kendisi de ülkenin batı taraflarında faaliyet gösterecekti. Bu plân gereğince hareket eden Dâvûd Çağrı Bey, Dandanakan savaşından önce Gaznelilerin aldığı Belh şehri üzerine yürüdü. Sultan Mes’ûd’un oğlu Mevdûd’un kumandasındaki kuvvetleri yenerek şehri ele geçirdi.

Muhammed Alparalanı Kendine Veliahd SeçtiBelh’den sonra Cürcan, Badgis, Hutlan ve Tuhâristan bölgelerini hâkimiyeti altına alan Dâvûd Bey, Merv’i hükümet merkezi yaptı. Oğulları; Süleyman, Kara Arslan Kavurd, Muhammed Alparslan, Yâkûtî Osman, Arslan, Argun, İlyas ve Behram Şah ile Horasan’ı idare etmeye, düşmanlar tarafından yapılan saldırılara karşı göğüs germeye başladı. Oğulları arasından, Muhammed Alparslan’ı kendine veliahd seçti.Çağrı Bey’in 1044’de hastalanmasını fırsat bilen Gazne sultânı Mevdûd, Belh ve Tuhâristan’ı geri almak üzere harekete geçti. Çağrı Bey, henüz çocuk yaşlarında bulunan veliahdı Alparslan’ı, Sultan Mevdûd’un üzerine gönderdi. Alparslan, Selçuklu ordusunun başına geçip, Belh’e geldi. Müthiş bir meydan savaşı ile Gazne ordusunu bozguna uğrattı. Gaznelileri Belh ve Tuhâristan’dan çıkardı. Oğlunun bu başarısını işiten Dâvûd Çağrı Bey, sevincinden hasta yatağından kalkıp sıhhate kavuştu. Belh, Tuhâristan ve bâzı şehirlerin idaresini Alparslan’a verdi, öteki oğullarını da başka yerlerde vazifelendirdi.Bu şekilde Horasan’ın yönetimini nizam altına alan Çağrı Bey, ellerinden çıkmış bulunun Harezm bölgesini yeniden itâati atına aldı. Kıpçak Türkleri ile birleşti. Bu arada Gazne sultânı Mevdûd, Harezm’i ele geçirmek için bâzı Türkistan beyleri ve şiî Büveyhoğulları ile ittifak kurdu. Bunu öğrenen Dâvûd Çağrı Bey, Büveyhoğulları üzerine yürüdü. Bunun üzerine Büveyhoğulları korkarak Gaznelilerle olan ittifaklarından vazgeçtiler.Harezm’i almak için yürüyen Mevdûd’un ordusu, Çağrı Bey tarafından hezimete uğratıldı. Bu arada Karahanlılar, durmadan büyüyen Selçukluları kendileri için büyük bir tehlike görerek, bir ordu ile üzerlerine yürüdüler. Çağrı Bey, oğlu Alparslan’ı Karahanlılarla çarpışmak üzere gönderdi. Geleceğin büyük sultânı, Karahanlı ordusunu bir daha Selçuklu topraklarına saldıramayacak şekilde mağlûb etti. Bu zafer neticesinde yapılan andlaşmada Karahanlılar, bundan böyle Selçuklu topraklarına hiç bir zaman hücum etmeyeceklerine söz verdiler.

Bozuk İtikatlı Büveyhoğullarını Ortadan KaldırdıDâvûd Çağrı Bey, Karahanlılarla yaptığı andlaşmadan sonra, Ehl-i sünnet düşmanı bozuk îtikâdlı Büveyhoğullarına karşı bir ordu hazırladı. Ordunun başına oğlu Kavurd Bey’i geçirerek, Eshâb-ı kiram düşmanı Büveyhîlerin üzerine gönderdi. Bu sırada Büveyhoğulları hükümdarı Ebû Kalicar ölmüştü (1048). Kavurd Bey, ordusu ile, seneler süren uzun çarpışmalardan sonra, Kirman ve Sistan bölgesinde yaşayan bozuk îtikâdlıları temizledi. O bölgeleri hâkimiyetleri altına aldıktan sonra, Musa Bey’in idaresine vererek babasının yanına döndü.Gaznelilerle aradaki düşmanlık ve senelerdir sürüp giden harpler, 1059 senesinde Sultan İbrahim’in Gazne hükümdarı olması ile son buldu. Bu iki büyük Türk devletinin andlaşmaları sevinçle karşılandı. Hindikuş dağları iki devlet arasında sınır kabul edilerek, saldırmazlık kararı alındı. Bu andlaşma elli yıl yürürlükte kaldı.Sultan Tuğrul Bey’e 1059 senesinde üvey kardeşi İbrahim Yinal isyan etmiş, saltanat dâvasına kalkmıştı. Tuğrul Bey, ağabeyi Dâvûd Çağrı Bey’den yardım istedi. O da oğulları Alparslan ve Kavurd beyleri yardıma gönderdi. Onlar yetişip, ibrahim Yinal’ı mağlûb ettiler, isyanı bastırdılar. Bu, Dâvûd Bey’in, kardeşine son yardımı olmuştu. Bu hâdiseden sonra hastalanan Dâvûd Bey, yetmiş yaşında olduğu hâlde, nice İslâm âlimleri ve velîlerinin yetiştiği Serahs şehrinde 1060 yılında hayâta gözlerini yumdu ve oraya defnedildi.Dâvûd Bey, vefâtından önce Türk milletine; İran ve yakın doğu ülkeleri gibi çok geniş bir bölgeyi emânet etmiş; ayrıca İslâmiyet’i üç kıt’ada yayacak, Müslüman Türkleri i’lay-ı kelimetullah için cepheden cepheye koşturacak olan Muhammed Alparslan’ı bırakmıştı.
Kutbüddîn Aybek Hindistan’da Delhi Türk Sultanlığı’nın kurucusu. Türkistanlı olup, ailesi, doğum târihi ve yeri kesin bilinmemektedir. Küçük yaşta köle olarak Türkistan’dan Nişâbûr’a getirildi. Nişâbûr’da bölge vâlisi Kadı Fahrüddîn Abdülazîz Kûfî tarafından terbiye edilip, ilim öğretilmek ve her hususta yetiştirilmek üzere satın alındı. Kadı Fahrüddîn, köle olmasına rağmen asaleti, üstün kabiliyeti, keskin zekâsı ve asîl hareketlerini beğendiği,  Kutbüddîn Aybek’in çocuklarıyla beraber tahsil ve terbiye almasını sağladı. Kur’ân-ı kerîm okumayı, fıkıh ve lüzumlu ilmihâl bilgilerini, yazı yazmayı, ata binip ok atmayı, kılıç ve her türlü silâh kullanmayı ve harb oyunlarını çok mükemmel bir şekilde öğretti. Kutbüddîn; örnek ahlâkı, müstesna terbiyesi, üstün kabiliyeti, akıllı ve asîl hareketleriyle dikkati çekip, takdir edildi. Tahsil ve terbiyesini tamamlayıp, muharip Memlûk askeri olarak yetiştirildikten sonra, cihâdlara katılması için Gazne’de Sultan Muizzüddîn Muhammed Gûrî’ye verildi. Sultan Muhammed Gûrî, Kutbüddîn Aybek’in hareketlerini, ahlâkını çok beğendiği için kendisine yakın memûriyetlerde vazifelendirdi. Devlet hizmetlerinde kendisini kabul ettiren Kutbüddîn, kısa zamanda yükselerek, Emir-i Âhurluğa yükseldi. Bu görevde iken, komşu beylere karşı muvaffakiyetler ve Hindistan’da kazandığı zaferler ile takdir edildi.
 
 Sultan Muhammed, Delhi seferinden dönüşünde Kutbüddîn Aybek’i, Kuhrâm ve Samanah vâliliğine tâyin etti. Kutbüddîn, otoritesini kurar kurmaz Kuhrâm şehrini îmâr etti. Bölgedeki adaleti tesis edip, etnik durumlarına bakmaksızın ahâliye hizmet götürdü. Bölgesindeki hizmetleri yanında, komşu meliklere de yardım edip, Hindistan’da Müslüman hâkimiyetini kuvvetlendirmeye çalıştı.

Puthanâleri Yıktılararak Yerine Camiler İnşâ Ettirdi 1192 senesinde Mirat kalesini ve Delhi’yi zaptetti. Buralardaki puthâneleri yıktırarak yerine câmiler inşâ ettirdi. Kazandığı zaferler sayesinde sultânın iltifatına mazhar oldu. Sultânı ziyaretten dönerken, Kîrma’da Melik Tâcüddîn Yıldız ile görüştü. Melik Tâcüddîn, kızını onunla evlendirdi. Kutbüddîn Aybek, Hindistan’a dönüşünden sonra 1194 senesinde tekrar fütuhata başladı. 1197 senesinde Bedâun, 1198’de Siruhi bölgesini zapt edip, Kannauj bölgesini itâate aldı. 1199 senesinde de Malvah ve çevresindeki beldeler feth edilerek bölgede Hindû hâkimiyeti yıkılıp İslâm idaresi kuruldu. Sultan Muizzüddîn, 1206 senesinde vefât edince, Lahor’a giden Kutbüddîn Aybek, sultanlık teklifini kabul etti. Kuzey Hindistan’a hâkim olup, Delhi Türk Devleti’nin temelini attı. Ölen sultanın kardeşi ve batı Gurluları sultânı Gıyâseddîn Mahmûd, bu duruma rızâ gösterip, Kutbüddîn’e Melik ünvanını verdi. Kutbüddîn Aybek, 1210 senesinde harb tâlimi için, çevgan oynarken, geçirdiği bir kaza sonunda vefât etti. Lahor’da defn olundu. Sultan Kutbüddîn, hayâtı, şahsiyet ve icraatları bakımından müstesna bir kimseydi. Cihâd niyetiyle geldiği Hindistan’da İslâmiyet’i hâkim kılarak, devlet kurdu ve Delhi’yi başşehir yaptı. Fethedip, hâkimiyet kurduğu beldelerde, kalıcı ve köklü tedbirler aldı. Zaferlerden sonra topladığı ganîmet ve senelik vergi ile hediyeleri halkın lüzumlu ihtiyaçlarına harcadı.

Öyle Bir Adalet Kurdu ki...

  Sosyal müesseseler kurup eserler yaptırdı, İslâm dînine uymayan vergileri ve zulmü kaldırarak halka adaletle muamele etti. Târih-u Fahrüddîn Şah’da onun hakkında şöyle yazmaktadır: “O öyle bir adalet kurmuştu ki, etrafına toplanmış çeşitli ülkelerden ve kabîlelerden insanların çokluğuna rağmen, kimse kimseden zorla ne bir tutam ot, ne de bir lokma ekmek alabildi.” Tâc-ül-meâsir’de de onun adaleti hakkında şöyle yazmaktadır: “Aybek’in sulh ve sükûn içinde geçen idaresinde, hazînelere muhafız koymaya, sürülere çoban tutmaya gerek yoktu. Kurtla, kuzu aynı kaynaktan su içiyordu. Hırsız ve hırsızlığın adı bile duyulmazdı.” Kutbüddîn Aybek’in âdil bir idare kurması kendisini halka sevdirmesi, Müslümanları koruyup, âlimlerin ihtiyaçlarını karşılaması, kuvvetli bir hâkimiyet kurması ve bunun devamını sağlayacak tedbirler alması; Hindistan’da İslâmiyet’i yayma çalışmalarını muvaffakiyetle neticelendirdi. 

Çok Güzel Eserler İnşâ Ettirdi, Büyük Evliyalar Yetişti

 Kutbüddîn Aybek, Müslümanların ilim, irfan sahibi olup, ibâdetlerini rahatça yapabilmeleri için çok güzel eserler inşâ ettirdi. Fethettiği beldelerde ibadethaneler yaptırdı. 1193 senesinde vâli iken fethettiği Delhi’de, Edine Câmii ve Cumâ mescidi de denilen Kutb Câmii’nin inşaasını başlattı. Kutb Câmii ve çevresinde diğer Müslüman sultanlar ilâve ve tâmiratlarda bulundular. Câminin minaresi beş katlıdır. İlk üç bölümü kırmızı ve sarı kumtaşından, dördüncü ve beşinci katları ise mermerden yapılmıştır. Bu câminin sâdece minaresi günümüze ulaşmıştır. Ecmir’in fethinden sonra bu şehirde 1200 senesinde başlanıp Şemseddîn İltutmuş tarafından bitirilen câmii de eşsiz bir şaheserdir.Kutbüddîn Aybek ayrıca; âlim, sanatkâr ve okuyucuların faydalanabileceği zengin bir kütüphane yaptırdı ve ilme büyük hizmette bulundu. Devrinde Hindistan’ın en büyük evliyası Muînüddîn Çeştî, Ecmir’e gelip yerleşti. Hindistan’ın manevî fâtihi olan bu büyük zâtın talebeleri Hindistan’ın yeni fethedilen beldelerine dağılarak feyz ve bereket saçtılar. 
Tuğrul Bey Selçuklu Devletinin kurucusu. Oğuzların Kınık boyundan Selçuk Beyin torunudur. Babasının adı Mikail’dir. Muhtemelen 993 yılında doğdu. Babası Mikail, gazâ akınında şehit düşünce, dedesi Selçuk’un yanında büyüdü. Çocukluğu Cend’de geçti. Büyük bir îtinâ ile yetiştirildi. Âilesinden dînî ve millî terbiye alıp, mükemmel silâh kullanmasını öğrendi.  Selçuk Beyin vefâtıyla amcası Arslan Yabgu’nun Selçuklu âilesinin reisliğini almasına, kardeşi Çağrı Bey ile itiraz etmedi. Ancak dedelerinin vefâtından sonra iki kardeş Cend şehrini terk ederek batıya göç ettiler. Burada Mâverâünnehr hükümdarı İlek Nasr’ın kendilerine karşı düşmanca siyâseti üzerine Çağrı Bey ile Karahanlı hükümdarı Buğra Hanın ülkesine gittiler.  Tuğrul Bey, Karahanlılar ülkesinde haps edildiyse de, Çağrı Bey, Buğra Han ordusunu yenip pekçok esir aldı. Alınan esirler karşılığı Tuğrul Bey serbest bırakıldı. Tekrar Mâverâünnehr’e döndüler. Buhara hâkimi Karahanlı Ali Tegin’in aleyhlerine faaliyeti ve yeni durum üzerine Tuğrul Bey çöle çekildi. Çağrı Bey de yeni vatan keşfi için Rum Gazâsına çıktı. İki kardeş, Rum Gazâsından alınan ganîmetlerle çok zenginleştiler.  Arslan Yabgu, 1005’te Gaznelilerce esir alınıp, Hindistan’da haps edilince, iki kardeş ortak iktidar sistemiyle Selçuklu âilesinin lideri oldu. Liderliği Karahanlı Ali Tegin tarafından şüpheyle karşılanınca, ikili liderlik sistemi yerine amcaları Musa’yı Yabgu yapıp, üçlü iktidar sistemine geçtiler.  1034 sonbaharında, Gaznelilerin müttefiki Oğuzlardan Şah Melik, Selçuklulara âni bir baskın yapınca, zayıfladılarsa da, tekrar toplandılar. On bin kişilik kuvvet toplayarak Gaznelilere âit Horasan’a girdiler. Gazneli Mes’ûd’un ordusunu 20 Haziran 1035’te Mesâ’da yendiler. Gaznelilerle antlaşma yapıp; Nesâ, Ferâve ve Dihistan’ı aldılar. Ayrıca Tuğrul Beye Gazneli Mes’ûd tarafından hâkimiyet alâmetlerinden olan hil’at, at, menşur ve sancak gönderildi. Tuğrul Bey antlaşmayla Nesâ’da Gaznelilere tâbi federal bir devlet kurmuş olmasına rağmen, resmî îlânı yoktur.İlk Selçuklu Hükümdarı Oldu  Tuğrul Bey ve diğer Selçuklu hânedan mensupları toprak sâhibi olunca, Oğuz boyları ve kabile reisleri yanlarına akın edip, toplandılar. Tuğrul Bey, çok güçlenip, bölgenin nüfûsu artınca; Gazneli Mes’ûd’a önceki üç şehrin dar geldiğini bildirip, 1037’de Merv, Serahs ve Bâverd’iyi de istedi.  Bu şehirlere karşılık da Gaznelilerin maaşlı askeri olma ve Horasan’daki asâyişi temin etme taahhütünde bulundular. Teklifleri oyalamaya alınınca, Tuğrul Bey küçük gruplar hâlinde akın harekâtı yaptırdı. Çağrı Beyin idâre ettiği akınlarda Selçuklular Cüzcan, Tâlekan ve Faryâb’dan Rey’e kadar harekâtta bulundular. Selçuklu akınlarını durdurmak için Gazneli Mes’ûd’un gönderdiği ordu Serahs yakınında 1038 Haziranında yenildi. Zafer sonrasında toplanan kurultayda Tuğrul Bey, hükümdar îlân edildi. Bu kurultay kararı ve 1038 târihi Selçuklu Devletinin kuruluşu olarak kabul edilir.  Tuğrul Bey Nişapur’da kalıp, Çağrı Bey Merv’de melikler meliki olarak, askerî harekâtları idâre ederek ordu kumandanlığı yaptı. Tuğrul Beyin Nişapur’da istiklâlini îlân etmesi, Gazne’de hoş karşılanmadı. Çağrı Bey, 1039 yılında Gaznelilerle iki kere muhârebe yapıp, yenildi. Tuğrul Bey ve diğer Selçuklu hânedanları, Gazneli Mes’ûd’un düzenli ordusuna karşı gerilla harpleri yapıp, onları yıprattılar.

  Gazneli Mes’ûd, antlaşma istedi. Tuğrul Bey, Gaznelilerin türlü metodlarla Selçukluları Horasan’dan çıkarabileceklerini tahmin ederek, zaman kazanmak ve hazırlıkları tamamlamak için çöle çekildi. Sultan Gazneli Mes’ûd’un 1040 Baharındaki Tûs ve Serahs istikâmetindeki harekâtı üzerine Selçuklular, Tuğrul Beye başvurup, harekete geçmesini istediler.  Tuğrul Bey, 1040 Mayısında çölden çıkıp, Serhas’ta Gazneli ordusuyla karşılaştı. Gazneliler ot ve yiyecek sıkıntısı çektiğinden Merv’e hareket edince, Tuğrul Beyin kumandasındaki Selçuklular, sağdan ve soldan taarruzla Gaznelileri tâciz ettiler. Dandanakan Kalesi önünde yapılan asıl muhârebede Gazneliler bozuldular. 23 Mayıs 1040 târihinde kazanılan Dandanakan Zaferiyle, Tuğrul Bey tekrar tahta oturdu.  Tuğrul Bey zafer sonrasında ele geçen ganimetle zenginleşip, kumandanlara pekçok ihsanlarda bulundu. Kurultay toplandı. Kurultayda devletin temel stratejisi tespit edilip, plânlar yapıldı. Bağdat’taki Abbasî Halifeliğine bağlılık ve hürmet ifâde eden mektup gönderildi.Abbasi Halifesine Bağlılığını Arz Etti  Çağrı Beyin 1060’ta vefâtına kadar ortak iktidar sistemine göre hareket edilmesine rağmen, devleti temsil yetkisi Tuğrul Beye âitti. Tuğrul Bey hükümdarlığını ve Selçukluları maddî güçlerle kuvvetlendirdiği gibi mânevî olarak da Halîfe, âlim ve tasavvuf ehlinden destek alıyordu. Tebaasının refah seviyesini yükseltip, orduyu askerî sisteme göre teşkilâtlandırıyordu. 
  1040 Dandanakan Zaferi ve 1043’te devlet merkezini Rey’e taşıması sebebiyle Bağdat’taki Abbâsi Halîfesi El-Kaim’e tekrar bağlılığını arz etti. Tuğrul Beyin Abbasî Halîfesiyle münâsebeti Sünnî İslâm dünyasında büyük îtibâr kazanmasına sebep oldu. Halîfe El-Kaim, Tuğrul Beyin yanına; büyük İslâm âlimlerinden olup, sosyal ve devlet idâresi hakkında Ahkâm-üs-Sultâniye isimli eserin sâhibi olan Maverdî’yi gönderdi. Tuğrul Bey, ülkesinde hutbeyi Abbasî Halîfesi adına okuttu; halîfenin zâlim Büveyhîler ve âsîlere karşı yardım talebini kabul etti. Halîfeye bildirdiği arz; samimiyetinin ve temiz itikadının ifâdesi olup, şunları ihtivâ ediyordu: Halîfeye hizmet etmek şerefine kavuşmak, Mekke’de Hac yapmak ve Hac yollarını Bedevîlerin taarruzundan korumak, Suriye ve Mısır’da Fâtimîlerle harp etmektir.  1055’te Bağdat’a gelip, hutbede adı okundu. Selçuklu Hânedanı ile Abbasîler arasında evlenmeler münâsebetiyle akrabalık kuruldu. Halîfe, Çağrı Beyin kızı Hatice Arslan Hatun ile 1056’da evlendi. Tuğrul Bey de Halîfe’nin kızı ile 1062’de muhteşem bir düğün merâsimiyle evlendi. Bağdat’tayken zâlim Büveyhîler ve sapık Fâtimîlere karşı mücâdele edip, Musul ve bölgede Selçuklu hâkimiyetini tesis etti. Büveyhli hükümdarını öldürerek, Bağdat ve sünnî âlemini katliam ve tahripten korudu.  Selçukluların batısındaki Bizans ülkelerine fetih harekâtı ve akınlarında bulundu. Erzurum Hasankale’ye gelip, Malazgirt’i fethetmek istediyse de kışın yaklaşması üzerine, baharda gelmek üzere kuşatmayı kaldırdı. Tuğrul Bey, hâkimiyet ve tahrik sebebiyle kendine âsî olan üvey kardeşi İbrâhim Yınal’ın isyânını 1058’de bastırıp, onu cezâlandırdı.

Dünyanın En Büyük Devletlerinden Birisini Kurdu

  Tuğrul Bey, devâmlı mücâdeleyle geçen uzun yıllar sonunda çok büyük işler başardı. Dünyânın en büyük devletlerinden birini kurup, Türk İslâm âlemine çok hizmeti geçti. Mâverâünnehr’den Anadolu’ya, Irak’tan Âzerbaycan ve Kafkasya’ya kadar olan ülkede huzur ve emniyet tesis etti. Yirmi sekiz ülkeye kendi hâkimiyetini kabul ettirdi. Zirâî, ticârî faaliyet neticesinde iktisâdî hayat gelişip, refah seviyesi yükseltildi. Bizans akınlarında çok ganimet alınıp, büyük gelir elde edildi. Devlet teşkilâtı muazzam şekilde tesis edilip, kuvvetli temeller üzerine oturtuldu. Selçuklu Devlet Teşkilâtı, devrinde ve sonra kurulan Türk ve İslâm devletlerine nümûne oldu.  Tuğrul Bey, yirmi beş yıl adâlet, ihsan ve gazâlarla geçen hükümdârlıktan sonra, hastalandı. Yetmiş yaşlarında Rey yakınlarındaki yazlığında 5 Eylül 1063 târihinde vefât etti. Tuğrul Beyden sonra Selçuklu tahtına yeğeni Alparslan geçti. Tuğrul Bey âdil, vakur, cömert, samimi, iyi ve yumuşak huylu bir şahsiyetti. Halkı tarafından sevilen bir hükümdar ve ordusunca tam bağlanılan kuvvetli bir kumandandı. “Kendime bir saray yapıp da yanında bir câmi inşâ etmezsem, Allahü teâlâdan utanırım.” sözü Tuğrul Beyin dînî duygularını çok güzel ifâde etmektedir. 
Abdülkerim Satuk Buğra Han İlk Müslüman-Türk hükümdarı. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Babası Karahanlı hükümdar ailesinden Bezir Han idi. Babasının ölümü üzerine amcası ve üvey babası Oğulcak Kadır Hanın himayesinde büyüdü.Satuk Buğra on iki yaşlarında iken Maveraünnehr ve Horasan bölgesine hakim olan Müslüman Samanlı Devleti şehzadeleri arasında anlaşmazlık çıktı. Bunlardan Nasır bin Ahmed, Oğulcak Kadır Hanın ülkesine sığındı. Ona iyi muamele edip Artuç nahiyesinin idaresini verdi.

Artuç Nasır bin Ahmed'in gayretleri ve gelip-giden Müslüman tüccarlar sayesinde bir ticaret merkezi oldu. Satuk Buğra da Artuç'un ziyaretçileri arasındaydı. Nasır bin Ahmed'le tanışıp ondan İslamiyeti öğrenerek Müslüman oldu. Abdülkerim adını aldı. Yirmi beş yaşına gelince Müslüman olduğunu açıklayıp, amcası ile mücadeleye başladı. Onunla Fergana Savaşını yaptı.İlk olarak Atbaşı kalesini zaptetti. Daha sonra üç bin kişilik bir orduyla Kaşgar üzerine yürüyüp fethetti. Amcası Oğulcak Kadır Hanı öldürdü. Ülkede hakimiyeti sağlayıp birliği temin etti. Türk ülkelerinde İslamiyeti hızla yaydı. Ebü'l-Hasan Muhammed gibi İslam alimleri, Satuk BuğraHana yol gösterip teşvik ettiler.Abdülkerim Satuk Buğra Han, daha sonra yaptığı savaşlarda; Yağma, Çiğil, Oğuz kabilelerinin yerleşmiş bulunduğu Türkistan şehirlerini birer birer ele geçirdi. Bu sırada Karahanlılar Devletinin doğu kısmına hakim olan Büyük Kağan Bazır Arslan Han Çinlilerden yardım alarak 924 yılında Abdülkerim Satuk Buğra Hana karşı savaş açtı. Satuk Buğra Han Müslümanların yardım ve desteğiyle, onunla Balasagun Savaşını yaptı ve galib geldi.Bundan sonra 31 yıl hüküm süren Satuk Buğra Han, güzel ve adil idaresi ile binlerce kimsenin Müslüman olmasına vesile oldu. 955 senesinde Kaşgar civarında bulunan Artuç kasabasında vefat edip oraya defnedildi.Abdülkerim Satuk Buğra Handan sonra, oğulları devrinde de ülkesine pekçok İslam alimi gelip, İslamiyeti doğru olarak anlattılar ve yayılmasına çalıştılar. Kendisinden sonra Musa Tunga adında bir oğlu yerine geçti. Bundan sonra da bunun oğlu BaytaşSüleyman Arslan hükümdarlık yaptı. Başka oğulları ve kızları olduğu da rivayet edilmiştir.
Bilge Kağan Göktürkleri elli yıllık Çin esaretinden kurtararak ikinci defa Gök-Türk Hakanlığını kuran İlteriş (İl’i, devleti toplayıp tanzim eden) ünvanı ile anılan Kutluk Kağanın büyük oğlu. 684 yılında doğdu.  Babası Kutluk Kağan öldüğü zaman kardeşi Kültigin’le birlikte, küçük yaşta olmaları sebebiyle, amcaları Kapağan Kağanın ve millet emekdarı, büyük müşavir Vezir Bilge Tonyukuk’un himayesinde büyüdü. O zaman Bilge Kağan 8, Kültigin Han 7 yaşında idiler.  Amcası Kapağan Kağan tarafından 14 yaşında “şad” tayin edilerek devlet hizmetine girdi. Vezir Tonyukuk kumandasında Göktürk Hakanlığının İnal ile birlikte sevkettikleri batı orduları grubunda yer aldı. İnal Kağanla birlikte Altayları aşarak Bolçu’da On-ok ordusunu mağlup etti ve Seyhun (Sir derya= İnci Nehri) kıyılarına ulaştı.

  Tonyukuk’un başkumandanlığını yaptığı bu ordunun başında Maveraünnehr’e kadar dayanan Bilge Kağan, Kızıl Kum Çölüne girerek güney istikametini aldı. Göktürk Abidelerinde tezik şeklinde zikredildiği gibi, ilk defa olarak batıda Müslüman Araplarla karşılaşıldı (701). 709 yılında Kırgızlar’ın komşusu olan ve Yukarı Kem-İrtiş arasında bulunan Çikler ile Isıg Gölünün batısında yaşayan Azları, Hakanlığa bağladı.  710 yılında kardeşi Kültiginle birlikte zaman zaman başkaldıran Kırgızları mağlup etti. 714’te Çin’in yığınak merkezi olan Beşbalık’ın kuşatılmasına, İnal Kağan, Tung-lu Tekin ve eniştesi ile birlikte katıldı. 22 Temmuz 716 tarihinde Çinlilerle münasebet kuran Bayırkular’ın amcaları Kapağan Kağanı pusuya düşürerek öldürmeleri üzerine karışıklığa sürüklenmiş olan devletin yükünü, Kapağan Kağanın oğullarını ve taraftarlarını bertaraf ederek, kardeşi Kültigin’le  birlikte yüklendi. Kültigin’le birlikte seferler yaptı. Memlekette karışıklıklar çıkaran Dokuz Tatarlar ve Oğuzlar üzerine yürüyerek bozguna uğrattı. Kültigin’in aşırı derece ısrarı üzerine 716 yılında hükümdar oldu. 

Milletini Yurt ve Servete Kavuşturdu  Gök-Türk orduları başkumandanlığını yüklendi. O zamana kadar bu vazifede bulunan baba yadigarı Bilge Kağanın kayın babası vezir Tonyukuk da devlet müşaviri olarak kaldı. İçte ve dışta yaptığı mücadelelerde büyük başarılar kazandı. Yurtsuz milleti yurtlu, fakir halkı zengin ettiği gibi, devleti ve milleti için canla başla çalıştı. 717 yılında Uygur İl-teber’i Kargan Savaşında yendi. Bir yıl sonra da  isyana teşebbüs eden Karluklarla savaştı ve galip geldi.  Bilge Kağan, Çinlilerle iyi münasebet kurmak istiyordu. Bu Tonyukuk’un da arzu ettiği bir durumdu. Fakat Çinliler Türk birliğini bozmak için Beşbalık’taki Basmillar ile anlaşmışlardı. Bütün bunlar Çinlileri çok iyi tanıyan ve vaktiyle Kutluk (İlteriş) Kağanla birlikte istiklal mücadelesi veren Vezir Tonyukuk tarafından gayet iyi biliniyordu.  Onun planı sayesinde Basmillar Beşbalık’ta kuşatılarak mağlup edildi. Entrikalarının boşa çıktığını gören Çin de baskı altına alındı. Çin ordusu Kan-su’da bozguna uğratıldı (Eylül 720). Daha sonra çeşitli seferler düzenlendi. Kitanlar ve Tatabılar saf dışı bırakıldı (722-723).  Bütün bu hadiselerden sonra Çin iyi geçinme noktasına geldi.  725 yılında Çin İmparatoru tarafından gönderilen elçiyi Bilge Kağan, Kültigin ile Tonyukuk’un hazır bulunduğu bir mecliste kabul etti.

  Bilge Kağan, 725 yılında kayınbabası Tonyukuk’u 731 yılında da 47 yaşında olan kardeşi prens Kültigin’i kaybetti. Bu iki Türk büyüğünün ölümü hakanlıkta büyük boşluklar meydana getirdiği gibi, millet de, başta Bilge Han olmak üzere büyük üzüntü içine düştü.

Tevekkül ve İnanç Sahibi İdi

   Orhun Kitabeleri’nde bu husus: “Küçük kardeşim Kültigin öldü, görür gözüm görmez oldu, bilir bilgim bilmez oldu, zamanın takdiri Tanrı’nındır. Kişi-oğlu ölmek için yaratılmıştır, kendimi bıraktım, gözden yaş akıtarak, gönülden feryad ederek yanıp yakıldım.” şeklinde Bilge Kağan’ın ağzından, kendi inançlarına göre, bir nevi tevekkül içinde anlatılmaktadır.  Bu iki büyük millet ve devlet emekdarının hatırasına Bilge Kağan zamanında bengü taşlar (kalıcı eserler) dikilmiş, hizmetleri ve düşünceleri kendi ağızlarından verilmiştir. 734 yılının yazında K’itan ve Tatabılara karşı Töngez Dağında kazanılan savaş, Bilge Kağanın en son zaferi oldu. Bütün ömrünü milletinin birliği ve büyüklüğü için geçirmiş olan Bilge Kağanın 19’u “şad” 19’u da “kağan” olmak üzere 38 senelik bir hizmeti vardır.

   Son zamanlarında Çinli bir prenses ile evlenme arzusu Çin imparatoru tarafından kabul edilmişse de, Çinlilerce aldatılan Buyruk-çor tarafından zehirlenmiş ve 25 Kasım 734 tarihinde, milleti büyük bir yas içinde bırakarak  50 yaşında vefat etmiştir. Adına oğlu tarafından Baykal Gölünün güneyinde, Orhun Nehri Vadisinde, Koşo Tsaydam Gölü civarında Bilge Kağan Abidesi diktirilmiştir. Abideyi yeğeni Yollug Tigin kaleme almış ve 34 günde tamamlatmıştır.  Kitabelerde görüleceği üzere, Bilge Kağan milletine bağlı, dindar bir hükümdardır. Böyle olmasına rağman yeni bir dinin arayışı içinde olduğunu söylemek mümküdür. Çünkü onun yerleşik hayata geçmek isteği ve kuracağı şehirlerde budist mabetlerine yer verme teklifi kayın babası Tonyukuk tarafından reddedilmiştir.  Şayet sağlıklarında İslamiyet ülkelerine ulaşabilseydi, Türklüğün eski yurdunda alperenlerin, gazilerin daha erken görüleceği büyük ihtimal dahilindeydi. Tonyukuk’un Bilge Kağanı bu iki düşüncesinden men edişi, Çin’e karşı kendilerini müdafaa şuuru iledir. Fakat bu fikir, netice olarak sonraları Türk dünyasının İslamiyete geçmesine zemin hazırlamıştır. 
Tîmûr Han Türk-İslâm dünyâsının büyük hükümdarlarından. Târihin en büyük cihangirlerinden biridir. Babası Moğol Barlas Aşireti reislerinden Emir Turgaya, annesi Tigin Hatundur. 1336 senesinde  Mâverâünnehr’de Semerkand’la Belh arasında  Keş kasabasında doğdu. Âlimleri ve Allah dostlarını çok seven babası Emir Turagay, Tîmûr’a aklî ve naklî ilimleriyle kumandanlık bilgilerini ehil hocalarınelinden öğretti.    Tîmûr, babasının vefâtından sonra emirler arasında geçimsizlikler yüzünden memlekette anarşinin hâkim olması üzerine siyâsete karıştı. Mâveraünnehr Hâkimi Emir Hüseyin ile birlikte Doğu Türkistan Hükümdarı Tuğluk, Tîmûr’a karşı mücâdele verdiler. 1370’te Emir Hüseyin ilearası açılan Tîmûr, onun ölümünden sonra Mâverâünnehr’e tek başına hâkim oldu ve Semerkand’a gelerek tahta çıktı.Yaptığı Bütün Savaşları Kazandı   Büyük askerlik vasıflarını üzerinde taşıyan Tîmûr Han, yedi senede İran’ı hâkimiyetialtına aldı. Âzerbaycan, Irak-ı Acem ve Irak-ı Arab’ı ele geçirdi. Yine 1371 ve 1379 yıllarında yaptığıseferlerle Harezm’i kendine bağladı. Ömrü harp meydanlarında geçen Tîmûr Han, 1389’a kadar beşsefer yaparak Uygurları itaat altına aldı. Mülteci Moğol Prensi Toktamış’a yardım edip, destekleyerek Altınordu hükümdarı yaptı.  Toktamış Han, Tîmûr Hana ihânet edince, 1390 ve 1391’de onu iki kere mağlup etti. İtil Irmağı doğusuna hâkim oldu. Daha sonra Hindistan üzerine de sefer açıp, 1399’da Kuzey Hindistan’ı zaptederek büyük başarılar kazandı. Yaptığı bütün savaşları kazanan Tîmûr Han 1401-1402’de Suriye’yi, 1402 Ankara Savaşı sonunda bâzı Osmanlı topraklarını hâkimiyeti altına aldı. Böylece Çin’e ve Delhi’ye kadar bütün Asya’yı, Irak, Suriye ve İzmir’e kadar Anadolu’yu aldı. 200.000  kişilik bir ordunun başında Çin’e sefere giderken 1405’te vefât etti.İlim Sahibi Olup Alimleri Korurdu Tîmûr Han ilim sâhibi, âlim, büyük bir hükümdardı. Âlimleri severdi. Pekçok medrese ve kütüphâne yaptırdı. Bilhassa Semerkant şehrini îmâr etti. Burada pekçok sanat eserleri yaptırarak, örnek ve zengin bir şehir hâline getirdi. Tüzükât-ı Tîmûr adıyla kânunlar çıkardı ve kendi târihini kendi yazdı.

 Çağatay dilinde yazdığı bu kitaplar Farsça ve Avrupa dillerine de tercüme edildi. Avrupa edebiyatında kendisine geniş yer verilmiş, 16. yüzyıldan îtibâren hakkında pekçok eser neşredilmiştir.  Bu eserlerin pek çoğunda Tîmûr Handan iyi kalpli ve büyük hükümdar olarak bahsedilmektedir. Osmanlı hükümdarı Sultan Birinci Bâyezîd Han (1389-1402) ile harp ettiği için bâzı Osmanlı târihçileri bunu kötülemektedir.

  Ancak Tîmûr Hanın Ankara Savaşından sonra İzmir’i Hıristiyan şövalyelerden temizlemesi, Anadolu’daki sapık fırka mensuplarını cezâlandırması, bu seferin hayırlı netîcelerindendir. Tîmûr öncesinde Orta Asya Türklüğü, doğudan Moğol putperestliği, güneyden Hind Budizmi, batıdan Fars zerdüştlüğünün baskısı ve etkisi altındaydı.   Tîmûr Han, devletinin mânevî temellerini dayadığı evliyâullahla Türkleri yeniden İslâmlaştırdı.
Tîmûr öncesinde Orta Asya Türklüğü göçebeydi. Tîmûr Mâverâünnehr’i şehirleştirdi. Obaları iskan etti. Su kanalları inşâsıyla toplumu tarıma geçirdi. Büyük şehirleri ticâret yollarına bağladı. Fetihleriyle âlimleri, sanatkarları Orta Asya’ya topladı.Evliyalara Çok Büyük Sevgisi Vardı   İlim adamlarına saygı gösteren, onları koruyan Tîmûr Han, Teftâzânî gibi büyük âlimleri meclisinde bulundurur, nasihatlerini dinlerdi. Âlimlere karşı o kadar saygısı vardı ki; Buhara caddesinden geçerken Muhammed Behâeddîn Buhârî (kuddise sirruh) hânekâhının halılarının silkildiğini öğrenince, İslâmiyete olan sevgi ve saygısının çokluğundan oraya yaklaşıp, tozları yüzüne sürerek bu bağlılığı  belirttiği rivâyet edilmektedir. Devrinde yaşayan İslâm âlimlerinin yanında, daha önce yaşamış olanlara karşı da hürmette kusur etmez, onların türbelerini yaptırırdı. Ahmed Yesevî hazretleri bunlardan biridir.    Zamânında Fadlullah-ı Hurûfî tarafından kurulan ve “Hurûfîlik” adı verilen sapık fırka mensupları yayılmaya başladı. Kendisini tanrı îlân ederek bütün dinleri reddeden, kitaplarında dinsizlik ve ahlâksızlıkları anlatan Fadlullah’ı, Tîmûr Han, oğlu Miranşah’a emir vererek 1393’te öldürttü. Tekkelerini dağıttı. İslâm ülkelerindeki bu dinsizlerin çoğunu temizledi.    Tîmûr Han, Hurûfî adındaki din ve ırz düşmanlarının yayılmasını önleyerek, İslâmiyete çok büyük hizmet etti. Bunun için sahte (Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin gösterdiği yoldan çıkan) Bektâşî, yâni Hurûfî tarikatının müritleri, Tîmûr Hanısevmez, onu hep kötülerler.Başarılarının Sırları   Yirmi yedi ülkenin hâkanı olan Tîmûr Han, başarılarının sırrını 12 maddede toplamış ve bunlara, oğullarının da uyması vasiyetiyle eserinde şöyle belirtmiştir:1. Allahü teâlânın dînini ve hazret-i Muhammed’in şerîatini dünyâya yaymayı esas edindim. Her zaman her yerde İslâmiyeti tuttum.2. Etrâfımda olan adamları 12’ye ayırdım. Gerek ülkeler fethi ve gerekse fethettiğim ülkeleri idârede bunların bâzısı bana kolları, bâzıları meşveretleriyle yardım ettiler. Bunların ikbâlinin artması için istihdam ettim. Bunlar sarayımın süsüydüler.3. Düşman ordularını mağlup ve eyâletler feth etmekte âlimler ve emirlerle istişâre ettim. Hükûmet idâresinde yumuşaklık, insâniyet ve sabırla hareket ettim. Hiç meşgul olmuyor gibi görünürken her şeyibasîretim altında bulundurdum.4. Hükûmet idâresinde kânunlara riâyet ve intizam o dereceydi ki vezirler, emirler, askerler ve halk bir üst sınıfa çıkmak için can atar halde değildi. Her biri bulunduğu sınıftan memnun olarak vazifesini yapardı.5. Zâbit ve askerlerime cesâret vermek için altın ve cevâhir sarfından çekinmedim. Onları soframa oturttum. Böyle kıymetli bâzûların ve cengaverlerimin yardımıyla yirmi yedi imparatorluğun hükümdârı oldum.6. Adâlet ve tarafsızlıkla Allah kullarının hep iyiliğini istedim ve onların teveccühünü kazandım.7. Seyyitlere, ulemâya, fukahâya ve târihçilere mümtaz muâmele ettim. İyi ve cesur adamlar (Çünkü Allah böylelerini sever) benim dostlarımdı. Ulemâyla sıkı münâsebette bulundum. Bunlarla istişare ettim. Bunların hayır duâları bana zaferler temin etti. 

   Derviş ve fakihleri himâye ettim. Bunlara zerre kadar fenâlık etmemeye uğraştım ve hiçbir taleplerini reddetmedim. Başkası aleyhinde söyleyenleri sarayımdan kovdum. Bunların sözlerine ve iftiralarına hiç ehemmiyet vermedim.8. Her teşebbüsümü başarmakta sebatkâr idim. Bir projeyi bir kere kabul ettim mi artık bütün zihnim onunla meşgul olurdu. Onu muvaffakiyetle başarmadıkça aslâ terk etmedim. Hiçbir vakit hâlim (davranışlarım), kâlime (söylediğim sözlere) aykırı olmadı.9. Halkın hâline vâkıf idim. Büyüklere kardeşim, küçüklere çocuklarım gibi muâmele ettim. Her eyâlet ve her şehrin ahâlisinin durumuna ve seciyesine göre âdetler edindim.10. Bir kabîle veya bir Arap, bir Acem göçebesi bayrağım altına girmeği dileyince beylerini şerefle, diğer adamlarını mevkilerine göre îtibârla kabul ettim. İyilere iyilikle muâmele ettim ve kötülere fenâlıklarını iâde eyledim.11. Oğul, torun, dost, müttefik benimle bağlantısı olan herkes iyiliğimden nasibdâr oldu. İkbal ve saâdetimin parlaklığı ve yüksekliği hiç kimseyi unutmaya sebep olmadı.12. Gerek leh, gerek aleyhte hareket etsinler, her zaman askerlere hürmet ettim. Sürekli bir saâdeti, çabucak kayboluveren şeye üstün tutan adamlara teşekküretmek borçtur. Onlar cihâda koşuyor ve hayatlarını fedâ ediyorlar. Tîmûr Han kânunlaştırdığı bu düsturlar yanında savaş tekniklerinin de tam bir ustasıydı. Düşmanlarının siyâsî, iktisâdî ve askerî zayıflıklarını iyi bilir ve bunlardan istifâde ederdi.   Bir sefere girişmeden önce, düşman ülkeye câsuslar göndererek onları içten zayıflatmaya çalışırdı. Savaş esnâsında başarıya ulaşmak için hareketlilik ve şaşırtmaca gibi pekçok harp hilesine başvururdu. Böylece her türlü maddî ve mânevî hasletlere sâhip olan Tîmûr Han Türk târihinin ender yetiştirdiği devlet adamlarından biridir.Biz ki Türk Oğlu Türküz   Bugün bâzı yazarlar devrin sosyal, kültürel ve siyâsî cephesi üzerinde hiç
durmadan onun Altınordu ve Anadolu seferlerini bahâne ederek bu büyük hâkana akıl almaz iftirâ ve karalamalarda bulunmaktadırlar. Bilhassa İslâmiyetten ayrı bir Türkçülük düşünenler bu tarz hissî yorumlara girmektedirler.   Oysa; “Biz ki, Mülûk-ı Tûrân, Emîr-i Türkistânız!”, “Biz ki Türkoğlu Türküz!”“‘Biz ki milletlerin en kadîmive en ulusu Türkün başbuğuyuz!” diyen Tîmûr Han Türk için İslâmiyetin ne demek olduğunu da bugünkü Türkçülere bundan 600 yıl önce şöyle söylemektedir:“Tecrübe bana gösterdi ki, din ve yasalar üzerine kurulmayan bir devlet, uzun zaman yaşayamaz. Böyle devlet, çırılçıplak olup kendisini gören herkese karşı gözlerini yere dikmiş ve herkesin yanında saygı ve değerini yitirmiş adama benzer. Bu durumda böyle devlet, tavanı, kapısı, avlu duvarları olmayan ve her önüne gelenin içine daldığı eve benzetilebilir. Bunun içindir ki, ben devletimin çatısınıİslâmiyet üzerine kurdum. Devletimi idâre için yasalar düzenledim. Bu yasalar uygulandığı sürece onlara aykırı hareket etmekten sakındım.” 
Gazneli Mahmûd Gazneliler Devletinin en büyük hükümdârı, Hindistan Fâtihi ve büyük İslâm kahramanı. 2 Kasım 971 târihinde doğdu. Babası Gazneliler Devletinin kurucusu Sebük Tegin, annesi ise Zâbulistan bölgesinden asil bir âilenin kızıydı.Daha gençlik yıllarında devlet idâresinde görev almaya başladı ve babasının yanısıra katıldığı savaşlarda cesâret ve zekâsıyla kendini gösterdi. Babası Sebük Tegin’in vefâtı üzerine, orada bulunan küçük kardeşi İsmâil, yerine geçti ise de, Sultan Mahmûd hemen Gazne’ye giderek, mülkünü kardeşinin elinden aldı ve saltanatını îlân etti (997). Sâmânîlerin elinde kalmış olan Buhârâ, Horasan, Herat, Belh, Bust ve Kâbil’i zaptetti. İran ve Irak taraflarında hüküm süren Şiî Büveyhîler (932-1062) ile önce savaş ve sonra sulh ederek saltanatını tanıttırdı. Şâfiî âlimi Ebû Hâmid İsfahânî’yi Bağdat’taki Abbâsî halîfesine gönderdi. Halîfe el-Kadir (991-1030), Gazneli Mahmûdun elçisini memnûniyetle karşıladı. Yeni hükümdâra saltanat alâmetlerinden hil’at, tâç, bayrakla birlikte, sâhib olduğu ülkelerin “Ahid”ini gönderip, “Yemînü’d-Devle”, “Velî Emîrü’l-Mü’minîn” ve “Emîrü’l-Mille” lakablarını verdi.Sultan, gönderilenleri kabulden sonra İslâm dînini yaymak ve İslâm düşmanlarıyla mücâdele etmek için her yıl Hindistan’a sefer yapmayı vâdetti. Bundan sonra başşehir Gazne’de büyük bir merâsimle hil’ati ve tâcı giyen Mahmûd, Abbâsî Halîfesi El-Kadir adına hutbe okuttu.Sultan Mahmûd sırasıyla Horasan ile bugünkü Afganistan ve Belûcistan denilen ülkeleri tamâmen hükmü altına aldı. Mâverâünnehr Hânı İlikHan ve sonra Kadir Hanla savaşarak, Ceyhûn’un ötesine ve Harezm’e kadar sınırlarını genişletti. Şiî Büveyhîlerden İran ve Irak taraflarında Rey, İsfehan, Kazvin, Sâve, Zencan, Ebher şehir ve kalelerini alıp, sapık akımlara kapılanları şiddetle cezâlandırdı. Râfizîliği ve felsefî ideolojilere âit kitapları imhâ ettirip, yıkıcı faaliyetlere katılanları sıkıca tâkib ettirdi. 

Yeminini ve Sözünü TuttuGazneli Mahmûd böylece ülkesinin kuzey cephesini emniyete aldıktan sonra, tahta çıkarken yaptığı yemine ve verdiği söze sâdık kalarak Hint seferlerine başlamaya karar verdi. Eylül 1000 târihinde ilk Hind Seferine çıkan Sultan Mahmûd, bu târihten 1027 yılına kadar Hindistan’a on yedi büyük sefer yaptı.Birinci seferine Eylül 1000 târihinde çıktı. Kabil’in doğusunda Lamgan bölgesinde Hintlilerin elinde bulunan birkaç kaleyi zabtederek geri döndü. Sultan Mahmûd’un İkinci Hind Seferi, Vayhand Racası Caypal’e karşı oldu. 27 Kasım 1001 târihinde Peşaver yakınlarında yapılan savaşı Gazneli ordusu kazandı.Caypal on beş kadar oğlu, torunu ve büyük kumandanlarıyla esir düştü. Sultan Mahmûd’un eline bu zaferden sonra muazzam bir ganîmet geçti. 1004 yılında Bhatiya bölgesi racası Beci Ray üzerine yürüdü. Bu seferde Bhatiya Racalığının bütün bölgelerini ele geçirdi. Bölgede mescitler ve minberler inşâ ettiren Sultan, İslâmiyetin esaslarını öğretmeleri için âlimler de tâyin etti.Sultan Mahmûd dördüncü seferini Multan üzerine yaptı. Multan Hâkimi Ebü’l-Feth Dâvûd, Karmatî bozuk inanışına sâhib olup, Ehl-i sünnet düşmanıydı. Gazne ordusunun üzerine geldiğini haber alan Ebü’l-Feth şehri terk ederek İndus Nehri üzerindeki bir adaya kaçtı. Multan’ı zabteden Sultan, buradaki Karmatîleri cezâlandırdı.1008 yılında Multan’ın yeni vâlisi Suhpal’ın Müslümanlığı terk ederek Moğol dînine dönmesi üzerine, Sultan Mahmûd çetin kış şartlarına rağmen Beşinci Hint Seferine çıktı. Multan önünde yapılan savaşı kazanarak, Suhpal’ı tutuklatıp Multan ve çevresinin idâresini komutanlarından Tegin Hazin’e bırakarak Gazne’ye döndü. 

Aynı yıl Kuzeybatı Hindistan ve Pencab bölgesi racalarının İslâmiyetin yayılmasını önlemek üzere faaliyete girişmeleri üzerine tekrar harekete geçen Sultan Mahmûd, müttefik kuvvetlere karşı Vayhand şehri ovasında yapılan muhârebeyi ağır kayıplar vererek kazandı. Ancak bu savaş ile Kuzey Hindistan racalarının kuvvetleri ezilmiş ve Pencab yolu Müslüman-Türk orduları için güvenli bir hâle getirilmiş oldu.Sultan Mahmûd, Ekim 1009 târihinde büyük bir ticâret merkezi olan Narayyanpur’u zabtetti. 1010 târihinde çıktığı seferde Multan’ı bütünüyle fethetti. Müslümanlara eziyet eden Karmatîlere ağır bir darbe daha indirildi. 1014 târihinde çıkılan Dokuzuncu Hint Seferinde Nandana Kalesinin fethinden sonra Keşmir üzerine yüründü. Keşmir kuvvetleri iki defâ bozguna uğratıldı. Bu zaferin Hindistan’daki yankıları pek büyük oldu ve İslâmiyet en uzak yerlere kadar yayıldı.Putları YıktırdıSultan Mahmûd, onuncu seferini, Hintlilerce mukaddes bilinen pekçok tapınak ve putun bulunduğu Thanesar şehrine yaptı. Hiçbir mukâvemetle karşılaşmadan şehre giren Sultan, bütün putları kırdırdı. “Çakrasvami” adındaki en meşhur putu Gazne’ye götürerek halka gösterdi. Bu zafer Hinduların Müslümanları tanımalarına sebeb oldu. Bunun netîcesinde pekçok kimse İslâmiyetle şereflendi. 1015 yılında Keşmir yolu üzerine Lokhot Kalesini kuşattı ise de şiddetli kış yüzünden bir netîce elde edemeyerek geri döndü.Hint dünyâsı Sultan Mahmûd’dan o derece yılmıştı ki, herhangi bir yere sefere çıksa şöhreti ondan önce varıyor ve şehirler korkudan teslim oluyordu. On ikinci seferini zengin ve bayındır bir ülke olan Kanave’a karşı yaptı. Sirsava Kalesini zaptetti. Baran (Bulendşehr) Kalesi önüne geldiğinde Raca Hardat, Sultânı karşılayarak Müslüman olduğunu bildirdi ve şehri teslim etti. Onunla birlikte 10.000 taraftarı da İslâmiyeti kabul etti. 

Mahmûd Han, sefere devamla Cumne ile Ganj nehirleri arasında bütün şehirleri aldı. 20 Aralık 1018’de de asıl hedefi olan Kanave’i fethetti. Bu seferden tahmînen üç milyon dirhem para, altmış bin esir ve beş yüz fil ganîmet ile dönüldü.1020 yılında Kalincar, 1021’de Keşmir ve 1022’de tekrar Kalincar racaları üzerine seferler düzenleyen Sultan, bunları itâat altına aldı. On altıncı ve en meşhur seferleri Somnat üzerine yaptı. Bu şehirde bulunan kutsal bir tapınaktaki put her yıl yüzbinlerce Hindû tarafından ziyâret edilir ve en kıymetli mücevherlerle süslenirdi. Sultan Mahmûd bunu işitince bu sapık inançla birlikte o putu da yıkmaya karar verdi. Bu sâyede Hintliler arasında İslâm dîninin yayılması da çabuklaşmış olacaktı.18 Ekim 1025 târihinde otuz bin atlı ve yüzlerce gönüllüden meydana gelen orduyla harekete geçen Sultan, 8 Ocak’ta Somnat’ı zabtetti. Tapınağa girdikten sonra müezzine, tapınağın üzerine çıkarak ezân okumasını emretti. Tapınaktaki putların tamâmını kırdırdı. Rivâyete göre tapınaktaki ganîmetten Sultân’ın payına düşen beşte bir malın değeri yirmi milyon dînâr idi. On yedinci seferinde ise Karmatî olan Mansura hâkimi Hafif’i cezâlandırdı.İlme ve Sanata Büyük Önem VerdiYemînüddevle Mahmûd Gaznevî, cihangirâne fetihleri yanında, âlim bir zât olup, ilme ve sanata büyük önem verirdi. Sultan’ın sarayında her gün âlim ve şâirlerle devamlı ilmî müzâkereler yapılırdı. Sultan bu toplantıların birçoğuna kendisi de iştirâk ederdi. Sultan Mahmûd’un adına birçok eserler yazılmış olup, kendisine takdim edilmiştir.Firdevsî’nin Şehnâme’si bunlardan biridir. Ehl-i sünnet âlimlerinin yetiştirilmesine büyük gayret sarf eden Gazneli Mahmûd, Râfizî ve bid’at ehline karşı sert, hak mezhep ve ehline karşı pek yumuşaktı. Dîne, medeniyete hizmetleri pek büyük oldu. Parlak bir devir açtı. Ebü’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri onun zamânında yaşamış en büyük İslâm âlimlerinden biridir. Otuz üç sene adâlet ve muvaffakiyetle saltanat sürüp, 1030’da Gazne’de vefât etti. Gazne’deki türbesi pek mükemmel ve müzeyyendi. Yerine oğlu Celâlüddevle Muhammed geçti.Sultan Mahmûd, ömrünün kırk beş senesini savaş meydanlarında dâimâ hareket hâlinde geçirdi. O, Türk-İslâm dünyâsının yetiştirdiği en büyük hükümdârlardan biridir. Son derece cesûr ve o derece de ihtiyatlıydı. Âlimleri toplayıp çok hürmet ve ikramda bulunurdu. Onların kalplere feyz veren sohbetlerinden faydalanırdı. İslâmiyeti yaymak gâyesiyle, iki cephede faâliyette bulundu. Hindistan’daki putperest Berehmenler ve Mısır Fâtımî Devleti (909-1171)nin yoğun propagandası ile İslâm ülkelerinde yayılan ve yıkıcı Râfizî-Bâtınî hareketleriyle mücâdele etti. Berehmenleri her yerde mağlûbiyete uğrattı. Buna karşılık Râfizîliği sıkı tâkib edip, ideolojilerini yasaklayıp, yıkıcı ve bölücü eserlerini imhâ etmesine rağmen, faaliyetlerini bütünüyle ortadan kaldıramadı. Lâkin yayılmasını büyük ölçüde önledi.Devletin menfaatlerinin gerektirdiği her çâreye başvuran bir hükümdârdı. Hâdiseleri isâbetlice değerlendirmekte pek mâhirdi. Ordusu özel tâlim ve terbiye ile yetiştirilen ve sultânın şahsî birliklerini meydana getiren “Hassa Ordusu” ile ganîmetten hisse alan “Gönüllüler”den meydana gelirdi. Gaznelilerin savaş gücünün büyük bir kısmını gönüllüler meydana getirirdi.Sultan Mahmûd, İslâm ülkelerinden, vazîfeli adamları aracılığıyle gâziler toplattığı gibi, sefer zamanlarında her taraftan gelerek kendiliklerinden orduya katılanlar da kalabalık bir mikdâra ulaşırdı. Sultan Mahmûd, bu sistem sâyesinde, Orta Doğuda cihâd yapmak arzusunda olan gayretli Müslümanlar ile zararlı faaliyetlerde bulunarak sosyal bünyeyi sarsabilecek işsiz güçsüzleri başka bölgelere seferber ederek, onlara yeni imkânlar temin ediyordu. Böylece, zâlim olmayan, bir disiplin altında toplanabilen bu insan gücünü, ülkelerine problem olmaktan çıkarıyordu.Hindistan seferleri netîcesinde Gazneli Devleti, sınırlarını genişletip, çok zenginleşti. Gazne şehri parklar, bahçeler, zafer âbideleri, câmiler ve Ulu Câmi gibi mîmârî eserlerle süslenmişti. Ayrıca Belh, Nişâbur gibi büyük şehirler de, o devrin en güzel ve bakımlı beldeleri hâline gelmişti.Gazneli Mahmûd, kalabalık orduları sevk ve idârede muktedir, üstün bir kumandanlık kâbiliyetine sâhipti. Her türlü iklim ve tabiat şartlarına göre savaş usûlü tatbik etmek, malzeme temin etmek, askerî birlikler yetiştirmekte de askerî bir dehâsı vardı. Hindlilere karşı iyi tâlimli okçu tümenleri kullanmış, Mâverâünnehr, Harezm ve Büveyhîler seferlerinde, bu ülkeler ordularının savaşmağa cesâret edemedikleri filleri ileri sürmüştü. Gazneli Mahmûd gerek iyi idâresi, gerekse hak severliği ve adâletiyle yüzyıllarca sevilmiş örnek devlet adamlarından biridir.
 
Babür Şah Hindistan’da en büyük İslam Devleti olan Gürganiye Devletinin kurucusu. Asıl adı Zahireddin Muhammed Babür’dür. Timur Han soyundan gelip, babası Sultan Ebu Said’in oğlu, Fergana hükümdarı Ömer Şeyh Mirza’dır.

14 Şubat 1483’te Fergana’da doğdu. 1493’te babasının ölümü üzerine Fergana hükumetine varis oldu. 11 sene Özbek ve Tatar melikleri ile savaş edip, nihayet hakimiyeti sağlayamayacağını anlayarak güneye indi. 1504’te Kabil’i fethedip kendisine başşehir yaptı. Aynı zamanda Gazne’yi aldı ve kısa zamanda Afganistan’ın büyük bir kısmını içine alan bir devlet kurdu. 1511 Ekiminde Semerkant İmparatorluk tahtına oturdu. Bir ay sonra Taşkent’i, Buhara’yı aldı, bütün Maveraünnehr’e hakim oldu. Fakat, bir müddet sonra, Özbekler tarafından ata yurdundan kovuldu.

Büyük Zaferler Kazandı

Babür Şah, 1519’da Hayber’i geçerek, Hindistan’a girdi. Pencab’a düzenlediği beş sefer sonunda bütün kuzey Hindistan’ı fethetti. 1525’te Hindistan’ın tamamını fethetmek üzere Kabil’den ayrıldı. 1526’da, yani Osmanlılar’ın Mohaç Zaferinden birkaç ay önce, Paniput Meydan Muharebesinde Sultan İbrahim Ludi’nin 100.000 asker ve 1.000 filden müteşekkil büyük ordusunu yendi. Bu zaferle Babürlüler (Gürganiye) Devletini kesin olarak kurdu (1526). Böylece Hindistan, Türk İmparatorluğu tacı Ludilerden Babür’e geçti.

Bu başarıdan sonra Delhi, Agra ve Hanpur’u alan Babür Şah, Agra’yı başşehir yaptı. 1527’de Hindular üzerine yürümek için Agra’dan çıktı. Hindular aralarında ittifak kurduktan sonra, 100.000 kişilik bir ordu ve birkaç yüz zırhlı fille yeni Hindistan fatihinin üzerine yürümeye başladılar. Çok kritik ve tarihi bir andı. 

Babür’ün harbi kaybetmesi demek, Ganj Vadisinin Hinduların eline düşmesi, netice itibariyle beş asırlık Müslüman ve Türk hakimiyetinin Hint kıtasından atılması demekti. Babür 13.500 kişilik pek seçkin bir Türkistan atlı birliği ile düşman üzerine yürüdü. Yanında Osmanlı Türklerinden Mustafa Rumi’nin kumanda ettiği bir topçu birliği de bulunuyordu.

 Hindularda ne top, ne de tüfek vardı. Ateşli silahlar ve Türk atlısının üstün savaş kabiliyeti, Babür’e savaşı kazandırdı. Düşman tamamen imha edildi. Bu, Babür Şah için Paniput’tan daha büyük bir zaferdi. 

Biyana civarında geçen bu Kanva Meydan Muharebesinde birkaç saat içerisinde düşmanı yok eden Babür, “Gazi” ünvanını aldı. Meşhur Zeynüddin Hafi’nin torunu Şeyh Zeyn Hafi’nin kaleme aldığı “Zafername”, bütün İslam memleketlerinin hükümdarlarına gönderildi. Bundan sonra Odh (Audh) eyaleti de fethedildi. Ardarda yapılan fetihlerle Babür İmparatorluğunun sınırları çok genişledi.

Edip, Şair, Sanatkârdı

Babür Şah, 25 Aralık 1530’da Agra’da öldü ve vasiyeti üzerine pek sevdiği Kabil’e götürülüp, orada gömüldü. 1526’da kurduğu devlet 1858 senesinde İngilizlerin işgaline kadar, 332 sene varlığını sürdürmüştür. Kabri üzerine Şah Cihan tarafından 1646’da muhteşem bir türbe yaptırıldı. Babür Şah memleketin imarı için gayret gösterdi. Hindistan ve Afganistan’da birçok yollar, kervansaraylar ve medreseler yaptırıp, fethettiği yerleri mamur hale getirdi. 

Alim, edip bir zat olan Babür Şah, hayatını kendisi yazdı. “Tüzük-i Baburi” (Babürname) adını verdiği bu kitabı, Ekber Şah zamanında Çağatay dilinden Farsçaya sonra İngilizceye tercüme edilerek neşredildi. Türkçe pek değerli bir “Aruz risalesi” yazdı ve kendisine doğduğu zaman Zahirüddin Muhammed adını veren zahiri ve batıni ilimlerin hazinesi büyük mutasavvıf Hace Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin Farsça Hanefi fıkhı üzerine yazdığı “Risale-i Validiyye”’yi Türkçe nazma çevirdi. 

Yine Hanefi mezhebine ait fıkıh bilgilerini içine alan “Mübeyyen” adlı eseri yazdı. Şiirlerini “Divan”’da topladı. Orjinal yazı stili, “Hatt-ı Baburi” adıyla meşhur oldu. Babür, Türkçe’den başka pek mükemmel surette Farsça, Arapça ve Moğolca biliyordu. Ölümünden sonra “Hazret-i Firdevs-Mekani” ve “Hazret- i Giti-Sitani” (Cihan Fatihi) diye anılmıştır.

Tarihçi Yılmaz Öztuna “Türk Tarihinden Portreler” kitabında diyor ki; 

Bâbur’un Doğu Türkler adına Hindistan’ı fethinden sadece 4 ay sonra Kanuni Sultan Süleyman da Mohaç’ı kazanıp Batı Türkleri adına Macaristan’ı fethetti. 16. asra “Türk Asrı” denmiştir.
     
Tarihin gördüğü en muhteşem devletlerden birinin kurucusu olan Bâbur Şâh, 2.700 yıllık Türk tarihinin en seçkin şahsiyetlerinden biridir. 2.700 yıl içinde Türkler’in her alanda yetiştirdiği birkaç yüz dahinin arasından en büyük 20’si seçilse Bâbur rahatça aralarına girer. Askerlik ve Yönetimdeki dehası yanında san’at dehası, kabiliyetlerinin çeşitliliği, uzun olmayan bir ömre sığdırabileceği şeyler pek çok tarihçinin hayranlığını kazanmıştır. 

Bâbur Şâh; edebiyatçı, yazar, bestekâr, mimar, bahçe mimarı, nakkaş,  müzehhib, hattat, mutasavvıf, zoolog ve botanist’ tir. Din, ilm ve san’at adamlarını çok cömertçe himaye etti. Doğu Türkleri’nin Herat Rönesansı’nı Hindistana getirdi.

En önemli eseri Bâbur-nâme adlı hatıralarıdır. Bu da Çağatay Türkçesidir. Türk dilinde bütün zamanlarda nesirle yazılmış eserlerin en mühim birkaçı arasında yer alır. Gerçek bir şaheserdir. Bâbur-nâme’yi okumayan bir Türk aydını çok şey kaybetmiştir.
Sultan Alparslan Selçuklu Devleti hükümdarı, Türk milletinin en büyük kahramanlarından. Selçuklu Devletinin kurulmasında önemli rolü olan Horasan valisi Çağrı Beyin oğludur. 20 Ocak 1029’ da doğdu. İyi bir tahsil gördü, sayısız zafer kazanarak mertliği ve iyi kumandanlığı ile ün saldı. Babasının ölümünden sonra Horasan valisi oldu. Amcası Tuğrul Bey, 4 Eylül 1063’te öldüğü zaman vasiyeti üzerine Selçuklu tahtına Alparslan’ın ağabeyi Süleyman getirildi, fakat Türk beyleri buna itirazda bulundular ve Alparslan’ı hükümdar tanıdılar.

  Alparslan 27 Nisan 1064te büyük bir törenle tahta çıktı. Amcasının vezirliğini yapan ve Süleyman’ın tahta çıkmasını isteyen Amidülmülk Kündiriyi azledip, büyük bir devlet adamı olarak tarihe adı geçen Nizamülmülk’ü vezir tayin etti. Başına buyruk beylerle mücadeleye girişen Alparslan, hepsini bir bayrak altına toplamayı başardı. Böylece Selçuklu Devleti kuvvetlendi.1064 yılının sonuna doğru Alparslan, Bizans İmparatorluğunun üzerine yürüdü. Gürcistan’ı zaptetti.

  İsyan eden kardeşi Kavurdu itaate zorladı. 1065te Amuderya ırmağını geçti, o bölgedeki hükümdarla anlaştı. Alparslan’ın beyleri, Anadolu’da akınlar yapıp sayısız zafer kazandılar. Selçuklu Sultanının gittikçe kuvvetlenmesi Bizans İmparatorluğunu telaşlandırdı. İmparator Romanos Diyojenes ordusunu toplayıp sefere çıktı. Palu’ya geldiğinde Malatya’da bıraktığı ordusunun Türkler tarafından perişan edildiği haberini aldı. Geri dönmeye mecbur kaldı. 1070 yılında Alparslan, Horasan ve Irak ordularının başında Azerbaycan’a girdi, sınırdaki kaleleri fethetti. 

  Van gölünün kuzeyinden geçerek Malazgirt önüne vardı, kale teslim oldu. Diyarbekir'den
Elcezire’ye girdi, Urfay’ı kuşattı. Mısır’da birbirleriyle mücadele eden Fatımi komutanları, Alparslan’ı Mısırı almaya teşvik ediyorlardı. 1071 yılında Selçuklu ordusu Halep’te toplandı.

Bizans Ordusu Geçtiği Yerlerde Büyük Katliamlar Yapıyordu

  Alparslan’ın Mısır Seferine çıktığını öğrenen Bizans İmparatoru Diyojenes son bir hamle yapmayı düşündü. Azerbaycan’a kadar giderek Türk kalelerini zapta ve Türkleri Anadolu’dan atmaya karar verdi. Rumeli’de yaşayan Peçenek ve Oğuz Türklerini de ordusuna kattı. 13 Mart 1071de 200.000 kişilik Bizans ordusu İstanbul’dan yola çıktı. İmparator, halkına büyük zaferle dönmeyi vad etmişti. Diyojenes ve ordusu yol boyunca katliam yaparak Erzurum yoluyla Malazgirt’e ulaştı. Halebi teslim aldığı sırada Bizans ordusunun gelmekte olduğunu öğrenen Alparslan, Mısır Seferinden vazgeçip kuzeye doğru yola çıktı. 

  Bizans ordusunun harekatını günü gününe haber alarak, vaziyetini ona göre ayarladı. Musul, Rakka, Urfa yoluyla Diyarbekir ve Bitlis’e ulaştı. Ordusundan on bin kişilik bir kuvvet ayırıp Ahlat’a gönderdi. Bizans kuvvetleri ile ilk çarpışma Ahlat’ta oldu. Bizanslılar bozuldu. Buna iyice kızan imparator, Malazgirt Kalesine hücum edip, içerde yaşayan kadın-çocuk, ihtiyar ne varsa hepsini öldürdü. 

  Malazgirt’e doğru devamlı yol alan Alparslan 24 Ağustos günü Malazgirt’in doğusundaki Rahva Ovasına ulaştı. Ahlat’a gönderilen kuvvetlerin gelmesi ile kısa bir zamanda karşısına çıkmasına şaşıran Bizans İmparatoru da, ordusunu Rahva Ovasının öbür tarafında düzene koydu. Anlaşma tekliflerinin reddedilmesi üzerine savaş hazırlıkları başladı.

  

Yarabbi! Seni Kendime Vekil Yapıyorum

   26 Ağustos Cuma günü askerlerini toplayan Alparslan atından inerek secdeye vardı ve; “Ya Rabbi Seni kendime vekil yapıyor; azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Ya Rabbi Niyetim halistir; bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret” diye dua etti. Sonra atına binerek askerlerine döndü ve; “Ey askerlerim Eğer şehid olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere çıkacaktır. Benden sonra Melikşah’ı tahta çıkarınız ve ona bağlı kalınız. Zaferi kazanırsak istikbal bizimdir.”

  Bu sözler orduyu coşturdu. Büyük şevkle ileri atıldılar. Alparslan son derece kurnazca bir harp taktiği planlamıştı. Hilal şeklinde yaydığı ordusuyla akşama kadar Malazgirt meydanında dövüştü. Şaşkına dönen Bizans ordusu, hilalin içine düştü. 200.000 kişilik koca ordu perişan oldu. İmparator esir edildi.

 Sultan Alparslan savaştan sonra huzuruna getirilen imparator, hiç ümid etmediği şekilde affetti. Bizans imparatorunun harp tazminatı ödemesi, her yıl haraç ve ihtiyaç halinde Selçuklu ordusuna asker göndermesi karşılığında barış anlaşması yapıldı. Fakat Diyojenes, İstanbul’a geri dönerken, Bizans tahtının el değiştirmesi, anlaşmayı geçersiz kıldı.

   Alparslan da, Selçuklu şehzadelerini Anadolu’yu fetihle görevlendirdi. Türkler, kısa zamanda  Anadolu’ya hakim oldular. Sultan Alparslan, Malazgirt zaferinden sonra 1072 senesinde çok sayıda atlı ile Maveraünnehr’e doğru sefere çıktı. Türkleri bir bayrak altında toplamak istiyordu. Ordunun başında Buhara’ya yaklaştı. Amuderya nehri üzerinde bulunan Hana kalesini muhasara etti. Kale komutanı, batıni sapık fırkasına mensup Yusuf el-Harezmi, kalenin fazla dayanamayacağını anladı ve teslim olacağını bildirdi. 

Kalbime Bir An Gurur Geldi

  Hain Yusuf, Alparslan’ın huzuruna çıkarıldığı sırada Sultana hücum edip, hançer ile yaraladı. Yusuf’u derhal öldürdüler. Fakat Sultan Alparslan da aldığı yaralardan kurtulamadı. Dördüncü günü, 25 Ekim 1072 tarihinde; “Her ne zaman düşman üzerine azmetsem, Allahü tealaya sığınır, Ondan yardım isterdim. Dün bir tepe üzerine çıktığımda, askerimin çokluğundan, odumun büyüklüğünden bana, ayağımın altındaki dağ sallanıyor gibi geldi. ‘Ben, dünyanın hükümdarıyım. Bana kim galip gelebilir?’ diye bir düşünce kalbime geldi. İşte bunun neticesi olarak, Cenab-ı Hak, aciz bir kulu ile beni cezalandırdı. Kalbimden geçen bu düşünceden ve daha önce işlemiş olduğum hata ve kusurlarımdan dolayı Allahü teala’dan af diliyor, tövbe ediyorum. La ilahe illallah Muhammedün resulullah...” diyerek şehid oldu. 

Bidat Nedir Bilmeyiz 

Tahran yakınlarındaki Rey şehrine defnedildi. Yerine oğlu Melikşah geçti. Sultan Alparslan saltanatı müddetince İslam dinine hizmet etti. İslamiyeti içten yıkmaya çalışan gizli düşmanlara ve batıni, şii hareketlerine karşı çok hassastı. Hatta bir defasında; “Kaç defa söyledim. Biz, bu ülkeleri Allahü tealanın izniyle silah kuvveti ile aldık. Temiz müslümanlarız, bidat nedir bilmeyiz. Bu sebepledir ki, Allahü teala,biz halis Türkleri aziz kıldı.” demişti.

  Alparslan, büyük tarihi zaferlerinin yanı sıra, medreseler kurmak, ilim adamlarına ve talebeye vakıf geliri ile maaşlar tahsis etmek, imar ve sulama tesisleri vücuda getirmek suretiyle de hizmetler yaptı. İmam-ı azamın türbesini, Harezm Camiini ve Şadyah kalesi gibi pek çok eser inşa ettirdi.Zamanında; İmam-ı Gazali, İmam-ül-Haremeyn Cüveyni, Ebu İshak eş-Şirazi, Abdülkerim Kuşeyri, İmam-ı Serahsi gibi büyük alimler yetişmişti 
Sultan Sencer Büyük  Selçuklu Sultânı. Melikşah’ın oğludur. Babasının bir seferi sırasında, 1086 yılında Sincar’da doğdu. Küçük yaşından îtibâren ilim öğrenmiş, devlet idâresinde tecrübe kazanmış ve ağabeyi Sultan Berkyaruk’a devlet işlerinde yardımcı olmuştur.  Sencer, gerek ağabeyi Berkyaruk’un, gerekse diğer ağabeyi Muhammed Tapar’ın saltanatları zamânında devlet hizmetinde bulunarak millî birliğin teminine elinden gelen yardımı yaptı. Doğuda ortaya çıkan isyânları bastırdı. Bu esnâda gösterdiği başarılar sebebiyle Horasan melikliğine tâyin edilen Sencer, taht mücâdeleleri dolayısıyla Selçuklu Devletinin içinde bulunduğu durumdan istifâde ederek, Selçuklu topraklarına saldıran Şarkî Karahanlı Hükümdârı Kadir Hanın saldırılarını bertaraf etti (Haziran 1102). Gazneliler Devletini tâbi duruma soktu. Gazne’de hutbe, sıra ile; halîfe, sultan, sonra Melik Sencer ve nihâyet Gazne sultânı Behramşah adına okundu (1118). Sencer, ağabeyi Berkyaruk’un vefâtından sonra sultan olan diğer ağabeyi Muhammed Tapar ile de samîmî ve gösterişsiz münâsebetlerini devam ettirdi. O, doğu bölgelerinde siyâsetini icrâ ederken, Sultan Muhammed batı ile ilgileniyordu. Yâni Sultanla müstakbel sultan birbirini tamamlıyorlardı.  Babası Melikşâh’ın siyâsetini tâkip eden Sencer, Horasan’dan îtibâren, devletin doğusunda Selçuklu düzenini yeniden kurdu. Böylece Selçuklu Devleti, doğudan emin olarak batıda mücâdelelerine devâm etti.

Horasanda Kendisini Sultan İlan Etti  Muhammed Tapar’ın ölümü üzerine (18 Nisan 1118), henüz küçük yaşta bulunan oğlu Mahmûd, devlet erkânı tarafından, Büyük Selçuklu Devleti tahtına çıkarıldı. Diğer taraftan Sencer de Horasan’da kendisini sultan îlân etti (14 Haziran 1118) ve sultanlığını halîfeye tasdik ettirdi. Sencer’in tek başına Büyük Selçuklu Sultânı olabilmesi için, tahta çıkarılan Mahmûd’un bertaraf edilmesi lâzımdı. 14 Ağustos 1119’da Save’de amca-yeğen arasında yapılan savaş, Sencer’in gâlibiyetiyle netîcelenince Sencer, Büyük Selçuklu sultânı oldu. Devletin merkezi, Irak-ı Acem’den Horasan’a nakledildi.  Mahmûd’la yapılan anlaşmaya göre, Rey, Sencer’de kalmak üzere, imparatorluğun batı tarafları Mahmûd’a verilecekti. Ancak Mahmûd hem sultan ünvânını koruyacak, hem de Sencer’e tâbi olacaktı. Böylece Irak Selçukluları Devleti kurulmuş oldu.   Sencer, 1113’te Semerkant’a, 1114’te Gazne ve Gurlular üzerine sefer yaparak bölgede hâkimiyetini tesis etti. Ayrıca Irak, Âzerbaycan, Taberistan, İran, Sistan, Kirman, Harezm, Afganistan, Kaşgar ve Mâverâünnehr’de hakimiyet kurdu. Uzun zaman saltanat mücâdeleleri geçiren devleti yeniden tanzim etti. Âdeta devleti yeniden kuran Sencer, idâreci kadroyu da yeniden tâyin etti. Irak-ı Acem’in yarısı ile Gilân bölgesini Şehzâde Tuğrul’a; Fars eyâletiyle, İsfehan ve Huzistan’ın yarısını ise Selçuk Şâha verdi. Kendisi de Sultan-ül-a’zam ünvânını aldı. Diğerleri ona tâbi oldular.  Bu birlik bir müddet böyle devâm etti. Fakat Halife Müsterşît ile bir ittifak kuran Mahmûd, amcasına isyân hazırlıklarına başladı. Bunu haber alan Sencer, Mahmûd’un üzerine yürüdü. 26 Mayıs 1132’de yapılan Dînever Savaşı Sencer’in gâlibiyetiyle netîcelendi. Sencer, yanında getirdiği diğer yeğeni (Mahmûd’un küçük kardeşi) Tuğrul’u, Irak Selçukluları tahtına çıkardı ve ona bâzı tenbihlerde bulunarak geri döndü.  Daha sonra Karahanlıların isyânını bastıran Sencer, 1136’da Gazneliler ve 1141’de Harezm’in isyânını bastırdı. 1141’de gayri müslim Karahitayların, Karahanlılara hücûmuna mâni olmak isterken Semerkant yakınlarındaki Katavan sahrasında Karahitaylara mağlup olması, uzun süren saltanatının dönüm noktası oldu ve onu son derece telâşa düşürdü. Belh’i kaybetti.  Sencer’in bu mağlûbiyeti, gerek Müslüman gerekse Hıristiyan dünyâsında büyük akisler yaptı. Mağlûbiyeti fırsat bilen Harezmşâh Atsız, Horasan ve Sencer’in pâyitahtı Merv’i istilâ etti ve hazîneleri alıp götürdü. Sencer’in Harezm’e sefer yapacağını öğrenen Atsız, ona karşı meydan muhârebesi vermeyi göze alamadı, tekrar itâatini arz edince affedilerek hazîneleri iâde etti. Bu uzlaşma hiçbir şeyi halletmedi ve Sencer, Atsız’ı iknâ etmek üzere meşhûr şâir Edib Sâbir’i elçi gönderdi. Atsız, tertip ettiği bir sûikastle Edib Sâbir’i öldürtünce, Sencer üçüncü defâ Harezm’e sefer yapmaya mecbur oldu (1147). Sencer, pâyitaht kapılarına dayanınca, Atsız af dilemek üzere elçi gönderdi. Sultan yine affetti.  Bu esnâda Sencer’in kumandanlarından Kumac, bağımsızlık îlân eden Gur Sultânı Alâeddîn Hüseyin Cihansuz’a yenilmişti. Sultan Sencer, Gurlulara karşı sefer hazırlıkları yaparken, Gurlular Gaznelilerle savaşa tutuştu. Netîcede Gazneliler kat’î mağlûbiyete uğradı ve Behramşâh Hindistan’a kaçtı. Gaznelilerin pâyitahtı, Gur hükümdârı Alâeddîn Hüseyin Cihansuz tarafından yerle bir edildiği sırada, Sultan Sencer de, Gurlulara haddini bildirmek için yola çıkmıştı. Haziran 1152’de yapılan savaşta Gurlular mağlup ve hükümdârları da esir edildi. Gur idâresi tekrar Alâeddîn Cihansuz’a verildi. Sencer, Katavan sahrasındaki yenilgiden beri, ilk defâ büyük bir zafer kazanmış ve tekrar îtibârını yükseltmişti.  Fakat bu defâ Oğuzlarla Selçuklu emirleri arasındaki ayrılık büyüdü ve bir kısım emîrlerin ısrârı üzerine, Oğuzlarla Belh vilâyeti içinde savaşa mecbur oldu (Mart ve Nisan 1153). Savaş, Selçuklu ordusunun mağlup olmasıyla sonuçlandı. Sultan esir düştü. Tâbi bulundukları Selçuklu Devletinin büyük sultânını esir alan Oğuzlar, beklemedikleri bu netîceden sonra birden bire kendilerini devletin başında buldular.

   Esir Sultan’ı Tahta oturtuyor, gereken saygıyı gösteriyor; Fakat gece de demir bir kafese koyuyorlardı. Her ne kadar Sencer aralarında esir sıfatıyla bulunmuşsa da, kendilerinden birini sultan yapmayarak, esir hükümdârı tahta oturtup saygı göstermeleri; Oğuzların Büyük Selçuklu Devletini devam ettirmek istediklerini gösteriyordu. Fakat Büyük Sultan, Oğuzların elinde esâret altında hükümdâr olmaktansa tahtı terk etmeyi tercih etti. Merv hânkâhına kapandı. Yine esâret devâm ediyordu. Üç yıl süren esirlik hayâtında çok sıkıntılar çekti. Kumandanlarından Kumac’ın torunu Mu’eyyed Ayaba tarafından, Oğuz muhâfızları kandırılarak Nisan 1156’da kurtarıldı.  Ancak kurtuluşundan bir yıl sonra 29 Nisan 1157 senesinde vefât ederek Merv’de kendi yaptırdığı türbesine defnedildi. Vefâtında 91 yaşındaydı.  Kırk yıl süren saltanatı boyunca Sencer, doğu ve batı olmak üzere iki cepheli bir siyâset tâkip etmiştir. Fakat siyâsetinin ağırlık noktasını hep doğu teşkil etmiştir. Önce batıyı tanzime uğraşan Sencer, burada bir türlü istediğini yapamamıştır. Çünkü hâdiseler onu doğuya çekerken, batı tamâmen ihmâl edilmiştir. En ufak bir bahâneyle hep doğuya hareket eden Sultan’ın bunda ne kadar haklı olduğunu, Katavan Savaşı ve Oğuz isyânının doğuda patlak vermesi göstermiştir.  Sencer zamânında halk refah içindeydi. Mevcut nizamı bozmak ve Ehl-i sünneti zayıflatmak için ortaya çıkan Bâtınîlik ve İsmâilîlik cereyânı, devlet tarafından alınan bütün tedbirlere rağmen, câhiller arasında yayılmaya devâm etmiş, kaleden kaleye sıçrayarak, bir taraftan Sûriye’ye, diğer taraftan devletin belkemiği olan Horasan’a doğru yayılmıştı. Her tarafta bir tedhiş hareketi almış başını gidiyordu. Fakat Sultan, saltanat mücâdeleleri, iç karışıklıklar ve doğudan gelen saldırılar sebebiyle onlarla yeteri kadar ilgilenemedi.Sencer Devrinin En Büyük Âlimi İmâm-ı Gazâlî Hazretleri  Babası Melikşâh devrinde de bulunmuş olan İmam-ı Gazâlî hazretleriyle Sencer’in münâsebetleri meşhurdur. Ahmed Nâmık-i Câmî rahmetullahi aleyhle de münâsebeti olan Sencer, âlim ve şâirleri sarayından eksik etmezdi. Bunun netîcesi olarak, uzun süren saltanatı zamânında Sultanın teveccühüne mazhar olan pekçok âlim, sanatkâr, tabip yetişmiştir. Allah adamlarının yanında bulunmaktan hoşlanan Sultan Sencer, onların nasîhatlerini can kulağıyla dinler, hatâ yaptığında îkâz etmelerini ricâ ederdi. Kim olursa olsun kendisine yapılan şikâyeti sabırla dinler adâleti yerine getirirdi.  Sultan Sencer’in teşvikleriyle Horasan, bütün İslâm dünyâsına ve bu arada Anadolu’ya devamlı şekilde din ve ilim adamı sevk eden bir merkez olmuştu. Sencer zamânında Selçuklu devlet teşkilâtı da en sağlam hâlini almıştı.Sencer, daha sağlığında, babası Melikşâh kadar büyük bir hükümdâr sayılmıştır. Ölümünden sonra da kaynaklarda yine Melikşâh ile birlikte örnek hükümdâr olarak gösterilmiştir.  Hadîs-i şerîf rivâyet edebilecek kadar ileri derecede ilim sâhibi olup, hadis âlimleri arasında sayılmıştır. Farsça şiirler yazdığı da bilinmektedir.  Daha hayattayken Merv’de yaptırdığı türbesi büyük bir sanat eseri olup, devrinin medeniyeti hakkında fikir vermeye yeter. 
Sultan Mustafa Han IV Osmanlı sultanlarının yirmi dokuzuncusu ve İslâm halîfelerinin doksan dördüncüsü. Sultan Birinci Abdülhamîd Han’ın oğlu olup, 8 Eylül 1779 târihinde Âişe Sîneperver Valide Sultan’dan doğdu. Doğumunda üç gün top şenliği yapıldı. Şehzâdeliğinde yüksek din ve fen bilgileri öğretilerek yetiştirildi.

Amcası Sultan Selim Han’ın ıslâhat fikirlerine karşı çıkan bâzı devlet adamları yeniçerileri tahrik ettiler. Rumeli kavağında Kabakçı Mustafa’nın sevk ve idâresinde ayaklanan yamaklar, Sultan Üçüncü Selim Han’ı tahttan indirerek şehzâde Mustafa’yı 29 Mayıs 1807’de Sultan îlân ettiler.
Sultan IV. Mustafa Han, 1808'de Asiler tarafından öldürüldü ve Bahçekapı'da babasının türbesine defnedildi.
Sultan Genç Osman Osmanlı sultanlarının on altıncısı ve İslâm halîfelerinin seksen birincisi. Sultan Birinci Ahmed Han’ın oğlu olup, 3 Kasım 1604 târihinde Mâhfirûz Vâlide Sultan’dan doğdu. İyi bir eğitimle yetiştirildi. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve İtalyanca gibi doğu ve batı dillerini klâsiklerinden tercüme yapabilecek kadar güzel öğrendi. Kuvvetli bir edebiyat, târih, coğrafya ve matematik tahsili gördü. Fâris ve Fârisî mahlâsıyla şiirler yazdı. 
26 Şubat 1618 günü babasının yerine tahta geçen amcası birinci Mustafa’nın, rahatsızlığı yüzünden tahtı bırakmaya mecbur olması üzerine Osmanlı sultânı oldu. Tahta geçtiği zaman on dört yaşında idi.

iyi bir binici, silâh ve harp âletlerini kullanmakta pek mahir idi. Şecâat ve binicilikte akranı pek az olup, şirin çehreli ve güzel tavırlı idi. Gençliğinin en parlak günlerinde tahta çıkıp, tecrübeli, akıllı ve sâdık bir yakınına mâlik olmayışı, kendisine bu hazîn sonu hazırlamıştır. Yazmış olduğu şu beyt onun ıslâhat ve düşünceleri ile muhaliflerin durumunu çok güzel ifâde etmektedir:

Niyyetim hidmet idisaltanat ü devletimeçalışır hâsid ü bedhâhaceb nekbetime

Genç Osman 20 Mayıs 1622’de şehit edildi. Kabri Sultan Ahmet’te I. Ahmet Han Türbesindedir.
Sultan IV. Mehmed Han O smanlı sultanlarının on dokuzuncusu ve İslâm halîfelerinin seksen dördüncüsü. Sultan İbrâhim Han’ın oğlu olup, 1/2 Ocak 1642’de Hadîce Turhan Sultan’dan İstanbul’da doğdu. Doğumuna çok sevinilip, donanma şenlikleri yapıldı.

Şehzâdeliğinde, İmâmı Şâmî Yûsuf Efendi, Şâmi Hüseyin Efendi ve diğer kıymetli hocalardan ders alarak yetiştirilmeye başlandı. Babası İbrâhim Han’ın âsiler tarafından tahttan indirilmesi üzerine 8 Ağustos 1648’de Sultan olan Dördüncü Mehmed Han yedi yaşında idi. Tahsil ve tâlimine saltanatı zamânında da devam etti.

Osmanlı Devleti’nde Kânûnî Sultan Süleymân Han’dan sonra en fazla tahtta kalan padişah olan Dördüncü Mehmed Han, yaradılış îcâbı mûtedil, kadirşinas ve vefâkâr olup, verdiği söze sâdık bir şahsiyete sâhipti. Orta boylu, tıknaz, beyaz tenli ve yanık çehreli idi. Ata çok bindiği için vücûdu öne meyilli idi. Ava, edebiyata, târihe merakı olup, sohbet dinlemeyi severdi. Beş vakit namazı cemâatle kılardı. İçkiyi yasak edip, imalathaneleri kapattırdı. Dîne sonradan karıştırılan bütün hurâfelerin kaldırılması için uğraştı.

Kahvehaneleri kapattırıp, oyuncu ve çalgıcıları İstanbul’dan uzaklaştırdı. Sadrâzamlığı Köprülü ailesine verip, idâreden memnun olunca, savaşlardan zaman kaldıkça çok sevdiği sürek avlarına devam etti. Ava merakından Avcı lakabı verilmiştir. Zamânında Osmanlı Devleti en geniş hudutlarına kavuşarak, dünyâ siyâsetinde faal rol oynadı.
 Dördüncü Mehmed Han devrinde, kıymetli ilim adamları ve san’atkârlar yetişti. Her türlü sahalarda kıymetli eserler yazılıp, yapıldı. Seyyid Feyzullah, Vânî Mehmed Efendi, Ayşî Mehmed, Hibrî Ali, Ebü’lBekâ Eyyûb bin Mûsâ, Şuûrî Hasan efendiler kıymetli fıkıh, edebiyat, lügat ve diğer ilimlere âid eserler yazdılar. Dördüncü Mehmed devrinde inşaatı tamamlanıp, ibâdete açılan Yeni Câmi, Osmanlı mîmârisinin şâheserlerindendir. Yeni Câmi yanındaki Mısır Çarşısı, bu câmiye vakıf olarak yapılmıştır.

6 Ocak 1693'te vefat eden Sultan IV. Mehmed Han Eminönünde annesi Turhan Valide Sultan türbesine defnedilmiştir.
Sultan II. Abdülhamîd Han Osmanlı padişahlarının otuz dördüncüsü, İslâm halîfelerinin doksan dokuzuncusu. Sultan Abdülmecîd Han’ın ikinci oğlu olup, 21 Eylül 1842 Çarşamba günü sabah saat 5’te eski Çırağan Sarayı’nda Tîri Müjgan Sultan’dan doğdu.

On yaşlarında annesini kaybeden şehzâde Abdülhamîd, Perestû Kadınefendi’nin himâyesine verildi ve iyi bir eğitime tâbi tutuldu.

Arabî’yi, Ferîd ve Şerîf efendilerden; Fârisî’yi Kazasker Ali Mahvî Efendi ve Sadrâzam Safvet Paşa’dan; tefsîr, hadîs, fıkıh ilimlerini, Gümüşhânevî Ömer Hulûsî Efendi’den; Fransızca’yı Gardet, Edhem ve Kemâl paşalardan; Osmanlı târihini vak’anüvis Lütfi Efendi’den öğrendi.

Spor ve at biniciliğini Lala Mehmed Sâdık Ağa ve Mâbeynci Osman Efendi’den, silâh tâlimlerini ve diğer askerlik bilgilerini hünkâr yaveri çeşitli subaylardan, tasavvufu Mehmed Zafîr Efendi’den, Rumeli Kazaskeri Halebli Ebü’lHüdâ Efendi’den öğrenerek zamânın ilimlerini tahsil etti.

Yüksek Ahlak ve Maharet Sahibiydi

Aynı zamanda iyi bir hattat ve marangoz idi. Marangoz atölyesi ve çiftlikleri vardı. Koyun besletti, üstübeç mâdenleri işletti. Para kazanarak zengin olup, servetini, saltanatı sırasında din ve devlet hizmetlerine sarfetti. Zekâsı ve politik kabiliyeti dolayısıyla amcası sultan Abdülazîz, onun serbest bir ortamda yetişmesini sağladı. Mısır ve Avrupa seyahatlerinde yanında götürdü.Şehzâde Abdülhamîd, zamânını ibâdetle, din ve fen ilimlerini öğrenmek, ata binmek, silâh kullanmak ve spor yapmakla değerlendirirdi.

Çok kültürlü, şahsı için iktisatlı, hayır ve hasenâtı için pek cömert, ileri görüşlü, dış siyâsette fevkalâde maharetli, yerli ve yabancı basını devamlı tâkib eder, her şeyi iyi öğrenmek isterdi. Dedesi sultan Mahmûd’u kendine örnek almıştı. Fevkalâde bir zekâ ve hafızaya sahipti. Bir defa gördüğü veya sesini işittiği kimseyi asla unutmazdı. Çok nâzikti, herkesin gönlünü almasını iyi bilirdi.

Sultan Abdülhamîd Han; orta boylu, geniş göğüslü, omuzları kalkık, sesi kalın ve gür, konuşması tane tane ve gayet sakin idi. Sık sık tebessüm eder, fakat kahkaha ile güldüğüne hiç rastlanmazdı. Yürüyüşü tabiî ve pek vakarlı, gayet nâzik, her hâlinde bir fevkalâdelik vardı.

Çok hassas, zekî, hafızası sağlam ve dikkatliydi. Giyinişi, yaşına uygun ve zarif olup, kış ve yaz, önü iki sıra düğmeli, İnce veya kalın yumuşak kumaşlardan yapılmış uzun palto giyer, sıhhate en müsait olan kumaşları tercih ederdi.

Sadeliği ve intizamı ön plânda tutar, yaptığı ve yapacağı şeyleri not eder, yaptıracaklarını da not ettirirdi. Zekâsı ve gönül alıcı muamelesi, yabancıların da hürmetini kazanmıştı. Bu sebeple işlerini kolaylıkla gördürürdü.  Hâl ve tavrında görülen fevkalâdeliğe hayran kalanlar, ona hizmet etmek, işlerini kolaylaştırmak hususunda yarışırlardı.

Abdülhamîd Han, maiyyetine ve vekillerine, ilim ve sanat erbabına ihsanı, ecnebilere hediyesi bol ve kıymetli idi. Mevkilerine, hizmet ve başarılarına göre ihsan ve ikramda bulunurdu. Halkdan, fakirlik ve sıkıntı içinde olanların hâlini haber alınca, para veya eşya gönderir, hastalara bizzat doktor yollardı.

Sultan Abdülhamîd Han’ın şahsiyeti hakkında, İngiliz koramirali Sir Henry Woods hatıratında şöyle demektedir: "Bana göre Sultan Abdülhamîd, gelmiş geçmiş Osmanlı padişahları arasında en müstesna mevkii işgal edenlerden biridir... Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan beri gelen en başarılı hükümdarlardandır. Çok sakin ve gösterişten uzak bir hâlde yaşardı. Bir meseleye çözüm ararken, mütehassıslarını dinler, ancak onların fikirlerine esir olmazdı. Şehzâde iken de akıllı, nâzikti ve o zaman da İstanbul’a gelen seçkin Avrupalılar kendisini ziyaret etmek isterlerdi...

 Eğer Sultan Abdülhamîd Han olmasaydı, devleti akılla idare etmeseydi, devlet çoktan yıkılmış olurdu. Türkiye’yi para ve personel bakımından kemiren, yoksul bırakan, gelişmesini durduran Doksanüç Rus Harbi’nin yaralarını sarabilmesi hayrete şayandır. Dış borçları ödedi, orduyu kuvvetlendirdi ve Osmanlı Devleti’ni gene dostluğu ve ittifakı aranır bir hâle getirdi... Sultan Abdülhamîd düşürülmeseydi, Birinci Cihan Savaşı patlamıyacaktı. Aksini farz etsek bile Sultan, Türkiye’yi tarafsız bırakacak ve harbden sonra hiç yıpranmamıış bir Türkiye, yıpranmış devletler arasında sivrilecekti... Yoksul halk tabakalarının bütün dertleriyle üzülerek ilgilendi ve doğrusu Hıristiyan tebeasını da ayırmadı. Çok büyük olan servetini bu yolda kullandı...

 Devlet yönetimini Bâbıâliden Yıldız’a alarak sistemi bozdu. Avrupa büyük basınını günü gününe ve mühim kitapları yayınlandıkları aynı yıl tercüme ettirip, okur veya okuturdu. Bu şekilde 6.000 kitap tercüme ettirmiştir ki, defterler hâlinde kütüphanesinden çıkmıştır.

Mükemmel Bir Dış Politika Yürüttü

Mükemmel dış politikasının esas prensipleri; soğukkanlılık, hareketsizlik, harp tehlikesini atlatmak, devletlerin aralarındaki en uyuşmaz noktaları, düşmanlıkları, kıskançlıkları derhâl teşhis edip, Osmanlı lehine kullanmaktı... Sabahın erken saatlerinden gecenin geç saatlerine kadar çalışarak pek az uyurdu. Halîfelik sıfatına, diğer pâdişâhlardan çok daha ehemmiyet vermiştir. Dünyânın her tarafındaki Müslümanlarla meşgul oldu. Onları İstanbul’a sevgi ve saygıyla bağlandı. İstanbul’da devamlı olarak binlerce yabancı Müslüman bulunur, Orta Afrika’dan Çin’e kadar olan ülkelerdeki Müslümanlar gelip gider, telkin ve emir alırlardı...
Gerçek aile babası, çocuklarına düşkün, onları iyi terbiye eden, hoşsohbet bir hükümdardı. Orduyu kullanmaya azmetseydi, hiç bir kuvvet onu tahtından indiremezdi. Ama buna yanaşmadı. Zâten savaşa ve kavgaya değil, ince diplomasiye inanırdı... Her seviyedeki adamın bir değeri olduğunu bilirdi... Hareket Ordusunda, Arnavut, Yahûdi ve Rumlar çoğunluktaydı. Yalnız subayları Türk’tü. Son Cuma selâmlığında bir kaç gün önce kendisine refâkat eden 8.000 çok iyi yetişmiş hassa askeri bile bu kuvveti darmadağın ederdi. Halk kendisini çok sevmiştir. Hal’inden bir kaç gün önceki son selâmlığında; "Pâdişâh’ım çok yaşa" âvâzeleriyle yeri göğü inleten halk, samimî idi..."

Sultan Abdülhamîd Han, İslâmıyetin emirlerini yapmakta ve yasaklarından kaçınmakta son derece hassasiyet gösterirdi. Abdestsiz yere basmazdı. İslâm’a aykırı yurt içinde ve dışında zararlı neşriyat yapılmaması, Müslüman evlâdlarının dinlerini ziyana uğratmamaları için mümkün olan her hizmet ve faaliyeti yürütmüştür.
Çok Cesur ve Tevekkül Sahibiydi

Çok cesur ve tevekkül sahibi idi. 1898 senesinde Dolmabahçe Sarayı’nın büyük muâyede salonunda Sultan, devlet erkânı, subaylar, paşalar, yüzlerce yerli ve yabancı temsilcilerle toplantı hâlinde bulunduğu sırada, şiddetli bir zelzele oldu. Sultan, bir kaç tonluk avizenin tam altında bulunuyordu ki, avize sağa sola saat rakkası gibi sallanmaya başladı. Kahraman paşalar, cesaretli subaylar, ömrünü savaşlarda geçirmiş gâziler birbirlerini çiğneyerek dışarı kaçarken, Padişah yerinden bile kımıldamadı, istifini dahi bozmadan; Allahü teâlânın kelâmından bâzı âyeti kerîmeler okuyarak, büyük bir vekâr ve tevekkül ile neticeyi bekledi.

Hayırsever ve cömert bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid, sıradan bir vatandaş gibi yaşardı. Yunan seferi sırasında, kendisine hazînede yeterli para olmadığı söylenince, atalarından kalma şahsî servetinden masrafları karşılamış, devletten beş kuruş almamıştı.

Boş vakitlerini marangozhanede geçirir, harika eşyalar yapar, bunları sattırır ve parasını fakir fukaraya dağıttırırdı. Osmanlı coğrafyasında pek çok, okul, yol, hastane gibi eserler yaptı. II. Abdulhamid Han 10 Şubat 1913’de vefat etti. Divan Yolundaki Sultan Mahmud Türbesine defn edildi.
Sultan Murâd Han II O smanlı sultanlarının altıncısı. Çelebi Sultan Mehmed Han’ın oğlu. 1404 senesinde Amasya’da Dulkadiroğlu Süli Bey’in kızı Emine Hâtun’dan doğdu. Çocukluğu Amasya, Bursa ve Edirne’de geçti. Ailesinin yanında ilk terbiye ve eğitimini tamamlayınca, devrin âlimlerinden ders aldı. 1415 yılında idârî ve askerî bilgileri öğrenip tecrübe kazanması ve devlet yönetimine hazırlanması gayesiyle lalası Yörgüç Paşa’nın yanında Amasya sancakbeyliğine gönderildi. 
Şehzâde Murâd, Amasya’dayken, 1417’de lalası Biçaroğlu Hamza Bey’le beraber Cenevizlilerden kâfir Samsun’u aldı. 1420’de Vezîriâzam Bâyezîd Paşa ile beraber Börklüce Mustafa ve Torlak Kemâl isyanlarını bastırdı. Babasının 1421’de vefâtı üzerine, on sekiz yaşındayken 25 Haziran 1421’de Bursa’da tahta geçti. 

İkinci Murâd Han, pek hareketli geçen padişahlığı süresince, bir an durup dinlenme imkânı bulamamış, Anadolu’da Türk birliğini korumak, Rumeli’de bütün Avrupa Hıristiyan âlemine karşı memleketi müdâfaa ve tabiî hudutlar içinde korunmasını mümkün hâle getirerek, devletin temelini kuvvetlendirmek için uğraşmış ve çok yıpranmıştı. Bu sebeple tahtını bir ara oğluna bıraktıysa da bunu fırsat bilip anlaşmalar hilâfına zuhur eden yeni haçlı saldırıları sebebiyle tekrar kumandayı ele almış, Varna ve Kosova’da büyük haçlı kuvvetlerini bozguna uğratarak, memleketi Asya ve Avrupa’da geçilmez bir kale hâline getirmişti. 
Halkının kendisine karşı duyduğu sevgi ve tâzimden dolayı "Koca Murâd Bey, Koca Murâd Gâzi" isimleriyle andığı Murâd Han, ince ruhlu, hassas, lütufkâr, âdil, merhametli olup sözüne sâdık, cesur ve tedbir sahibi, kumanda kâbiliyeti yüksek bir devlet adamıydı. On iki yaşında şehzâde iken başlayan muharebe hayâtı, vefâtına kadar devam etti. 
İlmî sohbetleri sever, âlimleri himaye eder ve onların ihtiyaçlarını karşılardı. Haftanın iki gününü ilim meclisinde sohbetle geçirirdi. Kendisinin de ilmi ve ibâdeti çok; zühd, verâ ve takvası pek fazlaydı. Tek kaygı ve düşüncesi; son nefesini îmân ile vermek, mahşer günü Allahü teâlânın huzûruna alnı açık, günâhtan pâk olarak çıkabilmekti. Nitekim oğlunu ve kızlarını evlendirdikten sonra, veziri Çandarlı İbrâhim Paşa’ya dönmüş; 

“Koca Çandarlı! Bu dünyâda arzulanan nedir ki! Oğul evermek, kız çıkarmak... Bunları Allahü teâlânın izniyle yerine getirdik. Geriye îmân ile gitmek kaldı” demişti. 

Hemen bütün ömrünü gazâ meydanlarında geçirdiği hâlde, îmâr işlerine ehemmiyet verip çok eser bıraktığı için "Ebü’l Hayrât" diye anıldı. Bursa, Edirne ve başka şehirlerde, yoksullar için imâret ve ulemâ için medrese yaptırdı. Edirne’de Dârülhadîsini ve buna gelir olarak Tahtakale hamamı, Alacahamam ve Üç Şerefeli Câmi’yi yaptırıp, bunları bir çok vakıflarla destekledi. Bursa’da Murâdiye semtinde câmi, medrese ve imâret yaptırdı. Edirne’de Ergene civârında bir köprü yaptırıp, Uzunköprü kasabasını kurdu. Selânik ve İpsala’da da câmiler inşâ ettirdi. 

Her yıl Kudüs, Halîl-ür-Rahmân, Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvere yoksulları için otuz beş bin altın gönderirdi. Ankara bölgesinde Balıkhisarı adlı büyük bir subaşılığın köylerini; Mekke yoksullarına vakfetmişti. Bulunduğu şehirde her yıl on bin altını kendi eliyle seyyidlere paylaştırırdı. Tebeasının hakkına ziyadesiyle riâyet eder, kul hakkından pek sakınırdı. Babası Çelebi Sultan Mehmed Han’dan kalma, Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvere fakirlerine, Resûl-i ekrem efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem komşularına hediye gönderme âdetini devam et-tirdi. Bir sene Molla Yegân başkanlığında bir sürre alayı gönderecek oldu. Kendi şahsî parası gönderilecek hediyeye yeterli gelmedi. Çandarlı Halil Paşa’dan ödünç borç para alıp, onu gönderdi. 

Gerçi kim haddim değüldür bû seni kılmak dilek, Ârif olan çün bilür ânı ne lâzım söylemek. 

gibi ustaca şiirler yazabilecek kadar kuvvetli bir şâir olan Sultan İkinci Murâd Han, ilme ve âlimlere çok hürmet edip evliyaya izzet ve ikramda kusur etmediği için, memleketi âlim ve evliya yurdu oldu. Herkesin duâsını aldı. Pek kıymetli eserlerin yazılmasma, tercüme edilip Türkçe’ye kazandırılmasına ve kıymetli ilim müesseselerinin inşâsına vesîle oldu. 

 Yazılan eserlerde açık bir dil kullanılmasını emrederek Türkçe yazmak husûsunda ti-tizlik gösterdi. Devrinde Osmanlı sarayı, âlim ve şâirlerin buluştuğu bir yer oldu. Büyük âlim Molla Yegân bile ona, hac dönüşünde hediye olarak, Fâtih’in hocası âlim Molla Gürânî’yi getirmişti. Bu husus hiç bir milletin kültür târihinde rastlanılmayan eşsiz bir hâdise olup, İkinci Murâd Han’ın ilme verdiği değeri de gösterir. Osmanlı Devleti’nde, devrinde en çok eser yazılan padişah olması bakımından dikkat çeker. Gerçekten onun devrinde manzum, mensur pek çok eser yazılmış ve Osmanlı sarayı eserler hazînesi durumuna gelmiştir. 

Yine tezkirelerin kaydettiğine göre, Osmanlı padişahları içinde şiirleri ilk defa kaydedilen padişahtır. Devrinde şuarâ tezkirelerine temel teşkil eden bâzı nazîre mecmuaları da onun adına ithaf edilmiştir. Ayrıca adına ithaf edilen pek çok eser vardır ve hemen hepsinde "İrşâdül’-Murâd ile’l-Murâd, Mesnevî-i Murâdiyye" gibi bu Padişah’ın ismi geçer. Hâsılı devrinde geniş tabanlı bir kültür faaliyeti vardır ve bu hareket daha sonraki asırlara temel teşkil etmiştir. 
Sultan Murad Han 47 yaşında olduğu hâlde 3 Şubat 1451 günü şan ve şeref dolu hayâtı sona erdi. Hakk’ın rahmetine kavuştu. Vefatı on üç gün gizlendi. Şehzâde Mehmed, Manisa’dan gelip Edirne’de tahta geçtikten sonra vasiyeti üzerine Bursa’da, oğlu Alâeddîn Ali’nin yanına yaptırdığı türbesine defnedildi.  
Sultan Murad Han V Osmanlı sultanlarının otuz üçüncü ve İslâm halîfelerinin doksan sekizincisi. Sultan Abdülmecîd Han’ın oğlu olup, 21 Eylül 1840’ta Şevkefzâ Kadın Efendi’den doğdu. Tahsilini özel olarak yapıp, Türkçe yazı ve inşâ, Arapça ve Farsça ile birlikte babasının tavsiyesi üzerine Fransızca öğrendi. 
Babasının 25 Haziran 1861’de vefâtından sonra Abdülazîz Han padişah olunca, velîaht oldu. Nezâketi, kibarlığı, çağına göre bilgisi ve yumuşak huyluluğu ile sevildi. Amcası Abdülazîz Han’ın 1863 Mısır ve 1867 Avrupa seyahatlerine katıldı. Bu gezilerde, davranışları ile Osmanlı hânedânının asaletini temsil ederek takdir topladı.Velîahtlığı zamânında, Abdülazîz Han, Kurbağalıdere'deki köşkünü şehzâde Murâd’a tahsis etti. On beş senelik velîahtlığında zamânının çoğunu burada geçirmekle beraber; bâzan kış aylarında Dolmabahçe Sarayı’ndaki velîaht dâiresine geldiği gibi, bâzan da Bebek’teki Nisbetiye köşküne giderdi.1867 senesinde, Osmanlı Türk kültür ve terbiyesiyle yetişmiş dirayetli, fevkalâde zekî, ileri görüşlü ve tedbirli kişi olan Abdülazîz Han’a istedikleri şeyi yaptıramayanlar ve çeşitli sebeplerle ona kin besleyen başta serasker Hüseyin Avni Paşa olmak üzere Midhat, Mütercim Rüşdî ve Kayserili Ahmed paşalar gizli toplantılar yaparak Padişah’ı tahttan indirmeye karar verdiler. Sultan Abdülazîz Han aleyhinde akla hayâle gelmedik yalanlar ve iftiralarla halkı Padişah’tan soğutmaya çalıştılar. Son zamanlarda devlet işlerinin kötü gidişinden kendileri ve Mahmûd Nedîm Paşa mesûl oldukları hâlde, bütün kabahati Abdülazîz Han’a yüklediler. Fakat Padişah’ı çok seven halk bu iftirâlara aldırış etmeyince;

“Abdülazîz Han’a sûikast düzenleneceğini, bunu önlemek için Dolmabahçe Sarayı’nın çepe çevre sarılacağını, bu şerefli işin de kendilerine düştüğünü”
söyleyerek kandırdıkları donanma askeri ve harbiye öğrencileriyle sarayı çevirip Abdülazîz Han’ı tahttan indirerek velîaht Murâd’ı getirip bî’at ettiler.Şuuru BozulduAbdülazîz Han’ı tahttan indiren paşalar, yerine Beşinci Murâd’ı tahta geçirmekle, onun yumuşak huyluluğundan, kibarlık ve nezâketinden istifâde ederek devleti istedikleri gibi yöneteceklerini zannediyorlardı. Fakat tahttan indirilen amcasına karşı yapılan edebsizliklere çok üzülen ince ruhlu Sultan, saltanatının beşinci günü de yine Hüseyin Avni ve Kayserili Ahmed paşaların tertibiyle Abdülazîz Han’ın fecî şekilde şehîd edildiğini ve annesi Pertevniyâl Sultan’a hakaretler yapıldığını öğrenince, iyice sarsıldı ve bu felâket yolunun sonunu düşünmekden aklı bozuldu. Padişah’ın devlet işleriyle meşgul olacak şuura mâlik olmaması, Sadrâzam Mütercim Rüşdî Paşa’nın işine geliyordu. Kimseye hesap vermeden devleti yönetiyor, durmadan Kânûni esâsî’nin îlânını isteyen Midhat Paşa’ya böyle bir zamanda bunun sırası olmadığını söyleyerek kulak asmıyordu. Bu sırada başlayan SırpKaradağ muharebesi ve mâlî zorluklar, başsız kalan devletin büsbütün perişan olmasına sebeb oluyordu. Ulemâ arasında ise, şuuru yerinde olmayan bir padişahın ülkenin başında duramayacağına dâir sözler dolaşmaya başlamıştı.Velîaht Abdülhamîd Efendi (İkinci Abdülhamîd Han), bu hâlleri dikkatle tâkib ediyor, devletin daha fazla başsız kalmaması için vükelâ ile görüşmeler yapıyordu. Nihayet vükelâ da Padişah’ın tahttan indirilmesi zaruretine inanınca, Murâd Han Şeyhülislâm Hayrullah Efendi’nin hal’ fetvasıyla saltanatının doksan üçüncü günü tahttan indirilip, yerine İkinci Abdülhamîd Han geçti.Murâd Han, saltanattan hal’inden sonra ailesiyle beraber kendisine tahsis edilen Çırağan Sarayı’na yerleşti. Abdülhamîd Han’ın bizzat ilgilenip zamânın meşhur doktorlarını göndererek tedâvi ettirmesi üzerine bir müddet sonra tamamen iyileşti. Vefât edinceye kadar yirmi sekiz yıl ikâmet ettiği Çırağan Sarayı’nda vaktini, okumak ve torunlarını okutmakla geçiren Murâd Han, Abdülhamîd Han’ın nâzikâne hatır sormasını, dâima teşekkürle cevaplandırırdı. 1905’te şiddetini arttıran şeker hastalığı bildirilince, Abdülhamîd Han doktor Ali Rızâ Paşa ile Etfal Hastahânesi başhekimi İbrâhim Paşa’yı tedâvisi için görevlendirdi. Fakat bütün uğraşmalara rağmen kurtarılamayarak 28 Ağustos 1905 Pazartesi gecesi vefât etti. Cenazesi hânedâna mahsus törenle kaldırılıp, Hidâyet Câmii’nde namazı kılınarak Yeni Câmii yanındaki Vâlide Sultan türbesinde, annesi Şevkefzâ Kadın Efendi’nin yanına defnedildi. Murad Han’ın, Selâhaddîn Efendi adlı bir şehzâdesinden başka; Hadîce, Fehîme, Fatma ve Âliye Sultan olmak üzere dört kız çocuğu vardı. 
Sultan II. Selim Han Osmanlı padişahlarının on birincisi ve İslâm halîfelerinin yetmiş altıncısı. Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın oğlu olup, 28 Mayıs 1524 senesinde Hürrem Haseki Sultan’dan doğdu. Şehzâdeliğinde mükemmel bir tahsil ve terbiye gördü. Devlet idâresi ve teşkilâtını iyice öğrenmesi için Anadolu’nun çeşitli vilâyetlerinde vâlilik yaptı. Vâlilik yıllarında tahsile devâm edip, bilgi ve kültürünü arttırdı. Çok kuvvetli bir kültür seviyesine sâhip oldu. İlim ve sohbet meclislerinde çok bulunurdu.

Sultan Süleymân Han (1520-1566), Macaristan seferine çıkıp, Zigetvar Kalesi’nin fethi öncesinde vefât edince, Padişahın ölümünü gizli tutan Vezîriâzam Sokullu Mehmed Paşa, veliâht Selim’e haber göndererek saltanata dâvet etti.  Bu sırada Kütahya sancakbeyliğinde bulunan Selim Han, süratle İstanbul’a gelerek 30 Eylül 1566 târihinde tahta çıktı.

Sultan Selim Han padişah olduktan sonra Vezîriâzam Sokullu Mehmed Paşa’yı vazifesinde bırakması devlet idâresi ve îmâr faâliyetlerinin devâmında isâbetli oldu.

İkinci Selim Han, uzuna yakın orta boylu, açık alınlı, elâ gözlü ve sarışındı. Avcılık ve yay çekmede fevkalâde mahâretli olup, zamânında ondan daha kuvvetli yay çeken yoktu. Babası Kânûnî Sultan Süleymân devrinde birçok savaşa katılmakla berâber, tahta geçtikten sonra sefere çıkmadı. Çünkü devrindeki seferler umûmiyetle büyük deniz seferleri olup bu seferlere de padişahın kumanda etmesi âdet değildi.

Tecrübeli ve bilgili bir vezir olan Sokullu Mehmed Paşa’yı hükümet işlerinde tamâmen serbest bırakmakla berâber, lüzumlu gördüğü birkaç meselede duruma müdâhale etmiştir. Âlimlere büyük hürmet göstermiş, çok sevdiği büyük âlim Ebüssüûd Efendi’yi vefâtına kadar meşîhat (şeyhülislâmlık) makâmında tutmuştur. Cülûs bahşişinin ilmiye sınıfına da verilmesi âdetini ilk defâ İkinci Selim Han çıkarmıştır.

İkinci Selim, Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın bütün şehzâdeleri gibi çok iyi tahsil görmüştü. Dîvân sâhibi değerli bir şâirdi. Selim ve Selîmî mahlaslarıyla yazdığı şiirler çok beğenilmektedir. Yahyâ Kemâl’in; “Bir beyti bir de câmi-i mâ’mûru var” diye övdüğü;

Biz bülbül-i muhrk dem-i flekvâ-yı firâkizÂteş kesilir geçse sabâ gülflenimizdenbeyti, bütün Türk şiirinin en güzel beyitlerinden biri sayılmaktadır.

İkinci Selim aynı zamanda îmârcı bir padişahtır. Kısa süren saltanat döneminde Türk ve dünyâ sanatının şâheseri sayılan Edirne Selîmiye Câmii’ni inşâ ettirmiştir. Tâmire muhtaç olan Ayasofya Câmii’ni yaptırdığı istinâd duvarlarıyla tahkim ettirerek günümüze kadar gelmesini sağladığı gibi, iki minâre eklemiş, yanına iki de medrese yaptırarak külliye hâline getirmiştir. Bunlardan başka Mekke-i mükerremenin su yollarının tâmiri, Mescid-i Harâm’ın mermer kubbelerle tezyini, Lefkoşe Selîmiye Câmii, Azîz Efendi tekkesi, Navarin limanına hâkim bir mevkiye yaptırdığı kule, hayrâtı arasındadır.
Sultan Mehmed Reşâd Han Osmanlı sultanlarının otuz beşincisi ve İslâm halîfelerinin yüzüncüsü. Sultan Abdülmecîd Han’ın oğlu olup, 1/2 Kasım 1844 târihinde Gülcemal Kadın Efendi’den İstanbul Çırağan Sarayı’nda doğdu. Osmanlı Sarayı’nda husûsî olarak iyi bir tahsil ve terbiye ile büyüdü. Yüksek din ve fen bilgileri okudu. Uzun şehzâdelik devrinin çoğunu okumakla geçirip, doğu dillerinden Farsça ve Arapça ile batı dillerinden Fransızca’yı mükemmel şekilde öğrendi. Ağabeyi Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın, İttihâdcılar tarafından tahttan indirilmesiyle 27 Nisan 1909’da tahta geçti. 
Sultan Reşâd Han; halim, selîm ve merhametli bir şahsiyet olup, yaradılışta zekî idi. Terbiye ve nezâketi, her türlü ölçünün üstünde bulunuyordu. Maiyyetine karşı çok şefkatli davranır, biri rahatsızlanınca, iyileşinceye kadar defalarca hatırını sorardı. 
Hâfızası çok kuvvetli idi. Daha önce geçen hâdiseleri en ince teferruatına kadar hatırlar ve naklederdi. Boş zamanlarında kitap okurdu. Saray âdetlerine, teşrifat ve protokollere hassasiyetle riâyet ederdi. Dînî vecîbelerini geciktirmeden yapardı. Meşrûtiyet anayasası çerçevesinde devleti idare etmek istemişse de, İttihâdcıların Osmanlı Devleti aleyhindeki faaliyet ve icraatlarının önüne geçememiştir. Devrinde, Târihi Osmânî Encümeni kurularak millî târih ile alâkalı araştırmalar yapıldı. Osmanlılara âit târihî eserlerin muhafazası için cemiyet kuruldu. 

Sultan Reşâd Han’ın saltanat devri, İttihâdcıların keyfî ve mesûliyetsiz icraatları neticesinde büyük hâdiseler ile geçti. Üç kıta, yedi denize hâkim Osmanlı Devleti’nin, dünyâ çapında faaliyet gösteren yıkıcı ve bölücü teşkîlâtların plânlı, sinsî çalışmaları netîcesinde sonu hazırlandı. Osmanlı Devleti, hiç yoktan milyonlarca kilometre kare toprak kaybına, hesaplanması ve tâmiri mümkün olmayacak kadar büyük maddî ve mânevî zararlara sebeb olan 1911-1912 Trablusgarb, 1912-1913 Balkan, 1914-1918 Birinci Cihan harblerine sokuldu. 
İttihâd ve Terakkî’nin yurtiçi ve yurtdışı icraatı ve faaliyetleri Türkiye ve Türklere çok şeyler kaybettirdi. Sultan Reşâd Han, tehlikeleri önleyecek siyâsî hak ve iktidardan mahrum bırakıldı. Türkiye’de; Talat Paşa telgraf memuru iken başbakanlığa; Enver Paşa, yarbay iken harbiye nâzırlığına; İsmâil Canbolat jandarma teğmeni iken, iç işleri bakanlığına; ilim ehli olmayıp İttihâdcı, ve mason olan Mûsâ Kâzım gibilerin şeyhülislâmlığa getirilmeleriyle yıkılma kaçınılmaz oldu. 
Liyâkat, ehliyet, tecrübe ve milletin sevgisinden, örfünden, maddî ve mânevî kıymet hükümlerinden mahrum partizan şahısların devlet kadrolarına hâkimiyeti felâketi hızlandırarak, üç kıtaya hâkim Osmanlı Devleti’nin parçalanması hızlandı. Hâl böyle olmasına rağmen Sultan Reşâd Han, Meşrûtiyet anayasası çerçevesinde hükümdarlık etmeye çalıştı. Kânuna dayanan veya dayanır görünen iktidarların tekliflerini, telkin ettikleri surette yerine getirmeye çalıştı. 
Teşebbüs kabiliyetine sâhip, cesaretli, kurnaz, fakat devlet ve millet menfaatini şahsî çıkar ve arzularına değişen şahsiyetler, hürriyet ve meşrûtiyet perdesi arkasından memlekete yapılmaması gerekenlerden daha fazlasını yaptılar. Türkiye, milletlerarası menfaat teşkilâtlarının emirleri istikâmetinde hâdiselerin içine çekilip, hıyânet ve acz içindeki İttihâdcılarca idâre edildi.
Sultan Süleyman Han II Osmanlı sultanlarının yirmincisi, İslâm halîfelerinin seksen beşincisi. Sultan İbrâhim Han’ın oğlu olup, 15 Nisan 1642 târihinde İstanbul’da, Sâlihâ Dilâşub Sultan’dan doğdu. Şehzâdeliğinde mükemmel tahsil ve terbiye gördü. Kardeşi Sultan Dördüncü Mehmed Han (1648-1687) zamânında sarayda husûsî hocalardan ders aldı. Hattat Tokatlı Ahmed Efendi’den, sülüs ve nesih hattını öğrendi. Sultan Dördüncü Mehmed Han’dan sonra, 8 Kasım 1687’de Osmanlı sultanı oldu.

Sultan İkinci Süleymân Han tahta çıktığı zaman, Osmanlı ordularında Viyana bozgunuyla başlayan çözülme ve toprak kaybı devâm ediyordu. Venedik, Mora Yarımadası’nı işgâl etti. Avusturya Vişegrad, Uyvar ve Estergon’un ardından 160 yıllık Türk yurdu Budin’e girdi. Macaristan’da ise Türk hâkimiyeti sona ermek üzere bulunuyordu. Ayrıca bu mağlubiyetler hazîne gelirleri üzerinde olumsuz tesirler yaptığı gibi, Anadolu’daki eşkıyâlık hareketlerini de körüklüyordu. Avusturya cephesi serdârı Yeğen Osman Paşa’nın kendisi bir âsi lideri gibi Rumeli’de yolsuzluk yapıyor, zorla usûlsüz vergiler topluyordu. Bu sırada 8 Eylül 1688’de Belgrad da düştü.

Devlet içindeki karışıklıklar ve Macaristan’ın elden çıkarak, Belgrad’ın düşmesi, Sultan İkinci Süleymân Han’ı çok üzdü. Emir dinlemeyip, pek çok kalenin düşmesine sebep olan Osman Paşa’nın katline fetvâ verildi. Avusturya cephesi serdârlığına Receb Paşa tâyin edildi. Padişah sağlığının elvermemesine rağmen, askeri teşvik için ordunun başında Edirne’den Sofya’ya kadar geldi ve harekâtı bizzat buradan idâre etmeye başladı.

1689’da Kırım’a saldıran Rus kuvvetlerini Selim Giray Han az bir kuvvetle dağıtarak perişan etti ve ağır kayıplar verdirdi. Vidin muhâfızı Sarı Hüseyin Paşa, Tuna kenarındaki Gladova ve Orsova kalelerini düşmandan geri aldı. Vişegrad’ı muhâsara eden on iki bin kişilik Avusturya kuvveti bozguna uğratıldı. 1689 yılında Fâzıl Mustafa Paşa’nın sadârete getirilmesinin ordu üzerindeki tesiri çok müspet oldu.

Mustafa Paşa, ilk iş olarak bir adâletnâme neşrederek memleketin umûmî ahvâlini yoluna koydu. Aldığı âcil tedbirlerle hazîneye yıllık 4000 kese fazla para sağladı. Yeniçeri ocağı yoklanıp ulûfeye müstehak olmayanların isimlerini sildirdi. Orduyu disiplinli ve intizamlı bir hâle getirdi. Fâzıl Mustafa Paşa 1690 yılında Edirne’den hareketle çıktığı Avusturya seferinde düşman kuvvetlerini mağlup ederek, Şehirköy, Mûsâ palangası ve Niş şehrini aldı. Osmanlı Devleti’nin batıda en önemli serhad kalesi iken Avusturyalılarca zapdedilen Belgrad’ı altı günlük bir kuşatmadan sonra fethetti. Bu zaferler Osmanlı ülkesinde büyük sevince vesîle oldu.

Hastalığı sebebiyle Dâvûdpaşa Kışlası’na kadar arabayla gelen Süleymân Han, burada Fâzıl Mustafa Paşa’yı huzûruna kabul edip;

“- Hoş geldin. Berhudâr ol, yüzün ak, kılıcın berrak, ekmeğin sana helâl olsun, arzûm üzere hizmet eyledin. Seleflerinden birine böyle bir ulu gazâ müyesser olmadı” dedikten sonra ordu erkânının önünde samur erkan kürkünü sadrâzama giydirdi. Belinden çıkardığı hançeri beline ve bir kıt’a murassa pençe sorgucu da başına taktıktan sonra;

 “- Ben mükâfat vermeye kâdir değilim. Allahü teâlâ iki cihânda yüzünü ak etsin” diye duâda bulundu.

Bu sırada Mora serdârı Koca Halil Paşa da Venediklilerin elinde bulunan Avlonya’yı otuz bir günlük bir muhâsaradan sonra ele geçirmişti. 13 Mayıs 1691’de Sancak-ı şerîfi tekrar Fâzıl Mustafa Paşa’ya vererek, Avusturya Seferine duâ ile yolcu eden İkinci Sü-leymân Han, bir müddet sonra İstanbul’a yakın Yoncaçeşme mevkiinde vefât etti (22 Haziran 1691/26 Ramazan 1102). İki gün sonra Süleymâniye’ye getirilip, Kânûnî Sultan Süleymân Han’a âit kabrin sağ tarafına defnedildi.

İkinci Süleymân Han kadirşinas, halîm, cömert ve temkinli bir padişahtı. Fakir, muhtaç ve ihtiyâç sâhiplerine pek  çok ihsânlarda bulunurdu. Saltanat müddeti iç ve dış gâilelerle geçti. Bilhassa, Avusturya karşısında alınan mağlubiyetler dolayısıyla, herkesin Rumeli elden çıkıyor, diye Anadolu’ya kaçtığı sırada, muktedir devlet adamı Köprülüzâde Fâzıl Mustafa Paşa’yı iş başına getirerek, kaybedilen yerleri devlete tekrar kazandırdı. Memleket içerisinde îmâr faâliyetleriyle de ilgilenen Süleymân Han, kendisi de Fener Kulesi ile İzmir’de bir câmi inşâ ettirdi.
Sultan Abdülaziz Han Osmanlı padişahlarının otuz ikincisi ve İslâm halîfelerinin doksan yedincisi. Sultan İkinci Mahmûd’un ikinci oğlu. Annesi Pertevniyâl Vâlide Sultan’dır. Sultan Abdülmecîd Han’ın kardeşi olarak 1830 senesi Şubat ayının yedinci gecesi doğdu. Ağabeyine nazaran daha gürbüz ve gösterişli bir bünyeye sâhib olan Abdülazîz’e küçük yaşından itibaren din ve fen ilimleri öğretmesi için, zamânın âlimlerinden Hasan Fehmi Efendi vazifelendirildi.

Zekî ve akıllı olan şehzâde Abdülazîz, kısa zamanda Arapça, Farsça ve dînî bilgileri çok iyi bir şekilde öğrendi. Boş zamanlarında dedeleri gibi ata binmeyi, kılıç kullanmayı, güreş tutmayı, cirit atmayı, zamânın bütün silahlarını en iyi şekilde kullanmayı öğrendi.

İleri görüşlü ve tedbirli bir padişah olan Sultan Abdülazîz Han, devletin kuvvetli olması için kara ve deniz askerini yeni silâhlarla teçhiz etti. Avrupa’dan yeni model silâhlar aldı. 1866 senesinde Prusya’dan ihtisas sahibi subaylar getirerek Mektebi Harbiye’yi yeniden düzenledi. Askerî rüşdiyeler açtı. Bugün İstanbul Üniversitesi olarak kullanılan binayı harbiye nezâreti olarak inşâ ettirdi. 

Donanmayı Güçlendirdi
Donanmaya çok önem verdi. Tersaneleri yeniden düzenledi. Kurdurduğu askerî ve sivil pek çok fabrika ile sanayi inkılâbı yolunda ciddî adımlar atıldı. Yerli tersanelerde yapılamayan zırhlı gemiler dışarıdan alındı. Deniz subayları yetiştirmek için Mektebi Bahriye’ye İngiliz Hubart Paşa tâyin edildi. Büyük masraflarla meydana getirilen Osmanlı donanması, dünyânın üçüncü derecede kuvvetli deniz gücü hâline geldi. 
Sultan Abdülazîz Han tahttan indirildiği sırada, Osmanlı deniz gücü yirmi zırhlı, dört kalyon, beş firkateyn, yedi korvet ve kırk üç nakliye gemisinden meydana geliyordu. Gülhâne Hattı Hümâyûnu ile, Osmanlı tebeasından olan herkes askere alınacaktı. Abdülazîz Han, Hıristiyan ve Yahûdilerin askere alınmasını mahzurlu gördüğü için, onlardan nakdî bedel aldı. Subaylara ilk defa tabanca verdi. Tophane’de modern tüfek ve top îmâli için tesisler kurdurdu. Orduyu; Nizâmiyye, Redif ve Müstahfız olmak üzere üç kısma ayırdı. Bunların mevcudu 700.000 civarında idi. Yedi ordu teşekkül ettirdi. Bunların her biri çeşitli eyâletlerde bulunuyordu.

Eğitime Önem Verdi
Sultan Abdülazîz Han, devletin geleceği için eğitim ve öğretime de önem verdi. 1862 senesinde, Devlet dâirelerine memur yetiştirmek için Mekteb-i Mahreci Aklâm açıldı. Bu okul, 1874 senesine kadar faaliyetini devam ettirdi. Ayrıca yabancı dil öğrenmek üzere lisan mektebi, eczacı mektebi, kaptan ve çarhçı mektebi açıldı. Mektebi Tıbbiyyei Şâhâne adı ile sivil ve modern bir tıp fakültesi kuruldu. 1868’de Fransız eğitim sistemine göre eğitim yapan Mektebi Sultânî (Galatasaray Lisesi) açıldı. 1869’da Maârifi Umûmiyye Nizâmnâmesi yayınlanarak maârif teşkilâtı yeniden düzenlendi. 
1870’te Dârülfünûnı Osmânî adı ile Çemberlitaş’ta yapılan yeni binada modern bir üniversite açıldı. İlk öğretim mecbûrî oldu. Dînî eğitim yapan müesseselerin dışında çeşitli okullar açmak için, maârif nâzırının başkanlığında Meclisi Kebîri Maârif kuruldu. 1869’da Kız sanayi mektebi ve ertesi yıl sivil bir kaptan mektebi açıldı. 1870’de Dârül muallimât adıyla ilk kız öğretmen okulu eğitime başladı. Teknik ve meslekî alanlarda da yeni yeni okullar açıldı. Sanayi sergisi tertiplenerek, bir sanayi ıslah komisyonu kuruldu. Yerli malların Avrupa malları ile rekabet edebilmesi için, yeterli bilgiye sâhib eleman yetiştirmek gayesi ile İstanbul Sultanahmet’te bir sanayi mektebi açılarak çeşitli meslekler öğretildi. 
1865 senesinde Yûsuf Ziya Paşa, Tevfik Paşa ve Ahmed Muhtar Paşa tarafından kurulan ve Kapalı Çarşı esnafı çıraklarına ders veren Cemiyyeti Tedrisiyyei İslâmiyye’nin fazla rağbet görmesi üzerine, sâdece yetim Müslüman çocuklarının okutulması için Dârüşşafaka kuruldu. 1874’te Darülfünun, Mektebi Sultanî binasında yeniden eğitime başladı.

Sultan Abdülazîz Han, gayet dindar ve intizamlı yaşayan bir padişahtı. Su yerine zemzem içecek kadar takvâ sahibi idi. Muntazam namaz kılar ve çok Kur’ânı kerîm okurdu. Şehîd edildiği zaman, odasındaki küçük masanın üzerinde Sûrei Yûsuf açık olduğu hâlde bir Kur’ânı kerîm bulunmuştu.

Çok Dindardı

Gayet ileri görüşlü olan Sultan Abdülazîz, Rusya ile harbedip onu yenmedikçe, Osmanlı DevLeti’nin büyük devlet olma vasfını devam ettiremiyeceğini dâima tekrarlardı. Bunun için saltanatı boyunca kendi gelirlerini ve devlet imkânlarını organize ederek bütün imkânları bu gayeye tahsis etti. Böylece Türkistan’a el atarak irtibat sağlamıştı. Abdülazîz Han’ın desteğiyle devlet kuran Doğu Türkistan Türklerinden Yâkûb Han’ın halîfeye bağlılığını bildirmesi, bu irtibatın en bariz misâlidir. Abdülazîz Han, Kırım’ı geri almaya hazırlandı. Donanmayı Hind Okyanusu’na gönderdi. Buraların yegâne hâkimi İngilizlere varlığını ve kuvvetini kabul ettirdi.
Sultan Azîz; ava, ciride, ata binmeye meraklı, heybetli, rûh ve beden bakımından gayet sıhhatli, dirayetli ve merhametli bir padişah idi. Îtinâlı bir tahsil görmüştü. Kuvvetli bir edebî kültürü vardı. Şâir ruhlu ve ressamdı. Fevkalâde zekî ve hüsnüniyet sahibi olduğu, amansız düşmanları tarafından îtirâf edilmiştir.

4 Haziran 1876’da şehit edildi. Çemberlitaş’daki pederi Sultan II. Mahmud Han’ın türbesine defn edildi.
Sultan Ahmet Han II Yirmi birinci Osmanlı sultânı, seksen altıncı İslâm halîfesi. Sultan İbrâhim Han’ın üçüncü oğlu, Dördüncü Mehmed Han ile İkinci Süleymân Han’ın kardeşidir. 25 Şubat 1643’de Hadîce Muazzez Vâlide Sultan’dan dünyâya geldi. İyi bir tahsil gördü. Arabî ve Fâri-sî’yi öğrendi. 1691’de padişah oldu. Gayret ve merhameti ile tanındı. 1695’de vefât etti.

Çok merhametli ve vatanperver olan Sultan İkinci Ahmed Han, hasta olduğu zamanlarda bile, devlet işlerinden asla el çekmezdi. Haftada iki gün yapılan dîvân toplantılarının dörde çıkarılması-nı emretti. Toplantıları bizzat tâkib eder, yaptığı herhangi bir hatâyı düzeltmekten çekinmezdi.
Kıyafet değiştirerek halk arasında dolaşır, dertlerini sabırla dinler, çâre bulunması için gerekli yerlere emirler verirdi. İslâmiyet’e, Hicaz bölgesine ve seyyidlere hizmet husûsunda derin bir mes’ûli-yet hissi içinde hareket ederdi. Tahta çıktığı zaman söylediği sözler, Sultan’ın nasıl mânevî bir mes’ûliyetle devlet reisliğini kabûl ettiğini anlatmakta ve milletine hizmet duygusunun derinliğini göstermektedir.
Ahmed Han, âdil bir sultan olarak yaşamış, milletini memnun etmek için elinden gelen her şeyi yapmaya çalışmıştır. Gösterişten hoşlanmaz, sâde giyinmeye özen gösterirdi. Uzun uzun düşün-dükten ve bilenlerle istişare ettikten sonra karâr verirdi. San’atkârları korur, taltiflerde bulunarak daha iyiye ve güzele doğru yönlendirirdi. Kendisi de güzel yazı yazardı. Yazdığı Kur’ân-ı kerîm-ler ve çoğalttığı kitaplar vardır. Küçük bir hatıra defteri de tutmuştur. Şairlik tarafı da bulunan Ahmed Han, bir şiirinde şöyle demektedir:
Sığındım tâ ezelden ben Allah’aO’dur zîrâ baya, yoksula penâhTevekkül üzre ol, her zaman AhmedYardım etsin sana her yerde Allah!
İkinci Ahmed Han’ın hanımı Râbi’a Kadından olma Âsiye ve Âtike isimli iki kızı ile İbrahim ve Selim adında iki oğlu vardı.
1695'te Edirne'de vefat eden Sultan Ahmet Han, İstanbul'da Kanuni Sultan Süleyman Han'ın türbesine defn edildi.
Sultan Abdülhamid Han I Osmanlı padişahlarının yirmi yedincisi ve İslâm halîfelerinin doksan ikincisi. Sultan Üçüncü Ahmed’in oğlu, Sultan Dördüncü Mustafa’nın babasıdır.  20 Mart 1725 yılında Topkapı Sarayı’nda dünyâya gelmiştir. Annesi Râbia Şermi Sultan’dır. Küçük yaşından îtibâren, zamânın büyük âlimleri tarafından ilim öğretildi. Zamanlarını namaz kılarak, Cenâbı Hakk’ı zikr ile geçirir, elinden Kur’ânı kerîmi düşürmez, halk arasında kerametlerinden bahsedilirdi. 

Her yaptığını Allah için yapardı. Günlerini sarayda geçirir, târih üzerine derinlemesine bilgi edinirdi. Şehzadeliği sırasında ne öğrenmiş ise, padişahlığında o bilgiler ışığında hareket edecek, üç kıt’ada konuşlanan büyük bir devleti idare edecekti. Bu güç iş, büyük bir bilgi ve tecrübe yığını ile mümkün olabilirdi.

Tecrübe dışında, bilgi sahibi olmak için bütün şartlar mevcut idi. Akıllı, zekî, ileri görüşlü, kültürlü, gayretli bir şehzâde olan ve iyi bir din eğitimi gören Abdülhamîd, ağabeyi Sultan Üçüncü Mustafa Han’ın 21 Ocak 1774 târihinde vefâtıyla kırkdokuz yaşında Osmanlı tahtına oturdu. Osmanlı Devleti’ne eski gücünü kazandırmak azmiyle doluydu. Fakat Osmanlı Devleti’nin en karanlık bir devresinde sultan olmuştu. Ruslar, Avusturyalılar, İranlılar her taraftan topraklarımıza saldırıyordu. Ayrıca tecrübeli sadrâzam ve devlet adamlarının yokluğu vardı...
Diğer Osmanlı sultanları gibi kalbi merhamet ve şefkatle dolu olan Birinci Abdülhamîd Han, din kardeşlerine yapılan zulüm ve işkencelere dayanamadığından o gece sabaha karşı vefât eyledi. Altmış dört yıllık hayâtında Allah için yaşamış, her yaptığını Allah için yapmış ve Allah’a kavuşmak için sevinç içinde vefât, etmişti... 
Ehli Beytini Çok Severdi

Kalbi İslâm için çarpardı. Peygamber efendimizi ve Ehli beytini çok sever, onlara ve Hicaz bölgesinde yaşayanlara husûsî imtiyazlar verirdi. Haremeyni şerîfeyne (Mekke ve Medîne’ye) hizmeti gâye edinmişti. Tebeasına şefkatli, iyi bir baba idi. Annesi Râbia Sultan’ın rûhu için 1778’de Beylerbeyi’nde bir câmi, muvakkıthâne, hamam ve sıbyan mektebi, Medînei münevverede medrese, Emirgan’da câmi, Eminönü’nde bugünkü IV. Vakıf Han’ın yerinde büyük bir imaret (aş evi) ve yanında çeşme, sebil, sıbyan mektebi, medrese, türbe ve bir kütüphâne inşa ettirmiştir. 
Kütüphânedeki kitaplar Süleymâniye Kütüphânesi’ne aktarılmıştır. Medresede borsa olarak kullanılmıştır. IV. Vakıf Han’ın inşâsında imarethane ile Çeşme ortadan kaldırılmış, sebil de Gülhâne parkı karşısındaki Zeyneb Sultan Câmii köşesine nakledilmiştir.

Beylerbeyi iskele Meydanı, Havuzbaşı, Araba Meydanı, Çınarönü ve Çamlıca Kısıklı meydanlarına çeşme, Beylerbeyi (İstavroz) Câmii’ni tamir, Emirgan’da Abdullah Paşa (Emîrgûneoğlu) Yalısı’nın çevresine bir câmi, çeşme, hamam ve dükkanlar yaptırmıştır. Ayrıca hanımı Hümâşah Sultan ile oğlu Mehmed için bir çeşme, İstinye Neslişah Câmii yanında bir çeşme (1783), Kabataş yakınında bir çeşme yaptırmıştır.
7 Nisan 1789 vefat etti. Cenâze namazı için bütün İstanbul halkı toplanmıştı. Büyük bir merasimle Eminönü Bahçekapı’daki türbesine defnedildi. Türbesinde, sandukanın kuzey tarafındaki duvar içindeki bir mermer üzerinde Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem, kademi şerîfleri bulunmaktadır.



Sultan Abdülmecîd Han Osmanlı sultanlarının otuz birincisi ve İslâm halîfelerinin doksan altıncısı. Sultan İkinci Mahmûd Han’ın oğlu olup, 25 Nisan 1823 târihinde Bezmi âlem Vâlide Sultan’dan doğdu. Mükemmel bir tahsil gördü ve iyi derecede Fransızca öğrendi. Avrupa’da yayınlanan neşriyatı yakından tâkib eden Abdülmecîd Han yenilik taraftarıydı. Babasının 1 Temmuz 1839’da vefâtı üzerine tahta çıktı.
Mescidi Seâdete Çok Hizmet Etti

Mescidi seâdeti tamir ve tezyîn için Sultân Abdülmecîd Hân kadar çok para harceden ve gayret eden hiç bir kimse olmadı. Haremeyn’i tâmir için yediyüzbin altın sarf etti. Tâmir 1861’de tamam oldu. Her gün Resûlullah’a bir hizmette bulundu. Bu yolda keşf ve kerâmetleri de görüldü. 

Sultân Abdülmecîd Han, Mescidi nebevînin eski şeklini, İstanbul’da Hırkai şerîf câmi’inde bulundurmak için emir buyurunca mühendis mektebi hocalarından binbaşı ressam Hâcı İzzet Efendi Medîne’ye gönderilmiştir. İzzet Efendi her yeri ölçerek elli üç defa küçültülüp bir modelini yapıp İstanbul’a gönderdi. Bu maket Sultân Abdülmecîd Hân’ın yaptırdığı Hırkai şerîf câmiine kondu.

Abdülmecîd Hân, Hücrei Nebeviyye’ye döşenmek üzere gönderdiği Kâşî tuğlalar altına kendi el yazısı ile kendi ismini zelîlâne ve hakîrâne yazmıştır. Hele Bâbüsselâm kemerine yazılmak üzere hâzırlanan yazıdaki kendisini öven kelimelerini kabûl etmeyerek, bunlar iki cihânın saltanatı Resûlullaha mahsûstur, demiştir.

Abdülmecîd Han âlim ve evliyalara çok yardım ve ihsanlarda bulunmuştur. Edhem Baba’ya İstanbul Eğrikapı civarında "Yurdluk, ocaklık" adıyla maaş tahsîs etti. Edhem Baba bu maaş ile geçindi. İşârâtü’l Kur’ân isimli eserini Sultan Abdülmecîd Hana takdim eden Hacı Torun Efendi’ye 250 kuruş maaş bağlattı.
Çok Önemli Mimari Eserler Yaptı

Sultan Abdülmecîd devrinde bir çok îmâr faaliyetleri de yapılmıştır. 1844’de bugün Galata Köprüsü olarak bilinen Mecîdiye Köprüsü’nü, 1848’te Beşiktaş’la Ortaköy arasında Küçük Mecîdiye Camii ve Ortaköy iskelesi yanında Büyük Mecîdiye Camii’ni, 1859’da Maçka ile Nişantaşı arasındaki Teşvîkiye Câmii’ni yaptırdı. 

- 1851’de Şirketi Hayriyye denilen boğaziçi vapurları işletilmeye başlandı. - 1860’ta İzmirTurgutlu arasında demiryolu yapıldı. 
- 1853’de başlayan Kırım Harbi sırasında ilk telgraf hattı, İstanbul-Varna-Kırım hattı olarak döşendi (9 Eylül 1855). Bu hattın bir kısmı denizaltından gidiyordu. Kırım’dan İstanbul’a gönderilen ilk haber Malakof Zaferinden sonra, Sivastopol’ün zaptı haberi idi. 
Osmanlı Devleti’nde telgraf hatları hızla geliştirilerek, 1870 senesine kadar yaklaşık 36.000 kilometrelik bir hat döşendi. Dünyâ devletleri arasında beşinci sıraya ulaştı. Bugünkü Beykoz Kasrı (1854) ve Küçüksu Kasrı (1856), Dolmabahçe Sarayı (1856), Sultan Abdülmecîd’in saltanatı zamânında yaptırılmıştır. Ayrıca İstanbul’un bir çok yerinde çeşmeler yaptırıp, eski eserleri tamir ettirmiştir. 
Annesi Bezmi âlem Vâlide Sultan, 1845’de Yenibahçe’de Gurebâ Hastahânesi’ni, Dolmabahçe’de Vâlide Camiini, Bakırcılar’da Bâyezîd Kulesi önünde büyük sultanî Lisesi’ni ve bir çok mescid ve çeşme yaptırmıştır.

25 Haziran 1867’de vefat etti. Atası Yavuz Sultan Selim Han’ın türbesinin yanına defnedildi. Türbesinin yüksekliğinin Yavuz Sultan Selim türbesinden yüksek olmamasını vasiyet etti.
Kânûnî Sultan Süleymân Osmanlı sultanlarının onuncusu ve İslâm halîfelerinin yetmiş beşincisi. Yavuz Sultan Selim Han’ın oğlu. 27 Nisan 1495’te Trabzon’da Âişe Hafsa Sultan’dan doğdu. Kânûnî Sultan Süleymân doğduğu zaman, Süleymân ismi, Kur’ânı kerîm açılarak verildi. Neml sûresi otuzuncu âyeti kerîmesinde geçen Hazreti Süleymân’ın isminden alındı. Kânûnî lakabıyla meşhur oldu. Avrupalılar Büyük Türk ve Muhteşem Süleymân lakaplarını verdiler.

Kânûnî Sultan Süleymân, babasından devraldığı 6.557.000 km2 Osmanlı toprağını, yaptığı fetihlerle 14.893.000 km2’ye ulaştırdı. Batıda Almanya içlerine kadar fetihler yapılırken, doğuda Hazar denizine ulaşıldı. 

TürkiyeOrta Asya birleşmesi siyâseti yanında, bütün Arabistan, Ortadoğu dâhil, Hind Okyanusunda, Umman Denizi, Basra körfezi, Kızıldeniz’e ve Kuzey Afrika’dan Atlas Okyanusuna ulaşıldı. "Türk asrı" denilen on altıncı asırda, Osmanlı Devleti’nin sultânı Süleyman Hân’ın, dünyânın bütün kralları ve beylerine karşı yüksek otoritesi vardı. 

Roma-Cermen imparatorluğu, Portekiz, İspanya, Fransa, Milano, Napoli, Papalık, Ceneviz, Venedik, Macaristan, Avusturya, Lehistan, Rus Knezleri, Safevî, Gürgâniye, Özbek devleti, ile münâsebetlerde bulunuldu. Dünyânın her tarafındaki Müslümanlarla irtibat kurulup, dertlerine derman olunarak, yardımlarına koşuldu. İspanya’daki Endülüs Müslümanları, Hıristiyanların zulmünden kurtarılıp, Kuzey Afrika’ya ve Osmanlı topraklarına taşındı.
Âlimlere Çok Kıymet Verirdi
Kânûnî Sultan Süleymân Han, âlimler ile Allah dostlarına çok hürmet eder, her birine hâllerine göre İzzet ve ikramlarda bulunurdu. Sünbül Efendi ve talebesi Merkez Efendi’ye, "Ubeydullahı Ahrâr" hazretlerinin halîfelerinden "Baba Haydar"a ve İstanbul’daki diğer evliyaya çok hürmet gösterirdi, ömrünün sonuna doğru "Nûreddînzâde Muslihiddîn Efendi"yi yanından hiç ayırmaz olmuştu. "Âlimlere danışmadan hiç bir iş yapmaz, Allah dostlarının nazarlarını üzerinden eksik etmezdi". Âlimler için medreseler, evliya için tekkeler yaptırır, fethettiği yerleri câmilerle mâmur ederdi. Devrinde kültür ve sanat faaliyetleri doruk noktasındaydı. İlim, kültür ve sanat müesseselerinde, Kânûnî’nin himayesinde kıymetli şahsiyetler yetişip, herbiri eşsiz eserler verdiler. 

Devrinde yetişen tefsîr, hadîs, fıkıh ve diğer İslâm ilimlerinde Ahmed İbni Kemâl Paşa, Ebüssü’ûd Efendi, Zenbilli Ali Cemâlî Efendi, Taşköprüzâde, Kınalızâde Ali Efendi, Celâlzâde Mustafa Bey, Halebî İbrahim Efendi, Coğrafyada; Pîri Reis ve Seydi Ali Reis ile Anadolu atlası sahibi Matrakçı Nasûh, hattatlıkta; şeyh Hamdullah’ın oğulları ve talebeleri meşhurdu. Şiirde "Sultânüşşuarâ" Bâkî Efendi’nin üstünlüğünü herkes kabul ederdi.

Sultan Süleymân Han devrinde, Osmanlı Devleti’nin kara ve deniz ordusu dünyâda birinci idi. Ordunun gelişmesi ve dünyânın tek gücü hâline gelmesi için, elinden geleni yaptı. Askerleri tarafından çok sevildi.
Devrinde el sanatları ve ticâret gelişmiş olup, çiftçilik, çini, ayna, hakkaklık ve dokuma sanatı çok ileri seviyedeydi.
Kânûnî, kültürle ilgili meselelere önem verirdi. Osmanlı Devleti’nde ilk şuarâ tezkireleri onun adına yazıldı. Birinci sınıf bir şâir olup, hassas bir kalbe sâhipti. Muhibbî mahlası ile çok güzel şiirler yazdı. Şiirlerinden bir kısmı dîvânında toplandı. Ömrünü harp meydanlarında geçirmesine rağmen asrındaki şâirlerden daha çok şiir yazdı. Dîvân’ındaki gazellerin sayısı üç bine yaklaşır ve Zâtî’den sonra ikinci gelir.
Pek çok hayrat ve iyilikleri olan Kânûnî Süleymân Han, îmâr faaliyetleriyle de uğraştı. Türk mîmarîsinin ölmez eserleri olan; câmiler, medreseler inşâ ettirdi. Bir çok ata yâdigârını da yeni baştan yapılır şekilde tâmir ettirdi. En muhteşem eser, şüphesiz Mîmâr Sinan tarafından yapılan Süleymâniye Külliyesi’dir. Halk arasında yaygın olan şu sözler gerçeğin tam ifadesidir:

"Süleymâniye’nin sahibi Süleymân, mîmârı Sinan, hamuru îmândır." Fâtih Sultan Mehmed Han’ın kurduğu Sahnı semân medreselerinin ilmî bütünlüğünü tamamlamak, Süleymâniye Câmii ve Külliyesi’ne nasîb olmuştur. İstanbul’un yedi tepesinden birinin üstünde kurulan Süleymâniye Külliyesi, câmii şerîf, tıp fakültesi, dört medrese, mülâzimler medresesi, dârülhadîs, hastahâne, imâret, tabhâne, dârül kurrâ ve türbelerden meydana gelmiştir.

Yaptırdığı diğer câmilerden bâzıları ise şunlardır: 

Yavuz Selim Camii, Şehzâde ve Cihangir câmileri Üsküdar ve Edirnekapı Mihrimah Sultan camileri. Avrat pazarındaki Hürrem Sultan Câmii, Rodos’ta adı ile anılan bir câmi ve Anadolu, Rumeli ve Adalarda muhteşem câmiler, ayrıca memleketin her yerinde medreseler hastahâneler, yollar, köprüler yaptırmıştır.
Bağdat’ı fethedince; İmâmı Âzam’ın türbesini tamir ettirerek yanına bir cami ve imâret yaptırdı. Abdülkâdiri Geylânî’nin, türbesi yanındaki câmiyi tâmir ettirerek, ihya etti. Konya’daki Mevlânâ türbesinin yanına, iki minâreli bir câmi ve dervişlerin ikâmetleri için odalar ve fakirler için imâretler yaptırdı. EskişehirSeyidbattalgâzî kasabasında büyük bir tekke, bir cami, bir medrese, fukara ve gurebâ için imaret yaptırdı. Mekke’de dört mezhep için Osmanlı tarzında medreseler inşâ ettirdi. Abbasî halîfelerinden Hârûn Reşîd’in hanımı Zübeyde tarafından, Mekke’de yaptırılan ve harâb hâle gelen su yollarını yeniden yaptırdı.

Kânûnî Sultan Süleymân’ın, Gülbahar Hâtun ve Hürrem Sultan isminde iki hanımı vardı. Bu hanımlarından Abdullah, Murâd, Mahmûd, Mustafa, Mehmed, Cihangir, Bâyezîd, Selim isimlerinde sekiz oğlu ve Mihrimah Sultan isimli bir kızı olmuştur. Kanuni Sultan Süleyman 1556 yılında Zigatvar Seferinde vefat etti.
Sultan İbrahim Han Os­man­lı padişah­la­rı­nın on se­ki­zin­ci­si ve sek­sen üçün­cü İs­lâm ha­lî­fe­si. Sul­tan Bi­rin­ci Ah­med Han’ın oğ­lu olup, 5 Ka­sım 1615 Per­şem­be gü­nü Mah­pey­ker (Kö­sem) Sul­tan’dan doğ­du. Sa­ray­da iyi bir tah­sil gör­dü. Ağa­be­yi Sul­tan Dör­dün­cü Mu­râd’ın ölü­mün­de, ha­yat­ta ka­lan tek Os­man­lı Şeh­zâ­de­siy­di. Ağa­be­yi­nin genç yaş­ta ölü­mü­ne bir tür­lü ina­na­ma­dı. An­ne­si­ne ve pa­şa­la­ra;

"- Al­la­hü teâ­lâ pa­di­şah kar­de­şi­min öm­rü­nü uzun et­sin. Bi­ze sul­tan­lık lâ­zım de­ğil­dir. Pa­di­şah kar­de­şi­mi­zin öm­rü­ne du­âcı­yız" de­di. An­ne­si­nin ve di­ğer pa­şa­la­rın ıs­ra­rı üze­ri­ne ağa­be­yi Sul­tan dör­dün­cü Mu­râd’ın nâ­şı­nı gör­dük­ten son­ra, öl­dü­ğü­ne ke­sin ola­rak inan­dı. Da­ha son­ra taht oda­sı­na geç­ti. Hır­ka-i seâ­det dâ­ire­sin­den ge­ti­ri­len Haz­re­ti Ömer’in sa­rı­ğı­ Sad­râ­zam Ka­ra Mus­ta­fa Pa­şa ta­ra­fın­dan ba­şı­na Bes­me­le ile sa­rıl­dık­tan son­ra tah­ta otur­du ve el­le­ri­ni açıp;

 "- El­ham­dü­lil­lah. Yâ Rab­bî! Be­nim gi­bi za­yıf bir ku­lu­nu bu ma­ka­ma lâ­yık gör­dün. Sal­ta­nat gün­le­rim­de mil­le­ti­mi hoş­hâl ey­le ve bir­bi­ri­miz­den hoş­nûd ey­le"
di­ye du­â et­ti
Sul­tan İb­râ­him, çok cö­mert ve lü­tuf­kâr olup, fa­kir­le­re, âciz­le­re çok ih­san­lar­da bu­lu­nur­du. Dev­rin­de mâ­li­ye dü­zel­ti­lip, mil­le­tin kıt­lık çek­me­me­si ve is­ra­fın ön­len­me­si için fer­man­lar çı­ka­rıl­dı. Pa­di­şah dî­vân mü­zâ­ke­re­le­ri ile çok alâ­ka­dar ol­du. Ay­nı has­sa­si­yet­le ida­re­ci­ler ve eyâ­let­ler üze­rin­de de dur­du. Eyâ­let­ler­den ha­ber ala­ma­mak­tan bü­yük üzün­tü du­yar­dı. Her olan bi­ten­den doğ­ru ola­rak ha­ber al­mak is­ter­di.

Bu su­ret­le sad­râ­za­mın ken­di­li­ğin­den bir iş yap­ma­sı­na as­la mü­sâa­de et­mez­di. Eyâ­let­le­rin mad­dî du­ru­mu­nun tes­bi­tine, bey­le­rin zâ­lim ol­ma­ma­sı­na, hal­ka zu­lüm ya­pıl­ma­ma­sı­na, çok dik­kat eder­di. İdâ­re­ci­le­rin bu­lun­duk­la­rı yer­ler­den ay­rıl­ma­la­rı­nı ar­zu et­mez­di. Tâ­yin edi­len pa­şa­la­rın der­hâl ora­ya gi­dip gö­re­ve baş­la­ma­sı­nı is­ter­di.

Sultan İbrahim Han, 1648'de vefat etti. Ayasofya Camiinde kılınan cenaze namazından sonra, Sultan I.Mustafa Han'ın yanına defnedildi.
Sultan Mustafa Han-I Osmanlı sultanlarının on beşincisi ve İslâm halîfelerinin seksen ikincisi. Sul­tan Üçün­cü Meh­med Han’ın oğ­lu. 1591 se­ne­sin­de Han­dan Sul­tan’dan Ma­ni­sa’da doğ­du. Her şeh­zâ­de gi­bi sa­ray­da iyi bir eği­tim gör­dü. Ağa­be­yi Bi­rin­ci Ah­med Han’ın ve­fâ­tı üze­ri­ne 22 Ka­sım 1617 gü­nü ilk de­fa ek­be­ri­yet ka­ide­si­ne gö­re, yâ­ni hâ­ne­dâ­nın en yaş­lı men­su­bu ola­rak tah­ta çı­ka­rıl­dı.

Sul­tan Mus­ta­fa Han, son de­re­ce din­dar bir kim­se idi. Çok­ça sa­da­ka da­ğı­tır­dı. Sa­ray­da­ki ha­yâ­tı­nı ibâ­det ede­rek, dî­nî eser­ler ve Kur’ân-ı ke­rîm oku­ya­rak ge­çir­miş­ti. İkin­ci de­fa tah­ta geç­me­si için dâ­vet edil­di­ği za­man oda­sın­da Kur’ân-ı ke­rîm oku­du­ğu­nu bir çok kay­nak yaz­mak­ta­dır. Hâl sa­hi­bi olan Sul­tan Mus­ta­fa Han, sal­ta­nat­ta gö­zü ol­ma­dı­ğı için her iki de­fâ­ki hal’in­de de en kü­çük bir mem­nu­ni­yet­siz­lik gös­ter­me­miş ve taht­tan se­vinç­le fe­râ­gat et­miş­tir.

20 Ocak 1639 gü­nü Top­ka­pı Sa­ra­yı’nda ve­fât eden Sul­tan Mus­ta­fa Han, Aya­sof­ya Câ­mii kar­şı­sın­da­ki tür­be­si­ne defn edil­di.
Sultan Murat Han III Osmanlı sultanlarının on ikincisi ve İslâm halîfelerinin yetmiş yedincisi. Sultan İkinci Selim Han’ın oğlu olup, 4 Temmuz 1546’da Nûr-Bânû Sultan’dan Manisa’nın Bozdağ yaylağında doğdu. Babasının şehzâdeliği zamânında Manisa’da değerli hocalar huzûrunda tahsil ve terbiye gördü.

1558 senesinde babasının Manisa sancakbeyliğinden Karaman’a tâyin edilmesi üzerine, dedesi Kânûnî Sultan Süley-mân tarafından Alaşehir sancakbeyliğine tâyin edildi. Dedesinin vefâtı ve babasının tahta geçmesi üzerine Manisa sancakbeyliğine getirildi. Bu vazifesi sırasında kıymetli hocalardan askerî ve idârî bilgileri öğrendi ve İslâm ilimlerini tahsile devam etti.

15 Aralık 1574’de babası Sultan İkinci Selim Han’ın vefâtı üzerine, Manisa’dan İstanbul’a giderek 22 Aralık 1574 gününe denk gelen Ramazan’ın sekizin-ci günü Osmanlı tahtına oturdu. Sultan Murâd Han, tahta geçtikten on dört gün sonra, 5 Ocak 1575’te Eyyûb Sultan hazretlerinin türbesini ziyâret etti ve kılıç kuşandı. Daha sonra dedelerinin ve babasının türbelerini ziyâret ederek saraya döndü. Sultan’ın cülûsunu tebrik etmek için Venedik, Avusturya ve İran elçileri gelip hediyeler takdim ettiler. Venedik ile Sultan İkinci Selim zamânında yapılan sulh anlaşması yenilendi. Sultan Üçüncü Murâd Han, Arapça ve Farsça’yı çok iyi bildiği gibi, İslâmî ilimlerin tamâmına vâkıf olup, bâzı ilimlerde mütehassısdı.

Üçüncü Murâd Han tedbirli hareket eder, ifrattan ve küçük bir haksızlık yapmaktan çok sakınırdı. Şâir bir Sultan olup Murâdî mahlasıyla şiirler yazmıştır, ikisinde Türkçe, ikisinde Arapça ve Farsça şiirlerinin toplandığı dört dîvânı vardır. "Fütûhât-ı Sıyâm" isimli tasavvufa dâir bir eser yazdığı rivâyet edilir.

Türkçe dîvânını Şemseddîn Sivâsî açıklamıştır. Dîvânlarındaki gazeller, şâir ve edipler tarafından açıklanarak yayınlanmıştır. Murâd Han, Halvetî yolunun büyükle-rinden Şeyh Şucâ’dan feyz almıştır. Ayrıca Nakşibendîlerden Şeyh Şa’bân ile de sohbet etmiştir.
Sultan Murad Hân IV Osmanlı sultanlarının on yedincisi ve İslâm halîfelerinin seksen ikincisi. Sultan Birinci Ahmed Han’ın oğlu olup, 27 Temmuz 1612’de Mâhpeyker Kösem Sultan’dan doğdu. Enmümtaz mürebbiyelerin nezâretinde terbiye edildi. Enderun mektebindeki hocalardan husûsî dersler aldı. Kösem Sultan, oğlu Murâd’ın diğer şehzâdelerden her yönü ile üstün olması için çok gayret gösterdi. Şehzâde Murâd da kendisine gösterilen alâkayı boşa çıkarmadı.

İlim öğrenmekteki sürati, plânlı yaşayışı, spor ve silâh tâlimlerindeki başarısı, atik ve çevikliği, çabucak serpilip yetişmesi ile dikkati çekti. Hüsamzâde, Sarı Solak ve Hacı Süleymân efendilerden ok atmayı, Cündî Halil Paşa’dan ata binmeyi öğrendi. Zekeriyyâzâde Yahyâ Efendi gibi zamânın önde gelen âlimlerden fıkıh dersleri aldı. Babasının da hocası olan Azîz Mahmûd Hüdâyî hazretlerini, küçük yaşta Üsküdar’daki dergâhında ziyâret etmeye başladı.

Babası Sultan Ahmed Han’ın vefâtıyla, memlekette devlet otoritesi sarsılmış, İslâm düşmanları her taraftan hücuma geçmişti. Binlerce yeniçeri, başı bozuk bir güruh hâline gelmişti. Velîaht şehzâde Murâd, daha on yaşında İstanbul’da kıyafetini değiştirerek dolaşır, halkla tesis edeceği işbirliği netîcesi, ilerde yapacağı işlerin plânlarını kurardı. Kimden nasıl istifâde edeceğini, kimi nasıl cezalandıracağını tek tek defterine kaydederdi.

Şehzâde Murâd, rahatsız olan amcası Mustafa Han’ın tahttan indirilmesi üzerine 10 Eylül 1623’de Sultan Dördüncü Murâd ünvânı ile Osmanlı padişahı oldu. Eyyûb Sultan hazretlerinin türbesinde hocası Azîz Mahmûd Hüdâyî’nin elinden kılıç kuşandı. Yaşı küçük olduğu için, devleti bilfiil idâre edemeyeceği görüşü hâkim olarak, annesi Mâhpeyker Kösem Sultan saltanat nâibesi tâyin edildi.

Sultan Murâd, çocuk denecek yaşta olmasına rağmen, saltanat işlerine yabancı kalmamak için her işi öğrenmek ve mâhiyyetini anlamak istiyordu. Çok zekî ve serî anlayışlı ve hâfızası kuvvetti olduğundan, yaşı ilerledikçe devlet işlerine alâkası artıyordu. Diğer taraftan ilim öğreniyor, târih kitaplarını okuyor, dedelerinin hâl ve hareketlerini, çeşitli durumlar karşısında aldıkları tedbir ve tavırları tek tek inceliyordu.

Dedelerinden Yavuz Sultan Selim Han’a özeniyor, onun gibi olmak için her yönden kendisini yetiştiriyordu. Onun gibi bilgili, onun gibi güçlü kuvvetli, onun gibi korkusuz olmak için çırpınıyordu. Zaman zaman halkın içine girer, değişik kıyafetlerle onların sohbetlerini dinlerdi. Halkın derdini halktan bir kimse olarak yerinde incelerdi. İnsanların kimden nasıl zarar gördüğünü, zulüm merkezlerini tek tek tesbit etti.

Ömrü boyunca vakitlerinin her ânını devletine hizmet ve Allahü teâlânın emir ve yasaklarına itâatle geçiren Sultan Dördüncü Murâd Han, diğer milletlerin hayâl bile edemiyecekleri şekilde yalanlarıyla meşhur olan Acemlerin, en büyük düşmanlarından olduğu için onların bir çok iftiralarına mâruz kaldı. Kendilerinde bulunan zilletleri bu büyük Padişah’a da bulaştırmaya kalkıştılar. İnsanlara zulüm ettiğini ve içki içtiğini bile söyleyecek kadar ileri gittiler. Hâlbuki devrinin kaynaklarında içki içtiğine dâir hiç bir bilgi yoktur.

Sultan Dördüncü Murâd Han, kendisinden elli dokuz yaş büyük olan Şeyhülislâm Yahyâ Efendi’ye; “Baba” diye hitâb eder, baba olarak bilir ve her türlü sözünü îtirâzsız kabûl ederdi. Dînin hükümlerini çok iyi bilirdi. Arapça ve batı dillerine hâkim idi. Her türlü memleket meselesine vâkıftı. İlmi ve ilim adamlarını çok sever, fırsat buldukça ilim meclislerine gider, onları teşvik ederdi. Evliya Çelebi ve Kâtib Çelebi gibi âlimler, teşvik ettiği kimseler arasında idi. Kur’ânı kerîm okumayı ve ibâdetlerini hiç ihmâl etmezdi. Dedesi Yavuz Sultan Selim Han gibi o da Hırkai seâdet dâiresinde Kur’ânı kerîm okurdu.

Bir çok tarihçinin Kânûnî sonrası en büyük Osmanlı padişahı olarak kabûl ettikleri Dördüncü Murâd Han, hep dedesi Yavuz Sultan Selim Han’a benzemeye çalışırdı. Gerçekten de bir çok vasıfları onunla uyuşurdu.

Sultan Murâd Han’ın cesareti, her türlü zorluğa tahammülü, keskin zekâsı, hünerleri askerî dehâsı, atıcılık, binicilik, silâhşörlükteki başarısı, askerleri ve tebeası tarafından çok takdir ediliyordu. İki yüz okkalık gürzleri kolayca kaldırır, hızla giden iki atın birinden diğerine atlar, attığı ok, tüfek mermisinden uzağa düşerdi. Devrinin bütün silâhlarını en iyi şekilde kullanırdı.

En küçük suçları bile memleketin selâmeti için cezâlandırmaktan çekinmeyen Sultan Dördüncü Murâd Han’ın merhameti çoktu. Savaş esnasında otağının yanına kurdurduğu seyyar hastahânelerdeki yaralı ve hastaları bizzat ziyâret eder, onlarla yakından ilgilenirdi. Memleketin her tarafındaki imârethânelerin vakıf şartlarına uygun şekilde çalışması, fakir ve yetimlerin aç ve açıkta kalmaması için gayret gösterir, emrine uymayanları şiddetle cezâlandırırdı.

Din ve devlet menfaatine iş yapanı hemen mükâfatlandıran Sultan Murâd Han, pek çok hayırlı işin yanında, Topkapı Sarayı’nda Revan ve Bağdat köşkü, gibi nadide eserler, köprüler, kervansaraylar, hanlar ve benzeri hayır eserlerini de inşâ ettirdi. Boğazda bir saray yaptırıp, oğlu Muhammed’in doğumunda yedi gece kandiller asılıp şenlikler yapıldığından, buraya Kandilli denildi. Kavaklar’daki kaleleri yaptırdığı gibi, pek çok şehrin de surlarını tâmir ettirdi. Bağdat’ı feth edince, İmâmı a’zam ve Abdülkâdiri Geylânî hazretlerinin türbelerinin tâmirini yaptırdı. Kâbei muazzamayı su basması üzerine, Ankaralı Mehmed ile Rıdvan Ağa’yı Kâbei muazzamayı tamirle vazifelendirdi.

Din ve devletin menfaatine ters düşen en küçük hatâları bile af etmeyen bilhassa zulüm ve hıyaneti, emre itaatsizliği şiddetle cezalandıran Sultan Murâd Han, hassas ve ince bir kalbe sahipti. Çok güzel şiirler yazdı ve şâirleri koruyup himaye etti. Sultan Dördüncü Murâd Han devrinde kazanılan zaferlerin yanında pek çok âlim, şâir, târihçi ve sanatkâr yetişerek kıymetli eserler meydana getirmişlerdir. Bunlardan bibliyografya, târih, coğrafya sahasında Kâtib Çelebi ve Vekâyinâme sahibi Topçular kâtibi Abdülkâdir, Ravdatülebrâr ve Zafernâme sahibi Karaçelebizâde Abdülazîz, Târihi Gılmânî sahibi Mehmed Halîfe, teşkilât ve idâre sahasında Koçi Bey, şâirlerden Nef’î, Azmizâde Haleti Efendi başlıcalarıdır.

 
Sultan Mahmud Han I Osman­lı sul­tan­la­rı­nın yir­mi dördün­cü ve İs­lâm ha­lî­fe­le­ri­nin sek­sen dokuzun­cu­su. Sul­tan İkin­ci Mus­ta­fa Han’ın oğ­lu olup, 2 Ağus­tos 1696 senesin­de Sâlihâ Sul­tan’dan Edir­ne’de doğ­du. Okul ça­ğı­na gel­di­ği za­man ba­ba­sı­nın hocası Şeyhü­lis­lâm Fey­zul­lah Efen­di’den ders al­ma­ya başla­dı. Daha son­ra şehzâdeye, ho­ca ola­rak Feyzul­lah Efendi’nin oğ­lu İbrâhim Efen­di tâ­yin edil­di.

Şeh­zâ­de­li ğin­de, yüksek fen ve din ilim­le­ri­ni öğ­re­ne­rek yetiş­ti. Ba­ba­sı­nın taht­tan indiril­me­sin­den son­ra am­ca­sı üçün­cü Ah­med Han tarafından İs­tan­bul’a getirtilerek sa­ray-ı âmi­re­de bir dâire­ye yerleştril­di. Yetiştirilme­si­ne bu­ra­da da ihti­mam gös­te­ril­di

Bi­rin­ci Mah­mûd Han; çok ze­kî, an­la­yış­lı, ha­miy­yet­li, lü­tuf­kâr ve mer­ha­met­li idi. Hâ­di­se­le­ri ihmâl­siz ola­rak tâ­kib eder, dev­let iş­le­rin­de mut­la­ka is­ti­şa­re ya­par ve yap­tı­rır­dı. Ciddiyeti, vekârı, se­bat ve az­mi, fik­ri ta­ki­bi var­dı.
Hâ­di­se­le­ri soğuk­kan­lı­lık­la mü­tâ­laa edip, ace­le et­mez ve te­laş gös­ter­mez­di. Yir­mi beş se­ne süren sal­ta­na­tı boyun­ca İstan­bul’dan dı­şa­rı çık­ma­dı­ğı hâl­de, tâ­yin et­ti­ği de­ğer­li kuman­dan­lar­la, İran, Rus­ya ve Avus­tur­ya mu­ha­re­be­le­ri­ni idâre et­miş­tir. Tec­rü­be­li ve­zir­le­ri sadâret­te ve or­du se­ras­ker­lik­le­rin­de kul­la­na­rak mu­vaf­fak ol­du. 
Ye­ni­li­ği sever ve mem­le­ke­ti bu yol­da yük selt­me­ye gay­ret eder­di. Lut­fü ve merha­me­ti çok oldu­ğun­dan, dev­rin­de­ki İs­tan­bul yan­gın ve zel­ze le­le­rin­den za­rar gören­le­rin ıztırâbı­na samimiyet­le or­tak olup, ya­nan-yı­kı­lan yer­le­rin ye­ni­den ya­pıl ma­sı için pek çok yar­dım­da bulundu. İlim, sa­nat, ede­bi­yat mec­lis­le­rin­de­ki soh­bet­le­re ka­tı­lır ve "Seb­kâ­tî mah­la­sı" ile şi­ir­ler yazar­dı.

Sul­tan Mah­mûd Han, ül­ke­de pek çok îmâr fa­ali­yet­le­rin­de bu­lu­nup, ilim, kül­tür, sa­nat sahalarında çok kıy­met­li eser­ler yap­tır­dı. Ka­ğıt­ha­ne ci­va­rın­da­ki Bağ­çe­köy ile Ba­la­ban köy­le­ri ara­sın­dan ge­çen iki ça­yın su­la­rı­nı top­la­yan To­puz­lu Ben­di’ni yap­tır­dı. Bu­ra­da top­la­nan sularla, Tak­sim’de­ki de­po­dan, Top­ha­ne’de­ki Mey­dan Çeş­me­si ile Azap­ka­pı’da Sâ­li­hâ Sul­tan Çeşmesi ve Be­şik­taş, Ga­la­ta, Ka­sım­pa­şa, Te­pe­ba­şı semt­le­ri­nin çe­şit­li yer­le­rin­de­ki kırk ka­dar çeş­me­ye su ve­ril­di. Ahâ­li bol ve tat­lı su­ya ka­vuş­tu­rul­du. Pek çok sa­ra­yı, kas­rı, in­şâ ve ta­mir ettir­di. Be­şik­taş Sa­ra­yı’nın bir çok kıs­mı­nı ve Ba­yıl­dım Kas­rı’nı ye­ni­den yap­tır­dı. 
Yû­şâ Tepesi ci­va­rın­da­ki To­kat Köş­kü’nü do­na­tıp, Hü­mâ­yûn-âbâd ile Kan­dil­li Sa­ra­yı’nı îmâr etti­re­rek Ne­vâ­bâd is­mi­ni ver­di. Kan­lı­ca’da Mih­râ­bâd Kas­rı’nı yap­tır­dı. İs­tan­bul’da Ayasof­ya Câ­mii içi­ne, Fâ­tih Câmii kıble tarafında ve Ga­la­ta Sa­ray Oca­ğı’nda ol­mak üze­re üç, Belgrad’da bir kü­tüp­ha­ne yap­tır­dı. 

Aya­sof­ya Câ­mii Kü­tüp­ha­ne­si­ne sa­ra­yın ha­zî­ne oda­sın­dan pek nefis, kıy­met­li, na­di­de ki­tap­lar gön­der­di­ği gi­bi, dev­rin dev­let adam­la­rı da he­di­ye­ler­de bulunarakdört bin cild na­di­de ki­tap toplan­dı. Aya­sof­ya Kü­tüp­hâ­ne­si’ne İs­lâm âle­mi­nin en meş­hur hat­tat­la­rın­dan Yâ­kut-ı Musta’sımî, Şeyh Ham­dul­lah, Hâ­fız Os­man ve Haz­re­ti Ali’ye âit ol­du­ğu söy­le­nen Kur’ân-ı kerîm­ler de kon­du. Kü­tüp­hâ­ne­nin mas­ra­fı­nı kar­şı­la­mak için Cağaloğu’nda çif­te ha­mam yaptırıp, ge­lir­le­ri­ni vak­fet­ti. 
Aya­sof­ya’ya bi­ti­şik aşe­vi­ni yap­tı­rıp, hu­zû­run­da ter­tip­le­nen merâsim­le açıl­dı. Ga­la­ta­sa­ray Ocağı’nda yap­tır­mış ol­du­ğu kütüphaneye, sa­ray­dan kitaplargön­de­rip, açı­lış me­râ­si­min­de, kütüp­hâne­nin iki ta­ra­fı­na yaptı­rıl­mış olan çeş­me­le­rin ha­zî­ne­le­ri­ne şe­ker­li şer­bet dol­du­ru­lup hal­ka ik­ram edil­di. Nûruos­mâ­ni­ye Câ­mi­i’nin ya­pı­mı­nı baş­lat­tıy­sa da ve­fâtın­dan bir se­ne son­ra tamamla­na­bil­di. Be­şik­taş’ta Arab İs­ke­le­si Câ­mi­i, Rume­li Hi­sa­rı’nda İs­ke­le Câmi­i, Üs­kü­dar’da Sul­tan Mah­mûd Câ­mii ve Kan­dil­li, Defterdârkapısı, Tu­lum­ba­cı­lar Oda­sı, Ya­lı-köş­kü ile Yıldızte­pe mes­cid­le­ri­ni yap­tır­dı.
As­ke­rî alan­da da bâ­zı ye­ni­lik­ler yap­tır­dı. Tür­ki­ye’ye gel­miş olan bir Fran­sız ku­man­da­nı vâsıtasıy­la hum­ba­ra­cı oca­ğın­da ıs­lâ­ha­ta te­şeb­büs et­ti. İs­lâ­mi­yet’i ka­bul eden Fran­sız komutan Hum­ba­ra­cı Ah­med Pa­şa adıy­la meş­hur ol­du. Ah­med Pa­şa, Bos­na’dan ge­tirt­ti­ği üç yüz ka­dar hum­ba­ra­cı ile Üs­kü­dar Ayaz­ma Sa­ra­yı’nda bir ocak kur­du. Tı­mar­lı hum­ba­ra­cı­lar­dan ölen­le­rin ço­cuk­la­rı, ma­aş­lı bu hum­ba­ra­cı oca­ğı­na alı­na­cak­lar­dı. Her bö­lük­te bir oda­ba­şı ile iki ne­fer el­li ba­şı, üç ne­fer otuz ba­şı ve on ne­fer on ba­şı ve bir ça­vuş ilâ ve­kil­harç, ta­bib, cer­rah, imâm ve ho­ca bu­lu­nu­yor­du. Her ne­fe­rin yev­mi­ye­si on se­kiz ak­çe idi.
Ül­ke için­de ve dı­şın­da Os­man­lı Dev­le­ti’ne aza­met dev­ri ya­şa­tan Bi­rin­ci Mah­mûd Han, son yıllar­da ra­hat­sız ve hal­siz­di. 13 Ara­lık 1754’te çok ra­hat­sız ol­ma­sı­na ve he­kim­ba­şı­nın ha­re­ket etmeme­si­ni söy­le­me­si­ne rağ­men, cu­mâ se­lâm­lı­ğı­na çı­kıp, cu­mâ na­ma­zı­nı kıl­dık­tan sonra dönüşte De­mir­ka pı’da at sır­tın­da ve­fât et­ti. Ye­ni Câ­mi’de ba­ba­sı İkin­ci Sultan Mus­ta­fa’nın yanı­na defnedildi.

Sultan Murâd Han I (Hüdâvendigar) Osmanlı padişahlarının üçüncüsü, velî ve ahî şeyhi. Orhan Gâzi’nin oğlu olup, Osman Gâzi’nin vefât ettiği ve Bursa’nın fethedildiği sene olan 1326’da Nîlüfer Hâtun’dan doğdu. Şehzâde Murâd, küçük yaştan îtibâren devrin âlimleri tarafından sağlam bir îtikâda, mükemmel bir bilgiye sâhib olması için tam bir ihtimamla yetiştirildi.

Bir müddet sonra Lala Şâhin Paşa’nın yanına verilip idâre ve harp bilgileri öğretildi. Bursa çevresinde sancak beyliğine tâyin edilip, tecrübe kazandırıldı. Ağabeyi Rumeli fâtihi velîaht şehzâde Süleymân Paşa’nın 1359 senesinde vefâtı üzerine velîaht tâyin edildi. Rumeli’deki ordunun kumandası kendisine verildi. Kısa bir müddet sonra da babasının vefâtı üzerine Bursa’ya davet edilip, otuz dört yaşında Osmanlı tahtına geçti (1360).

Eski târihlerin kayıtlarına göre Murâd Han; orta boylu, yuvarlak yüzlü, irice burunlu, boynu uzun, parmakları iri ve enli, sakalı sık değil, cesur, disiplinde babasından daha sert, hiddetli, harekâtında süratli bir hükümdardı. Halkı ve askeri tarafından çok sevilip, "Sultân-ül- Guzât vel - Mücâhidîn, Melik-ül-Meşâyih, Gıyâsüd Dünyâ ved- Dîn, Şihâbüddîn, Gâzi, Hünkâr, Hüdâvendigâr, Leys-ül-İslâm, Ebü’l Feth, Giyâsül Müslimîn, Es- Sultân-ül- Adl, Sultân-ı Muazzam" gibi lakablar verildi.

Yirmi dokuz sene süren hükümdarlığı zamânında zaferden zafere koşmuş ve hepsinde muvaffak olarak mağlûbiyet yüzü görmemişti. Babasından bir beylik olarak devraldığı devleti imparatorluk hâline getirmiştir. Gibbons’un da pek güzel tarif ettiği gibi Osman Gâzi etrafına bir ırk toplamış, Orhan Gâzi bir devlet vücûda getirmiş, fakat imparatorluğu Murâdı Hüdâvendigâr kurmuştur.

Zamânındaki hâdiseler ve bunlara karşı takındığı tavırlar dikkatle incelendiğinde, azîm, irâde, vakar ve ciddiyet sahibi olan Murâd Han; din farkı gözetmeksizin tebeasına karşı çok şefkatli ve merhametli idi. Samîmi şahsiyeti ile içte ve dışta sevgi ve saygı uyandırmış büyük bir Türk hükümdârı idi. Kendi gayretleri yanında, Çandarlı Halil Hayreddîn ve onun oğlu Ali paşalar gibi iki şahsın gayret ve faaliyetleri ile hukûkî, mâlî, askerî sahalarda esaslı teşkilât kurarak, devleti aşîret hâlinden kudretli bir devlet hâline getirmişti.

Murâd Han, en tehlikeli zamanlarda bile îtidâlini muhafaza eder, ne sûretle hareket edeceğini bilir ve vereceği kararı mutlak sûrette tecrübeli beyleriyle müzâkere ettikten sonra verirdi. Kendi mütâlâasına aykırı mütâlaaların isâbetini takdir edince onu kabul eder, îtirazlara ehemmiyet verir ve dinlerdi. Bu hâli, başarılarında çok etkili olmuştur.

Ağabeyi Süleymân Paşa’nın başlattığı Rumeli fütuhatını büyük bir siyâsî dehâ ile kısa zamanda geliştirdi. Anadolu’daki Türkmen aşîretlerini fethettiği bölgelere yerleştirerek, bölgede Türk nüfûsunun çoğunluğu ele geçirmesini sağladı. Bu göçler sayesindedir ki, Osmanlı Türkleri fütuhatı Viyana önlerine kadar ilerleyerek, Rumeli’de Osmanlı Devleti beş yüz yıl hâkimiyetini devam ettirdi.

Anadolu beylikleriyle de kısmen akrabalık bağları, kısmen de Karamanoğulları örneğinde olduğu gibi, zorla hâkimiyet kurarak, bu beyliklerin potansiyel askerî güçlerini Balkan fütuhatında geniş şekilde kullandı.

Fethedilen yerlerde îmâr faaliyetlerine de önem veren Murâd Han, hükümet merkezini Bursa’dan Edirne’ye taşıyarak, yeni fethetmiş olduğu Edirne’yi, yaptırdığı câmi, medrese, han, hamam, saray gibi eserlerle Türkİslâm beldesi hâline getirdi. Memleketin çeşitli yerlerini hayır eserleri ile donattı.

9 Ağustos 1389 sabahı başlayan ve Osmanlı Devleti’nin ilk defa top kullandığı, sekiz saat süren şiddetli bir meydan savaşından sonra, müttefik ordusu hemen hemen tamamen imha edildi. Müttefiklerin mağrur komutanı Lazar da ölüler arasındaydı.

Muharebenin sonuna doğru artık zafer tamamen belli olunca, Murâd Han, zaferin şükrânesi olarak muharebe sahasını gezdiği şırada, bir şey söylemek isteğiyle yanına sokulan yaralı Sırp azilzâdesi Lazar’ın dâmâdı Miloş Obiliç tarafından hançerle kalbinden vurularak şehîd edildi. Cenâzesi Bursa’ya getirilip Çekirge semtinde bulunan Murâdı Hüdâvendigâr Câmii karşısındaki türbesine defnedildi. Şehîd edildiği yere Meşhedi Hüdâvendigâr ismiyle meşhur bir makam yaptırıldı.



Sultan Mustafa Han II O smanlı sultanlarının yirmi ikincisi ve İslâm halîfelerinin seksen yedincisi. Sultan Dördüncü Mehmed Han’ın oğlu. 5 Haziran 1664 günü Râbia Gülnûş Sultan’dan İstanbul’da doğdu. Devrin âlimlerinden iyi bir tahsil gördü. Baş hocaları, büyük âlim Hâcei Sultânî Vânî Mehmed Efendi ve onun dâmâdı Seyyid Feyzullah Efendi idi. Ayrıca devlet idâresini ve harb oyunlarını çok iyi bir şekilde öğrendi. Ok atmada mahir ve iyi bir silâhşördü. 

İstanbul ve Edirne saraylarında serbest bir hayat yaşayan Şehzâde Mustafa, babası ile seferi hümâyûnlara katılarak bilgi ve tecrübesini arttırdı. Daha sonra iki amcası Sultan İkinci Süleymân ve Sultan İkinci Ahmed zamanlarında, devletin uğradığı felâketleri ve yetersiz devlet adamlarının birbirine takiben iktidara gelmelerini dikkatle tâkib etti. 

Bu sebeple devlet idâresini, babası ve amcaları gibi vezirlere emânet etmemekte kararlı idi. Amcası İkinci Ahmed Han’ın 6 Şubat 1695 günü vefâtı ile yirmi ikinci Osmanlı sultânı olarak tahta geçti. Padişah olduğunda Osmanlı Devleti, on iki seneden beri Avusturya, Lehistan, Rusya ve Venediklilerle harp hâlinde idi. 

Gayretli ve kahraman ruhlu bir hükümdar olan Sultan Mustafa, henüz tahta geçtiğinin üçüncü günü sadrâzama gönderdiği fermanda; 

“Cenâbi Hak, bu âciz ve günahkâr kuluna bir cihan padişahlığı ihsan etti. Devleti idâre edenlerin hangisi zevk ve sefaya, kendi nefsinin rahatına düşmüş ise, eli altındaki memleket ve tebeasının huzuru ve rahatı kaçmıştır. Biz, bugünden zevki ve sefayı kendimize haram kıldık. Düşmana karşı ceddim (Kânûnî) Sultan Süleymân gibi kendim sefere çıkmaya kat’î niyet ettim. Sizler ki sadrazâmım, vüzerâ, ulemâ, vükelâ ve ocak ağalarısınız; cümleniz bir yere gelip, bu hattı hümâyûnumu okuyup düşününüz; gazâya gitmem mi mâkul, yoksa Edirne’de oturup kalmamız mı münâsib? Din, devlet ve halka hangisi faydalı; Allah için söyleşüp, doğruyu bana bildiriniz vesselam...” dedi. 

Sadrâzam; Padişah’ın Edirne’de kalmasının iyi olacağını, seferi hümâyûnun büyük masraflar îcâb ettirdiğini, hele bozgun olursa, adının padişah yenilmiş diye çıkacağını arzetmesi üzerine, Sultan Mustafa irâdesini şu hattı hümâyûn ile açıkladı: 

“Bana hazîne lâzım değil. Kuru ekmek yerim. Vücûdumu din uğruna feda ederim. Her ne denlü meşakkat arz olunsa, sabr ve tahammül ederim. Hizmeti ibâdullah 
(halka hizmet) tamâma ermeyince seferden dönmem, elbette sefere bizzat çıkarım...”

Bu hattı hümâyûnlar devlet adamlarını, âlimleri, kumandanları, askerleri ve ahâliyi ziyadesiyle sevindirdi.
Dokuz seneye yakın Osmanlı sultanlığı yapan İkinci Mustafa Han, muktedir, gayretli, vatanperver, çalışkan ve değerli bir padişahtı. Ordularının başında sefere giden son Osmanlı sultânıdır. Âlimlere ve hocasına hürmeti o kadar çoktu ki, bu hal tahttan indirilmesine sebeb oldu. Sultan Mustafa aynı zamanda iyi bir, şâirdi. Şiirlerinde önceleri Meftûnî, daha sonraları İkbâli mahlasını kullanmıştır. 

Devrinde devlet adamları ve âlimler, kıymetli ilmî ve sosyal müesseseler yaptırmışlardır. Hocası Feyzullah Efendi, Fâtih’te bir medrese ve daha sonra değerli kitapların toplandığı bir külliye (Şimdiki millet kütüphanesi)  Sadrâzam Amcâzade Hüseyin Paşa, Saraçhane’de bir medrese, kütüphâne ve çeşme; Sadrâzam Râmi Mehmed Paşa, Eyyûb’de bir çeşme ile mektep; Dâmat Ali Paşa bir kütüphane yaptırmışlardır. Sultan’ın silâhdârı olan Çorlulu Ali Paşa tarafından Tersane içinde iki katlı câmi yaptırılmıştır. 

Sultan Mustafa Han 29 Aralık 1703 günü İstanbul’da vefât etti. Yeni Câmi yanındaki Valide Turhan Sultan türbesine, babasının yanına defnedildi. 
Sultan Ahmet Han III O sman­lı pa­di­şah­la­rı­nın yir­mi üçün­cü­sü, İs­lâm ha­lî­fe­le­ri­nin sek­sen se­ki­zin­ci­si. Sul­tan Dördüncü Meh­med Han’ın oğ­lu. Sul­tan İkin­ci Mus­ta­fa’nın kar­de­şi­dir. Râ­bi­a Gül­nûş Eme­tul­lah Sultan’dan, 31 Ara­lık 1673 tâ­ri­hin­de doğ­du, iyi bir tah­sil gör­dü.

Son de­re­ce ze­kî ve akıl­lı idi. İlk der­si­ni şeyh-i sul­ta­nî Meh­med Efen­di’den al­dı. Sey­yid Fey­zul­lah Efen­di’nin yıl­lar­ca ted­ri­sâ­tı al­tın­da ye­tiş­ti. Bir müd­det Top­ka­pı Sa­ra­yı’nda ya­şa­dı, son­ra Edir­ne’de kal­ma­ya baş­la­dı.

Ağabe­yi Sul­tan İkin­ci Mus­ta­fa Han, 1703 se­ne­sin­de Edir­ne’de ce­be­ci­le­rin çı­kar­dı­ğı is­yan sebe­biy­le taht­tan in­di­ril­di. Ye­ri­ne Üçün­cü Ah­med Han’ın 22 Ağus­tos 1703’de padişah ol­du­ğu îlân edil­di. Bî­at me­râ­si­min­den son­ra İs­tan­bul’a ge­lip, Haz­re­ti Hâ­lid’in tür­be­si­ni zi­yâ­ret ede­rek âdet­ler uya­rın­ca Haz­re­ti Pey­gam­be­rin  Ey­yûb Sul­tan’da­ki kı­lı­cı­nı ku­şan­dı. He­nüz otuz yaş­la­rın­da bu­lu­nan ye­ni pa­di­şah, 1703 Edir­ne vakasın­da is­ya­nı çı­ka­ran­la­rın ele­baş­la­rı­nı iyi bir si­yâ­set­le ya­ka­la­tıp te­ker te­ker ce­za­lan­dır­dı. Bal­ta­cı Meh­med Pa­şa’yı sad­râ­zam yap­tı. Devle­tin iç iş­le­ri­ni dü­zelt­mek için ça­lış­ma­la­rı­na baş­la­dı.
Sul­tan Ah­med Han, sa­ray­da da­ğı­nık yer­ler­de bu­lu­nan kıy­met­li ki­tap­la­rı bir ara­ya top­la­ta­rak, bun­la­rı koy­mak üze­re arz oda­sı­nın ar­ka­sın­da­ki İkin­ci Se­lim Han’a âit be­yaz mer­mer ha­vuz­lu bah­çe­nin ye­ri­ne müs­ta­kil bir kü­tüp­hâ­ne in­şâ et­tir­di. An­ne­si Gül­nûş Eme­tul­lah Sul­tan için Üsküdar’da, Ye­ni Vâ­li­de Câmii ve bu­nun ya­nın­da bir se­bil, çeş­me, sıb­yan mek­te­biy­le bir imâret yap­tır­dı. 
25 Ma­yıs 1719’da üç da­ki­ka de­vam eden şid­det­li zel­ze­le­de pek çok bi­na­lar, İs­tan­bul’un surları he­men baş­tan­ba­şa yı­kıl­mış­tı. İz­mit’in bü­yük bir kıs­mı ve Ka­ra­mür­sel’de çok tah­ri­bat mey­da­na gel­miş­ti. Bun­dan el­li ye­di gün son­ra çı­kan yan­gın­da da Kum­ka­pı ve Gedikpa­şa ci­va­rı ta­ma­men yan­mış­tı. Sul­tan Ah­med Han, her iki âfet için de çok üzül­müş, halkının ya­ra­la­rı­nı sarmak için elin­den ge­len bü­tün im­kân­la­rı­nı se­fer­ber et­miş, sur­la­rı ye­ni­den yap­tır­mış­tı.
İs­tan­bul’da Bah­çe­ka­pı’da Bü­yük Vâ­li­de Ha­dî­ce Tur­han Sul­tan Tür­be­si ya­nın­da ikin­ci kütüphane­yi, Top­ka­pı Sa­ra­yı önü­ne, ken­di adı ile anı­lan meş­hur dört cep­he­li ve süs­lü çeş­me­yi yap­tır­dı. İyi bir hat­tat olan Sul­tan Üçün­cü Ah­med Han’ın, çeş­me­nin üze­ri­ne yaz­dı­ğı hat­tı bir şâhe­ser­dir. Yi­ne yaz­dı­ğı iki Kur’ân-ı ke­rîm Me­dî­ne’ye, Rav­da-i mu­tah­he­ra­ya gön­de­ril­miş­tir.

Ay­rı­ca, Üs­kü­dar’da is­ke­le mey­da­nın­da­ki bü­yük çeş­me­yi, Kâ­ğıt­ha­ne’de Çağ­la­yan önün­de, şâ­ir Ne­dim’in "Çeş­me-i nev-pey­dâ" adı­nı ver­di­ği çeş­me­yi yap­tır­dı. Ay­rı­ca, Ga­la­ta­sa­ra­yı’nın tâ­mi­ri ve va­kıf şart­la­rı­nın de­ğiş­ti­ril­me­si ile bu sa­ra­yın dı­şın­da bir câ­mi, Bo­ğa­zi­çi’nde Be­bek’te di­ğer bir câ­mi ve al­tın­da bir mek­tep ile çeş­me, Has­köy-Ka­sım­pa­şa ara­sın­da Ay­na­lı­ka­vak’ta köp­rü başın­da ve an­ne­si­ne âid olan Ga­la­ta Ye­ni Câ­mi­i’nin gü­ney cep­he­sin­de­ki av­lu ka­pı­sı­nın dı­şın­da da bir çeş­me yap­tır­dı.

Ok­mey­da­nı’nda, Fâ­tih Sul­tan Meh­med adı­na ya­pıl­mış olan câ­mi­nin minbe­ri­nin, Kız­ku­le­si feneri­nin ve 1720’de ya­nan Ci­han­gir Câ­mi­i’nin tâ­mir­le­ri, Dol­ma­bah­çe’de sâ­hil yo­lu­nun kapatılarak Fın­dık­lı-Be­şik­tâş yo­lu­nun ar­ka­dan ge­çi­ril­me­si hep Sul­tan Üçün­cü Ahmed Han’ın gay­re­tiy­le ya­pıl­mış­tır.
Za­mâ­nın­da Ne­dîm, Ney­li, Nâ­bî, Na­hî­fî gi­bi dî­vân ede­bi­yâ­tı­nın dev şah­si­yet­le­ri ye­tiş­ti. Sul­tan bun­la­rı hi­ma­ye et­ti­ği gi­bi ken­di­si de Ne­cîb mah­la­sı ile şi­ir ya­zı­yor­du. Yan­ya­lı Esad Efen­di, Herât­lı Kâ­bı­zî Man­sü­rî­zâ­de Fa­sî­hi, Ha­leb ka­dı­sı İl­mî Efen­di, Müs­ter­ci­zâ­de Ab­dul­lah Efen­di, şey­hü­lis­lâm Ye­ni­şe­hir­li Ab­dul­lah Efen­di ve Ne­dîm gi­bi ilim ve fi­kir adam­la­rı bir ara­ya ge­lip. doğu ve ba­tı dil­le­rin­den ter­cü­me­ler ya­pı­yor­du. Av­ru­pa’da çi­çek aşı­sı he­nüz bi­lin­mez iken İstanbul’da tat­bik edi­li­yor­du.  Hat­tâ çi­çek has­ta­lı­ğı­na ya­ka­la­nan pâ­di­şâ­hı; ser etib­bâ (başta­bib) Meh­med Efen­di, ta­bib Sü­ley­man Efen­di ve mü­nec­cim­ba­şı Meh­med Efen­di te­da­vi et­miş­tir.

İyi bir ni­şan­cı olan Üçün­cü Ah­med Han, 85 adım­dan tek bir atış­ta bir dî­nâ­rı vu­rur­du, do­kuz yüz ar­şı­na ok atıp, Ok­mey­da­nı’nda adı­na taş dik­tir­di­ği bil­di­ril­mek­te­dir.

Yir­mi ye­di se­ne hü­küm­dar­lık ya­pan Sul­tan Üçün­cü Ah­med Han, sal­ta­nat­tan çe­kil­dik­ten sonrailim ve ibâ­det­le meş­gul ol­du. Alt­mış üç ya­şın­da iken 1 Tem­muz 1736 tâ­ri­hin­de Ke­li­me-i şe­hâ­det ge­ti­re­rek ve­fât et­ti. Ye­ni Câ­mi’de Tur­han Vâ­li­de Sul­tan Tür­be­si’ne def­ne­dil­di.
Sultan Mustafa Han III Osmanlı sultanlarının yirmi altıncısı ve İslâm halîfelerinin doksan birincisi. Sultan Üçüncü Ahmed Han’ın oğlu olup, 28 Ocak 1717’de Mihrişah Sultan’dan doğdu. Şehzâdeliğinde iyi bir eğitim ve öğretim gördü. Yüksek din ilimleri, edebiyat, târih, coğrafya, nücûm (astroloji), tıp, devlet idâresi ve askerî bilgileri devrin meşhur âlimlerinden tahsil etti. Üçüncü Mustafa Han, Üçüncü Osman Han’ın vefât etmesi üzerine 30 Ekim 1757’de hükümdar oldu. Çalışkan ve azîm sahibi bir kimse olup, olgunluk çağında bulunuyordu. Devlet işlerini iyi tâkib ederek mâlî ve askerî sahalarda ıslâhat yapmak istiyordu. Üçüncü Osman’ın son sadrâzamı, değerli bir devlet adamı olan Koca Râgıb Paşa’yı görevinde tuttu. İç ve dış siyâsette temkinli hareketi tercih etti. Avrupa’da 1756-1763 târihleri arasında vuku bulan yedi yıl harplerinde bütün devletler Osmanlı Devleti’nin kendi saflarında savaşa katılmasını istedilerse de kabul etmeyip savaşa girmedi. Kaypak bir politika tâkib eden tarafların menfaatkâr ve gayet plânlı hareketlerini yerinde teşhis edip ustalıkla onları oyalama yoluna gitti. Cülûsunu müteakip devlet işlerini eline alan Üçüncü Mustafa Han, îlân ettiği Adâletnâme ile reayayı koruyup kollamanın yanında ehli örf taifesine (ihtisâb ağası gibi memurlara) bir çeki düzen vermek istedi. Bunun yanında bâzı idârî tedbirler almaktan da geri kalmadı. Diğer taraftan evkaf mallarının idâresinde görülen sûistimallere ve reayanın mâruz kaldığı tazyike son vermek ve düzene koymak için tedbirler alırken, Haremeyn vakıflarını da iltizâma dâhil etti. Hazîneye ek gelir sağlamak için tasarrufa da giden Üçüncü Mustafa Han, esham adı ile bir gümrük vergisi koydu. Tütün gümrüğünü kontrol altına aldı. Para cinslerinde görülen karışıklık ve züyûf akçe meselesini ele alıp, marbaş denilen sikkenin ıslâhı yoluna gitti. Bu arada, devlet mâliyesine zarar veren, zahmetsiz kârlar peşinde koşan Yahûdi ve Hırıstiyan taifesinin sıkı kontrol altına alınmasını sağladı.

Üçüncü Mustafa Han, Osmanlı Devleti’ni askerî bakımdan da kalkındırmak için harekete geçti. Bunun için önce topçu sınıfını ıslâh, tophaneyi tanzim ve mühendis mektebini tesis yoluna gitti. Zamânın en yeni tekniğini kullanacak tarzda bir topçu ocağının teşekkülü için bir Macar asilzadesi olan ve Fransız ordusunda hizmet görmüş bulunan Baron de Tott’tan istifâde etti. Baron de Tott, Tophane’yi ıslâh ile ağır toplar yerine beygirlerle çekilebilen hafif toplar döktürdü. Artan top ihtiyâcına cevap vermek üzere Hasköy’de modern bir top dökümhânesi kuruldu. Bu arada Üsküdar’daki Humbarahâne ve Mühendishâne mekteplerinin talebeleri Kâğıthane’de mühendislik tahsiline başladı. İhtiyâca kâfi gelmiyen donanma da ele alınıp gemi inşâsı hızlandırıldı. Üçüncü Mustafa Han, kıtlık zamanları için İstanbul’da zahire depoları inşâ ettirdi. Ayrıca reayanın büyük şehirlere yerleşmesine mâni olmaya çalıştı. Aldığı iktisâdî tedbirlerin yanında yabancıların muâhede ve mevzuata riâyet etmeleri için ihtimam göstererek, kumaş ithalâtının önüne geçip, yerli sanayii teşvik etti.

İmarcı bir padişah olan Üçüncü Mustafa Han, bilhassa 22 Mayıs 1766 zelzelesinden sonra İstanbul’u ihya etti. Târih boyunca İstanbul’un gördüğü en büyük bir kaç zelzeleden biri olan bu faciada iki dakika içinde hasar görmedik bina kalmayıp, Fâtih ve Eyyûb Sultan câmileri gibi en büyük ve sağlam âbideler bile yıkıldı. Bu iki câmi (ki her ikisini de Fâtih Sultan Mehmed Han yaptırmıştır) başta olmak üzere, Mustafa Han yüzlerce âbide ve evi çoğu eski modellerinde olmak üzere bir kaç yıl içinde yeniden yaptırdı, İstanbul’un suyunu bollaştırmak için yeni bir bent inşâ ettirdiği gibi zelzeleden hasar gören eski su yollarını da tamir ettirdi.

Bunlardan başka Tersâne-i âmirenin kereste ve İstanbul’un odun ihtiyâcının daha çabuk ve kolay temini için Sakarya nehrinin, Sapanca gölü üzerinden İzmit körfezine bağlanmasına teşebbüs etti. Açılacak kanalın güzergâhını tesbit ve keşfinin yapılması için mübâşîr ve su yolu ustalarını görevlendirdi. Bir müddet sonra kanal kazılmaya başlandıysa da, kışın gelmesiyle vazgeçildi. Ancak ertesi sene Rusların sınır tecâvüzlerinde bulunması dolayısıyla işe devam edilemedi. Üçüncü Mustafa Han, dindar, çalışkan, âdil, hamiyyetli bir padişahtı. Verdiği vazifeleri tâkip eder mes’ullerden hesab sorardı. Büyük bir ihtiyat hazînesi toplayan Mustafa Han, memleketin îmârı yo-lunda da bir hayli işler yaptı. İstanbul’da ve memleketin diğer yerlerinde sık sık vuku bulan büyük yangın ve zelzele tahribatı için kendi şahsî hazînesinden de olmak üzere 220 bin (11 milyon akçe) sarfetti. Edirne Sarayı’nın inşâatını da tamamlattı. Üçüncü Mustafa Han 21 Ocak 1770'de vefat ederek Lalelideki türbesine defnedildi.




 
Sultan Selim Han III Osmanlı sultanlarının yirmi sekizincisi, İslâm halîfelerinin doksan üçüncüsü. Sultan Üçüncü Mustafa Han’ın oğlu olup, annesi Mihrişah Sultan’dır. İstanbul’da 24 Aralık 1761 târihinde, Topkapı Sarayı’nda doğdu. Şehzâde Selim’in doğumunda yedi gün, yedi gece “Şehrâyîn”, üç gece de Deniz Donanmasında tertiplenen merâsimlerle büyük şenlikler yapıldı. Şehzâdeliğinde sarayda mükemmel bir eğitim, öğretim gösterilip, terbiye edilerek yetiştirildi. Yüksek din ve fen ilimleri, Arapça ve Farsça öğrendi.
Sultan Selim Han, devletin dışta sulh devrine girmesiyle; veliahtlığından beri düşündüğü ıslâhatların icraatına geçti. Osmanlı Devleti için lüzumlu askerî, idârî, iktisâdî, ticârî ve sosyal ıslâhatları Nizâmı cedîd adıyla tatbikat safhasına koydu. Son sefer ve harplerdeki mağlûbiyet ve kesin netîce alınamaması, askeriyenin ıslâhını daha fazla gerektiriyordu. Sultan Selim Han, devlet adamlarından aldığı lâyihalarla 24 Şubat 1793 târihinde, modern tarzda, yeni bir orduyu "Nizâmı cedîd" adıyla kurdu.
Nizâmı cedîd ordusunun masraflarının karşılanabilmesi için İrâdı cedîd Defterdarlığı kurulup, eski sadâret kethüdâlarından Mustafa Reşîd Efendi de bu işle vazifelendirildi. Levend çiftliğinde kışla kurulup, yeni ordu hemen tâlime başlatıldı. Nizâmı cedîd ordusuna getirilen yenilik ve tâlimler, Yeniçerilere de tatbik edilmek istendi. Ancak Yeniçeriler, yenilik ve tâlimleri kabullenmeyerek, birkaç ay sonra eğitimi terk ettiler. 
Ordunun teknik sınıfları takviye edilerek; humbaracı, lağımcı, topçu ocakları için yeni kânunlar yapıldı. 1794’te Teknik Üniversite mâhiyetinde Sütlüce’de "Mühendishâne-i  Berrî-i  Hümâyûn" kuruldu. Okulun öğretim üyesi, kitap, ders âlet ve edevatları yurtiçi ve dışından bütünüyle karşılandı. Nizâmı cedîd ordusu yetiştirilmek üzere Ankara, Kayseri ve Konya’da teşkilât kurulup, askerin mevcudu artırılmaya çalışıldı.
Mülkî ıslâhat da yapılıp, Anadolu ve Rumeli toprakları, yirmi sekiz eyâlete ayrıldı. Âyanların eskiden olduğu gibi halk tarafından seçilmesi kânun hâline getirildi. Resmî dâirelere tâlimat gönderilerek, yazışmalara, kullanılan dile, tâbirlere dikkat edilmesi ve halkın işlerinin süratle tâkip ve yerine getirilmesi istendi. İlmiye ricâli (ileri gelen devlet adamları) için yeni nizâmnâme yayınlandı. İlmî eserler yazılıp, pek çok kitap tercüme edilerek, yayınlandı. Ticârî ve iktisâdî sahada yenilik yapılıp, Zâhire Nâzırlığı kuruldu. Tecdidi Kânuni Tımar ve Zeâmet kânunuyla, harbe katılmayan tımar ve zeâmet sâhiplerinden topraklarının geri alınması esâsı getirildi.
Sultan Selim Han, yaradılışında halim, selîm ve çok zekîydi. Hayırsever olup, pek çok hayır müessesesi ve eserler yaptırdı. Üsküdar’da Selîmiye Câmii’ni ve Çiçekçi Câmii’ni yaptı. Eyüp Câmii’ni büyüterek yeniden yaptırdı. Karacaahmed’de Miskinler Tekkesi, denilen Dedeler Mescidi’ni yaptırıp, Küçükmustafapaşa’da Gül Câmii’ni kiliseden çevirdi. 
Üsküdar’da hâlâ kullanılan meşhur Selîmiye Kışlası’nı, Heybeliada’da Deniz Harp Okulu olan Bahriye Mektebi’ni, Halıcıoğlu’nda Teknik Üniversite mâhiyetindeki Mühendis ve Topçu mekteplerini yaptırıp yeni bölükler kurdu. Saltanatı müddetince içte ve dışta büyük düşmanlarla mücâdele etmesine rağmen, ülke îmâr edilip, fazla toprak kaybı olmadı. Tam ıslâhata başlayacağı zaman şehîd edilmesi, düşündüğü büyük hizmetlerin yerine getirilmesine mâni oldu.
Kabri Laleli Camii yanında, babası III. Mustafa’nın türbesi içindedir.
Sultan Osman Han III Osmanlı sultanlarının yirmi beşincisi ve İslâm halîfelerinin doksanıncısı. Sultan İkinci Mustafa Han’ın oğlu olup, 2 Ocak 1699’da Şehsüvar Sultan’dan doğdu. 
Şehzâdeliğinde mükemmel bir eğitim görerek büyüdü. Zamânını, din, edebiyât ve tıp kitaplarını okuyarak kendisini yetiştirmekle geçiren Üçüncü Osman, 13 Aralık 1754 târihinde ağabeyi Birinci Mahmûd Han’ın vefâtı üzerine sultan oldu.Sultan Üçüncü Osman, 2 Ocak 1755’te Eyüp Câmi’inde kılıç kuşandı. O devre kadar, yeni padişah tahta çıktığı zaman mukâtaa, timar ve zeâmet sâhiplerinin beratları yenilenerek bir cülûsiye vergisi alınırdı. Hazîne dolu olduğu için, Sultan Osman bu vergiyi affetti. Ayrıca emeklilere de cülûs bahşişi dağıttı. Sultan Üçüncü Osman’ın tahta çıktığı 1755 kışı çok şiddetli geçti. Haliç dondu ve deniz yol oldu.Sultan Üçüncü Osman, fakirlere, düşkünlere çok acıyıp, onlara karşı dâimâ cömert ve şefkatli davranırdı. Tebdil-i kıyâfetle İstanbul’da dolaşıp, halkın dertleriyle bizzat alâkadar olurdu. Haksızlıkların önüne geçip, tâmiri mümkün olanları tâmir ederdi. Müslim ve gayri müslimlerin kıyâfet ve nizâmını ve davranışlarını dikkatle tâkip etti. Yalan ve rüşvetle amansız bir şekilde mücâdele etti.

Kim olursa olsun rüşvetçiyle yalancıyı aslâ affetmedi. Kadınların dikkat çekici kıyâfetlerle sokağa çıkmalarını yasakladı. Îmâr faaliyetlerine önem vererek Üsküdar’da İhsâniyye Câmi’ini  yaptırdı.  İstanbul Mahmûdpaşa’da ağabeyi Birinci Mahmûd Han’ın başlattığı câmi inşâsını bitirerek Nûruosmâniye adı ile ibâdete açtı. Câminin yanına medrese, kütüphâne, imâret, sebil ve çeşme de yaptırıp tâmirâtı ve masraflarının karşılanması için vakıflar tesis ettirdi. Midilli Adası Siğrî limanında, Malta korsanlarına karşı bir kale inşâ edilerek tahkim edildi. Bâbıâlînin inşâsı tamamlandı. Ahırkapı Feneri de Sultan Üçüncü Osman devrinde yapıldı.Sultan Üçüncü Osman Han padişahlığının üçüncü senesinde, 29 Ekim 1757’de vefât etti. Yeni Câmi yanındaki Vâlide Turhan Sultan türbesine  defnedildi.
Sultan Bâyezîd-ı Velî F â­tih Sul­tan Meh­med Han’ın bü­yük oğ­lu olup, 3 Ara­lık 1447’de Sit­ti Mük­ri­me Hâ­tun’dan doğdu. Kü­çük yaş­tan itiba­ren tam bir ih­ti­mam­la ye­tiş­ti­ri­len şeh­zâ­de Bâyezîd, dev­rin en mümtaz âlim­le­ri elin­de tah­sil gör­dü. Ye­di yaşında iken, Amas­ya bey­ler­be­yi Ha­dım Ali Paşa ne­zâ­re­tin­de Amas­ya idârecisi ol­du.
Amas­ya, Sel­çuk­lu­lar dev­rin­den be­ri önem­li bir ilim ve kül­tür mer­ke­zi idi. Bir padişah ada­yı­nın yetiş­me­si için, bu vi­lâ­yet­te bü­tün şart­lar mü­sa­it­ti. Böl­ge­de öte­den be­ri büyük âlim­ler ye­tiş­ti­ği gibi, ih­ti­yaç du­yu­lan sahalar­da da hâ­riç­ten âlim­ler ge­ti­ri­lir­di. Şeh­zâ­de Bâ­ye­zîd; Amas­ya’da üst se­vi­ye­de dev­let gö­rev­li­le­rin­den olan la­la­sı Ha­dım Ali Pa­şa, ni­şan­cı­sı Ke­mâ­led­dîn Ah­med Çelebi, def­ter­da­rı Ha­cı Mah­mûd Çe­le­bi­zâ­de Sa’ded­dîn Çe­le­bi, dî­vân kâ­ti­bi Sa’dî Çe­le­bi nezâ­re­tin­de il­mi­ni art­tı­rıp, ida­re­ci­lik bil­gi­le­ri­ni ge­liş­tir­di. Sey­yid Sad­red­dîn Mu­ham­med Ho­rasâ­nî ve Zey­nüd­dîn Hâ­fî haz­ret­le­ri­nin ha­lî­fe­le­rin­den Ab­dür­ra­hîm Mer­zi­fo­nî’nin soh­bet­le­rin­de bu­lun­du. 
Amas­ya müf­tî­si Zey­nüd­dîn Ha­lil Çe­le­bi ve ve­fâ­tı­nı mü­tea­kip ye­ri­ne ge­çen oğ­lu Mus­li­hid­dîn Mus­ta­fa Efen­di, ye­ni ni­şan­cı­sı Mü­ey­yed­zâ­de Ali Çe­le­bi, Çan­dar­lı­zâ­de Tâ­ced­dîn İb­ra­him Çelebi, Mus­lih­zâ­de Kâ­dı Şem­sed­dîn Meh­med Çe­le­bi, Muh­yid­dîn Meh­med Çe­le­bi ile kar­de­şi Se­lâ­had­dîn Mû­sâ Çe­le­bi ve Ha­tîb Mol­la Kâ­sım’dan ilim öğ­ren­di. Şeyh Ham­dul­lah Âgâh’dan hat ders­le­ri al­dı. Sey­yid Sad­red­dîn Mu­ham­med’in oğ­lu ve ha­lî­fe­si olan ve ba­bam di­ye bahsettiği Sey­yid İb­ra­him Çe­le­bi’yi ikâ­met ye­ri olan Amas­ya ya­kın­la­rın­da­ki Ye­ni­ce kö­yün­de zi­ya­ret edip, il­min­den is­ti­fâ­de et­ti. 
Çe­le­bi Ha­lî­fe adıy­la meş­hur Ce­mâl-i Hal­ve­tî’nin ve Ebüs­süûd Efen­di’nin ba­ba­sı Yav­sî Şeyh nâmıy­la meş­hur Muh­yid­dîn İs­ki­libî gi­bi bü­yük ev­li­ya zât­la­rın du­ala­rı­na ka­vuş­tu. Bü­tün ilim dalların­da bil­gi sa­hi­bi ol­du. Türk­çe’den baş­ka, Arapça, Fars­ça ve Uy­gur­ca’yı öğ­ren­di. Maiyye­ti­ne ve­ri­len ku­man­dan ve cen­gâ­ver­ler­den, si­lâh tâ­lim­le­ri­ni, ata bi­nip ok at­ma­sı­nı öğ­ren­di. İda­re­ci­lik­te ma­hir hâ­le gel­di. Da­ha şeh­zâ­de­li­ğin­de fay­da­lı iş­ler ya­pıp, ha­yır­la­ra ve­si­le ol­du. Garîb­le­rin, kim­se­siz­le­rin du­âsı­nı al­dı. Çe­le­bi Ha­lî­fe, sul­tan ola­ca­ğı­nı Al­la­hü te­âlâ­nın iz­niy­le kırk gün ön­ce­den ha­ber ver­di ve çok du­â et­ti.
Sul­tan Bâ­ye­zîd Han, il­me, âlim­le­re, ve­lî­le­re ve Al­la­hü te­âlâ­nın sev­gi­li kul­la­rı­na çok hür­met eder, on­la­ra ih­san­lar­da bu­lu­nur­du. İlim sa­hi­bi, tak­vâ, adâ­let ve mer­ha­met­ten ay­rıl­ma­yan, va­kar­lı ve hil­miy­le meş­hur bir pa­di­şah ol­du­ğu için Bâ­ye­zîd-i Velî ola­rak bi­li­nir. 

Al­la­hü te­âlâ­nın rı­zâ­sı için ilim öğ­re­nen ve yi­ne Al­la­hü te­âlâ­nın rı­zâ­sı için in­san­la­ra na­sîhat eden âlim­le­rin, Al­lah adam­la­rı­nın söz­le­rin­den çık­maz, on­la­rın na­sîhat­le­ri­ni can ku­la­ğı ile din­ler­di. Devlet iş­le­rin­den ar­ta ka­lan za­mâ­nını ki­tap oku­mak ve ibâ­det et­mek­le ge­çi­rir­di. Ba­ba­sı Fâ­tih Sul­tan Meh­med dev­rin­de İs­tan­bul’un ilim mer­ke­zi ya­pıl­ma­sı için baş­la­tı­lan ça­lış­ma­lar, Bâ­ye­zîd Han za­mâ­nın­da da de­vam et­ti. Ül­ke­sin­de­ki ve di­ğer İs­lâm ül­ke­le­rin­de­ki bâ­zı âlim­le­re ma­aş bağ­lat­tı. 
Bun­lar ara­sın­da He­rat’ta bu­lu­nan Mol­la Câ­mî haz­ret­le­ri­ne ve Nak­şi­ben­dî yo­lu­nun mer­ke­zi olan Bu­hâ­râ’da­ki der­gâ­hın şey­hi­ne her se­ne beş bin ak­çe gön­de­rir­di. Ken­di şah­sî mül­kün­den ver­di­ği he­di­ye ve sa­da­ka­lar da bir hay­li faz­la idi. Mol­la Câ­mî’yi ve Ubey­dul­lah-ı Ah­râr haz­ret­le­ri­nin oğ­lu Hâ­ce Ab­dül­hâ­dî’yi İs­tan­bul’a dâ­vet et­ti. Bâ­ye­zîd Han, Hâ­ce Ab­dül­hâ­dî’ye çok hür­met ve il­ti­fat­lar­da bu­lu­nup du­âla­rı­na maz­hâr ol­du.

Bâ­ye­zîd Han, da­ha Şeh­zâ­de­li­ğin­de baş­la­dı­ğı îmâr fa­ali­yet­le­ri­ne öm­rü­nün so­nu­na ka­dar de­vam et­ti. Amas­ya’da yap­tır­dı­ğı med­re­se, câmi ve zâ­vi­ye­den son­ra, Edir­ne’de dâ­rüş­şi­fâ ve kül­li­ye, İs­tan­bul’da Bâ­ye­zîd Câmi­i, med­re­se ve imâ­ret, mem­le­ke­tin çe­şit­li yer­le­rin­de da­ha bir çok fayda­lı eser­ler, ilim yu­va­la­rı in­şâ et­tir­di.

Sul­tan Bâ­ye­zîd bir ta­raf­tan dev­let teş­ki­lâ­tı­nı sağ­lam­laş­tı­ra­rak hal­kın hu­zur ve sü­kû­nu­nu te’min et­mek için uğ­ra­şır­ken, di­ğer ta­raf­tan do­ğu­dan ba­tı­ya ka­dar bü­tün Müs­lü­man­la­rın mes’ele­le­ri ile il­gi­len­di.

Türk hâ­ki­mi­ye­ti­nin ulaş­tı­ğı her yer­de onun adı­na tür­be­ler, ma­kam­lar, tek­ke­ler ya­pıl­mış­tır. Ba­ba Da­ğın­da­ki Sarı Saltuk tür­be­si hak­kın­da Ev­li­yâ Çe­le­bi şöy­le de­mek­te­dir:

Sul­tan İkin­ci Bâ­ye­zîd Han, Ki­li ve Ak­ker­mân ka­le­le­ri­nin fet­hi­ne çık­tı­ğın­da, Ba­bada­ğı­na gelince; sâ­lih kim­se­ler­den bâ­zı­la­rı;

"- Pa­di­şa­hım! Bu­ra­da Sa­rı Sal­tuk adı­na nûr­lu bir tür­be var­dı. Kâ­fir­ler yı­kıp üze­ri­ne taş, top­rak, çöp dö­ke­rek kab­ri­ni kay­bet­ti­ler"
di­ye şi­kâ­yet­te bu­lun­du­lar. Sul­tan Bâ­ye­zîd-i Ve­lî o mez­be­le­li­ğe git­ti. Bir sec­câ­de üze­rin­de Şem­sed­dîn Efen­di ile iki­şer re­kat na­maz kı­lıp hakî­ka­tı öğ­ren­mek üze­re o ge­ce is­ti­hâ­re­ye yat­tı. He­men Sa­rı Sal­tuk, sa­rı renk­li sa­kal­lı ve ye­şil sa­rı­ğı ile gö­rü­nüp;

 "-Yâ Bâ­ye­zîd! Hoş gel­din. Ak­ker­man ve Ki­li ka­le­le­ri­ni ve vi­lâ­yet­le­ri­ni Boğ­dan kâfirle­ri elin­den harp yap­ma­dan fet­he­de­cek­sin. Oğul­la­rın Mek­ke ve Me­dî­ne’ye hizmet ede­cek. Be­ni bu pis­lik­ten kur­tar" de­di. Sul­tan uya­nın­ca, Şem­sed­din Efen­di­’ye; 

"-Efen­di! Gör­dü­ğün rü­yâ­yı bir kâ­ğı­da yaz. Ben de ya­za­yım. Şey­hü­lis­lâ­ma gön­de­re­lim. Ba­ka­lım ne ce­vap ve­rir" de­di. Her­bi­ri gör­dük­le­ri is­ti­hâ­re­yi ya­zıp mü­hür­lü ola­rak şeyhülislâma gönderdiler. Al­la­hü te­âlâ­nın hik­me­ti iki­si­nin de gö­rüp an­lat­tık­la­rı rü­yâ ay­nıy­dı. Şey­hü­lis­lâm hemen;

 "- Pa­di­şa­hım! O ye­re bü­yük bir tür­be yap­tı­ra­sın" di­ye ha­ber gön­der­di. Sul­tan Bâ­ye­zîd Han, o ye­ri te­miz­let­tir­di. Te­miz­le­nir­ken üze­rin­de; 

"- Hâ­zâ Kabr-i Sal­tuk Bey Sey­yid Mu­ham­med Gâ­zi" di­ye ya­zıl­mış bir mer­mer san­du­ka gö­rün­dü. Mî­mâr ve mü­hen­dis­ler top­la­nıp nûr­lu bir tür­be ve câ­mi ile di­ğer ha­yır yer­le­ri­nin inşâsına baş­la­dı­lar. Bâ­ye­zîd Han, Ki­li ve Ak­ker­man ka­le­le­ri­ni ha­kî­ka­ten harp­siz fet­he­dip, orala­rın fâ­ti­hi ol­du. Za­fer­le Ba­ba Da­ğı­na dön­dü. Bir se­ne ora­da kış­la­dı. Et­râ­fı dü­ze­ne ko­yup, Ba­ba Da­ğı şeh­ri­ni îmâr et­ti. Bü­tün ha­yır yer­le­ri­ni Ba­ba Sul­tan’a vak­fet­ti.

Evi­yâ Çe­le­bi, bu­ra­yı zi­yâ­ret­ten son­ra ka­pı­sı­na;

"Hazret-i Sultan Saltuk’u ziyâret eyledikÇok şükür şimdi görüp Hakk’a ibâdet eyledik." bey­ti­ni yaz­dı­ğı­nı ha­ber ver­mek­te­dir.
İkin­ci Bâ­ye­zîd Han, Ba­ba Yû­suf Siv­ri­hi­sâ­rî’yi çok se­ver, soh­be­tin­de bu­lu­nur­du. O da Sul­ta­n’ı çok se­ver­di. Ba­ba ve oğul­luk söz­leş­me­si yap­mış­lar­dı. Bir soh­bet­le­rin­de ona; 
"- Hac­ca gi­de­ce­ğin za­man mut­la­ka ba­na gel gö­rü­şe­lim" de­miş­ti. Bun­dan son­ra Ba­ba Yû­suf mem­le­ke­ti­ne dö­nüp, ora­da bir müd­det kal­dı. Mem­le­ke­tin­de iken rü­yâ­sın­da Kâ­be’de Ha­cer-i es­ved ya­nın­da man­zûm bir ki­tap yaz­ma­sı işâ­ret edil­di. O za­mâna ka­dar hiç şi­ir yazmamış­tı. Bu rü­yâ­dan son­ra şi­ir yaz­ma kâ­bi­li­ye­ti hâ­sıl ol­du. Son­ra hac­ca git­mek üze­re hazırla­nıp, İkin­ci Bâ­ye­zîd Han’ı gör­mek üze­re İs­tan­bul’a git­ti. Pa­di­şah ona bir mik­dâr al­tın verip; 
"- Bun­lar he­lâl­dir. Ken­di elim­le ka­zan­dım. Bu al­tın­la­rı Re­sûl-i ek­rem sal­lal­la­hü aleyhi ve sellemin tür­be-i mu­tah­he­ra­sı­nın kan­dil­le­ri­ne har­car­sın." Mü­bâ­rek tür­be­si­nin yanın­da der­sin ki: 
"- Yâ Re­sû­lal­lah! Üm­me­ti­nin ko­ru­yu­cu­su, gü­nah­kâr kul Bâ­ye­zîd sa­na se­lâm söy­le­di ve bu he­lâl al­tın­la­rı tür­be­nin kan­dil­le­ri­ne yağ al­mak için gön­der­di." Son­ra; 
"- Bu he­di­ye­nin ka­bû­lü için yal­var, se­nin vâ­sı­tan­la ka­bûl ola­ca­ğı­nı ümid edi­yo­rum" de­di. O da bu is­te­ği­ni ye­ri­ne ge­tir­mek üze­re al­tın­la­rı alıp, ve­dâ­laş­tı ve yo­la çık­tı.

Ah­lâ­kı ve fa­zî­le­ti se­be­biy­le İs­lâm ale­min­ce çok se­vi­len Bâ­ye­zîd Han ve­fât edin­ce, Kâ­hi­re’de Mem­lûk­lü sul­tâ­nı ve halk ta­ra­fın­dan gı­ya­bın­da ce­nâ­ze na­ma­zı kı­lın­dı, Öm­rü­nü hep ilim ve ibâdet­le ge­çi­ren Bâ­ye­zîd Han, Ad­lî mah­lâ­sıy­la çok gü­zel şi­ir­ler yaz­dı, Bir dî­vân­da top­la­nan bu şi­ir­le­ri ya­yın­lan­mış­tır. Ay­rı­ca de­de­si İkin­ci Mu­râd Han gi­bi açık Türk­çe ya­zıl­ma­sı ta­raf­ta­rı idi. Bu hu­sus­ta İbn-i Ke­mâl’den, açık ve an­la­şı­lır bir Os­man­lı tâ­ri­hi yaz­ma­sı­nı is­te­miş­tir.
Ke­mâl Pa­şa­zâ­de onun dev­ri­ni en doğ­ru ve en ve­ciz bir su­ret­te şu cüm­le­ler­le özet­le­mek­te­dir:"Adâ­let ve in­sa­fın ko­ru­yu­cu­su olan mü­kem­mel idâ­re­ci­li­ği ile ka­ra ve de­niz yol­la­rı em­ni­yet­li ol­muş, dâ­hi­ya­ne si­yâ­se­ti ne­ti­ce­sin­de mem­le­ket mâ­mur hâ­le gel­miş, aşi­kâr ke­ra­met­le­ri ile mu­zaf­fer san­ca­ğı, hu­dutsuz mer­ha­me­ti ile sal­ta­na­tı­nı se­ven­ler çok, dev­le­ti­nin oto­ri­te­si ve kuv­ve­ti ile mem­le­ke­tin düş­man­la­rı hor ve ha­kîr ol­muş­tur."








Sultan Çelebi Sultan Mehmed Os­man­lı Dev­le­ti’nin be­şin­ci sul­tâ­nı. İs­mi, Meh­med bin Bâ­ye­zîd bin Mu­râd’dır. Do­ğum se­ne­si­ni ek­se­rî ta­rih­çi­ler 1386 ola­rak kay­det­mek­te­dir­ler. Ba­ba­sı, Sul­tan Yıl­dı­rım Bâ­ye­zîd Han, an­ne­si ise Ger­mi­ya­noğ­lu Sü­ley­mân Şah’ın kı­zı Dev­let Hâ­tun’dur.

Çe­le­bi Meh­med, bü­tün Şeh­zâ­de­ler gi­bi dev­rin en göz­de âlim­le­ri­nin elin­de ye­tiş­ti. Şem­sed­dîn ibni Ce­ze­rî’nin oğ­lu Ah­med bin Mu­ham­med Ce­ze­rî’den Arap­ça ile kı­râat ilim­le­ri­ni; So­fu Bâyezîd nâ­mıy­la meş­hur olan İmâ­müd­dîn Ali Çe­le­bi’den di­ğer ak­lî ve nak­lî ilim­le­ri öğ­ren­di. Bur­sa kâ­dı­sı Bed­red­dîn Ko­ca Mah­mûd Çe­le­bi ve Mol­la Fe­nâ­rî’den Ha­ne­fî mez­he­bi fı­kıh bilgile­ri­ni öğ­re­nen Çe­le­bi Meh­med, eniş­te­si Emîr Sul­tan’dan da feyz al­dı.

Pem­be­ye yakın be­yaz ten­li, ka­ra göz­lü, ka­ra kaş­lı, gür sa­kal­lı, şa­hin ba­kış­lı, açık alın­lı, ge­niş gö­ğüs­lü ve uzun kol­lu olup burnu ha­ne­da­nın de­ğiş­mez şek­li­ni ha­iz­di. Be­de­ni spor­lar­da fev­ka­l­de ma­ha­ret­liy­di. Bün­ye­si­nin kuv­vet­li ve mü­te­na­sip­li­ği do­la­yı­sıy­la Gü­reş­çi Çe­le­bi ün­va­nı ile anı­lır­dı.

An­ka­ra Sa­va­şı­’na ka­tıl­dı­ğın­da he­nüz on­dört ya­şın­da idi. Sa­va­şın kay­be­dil­me­si ile kü­çük yaş­ta bü­yük prob­lem­ler­le kar­şı kar­şı­ya kal­dı.

Par­ça­la­nan dev­le­ti uzun mü­ca­de­le­ler­den son­ra tek el­de bir­leş­tir­di. Ana­do­lu’da da­ğı­lan bir­li­ği ye­ni­den sağ­la­dı. Tîmûr Han’ın ih­ya et­ti­ği Ana­do­lu bey­lik­le­rin­den bir kıs­mı­nı or­ta­dan kal­dı­rır­ken bir kıs­mı­nı da tâ­bi du­ru­ma ge­tir­di. Bu özel­li­ğin­den do­la­yı Os­man­lı dev­le­ti­nin ikin­ci ku­ru­cu­su denil­miş­tir.

Ru­me­li’de ise Türk nü­fu­zu­nu kuv­vet­len­dir­di. Öm­rü­nün ta­ma­mı­nı sa­vaş­lar­da ge­çi­ren bu kahraman hü­küm­dar ka­tıl­dı­ğı yir­mi­dört mu­ha­re­be­de kırk ya­ra al­mış­tır. Ken­di­sin­den nak­le­di­len şu söz ha­yat hi­ka­ye­si­ni çok gü­zel ifa­de et­mek­te­dir.

"Ço­cuk ya­şım­da bun­ca be­la­lar çek­dim, kim­se çek­miş de­ğil­dir."

Ne ya­zık ki dev­le­ti es­ki haş­me­ti­ne ka­vuş­tur­mak için ge­ce gün­düz gay­ret­le uğ­ra­şan bu Türk haka­nı, otu­zi­ki ya­şın­da ha­ya­ta göz­le­ri­ni ka­pa­dı.

Os­man­lı Dev­le­ti’nin İkin­ci ku­ru­cu­su ka­bul edi­len Ce­le­bi Meh­med, mâ­kul ha­re­ket eden, sa­bır­lı, azîm ve irâ­de sa­hi­bi, sö­zü­ne ve va­di­ne sâ­dık, va­kur ve cid­dî bir hü­küm­dar idi. İle­ri gö­rüş­lü­lü­ğü sa­ye­sin­de teh­li­ke­li ola­bi­le­cek olay­la­rı ön­ce­den dü­şü­ne­rek ha­re­ket eder­di. Plan­lı ve proğ­ram­lı iş ya­par ka­rar­la­rı­nı sü­rat­le tat­bik sa­ha­sı­na ko­yar­dı.
Yal­nız dos­tu­na de­ğil, düş­man­la­rı­na da ken­di­si­ni sev­di­re­rek, îti­mâd tel­kîn et­miş ve say­dır­mış­tı. Onun hak­kın­da, Os­man­lı tâ­rih­le­rin­den baş­ka, ya­ban­cı kay­nak­lar da iyi şe­hâ­det­te bu­lun­ma­tadır­lar.

Çe­le­bi Meh­med, öm­rü­nü, Al­la­hü te­âlâ­nın dî­ni­ne hiz­met et­mek, in­san­la­ra Re­sûl-i ek­re­min ör­nek ah­lâ­kı­nı ta­nıt­mak ve yo­lu­nu yay­mak için kuv­vet­li bir dev­let kur­ma­ya fe­da et­ti. Hal­kın kendisinden bek­le­di­ği­ni faz­la­sı ile ye­ri­ne ge­tir­di. Mem­le­ket­te bir­lik ve dir­li­ği tesis et­ti. Ül­ke­si­ni çe­şit­li sos­yal te­sis­ler­le süs­le­yip, hal­kın mad­dî ve ma­ne­vî re­fa­hı için ça­lış­tı. Âlim­le­re mec­lis­le­rin­de yer ve­rip, ule­mâ mec­lis­le­rin­de îti­bâr gör­dü. Za­mâ­nın bü­yük­le­ri­nin ilim ve feyz­le­rin­den is­ti­fâ­de et­ti. Mem­le­ke­tin­de­ki re­fah­tan di­ğer Müs­lü­man­la­ra pay ver­mek, Re­sûl-i ek­re­min mü­ba­rek kom­şu­l­rı­nın duâla­rını al­mak için her se­ne on­la­ra he­di­ye­ler gön­der­me âde­ti­ni çı­kar­dı.

Sür­re ala­yı adı ve­ri­len bir heyet, Os­man­lı ha­cı­la­rı­nın ba­şın­da bu he­di­ye­le­ri gö­tü­rü­yordu. Al­tın pa­ra ve­sâ­ir he­di­ye­ler de­ve­le­re yük­le­nir ve çok gü­zel bir şe­kil­de süs­le­nir­di. Padişah’ın he­di­ye­le­ri ya­nın­da, pa­şa­lar ve hal­kın da he­di­ye­le­ri ko­nur­du. Çe­le­bi Meh­med za­mâ­nın­da baş­la­yan bu âdet, Bi­rin­ci Ci­han Har­bi’nde Hi­caz’la ir­ti­bat ke­si­lin­ce­ye ka­dar de­vâm et­ti. Gön­de­ri­len bu hedi­ye­ler­le Mek­ke ve Me­dî­ne’de­ki mü­ba­rek yer­le­rin tâmir ve ba­kı­mı, fa­kir­le­rin yi­ye­cek ve giye­ce­ği te’min edi­lir­di.

Çe­le­bi Meh­med, kı­sa öm­rü­nü sa­vaş alan­la­rın­da ge­çir­miş ol­ma­sı­na rağ­men, mem­le­ke­tin îmâ­rı­na da önem ver­di. Bur­sa’da yap­tır­dı­ğı câmi, med­re­se ve ima­ret ve Ye­şil tür­be­si önem­li sa­nat eserle­ri­dir. Câmi­nin kar­şı­sı­na yük­sek­çe bir mev­kî­de ken­di tür­be­si­ni yap­tır­dı. Tür­be­nin kar­şı­sı­na dü­şen med­re­se­si bu­gün mü­ze hâ­li­ne ge­ti­ril­miş olup, Bur­sa med­re­se­le­ri ara­sın­da Sul­ta­ni­ye adı ile meş­hur idi. Bun­lar­dan baş­ka Edir­ne’de Emir Sü­ley­mân ta­ra­fın­dan in­şâ­sı­na baş­la­nan ve Mû­sâ Çe­le­bi ta­ra­fın­dan de­vam et­ti­ri­len Evliyâ Çelebî’nin Ulu Câmi dediği Eski Câmi’nin tamamlanma­sı ona na­sîb ol­du. Çe­le­bi Meh­med bu câmi­ye va­kıf ol­mak üze­re Edir­ne’de­ki bedes­te­ni yap­tır­dı. Oğ­lu Şeh­zâ­de Kâsım, bu câmi­nin bah­çe­sin­de med­fûn­dur. Edir­ne’de­ki es­ki sa­ra­yın in­şâ­sı­nın da Çe­le­bi Meh­med ta­ra­fın­dan baş­la­tıl­dı­ğı ri­va­yet edil­mek­te­dir.

Çe­le­bi Sul­tan Meh­med’in kı­sa sü­ren hü­küm­dar­lı­ğı dö­ne­min­de nâ­mı­na muh­te­lif mev­zu­lar­da eser­ler ya­zıl­mış­tır. Ze­ke­rî­yâ bin Meh­med Kaz­vî­nî’nin an­sik­lo­pe­dik tarz­da; hey’et, coğ­raf­ya, tıp, ne­ba­tat ve ilâç­lar­dan, meş­hur şe­hir ve ka­sa­ba­lar­dan bah­se­den Acâ­ib-ül-Mah­lû­kat ad­lı ese­ri Rük­ned­dîn Ah­med ta­ra­fın­dan Türk­çe’ye çev­ril­di. Çe­le­bi Sul­tan Meh­med için te’lif edi­len Kitâb-ül-Mün­te­hâb fit-tıb adın­da­ki eser, Ah­med el-Mer­dâ­nî ta­ra­fın­dan ya­zıl­dı. Yi­ne bu dönem­de Rûh-ül-ku­lûb ad­lı il­mi­hâl ki­ta­bı, El-Ka­sî­det-ün-Na­sî­ha bi-lü­gât-it-Tür­kiy­ye is­min­de altmış dört beyt­li ka­sî­de şer­hi ve man­zum Şem­si­ye şer­hi ve da­ha bir çok eser ka­le­me alın­mış­tır. Sul­tan, nâ­mı­na ya­zı­lan bu eser­le­rin mü­el­lif­le­ri­ne bir çok ih­san­lar­da bu­lun­muş ve on­la­rı teş­vik etmiş­tir.
Padişah, Edir­ne’de iken ava çık­tı ve ra­hat­sız­lan­dı. Bu has­ta­lık­tan kur­tu­la­ma­ya­ca­ğı­nı an­la­yın­ca, ve­zir­le­ri­ni top­la­dı ve dev­le­tin ge­le­ce­ği­ni dü­şü­ne­rek, taht mü­câ­de­le­le­ri­nin tek­rar baş­la­ma­ma­sı için;

"Tiz­cek ulu oğ­lum Mu­râd’ı ge­tü­rün. Ben ar­tık bu dö­şek­ten kalk­mam ve Mu­râd gelme­den ölü­rem. Mem­le­ket bir­bi­ri­ne ka­rış­ma­dan ha­zır­lık gö­rün. Mu­râd ge­lin­ce­ye ka­dar ölü­mü­mü duyur­mayasınız" di­ye va­siy­yet et­ti. Kı­sa sü­ren has­ta­lık­tan son­ra 1421 sene­si Ma­yıs ayın­da vefât et­ti. Çe­le­bi Meh­med’in ve­fâ­tı son de­re­ce giz­li tu­tul­du. Ce­se­di tah­nid edi­le­rek sa­ray­da mu­ha­fa­za edil­di. Şeh­zâ­de Mu­râd’ın Bur­sa’ya ge­li­şi­ne ka­dar 40-42 gün padişahın ve­fâ­tı giz­le­di. Nâ­şı Bur­sa’ya ge­ti­ri­le­rek Ye­şil Tür­be’ye defn edil­di.

Sultan Mahmûd Han-II Osmanlı sultanlarının otuzuncu ve İslâm halîfelerinin doksan beşincisi. Sultan Birinci Abdülhamîd Han’ın oğlu olup, 20 Temmuz 1786’da Nakşi Dil Sultan’dan İstanbul’da doğdu, iyi bir eğitim ve öğretim gördü. Yüksek din ve fen ilimlerini, devrin kıymetli âlimlerinden öğrendi. Amcası Sultan Üçüncü Selim, yetişmesine çok îtinâ göstererek devrin modern askerî ve teknik bilgilerini ve devlet idaresini iyi bir şekilde öğrenmesini sağladı. Sultan Üçüncü Selim tahttan indirildikten sonra, şehzâde Mahmûd’la sık sık görüşerek, ona politik tavsiyelerde bulundu ve bir çok hatâsını anlatarak, tahta çıktığı zaman dikkat etmesi gereken hususları bildirdi. 
Sultan İkinci Mahmûd Han, Osmanlı Devleti’nin ilerlemesini, teknik ve sanayide devrin seviyesine ulaşmakta görüyordu. Gayret ve sebat sahibi bir padişahtı. Devrindeki bütün hâdiseler karşısında asla ümidsizlik ve gevşeklik göstermedi. Gayreti sayesinde devlet, Avrupai tarzda sistemli bir orduya sâhib oldu. O zaman Avrupa’da pek tanınmayan ABD teknolojilerinin Osmanlı Devleti’ne getirilmesi için antlaşma imzalamış ve gelen Martini ve Winchester adlı tüfeklerlerle Rus savaşlarında büyük başarılar kazanılmıştı. Yine ABD ilk defa Osmanlı ülkesinde konsolosluk açmıştı.

Mahmûd Han Avrupa’ya, askerlik ve yeni silâhların kullanılmasını öğrenmek için talebe gönderdi. Yeniçeri ocağını kaldırarak yerine talimli bir ordu kurmaya çalıştı ve bunun için Avrupa’dan hocalar getirtti, İstanbul, Rumeli, Anadolu ve Arabistan orduları adıyla yeni ordular teşkil etti. Topçu, humbaracı ve lağımcı ocakları, yeniçeriler kadar bozulmadığından, bu ocakları ıslâh etti. Deniz bilgilerini arttırmak için Mekteb-i Bahriye’yi kurdu. Askerî tıbbiye ve Harbiye mekteplerini kurarak, bu müesseselerin eğitim ve öğretimini en üst seviyeye çıkarmak için Avrupa’dan hocalar ve mütehassıslar getirtti. 

Bu okulların öğrenci ihtiyâcını karşılamak için medrese ve mekteplere ilâveten sıbyân mek-teblerinin üstünde rüşdiyeler, devlet memurlarının yetiştirilmesi için de Mekteb-i Maârif-i Adlî kuruldu. Eğitim ve öğretim parasız olup, ilk öğretim mecbûrî hâle getirildi. Açılan okulların seviyesini yükseltmek ve lüzumlu fen ve teknik kitapların tercümesi için batı dillerinde tercüme bürosu kurdurdu. 

Avrupa devletlerinin şehirlerine konsolos gönderilmeye tekrar başlanıldı. 1 Ekim 1831 târihinde Takvim-i Vekâyî adlı gazete, Osmanlı Türkçesi ile ülke içinde çıkarılmaya başlandı. Fransızcası da dış ülkelere gönderildi. Avrupa ülkelerine gönderilen gazeteler ile Türkiye’nin propagandası yapılarak, hâdiseler ve ıslâhatlar dünyâ kamuoyunda değerlendirilmeye tâbi tutuldu. Avrupa basınında Tür-kiye ve Sultan Mahmûd Han hakkında neşr edilen yayınlar tâkib edildi. 
Sultan İkinci Mahmûd, hükümet teşkilâtı usûlleri ve kıyafet nizâmında da yenilikler yaptı. Osmanlı devlet teşkilâtındaki sadrâzama başvekil, defterdara mâliye nâzırı (mâliye bakanı), reisülküttâba hâriciye nâzırı (dış işleri bakanı), sadrâzam kethüdâsına dâhiliye nazırı (iç işleri bakanı) denilmeye başlandı. Devlet bünyesinde büyük yekûn tutan vakıflar için Evkaf Nezâreti kuruldu. Hükümet ve ahâlinin önemli mes’elelerinin görüşüldüğü Meclis-i Vâlâyı Ahkâmı Adliye ve askerî işlerin görüşülüp kararlaştırıldığı Dârı Şûrâyı Askerî müesseseleri teşkil edildi. Memurlar iç ve dış işlerde olmak üzere ikiye ayrılıp, maaşları rütbe ve derecelerine göre verilmeye başlandı. 

Sultan, bir fermanla devlet için posta müessesesinin gerekli olduğunu açıklıyarak bir teşkilât kurdurdu. Posta teşkilâtının kurulması üzerine posta yollarının yapımına başlandı. İlk olarak Üsküdar-İzmit arasında yapılan yol, Padişah tarafından hizmete açıldı. Memleketin diğer bölgelerine de posta yolları yapıldı ve postahâneler açıldı. Posta teşkilâtı kurulduğu sırada, memleketin iç ve dışında yapılacak seyahatler için iki usûl kabul edildi. Yurt içinde yapılan seyahatler için yolcuların mürur tezkeresi taşımaları, yurt dışına gideceklerin ise, her devlette olduğu gibi, hâriciye nezâretinden pasaport almaları şart koşuldu. 

1831 senesinde ilk defa kısmî nüfus sayımı yapıldı. Arabistan’dan asker alınmadığı için sayımdan hâriç tutuldu. Dört milyon Hıristiyan ile sekiz milyon Müslüman ahâlinin sayımı yapıldı. Bölgelerdeki Hıristiyanların sayısı, devlete verilen cizye mikdârını da ortaya çıkarmış oldu. Aynı sene ayrıca karantina uygulamasına başlanıldı. Bunun için yurt dışından memurlar getirildi. Meclis-i Sıhhiye Cemiyeti ile bir karantina nezâreti kuruldu. 

Sultan Mahmûd’un giriştiği bu yeniliklerin, Türk târihinde yeni bir dönüm noktası teşkil ettiği muhakkaktır. Fakat bu yol üzerine yürüyen tanzimatçılar ve meşrutiyetçiler, Avrupanın ilmini ve tekniğini almak gibi ilmî ve aklî esaslı hedefler dururken, Türk milletinin kültürüne, örf ve âdetlerine uymayan kültürünü almaya çalıştılar. 

Bir taraftan memleketin içinde bulunduğu maddî-mânevî şartları iyi kavrayamadıkları, diğer taraftan bu hayâtî meselede geniş ve ilmî programa dayanan bir görüşten mahrum bulundukları için Türk milletini batıyı körü körüne taklide zorladılar. Nitekim tarihçilerin çoğuna göre büyük ölçüde Sultan Mahmûd Han devrinde gerçekleştirilen yenilik hareketleri eğer onun devrinde bir tanzîmât fermanı şeklinde yayınlansa idi, çok farklı bir yapıda olurdu. Zîrâ, Mahmûd Han, giriştiği yeniliklerle memleketi kurtarmaya çalışırken, ecdâdından mîras aldığı millî ve dînî inançlara da bağlı kalmış, ilim ve îmân, akıl ve vicdan arasında ahenkli bir yol tutmuştu. 

Ülkenin imârına; ilim, sanat hayır ve sosyal müesseselerine önem veren Sultan, pek çok eser yaptırdı. Bâyezîd yangın kulesi, Unkapanı ile Azapkapı arasındaki şimdi Unka-panı köprüsü denilen Mahmûdiye köprüsü, Beylerbeyi ve Çırağan sarayları, Tophane’deki Nusretiye, Bahçekapı’daki Hidâyet, Üsküdar’daki Adliye, Arnavutköy sâhilindeki Tevfîkiye câmileri bu Padişah tarafından yaptırılmıştır. Eyyûb Sultan hazretlerinin türbesini mükemmel bir şekilde tamir ettirip, iyi bir hattat olduğundan, sandukasının pişidesi (örtüsü) üzerindeki yazıyı kendi el yazısı ile yazdı. Tophane’de Kâdirî Câmii ve tekkesini tamir ettirdi. 

Mısır, Yanya ve Mora gibi vilâyetlerin isyanı, yeniçeri ocağının kaldırılması ve Rus ordularının saldırmaları sebebiyle bunlarla meşgul olan Sultan Mahmûd Han, Mekke ve Medine’yi ancak tamir edebilmiş, kendisinden sonra oğlu Abdülmecîd Han bunları tezyîn için şaşılacak bir himmet ve gayret göstermiştir.

Muhabbetin Vesikası!

İkinci Mahmûd Han, 1820 senesinde Hücre-i Saadete hediye ettiği şamdanla birlikte gönderdiği aşağıdaki şiir, Osmanlı sultânlarının Resûlullah’a olan hürmet ve muhabbetlerinin bir vesikasıdır:
Şamidan eyledim ihdâya cür’et yâ Resûlallah!
Muradım dergeh-i ulyâya hizmet, yâ Resûlallah!
Değildir ravdaya şâyeste, destâvîz-i nâçizim.
Kabulünde kıl ihsân inayet, yâ Resûlallah!
Kimim var hazretinden gayri, hâlim eyleyem ilâm Cenâbındandır ihsân mürüvvet, yâ Resûlallah!
Dahîlek, el-emân, sad el-amân, dergâhına düştüm,
Terahhüm kıl, bana eyle şefâat yâ Resûlallah!
Dü-âlemde kıl istishâb hân Mahmûd-i adlîyi,
Senindir evvel ü âhirde devlet yâ Resûlallah!ekli şiir
Fâ­tih Sul­tan Meh­med Han Yedinci Osmanlı Padişahı ve İstanbul fâtihi. Sultan İkinci Murâd Han’ın oğlu olup, 30 Mart 1432 Pazar günü Hüma Hâtun’dan Edirne’de doğdu. Fâtih Sultan Mehmed Han’ın doğum târihi, bâzı kaynaklarda küçük farklarla değişik rivâyet edilmiştir.

Bâzı gayri müslim târihçiler, Fâtih’in annesinin Türk olmadığını iddia ederler ise de, anası Türk ve Müslüman kızı olduğu, ilgili mahkeme kayıtları ile Bursa’daki Murâdiye Câmii’nin yüz metre kadar doğusunda bulunan Hâtuniyye Türbesi’nin 1449 senesinde yazılmış olan kitâbesinin okunması ile ispatlanmıştır. Hümâ Hâtûn, İsfendiyâroğulları da denilen Candaroğullarına mensuptur.

Çok İyi Bir Eğitim Gördü
Küçük yaşta tahsiline ve yetişmesine çok ehemmiyet verilen Şehzâde Mehmed, devrin en mümtaz âlimlerinden ilim öğrendi. Okumaya başlayacağı gün Çandarlı Halil Paşa kendisine sırmalı bir cüz kesesi gönderdi. İlk hocası Molla Yegan’dı. Daha sonra, meşhur din ve fen âlimi, zâhirî ve bâtınî ilimlerde mütehassıs Akşemseddîn hazretlerinin terbiyesine verildi. Akşemseddîn, Şehzâdenin her şeyi ile bizzat ilgilenirdi. Şehzâde Mehmed, idârî yönden tecrübe kazanma sı için Manisa sancakbeyliğine tâyin edildi. Tahsiline çok önem verildiğinden, Molla Ayas gibi devrin meşhûr âlimleri Şehzâdeye husûsî ders verdiler. O senelerde hacca giden ilk Osmanlı şeyhülislâmı Molla Fenârî, Mısır’da büyük âlimlerin derslerinde yetişmiş olan hadîs, tefsîr ve fıkıhta yüksek âlim olan Molla Gürânî’yi berâberinde Edirne’ye getirmişti. Sultan Murâd’a tak dim edilen Molla Gürânî, önce Bursa medreselerinden birine müderris tâyin edildi. Daha sonra da, Şehzâdeyi iyi bir şekilde yetiştirmesi için, Manisa’ya gönderildi. Şehzâde Mehmed’in mîzâcının sertliği, Molla Gürânî’nin tatlısert eğitim metoduna yenildi ve Şehzâde kısa bir süre sonra dört elle ilme sarılıp, dinlenirken de teknik işlerle uğraşmaya başladı. Güzel bir eğitimden geçip matematik, hendese (geometri), hadîs, tefsîr, fıkıh, ke lâm ve târih ilimlerinde iyi şekilde yetişti. İdâre edeceği memleketlerden kim gelirse gelsin, ona kendi dili ile hitâb etmek için Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve Sırpça öğrendi. Öğrendiği din bilgileri ile, kendi hayat tarzını, kânun ve nizâmını tanzim etti. Fen ve teknik bilgilerle, istik bâlde yapacağı savaşları kolaylaştıracak teknikler geliştirmeye çalıştı. Târih ve coğrafya bilgilerinde kendini yetiştirip, geçmiş hükümdarların başlarından geçenleri öğrenerek tecrübe kazandı. Dünyâ cihângirlerinin hayatlarını dikkatle inceleyerek, bunların doğru ve yanlış hareketlerine hakkıyla vâkıf oldu. Tecrübelerinden istifâde etti. Bu hâdiselerin muhasebesi neticesinde, plânlı ve sistemli hareket etme fikrinin lüzumuna inandı. Kudretli bir asker olduğu kadar geniş görüşlü bir fikir adamı olarak yetişen Fâtih, şehzâdeliği ve padişahlığı sırasında fıkıhta, Molla Hüsrev; tefsîrde, Molla Gürânî, Molla Yegan ve Hızır Çelebi; matematikte, Ali Kuşçu; kelâmda, Hocazâde ve Ali Tûsî’den ilim öğrendi. Ayrıca Anconal Giriaco’dan batı târihini öğrendi. Türk târihi, sayılamayacak kadar çok kahraman ve cihangirlerle doludur. Fâtih Sultan Mehmed de bunların başında gelenlerdendir. Çünkü o kılıçla keşfi yanyana yürütmüş, çağ açıp çağ kapatmıştır. İstanbul’u bütün ganimetleri içinde fîrûze bir yüzük taşı gibi parmağında taşımış, bu güzel şehri torunlarının torunlarına bırakmıştır. Onun için, asırlar boyu her cephesiyle yazılmış, çizilmiş, hakkında Garp’ta ve Şark’ta çok şeyler söylenmiştir. Tedkik edildikçe derinleşen, derinleştikçe deryâlaşan bu cihangirin, sayısız vasıflarından bâzıları şunlardır: Fâtih Sultan Mehmed soğukkanlı ve cesur idi. Bu özelliğinin en güzel misâlini, Belgrad muhasa rası sırasında, askerin gevşediğini gördüğü zaman önlerine geçip düşman hatlarına girerek gösterdi. İstanbul muhasarasında da donanmanın başarısızlığı yüzünden atını denize sürmesi bu cesaretinin büyük bir örneğidir.

Çok Merhametli ve Müsamahalı İdi
Çok merhametli ve müsamahalı idi. Kendisine elli gün mukavemet eden ve bir çok Müslümanın şehîd edilmesine sebeb olan İstanbul şehri ve onun sakinleri hakkında gösterdiği merhamet, aklın alamıyacağı genişliktedir. Hâlbuki o devir Avrupa’sında muzaffer bir kumandan, zaptettiği şehrin halkına görülmedik zulüm ve işkence yapmakta kendini haklı görürdü. Fâtih vicdan hürriyetine büyük kıymet verirdi. İstanbul’a girdiği vakit ayaklarına kapanan İstanbul patriğini yerden kaldırmak âlicenaplığını gösteren cihangir, şu sözlerle patriği teselli etti:  "Ayağa kalkınız. Ben Sultan Mehmed, hepinize söylüyorum ki; şu andan itibaren artık ne hayâtınız ne de hürriyetiniz hûsusun’da gazâbı şahanemden korkmayınız!" Fâtih, gayri müslim tebeasının din ve mezheplerine asla dokunmadı, herkesi inanışında serbest bıraktı. Fâtih, İstan bul’un imârında ücret karşılığında daha çok Rum esirlerini kullandı. Bu sırada biriktirdikleri paralarla hürriyetlerini satın alma imkânını sağladı. Bu müsâmaha o devir dünyâsının hayâlinden bile geçirmediği bir olgunluk eseri idi.

Askerî ve Siyâsî Sahada Eşsiz Bir Dehâ İdi
Askerî ve siyâsî sahada eşsiz bir dehâ idi. Askerî alanda başarısının ilk özelliği kılıçla kalemin işbirliğidir. Ordunun disiplinine çok dikkat ederdi. En küçük itaatsizliği ve buna sebeb olan subayları şiddetli bir şekilde cezalandırırdı. Ordusunu, plânsız, düzensiz hareket ettirmez, mâcerâ hevesiyle kan dökmezdi. Kendi devrine kadar atalarının yer yer, ada ada yapmış oldukları akınlarını, plânlı bir fütuhat hâline getirdi ve devletini, sistemli bir idarecilik şuuruyla istikrarlı, yerleşmiş bir devlet yaptı.

Otuz senelik saltanat devresinde düzenlediği küçük büyük seferler, memleketin coğrafî birliğini sağlamaya dayanır. Bu gayeye ulaşmak için de at geçmez kayalıklardan, geçit vermez nehirlerden geçerek; durmadan, dinlenmeden, yazkış demeden savaştı. Bütün bu seferleri bir plâna göre yaptığından, nereye gitmesi, nerede durması lâzım geldiğini bilerek hareket etti. Yapacağı seferlerin muvaffakiyetle neticelenmesini sağlamak için aylarca bu seferin bütün teferruatını hazırlardı. Kumandanlığı ile diplomatlığı dâima beraber hareket ederdi. Hangi devlet üzerine sefer düzenleyecekse, o devletin iç ve dış münâsebetlerini, zaaflarını, kuvvetini, diğer devletlerle olan münâsebetlerini en ince noktasına kadar tetkik eder ve sefere hasmının en zayıf ve kendisinin en kuvvetli zamânında çıkardı. Yapacağı seferlerden en yakınlarını bile haberdâr etmez ve bunların gizli kalmasına çok dikkat ederdi.
 "Sırrıma sakalımın bir tek telinin vâkıf olduğunu bilsem, onu yolar atarım" sözü meşhurdur. Böyle hareket etmeyi muvaffakiyetlerinin başlıca sebeblerinden sayardı. Nitekim böyle hareket etmesinin neticesinde İsfendiyâr Beyliği ve Trabzon Rum İmparatorluğu’nu kolayca ele geçirdi. Fâtih, ordu ve donanmasını iyi bir şekilde tekâmül ettirmişti. Ordunun silâhları bir kaç senede yenilenir ve daha mütekâmilleri, eskilerinin yerine konurdu. Osmanlı donanmasının tekâmül etmiş şekilde kurucusu Fâtih’tir. Topçuluğa gerekli ehemmiyeti veren ilk Padişahtır. Fâtih’ten önce, top, bütün dünyâda, daha çok sesi ile düşmanı ürkütmek için kullanılırdı. Büyük kaleleri yerle bir edebileceği ve meydan muharebelerinde rol oynıyacağı hiç düşünülmemişti. Fâtih, bütün bunları akıl ederek, o târihe kadar görülmeyen sayı ve çapta top yapılmasına yöneldi. Topların balistik ve mukavemet hesaplarını kendisi yaptı. Piyadeye de, öncesine nisbetle, büyük önem verdi. Osmanlı ordusu esas bakımından bir süvârî ordusu olmaya devam etmişse de, yeniçeri ve azab gibi piyade sınıfları, Fâtih devrinde önem kazandı.

İlme, Sanata ve İlim Adamlarına Çok Kıymet Verirdi
Fâtih Sultan Mehmed, ilme, sanata ve ilim adamlarına çok kıymet verirdi. Zihniyeti ve tabiatı itibariyle ileri hamleden hoşlanan, terakki ve medeniyetten zevk alan bir padişahtı. Tıpkı askerî fetihleri gibi, ilim adına açtığı savaşta da bir âlimler, sanatkârlar ordusu kurdu ve bu muhteşem orduya kendisi serdâr oldu. Yeni devletin kurulması plânının icrasında eğitim ve öğretimin tesir ve önemini her şeyden üstün tuttu. Maârif sistemini kânunla tanzim ederek ulemâ sınıfı diye tanınan ve idârenin temelini meydana getiren diyanet ve hukuk kurumlarını teşkilâtlandırdı. Devlet idâresini ve bunun ilmîleştirilmesini esas aldı. Aklî ve naklî ilimlerde söz sahibi olan âlimleri İstanbul’a topladı ve onların talebe yetiştirmesi için medreseler kurdu. Devrinde yetişen büyük âlim ve sanatkârlar mühim eserler verdiler. Fıkıh ilminde Molla Hüsrev, tefsîrde Molla Gürânî, Molla Yegan, Hızır Çelebi, Matematikte Ali Kuşçu, kelâmda Hocazâde, zamânının büyük âlimlerindendi ve ülkesine dünyânın dört bir tarafından âlimler akın ederdi.

Güçlü Bir Şairdi İyi bir komutan ve devlet reisi olan Fâtih, aynı zamanda iyi bir ilim adamı ve şâir idi. Latince ve Rumca ile Arapça, Farsça ve Türkçe’ye bütün incelikleriyle vâkıf idi. Şiirde, devrin üstâdları arasında yer aldı ve sarayda ilk dîvânı yazdı. Çünkü o, medeniyetin, sanatsız olarak fertlerin gönüllerinde yer alacağına ihtimâl vermiyordu. Dedelerinin devlet kuruculuk kudretini, iradeli bir idarecilik şuuruyla geliştirmesini bilen Fâtih, çevresinde devrin üstâd şâirlerini topladı. Avnî mahlâsıyla edebî değeri yüksek beyt ve gazeller söyledi. Aruzu, usta şâirlerden farksız bir hâkimiyetle kullanmış, şiirlerinde ince hissiyat ve düşüncelerini dile getirmiştir. Fâtih Sultan Mehmed, kelâm ve matematik ilminde devrinin en büyük otoritelerinden biri idi. Bizanslı târihçi Kritobulos’un hayranlıkla anlattığı balistik sahasındaki keşifleri, ortaçağın surlarını yıkmıştır. Bu suretle Avrupa’nın timsâli olan derebeyi şatoları toplarla yıkılarak büyük devletler kurulmuş; neticede büyük güç kaynakları biraraya toplanarak ortaçağa son verilmiştir. Bu suretle Türkler, ortaçağdan yeniçağa Avrupa’dan daha evvel geçmişlerdir.

Fâtih Sultan Mehmed,Teşkilâtçı ve İmârcı İdi Fâtih Sultan Mehmed, teşkilâtçı ve îmârcı idi. Devlet idâresini tam bir intizâm içinde yürütmek için lüzum ve ihtiyâç görüldükçe İslâm’ın esaslarına uygun kânunlar ve fermanlar yayınladı. Tanzîmât dönemine kadar Osmanlı Devleti’nin temel kânunu olarak mer’iyette kalan "Fâtih Kânunnâmesi" çok mühim bir eserdir. Padişah’ın görüşleri alınarak Vezîriâzam Karamanî Mehmed Paşa tarafından hazırlanan bu çok önemli kanunnâmeyi, Nişancı Leyszâde Mehmed Çelebi kâleme almıştır. Kânûnî Sultan Süleymân devrinde hazırlanan kanunnâmede de bu eser esas alınmıştır. Osmanlı Devleti’nin bütün temel müessese ve teşkilâtı, Fâtih devrinde en mükemmel hâle gelmiştir. Enderun Mektebi’ni kurarak memleket için gerekli devlet adamı yetiştirilmesini yine o sağlamıştır. Fâtih Sultan Mehmed, doğu Türkleri ile temasa büyük önem verdi. Oğlu Sultan İkinci Bâyezîd de Türk medeniyetini ilerletmek husûsunda babasını tâkib etti. Doğu Türklerinin, Tîmûr Han Devri medeniyeti denilen, medeniyet hareketlerinin benzeri, Fâtih devrinde Osmanlılarda tahakkuk etti. Fâtih, batı dillerinden bir kaçını bilmesi sebebiyle Avrupa literatürünü çok iyi tâkib etmiş, Türklerin her hususta Avrupalılardan üstün bulunması sebebiyle, Avrupa’dan bir şey alma ihtiyâcını duymamıştır.
Sultan Ahmet Han I Os­man­lı Pa­di­şah­la­rı­nın on dör­dün­cü­sü, İs­lâm ha­lî­fe­le­ri­nin yet­miş do­ku­zun­cu­su. Sul­tan Üçün­cü Meh­med Han’ın oğ­lu; İkin­ci Os­man Han, Dör­dün­cü Mu­râd Han ve Sul­tan İb­râhim Han’ın baba­sı­dır. Ba­ba­sı­nın Sa­ru­han vâ­li­li­ği sı­ra­sın­da 1590 (H. 998)’de Ma­ni­sa’da doğ­du. On dört ya­şın­da iken 1603’te padişah ol­du. On dört se­ne pa­di­şah­lık­tan son­ra 1617’de İs­tan­bul’da vefat et­ti. Ken­di in­şâ et­tir­di­ği Sul­tanah­med Câ­mii ya­nın­da­ki tür­be­si­ne def­ne­dil­di.

Ah­med Han, he­nüz beş ya­şın­da iken sı­kı bir tâ­lim ve ter­bi­ye­ye tâ­bi tu­tul­du. Za­mâ­nın ile­ri ge­len âlim­le­rin­den Ay­dın­lı Mus­ta­fa Efen­di, bu iş­le va­zi­fe­len­di­ril­di. Te­mel bil­gi­le­ri öğ­ren­di. Ho­ca­zâ­de Meh­med ve Esad efen­di­ler­den de ders alan Ah­med Han, bil­has­sa fı­kıh il­min­de in­ce bil­gi­le­re sâ­hib olup, Arab­ça ve Fars­ça’yı mü­kem­mel bi­lir­di. Ok at­mak, kı­lıç kul­lan­mak, ata bin­mek gi­bi sa­vaş ve as­ker­lik eği­ti­min­de de ga­yet ba­şa­rı­lı idi.

Şi­ir­le de uğ­ra­şan Ah­med Han, za­mâ­nın ev­li­ya­sı Ab­dül­me­cîd Si­vâ­sî ile Azîz Mah­mûd Hü­dâî Üskü­dâ­rî haz­ret­le­rin­den feyz alıp ke­mâ­le gel­di. Çok mer­ha­met­li, te­be­ası­na kar­şı zi­ya­de­siy­le şef­kat­li idi. Al­la­hü te­âlâ­nın emir ve ya­sak­la­rı­na uy­mak­ta, Re­sû­lul­lah sal­lal­la­hü aley­hi ve sel­lem efen­di­mi­zin Sün­net-i şe­ri­fi­ne ya­pış­mak­ta pek ti­tiz, in­san­la­rın ve di­ğer mah­lû­kâ­tın hak­kı­nı gö­zet mek­te çok dik­kat­li idi. Ba­ba­sı­nın ve­fâ­tı üze­ri­ne, 1603 yı­lın­da Ey­yûb Sul­tan’da kı­lıç ku­şa­na­rak padişah ol­du.

Sul­tan Ah­med Han, mem­le­ke­ti­nin îmâ­rı için çok ça­lış­tı. Yap­tı­ğı ha­yır­lı hiz­met­le­ri­nin ba­şın­da bugün yer­li ve ya­ban­cı her­ke­sin hay­ran kal­dı­ğı ken­di is­miy­le bi­li­nen Sul­ta­nah­med Câ­mi­i’ni yaptır­ma­sı­dır ki, ye­ri­ni tes­bit edip, te­mel at­ma me­râ­si­mi için ho­ca­sı Azîz Mah­mûd Hü­dâî ve diğer âlim­le­ri da­vet et­ti.

Te­mel at­mak için ilk kaz­ma­yı, Azîz Mah­mûd Hü­dâî haz­ret­le­ri vur­du. Padişah da yo­ru­lun­ca­ya ka­dar te­me­li kaz­dı. Se­def­kâr Meh­med Ağa’ya yap­tı­rı­lan al­tı mi­na­re­si, 24 met­re ça­pın­da kubbe­si, 21043 çi­ni­si bu­lu­nan Sul­tanah­med Câ­mi­i, aşe­vi, ima­ret, med­re­se, mek­tep, dâ­rüş­şi­fâ, asker­ler için oda­lar, dük­kân­lar, bir se­bil ve padişah için ha­zır­la­nan tür­be­den mü­te­şek­kil bir külli­ye ile be­ra­ber fa­ali­ye­te ha­zır hâ­le ge­ti­ril­di. Açı­lış için Azîz Mah­mûd Hü­dâî haz­ret­le­ri dâvet edil­di. Fa­kat o gün fır­tı­na var­dı ve de­niz şid­det­li dal­ga­lı idi. Bu se­bep­le ka­yık­çı­lar de­ni­ze açılma­ya cesa­ret ede­mi­yor­lar­dı.

Azîz Mah­mûd Hü­dâ­î, Üs­kü­dar İs­ke­le­si­’ne gel­di ve hu­sû­sî ka­yık­çı­sı­na emre­de­rek, ya­nın­da bir kaç ta­le­be­siy­le bir­lik­te Sa­ray­bur­nu’na doğ­ru açıl­dı. Al­la­hü te­âlâ­nın izniy­le ka­yı­ğın ön, ar­ka ve yan­la­rın­dan bir ka­yık me­sa­fe­sin­de de­niz süt li­man olu­yor, dal­ga­lar ka­yı­ğa hiç te­sir et­mi­yor­du. Her­kes kor­ku­dan de­ni­ze çık­maz­ken, Azîz Mah­mûd Hü­dâî ka­yı­ğıy­la se­lâ­met­le kar­şı­ya geç­ti. Üs­kü­dar ile Sa­ray­bur­nu ara­sın­da­ki bu yo­la Hü­dâî yo­lu den­di. Muh­teşem me­râ­sim­ler­le câ­mi açıl­dı. Cu­mâ hut­be­si­ni Azîz Mah­mûd Hü­dâî hazretleri oku­du.
Din­dar­lı­ğı ve in­san­la­ra mer­ha­me­ti ile ta­nı­nan Sul­tan Ah­med Han, bil­has­sa Mek­ke ve Me­dî ne’ye pek çok ha­yır­lı hiz­met­ler yap­tı. O za­mâna ka­dar Mı­sır’da do­ku­nan Kâ­be-i mu­az­za­ma­nın ör­tü­le­ri­ni İs­tan­bul’da do­kut­tu. İs­tan­bul’da kur­dur­du­ğu özel atöl­ye­ler­de Kâ­be için al­tın oluk­lar yap­tır­dı. Zem­zem ku­yu­su için de­mir­den bir ka­fes yap­tı­ra­rak, su­yun bir met­re al­tı­na yer­leş­tirt­ti. Böy­le­ce ku­yu­ya dü­şen Müs­lü­man­la­rın bo­ğul­ma­sı ön­len­di. Re­sû­lul­lah efen­di­mi­zin sal­lal­la­hü aleyhi ve sel­lem Rav­da-i mu­tah­he­ra­sı­nı çok kıy­met­li he­di­ye­ler­le süs­le­di.

Mem­le­ket­te oto­ri­te boş­lu­ğun­dan or­ta­ya çı­kan ser­keş­lik­le­ri, tam bir vu­kû­fi­yet­le seç­ti­ği ehil devlet adam­la­rı­nın kuv­vet­li oto­ri­te­le­riy­le or­ta­dan kal­dır­dı.

Öm­rü bo­yun­ca Al­la­hü te­âlâ­nın dî­ni­ne hiz­met için ça­lı­şan, hak ve adâ­let­ten ay­rıl­ma­yan, Bi­rin­ci Ah­med Han, 1617 (H. 1026) se­ne­sin­de has­ta­lan­dı. Sır­tın­da bir ya­ra çık­mış­tı. Mâ­beyn­ci Musta­fa, Sul­tan’ın ve­fa­tın­dan bir gün ön­ce hu­zu­run­da iken, Ah­med Han’ın oda­da sa­hi­bi­ni göre­me­di­ği kim­se­le­re dört de­fa; "Ve aley­küm se­lâm" de­di­ği­ni işit­ti. Se­be­bi­ni sor­du­ğun­da, Sul­tan Ah­med Han; 

"- Şu an­da ya­nı­ma Haz­re­ti Ebû Bekr-i Sıd­dîk, Haz­re­ti Ömer, Haz­re­ti Os­man ve Hazre­ti Ali gel­di­ler." Ba­na; 

"- Sen, dün­yâ ve âhi­re­tin sul­tan­lı­ğı­nı ken­din­de top­la­mış­sın. Ya­rın Re­sû­lul­lah sal­lal­lahü aley­hi ve­sel­lem efen­di­mi­zin ya­nın­da ola­cak­sın" bu­yur­du­lar ce­vâ­bı­nı ver­di. Ha­kî­ka­ten er­te­si gün ve­fât et­ti.

Ce­nâ­ze­si­nin yı­kan­ma­sı için ho­ca­sı Azîz Mah­mûd Hü­dâî haz­ret­le­ri da­vet edil­di. An­cak;  "Sul­tâ­nı­mı çok se­ver­dim. Şim­di da­ya­na­mam. İh­ti­yar­lı­ğım se­be­biy­le be­ni ma­zur gö­rün" buyur­du. Ta­le­be­le­rin­den Şâban De­de’yi gön­der­di. Şey­hü­lis­lâm Ho­ca­zâ­de Meh­med Çe­le­bi’nin kıl­dır­dı­ğı ce­nâ­ze na­ma­zın­dan son­ra, ken­di yap­tır­dı­ğı Sul­tanah­med Câ­mii ya­nın­da­ki tür­be­si­ne def­ne­dil­di.

Kü­çük yaş­ta sul­tan olup, yir­mi se­kiz ya­şın­da ve­fât eden Sul­tan Ah­med Han’ın, ço­cuk ya­şın­da iken gös­ter­di­ği di­râ­yet ve ka­bi­li­ye­ti dik­ka­te şa­yan­dır. Sul­tan Se­lim Han gi­bi son de­re­ce sâ­de gi­yi­nir­di. Her fır­sat­ta halk ara­sın­da do­la­şır ve dert­le­ri­ni din­ler­di. İs­tan­bul’un ya­nın­da; Bur­sa, Edir­ne ve Ça­nak­ka­le’de de hal­kın ara­sı­na gi­rip do­la­şır­dı. Ga­yet kuv­vet­li, çok iyi bi­ni­ci, atı­cı, av­cı ve si­lâh­şör­dü. Bu me­zi­yet­le­ri oğul­la­rı ikin­ci Os­man’la, dör­dün­cü Mu­râd’a da in­ti­kâl etmiştir.


Sultan Mehmet Han III Osmanlı sultanlarının on üçüncüsü ve İslâm halîfelerinin yetmiş ikincisi. Sultan Üçüncü Murâd Han’ın oğlu olup, 26 Mayıs 1566 târihinde Safiye Vâlide Sultan’dan Manisa’da doğdu. Şehzâdeliğinde; yüksek din, fen, idârî ve askerî ilimleri, kıymetli âlimlerden öğrenerek yetişti. İlk hocası İbrâhim Câfer Efendi’dir. Haydar Efendi, Pir Mehmed Azmi Efendi, ile Sultan Selim Medresesi müderrisi Nâsûh Nevâlî Efendi’den de tahsîl ve terbiye gördü. Târihe geçen muhteşem bir sünnet merasimi ile sünnet edildi. 1583’te Manisa sancağı idaresine tâyin edildi. Kumandanlık ve devlet idâresi siyâsetini iyice öğrenmek için Manisa’ya gönderildiğinde, yanına müderris Nasûh Nevâlî Efendi, Lalası Sipâhi Bey, defterdar baş rûznâmecisi Hasan Beyzâde, Nişancı Lala Mehmed Paşa, "reisülküttâb" olarak da Abdurrahmân Çelebi ve diğer, vazifeliler verildi. 1595 senesinin Ocak ayına kadar Manisa’da idârecilik yaptı.

Şehzâde Mehmed, babasının vefât haberini alır almaz Manisa’dan hareket ederek 27 Ocak 1595’te İstanbul’a geldi ve Osmanlı tahtına geçti. Yeni sultana ilk bî’at eden Hâcei Sultânî, meşhur tarihçi ve âlim Hoca Sâdeddîn Efendi oldu. Aynı gün ikindi namazından sonra, Sultan Üçüncü Murâd Han’ın cenâze namazı kılınarak, Ayasofya Câmii avlusunda babası İkinci Selim Han’ın türbesinin yanına defnedildi.

Sultan Üçüncü Mehmed ilk olarak ulemâdan Sâdeddîn Efendi’yi hocalığa, sadâret kaymakamı Ferhad Paşa’yı sadrâzamlığa, Halil Paşa’yı da kapdânı deryâlığa tâyin etti.

Çok Nazik ve Dindardı


Sultan Üçüncü Mehmed Han, çok nâzik, halim, selîm, vakur, kerîm, edip, sâlih ve âbid (çok ibâdet eden) bir şahsiyete sahipti. Sancak beyliğinden saltanata gelen son Osmanlı padişahıdır. Bütün Osmanlı padişahları gibi hassas bir şâir olan Üçüncü Mehmed Han’ın şiirde hocaları Nevâlî ve Nev’î ’dir. Şiirlerinde Adlî mahlasını kullanmıştır. Beş vakit namazını cemâatle kılardı. Devrin kaynakları; dindarlığını, Hazreti Muhammed, dört halîfe, Eshâbı kirâm ve âlimlere hürmetini yazar. Bunların adı bahsedildiği an hürmeten ayağa kalkardı. Kolayca üzüntüye kapılır, yemekten içmekten kesilirdi. Celâlî isyanları ile İran savaşlarının sürmesi onu büyük üzüntü içinde bıraktı. İçkiyi sıkı bir şekilde yasaklayıp, bütün meyhaneleri kapattı. Sultan Üçüncü Mehmed Han’ın, Handan Sultan’dan; Mahmûd, Ahmed, Cihangir, Mustafa ve Selim isimli oğullarıyla, iki kızı olmuştur. Mahmûd, Cihangir ve Selim sağlığında vefât etmiştir.
Sultan Osman Gâzi Osmanlı padişahlarının birincisi. Oğuzların Bozok kolunun Kayı boyundan Ertuğrul Gâzi’nin oğlu olup, 1258 senesinde Söğüt’te doğdu. İslâm terbiyesi ile yetiştirildi, İslâm ilimlerini öğrenen Osman Gâzi, devrin örf ve âdetince mükemmel bir askerî tâlim ve terbiye gördü. Babasının silâh arkadaşları ve kumandanlarından kılıç kullanmayı, kargı savurmayı, ata binmeyi öğrendi. Onların gazâlarını dinleyip, yaptıklarından ibret alarak, gençliğinden îtibâren gazâlara katılıp, zaferler kazanarak, kumandanlık vasıflarını geliştirip kuvvetlendirdi.

Bizans’ın hâkimiyetindeki batı Anadolu cihâd diyarı olduğundan, bölgede gazâ niyetiyle pek çok kumandan, mücâhid, derviş ve her biri gönül sultânı şeyh ve âlim bulunuyordu. Osman Gazi, Anadolu’nun İslâmlaştırılıp, Türkleşmesi faaliyetine katılan bu gönül sultanlarından ve ahîlerden biri olan Karamanlı Şeyh Edebâlî’nin sohbetlerini hiç kaçırmamaya gayret ederdi.

1277 senesinde, Edebâlî hazretlerinin dergâhında misafir olduğu bir gün acâib bir rüyâ gördü. Rüyâsında, hocası Edebâlî’nin koynundan bir ayın çıkıp, kendi koynuna girdiğini, arkasından da kendi göbeğinden bir ağacın bitip, âlemi tuttuğunu, gölgesinde nice dağların bulunup, nehirlerin aktığını, bir çok insanların kaynaştığını, kimisinin bahçe ve tarla sulayıp, kimisinin çeşmeler akıttığını gördü. Gördüğü rüyâyı ertesi gün hocasına anlattı. Şeyh Edebâlî ona;

“Müjde ey Osman! Hak teâlâ sana ve senin evlâdına saltanat verdi. Bütün dünyâ, evlâdının himayesinde olacak, kızım Bâlâ Hâtun da sana eş olacak” deyip rüyasını tâbir etti. On dokuz yaşında iken Şeyh Edebâlî’nin kızı Bâlâ Hâtun ile evlendi. Bir rivayete göre bu izdivaçtan Orhan Gâzi doğdu. Orhan Gâzi’nin doğduğu sırada, Ertuğrul Gâzi de vefât etti (1281).
 
Bâzı kaynaklarda Orhan Gazhi’nin annesi, Ömer Beyin kızı Mâl Hatun  olduğu yazılmaktadır. Ertuğrul Gâzi, cesâreti, zekâsı, cömertliği, İslâm dînine sadâkati ve güzel ahlâkı ile, kardeşleri arasında en üstünü olan Osman Gâzi’yi kendisinden sonra kayıboyu beyliğine aday göstermişti. Osman Gâzi, babasının vefâtından sonra, bey seçilip, idâreyi ele aldı.

Osman Gâzi, sâlih bir Müslüman olup, İslâm ahlâkının iyi ve güzel vasıflarına sahipti. Az sayıdaki aşîret kuvvetleriyle, Bizans ordusunu ve tekfurlarını üst üste mağlûb edip, zaferler kazanan üstün bir kumandandı. Dört yüz çadırla, dünyânın en uzun ömürlü hânedânını ve en büyük devletlerinden birini kurdu. Osman Gâzi, kurduğu hânedânla üç kıt’a yedi iklim, her çeşit ırk, din, dil, mezhep, fikir, kültür ve medeniyetteki insanı bünyesinde, Osmanlı adı altında toplayan, Kur’ânı kerîm, hadîsi şerîf ve İslâm âlimlerince öğütlenen mânevî hizmetlerin mîrasçısı ve idârecilik vasfının on dördüncü asırdan yirminci asra kadar nesilden nesile intikâlcisidir.

Osmanlı Devleti, dînî meselelerini, kuruluşundan îtibâren Hanefî mezhebi hükümlerince kazâ merkezlerine, şehirlere tâyin edilen kâdılar vasıtasıyla gördü. Osman Gâzi zamânında askerî teşkilât aşîret kuvvetlerine dayanıyordu.

Târihçilerin, Osman Gâzi ve kurduğu devlet hakkındaki ortak fikirleri özetle şöyledir:
Türk ve İslâm târihinin en muhteşem devri Osmanlıların eseridir. Onlar, millî ve İslâmî mefkûrelerinin dâhiyane terkibi, siyâsî istikrar ve sosyal adâletleri sayesinde üç kıt’anın ortasında ve Akdeniz havzasında, beşer târihinde nizâmı âlem dâvasının en kudretli temsilcileri olmuşlardır.

Osmanlı Hânedânı, dünyâda hiç bir aileye nasîb olmayan büyük ve dâhî padişahları bir biri ardından yetiştirmekle, bu devlete yalnız en büyük hayatiyeti bahşetmedi, onu millî, İslâmî ve insânî ideâller çerçevesinde milletin kalbini kazanarak cihan hâkimiyeti düşüncesinin de en sağlam teşkilâtı hâline getirdi. İslâm dîninin, beşeriyeti saâdete, adâlete ve insanlığa eriştirmek için îlân ettiği yüksek esaslar ve dünyâ nizâmı mefkûresi, Eshâbı kirâmdan sonra en ileri derecesine Osmanlı devrinde ulaşmıştır.

Osmanlı sultanları ilmi ve ilim adamlarını memleketlere sâhib olmaktan üstün tuttular. Kemâl sahibi ilim erbâbını dâima takdir edip onlara rağbet gösterdiler. Padişahlar, savaşta ve barışta, kânunların düzenlenmesinde, dînin bildirdiği hükümlere sâdık kalmakla yükselip kuvvetlendiler. İşlerinde âlimlerle istişâre eylediler. Devlet nizamlarının hazırlanıp, düzenlenmesini ve teftişini onlara havâle edip, idârî mes’ûliyetlere onları da dâhil ettiler. Bunun için Osmanlı Devleti’nde ulemâ sınıfı, hürmetli bir mevkıdeydi. Bu yüzden korkutmaya dayanmaktan çok, adâleti yerleştiren kânunlar yapıldı.

Osmanlı Devleti, kavimler, dinler ve mezhepler arasında sağlam bir ahenk, halk kitleleri arasında hiç bir fark ve tezada müsâade etmemekle, dünyâ târihinde milletler arası en kudretli ve cihanşümul bir siyâsî varlık teşkil etti. Osmanlı Devleti ve sultanlarının dâvâları da kendi tâbirleri ile “Nizâmı âlem” üzerinde toplanıyor, koca devletin hikmeti vücûdu ve cihâdı da, bu millî, İslâmî ve insânî esaslara bağlı bulunan bir cihan hâkimiyeti düşüncesine dayanıyordu. Bu düşünce, gerçekten Türkİslâm târihinde en yüksek derecesini bulmuş ve müstesna bir kudret kazanmıştı. Bu büyük siyâsî varlık, eski ve yeni devletlerden farklı olarak, ne dışta istilâ tehdidlerine ve ne de içeride çeşitli ırk, din, mezhep mensupları ve grupların huzursuzluk endişelerine mâruz bulunuyordu.

Osmanlı cihan hâkimiyeti ve dünyâ nizâmı ideali, şüphesiz millî şuur ve uyanış yanında asıl kaynağını İslâm dîni ve onun cihâd ruhundan alıyordu. Şeyh ve evliyanın himmetleri ile yükselen gazâ rûhu, küçük Söğüt kasabasından Bursa’ya ve bu medeniyet merkezinden de Rumeli’ne yayılıyordu. Bu arada Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve cihâd rûhunun yükselişinde tasavvuf da büyük kudret kaynağı idi. Gerçekten de Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükselişinde tasavvuf tarîkatleri, şeyhler, velîler ve dervişler birinci derecede rol oynamıştır. Osman Gâzi ve haleflerinin etrafı din adamları ve evliya ile dolmuş ve daha ilk günden Osmanlı akınları gazâ mâhiyetini almıştır.

Nitekim Osman Gâzi, dâmâdı olduğu büyük tasavvuf âlimi Şeyh Edebâlî’ye intisâb ederek her hususta onunla istişarede bulunurdu. Kendisinden sonra gelecek Osmanlı sultanlarına da İslâm âlimlerine hürmet edilmesini, onlara her türlü kolaylığın gösterilmesini ve her işte kendilerine danışılmasını tavsiye etti. Bu vasiyete lâyıkıyla uyan Osmanlı sultanları, fethettikleri yerleri, medrese, câmi, zâviye, imâret, dârülkurrâ ve türbeler ile kutsileştîrmişler, buralarda yetişen âlimlerle dünyâya İslâmiyet’i yaymışlar ve asırlarca maddî ve mânevî güç ve emeklerini bu uğurda harcamışlardır.

Osman Gazi 1326’da vefat etti. Türbesi Bursa'dadır.
Yavuz Sultan Selim Han O  smanlı sultanlarının dokuzuncusu ve İslâm halîfelerinin yetmiş dördüncüsü. Sultan İkinci Bâyezîd Han’ın oğlu. 10 Ekim 1470’te Âişe Hâtun’dan Amasya’da doğdu. Küçük yaşta İstanbul’a gönderilen Şehzâde Selim, dedesi Fâtih Sultan Mehmed Han’ın terbiyesinde yetişti.

 Şehzâde Selim; Kur’ânı kerîm, tefsîr, hadîs ve fıkıh dersleri yanında yüksek fen ilimlerini de öğrendi. Diğer taraftan ata binmek, güreş tutmak, ok atmak ve kılıç kullanmak da öğretildi. Çok çevik ve zekî idi. Kısa zamanda Arabî ve Fârisî’yi en iyi şekilde öğrendi. Zamânın velîleriyle görüşür, sohbetlerini kaçırmazdı. Babası İkinci Bâyezîd padişah olduktan sonra, askerî sevk ve idâre ile devlet yöneticiliğini öğrenmesi için, şehzâde Selim’i Trabzon’a tâyin etti. 
Trabzon’da devlet işlerinin yanında ilimle uğraşır ve büyük âlim Mevlânâ Abdülhalîm hazretlerinin derslerini tâkib ederdi. Bu arada edebiyât ve târih üzerinde de çalıştı. Trabzon’u çok güzel idâre eden Selim’in bu sırada komşu devletler ile de münâsebetleri oldu. 
Uzun boylu, iri kemikli, omuzlarının arası gayet geniş olan Yavuz Sultan Selim Han’ın mütenâsib bir vücûdu vardı. Yüzü yuvarlaktı. Alnının düzgünlüğü ve nûrâniyeti, büyüklüğünü açıkça belli ederdi. Yüce bir himmet, sağlam azim, vekar, geniş tasavvur, keskin zekâ, ileri görüşlülük, çabuk kavrama, tahminde isabet, fıtrî kahramanlık, her türlü silâhı en mükemmel kullanma, harp mahareti ve büyük değişiklikler yapma kâbiliyeti, süratli manevra yapma, mukavemet, etmedeki kuvvet, güçlükleri yenme, çok az bir kuvvetle büyük bir orduyu yenme gibi bir kahramana iftihar vesilesi olacak pek çok üstün meziyetlere sahipti. Allahü teâlânın emirlerini yapma, İslâmiyet’e hizmet etme ve insanların Cehennem’den kurtulması için gayreti o derecede idi ki, çıktığı yolda her türlü arzu ve hislerine kolaylıkta galebe çalardı.

Gayesi; Müslümanları ve İslâm devletlerini bir bayrak altında toplamak idi. 

Sultan Selim Han, ilim öğrenmeye çok meraklı idi. Geceleri üç veya dört saatten fazla uyumaz, vaktini ilim öğrenmekle geçirirdi. Bu hâl müsait zamanlarda da devam ederdi. Binlerce cild kitap okudu. Okumaya o kadar meraklı idi ki, savaşa gidiş ve dönüşlerinde bile yanında kitap bulundurur, müsait zamanlarda okurdu. Mısır seferi dönüşünde, İstanbul’a gelinceye kadar İbni Tagriberdî’nin "Nücûmüzzâhire" isimli eserini, Ahmed ibni Kemâl Paşa ile mütâlaa etmiştir.

Kemâl Paşa, Osmanlı târihi eserini onun emri ile yazmıştır. Her fırsatta kitap okumanın yanında şiir de yazardı. “Osmanlı sultanları arasında; tefsîr, hadîs, fıkıh, târih, edebiyat gibi zâhirî ilimlerde ve bâtın ilimlerinde en yüksek olanı Yavuz Sultan Selim’dir” diyen âlimler pek çoktur. İyi bir tahsil görmüş olan Sultan Selim Han’ın Arabî ve Fârisî şiirleri vardır. Kendi el yazısı ile olan Farsça manzûmeler Topkapı Sarayı arşivlerindedir. Farsça dîvânı Almanya’da yayınlanmıştır. Türkçe tercümeleri de vardır. 

Yavuz Sultan Selim, ihtişam ve debdebeye hiç bir zaman ehemmiyet vermezdi. Dâimâ sadeliği sever ve sâde giyinirdi. Bir defasında oğlu Şehzâde Süleymân huzûruna çok süslü bir elbise ile girdiği zaman; “Süleymân annen ne giysin” diyerek sitem etmişti. Mısır seferinde iken kendi askerinin demir, Memlûklülerin ise zînet ile süslü olduğunu görünce de hayret etmişti. Kendisi için, fazla para sarfiyle köşk ve lüks şeyler yapılmasını istemezdi. Devletin bir kuruşunun dahi boşa harcanmasına rızâ göstermez, buna riâyet etmeyenleri şiddetle cezâlandırırdı. Hazînenin devamlı dolu olmasına dikkat ederdi. 

Devlet işlerinde kat’î bir programla hareket eden Yavuz Sultan Selim, herhangi bir devlet işini kesin olarak ortaya koymadan önce, muhtelif yollarla onun hakkında vezirlerin ve diğer ilgililerin fikirlerinden istifâde ederdi. Uzun süre düşündükten sonra son karârını verir ve ondan dönmezdi, irâde ve azim kudreti, derin görüşü ve yüksek dehasıyla babasının devrinde durgunlaşan idâreyi kısa zamanda hareketli bir hâle getirdi. Muntazam bir casus teşkilâtı vardı. Bu teşkilât vasıtasıyla ülke içi ve dışında geçen hâdiseler hakkında mâlûmat alırdı, önemli işlerde bizzat kendisi araştırma yapardı. Bütün hiddet ve şiddetine rağmen kadirşinas bir zât olup, fikrini açık söyleyenin mütâlaasını kendi fikirlerine ters olsa bile dinler ve uygun görürse onu yapardı. 

Mısır dönüşü yolculuk sırasında bir ara İbn-i Kemâl hazretlerinin atının ayağından sıçrayan çamurlar, Yavuz Sultan Selim Han’ın kaftanını kirletmişti. Padişahın kaftanına çamur sıçrayınca, İbn-i Kemâl mahcûb olup, atını geriye çekerek ne yapacağını şaşırdı. Ancak Yavuz Sultan Selim Han ona dönerek;

“Üzülmeyiniz, âlimlerin atının ayağından sıçrayan çamur, bizim için süstür, şereftir. Vasiyet ediyorum, bu çamurlu kaftanım, ben vefât ettikten sonra kabrimin üzerine örtülsün” dedi.

Bu vasiyet, vefâtından sonra yerine getirildi. Bu hâdiseyi hatırlatan o kaftan, şimdi de Yavuz Sultan Selim Han’ın kabri üzerinde, bir câmekân içinde, târihî bir hâtıra olarak durmaktadır.
Âlimler gibi devlet adamlarının da kadrini bilirdi. Ridâniye muharebesinde şehîd olanlar arasında Sinân Paşa’yı görünce; “Mısır feth oldu ama, Sinân gitti” diye üzüldü. Dünyânın iki cihangire kifâyet edecek kadar geniş olmadığını söyleyen Sultan Selim’in, ömrünün dünyâ fethine vefâ etmiyeceği endişesini taşıdığı rivâyet edilmektedir. 

Sultan Selim Han, bütün işlerini Allahü teâlânın rızâsı için yapardı. O’nun rızâsı olmayan bir işe kat’iyyen karar verip yapmazdı. Dünyalık olan mala, mülke ve rütbeye hiç değer vermez, en büyük seâdetin, “Bir evliyaya talebe olup, hizmet etmek” olduğunu bildirirdi. Bir defasında;
                                                       “Padişah-ı âlem olmak                                                         bir kuru kavga imiş,                                                        Bir velîye bende olmak                                                         cümleden a’lâ imiş”  buyurdu.
Cenâbı Hakk’ın ismini bütün cihâna yayma dâvasında bulunan Sultan Selim, kendisini Rodos seferine teşvik edenlere; “Biz bütün Efrencin (Avrupa) fethine hazırlanmakta iken siz himmetimi küçük bir adanın fethine hasretmek istiyorsunuz” cevâbını vermiştir. 

Yavuz Sultan Selim Han vefât ettiği zaman 50 yaşında idi. 8 senelik saltanat içinde yaptığı işler baş döndürücü oldu. Osmanlı Devfeti’nin topraklarını 2,5 mislinden fazla genişletti. Yaptığı büyük fütuhatı Osmanlı Devleti 4 asır muhafaza etti. Babasından devraldığı 2. 373.000 km2 ülke topraklarını; 1. 702.000 km2’si Avrupa’da, 1. 905.000 km2’si Asya’da, 2. 250.000 km2’si Afrika’da olmak üzere 6. 557.000 km2’ye çıkardı.

Yavuz Selim Han, Avrupa’daki vaziyeti olduğu gibi muhafaza ederken, asıl tehlikenin doğudan geleceğini tahmin ettiğinden saltanatı müddetince bütün gücünü o tarafa sarfetti. Böylece kendisinden sonra oğlunun Avrupa’da ve Akdeniz’de daha emniyetli faaliyette bulunmasını sağladı. Şehzâdeliği ve sultanlığı zamanlarında at üstünden inmeyen Yavuz Sultan Selim Han, ömrünün çok az bir kısmını İstanbul’daki sarayında geçirmiştir.

Yavuz Sultan Selim Han, hasta yatağında iken, yanında Hasan Can bulunuyordu. Son anlarını yaşadığı bir sırada Hasan Can’a; “Hasan Can, bu ne hâldir?” diye sorunca, o da; “Sultanım, Allahü teâlâ ile olacak zamandır” dedi. Bu cevap üzerine Yavuz Sultan Selim; “Ey Hasan Can! Bizi bunca zamandan beri kimin ile bilirdin? Cenâb-ı Hakk’a teveccühümüzde kusur mu gördün?” diye sordu.

Hasan Can da; “Hâşâ ki, bir zaman Allahü teâlânın adını anmayı unuttuğunuzu görmüş olam. Lâkin bu zaman başka zamanlara benzemediği için, ihtiyaten söylemeye cesaret eyledim” dedi.

Hasan Can’a Yâsîn-i şerîf okumasını emretti. Kendisi de okudu ve Selamen min… âyetinde vefât etti (22 Eylül 1520).

Manisa vâlisi bulunan tek oğlu Şehzâde Süleymân gelinceye kadar vefâtı gizli tutuldu. Cenâzesi İstanbul’a getirilerek, inşâatını başlattığı Sultan Selim Câmii yanına defn edildi. Yerine geçen oğlu Süleymân Han tarafından câmi tamamlanıp, kabri üzerine türbe yapıldı.

Sultan Yıldırım Bâyezîd Han Osmanlı   sultanlarının dördüncüsü. Sultan Murâd-ı Hüdâvendigâr’ın oğlu olup, 1360’ta Orhan Gâzi vefât ettiği sırada, Gülçiçek Hâtun’dan doğdu. Şehzâde Bâyezîd, küçük yaştan îtibâren zamânın en mümtaz âlimlerinden olan Bursa kâdısı Koca Mahmûd, kazasker Çandarlı Halil ve Karamanlı Molla Rüstem’den ilim öğrendi. Meşhur kırâ-at âlimi Muhammed Cezerî’den kıraat ilimlerini tahsil etti. Babasının seçme silahşörlerinden askerlik eğitimi gördü ve değerli kumandanlarından sevk ve idâre dersleri aldı.

1381 yılında devlet idâresini öğrenmesi için Kütahya’ya vâli tâyin edildi. Haçlı ordusu ile 1389’da yapılan Birinci Kosova savaşına katılarak, kardeşi Şehzâde Yâkûb ile beraber büyük kahramanlık gösterdi. Babası bir Sırplı tarafından savaş alanında şehîd edilince, devlet ileri gelenlerinin müşterek karârı ile Osmanlı tahtına çıktı. 
Yıldırım Bâyezîd Han; çevik, atılgan bir tabiata sahipti. Adâleti çok meşhurdu. Her gün belirli bir zamanda, herkesin kendisini görebileceği bir yere gelir ve her taraftan gelen tebeasının şikâyet ve arzularını dinler, haksızlığa uğrayanların haklarını derhâl iâde ederdi. Kâdıların hükümlerine kesinlikle karışmaz ve kimseyi karıştırmazdı. Çok iyi bir kumandandı. Ânî olaylar karşısında îtidâlini ve soğuk kanlılığını muhafaza ederek karârını verir ve ordusunu süratle istediği yere sevk ederdi. Bu yüzden düşmanları çok ihtiyatlı davranırlardı. 

Yıldırım Bâyezîd Han, âlimlerin sohbetlerinde bulunurdu. Onların, Allahü teâlânın emir ve yasaklarını bildiren sözlerini canla, başla kabûl ederdi. Evliyaya çok hürmette bulunurdu. Kendi çocuklarına ve halkına ilim öğretmeleri için her taraftan âlimler getirtti. Onları teşvik edici tedbirler aldı. Osmanlı topraklarının her tarafında ilim yuvaları kurdu. Haçlılarla yaptığı muharebeler netîcesinde elde ettiği ganîmetleri, halkın refahı için harcadı.

Bir çok câmi ve imaret yaptırdı. Bunlardan biri de Bursa’da yaptırdığı Ulu Câmi idi. Ayrıca bu câminin karşısında dârüşşifâ, medrese, imâret ve misâfirhane ile hamam yaptırdı. Buradaki dârüşşifâya Kâhire’den tabib getirtmiştir. Kütahya, Balıkesir ve Edirne’de de câmiler inşâ ettirmiştir. Bütün bu imâretler için geniş vakıflar kurmuştur.

Yıldırım Bâyezîd Han 1403 yılında vefat etti. Türbesi Bursa'dadır.
Ertuğrul Gazi Ertuğrul bey, Harezm emirlerin den Süleyman Şah'ın oğludur. Cengiz'in İslâm memleketlerine saldırışı sırasında, babası kabilesini alıp, önce İran'a, oradan da Van gölü kenarındaki Ahlat'a gelmişti.

Süleyman Şah memleketinde küçük bir hükümdar iken, Moğollar’ın şerrinden mülkünü ve saltanatını terk ederek birkaç yüz kişilik yakınlarını alıp, konargöçer aşiret reisi durumuna gelmişti. Ahlat bölgesindekilerle geçinemediğinden, kendi kabilesine daha uygun bir yer bulma ümidiyle güneybatıya doğru ilerlemişti.

Bu yolculuk esnasında Rakka civarında Ca'ber kalesi yakınında Fırat nehrinden geçerken, suya düşerek boğulmuştur.

Süleyman Şah'ın oğullarından ikisi vatanlarına tekrar dönmek için Bağdat'a doğru gittiler. Diğer iki oğlu olan Ertuğrul ile Dündar kendilerine tabi olanlarla birlikte Erzurum Pasin ovasında Sürmeli çukuru denen yerde oturmak istemişse de, buralara Tatar askerinin yaklaşmakta olduğunu öğrenince, Selçuklular'ın ülkesinde barınmak isteğiyle hareket etmişlerdi.

Sivas yakınlarında konakladıkları bir zamanda, orada Moğol ile Selçuklu askerlerinin savaşına şahit oldular. Selçukluların yenilmekte olduğunu görünce, yiğitlik ve mertlik esaslarına göre, onlara yardıma koştular ve galip gelmelerine sebep oldular. Bunun üzerine Selçuklu devletinin hükümdarı bulunan Sultan Alâüddin, Ertuğrul Gazi'ye iltifat ederek hilât göndermiş  ve  Ankara  yakınındaki  Karadağlar mıntıkasında oturmak için toprak vermişti (1230). Ertuğrul Bey bir müddet burada kaldıktan sonra, oğlu Savcı Beyi Konya'ya gönderince, Bursa ile Kütahya arasındaki Domaniç dağları yaylak, Söğüt ile Karacaşehir kışlak olmak üzere kendilerine verilmişti.

Ertuğrul Gazi aşireti ile beraber gelip, Söğüt ve Domaniç'e yerleşti. O civarlarda oturan Afşar (yahut Alişar) ve Çavdar aşiretlerinin etrafa verdikleri zararlara mani olarak, Hıristiyan tekfurlarla da iyi geçinmeye başladı.

Gün geçtikçe Ertuğrul Gazi'nin kuvvetlenmesi üzerine Karacahisar tekfuru bazı teşebbüslerde bulunması üzerine bizzat Ertuğrul Gazi Konya'ya gitmişti. Sultan Alâüddin'i bu hisarın fethi için teşvik etmiş ve beraberce gelerek Karacahisar kuşatmışlardı. Moğollar'ın Konya Ereğlisi'ni kuşatması üzerine, Sultan Alâüddin geri dönünce Ertuğrul Gazi kuşatmaya bizzat devam etmişti. Bir müddet sonra kaleyi feth eden Ertuğrul Gazi, tekfuru ve diğer esirleri kardeşi Dündar Gazi ile birlikte Konya'ya Sultan'a göndermişti. Selçuklu Sultanı Alâüddin'in vefatına kadar altı sene etrafın fethi ve İslâmiyetin yayılması için bütün gayreti ile çalışmıştı. Sultanın vefatından sonra, Selçuklu hükümdarları arasındaki taht ve taç kavgalarına karışmayarak Söğüt'te bir kenara çekilmişti. 1281 yılında 92 veya 96 yaşında Söğüt'te vefat ederek oraya defnedildi. Şimdi orada bir türbesi olup, bilhassa Osmanlılar zamanında her sene ziyarete gelinirdi. Ertuğrul Gazi'nin ölümünden sonra büyük oğlu Osman kavim ve kabilesinin lideri oldu.
Attila Beşinci asırda Avrupa’da yaşamış Hun Türk hükamdarı. 395 yılında bugünkü Macaristan’da doğdu. Babası Avrupa Hun Devleti’nin kurucusu olan Muncuk’tur. Çocukluğu ve gençliğinin bir kısmı barış rehinesi olarak Roma’da geçti. Amcası Ruga’nın ölümü üzerine (434) ağabeyi Bleda ile birlikte doğuda Hazar Denizi kıyılarından batıda Alpler ve Baltık Denizi’ne kadar uzanan bir imparatorluğun başına geçti.

Kurnaz bir savaşçıydı, hileyi çok severdi. Acımasız ve çok gururluydu. Bir takım göçebe kavimleri, Türkleri, Moğolları, Rusya ve Avrupa’nın diğer kavimlerini çevresinde toplayarak büyük bir savaş devleti kurdu. Dünyanın tek hakimi olmak istiyordu. İlk iş olarak imparatorluğun batı bölümünü idare eden ağabeyi Bleda’yı öldürdü (445).

Merkezi Macaristan olmak üzere, Orta ve Güney Avrupa üzerinde çok geniş bir alana yayıldı. Tasarladığı Dünya İmparatorluğunu kurmak için, Bizans’a (Doğu Roma) saldırdı. 451 yılında yarım milyonluk ordusuyla İtalya’ya yürüdü. Paniğe kapılan bütün Avrupa birleşti. Yapılan savaştan kesin bir netice alınamadı. Ertesi yıl birçok şehri ele geçirip, Roma’ya yöneldi. Papanın ricaları ve ordusunun salgın hastalıklar yüzünden bitkin düşmesi üzerine Roma’yı istiladan vazgeçti. Haraca bağlayarak geri döndü. İldiko isminde bir kadınla evlendiği gece içtiği içki yüzünden şüpheli bir şekilde öldü (453). Ölümünden hemen sonra koca imparatorluk dağıldı.

Hükümdarlığı sırasında bütün Avrupa’ya korku ve dehşet salmıştır. Avrupalılar kendisine “Allah’ın gazabı” derlerdi. Ömrü savaşmakla geçen Attila, Avrupalı milletlerin efsanelerinde barbar, zâlim, acımasız ve çirkin biri olarak yer almıştır.
Selâhaddîn Eyyûbî Eyyûbîler Devleti’nin kurucusu. İsmi, Yûsuf Selâhaddîn bin Eyyûb bin Sâdî, künyesi; Melik Nasır Ebû Muzaffer’dir. 1137 senesinde Suriye’nin kuzeyindeki Tikrit’te doğdu. Babası Azerbaycan’da Erivan’ın Devin kasabasından olan ve Hazbânî kabîlesine mensub bulunan Necmeddîn Eyyûb’dur. O sırada Irak Selçukluları sultânı Mes’ûd’un, Haleb ve Musul bölgesi Atabeği Nûreddîn bin Zengi idi.

Necmeddîn Eyyûb, kardeşi Şirkuh ile Haleb ve Musul atabeği Nûreddîn’in hizmetine girdi. Bir süre sonra Tikrit muhafızlığına getirildi. Çocukluğu Tikrit, Ba’lbek ile Şam şehirlerinde geçti. İyi bir tahsil ve terbiye gören Selâhaddîn Eyyûbî; Hafız Ebû Tâhir es-Silefî, Ebû Tâhir bin Afv, Kutbüddîn Nişâbûrî, Abdullah bin Berrî en-Nahvî gibi pek çok âlimden fıkıh ve hadîs-i şerîf öğrendi. Kur’ân-ı kerîmi, fıkıhtan Tenbih ve şiirden Hamâse kitabını ezberledi. Zamânın fıkıh âlimlerindendi.

Selâhaddîn Eyyûbî, haçlı tehlikesini ortadan kaldırdıktan sonra, memleketin îmârı, âsâyişi ile Müslüman halkı düşmana karşı daha iyi korumak için çalıştı. Bir çok tedbirler düşünüp, tatbikat safhasına koydu. Fakat müzmin olan hastalığının nüksetmesi üzerine yatağa düştü. Hayâtından ümîdinî kesip öleceğini anlayan Selâhaddîn Eyyûbî, hazırlattığı kefenini bir mızrağın ucuna bağlattı. Mızrağı bir tellalin eline vererek sokaklarda;

 “İşte! Sultan Selâhaddîn bu kadar üstün mevkîlere sâhib olup, şan ve şerefe kavuşmuş olduğu hâlde, dünyâdan bu kefenle gidiyor!” diye bağırtarak; makam ve rütbesinden dolayı gururlananlara güzel ve ibretli bir ders verdi.

Selâhaddîn Eyyûbî, 1193 senesi Safer ayının yirmi yedinci günü Şam’da hasta yatağında Kur’ân-ı kerîm dinliyerek fâni âlemden hakîkî âleme göç etti. Yirmi beş senelik vezirlik ve sultanlık hayâtı, hep İslâmiyet’e hizmetle geçmiştir. Târihte pek nâdir yetişen şahsiyetlerden biri idi.

Sultan Selâhaddîn, ilme çok değer verir, âlimleri himaye ederdi. Yüksek insanî meziyetlere sahip, iyi huylu, cömert, âdil, kültürlü ve müsamahakâr bir hükümdar idi. Ülkesine her taraftan, ilim sahipleri gelir, verdikleri derslerle insanlara hizmet ederlerdi. Onun Zamânında Şam medreselerinde ders veren altı yüzden fazla fakih vardı. Tabibler, edebiyatçılar, şâirler, matematikçiler, kimyagerler, mîmârlar ve diğer ilim sahipleri memleketin gelişmesi için canla başla çalışırlardı.

Selâhaddîn Eyyûbî, komutan ve memurlarıyla bir arkadaş gibi samîmî olarak konuşur, rıfk yâni yumuşaklık ile muamele ederdi. Bundan dolayı herkes, fikrini ve arzusunu çekinmeden söylerdi. Zamânında yetişen âlimlerden İmâdüddîn el-Kâtib onun hakkında şöyle demektedir: 
“Sultan ile oturan bir kimse, onunla oturduğunun farkına varmaz, bir arkadaşıyla oturuyor zannederdi. Anlayışlı, dînine bağlı, temiz, hatâları affeder, kusurları görmemezlikten gelir ve kızmazdı. Asık suratlı durmaz, dâimâ tebessüm eder vaziyette olurdu. Bir şey isteyeni, boş çevirdiği görülmezdi. Herkese çok nâzik davranır, kimseye kaba hareketlerde bulunmazdı. Söz verdiği zaman yerine getirirdi.”

Abdüllatîf el-Bağdâdî de buyuruyor ki: “Selâhaddîn Eyyûbî’yi heybetli bir kimse olarak gördüm. Sözleri, kalblere tesir edici idi. Yanına ilk girdiğim gece, meclisini âlimlerle dolu gördüm. Her biri çeşitli ilimlerden konuşuyorlardı. Sultan’ın yakınları, onu kendilerine örnek alıyorlar, iyilikte yarış ediyorlardı. Müslüman olsun, kâfir olsun herkes Sultan’ı çok seviyordu. Onun ölümüyle, insanlar hakîkî bir babayı kaybettiler, ölümüne üzülmeyen kimse kalmadı.”

Selâhaddîn Eyyûbî, düşmana karşı da, İslâmiyet’in adalet ve ihsan kurallarından hiç bir zaman ayrılmazdı. Haçlılar esir Müslümanları kılıçtan geçirdiği zaman, elindeki Hıristiyan esirlere, İslâmiyet’in emrettiği şekilde güzel muamelede bulundu. Hiç bir zaman onlar gibi yapmadı.

Ilık su istediği hizmetçisinin önce kaynar, sonra da buz gibi soğuk su getirmesi karşısında bile onu azarlamayıp; “Sübhânallah! İstediğimiz gibi bir su dahi içemiyeceğiz” demekle yetindi. 
Mısır ve Kudüs’ü fethedip, hazînelere sâhib olduğu hâlde, ömrü boyunca bir asker gibi yaşadı. Lüzumsuz hiç bir şeye harcama yapmayıp, parayı zarurî ihtiyaçlara ve askerî malzemelere sarf etti. öldüğü zaman cebinden bir altın ile bir kaç gümüş para çıktı. Çok cömert idi. Akka muhasarası için geldiğinde, on binden ziyâde atını askerlerine dağıttı ve binecek bir ata muhtaç kaldı.

Çok cesur idi. Baştan başa çelik zırhlarla kaplı olan haçlıları; göğsü açık, îmânlı bir grup askeriyle perişan ederdi. Hattâ bir defasında da; “Et iken demirle çarpışıyoruz, yüz olursak, karşımıza bin düşman çıkıyor, kaleler ateş saçıyor, denizler düşman kusuyor” demekten kendini alamadı. Yaptığı bütün harplerde, askerlerinin sayısı, düşmandan az idi. Bütün muharebelerini, İslâmiyet’i yüceltmek ve Müslümanları haçlıların zulmünden korumak, devletini düşman çizmesinden muhafaza etmek için yaptı.

İlme ve ilim sahiplerine çok ehemmiyet veren Selâhaddîn Eyyûbî, Mısır sultânı olunca, Şâfiî, Mâlikî, Hanefî ve Hanbelî mezheblerine göre tedrisat yapan medreseler yaptırdı. Kâhire, Şam, İskenderiyye gibi şehirler birer ilim merkezi oldu. Kendisinden önce yapılan pek çok câmiyi tamir ettirdi. Haçlılar tarafından saray hâline getirilen Mescid-i Aksâ’yı yeniden câmi hâline getirdi. Mihrâbını ve bir çok kısımlarını mermer ve mozaiklerle kaplattı. Sultan Nûreddîn’in Haleb’de inşâ ettirdiği meşhur Agâh minberini getirtip, câmiye yerleştirdi.
Alâüddîn Muhammed Tekiş Harezmşahlar Devleti’nin yedinci hükümdarı. İsmi Muhammed olup, altıncı Harezmşah hükümdarı Alâüddîn Tekiş’in oğludur. Annesi Terken Hâtun olup, doğum yeri ve târihiyle ilgili olarak kaynaklarda kesin bilgi mevcut değildir. Harezmşah hükümdarı oluncaya kadar Kutbüddîn, hükümdar olduktan sonra Alâüddîn lakaplarıyla meşhur oldu. Babasının 1200 (H.596) senesinde vefât etmesi üzerine, Harezmşah hükümdarı oldu. Saltanatı müddetince Gurlularla ve Karahıtaylarla mücâdele etti. 

Zâlim ve kan dökücü Moğol hükümdarı Cengiz Han’ın, Harezm ülkesini istilâ ve yağma ettiği sırada, Moğol istilâsından kaçan Alâüddîn Muhammed bin Tekiş, Irak’da bulunan oğlu Rüknüddîn’in yanına gitti. Mâzenderân yolu ile Âbiskûn’da küçük bir adaya iltica etti ve 1220 (H.617) senesinde üzüntüsünden hastalanarak öldü. 

Çocukluğundan îtibâren köklü bir aile terbiyesi ile yetişen Alâüddîn Muhammed, babasının sağlığında Horasan vâliliği yaptı. Babası Alâüddîn Tekiş’ in emriyle düzenlediği kalabalık bir orduyla, sapık bâtınîlere ait Torşiz kalesini muhasara etti. Bu sırada babasının ölüm haberini aldı; sıkışan ve anlaşma teklif eden Bâtınîlerle yüz bin dinar vergi vermeleri karşılığı sulh yaparak, Harezm’e döndü. 3 Ağustos 1200 (H.596)’da Harezmşah tahtına oturdu Kutbüddîn olan lakabını Alâüddîn’e çevirdi. Kardeşi Tâcüddîn Ali Şah’ı Horasan vâliliğine tâyin edip Nişâbur’a gönderdi.
Kibirli ve hırslı bir kişiliğe sâhib olan Alâüddîn Muhammed, Harezm ülkesinin sınırlarını genişletmiş ve Müslüman olmıyan Karahıtaylara karşı mücâdele etmişse de, zaman zaman dengesiz hareketlerde bulunarak, İslâm ve Türk birliğini bozmaya çalışmış, bu suretle affedilmez hatâlar işlemiştir.

 Müslümanların manevî lideri ve İslâm birliğinin sembolü olan Abbasî halîfesi Nâsır Lidînillah’a karşı tâkib ettiği kırıcı hareketleri sebebiyle, bîr çok âlim ve evliyanın darılmasına ve tebeasının kendisinden nefret etmesine sebeb olmuştur. En önemlisi Cengiz Han gibi zâlim ve kâfir bir Moğol hükümdarı ile yok yere savaşa girmek suretiyle onun Harezm ülkesini ve bütün İslâm âlemini talan edip, yüzbinlerce Müslümanı şehit etmesine sebeb olarak, târihî bir sorumluluk yüklenmiştir.
İmâdeddîn Zengi Musul Atabegliğinin kurucusu. Babası Büyük Selçuklu Devleti’nin Halep vâlisi Aksungur’dur. Babasının ölümünde yedi yaşında bir çocuk olan Zengi, Kür Boğa, Mûsâ et-Türkmânî, Çökürmüş, Çavlı, Mevdûd ve Aksungur Porsukî gibi emirler tarafından eğitilip yetiştirildi. 1111 ve 1113 senelerinde Emir Mevdûd’un Haçlılar üzerine tertib ettiği seferlere katıldı. Taberiye Muhâsarasında büyük bir kahramanlık göstererek Mevdûd’un îtimâdını kazandı. 
Mevdûd’un ölümünden sonra Musul’a tâyin olunan Aksungur Porsukî tarafından Aşağı Irak bölgesinde Selçuklu hâkimiyetini tesis için Vâsıt’a gönderildi. Abbâsî Hâlîfesi El-Müsterşid-billah’a karşı isyân eden Hille Emîri Dübeys bin Sadaka’nın kuvvetlerini bozguna uğrattı. Bu başarısı üzerine Vâsıt ve Basra kendisine iktâ olarak verildi. Irak Selçuklu sultânı Mahmûd 1118-1131 yılında İmâdeddîn Zengi’yi oğlu Alparslan’ın atabegliği vazifesi ile berâber Musul vâliliğine tâyin etti (1127). Atabeg Zengî, aynı yıl Haleb’i aldı. 

Bu sırada Haçlılar, Akdeniz’in Sûriye sâhilini tamâmen ele geçirmişlerdi. Şam’dan, Rakka ve Rahbe’ye uzanan yoldan başka bütün ticârî yollar kesilmişti. Haçlılar ile uzun yıllar mücâdele veren Dımaşk Atabeği Tuğtegin’in ölümü, Müslümanları büyük bir liderden mahrum bırakmıştı. Bu boşluğu doldurmak isteyen Atabeg İmâdeddîn Zengi, Haçlıların elindeki Barin Kalesi üzerine yürüdü. Yardıma gelen Kudüs Kralı Fulk’u ağır bir yenilgiye uğrattı. Trablus Kontu Raymond ve birçok şövalyeyi esir aldı. Durumun ümitsizliğini gören Barin Kalesi müdâfîleri kaleyi teslim ettiler.

 Zengi’nin bu faaliyetleri üzerine Bizans İmparatoru İkinci Yohannes, Antakya önlerine kadar geldi. Bölgedeki Haçlı kuvvetleriyle birleşerek Buzaa, Kefertab ve Esarib kalelerini zaptetti. Ancak Haleb ve Şeyzer kalelerini kuşatmalarından bir netîce elde edemediler. Bu sırada Haçlı komutanlarıyla anlaşmazlığa düşen Bizans İmparatoru, Suriye’den çekildi. Bu fırsatı kaçırmayan Atabeg Zengî, Antakya kontluğu topraklarına girerek kaybettiği yerleri tekrar kazandı.

Kuzey Irak, Sûriye ve El-Cezîre bölgelerini fetheden Musul Atabegi, 1140 yılında Irak Selçuklu sultânı Mes’ûd’un emri üzerine Haçlıların elindeki Urfa üzerine yürüdü. Üç piskopos tarafından korunan ve Haçlılar için fevkalâde önemli olan bu kaleyi kısa bir sürede fethettikten sonra, komutanlarından Ali Küçük’ü buraya vâli tâyin etti. Ondan şehri îmâr etmesini ve herkese adâletli davranmasını emretti. 1146 yılında Caber Kalesini kuşatan İmâdeddîn Zengi, 14 Eylül gecesi kendi hizmetkârları tarafından uyurken öldürüldü. Rakka’da Sıffin şehitleri yanına defnedildi.

İmâdeddîn Zengi, idârî işlerde titiz, siyâsî ve askerî kâbiliyeti yüksek bir zâttı. Haçlılarla yılmak bilmeyen mücâdelesi, Barin ve Urfa’yı fethetmesi ile Müslümanların büyük kahramanlarından biri oldu. Bu, Haçlıların bölgede ilk mağlubiyetiydi. Musul ve Haleb’de kurduğu hânedânın, Halep’teki kolu Eyyûbîlerin hâkimiyetini kabul etmesine, Musul’daki kolu da Moğolların istilâsına kadar devam etti.
Kutluğ Kağan İkinci Göktürk Hâkanlığının kurucusu. Asena soyundandır. Batı ve Doğu Göktürk devletleri yıkılınca M.S. 630’dan 680’e kadar Türkler Çin esâretinde yaşadılar. Kutluğ Kağan, Tonyukuk’un da desteği ile Türkleri teşkilâtlandırıp 680 yılında kurtuluş hareketini başlattı. Çinlilere ve Çin hizmetindeki Türk boylarına karşı kazanılan zaferlerden sonra Ötüken’e hâkim oldu.

Kutluğ, İlteriş Kağan ünvanıyla hakan îlân edildi. Bilge Tonyukuk’u kendisine vezir ve müşâvir (Aygucu) yaptı. Kardeşi Kapağan’ı şad, Torsifu’yu yabgu îlân etti. Çin üzerine ardı arkası gelmeyen seferler düzenleyip önemli zaferler kazandı. Eski Göktürk Devleti’ne bağlı kavimlere hâkimiyetini kabul ettirdi. 692 yılında ölünce yerine kardeşi Kapağan geçti. Kapağan’dan sonra Kağan olan Bilge ve başlıca yardımcısı Kül Tegin İlteriş’in oğullarıdır.
Gıyâseddîn Keyhüsrev II Türkiye Selçukluları sultanı. Birinci Alâüddîn Keykubâd’ın büyük oğludur. 1228 yılında Atabeyi Mübârizüddîn Ertokuş’la birlikte Erzincan’a gönderildi. Küçük kardeşi Kılıç Arslan veliaht olmasına rağmen İkinci Keyhüsrev babasının ölümü üzerine Türkiye Selçukluları sultânı oldu (1237). 
İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev’in ilk yılları, saltanat kavgalarıyla geçti. Bu sırada Moğol zulmünden kaçan göçebe Türkmenler, doğu tarafından Anadolu’ya girdiler ve çeşitli bölgelerde iskân edildiler. Bid’at bilmeyen hâlis Müslüman Türklerin sâfiyetinden ve çeşitli sıkıntıları olan kesif göçebe nüfustan faydalanmak isteyen kötü kimseler türedi.

Peygamberlik iddiâsı ile ortaya çıkan Baba İshak, göçebelere yeni bir devir müjdeliyerek bâzı câhil Türkmenleri etrafında topladı. Babaîler adıyla tanınan bu Türkmenler, isyân ederek, birçok beldeyi tahrip ettiler. 1240 senesinde Kırşehir’in Malya Ovasında yapılan savaş sonunda Babaîler mağlûb edilerek isyân bastırıldı. 

Anadolu’da Babaî isyânından hemen sonra Moğol istilâsı başladı. Sultan İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev, Moğol istilâsını durdurmak için harekete geçti. Sivas’ın doğusundaki Kösedağ mevkıinde Moğolları karşıladı. Moğollar, Selçuklu öncü kuvvetlerini bir manevra ile perişan edince, ordu geri çekildi. Geri çekilme ile 1243 senesi Temmuz ayında bozgun başladı. Moğollar Kayseri’ye kadar geldiler. Müstahkem Kayseri şehri, şiddetli hücumlar netîcesinde teslim oldu.

Moğollar, Kayseri’de büyük katliâm ve yağma yaptılar. Moğol komutanı Baycu Noyan, senelik vergi karşılığında antlaşmaya râzı edildi. Gıyâseddîn Keyhüsrev ise, Menderes taraflarına gitmişti. Andlaşmadan sonra Konya’ya geldi. 1246 yılında Kilikya üzerine sefere giderken Alanya’da vefât etti. 
Bumin Kağan Göktürk Devleti’nin kurucusu ve ilk hükümdarı. Göktürkler târih sahnesine çıktıkları sıralarda Juan- juanlara tâbi olarak, Altay Dağlarında ananevî sanatları demircilikle uğraşıyorlar ve bu devlete silah îmâl ediyorlardı.

Devrin Çin yıllıklarından, Göktürklerin bu sıralarda da dağınık halde bulunmadıkları ve federatif bir mahiyette Juan-juanlara bağlı oldukları görülmektedir. Nitekim Tuwa adlı başbuğun yerine hânedânın başına geçen Bumin, 534 yılında Kuzey Tabgaç idârecileriyle siyâsî münâsebet kurdu. 542’de akıncıların başında Huagnho Nehri yakınlarına kadar ilerledi. 546’da Juan-juan Devletine karşı ayaklanan Tölesleri itâat altına aldı. Bu başarısından sonra Juan-juan Devleti hükümdarı ile eş değerde olduğunu göstermek maksadıyla kızına tâlip oldu. Ancak bu isteğinin kabaca reddedilmesi üzerine üst üste vurduğu darbelerle Juan-juan Devletini çökertip arâzisini tamâmen hâkimiyeti altına aldı.

İl Kağan ünvanını alarak tahta çıktıktan sonra eski Hun başkenti Ötüken’i ele geçirerek devlet merkezi yaptı (552). Bumin Kağan, hükümdarlığını îlân ettikten sonra, küçük kardeşi İstemi’ye, Yabgu ünvanıyla ülkenin batı kanadının idâresini verdi. İstemi yeni yerler fethederek Batı Göktürk Kağanlığının temellerini atarken, Bumin Kağan tahta çıktığı yıl içerisinde öldü. Yerine, oğlu Kolo (Kara) ve bunun genç yaşta ölümü üzerine de diğer oğlu Mukan Kağan geçti.
Gıyâseddîn Keyhüsrev I Türkiye Selçukluları sultânı. İkinci Kılıç Arslan’ın Bizanslı hanımından doğan en küçük oğludur. İkinci Kılıç Arslan ülkeyi on bir oğlu arasında paylaştırdığı zaman, Gıyâseddîn Keyhüsrev’i de veliaht îlân edip, Uluborlu ve civârının idâresine tâyin etti. 

İkinci Kılıç Arslan, 1192’de Konya’da ölünce Gıyâseddîn Keyhüsrev, babasının yerine sultan oldu. Fakat kardeşler arasında saltanat mücâdelesi başladı. Tokat Meliki Rükneddin Süleyman Şah, 1196 senesinde Konya’yı zaptetti. Gıyâseddîn Keyhüsrev âilesini alıp Konya’yı terk etti. Çeşitli yerlerde kaldıktan sonra İstanbul’a gitti. Rükneddîn Süleyman Şah’ın 1204’te ölümüyle taht küçük yaştaki oğlu Üçüncü Kılıç Arslan’a kalınca Keyhüsrev Konya’ya dâvet edildi. Tekrar sultan oldu. 

Gıyâseddîn Keyhüsrev, devletin hudutlarını emniyete almak için Bizanslılar ve Ermenilerle mücâdele etti. Dördüncü Haçlı Seferiyle (1204) İstanbul, Lâtinlerin hâkimiyetine geçmiş, Bizans Hânedânı mensupları, Anadolu’ya kaçıp İznik ve Trabzon’da iki devlet kurmuşlardı. Bizanslılar, Karadeniz sâhillerine yerleşerek ticâret yolunu kapattılar. Gıyâseddîn Keyhüsrev, ticâret yolunu açmak için 1206 senesinde sefere çıktı. Bizanslıları bu bölgeden atarak, Karadeniz yolunu açtı. Ertesi sene Akdeniz sâhillerine inerek Antalya’yı fethetti. Bu sırada akıncı beyleri, Batı Anadolu’da birçok yerleri aldılar. Bu fetihler, İznik Bizanslılarını telaşlandırdı.

 Bizans ordusu ile 1211 senesinde Alaşehir’de yapılan muhârebede, Selçuklu ordusu büyük zafer kazandı. Muhârebe bittikten sonra, Gıyâseddîn Keyhüsrev, meydanı dolaşırken, bir düşman askeri tarafından şehit edildi (1211). Yerine oğlu İzzeddîn Keykâvus geçti. 
Dost Muhammed Han Afganistan hükümdarlarından. 1788 (H.1203) te doğdu. 1863 (H.1280)de vefât etti. Babası Barakzay kabîlesinin reîsi Payende Handır. Dost Muhammed Han, Payende Hanın yirmi bir oğlundan yirmincisidir. Babasının vefatında çok küçük yaşta olan Dost Muhammed Han, on iki yaşına kadar annesinin akrabalarının yanında büyüdü. Afganistan hükümdarı Mahmûd Şahın vezirliğini yapan ağabeyi Fetih Hanın himayesinde önemli makamlara tâyin edildi.

Afganistan üzerine gönderilen Sihler, yaptıkları savaşları kazanarak 1818 (H.1234)de Multanı, 1819 (H.1235)te Keşmiri ve 1821 (H.1237)te de Derâ İsmail Han kalesini işgal ettiler. Sâdece, Peşâverde üstünlük sağlayamadılar. Bu sırada daha önceden İngilizlere sığınan Şücâülmülk (Mahmûd Şahın kardeşi), İngilizlerin teşviki ile topladığı kuvvetleri alıp, Kandehar üzerine yürüdü. Dost Muhammed ve kardeşleri bu sefer dikkatlerini Kandehar üzerine çevirdiler. Bu durumdan istifâde eden Sihler, büyük bir ordu ile Peşâver üzerine yürüdüler ve netîcede Peşâveri işgal ettiler. Fakat Dost Muhammed Han, Şücâülmülkü hezîmete uğratınca, yeniden Hindistana kaçmak zorunda kaldı. Bunun üzerine Sihler de çekildiler. Kandeharın idaresini kardeşi Kuhendile bırakıp, kendisi Kabilde emirliğini îlân etti. Şah yerine emir dendi.

İngilizler Yine Sahnede

Hindistandan büyük bir kuvvetle Peşâver üzerine yeniden yürüyen Sihler, İngilizlerin desteği ve hîlesi ile Peşâveri aldılar. Sihlerin Peşâveri işgali, Müslümanlara çok ağır geldi. Bunun üzerine Dost Muhammed Han, 1836 (H.1252) senesinde cihâd îlân edip, bütün Müslümanları savaşa çağırdı. Sihlere karşı oğlu Ekberin kumandasında bir ordu gönderdi. Camrud yakınlarında yapılan çetin bir savaşta, Sihler ağır bir mağlûbiyete uğradı. Sihleri Kuzey Hindistanda güçlü bir hâle getiren liderleri Ranjit Singh, Hindistanın büyük bir bölümünü hâkimiyeti ve sömürgesi altına alan İngilizlerle dost idi. Onların her istediğini yerine getiriyordu. İşte bu durum, Dost Muhammed Hanı tereddüte düşürdü. Zafer kazanıldığı hâlde, Peşâveri geri almaya teşebbüs edemedi. Fakat bu tereddüt, hem kendisi için hem de Afganistan için çok kötü neticelere sebeb oldu.

Hindistanda geniş bir sömürge kuran İngilizlerin umûmî vâlisi Lord Auckland, 1838 (H.1254) senesinde Dost Muhammed Hanı Afgan emirliğinden düşürüp, yerine Dürrânîlerden Şücâülmülkü hükümdar olarak Afgan tahtına geçirmek için harekete geçti. Şücâülmülk, daha önceden Hindistana sığınmış ve bir İngiliz uşağı gibi hareket etmeyi kabullenmişti. İngiliz valisi, önce Şücâülmülk ile Sih lideri Ranjit Singh arasında bir dostluk anlaşması yaptırdı. Dost Muhammed Hanı devirmek için yapılacak askerî harekâtta, Sihlere güvenmiyen İngiliz umûmî valisi, İngiliz askerlerini kullanmaya karar verdi. 1838 (H.1254) senesi Aralık ayında Pencabda toplanan İngiliz kuvvetleri, İngiliz umûmî vâlisi Lord Aucklandın genel sekreteri ve baş danışmanı Sir William Macnaghtenin sevk ve idaresine verildi 1839 (H.1255) senesi Mart ayı ortalarında harekete geçen İngiliz ordusu, Kuvvettayı ve Nisan ayı sonuna doğru da Kandeharı kolaylıkla işgal etti. Kandeharın idaresi, Dost Muhammed Hanın kardeşinde idi. İngiliz kuvvetlerine karşı koymadan Kandehardan ayrıldı.

Kandeharı işgal eden İngiliz kuvvetleri, gerekli hazırlığı yapıp, 1839 (H.1255) Haziranında, Gazne kalesini ele geçirmek için harekete geçtiler. Kolayca bu kaleyi alıp, Kabil yakınlarına geldiler. Kabilde bulunan Dost Muhammed Han, İngiliz entrikaları sonucunda yalnız bırakıldı. Bunun üzerine kendine sâdık kuvvetlerle Hindukuş dağlarına çekildi. Daha sonra Buhara emirliğine sığındı. Bundan sonra İngilizler, kuklaları Şücâülmülkü 1839 (H. 1255) senesi Ağustos ayının başında, Afgan tahtına geçirdiler. Böylece Afganistan, İngilizler tarafından işgal edilmiş oldu. Şücâülmülk başta olmasına rağmen, İngilizler memleketin idaresine müdâhale ediyorlardı. Bu sebeple kuklaları Şücâülmülk ile araları açıldı. İstilâ hareketini yöneten İngiliz Macnaghten, on bin İngiliz askerini; Celâlâbâd, Kandehâr, Gazne ve Kabilde yerleştirdi.

Dost Muhammed Han, 1840 (H.1256) senesinde Özbeklerin de desteği ile Afganistana döndü. Hindukuş dağlarından Kuhistan bölgesine inip, Nijrao yakınlarında bir İngiliz süvari bölüğünü bozguna uğrattı. Daha sonra İngilizlerle başa çıkamayacağını düşünerek Kabile gidip Macnaghtene mücâdeleden vazgeçtiğini söyledi. Bu hâdiseden bir kaç ay önce, İngilizlerin meşhur dostu Sih lideri Ranjit Singh ölmüştü. Bundan sonra da İngilizlerle Sihlerin arası açılmaya başladı.

İngiliz Zulmüne Karşı Mücadele Başladı

Şücâülmülk ile İngilizler arasındaki anlaşmazlıklar zamanla arttı. Ayrıca kabîle reislerine İngilizlerin yaptığı müdâhaleler, halkın tepkisine yol açıyordu. Ulaştıkları netîceden pek hoşnût olmayan İngilizler, Afganistandan geri çekilmeyi düşünmeye başladılar. Ancak İngiliz yöneticilerinin kararsızlığı, İngiliz ordusunun Afganistanda kalmasını uzatıyor ve halkın tepkisi de gittikçe artıyordu. Nihâyet İngiliz askerlerinin zulmü ve Afganistan halkının namusuna musallat olmaya kalkışmaları karşısında, Afgan halkı mücâdeleye başladı.

İngiliz zulmüne karşı ilk mücâdele Kabilin dış mahallelelerinden Sor Bizarda, başladı. Daha sonra  yaygınlaşıp tam bir millî seferberlik haline geldi. Halk, memleketin dört bir ucundaki köy ve kasabalardan akın akın Kabile toplanmaya başladı. Ancak kabîle reislerinin idaresinde dağınık bir hâlde hareket eden halk, henüz tam bir birlik içinde hareket edemiyordu.

Bu sırada, Dost Muhammed Hanın oğlu Muhammed Ekber Han, halkı bir araya toplayıp duruma hâkim oldu ve bu hareketi yönetmeye başladı. Afganistanı istilâ eden İngiliz askerlerinin komutanı Macnaghten, uzun müddet vazifeli olduğu Hindistanda böyle zor durumlarla çok karşılaşmıştı. Orada, birlikte hareket edemiyen grupların reislerini elde ederek duruma hâkim oluyordu. Ancak bu sefer eski plânını ve hilesini yürütemedi. Dost Muhammed Hanın oğlu Muhammed Ekber, Macnaghten ile anlaşmak istedi.

Bu maksatla görüşmek üzere Kabil nehri kıyısında buluştular. Bu görüşme sırasında Macnaghten yakalanıp, İngilizlerin Afganistanı boşaltmasına kadar rehin tutulmak istendi. Fakat bu sırada Macnaghten, Muhammed Ekberi öldürmek için ani bir saldırıya geçti. Ekber daha atik davranarak onu öldürdü. Macnaghtenin öldürülmesiyle, Afganistandaki istilâcı İngilizlerin askerî kuvveti sarsıldı. İngilizler bu durum karşısında Afganistandaki istilâcı birliklerinin başına, başarılı binbaşı Eldred Pottingeri geçirdiler. Bu binbaşı, Muhammed Ekber ile bir andlaşma yapıp, sonra da Afganistandan çekilmek üzere Kabilden ayrıldı. Kabilden beş-on kilometre ayrılır ayrılmaz, Afgan kabileleri İngiliz askerleri üzerine hücum ettiler. Muhammed Ekber mâni olmak istediyse de mâni olamadı. İngiliz askerlerinden iki yüz kişilik bir grup kurtulabildi. Bu durum Londrada şok tesiri yaptı. İngiliz hükümeti istifa etti. Yeni kurulan hükümet, Lord Aucklandı Hindistan umûmî vâliliğinden azledip, yerine Lord Ellenboroughyı umûmî vali tâyin etti.

Korkunç İngiliz Vahşeti

Bu yeni vâli, Afganistan üzerine yürümek için hazırlıklarını tamamlayıp, onar bin kişilik iki İngiliz ordusu ile Kandehar ve Celalabâd üzerinden ilerlemeye başladı. Uğradıkları her yerde büyük katliâm yaptılar. Ahâliyi şehit edip, meskûn bölgeleri yağma ve harâb ettiler. 1842 (H.1258) senesi Eylül ayının ortasında, Kabile yürüyerek ikinci defa işgal ettiler. Kabil halkı şehri terketti. Kabilde ancak ihtiyarlar kaldı. İngilizler, Ali Merdâne câmii başta olmak üzere Kabili baştan başa yakıp yıkarak harâb ettiler. Kabil halkı, İstalif kasabasına sığındı. Bunu öğrenen ingiliz birlikleri, burayı kuşatıp bütün halkı hunharca katlettiler. Bu katliâma katılan Chamberlin adında bir ingiliz teğmeni, yazdığı hatıratında yetmiş bin Afganlı Müslümanın şehit edilişini şöyle anlatmaktadır:

"Halkın yalvarmalarına ve göz yaşlarına hiç bakılmadı! Aman verilmeyip tüfeklerle kasıtlı olarak nişan alındı ve tetikler çekildi!.. Doğrusu biz, kiralanmış katillerden başka bir şey değildik!"

Afganistanda bu katliâmı yapan İngilizler, 1842 (H.1258) senesinin Aralık ayında, Hindistandaki üslerine döndüler. Bu arada Hindistana sürgün ettikleri Dost Muhammed Han, Afganistana döndü. Memleketi harâb, halkı perişan ve çok mahzun bir hâlde idi. Afgan halkı arasında birlik bozulmuştu.

Dost Muhammed Han Yeniden Birliği Sağladı

Dost Muhammed Han, kısa zamanda halk arasında yeniden birliği sağladı. Harâb hâldeki memleketi de îmâr etmeye başladı. Diğer taraftan Sihlerle İngilizlerin arası zamanla daha da açıldı. 1845 (H.1261)de yapılan savaşta, Sihler ağır bir mağlûbiyete uğradı. Bunun intikamını İngilizlerden almak isteyen Sihler, Dost Muhammed Handan yardım istediler. Yardım gönderilmesine rağmen yine yenildiler. Bu arada kardeşi Kuhendil 1855 (H.1272) senesinde vefât etti.

Bunun üzerine Dost Muhammed Han, Kandehar ve çevresinin idaresini merkez Kabile bağladı. Adaletli idaresi sebebiyle Afgan halkı ondan çok memnun oldu. Afganistanın önemli ve ayrılmaz bir parçası olan Heratın idaresi, Şücâülmülkün yeğeni Muhammed Yûsufun elinde bulunuyordu. Herat halkı ise, Dost Muhammedin âdil idaresini istiyordu. Heratı idaresinde bulunduran Muhammed Yûsuf, Dost Muhammedin bu şehri almasından korkarak, İran şahı Nâsıruddînden yardım istedi.

İran Şahı bu teklif üzerine 1856 (H.1273) senesinde ordusunu Herata göndererek şehri işgal ettirdi. İngilizler ise, bu bölgede dâima kendi menfaatlerini göz önünde tutuyorlar ve bu istikâmette siyâset tâkib ediyorlardı, önce anlaştıkları ve dost oldukları devlet ile yerine göre anlaşmayı bozarak, bir diğer tarafı destekliyorlardı.

İranın Heratı işgali, İngilizlerin menfaatine dokunuyordu. İran üzerinden Hindistana ulaşabilecek tehlikelerin geçiş noktası olan Heratın, İran Devletinde kalmasını istemediler. İran, Heratı alınca, İngilizler hemen harekete geçip, İrana karşı harp ilân ettiler. Netîcede 1857 (H.1274) senesi Mart ayı başında, İranlılar Heratı boşaltmak zorunda kaldı. İngilizler 1863 (H. 1280) senesine kadar Heratı kendi menfaatleri doğrultusunda kontrolleri altında tuttular.

Nihâyet hâdiseler, Heratın Dost Muhammed Han tarafından alınması, İngiliz menfaatine uygun düşecek şekilde gelişti. Dost Muhammed Han, 1862 (H.1279) senesi Temmuz ayının sonunda Heratı muhasara etti. Sekiz ay süren bu muhasaradan sonra, 1863 (H.1280) senesi Mart ayının yirmi yedisinde aldı. Heratı da Afganistana bağladıktan sonra, Afganistanın birliğini sağladı.

Uzun mücâdeleler netîcesinde Afganistanın birliğini sağlayan Dost Muhammed, 1863 (H.1280) senesinde 80 yaşında iken Heratta vefât etti. Ahmed Şah Dürrânîden sonra, Afganistanın en meşhur devlet adamlarından biri idi. Onun vefâtından sonra yerine oğlu Şîr Ali geçti.

Baybars Moğollara karşı Müslümanları müdâfaa eden dördüncü Memlûklü sultânı. Asıl adı Seyfeddîn idi. 1223 (H.620) senesinde Kıpçak ülkesinde doğdu. Kıpçak topraklarına yapılan akınlar sırasında esir düştü. Mısır’da satıldı. Eyyûbî sultânı Melik Şah Sâlih, onu kölelikten azl ederek, Bahri ünvanını taşıyan hizmetkârları arasına aldı.
Zekâsı ve kabiliyeti ile kısa zamanda kendisini gösteren Baybars, Melik Sâlih tarafından kumandanlığa kadar yükseltildi. 1249 (H.647) senesinde Melik Sâlih’ in vefâtı üzerine tahta oğlu Turan Şah çıktı. Bu sırada Dimyat’ı zaptederek elli bin kişilik orduyla Mansura’ya kadar ilerliyen Ve Mısır’ın istilâsı peşinde koşan Fransa kralı Dokuzuncu Louis, Mansura’da Memlûklerden meydana gelen Eyyûbî ordusu tarafından bozguna uğratılarak, esir alındı. Bu savaşta çok yararlıklar gösteren Baybars, savaşın kazanılmasında büyük rol oynadı. Turan Şah’ın vefâtından sonra nâib sıfatıyla memlûk (köle) asıllı Kutuz başa geçti. 

Ayn-Calut Savaşında Moğolları Mağlup Etti

Sultan Kutuz devrinde Moğollar, Suriye’yi işgal edip, binlerce Müslümanı katlettiler. Sultan Kutuz, kuvvetli bir ordu hazırladı ve öncü kuvvetlerin kumandasını Baybars’a verdi. Ayn-Calut savaşında, Moğolları mağlûb eden Baybars, onları geri çekilmeye mecbur bıraktı. Bu galibiyet onun şöhretini daha da arttırdı ve ordu içindeki yerini kuvvetlendirdi.

Sultan Kutuz’un devlet idaresinde sert ve şiddetli bir yol takip etmesi, düşmanlarının çoğalmasına sebeb oldu ve 1260 (H.659) senesinin sonlarına doğru, bir suikaste uğrayarak öldürüldü. Bunun üzerine Memlûk emirleri, Baybars’ı sultan tanıdılar ve "Melik-üz-zâhir Rükneddîn" ünvanını verdiler. Sultan olunca yaptığı ilk iş Kutuz’un halktan topladığı ağır vergileri kaldırmak oldu. Böylece halk Baybars’ı coşkun bir sevinç ile karşıladı.

Kendisini Melik-ül-Mücâhid ünvanıyla sultan îlân etmeye kalkışan Şam nâibi Sencer’i 1261 (H.660) senesinde yaptığı muharebede kolayca mağlûb ve esir ederek hapsettirdi. Bu sırada Memlûkler için başta Moğollar olmak üzere kuzeyde Ermeniler, Kıbrıs krallığı, güneyde Nubyalılar ve batıda Berberîler devamlı bir tehlike arzetmekte idi. Bu durumu gözönüne alan Baybars, önce devletin içindeki nüfuzunu arttırdı. Kırek’teki Eyyûbî emîrini öldürttü ve kendisi için görünen tehlikeleri ortadan kaldırdı. Daha sonra dışarıdan gelebilecek tehlikelere karşı faaliyetlere girişerek tedbirler aldı.

Abbasi Hilafetini Kurtardı
Moğolların Bağdad’ı işgalleri sırasında ellerinden kurtulan halîfe Zâhir’in oğlu Ahmed, Şam’a gitmişti. Baybars, onu Kâhire’ye getirerek büyük bir törenle bî’at etti. Böylece İslâm âleminde asırlardan beri manevî ehemmiyetini muhafaza eden Abbasî hilâfetinin ortadan kalkmasına mâni oldu. Mustansır billâh lakabını alan yeni halîfe, Kâsımüd-devle ünvânını verdiği Baybars’a; Mısır ve Suriye’nin hükümdarlığı berâtını verdi.

1264 (H.663) senesinde Moğol ordusunun Birecik üzerine hücum ettiğini ve kaleyi kuşattığını haber alan Baybars, büyük bir ordu ile Suriye’ye hareket etti. Baybars’ın üzerlerine geldiğini haber alan Moğollar, kuşatmayı kaldırarak geri çekildiler. Bu durumu yolda öğrenen Baybars, Birecik’e gidip kaleyi yeniden tahkim ve teçhiz ederek, uzun bir kuşatmaya dayanacak hâle getirdi, Irak’taki kabîle reislerini Moğolların hareketlerini tâkib etmek ve bildirmekle görevlendirdi.

Hülâgû’nun ölmesi Moğollar ile Memlûklüler arasındaki düşmanlığı gideremedi. İnsanlık düşmanı olan Hülâgû’nun yerine Hıristiyan hanımından doğan Abaka geçti. Abaka, doğudaki ve batıdaki Hıristiyan kuvvetleriyle devamlı münâsebet hâlinde idi. Ülkesindeki iç karışıklıkları hâllettikten sonra, İslâm topraklarına saldırmak istiyordu. Zaman kazanmak için, 1265 (H.664) senesinde Baybars’a bir elçi göndererek barış teklif etti. Müslümanları ve halîfeyi katleden Moğolların bu teklifini Baybars kabul etmedi.

Aradan üç sene kadar bir süre geçtikten sonra Abaka, barış teklifini tekrarladı. Abaka, bu teklifinde kendini göklere çıkararak överken, Baybars’ın bir köle olduğunu hatırlatarak aşağılıyordu. Baybars, yılmadan ömrünün sonuna kadar Moğollarla harbedeceğini bildirdi ve barış teklifini kabul etmedi. Sulhtan ümidini kesen Abaka, haçlılarla anlaşarak Müslümanlara saldırmaya başladı. Fakat her defasında Baybars’ın orduları tarafından geri püskürtüldü. Moğollar yenilerek perişan bir vaziyette geri çekilmeye mecbur oldular.

Antakya'yı Ele Geçirdi

Baybars bir taraftan Moğollar, diğer yönden de Haçlılarla savaşıyordu. Haçlılar arasındaki iç çekişmelerden faydalanarak, 1267 (H.666) senesinde Taberiyye ve Akka bölgelerini ele geçirdi. Ertesi sene Yafa, Sakûf ve Arnun şehirlerini zapt ederek, Antakya önlerine ulaştı. Antakya’ya vardığı zaman, ordusunu üç kısma ayırdı. Bir kısmını denizden gelecek yardıma mani olması için Suveydiye’ye, diğer bölümünü de doğu Hıristiyanlarından yardım gelmemesi için Suriye ve Çukurova’ya, bölgedeki geçitleri tutmaları için gönderdi. Ana kuvvetin başına geçerek Antakya’ya hücum etti. Şehir kısa bir süre sonra, 1268 (H.667) senesinin Nisan ayında Memlûklerin eline geçti. Müslümanlar pek çok ganîmet ve esir aldılar. Baybars, 1271 (H.670) senesinde Trablus Prensliği’ne saldırarak, Safîtö, Hısn-ul-Ekrâd ve Hısn-i Akkâr’ı ele geçirdi. Dönüşünde Akka’nın kuzeydoğusunda bulunan Hısn-ul-Karin’i aldı. Aynı sene Akkalılar’a yardım için gelen İngiliz kralı Edward, Baybars’la haçlılar arasında on yıllık bir barış yapılmasını sağladı. 

İmam-ı Nevevi Mektuplar Göndererek Nasihat Etti

Sultan Baybars, 1273 (H.672) senesinde ordunun ihtiyâcını karşılamak için her yıl üç taksitte halktan alınmak üzere bir milyon iki yüz bin dirhem tutan bir vergi koydu. Halk bu vergiyi ödeyecek durumda değildi. Bu durum karşısında dâima yol gösteren, Allahü teâlânın emirlerine muvafık olmayan bir işi işlediklerinde gerekli îkâzı yapan İslâm âlimleri nâmına, İmâm-ı Nevevî bir mektub yazdırarak Emir Bedreddîn’e gönderdi ve sultana ulaştırmasını istedi.Emir Bedreddîn, İmâm-ı Nevevî’nin mektubunu Sultan’a verdi. Sultan Baybars, İmâm-ı Nevevî’ye sert bir mektup yazdı ve verginin tahsili için tekrar tekrar emirler verdi. Halk vergileri ödemekten aciz kaldı. Sultan’ın cevâbı İmâm-ı Nevevî’ye ulaşınca, o da cevab olarak bir nasîhat mektubu yazdı.

Bu mektubun gönderilmesinden az bir zaman sonra, İmâm-ı Nevevî hazretleri Sultan’ın halka nasıl davranması gerektiğini bildirmek için bir mektup daha yazdı.

Bu mektuplar, Sultan Baybars’ın üzerinde büyük bir tesir gösterdi. Koyduğu yeni vergilerden vazgeçti. Tahsil edilen paraları da sahiplerine geri verdi. Halk, bu durum karşısında çok sevindi. Sultan’ın düşmanlarına karşı zafer kazanması için Allahü teâlâya duâ ettiler.

Baybars, Moğolların yaptıkları zulümler karşısında, Anadolu’ya sefer düzenledi. Hazırlıklarını tamamladıktan sonra, 1277 (H.675) senesi Nisan ayının yedisinde Halep’ten yola çıktı. Altı gün sonra Elbistan ovasına ulaştı. Sis (Küçük Ermenistan) kralı bu durumu derhal Moğollara bildirdi. Moğollar, işgalleri altındaki Anadolu’dan da asker alarak, Elbistan üzerine yürüdüler.Sultan Baybars’ın ordusu Elbistan ovasına geldiği zaman, Giray adındaki bir Moğol komutasındaki öncü birliği ile karşılaştı ve Emir Şemseddîn’i üzerlerine gönderdi. Yapılan savaşta Moğollar kısa zamanda bozularak kılıçtan geçirildiler. Baybars’la anlaşan Selçuklu beyleri harbe katılmadıkları için, Anadolu Türklerinin kaybı fazla olmadı. Memlûk ordusunda da zayiat gâyet azdı.

Kayseriyi de Aldı

Sultan Baybars, ertesi gün ordusunu toplayarak Kayseri üzerine yürüdü. Elbistan’dan Kayseri’ye kadar yol üstünde bulunan kalelerin kumandanları itâatlarını bildirdiler. Nisan ayının yirmisinde Memlûklu ordusu herhangi bir mukavemetle karşılaşmadan Kayseri’ye girdi. Kısa bir süre Kayseri’de kalan Baybars, yiyeceğin azalması ve erzak temininin zorluğu yüzünden, Antakya yoluyla, Şam’a döndü. Şam’da aniden rahatsızlanarak 1277 (H.676) senesi Muharrem ayının yirmi yedisinde Perşembe günü vefât etti.

Türk İslam Tarihinin Dahî Şahasiyetlerindendi


Hayâtının en verimli devrinde ve saltanatının en parlak ve kudretli zamanında ölen Baybars, ortaçağ İslâm-Türk târihinin en büyük simalarından biridir. Maddî ve manevî bir çok hususiyetlere sahip, müstesna bir insandı . Çok güçlü bir vücûda, sağlam bir irâdeye, benzeri görülmemiş bir cesarete ve parlak bir zekâya sâhib idi. En önemli ve cesur hareketlerinde bile dâima ihtiyatlı hareket eder, en küçük tedbiri bile almakta ihmalkârlık göstermezdi. Harblerin en tehlikeli anlarında bir nefer gibi, ön saflarda çarpışır, hiç bir tehlikeden çekinmezdi. Ehl-i sünnet mezhebine mensub olan halkının işlerini görmek için ayrı ayrı kadıların başına kâdı’l-kudâtlar tâyini usûlünü ilk defa o koymuştu.

 Medrese, imaret ve hastahâne gibi hayır müesseseleri kurdu ve İslâm büyükleri ile eski mücâhid kahramanların türbelerini tamir ettirdi. Yabancı devlet adamlarına karşı takib ettiği siyâsetle, Müslüman tüccarların serbest ticâret yapmalarını sağladı. Mükemmel bir posta teşkilâtı kurarak, ülkesindeki haberleşmeyi kolaylaştırdı. Ayrıca geniş bir istihbarat teşkilâtı kurdu ve casusları kontrol eden casuslar kullandı. Devrinde her türlü silâhların yapımına büyük ölçüde önem verdi ve tersaneler kurdurdu.
Bahadır Şah Gücerati Gücerat Sultanı. İkinci Muzaffer Şah’ın oğlu olup, doğum Târihi bilinmemektedir. Babasına karşı ayaklandı ise de yenilerek Delhi Sultanı İbrahim Ludi’ye sığındı. Daha sonra babasının ölümü üzerine 1526’da tahta çıktı. 1531 yılında Bâbürlülerden Malva ve Çitor’u aldı. Ancak Hümâyûn Şaha karşı giriştiği savaşı kaybetti.

O sıralarda Portekizliler ilk defa olarak Hindistan’a ayak basmışlardı. Bahadır, Portekizlilerden yardım isteyeceği sırada Hümâyûn Şah, Gücerat’tan ayrıldı. Böylece saltanatına tekrar kavuştu. Ancak bu defa da Portekizlilerle mücadeleye başladı. 1537 senesinde Portekiz vâlisinin görüşme isteğini kabul ederek gemisine gitti. Ancak buraya geldiğinde Portekizliler üzerine saldırdılar. Bahadır Şah göğüs göğüse çarpışma sırasında şehit oldu (14 Şubat 1537). Bu hâdiseden sonra Portekizliler Diu’yu ele geçirdiler.

Bahadır Şah, çok cesur, cömert ve çok gayretli bir hükümdardı. Gücerat Devleti onun zamanında en büyük sınırlarına ulaşmıştı. Portekizlilere karşı Osmanlı İmparatorluğundan yardım istemiş bunun için Kanuni Sultan Süleyman’a bir heyet de göndermişti. Osmanlı Donanması Diu kalesine kadar gelmiş ancak Gücerat Sultanı üçüncü Mahmud’dan gerekli desteği göremeyince geri dönmüştü. Bahadır Şahın "Târih-i Bahadurhî" adlı bir eseri vardır.
Alemgir Şah(Evrengzib) Bâbürlü hükümdarı, Şah Cihan’ın Mümtaz Mahal’den doğan üçüncü oğlu. 1618’de Malva Duhad’da doğdu. Muhyiddîn Muhammed Birinci Âlemgîr Şah olarak da bilinir. İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin oğlu Muhammed Mâsum Fârûkî’nin terbiyesinde yetişti. İyi bir tahsil gördü. Din ve fen ilimlerinde ilerledi. Askerlik ve idârecilikte ustalaştı. Dekken vâliliği esnâsında (1634-1644) idâresinin ve ahlâkının güzelliği ile kendisini halka ve çevresine sevdirdi. Safevîlere karşı yapılan seferlere komutan olarak katıldı ve başarılı savaşlar yaptı (1646-1647). İkinci defâ Dekken vâliliğine tâyin edildi (1654). Yaklaşık dört sene bu vazîfede kalıp başarılı hizmetlerde bulundu.

 Şah Cihan, daha çok Hindulara yakınlığı ile tanınan oğlu Dara Şükuh’u veliaht tâyin etmişti. 1657 yılında Şah Cihan’ın ciddî bir şekilde rahatsızlanması Evrengzib ile Dara Şükuh’u taht mücâdelesinde karşı karşıya getirdi. Evrengzib, ağabeyi Dara Şükuh’u, Samugarh’da kesin bir mağlûbiyete uğrattı. Bu arada rahatsızlığı geçen babası Şah Cihan’ı da Agra’daki sarayında göz hapsine aldı. İki sene süren iktidar mücâdelesini 1659 da bitirerek hâkimiyeti sağladı. Muhyiddîn Birinci Âlemgîr ünvânıyla tahta çıktı.

İslamiyete Çok Büyük Hizmet Etti
Âlemgîr Şah, tahta geçtikten kısa bir müddet sonra memlekette sulh ve sükûnu sağladı. Müslim ve gayri müslim herkesin, huzur içinde yaşamasını temin etti. Zulüm ve kötülüklere, bid’at ve sapıklıklara son verdi. Ayak altına düşme ihtimâlini gözönüne alarak, paralardaki Kelime-i şehâdet yazılarını kaldırdı. Ateşe tapan Mecûsilerin dînî bayramı olan Nevrûz (21 Mart) ve Mihrican günlerinin resmî bayram olarak kutlanmasını yasakladı.

Allahü teâlânın emir ve yasaklarının memleketin her tarafında tatbikinin kontrolü için, Molla İvaz Vecih isimli âlimi vazîfelendirip emrine müfettişler verdi. Molla İvaz’ın emirlerine aynen kendi emirleri gibi itâat edilmesini, memleketin her köşesindeki idârî âmirlere fermanlarla bildirdi.

 İslâmiyetin emretmediği seksen çeşit vergiyi halktan kaldırdı. Müslüman ve kâfir herkesin gönlünü aldı. Bu uygulamalardan sonra hazîne zayıflaması gerekirken, zenginleşti.
Agra başta olmak üzere ülkenin her yerinde imâret vazîfesini gören Bulgurhâneler açtırdı. Yolcu ve misâfirler için han ve kervansaraylar yaptırdı. İlim ve ilim ehline çok kıymet verip, talebelerin ve müderrislerin vazîfelerini râhat yapmaları için maaş verdi. İlmî yayın faaliyetlerini teşvik ederek eser takdim eden âlimleri mükâfatlandırdı. Din ve fen ilimlerinin herkes tarafından öğrenilmesine büyük gayret sarf etti.

Büyük Bir Kütüphane Yaptırdı
Âlemgîr Şah, memleketin ileri gelen ulemâsından meydana getirdiği kalabalık bir heyete her türlü imkânları verip büyük bir kütüphâne kurarak "Fetâvâ-yı Âlemgiriyye" ve "Fetâvâ-yı Hindiyye" adları verilen kânun kitabını ve devletin anayasasını, Hanefî mezhebi hükümlerine göre hazırlattı. Bu hükümler, yetişen âdil kâdılar tarafından memleketin her tarafında tatbik edildi. Daha sonra aynı şey Mecelle ile Osmanlı Devletinde de yapıldı.

 Âlemgîr Şahın âdil idâresine hayran kalan Hindûlar, böyle bir sultanın dînine girmek için âdetâ yarışıyorlardı. Böylece binlerce Hindunun bâtıl dinlerini bırakıp hak din olan İslâmiyeti seçmelerine sebeb oldu.

Bengal Topraklarını Fethetti
Âlemgîr’in ilk fetihleri Hind-Pakistan Yarımadasının doğu ucunda cereyân etti. Kuç-Bihar ve Assam’ın hindû idârecileri, taht mücâdelesi sırasında devletin zayıf durumundan faydalanarak buraları istilâ etmişlerdi. Âlemgîr buraları geri aldı. Şah Cihan zamânından beri Müslümanların alâkasını cezbeden Bengal topraklarını fethetti. Bu zengin memleketin gelirleri daha sonra Âlemgîr Şah’ın ordularının ana mâlî kaynağı oldu.
Bugün Bangladeş olarak bilinen bölgenin dünyâya açılması ve iskânı da büyük ölçüde Âlemgîr Şah tarafından gerçekleştirildi. Daha önceleri bölge kapalı bir hayat sürmekteydi. Dışardan gelen tesirler kendilerini ancak büyük yerleşim merkezleri ve zengin manastırlarda gösterebiliyordu. Hindûlar ve Hıristiyanlar, Doğu Bengal insanının şahsı ve dili ile alay ediyorlardı. Diğer insanların kötülükleri, Müslümanların bölgedeki çalışmasını kolaylaştırdı. İslâm medeniyetini Doğu Bengal’e yerleştirerek ülkenin çehresini değiştirdiler.
Bu sırada Batıda Peşâver civârında oturan Afgan kabilesi Yusufzâîlerin lideri Baku başkaldırdı. Âlemgîr’in komutanlarını mağlûb etti. Âlemgîr bizzat müdâhale edinceye kadar da mücâdelesini devâm ettirdi. Ancak Âlemgîr’in uzun iktidârı boyunca tâkib ettiği usta siyâset, Afganlılarla münâsebetlerinin iyiye dönüşmesini temin etti. 1675’lerde ortaya çıkan Sih isyanlarını bastırdı. Evrengzib döneminde Safevîlerle olan dostluk devâm ettirildi. Mekke şerifine elçiler yollanarak büyük maddî yardımda bulunuldu.

Osmanlı Devleti ile Münasebetler Geliştirdi

Osmanlı Gürgâniye münâsebetleri ileri bir safhaya ulaştı. İkinci Süleymân Han zamânında Hindistan elçiliği ile Bâbür ülkesine gelen Ahmed Ağa büyük bir merâsimle karşılandı ve Anadolu’nun temsilcisi olarak kabul edildi (1690). Batılı devletlerden İtalya, Fransa ve İngiltere ile temaslarda bulunuldu.
Bâbürlüler Devletini yönetmeye başladığı ilk günden îtibâren, Allahü teâlânın rızâsı için cihâdı elden bırakmayan Âlemgîr Şah, vefât edeceği zaman bile, Marata denilen isyânkâr Hindûlarla savaşıyordu. 3 Mart 1707 târihinde Bombay’ın kuzey doğusuna düşen Evrengâbâd yakınlarında, Ahmednagar’da vefât etti ve Huldâbâd (Ravza) denilen yerde defnedildi. Âlemgîr Şahın dört oğlu, üç kızı vardı.

Büyük Cesaret ve Azim Sahibiydi
Târihlerde Âlemgîr Şahın en müşahhas özelliklerinin, eksiksiz bir cesâret ile gâyesine erişmekte gösterdiği azim ve sebat olduğu yazılmıştır. Askerî harekâtları, cesâretinin seviyesini yeteri kadar ortaya koymaktadır. Düşmanlarını safdışı etme veyâ kendine bağlamada gösterdiği mahâret onun diplomasi ve devlet adamlığındaki ihtisâsını göstermiştir. Çok iyi bir hâfızaya sâhib olan Âlemgîr, aynı zamanda yorulmaz bir liderdi. İktidârı zamânında kendisiyle görüşebilme fırsatını bulan İtalyan doktor Gemalli Careri, Âlemgîr’in kendisine yapılan mürâcaatları tek tek okuduğunu, bunları cevapladığını ve bu işten büyük haz duyduğunu kaydetmiştir.
Devletinin bütün ihtişamına karşılık Âlemgîr’in sâde bir hayâtı vardı. Giyim-kuşamı, yeme-içmesi ve diğer her türlü faâliyeti sâdelik sınırlarını geçmezdi. Çok düzenli bir hayâtı vardı. Doksan yaşında vefât ettiğinde, işitme hâriç bedenî faaliyetlerinde hiçbir bozukluk yoktu.

Muhammed Mâsum-i Fârûkî Hazretlerinin Talebesi Olmakla Şereflendi
Okumayı çok severdi, bu sevgisini vefâtına kadar devâm ettirdi. Kendisi de yazardı. Fârisî nesirleri çok beğenilmektedir. Mektuplarını ihtivâ eden, Ruk’at-i Âlemgîrî kitabı, uzun zaman, basit fakat güzel nesir yazma umûmi ders kitabı olarak kaldı. Şiir söylemede de kâbiliyetliydi. Hemen hemen bütün Hint-İslâm liderlerine ağır bir dille saldıran Will Durant, Âlemgîr Şah için şu îtirâfı yapmaktan kendini alıkoyamamıştır: “Suç ve suçlunun üzerine gitmede hemen hiç cezâi metodlar kullanmadı. Dîni tarafından yasaklanan bütün yiyecek, içecek ve şatafattan uzak durdu.”
Tasavvufta Muhammed Mâsum-i Fârûkî gibi bir zâta talebe ve halîfe olmakla şereflenen bu büyük hükümdâr, İslâm hukûkuna büyük hizmet etmiş, hadis ilminde pek kıymetli bir eser kaleme almış, aynı eseri şerh ettikten sonra yine kendisi Farsçaya çevirmişti. Ayrıca belâgat yönü çok üstündü. Bu sebeple, belâgat şâheserleri denilebilecek pek kıymetli risâleler de kaleme almıştır.
Almış Han İlk Müslüman Türk hükümdarı. Babası Şelkey’dir. Hayatı hakkında bilgiler daha çok İbni Faldan seyehatnamesi’ne dayanır. Asıl adı; Yıltavar (İlteber)’dir. Bulgar tüccarlarının, Hazar ülkesinde Harezm’de ve Sâmânî ülkesinde İslâm tüccarlarıyla temasları, Harezmlilerin de onların ülkelerine gitmeleri neticesi buralarda İslâm dîni ve kültürü yayılmaya başlamıştı. Nitekim 900 Târihlerinde Bulgarlar arasında İslâm dînini kabul edenler çoğunluktaydı. Nihâyet Almış Han’ın İslâm dînini benimsemesiyle İtil Bulgarları Müslümanlığı devlet dîni olarak kabul ediyorlardı.

Almış Han 920 (H.308) Târihlerinde Abbâsî halîfesine din âlimleri ve mimarlar göndermesi için mürâcaatta bulunmuş, ayrıca ünvan ve ismini Emir Câfer bin Abdullah olarak değiştirmişti. Halîfe Muktedir Billah da din adamlarıyla mimarlardan oluşan bir heyet gönderdi. Bu heyet 921 yılında yola çıkmış ve 922 Mayısında Bulgar ülkesine ulaşmıştı. O Târihten sonra Bulgar ülkesi Abbâsî halîfelerine bağlı bir Müslüman Türk yurdu, Bulgarlar ise Doğu Avrupa’da Türk İslâm kültürünün temsilcisi olmuşlardı.

Bulgar ülkesine gelen Abbâsî halîfesinin elçileri arasındaki en renkli kişi bu heyete kâtip sıfatıyla iştirak eden İbn-i Fadlan olmuştur. Onun geride bıraktığı seyahat notlarında Bulgarlardan başka Oğuzlar, Başkırtlar, Hazarlar hakkında ilgi çekici bilgiler bulunmaktadır. Sikkelerden anlaşıldığına göre Câfer’den sonra yerine oğlu Mikail geçmiş ve ona da Tâlip bin Ahmed, Mü’min bin Ahmed ve Mü’min bin el-Hasan halef olmuşlardı.



Sökmen Bey II Ahlatşahlar da denilen Sökmenliler Devleti hükümdârı. Babası İbrâhim Bey’dir. Amcası Ahmed’in devlet idâresinde yetersizliği sebebiyle tahttan indirilmesi üzerine 1128’de başa geçti. Ahlatşahlar Beyliği, çocukluk dönemi hâriç, İkinci Sökmen Bey zamânında en iyi devresini yaşadı. İkinci Sökmen bir ara Sasunlulara esir düştü ise de Artuklu Beyi Timurtaş’ın yardımıyla esâretten kurtuldu. Musul Atabegi İmâdeddîn Zengi’nin ölümünden sonra, İkinci Sökmen, ona âit olan Hızan ve Mâden’i ele geçirdi. Bu sırada Artuklu Beyi Kara Arslan, Malazgirt ve Tûtab şehirlerini Ahlatşahlardan aldı. Artuklulardan Necmeddîn Alp’in aracı olmasıyla, Kara Arslan ele geçirdiği yerleri geri verdi.Gürcüleri Yendiler 1161 senesinde Gürcüler, Ani’yi ele geçirince, İkinci Sökmen, diğer Türk beyleriyle Gürcistan Seferine çıktı. Bu seferde İkinci Sökmen büyük bir hezîmete uğradı. İki yıl sonra tekrar birleşen Türk beyleri Gürcistan’a yeni bir sefer düzenlediler ve Gürcüleri yenilgiye uğrattılar. İkinci Sökmen, Ahlat’ta parlak törenle karşılandı. On iki yıl sonra Âzerbaycan Atabegi Şemseddîn İldeniz, İkinci Sökmen’i Gürcülere karşı yardıma çağırdı. Nahcıvan’da toplanan Türk orduları Taryalis Ovasına kadar ilerledi. Gürcü Kralı savaşmaya cesâret edemedi ve ormanlık bir bölgeye kaçtı. Türk ordusu pekçok ganîmet elde ederek geri döndü.Selâhaddîn Eyyûbî'ye DirendilerBu sırada Selâhaddîn Eyyûbî, 1174 senesinde bağımsızlığını îlân ederek Eyyûbî Devleti’ni kurdu. Ülkesini genişletip Doğu Anadolu’yu da topraklarına katmak isteyen Selâhaddîn Eyyûbî, Musul’u kuşatınca, Atabek İzzeddîn Mes’ûd diğer Türk beylerinden yardım istedi. Halîfe Nâsır, İkinci Sökmen ve Atabek Kızıl Arslan’ın aracı olmasıyla, Selâhaddîn Eyyûbî Musul kuşatmasını kaldırdı. İkinci Sökmen uzun yıllar hüküm sürdükten sonra, 1185 yılında yaklaşık 80 yaşlarındayken vefât etti. Çevredeki bütün hükümdârlar ona saygı gösterirlerdi. Akıllı, ileri görüşlü ve güzel ahlâklı bir hükümdârdı. Cesâreti ve Gürcülere karşı cihâdı halkın gönlünde taht kurmasına sebep olmuştu. Ahlat en parlak dönemine onun devrinde ulaştı.
Kül Tegin Göktürklerin Kutlug devri kumandanlarından, Bilge Kağan’ın kardeşi. Babası, Göktürklerde millî şuuru uyandırarak, İkinci Hâkanlık devrinin kurucusu İlteriş Kutluğ Kağan, annesi İl-Bilge Hâtun idi. Babası Kutluğ Kağan 692 senesinde vefât ettiğinde, yedi yaşındaydı. Ağabeyi Bilge ile amcası Kapağan Kağan’ın yanında büyüyüp, yetişti. Atabeki, büyük edip ve prens Yolluğ Tegin idi. Onun terbiyesinde yetişip, Türk töresini, devlet idâresini ve lüzumlu âdab ve erkânı öğrendi. Küçük yaşından îtibâren Bilge ile berâber amcası Kapağan Kağan’ın yanında akınlara, seferlere katılmaya başladı.
Çin Ordusu İmha Edildi

702 senesinde devlet hizmetine girdiğinde, on altı yaşında idi. Amcası Kapağan Kağan ile Mâverâünnehr’deki Suğdakiler üzerine yapılan sefere katıldı. Muvaffakiyetle dönüldü. 706 senesinde elli bin kişilik Çin ordusunun imhâ edilmesinde çok büyük hizmeti geçti. Piyâde kuvvetleriyle hücuma geçerek Çin kumandanını esir etti. Esir Çin kumandanını Kağan’a gönderdi. 707 senesinde Çinliler ile yapılan muhârebede üç at değiştirecek kadar çetin mücâdelelere katıldı. Yaralanmasına rağmen muhârebeye devam etti. Bu muhârebede Çin ordusu yok edildi. Çinlilerin teşvik ettiği isyanların bastırılmasında mühim hizmetlerde bulundu.

Kapağan Kağan’ın 716 senesinde vefâtıyla, ağabeyi Bilge’nin kağanlığa geçmesine çalıştı ve muvaffak oldu. Kendisi cesâret ve muharipliği ile meşhûr olduğundan, ordu kumandanı ve doğu bölgesi şadlığına getirildi. İç isyanların ve taht kavgalarının bastırılmasında vazife aldı. Âsîleri mağlub ederek, Türklerin birlik ve berâberliğini sağladı. 731 târihinde Moga Kurgan’daki karargâhında öldü. Onun ölümü başta Bilge Kağan olmak üzere Türk milletini mâteme boğdu.
Orhun Abideleri Yazıldı

Kül Tegin adına âbidevî bir eser yapıldı. Orhun Nehri sâhilinde Orhun Âbideleri veya Türük Bengü Taşları da denilen eser, Türk yâni Orhun Alfâbesiyle yazıldı. Âbide, Yolluğ Tegin tarafından yazılıp, 21 Kasım 731’de Orhun Nehri sâhiline dikildi. Âbide’de; alpliği, cesâreti, muhâripliği, kumandanlığı ve Türk Milleti’ne hizmeti edebî bir lisanla anlatılır. Kül Tegin Âbidesi, Göktürk Târihi, kültürü, Türk dil ve edebiyâtı yönünden emsalsiz bir eserdir. Âbide’nin metni Türkçe yazılmış, ayrıca Çince tercümesine yer verilmiştir.
Kılıç Arslan II
Türkiye Selçuklu Devleti’nin beşinci sultânı. Birinci Kılıç Arslan’ın torunu ve Birinci Mes’ûd’un oğludur. İkinci Kılıç Arslan, babasının sağlığında, 1144 senesinde Elbistan meliki oldu. İkinci haçlı seferinden sonraki savaşlara katıldı. Elbistan meliki iken hâkimiyetini genişleterek, Maraş, Göksun ve Anteb’i idaresine aldı. Birinci Mes’ûd vefât etmeden önce, oğullarını, töreye göre, ülkesinin değişik bölgelerinin idaresine tâyin etti. İkinci Kılıç Arslan’a Konya düştü. Sultan Mes’ûd, daha sağlığında Kılıç Arslan’a muhteşem bir merasimle taç giydirip, 1155 senesinde tahta geçirdi. Bütün oğullarına ve komutanlarına da bî’at ettirdi. Sultan Mes’ûd’un 1156 senesinde vefâtıyla, Kılıç Arslan Türkiye Selçuklu Devleti sultânı oldu.
İslam Adaletini Tesis Ettirdi
Kılıç Arslan, ülke içinde sükûneti ve komşu Türk beyleriyle anlaşma sağladıktan sonra, 1156 yılında güney sınırını tehdid eden Ermeni prensi Stepher’in üzerine  sefer tertip etti. Hâkimiyeti altındaki yerlerde İslâmiyet’in adaletini tesis ettirip, yerli gayr-i müslim ahâlinin bile teveccühünü kazandı. Daha sonra batıya yönelen Kılıç Arslan, 1159 senesinde Eskişehir yakınlarında Bizans imparatoru Manuel’in kuvvetlerini yenip, bölgeden uzaklaştırdı.
 Meşhur Bizans oyunları ile Türkleri birbirine düşürme siyâseti tâkib eden Bizans imparatoru Manuel ile görüşmek için İstanbul’a giden Kılıç Arslan’a, bu ziyareti sırasında pek îtibâr edildi. Bizanslılarla yapılan anlaşma gereğince batı sınırlarını emniyete alan Kılıç Arslan, Anadolu birliğini kurmak için teşebbüse geçti. Elbistan, Darende ve çevresini, Kayseri ile Zamanlı bölgesini ve Malatya’yı Danişmendlilerden; Ankara ve Çankırı’yı da kardeşi Şahinşah’tan aldı. Sivas, Niksar ve Tokat’ı zaptedip, Danişmendli Beyliğini 1178’de ortadan kaldırarak, Anadolu’da birliği sağlayıp, batıya rahatça dönebilecek duruma geldi.
Türkmenlere Gaza Yapmalarını Emretti
Kılıç Arslan, doğudaki faaliyetlerini tamamladıktan sonra, Bizans sınırına yerleştirdiği Türkmenlere gazâ akınları yapmalarını emretti. Akıncılar; Denizli, Kırkağaç, Bergama ve Edremit’e kadar yıldırma ve yıpratma faaliyetlerinde bulundular. Bütün bunlar Bizans imparatoru Manuel’in dikkatinden kaçmıyordu. Danişmendlilerin Sivas şubesi hükümdarı Melik Zünnûn, Amasya taraflarından Kılıç Arslan’a karşı yardım edeceği vadiyle Manuel’i Türkiye Selçuklu Sultânı ile savaşa teşvik etti.
 Bizans imparatoru Manuel, Bizanslılardan başka Frank, Macar ve Peçeneklerden kurulu yüz bin kişilik ordusuyla, her ne pahasına  olursa olsun, Türkiye Selçuklu Devleti’ni ortadan kaldırmak için harekete geçti. Bizanslıları yakından tâkib edip, orduyu her zaman teyakkuz hâlinde bulunduran Kılıç Arslan buna dâima hazır idi. İki ordu göller bölgesinde karşılaştı. Kılıç Arslan az sayıdaki kuvvetleriyle sahte ric’at taktiğini tatbik etti ve Miriokefalon vadisinde Türk akıncıları Bizans ordusunu çevirme harekâtıyla sardı.
Bizans Ordusu İmha Edildi
Eylül 1176’da yapılan ve Karamukbeli Zaferi diye de bilinen bu savaşta Bizans ordusu imha edilerek beş bin araba dolusu silâh, malzeme, erzak ve mücevheratı ganîmet alındı. Bu savaş sonunda, Türklerin Anadolu’dan atılamıyacağı Bizanslılara iyice öğretilip, Türk vatanı muhafaza edildi. Sınırdaki statüyü korumayı ve yıllık vergiyi vermeyi kabul eden Manuel, İstanbul’a dönünce, anlaşmaya uymadı. Kılıç Arslan, anlaşmanın kuvvet yoluyla tatbikine teşebbüs etti. Türk akıncıları, zafer sonrasında Uluborlu, Eskişehir, Kütahya ve havalisini 1182’de zaptettiler. 1183’de Denizli dâhil Ermeni hâkimiyetini ortadan kaldırarak Silifke’yi fethettiler.
Mücâdeleli, uzun ve başarılı bir saltanat hayâtından sonra yaşlanıp yorulan Sultan İkinci Kılıç Arslan, on bir oğlunu ülkesinin değişik bölgelerinin idaresine tâyin etti. Kılıç Arslan, Konya’da oturuyor, ülkeyi veziri İhtiyârüddîn Hasan idare ediyordu. 
Yeniden Haçlı Seferi Hazırlıkları Başladı
Eyyûbîler Devleti’nin kurucusu Selâhaddîn Eyyûbî, 1187 senesinde haçlıların elinden Kudüs’ü alınca, Avrupa’da tekrar Müslümanlar üzerine sefer hazırlıkları başladı. Almanya imparatoru ile İngiltere ve Fransa krallarının idaresindeki Üçüncü Haçlı Seferi’nde, Alman ordusu karadan Anadolu üzerinden Kudüs’e ulaşmak istiyordu. Kılıç Arslan, devletin buhranlı ânında Alman İmparatoru Friedrich Barbarossa ile, Anadolu’yu tahrib etmeden Suriye’ye inmelerini şart koşarak, anlaşma yaptı. Fakat Alman ordusunun Akşehir’de Türklere saldırıp yenilmesi, Almanların Konya’ya girip şehri tahrib etmelerine sebeb oldu. Konya’da beş gün kalan Almanlar, Suriye’ye gitmek için hareket ettiler.
Anadolu'da Milli Birliği Sağladı
Anadolu Selçuklu Devleti’nin en büyük hükümdarlarından olan İkinci Kılıç Arslan, Anadolu’da millî birliği te’sis için çalıştı. Miriokefalon Meydan Muhârebesi’ni kazanarak Türkiye’nin Türk yurdu olarak kalmasında mühim rol oynadı. Tâkib ettiği iskân siyâseti ile Türkmenlerin yerleşik hayâta geçmelerini sağladı. 1170-71 yılında Daruzzafer adını verdiği Aksaray’ı askeri bir üs haline getirmiş ve câmiler, zaviyeler, medreseler ve bir kervansaray yaptırmıştır. Tarımı desteklemiş ve çiftçilere yardımda bulunmuştur.  Konya’da Alâeddîn Tepesi’ndeki Sultâniye Medresesi ve Altunaba medresesi onun zâmânında yapılmıştır. 
 Kılıç Arslan, oğlu Gıyâseddîn Keyhüsrev’in yanında seksen yaşında iken 1192 senesinde vefât etti.
Nûreddîn Mahmûd Zengi S elçuklu atabeglerinden. Künyesi Ebü’l-Kâsım Mahmûd bin İmâdeddîn Zengi’dir. 1118’de Haleb’de doğdu. Musul ve Haleb Atabegi İmâmeddîn Zengi’nin oğludur. İyi bir eğitim ve öğretim görerek, İslâm terbiyesiyle yetiştirildi. Gençliğinden îtibâren babasının seferlerine katılarak kumandanlık vasıflarını geliştirdi.Babası İmâmeddîn Zengi’nin 1146’da öldürülmesinden sonra Musul Atabegliği oğullarından Seyfeddîn Gâzi ile Nûreddîn Mahmûd arasında paylaşıldı. Seyfeddîn Gâzi Musul merkez olmak üzere Fırat Nehri’nin doğusunda kalan yerleri alırken, Nûreddîn Haleb merkez olmak üzere Fırat Nehrinin batısında kalan yerleri aldı.Bu sırada Zengi’nin ölümünü fırsat bilen Haçlı liderlerinden İkinci Joscelin, bir kısım Hıristiyan halkla anlaşarak Urfa’yı ele geçirmeye muvaffak oldu. Nûreddîn Mahmûd bu haberi duyunca süratle gelerek kaleyi tekrar ele geçirdi. İhânet eden Hıristiyanları cezâlandırdı. Haleb bölgesine hâkim olup, Hıristiyanların elindeki Keferlâsa ve Artak’ı aldı.1148’de Seyfeddîn Gâzi Musul’da vefât edince bâzı komutanlar Nûreddîn’in atabeg olmasını istediler. Fakat Kutbüddîn Mevdûd atabeg oldu.Sincar Vâlisi Nûreddîn’i dâvet ederek şehri teslim edince, Mevdûd ordusuyla harekete geçti. Fakat iki kardeş arasındaki anlaşmazlık barış ile netîcelendi. Nûreddîn Humus ve Rakka’yı alıp Sincar’ı kardeşine verdi (1149).Haçlılarla Mücadele EttiBu târihten îtibâren iki kardeş Haçlılara karşı Müslümanları birleştirmek için çalıştı. Nûreddîn, Antakya topraklarını zapt etti. Harim civârını yağmalatıp, İnnib Kalesini kuşattı. Sıra ile Harim’i ve Fâmiye Kalesini aldı. Mevdûd da Nûreddîn’in bu muhârebesine katıldı. 1153’de Hıristiyanlardan Askalan’ı aldı. Askalan’ı kaybeden Hıristiyanların Şam’a yönelmeleri üzerine Şam’ı Emir Mucirüddîn’den alarak kendi toprakları arasına kattı (1154). Esediddîn Şirkûh’u Şam vâlisi yaptı ve Haçlıların saldırılarını bertaraf etti. Sonra Mısır işleriyle alâkadar olmaya başlayan Nûreddîn Zengi Şirkûh ve yeğeni Selâhaddîn Eyyûbî’yi Mısır’a gönderdi. 1164 yılında Harim’i yeniden Haçlılardan aldı. 1169 yılında Şirkûh Mısır’da hâkimiyeti ele geçirdi. Selâhaddîn Eyyûbî, Nûreddîn Zengi’nin emriyle 1171 yılında Fâtımîleri tamâmen ortadan kaldırdı.Selahattin Eyyübiyi Yetiştirdi1173 yılında Anadolu’ya giren Nûreddîn Zengi, İkinci Kılıç Arslan’a âit bâzı kasabaları ele geçirdi. Bu esnâda Bağdad Abbâsî halîfesi kendisine Musul, Elcezire, İrbil, Hilât, Sûriye, Mısır ve Konya hükümdârlığını tasdik ettiğini belirten bir menşûr verdi. Fakat çok geçmeden Sultan Nûreddîn Zengi, Şam’da vefât etti (1174). Kendi yaptırdığı Nûriye Medresesine defnedildi. 1147-1149 yılları arasında gerçekleşen İkinci Haçlı Seferlerini netîcesiz bırakan İslâm kahramanlarından biri olan Nûreddîn Zengi, kurduğu eğitim kurumları, sosyal tesisler ve yaptığı îmâr faaliyetlerinin yanında, güçlü bir devlet kurucusu olan Selâhaddin Eyyûbi’yi yetiştirmesiyle de tanınmaktadır. Haleb, Şam, Hama, Humus, Baalbek, Menbic ve diğer şehirlerde büyük medreseler, câmiler, imâretler, kervansaraylar, hastâne ve dâr-ül-hadîsler yaptırdı. Masrafların karşılanması, tâmirâtı ve yaşatılması için büyük vakıflar bıraktı. Şam’da yaptırdığı büyük hastâne, devrin en meşhur mütehassıs doktorlarının hizmet verdiği bir sağlık müessesesiydi. Hadis üniversitesi mâhiyetindeki ilk Dâr-ül-hadîsi o kurdu ve pek çok kitap vakfetti. Rasadhâne kurdurarak, güneş saati yaptırdı. Adîl İdiDindâr olup, ilim adamlarının hâmisiydi. Karargâhında dahi Kur’ân-ı kerîm okutup, hürmetle dinlerdi. Ülkesini adâletle idâre ettiği için“Melik-ül-âdil” lakabıyla tanındı. Haftada iki gün halkın huzûruna çıkarak şikâyetleri dinlerdi. Haksızlıkların önüne geçmek ve devletin menfaatlerini korumak için, hassas bir haber alma teşkilâtı kurdu. Haberleşmede güvercinlerden de faydalandı. Kendisinin ve âile çevresinin ihtiyaçlarını, ihsanlarını, şahsî malından karşılardı. Ganîmetten, âlimlerin helâl dediklerinden başkasını almaz, altın, gümüş kullanmaz ve ipek giymezdi. Sultanlığı devrindeki siyâsî hâdiseler büyük, bulunduğu çevre çok karışık bir yapıya sâhip olmasına rağmen ülkesinde şarabın satılmasını ve içilmesini yasaklayarak, Allahü teâlânın emrine riâyet edip halkının sağlığını ve memleketin huzûrunu korudu. Şehit olmayı çok arzu ettiğinden Nûreddîn eş-Şehit diye de tanındı. Ancak arzusuna kavuşamadı. Bir defasında bir şahıs onu mahkemeye verdi. Davacı ile birlikte Hakim Kemâleddîn Şehrezûrî’nin huzûruna çıktı. Hakime; “Ben davalı olarak geldim. Davalılara nasıl davranıyorsan bana da öyle davran” dedi. Mahkeme sonunda haklı çıktı. Hakkını davacıya bağışlayıp dedi ki: “ İddia ettiği şeyi ona verip gitmek istedim. Fakat bunun beni kibre ve gurura sevk edip adalet meclisine girmeme mani olmasından korkup da geldim. Şimdi iddia ettiği şeyi ona verdim” dedi. Bu onun adalete ve hukuka saygısını gösteren en güzel örneklerden biridir. Çeşitli mahkeme binaları yaptırdı. Müslim gayr-i Müslim herkesin hakkını korurdu. Huzuruna fakir ve yoksullar rahatça gelir derdini anlatırdı. Hanefi fıkhını iyi bilmesine rağmen yine de âlimlere danışırdı. Savaşlarda en ön saflarda savaşırdı. Kendisini böyle tehlikeye atmasını istemeyen Neşsavi dedi ki: “Allah aşkına ne olursun kendinî ve İslâm’ı tehlikeye atma. Eğer savaşta şehit düşecek olsan, Müslümanlardan tek kişi kalmamak üzere hepsi kılıçtan geçirilir” deyince; “Sultan Nureddin de kim oluyor. Benden önce İslâm’ı ve Müslümanları kim korumuş ise yine o korur.” Diye karşılık verdi.Rüyasında Peygamberimizi GördüNûreddîn Zengi bir gece rüyâsında Resûlullah Efendimizi gördü. Peygamber Efendimiz; “Ey Nûreddîn beni bu iki kişiden kurtar” buyurarak karşısındaki iki kır saçlı adamı işaret etti. Bu rüyâyı üç gün üst üste gördü. Bunun üzerine yanına bol miktarda mal ve para alarak Medîne’ye gitti. Mescid-i Nebevî’yi ve Ravda-i mutahharayı ziyaret etti. Bütün insanlara sadaka ve hediye dağıtacağını îlân etti. Gelenlere altın ve gümüş dağıttı. Başka kimse kalıp kalmadığını araştırdı. Cevaben Hazreti Ömer’in evinin dış tarafında mübarek hücrenin arka cihetinde Aşre diye meşhur olan yerde iki Endülüslü var dediler. Onları da huzûruna çağırdı. Onlar bizim sadakaya ihtiyacımız yok diye gelmek istemediler. Ancak Nûreddîn Zengi gerekirse zorla getirin dedi.  Bunlar huzûra gelince Resûlullah efendimizin rüyâda gösterdiği kişiler olduğunu gördü. Bunları sorguya çekince Hristiyan oldukları; Papazlar tarafından Peygamber Efendimizin mübarek naşını çalmak için gönderildikleri anlaşıldı. Mescidin kıble tarafından bir tünel kazıp toprağını avludaki kuyuya attıklarını ve mübarek kabre yaklaştıklarını gördüler. Bunun üzerine bu iki kişinin boynunu vurdurdu. Böylece İslâm dünyâsına büyük hizmet etti.
Mete Büyük Hun İmparatorluğu hâkanı. Orta Asya’da yaşayan Hunların bilinen ilk Yabgusu Tuman’ın (Teoman) oğludur. Mîlâddan önce üçüncü yüzyılın ortalarında doğdu. Çocukluğundan îtibâren iyi bir komutan ve muhârib olarak yetiştirildi. Adı sonradan konuldu. Adı Çin kaynaklarında yazıldığı gibi olup, Çin dil bilimcileri (sinologlar), “Motun, Maoton, Modok, Mado, Mode, Mete” olarak okumuşlardır. Umûmî Türk târihi bilginleri; bu bakımdan adının; Çinlilerin Türkçe adları kaydetmek usûlünden, “Batur, Bağatur, Bahadır” olması gerektiği îzâhatını yaparlar. Mete, Tuman Yabgu’nun büyük oğlu olduğu için, Hun veliahdı idi. Ancak Mete’nin üvey annesi, kendi oğlunu Hun hükümdârı yapmak için Tuman Yabgu’yu kandırdı. O çağlarda Orta Asya’da güçlü kavimler karşılıklı olarak birbirlerine, zayıf kavimler de güçlü kavimlere rehineler gönderirlerdi. Bu bir nevi saldırmazlık andlaşmasıydı. Tuman da oğlu Mete’yi batı komşusu Yüeçiler’e rehine olarak gönderdi. Sonra misilleme yoluyla oğlunun Yüeçiler tarafından öldürülmesi için âniden bu güçlü komşularına savaş îlân etti. Fakat Mete Yüeçilerin elinden kurtulmayı ve babasının yanına dönmeyi başardı. Tuman ona on bin kişilik bir birlik verdi. Mete, demir disiplin altında eğittiği bu tümene bir sürek avı sırasında babasını öldürterek tahta geçti (M.Ö. 209). Moğollları Mağlup EttiMete kendisine râkib olabilecek kişilerden kurtulduktan ve devlet içerisinde âsâyişi sağladıktan sonra tahta çıkış törenini icrâ ettirerek “Şanyu” ünvânını aldı. Hun tahtına genç ve tecrübesiz bir hakanın çıktığını gören Moğol Tung-hu’lar bu fırsattan istifâde etmek istediler. Bunun üzerine Mete Kararlı bir şekilde ordusunu alarak doğuya doğru sefere çıktı. Tung-hu’ları müthiş bir yenilgiye uğrattı. Reislerini öldürdü. Moğol Tung-hu’ların bir daha kendilerine gelemediği bu zaferden sonra, Hun sınırları doğuda Moğolistan’ın doğusuna kadar genişledi. Mete ikinci seferini, Hunluları iktisâdî yönden güçlendirmek için; Doğu’yu Batı’ya bağlayan İpek Yolu’nu elde etme gâyesiyle Yüeçiler üzerine yaptı ve onları yendi. Hâkimiyetini kuvvetlendirmek için Türk kabîlelerini tek bayrak altında birleştirmeye teşebbüs edip, muvaffak oldu. Çin'e Sefer AçtıM.Ö. 201’de Hun Devletini iyice kuvvetlendirince, üç yüz bin atlı ile Doğu komşusu Çin’e sefer açtı. Çin İmparatorunu Bağ Teng Dağında kuşattı. Atları, Türklerin dört renk, dört yön usûlünce cepheye alıp; yağızları (kara) kuzeye, doruları (al, kırmızı) güneye, bozları batıya, kırları doğuya yerleştirdi. Çinliler sayıca Hunlardan çok fazla olduklarından kesin netice alınamadı. Hâtununun “Çin alınamaz, alınsa bile idâre edilemez” sözü üzerine diplomatik münâsebetlerde bulundu. Çin İmparatoru ile anlaşıp, kuşatmayı kaldırdı. M.Ö. 198 yılındaki Türk-Çin Andlaşması süresiz olup, Çin Seddi hudut kesilerek, Çin haraca bağlandı. Mete düşmanları olan Moğollar ile Çinlileri mağlup ederek, hudutları emniyet altına aldıktan sonra Türkleri iktisâdî yönden güçlendirmek istedi. Türkistan’daki büyük ticâret ve tarım merkezlerine hâkim oldu. Türkleri siyâsî yönden birleştirip, bir bayrak altında topladı. Hun Devletini teşkilâtlandırdı. Türk ordusunu onlu sisteme göre, onlu, yüzlü, binli, on binli bölümlere ayırarak, onbaşı, yüzbaşı, binbaşı, tümenbaşı, rütbelerinde kumandanlar tâyin etti. Hudutların emniyetini sağlayıp, fetihlerinin yanında devleti de teşkilâtlandırdıktan sonra; Mîlâddan önce 174 yılında öldü. Yerine, Çin kaynaklarında adı “Ki-yo” olarak bilinen oğlu, Gökhan geçti.
Kâdı Burhâneddîn Ahmed H anefî mezhebi fıkıh ve fen âlimi, kadı ve devlet adamı. İsmi, Burhâneddîn Ahmed bin Şemseddîn Muhammed’dir. Babası Kayseri kadısı idi. Dedeleri arasında da kadı ve âlimler vardı. Dedesi Kadı Sirâceddîn Süleyman, Harezmli olup, Oğuzların Salur boyundandı. Anadolu’ya gelen dedesi Kastamonu’da yerleşmişti. Annesi de, Mevlânâ Celâleddîn Mahmûd Müstevfî’nin oğlu Abdullah Çelebi’nin kızı idi. Öteden beri ilimle uğraşan bir ailenin evlâdı olarak 1344 (H.745) senesinde Kayseri’de doğan Kadı Burhâneddîn, küçük yaşta annesini kaybetti. Dört-beş yaşında iken, Kayseri kadısı olan babasından ilim öğrenmeye başladı. On dört yaşına gelinceye kadar Türkçe, Arapça ve Farsça’nın yanında temel din ve fen bilgilerini tahsil etti.Kayseri Kadılığına Tayin EdildiKadı Burhâneddîn, Kayseri’de meydana gelen bir karışıklıktan dolayı, babasıyla birlikte Mısır’a gitti ve burada tahsiline devam etti. Fıkıh, usûl, hadîs, tefsîr, ferâiz, astronomi ve tıb ilimlerini öğrendi. Dört mezhebin fıkıh bilgilerinde ilim sahibi oldu. İbn-i Arabşâh’ın eserinde yazdığına göre, Şeyh Kutlu Şir adındaki Allah dostundan feyz alıp, hükümdarlık müjdesine mazhar oldu. On dokuz yaşında babası ile hacca gitti. Hac dönüşünde babasını kaybeden Kadı Burhâneddîn bir sene Halep’te kaldıktan sonra, 1364 senesinde Kayseri’ye döndü. Kayseri hükümdarı Eretnaoğlu Gıyâseddîn Mehmed Bey tarafından, Kayseri kadısı tâyin edildi. Kadı Burhâneddîn o sırada yirmi bir yaşında idi. Yaşının küçük ve tecrübesinin azlığı sebebiyle bâzı itirazlar oldu. Ancak dirayetini gösterip adaletli hükümleri, sistemli faaliyetleri ile az zamanda kendini halka sevdirdi. Mehmed Bey’in kızı ile evlendi. Mehmed Bey’in vefâtı üzerine yerine oğlu Alâeddîn Ali Bey geçti.Sonra Vezir OlduAli Bey’in eğlenceye düşkün olması idarenin zayıflamasına sebeb oldu. Moğollar ve Türkmen aşiretleri baskı ve eşkıyalıklarını arttırdı. Kanlı ayaklanmalar ve dış düşmanların hücumları karşısında devletin iktisadî düzeni bozuldu. Konya ve Niğde gibi şehirler Karamanoğlu’nun eline geçti. Sivas, Moğollar tarafından kuşatıldı. Ali Bey zor durumda kaldı. Hattâ bir defasında Karamanoğlu’nun eline esir düşmekten Kadı Burhâneddîn sayesinde kurtuldu. 1375 senesinde vuku bulan bu hâdiseden sonra Kadı Burhâneddîn; Ali Bey’in ve bu husustaki dirayetsizliğini görenlerin de teşvikiyle, kendini siyâsetin içinde buldu. O sırada Kayseri’ye hâkim olan Karamanlılardan şehri geri aldı. Ayrıca Moğolların bir kolu olan Samagar kabîlesinin Kayseri üzerine yapmaya hazırlandıkları bir saldırıyı önledi. Böylece askerî kabiliyetini de ispatlayan Kadı Burhâneddîn, 1378 senesinde Ali Bey tarafından vezirliğe getirildi.Ali Bey’in ölümü üzerine yerine yedi yaşındaki oğlu Mehmed Çelebi geçti. Şarkî Karahisar vâlisi Kılıç Arslan, Mehmed Bey’in nâibi oldu. Kılıç Arslan’ın hareketlerinin halk tarafından yadırganması ve Kadı Burhâneddîn’e karşı faaliyetleri, öldürülmesine sebeb oldu.Hükümdarlığını İlan Etti Kadı Burhâneddîn, ileri gelen kimselerin teşkil ettiği bir meclis tarafından saltanat nâibi seçildi ve Sivas’ta, nâib olarak idareyi ele aldı. Her tarafa haberler ve mektuplar gönderip, iktidarı ele geçirdiğini bildirdi. Çevresinde bulunanları memnun ederek, Mehmed Çelebi’ye rağmen saltanatını îlân etti. Hükümdarlığını, çevre memleketlere duyurdu. Adına para bastırıp hutbe okuttu. Kadı Burhâneddîn tahta geçince, şu yazılı buyrukları münâdîler vasıtasıyla halka duyurdu: “Hiç kimse hak ve doğruluk hilâfında bulunmayacak, başka birine kötülük etmeyecek, haksız mal edinmeyecektir. Halk arasındaki ihtilâflar, dînî hükümlerin ışığı altında Müslüman kadılar tarafından görülecek ve bunların kararlarına kayıtsız şartsız riâyet edilecektir. Hiç kimse, dînin emirlerine karşı harekette bulunmayacaktır.” Yazılı buyrukta ayrıca çeşitli sebeplerle konulmuş vergilerin kaldırıldığı, her sınıf halkın, sükûnetle işi-gücü ile uğraşması bildiriliyor; herkesin mal, can ve ırzının güvenlik altında olduğuna dâir temînât veriliyordu. Bunlara riâyet etmeyen, her kim olursa, olsun şiddetle ceza göreceği hususu da buyrukta yer alıyordu.Kadı Burhâneddîn, on sekiz sene süren hükümdarlığında, Amasya Emirliği, Erzincan Emirliği, Candaroğulları Beyliği, Karamanoğulları Beyliği ve Tâceddînoğulları Beyliği ile mücâdele ederek bu beylikler üzerine hâkimiyetini kabul ettirmeye muvaffak oldu. Memlûk sultânına isyan eden Malatya nâibi Mintaş’ın teklifi üzerine adı geçen şehri almak istemesi, Kadı Burhâneddîn ile Memlûk sultânı Berkûk’un arasını açtı. Memlûklülerin Haleb vâlisi Yelboğa, Sivas önlerine gelerek şehri muhâsara etti. Fakat Kadı Burhâneddîn’in başarılı müdâfaası karşısında kırk günlük bir muhâsaradan sonra 1388’de çekilmek mecburiyetinde kaldı. Sultan Berkûk ile Kadı Burhâneddîn arasında dostluk, ancak Tîmûr Han’ın batı seferleri sebebiyle tekrar kuruldu. Kadı Burhâneddîn’in Akkoyunlular ile önceleri kötü olan münâsebetleri 1388 senesinden sonra düzelmiştir. Daha sonraları Akkoyunlu Devleti’ni  kuracak olan Karayülük Osman Bey de, onun yanına rehin bırakılmıştı. 1389 senesinde Kara Koyunlu Türkmenleri ile Erzincan emiri Mutahharten karşısında yenilen Akkoyunlu Ahmed Bey, Kadı Burhâneddîn’e sığınmak mecburiyetinde kaldı. Osmanlılarla Önce Mücadele Etti Sonra Dost OlduKadı Burhâneddîn, 1389 Kosova muharebesine kadar Osmanlılarla dostâne davranışlar içindeydi. Bu târihten sonra onun batıya yönelerek, Osmanlı nüfuz sahasını tehdite başlaması, Tâceddînoğulları ve Candaroğulları gibi beyliklerin tahrikleri iki devlet arasındaki dostluğun bozulmasına sebeb oldu. Neticede Kadı Burhâneddîn’in kuvvetleri, Osmanlı öncülerini 1392 yılında Çorumlu sahrasında ağır bir yenilgiye uğrattı. İki taraf arasındaki mücâdele, Tîmûr Han’ın Anadolu’ya gelme ihtimâli üzerine tekrar dostluğa döndü. Kadı Burhâneddîn, Tîmûr’un Anadolu’ya geleceğini haber aldığı zaman, Sivas’ı tahkim ederek savaşa hazırlandı. Fakat Tîmûr Han, Anadolu’ya girmeden geri dönerek 1394 yılında Altınordu sultanı Toktamış’la savaşa girdi. Akkoyunlular, 1395 Erzincan seferi sırasında Kadı Burhâneddîn’in yanında yer aldılar. 1396 senesinde Karamanoğullarına tâbi olan Kayseri vâlisi Şeyh Müeyyed’i cezalandırmak için yapılan sefere Karayülük Osman Bey de katılmıştı. Şeyh Müeyyed’e onun aracılığı ile aman verilmişse de, Kadı Burhâneddîn bir süre sonra Şeyh Müeyyed’i öldürdü. Bu yüzden bir müddet sonra Kadı Burhâneddîn ile Karayülük Osman Bey’in arası açıldı. 1398 yılında Sivas önlerinde yapılan muharebede Karayülük Osman Bey, Kadı Burhâneddîn’i mağlûb ederek, öldürdü. Sivas halkı, Kadı Burhâneddîn’in yerine Kayseri vâlisi olan oğlu Alâeddîn Ali’yi hükümdar îlân etti. Alâeddîn, o sırada takrîben on dört yaşında idi. Karayülük Osman Bey, Sivas’ın kendisine teslimini istedi, fakat şehir halkı tarafından yardıma çağrılan Tîmûr kuvvetleri karşısında çekilmeye mecbur kaldı. Tîmûr Han’ın Anadolu’ya gelme ihtimâli üzerine, devleti idare edecek kuvvetli bir şahsiyet bulunamadığından, Sivaslılar şehri Osmanlı sultânı Yıldırım Bâyezîd Han’a teslim ettiler. Bâyezîd, oğlu Mehmed Çelebi’yi Sivas’a vâli tâyin etti. Alâeddîn Ali Bey de Osmanlıların hizmetine girdi. Ebü’l-Feth Ünvanını AldıKadı Burhâneddîn Ahmed Bey, ömrü boyunca memleketinde dirlik ve düzeni temin ederek, halkı huzura kavuşturmaya ve memleketini îmâra çalıştı. Turhal’da bir imaret ve kale, Zile’de bir medrese ve çeşitli yerlerde kaleler yaptırdı. Memleketin çeşitli yerlerinde faaliyet gösteren Moğol artıklarını ve fitne çıkarmak için uğraşan Eshâb-ı kirâm ve Ehl-i sünnet düşmanı sapıkları ortadan kaldırmak ve ülke dışına sürmek için gayret etti. Bütün mücâhid İslâm hükümdarları gibi Ebü’l-Feth ünvanına lâyık görüldü. Kendisinden önceki âdil İslâm hükümdarları gibi dost ve düşmanlarına merhametli davranırdı. Asker ve kumandanlarına nasîhatlerinde savaşa iştirak etmeyen ve savaşacak kudreti olmayan kadın, ihtiyar, çocuk ve din adamlarının mal ve can emniyetinin sağlanmasını emrederdi. Savaş Esnasında Bile Kitap  YazardıHalkına adaletle muamele eder, suçu sabit olmayanı cezâlandırmazdı. İlmi ve ilme düşkünlüğü çok fazla idi. Savaş esnasında bile kitap yazar ve ilimle meşgul olurdu. Sa’deddîn Teftâzânî hazretlerinin Telvih adlı eserine yazdığı Tercîh-i Tavzih adlı usûl-i fıkha dâir hâşiyeyi, Kayseri vâlisi Müeyyed’in isyanını bastırmak için savaşırken yazmıştı. İstanbul’da Râgıp Paşa Kütüphânesi’nde 831 numarada kayıtlı bir nüshası bulunan bu eserin bir nüshası da Millet Kütüphanesi Feyzullah Efendi kısmı 588 numaradadır.Şair Olup Kıymetli Bir Divanı VardıKadı Burhâneddîn, Arapça, Farsça ve Türkçe şiirler de yazmıştır. Azerî Türkçesi ile yazdığı Dîvân’ı meşhur olup, Rusça’ya ve batı dillerine tercüme edilmiştir. Kadı Burhâneddîn’in bu Dîvân’ı; gazel, rubâî, tuyuğ ve müfredlerden meydana gelmekte, kahramanlık ve mânevî aşkla ilgili manzûmeleri ihtiva etmektedir. Ali Şîr Nevâî gibi meşhurların nazireler yazdığı şiirleri de ihtiva eden bu eserin, Kadı Burhâneddîn’in kontrolü ile yazılan nüshası on dokuzuncu asrın sonlarında İstanbul’a gelen bir İngiliz sefîri tarafından çalınarak, Londra’daki British Muzeum’a satılmıştır. Bu eserin Türkçe ve diğer dillerde çeşitli baskıları yapılmış, hakkında bir çok makaleler yazılmıştır.  Kadı Burhâneddîn’in hayâtı ve devleti hakkında da birçok eserler yazılmış ve çalışmalar  yapılmıştır. Bunlardan en meşhuru bizzat Kadı Burhâneddîn’in arzusu ile Azîz bin Erdeşîr Esterâbâdî’nin yazdığı "Bezm-ü Rezm" adlı eserdir. Kadı Burhâneddîn’in eserlerinden biri de fıkıh ve usûl-i fıkha dair yazdığı ve Süleymâniye Kütüphanesi Ayasofya kısmında bir nüshası mevcut olan "İksîr-üs-seâdet fi esrar-il-ibâdet" kitabıdır.
Ubeydullah Han Şeybânî sülâlesinden gelen Buhârâ hükümdarlarının dördüncüsü. 1488 (H.893) senesinde doğdu. 1539 (H.946)’da elli üç yaşında vefât etti. Önce Şeybânî hükümdarlarına bağlı olarak Buhârâ hükümdarlığı yaptı. 1533 (H.940)’ta ise bütün Şeybânî Devleti’ne hükümdar oldu. Otuz sene kadar hükümdarlık yaptı. Cesur ve güçlü bir hükümdar idi. Tefsîr, hadîs, fıkıh ilimlerinde âlim idi. Arabî ve Fârisî’yi bu lisanlarda şiir yazacak kadar iyi biliyordu. Şairliğiyle de meşhur oldu. Aynı zamanda, Buhârâ’dan hareket edip, büyük orduları çöllerden geçirerek, uzak yerlere ulaştırabilen ve gittiği yerlerde zaferler kazandıran, güçlü, maharetli ve cesur bir idareci idi.Ubeydullah Han, yirmi üç yaşında Şeybânîlerin ikinci derecede (Buhârâ’da) bir hükümdarı iken, 1510 (H.916) senesinden îtibâren bütün hâdiselerde ve bilhassa savaşlarda dâima birinci derecede etkili olmuş ve dikkat çekmiştir. Genç yaşta kendini gösteren Ubeydullah Han, ciddî bir din tahsili de görmüştür. Buhârâ’da bulunan o Zamânın meşhur Ehl-i sünnet âlimlerinden ilim öğrenmiş, Nakşibendiyye büyüklerinden feyz almıştır. Şiirlerinde ve yazdığı eserlerinde, Peygamber efendimizden nakledilerek gelen Ehl-i sünnet îtikâdını anlatmıştır. Safeviler Üzerine Seferler YaptıUbeydullah Han’ın Buhârâ hükümdarlığı sırasında İran’daki Savefîler, gizli ve açık faaliyetlerle Anadolu ile Orta Asya’da şiîliği yaymaya çalışıyorlardı. Osmanlı Devleti, onların bu hareketine müdâhale ederken, Ubeydullah Han da öbür taraftan İranlılara saldırıp, memleketinde Şiîliğin yayılmasına fırsat vermedi.Ubeydullah Han, Safevîleri Horasan’dan çıkarmak için yedi defa sefer yaptı. Bu seferlerden altısında zafer kazandı. 1529 (H.935) senesinde yaptığı sefer sonunda geri çekilen Ubeydullah Han, aslında bu seferde de mağlûb olmamıştır. Çünkü bu çekilişten hemen sonra Meşhed’i, ardından da Herat’ı aldı. Dolayısıyla seferlerinin hepsinde gâlib gelmiştir. Yaptığı diğer iki savaş, Hindistan’daki Gürgâniyye Devleti’nin kurucusu olan Bâbür’e karşıdır. Ubeydullah Han, Bâbür’ü, Buhârâ ve çevresinden tamamen çıkardı.Ubeydullah Han kazandığı zaferler neticesinde Horasan bölgesindeki Herat ve Belh gibi şehirleri, Ehl-i sünnet muhaliflerinden temizledi. Bunların Orta Asya’da ilerleyip yayılmasına kesin bir şekilde mâni oldu. Bütün bu muvaffakiyetlerin yanında ayrıca halkına hizmete ve îmâra önem verdi. Mâverâünnehr’de su tesisleri ve Sabran’da Medrese-i Hâni adı verilen büyük bir medrese yaptırdı. İlmin yayılmasına hizmet edip, âlimleri himaye etti. Buhârâ’yı bir ilim ve kültür merkezi yaptı.Yavuz Sultan Selim'le MektuplaşırdıUbeydullah Han, muassırı Osmanlı sultânı Yavuz Sultan Selim Han ile dost olmuş, her iki sultan, birbirlerini Ehl-i sünnete muhalif olanlarla mücâdelelerinde desteklemişlerdir. Feridun Bey’in Münşeât-üs-selâtin adlı eserinde; Yavuz Sultan Selim Han’ın Ubeydullah Han’a iki mektubu ve onun da Yavuz Sultan Selim Han’a bir mektubu vardır.Âlim ve Şair İdiHem hükümdar, hem de âlim olan Ubeydullah Han, fıkıh ilmine dâir kitaplar ve Çağatayca bir tefsîr yazmıştır. Nâm-ı Hak adlı bir eseri de Çağatayca’ya tercüme etmiştir. Yine tecvid ve kırâat ilmine dâir Kavâid-ül-Kur’ân ve Fevâid-ül-Furkân adlı bir kitab yazmıştır. Muteber bir eser olan bu kitabını daha sonra kendisi Türkçe’ye tercüme etmiştir. Bu tercümesini on iki bölüm hâlinde yapıp, Tercüme-i Kavâid-ül-Kur’ân ve Fevâid-ül-Fürkân adını vermiştir.Ubeydullah Han’ın diğer önemli bir vasfı da şairliğidir. Yazdığı şiirlerde Kul Ubeydî, bâzan da Ubeydî mahlasını kullanmıştır. Çağatay Türkçesi ile yazdığı şiirleri, bir dîvân teşkil eder. Ayrıca Arabî ve Fârisî şiirleri de vardır. Şiirleri daha ziyâde Ahmed Yesevî hazretlerinin hikmetleri tarzındadır.Ubeydullah Han’ın edebî şöhreti de, Orta Asya hudûdlarının dışına çıkmıştır. Nitekim manzumelerine Osmanlı sahasında ortaya konan mecmualarda da rastlanmaktadır. Arapça şiirlerini ihtivâ eden Makâlat’ı, Çağatayca Kitâbu Mukaddimet-üs-salât’ı ve dînî bir manzume ile Şevknâme, Sabırnâme, Gayretnâme ve muammaları yanında tercih-i bendlerini ihtiva eden bir Dîvân’ı bulunmaktadır.
Berkyaruk Selçuklu hükümdarı. İsmi, Ebü’l-Muzaffer Berkyaruk bin Melikşah bin Alparslan bin Dâvûd bin Mîkâil bin Selçuk bin Dukak’tır. Melikşâh’ın büyük oğludur. Doğum târihi belli değildir. Babasının vefâtı esnasında, 13-14 yaşlarında idi. 23 Aralık 1104 (H.498) senesinde yirmi altı yaşında vefât etti. Cenaze namazı büyük bir kalabalık tarafından kılındıktan sonra, İsfehân’a götürülerek türbesine defnolundu.Sultan Berkyaruk’un sultanlık devresi, başından sonuna kadar büyük sıkıntılar içinde geçti. Devletin birlik ve beraberliğini sağlamak için, kardeşleri ve amcalarıyla harbetmek mecburiyetinde kaldı. Büyük mücâdeleler verdi. Neticede Selçuklu Devleti’ni bir bayrak altında toplamayı başardı.Melikşah vefât edince, henüz çok küçük olan oğlu Mahmûd, sultan ilân edildi. Buna rızâ göstermeyen vezir Nizâmülmülk taraftarları, Rey şehrinde Melikşah’ın diğer oğlu Berkyaruk’u tahta çıkarıp sultan ilân ettiler. Berkyaruk, birliğin temininin devlet için şart olduğu inancıyla bir ordu hazırlayıp, İsfehan üzerine yürüdü. Kardeşini destekleyen kuvvetleri Burûcird mevkiinde yendi. Sonra, sultan tanınmak şartıyla kardeşine, İsfehan ve Fars eyâletlerinden bâzılarını verdi.Sultanlığı Tasdik EdildiBerkyaruk, sultanlığını İslâm âleminde de meşru kılmak maksadı ile, 1094 (H.487) senesinde Bağdad’a geldi. Halîfe-i müslimîn Muktedî Biemrillah, Berkyaruk’un birlik ve beraberliği sağlamadaki muvaffakiyetini göz önünde bulundurarak, adını hutbeye koydurdu ve ona Rükneddîn lakabını verdi. Hil’atlar giydirdi. Berkyaruk’a sultanlığının tasdik edildiğine dâir menşur, terkî (tuğra) çekme yetkisi gibi sultanlık alâmetleri de verildi.Halîfe tarafından, Berkyaruk’un sultanlığının tasdik edildiği sıralarda, amcası Tutuş, Harran, Urfa ve el-Cezîre’yi ele geçirdi ve Hemedân yakınlarına geldi. İsfehan istikâmetine gitmekte olan Berkyaruk üzerine birlik gönderip, onu zor durumda bıraktı. Berkyaruk, yanında Emir Porsuk, Emir Gümüştegin Candar gibi beyleriyle perişan bir hâlde İsfehan’a sığınınca, kardeşi Mahmûd’un adamlarınca yakalanıp gözlerine mil çekilmek istendi. Fakat Allahü teâlânın takdiri ile kurtuldu. Kardeşi Mahmûd’un aniden çiçek hastalığından vefâtı üzerine komutanlar, Berkyaruk’u sultan îlân ettiler. Berkyaruk, yeni bir ordu hazırladı. Bu sırada Hemedân’a gelen amcası Tutuş’la Rey şehri yakınlarında Taşlıköyü düzlüğünde karşılaştı.25 Şubat 1095 Târihindeki bu muharebede Tutuş öldürüldü. Bu sırada Horasan’a hâkim olan amcası Arslan Argun, bağımsızlığını îlân etti. Berkyaruk, burada asayişi sağlamak için kardeşi Sencer’i Horasan’a yolladı. Kendisi de arkasından gitti. Sonra Sencer’i buraya vali tâyin etti. Böylece bütün Selçuklu Devleti’ne hâkim olan Berkyaruk, kardeşi Muhammed Tapar’ı, Erran’a; dayısı İsmâiloğlu Mevdüd’ü Azerbaycan’a; Tutuş’un iki oğlunu Suriye’ye vali tâyin etti. Birinci Kılıç Arslan’ın Anadolu, Turan Şah’ın da Kirman sultanlığını tanıdı. Bu sırada haçlı seferleri başladı (1096 -1270)Haçlılarla Amansız MücadeleHaçlılar, çekirge sürüsü gibi Anadolu’ya gelip, 20 Ekim 1097 (H.490)’da Antakya’yı kuşattılar. Sultan Berkyaruk, civardaki beylerden, birlik olup haçlılara karşı savaşmalarını istedi. Haçlı tehlikesini bertaraf etmek için Musul vâlisi Kürboğa’yı başkumandan tâyin etti ve el-Cezîre kuvvetleriyle birlikte Suriye’ye gönderdi. Ancak Kürboğa, ağır davrandı. 1098 (H.491)’de Musul’dan harekete geçip muhasara altındaki Antakya’ya gideceği yerde, Kont Baudouin’in hâkimiyetine giren Urfa’yı kuşattı. Kuşatmadan bir netice alamayınca, haçlıların şehre girişlerinden bir gün sonra Antakya’ya geldi.Ordu, önce şehrin dağ tarafındaki kısmında konakladı. Firûz adlı bir hâin Ermeninin yardımıyla şehre giren haçlıları dört bir yandan muhasara etti. Haçlı ordusu şehirde zulmünü yapmış, ahâliyi soymuş, çoluk-çocuk, genç-ihtiyar demeden kılıçtan geçirmişti. Ancak şehrin iç kalesinde direnen bir avuç Müslüman kalmıştı. Nihâyet muhasara başladı. Gerek dışarıdan, gerek içeriden hücumlarla, Müslüman ordusu, haçlı sürülerini çok müşkül duruma düşürdü. Şehir içinde yiyecek de kalmamıştı. Haçlılar, bütün ağırlıklarını alarak şehri terketmek istediklerini bildirdiler. Kendisinden çok emin bulunan Kürboğa bu isteklerini reddetti.Kendisine çok güvenen Kürboğa, yanındaki subayları, komutanları hor görüp, görüşlerine değer vermedi. Bu davranışları bilhassa Suriye birliklerini rahatsız etti. Bu tedirginliği diğer beyler de duydular. Emir ve komuta mevkiindeki beyler arasında başlayan huzursuzluktan, haçlılar haberdâr oldu. Aynı zamanda haçlıların moralini yükseltici bâzı şayialar yayıldı. Kendileri için durumu müsâit gören haçlılar, 28 Haziran sabahı grup grup sur dışına çıkarak İslâm ordusuna hücum ettiler. Haçlıların üzerine hücum edilmesi gerektiğini belirten beylere kulak asmayan Kürboğa, sonunda Müslüman ordusunun dağılmasına sebeb oldu. Bu fitne sebebi ile yolları açılan haçlı sürüleri, bir çok yerleri yakıp yıkarak, ilerlediler ve 15 Temmuz 1099’da Kudüs’ü ele geçirip kana buladılar. Kadın-kız, çocuk-ihtiyar demeden yetmiş bin kişiyi kılıçtan geçirdiler.Büyük Selçuklu Devleti İki Sultanlığa AyrıldıSultan Berkyaruk, haçlılar ile mücâdeleye girdiği sırada, Gence vâliliğine tâyin ettiği baba bir kardeşi Tapar’ın isyanıyla karşılaştı. İki kardeş arasındaki muharebeler bir müddet devam etti. Neticede Tapar yenildi. Fakat yapılan andlaşma ile Azerbaycan’da Sefîd-Rûd hudud olmak üzere Kafkasya’dan Suriye’ye kadar bütün vilâyetler Tapar’a bırakıldı. Bu durumda, Büyük Selçuklu Devleti iki sultanlığa ayrıldı.Berkyaruk, kardeşleri ile uğraşırken, haçlılar ile, mücâdele imkânı bulamadı. Ayrıca Bâtınîlik ismindeki sapık fırka ile de gerektiği şekilde ilgilenemedi. Bâtınîler; haramı helâl sayar, ibâdetlere lüzum yoktur derlerdi. Kandırılan gençlere Ehl-i sünnet îtikâdını kötülerler, onları haram işlemeye alıştırırlar, bunun için âyet-i kerîmelere ve hadîs-i şeriflere yanlış mânâ vermekten çekinmezlerdi.Sultanlığı büyük sıkıntılar içinde geçen Berkyaruk, yumuşak huylu, asil, çok cömert, sabırlı ve güzel ahlâk sahibi bir hükümdardı. Affı çoktu. vefâtından kısa bir süre önce oğlu Melikşah’ı veliaht îlân edip, ona beylerinden Ayaz’ı atabeg tâyin etti. Bir çok hastalıklara da sabretti. Nihâyet 23 Aralık 1104 (H.498) târihinde ebedî âleme göçtü. Kabri İsfehan’dadır.
Selim Cihangir Şah Hindistan’daki Gürgâniyye Devleti’nin dördüncü sultânı. Ekber Şah’ın oğlu, Hürrem Şah Cihan’ın babasıdır. 1569 (H.977)’de Fethpûr’da doğdu. 3 Kasım 1605’de tahta çıktı. İngilizler’e Hindistan’da ticâret için ilk olarak yerleşme yerleri verdi. İmâm-ı Rabbânî hazretlerini 1617 (H.1027)’de hapsetti. İki sene sonra, pişman olup özür dilemesine rağmen, iki sene askerde bıraktı. 1627 (H.1037)’de Lahor’ da vefât etti.Selîm Cihangir Şah, babası Ekber Şah’ın çevresindeki, sapık fikirleri ile insanları doğru yoldan ayıran kimselerden bir şeyler öğrenmeye çalıştı. Babası Ekber Şah’a tanrı diye tapanların fikirleri, onu tatmin etmedi. Doğru dürüst bir tahsil ve terbiye görmediği gibi, kendisini, içki ve afyona kaptırdı. Fakat ilme ve ava meraklıydı. Lalası Hân-ı Hânân Abdürrahîm Han’dan az da olsa, istifâde etti. Daha şehzadeliğinde babasının bozuk fikirlerinde akıl hocası olan vezir Ebü’l-Fadl’ı öldürdü. Babasının sapıklıklarına karşı çıktığı için araları açıldı. Hattâ babası onu veliahdlıktan uzaklaştırıp, yerine torunu ve Cihangir’in oğlu Hüsrev’i geçirmek istedi. Bir Hind racasının kızı ile evli olan Hüsrev, dedesinin sapık fikirlerini benimsiyor, Müslümanlara düşmanlık ediyordu.Ekber Şah’ın kötülüklerine bir son vermek için hazırlık yapan Müslümanlar, yerine Hüsrev’i veliahd tâyin etmek niyetinde olduğunu duyunca, daha az zararlı olan Cihangir Şah’ı desteklediler. Bilhassa İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin talebelerinden ve devlet ileri gelenlerinden olan Seyyid Şeyh Ferîd, Cihangir’e isyan eden en güçlü rakibi ve oğlu Hüsrev’in isyanını bastırdı. Bu yüzden Cihangir Şah, Şeyh Ferîd’e Nevvâb Murtezâ Han ünvanını verdi ve çadırında bizzat ziyaret ederek, Gücerât vâliliğine tâyin etti. Hüsrev’e yardım eden Sih gurusu Arjan Dev, saraya çağrılarak öldürüldü. Bu durum Sihlerle devletin arasını açtı.Cihangir Şah’ın tahta çıkması, Müslümanlara rahat nefes alma imkânı verdi. Fakat o, babasının adamlarına da hürriyet verdi. Bütün eski rakiplerini içine alacak şekilde af îlân etti. Ebü’l-Fadl’ın oğlu Abdurrahmân’ın rütbesini yükseltti. Hüsrev’e arka çıkanları bile affetti. 1611 yılında, eski kumandanlarından Şir Afgan’ın kırk yaşlarındaki dul karısı Nûr Cihan’la evlendi. Zekî ve kültürlü bir kadın olan Nûr Cihan, Cihangir’in irâdesine hâkim oldu. Eski kocasından olan kızını şehzade Şehriyar’la evlendirdi. Nûr Cihan’ın; İranlı bir râfizî olan babası Gıyas Bey ve yakınları devletin üst kademelerine yükseldiler. Bunlar arasında kardeşi Âsaf Han da vardı. Âsaf Han sonradan başvezir oldu. Âsaf Han’ın kızı Mümtaz Han, şehzade Hürrem’le (Şah Cihan) evlendi. Nûr Cihân’ın akrabaları sayesinde, İran’ın askerî, ilmî ve idarî şahsiyetleri, şâirleri Hindistan’a akın ettiler. Bir râfizîyi baş müfti yaptılar. Devlet dâirelerine rastgele adam alınmaya başlandı. “Sulh-ı kül yapacağız” iddiasıyla sözde herkesi memnun edecek şeyler yapmak istediler. Devlet harcamaları çoğaldı ve rüşvet aldı yürüdü. İngilizlere ticâret için yerleşme yeri verildi. İmparatorluğun genişlemesi durma noktasına geldi. Kandehar kalesi İranlıların eline geçti. Fırsat ele geçince, İranlıların hakkından gelinmesini Nûr Cihan önledi. Nûr Cihan’ın yakınları tarafından Bâbürlü sarayı lükse alıştırıldı. Sarayda görülen lüks ve rahatın asilzadeler tarafından da taklid edilmesi, savurganlık, yolsuzluk ve ahlâk düşkünlüğü devrinin başlamasına sebeb oldu. Bu hâl, Tîmûroğulları Devleti’nin idarî mekanizmasında tamiri mümkün olmayan hasarlara sebeb oldu. Nûr Cihan da bizzat saray seviyesinde yolsuzlukların başlamasından mesuldü. Âsaf Han ise, İngilizlerle olan münâsebetlerinde hediyeye düşkün bir şahsiyet olduğunu gösterdi. İranlılar gelmeden önce, Gürkanlı devlet adamlarının sâde bir yaşayışları vardı. Çünkü ananevî Hind hayat felsefesi dâimâ elde bulunanla kifayet edilmesi şeklinde idi. İslâmiyet ise bu kadar olmamakla birlikte, yine yaşama şeklinin seviyesine bir takım tahditler koyuyor, israfı haram kılıyordu. Ancak Nûr Cihan’la Hindistan’a gelen İranlılar, bu tür uhrevî düşüncelere yakınlık gösteren bir hayâta yanaşmadılar. Onların tesiri altında kalan pek çok şahıs, lüks yaşamayı varlıklarının sebebi kabul etme hatâsına düştüler. Israfın artmasının bir diğer sebebi de, bilhassa üst tabakanın Avrupalılarla temas kurmaları oldu. İngilizler asilzadeler satmak üzere incik boncuk getirerek, bunları çok pahalıya satıyorlardı. Cihangir, her türlü oyuncağa, antika şeylere çocukça bir alâka gösteriyordu. Covert isimli bir ecnebî, altından yapılmış bir düdük verdiğinde, hükümdar bundan hoşlanarak düdüğü bir saat boyunca çaldı. Hele Gücerât vâlisi Seyyid Şeyh Ferîd’in (Mürtezâ Hân) vefâtı ile Cihangir Şah iyiden kontrolden çıktı. Çevresindeki Eshâb-ı kirâm düşmanı râfizîler onu Ehl-i sünnet âlimlerine ve Ehl-i sünnet Müslümanlara karşı kışkırtmaya başladılar. O sırada Hindistan’da yaşayan, ariflerin ışığı, velîlerin önderi, İslâm’ın bekçisi ve Müslümanların baş tacı İmâm-ı Rabbânî müceddid ve münevvir-i elf-i sânî Şeyh Ahmed-i Fârûkî Serhendî hazretleri, insanların kurtulması, ebedî saâdetlere kavuşması için Serhend’deki medresesinde talebelere ilim öğretiyor, insanlara nasîhat veriyordu. Hazreti Ömer’in yirmi dokuzuncu torunu olan bu mübarek, muhterem zât, tâ Resûlullah sallallahü aleyhi ve sellem efendimizden akıp gelen feyz ve bereketleri taliblerinin kalblerine akıtıyor, dünyâya nûr, ışık saçıyordu.Sevgili Peygamberimizin; “Ümmetimden Sıla isminde biri gelecektir. Onun şefâati ile Cennet’e çok kimseler girecektir” hadîs-i şerîfiyle kendisine işâret buyrulan İmâm-ı Rabbânî hazretlerini hasedçiler, Cihangir Şâh’a şikâyet edip, hakkında olmadık şeyler söyleyerek iftiralarda bulundular. Hindistan’da Ehl-i sünnet düşmanı pek çok mezhebsiz, elele vererek, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin, memleketin en sağlam ve korkunç kalesi olan Guvalyar’a hapsedilmesine sebeb oldular. Bülbüllerin, aşağı insanların kafesine sokulması gibi, İmâm’ın mübarek güneş yüzü, Müslümanların nazarından perdelendi. Ayın on dördü, siyah bulutla örtüldü. Hind’in Âzâd ismi ile meşhur edîbi Seyyid Gulâm Ali, o gecenin kararışını, gâyet güzel şiirlerle dile getirmiştir.Kalede hapis bulunan binlerce kâfir, İmâm’ın bereketi sayesinde îmân ve İslâm ile şereflendi. Bir çok günahkâr, tövbe etti. Hattâ, bâzıları yüksek âlim oldu. Sultan’ın veziri Ehl-i sünnet düşmanı olduğundan, zindanda İmâm’ın başına kardeşini tâyin etmiş ve çok şiddetli davranmasını söylemişti. O ise, İmâm’dan çeşitli kerâmetler, üzülmek yerine heybet, sabır ve hattâ neşe görerek tövbe etmiş, bozuk îtikâdını düzelterek Ehl-i sünnet olmakla şereflenmiş, İmâm’ın hâlis talebelerinden olmuştu.Sultan’ı incitmek, bütün insanlara zarar verirİmâm-ı Rabbânî, hapis iken, Sultan’a hep hayır duâ ediyordu. Hattâ, İmâm’ın talebelerinden bâzısı, Sultan’a kastetmek istedi. Bunu yapabilecek kudrette oldukları hâlde İmâm onları, rüyâlarında ve uyanık iken men etti. Sultan’a hayır duâ etmelerini emretti. “Sultan’ı incitmek, bütün insanlara zarar verir” buyurdu.Hazreti İmâm kalede iki veya üç sene kaldıktan sonra, Sultan, yaptığına pişman oldu. Hapisten çıkarıp ikram ve ihsanda bulundu. Bir müddet, asker arasında kalmasını istedi. Sonra serbest bırakıp ihtiramla vatanına gönderdi. İmâm-ı Rabbânî, evvelce bulunduğu hâllerin ve makamların binlerce üstünde derecelere yükselmiş olarak avdet buyurdu. Sultan Cihangir’e yazdığı mektuplarla emr-i ma’rûfta bulundu. Bu mektublar, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin Mektûbât’ında yer almaktadır. Sultan Cihangir’in râfizî îtikâdlı hanımı Nûr Cihan’ın hâkimiyeti tamamen ele geçirmesi ve damadı şehzade Şehriyâr’ı Cihangir’e velîahd yapma niyetleri, Şehzade Hürrem’in isyanına sebeb oldu. Nûr Cihan’ın faaliyetlerinden rahatsız olan Mehabet Han da, bu isyana katıldı. Hattâ Cihangir’i esir alarak, yedi-sekiz ay kontrolünde tuttu. Daha sonra serbest bıraktı. Şehzade Hürrem de babasına itâat etti. Racputan’a ve Dekken’e yapılan seferlerde komuta kudretini ortaya koyarak, mühim başarılar elde etmiş olan Şehzade Hürrem (Şah Cihan), babasının son günlerinde tekrar isyan etmek istedi. Çevresindeki herkes isyana teşvik ediyor, babası Cihangir’in vefâtından sonra üvey annesi Nûr Cihan’ın kendi dâmâdı şehzade Şehriyâr’ı başa geçireceğini söylüyordu. Bâzı kimselerin tavsiyesi üzerine, zamânın büyüğü, İmâm-ı Rabbânî hazretlerine hâlini arz etti.İmâm-ı Rabbânî ona nasîhatte bulunup, babasına karşı gelmesine mâni oldu ve; “Babana git, elini öp, gönlünü al! Yakında vefât edecek, saltanat sana kalacaktır” buyurarak müjde verdi. Söz dinleyen şehzade Hürrem, isyandan vazgeçip babasına itâat etti. Çok geçmeden Cihangir Şah vefât etti (1627). Nûr Cihan, dâmâdı Şehriyâr’ı, kardeşi Âsaf Han da kendi dâmâdı Hürrem’i tahta geçirmek için faaliyete geçtiler. Ancak, İmâm-ı Rabbânî hazretlerinin müjdelediği gibi, mücâdele şehzade Hürrem’in lehine neticelendi. Bu sonuç onun, Şah Cihan adıyla tahta geçmesine yol açtı.
Süleyman Şah Anadolu fâtihi ve Türkiye Selçuklu Devleti’nin kurucusu, ismi, Rükneddîn Süleyman bin Kutalmış bin Arslan Yabgu bin Selçuk’dur. Babası Kutalmış, Tuğrul Bey’e karşı saltanat mücâdelesi yapmış ve onun ölümü üzerine payitaht olan Rey’e girerek hükümdarlığını îlân etmişti. Fakat aynı maksatla hareket eden yeğeni Alparslan ile yaptığı savaşta ölmüş ve oğulları, Alparslan tarafından muhafaza altına alınmıştı. Âli-cenaplıkta amcasından ve babasından geri kalmayan Alparslan, bütün esirleri affederek, Kutalmışoğullarını Melik ve Emir ünvanları ile, Anadolu hududunda gazaya memur etti.Kutalmışoğlu Süleyman Şah ve ağabeyi Mansur, Alparslan’la birlikte Malazgirt savaşına katıldı. Gösterdiği kahramanlıkların bir mükâfaatı olarak Anadolu’da fethettiği yerlerin kendisine verilmesi imtiyazını alan Süleyman Şah, kardeşleri Alp İliğ ile Devlet’i ve ağabeyi Mansur’u da yanına alarak, Anadolu’ya gitti. Urfa-Birecik civarına vardılar. Burada Artuk Bey’in bölgeden ayrılması ile Türkmenleri etraflarında toplamaya başladılar. Bu Türkmenler, başlarına geçecek bir Selçuklu beyine muhtaç bulunuyorlardı. Kutalmışoğulları 1074’de Suriye’de Melikşah’ın tâbiiyyetini kabul eden Türkmen beyi Atsız’a karşı mücâdeleleri ile târih sahnesine çıktılar. Bu mücâdelede Süleyman Bey’in kardeşleri, Atsız’a esir düştüler. Bu sırada Haleb’i muhâsara eden Süleyman Bey’e şehri müdâfaa eden Nasır mal vererek, muhâsaradan vazgeçirdi.Süleyman Bey, daha sonra Antakya’yı kuşattı. Şehrin Bizans vâlisi ile bir anlaşma yaparak bu havaliyi akınlardan korumak mukabilinde senelik 20.000 dînâr haraca bağladı.İznik'i Başkent YaptıAnadolu’ya giren Süleyman Bey, Konya ve havalisini mahallî Rum hâkimlerinden aldı. Hiç bir mukavemetle karşılaşmadan 1075’de İznik’i feth ederek merkez yaptı. İznik’e yerleştikten sonra Bizans İmparatorluğu’nun buhranlı durumundan faydalanmasını bilen Süleyman Şah, Bizans’da başlayan taht kavgalarına karıştı ve Botaniates’in imparator olmasında rol oynadı. Böylece devletini kuvvetlendirerek, hâkimiyetini genişletti. Bu sayede Türk ordusu 1078 senesinde Üsküdar önlerinde karargâh kurdu. Daha sonra imparator olmak isteyen Melissenos’u da desteklemek suretiyle Frikya ve Batı Anadolu’da fetihlerde bulundu. 1080’de üzerine gönderilen bir Bizans ordusunu bozguna uğrattı ve İstanbul boğazının Anadolu sahillerini ele geçirerek gümrük dâireleri kurup, gemileri kontrole başladı. Donanmasının olmaması İstanbul’un fethine mâni oldu. 1081 senesinde imparator olan Alexis Komnenos ilk iş olarak Süleyman Şah ile anlaşarak Balkanlardaki gayr-i müslim Türklerin istilâlarına karşı koyabilmek için serbest kaldı. Süleyman Şah da, topraklarını doğuda genişletme imkânı buldu. Yapılan antlaşmada Drakon deresi hudud sayıldı. Süleyman Şah, boğazdan biraz uzaklaşmasına rağmen, bütün Anadolu’nun hâkimi olduğunu imparatora tasdik ettirdi ve Melik ünvanını aldı. Süleyman Şah’ın bu ünvanı aynı sene halîfe tarafından da tasdik edildi.Adana ve  Tarsus'u   Feth EttiAnadolu’da Bizans hâkimiyetinin çökmesi üzerine Fırat boylarında ve Kilikya’da bir takım Ermeni reisleri ortaya çıktı. Bunlar arasında Kilikya hâkimi Filaretos, Malatya hâkimi Gabriel’i de tâbiiyyetine alarak Türkiye Selçuklu Devleti’nin, İslâm ülkeleri ile münâsebetlerini kesmeye çalışıyordu. 1082’de doğuya yönelen Süleyman Şah, Adana, Tarsus, Mesisa ve Anazarba şehirlerini fethederek bütün Kilikya’yı topraklarına kattı. Topraklarının elinden çıktığını ve Hıristiyanların kendisine hıyanet ettiğini gören Filaretos, Melikşah’a giderek yardım istedi. Durumu fırsat bilen Antakya’nın Hıristiyan halkı da Süleyman Şah’a adam göndererek şehri kendisine teslim etmeyi teklif ettiler.Ani Bir  Baskınla Antalya Feth EdildiSüleyman Şah, ordusuyla Antakya üzerine sefere çıktı. Hareketini duyurmamak için geceleri yol alıyor, gündüzleri dinleniyor, ıssız ve sapa yolları tâkib ediyordu. Emniyet ve gizlilik sebebiyle Kilikya sahilinde askerlerini gemilere bindirerek, Asi nehri yolu ile aniden Antakya surları önüne çıkardı. Vaktin gece olmasından faydalanarak üç yüz atlı ile Faris kapısından şehre girdi. Sabahleyin Türk askerlerinin sesleriyle uyanan halk birden şaşırdı. Türk askerleri dalgalar hâlinde şehre girmeğe devam ediyordu. Türk sultânının geldiğini ve askerlerin kimseye dokunmadığını anlayan halk, sakince evlerine döndü. Filaretos’a bağlı muhafızlar Antakya kalesine sığındılar. Böylece 1084 senesinde Antakya fethedildi ve kale de bir süre kuşatıldı. Filaretos’un adamları, su ve erzağın azalması ve kendilerine emân verilmesi sebebiyle 1085 senesinde kaleyi teslim ettiler. Süleyman Şah, ortaçağda ve Hıristiyanlık târihinde çok meşhur bir patriklik merkezi olan bu târihî şehri, 969 senesinden beri işgal eden gayr-i müslimlerin elinden kurtardı.Süleyman Şah’ın Marmara sahillerinden Antakya’ya kadar uzayan ve Suriye’de genişlemeye başlayan hâkimiyeti, Melikşah’ın tabileri ile bir rekabet ve çatışmaya girmesine sebeb oldu. Süleyman Şah, Antakya’yı fethettikten sonra Melikşah’a elçiler gönderdi. Bu sırada Melikşah, Doğu Anadolu ve Suriye meselelerini hâlletmek için harekete geçmiş, fakat 1085 senesinde Horasan’da kardeşi Tekiş isyan edince o tarafa yönelmişti. Bu durumda eski Musul emîri Şerefüddevle Müslim’in itâatini kabul ederek Musul ile Halep eyâletlerini de tekrar kendisine bıraktı. Süleyman Şah ile Müslim arasında hâkimiyet ve menfaat çatışması başladı. Daha önce Antakya’dan cizye alan Müslim, bu parayı Süleyman Şah’dan da isteyince, Müslümanın cizye vermeyeceğini söyleyerek bu isteği reddetti. Müslim’in Antakya, Süleyman Şah’ın da Haleb civarına asker göndermeleri, aralarında muharebenin başlamasına sebeb oldu. İki ordu 1085 senesi Haziran ayında Amik ovasına akan Afrin çayı üzerinde Kunahil mevkiinde karşılaştı. Süleyman Şah, Haleb hâkimi Müslim’i yendi ve şehri kuşattı.Bu zaferden sonra Haleb’i kuşatması Süleyman Şah’ı, Şam meliki Tutuş ile karşı karşıya getirdi. Büyük bir Türkmen kuvvetine sâhib olan ve Anadolu’da fetihleriyle meşhur olan Eksükoğlu Artuk Bey de Tutuş ile birlikte bulunuyordu. İki ordu Haleb’in yaklaşık beş kilometre yakınında Ayn Seylem mevkiinde 1086 senesi Haziran ayında karşılaştı. Amca çocukları olan iki Selçuklu meliki arasında çok şiddetli bir muharebe oldu. Suriye seferinde Süleyman Şah’a katılan Çubuk ve diğer Türkmen beyle Tutuş tarafına geçerek Süleyman Şah’ın ordusunun bozulmasına sebeb oldular. Bu yüzden meydana gelen kargaşalık sonunda Süleyman Şah hezîmeti önliyemedi ve muhârebe meydanında şehit oldu. Tutuş, Süleyman Şah’ın cenazesini Haleb kapısına defnettirdi.Bütün Türkmenleri BirleştirdiSüleyman Şah, Anadolu’da Türk hâkimiyetini kurmakla, Türkiye târihinde çok mümtaz bir mevkie sahiptir. 1075’de kurduğu Türkiye Selçukluları Devleti ile bütün Türkmenleri birleştirerek, Türkiye târihinde yeni bir devir başlattı. Süleyman Şah’ın ölümünden sonra Melikşah’ın Anadolu’da hâkimiyet kurma gayretlerine rağmen Birinci Kılıç Arslan’ın İznik tahtını ele geçirmesine kadar (1092) sultansız kalan Türkiye Selçuklu Devleti, yine de kendi istiklâl ve mevcudiyetini muhafaza etti. Bu durum Türkiye Selçuklu Devleti’nin ne kadar sağlam esaslar üzerine kurulduğunu göstermektedir.Süleyman Şah askerlerine ve tabeasına çok iyi muamele ederdi. Antakya Hıristiyanlarının onu davet etmeleri adaletinin meşhur olmasından idi. Bizanslılar zamânında Anadolu’da büyük toprak sahiplerinin elinde esir veya topraksız duruma düşen köylüler, onun hâkimiyetinde hürriyete ve toprağa kavuştular. Onlar da göçebe Oğuzlar gibi Süleyman Şah’a bağlanıp onun hâkimiyetini kuvvetlendirdiler.Süleyman Şah, toprakları köylülere dağıtmak suretiyle hem onları kendisine bağlıyor, hem de mahsûlün artmasını sağlıyordu. Göçebe Oğuzlar da, tedricen boş kalan ve devlete intikâl eden topraklara yerleştirilmişlerdi. Süleyman Şah, Anadolu’da Osmanlılara da intikal eden Mîri toprak rejimi, yâni mülkiyeti devlete, tasarrufu köylülere âid sistemi kurdu.Anadolu’yu fethederek Müslüman Türk’e vatan yapan Süleyman Şah, Anadolu Türkleri arasında gâzilik payesi almış ve efsânevî bir hüviyet kazanmıştır.
Kök Böri Erbil Atabeyi. Adı El-Mâlik el-Muazzam Muzaffer ed-Din Ebû Nasr’dır. Beg Teginliler sülâlesinin Türkmen boyundan Zeyneddîn Ali’nin oğludur. 1154 yılında doğdu.
Babası Zeyneddîn Ali Küçük Beg Tegin, Musul Atabeylerinden İmâdeddîn Zengî’nin kumandanlarındandı. İmâdeddîn Zengî tarafından Musul vâlisi tâyin edildi. İmâdeddîn Zengî’nin ölümünden sonra, Zeyneddîn Ali, sınırlarını Şehrizor, Hakkâri, Tekrit, İmâdiye, Sincar Sahrâsı ile Harran Kalesini içine alacak şekilde genişletti.

Zeyneddîn Ali, son zamanlarında yaşlılığı ve hastalığı sebebiyle iktâlarını Musul Atabeyi Kutbeddîn Mevdûd’a bırakarak Erbil’e çekildi. Kök Böri o zaman on dört yaşında idi. O yıl babası ölen Kök Böri, Erbil atabeyi oldu. Fakat Erbil’i idâre ile vazifeli Mücâhidüddîn Kaymaz ile arası açıldı. Kaymaz, Kök Böri’nin idârecilik için yetersiz olduğunu, halîfeye bildirdi. Halîfenin muvâfakatını alarak, Kök Böri’yi tevkif etti. Bir müddet sonra hapisten çıkarılan Kök Böri, giderek Erbil hâkimiyetini yeniden temin için teşebbüslerde bulundu ise de, başarılı olamadı.

Bağdad’dan Musul’a gelen Kök Böri, Musul Atabeyi İkinci Seyfeddîn Gâzi’nin hizmetine girdi. Seyfeddîn Gâzi de, Kök Böri’ye Harran şehrinin idâresini verdi.

Bu sıralarda Hama, Humus ve Baalbek’i alıp, Sincar Sahrâsına kadar gelen Selâhaddîn Eyyûbî, Seyfeddîn Gâzi’yi mağlup etti. İkinci karşılaşmalarında Seyfeddîn Gâzi, Selâhaddîn Eyyûbî’ye yine yenildi. Kök Böri bu ikinci karşılaşmada çok kahramanlık gösterdi. Eyyûbî ordusunun sol kanadını bozguna uğrattı fakat hezîmeti önleyemedi. Öteden beri kendisine hasım olan Kaymaz’ın Musul idâresinin başına gelmesini istemeyen Kök Böri, Selâhaddîn Eyyûbî’ye haber göndererek, kendisine tâbi olacağını ve Harran’a gelmesini, kendisine yardım edeceğini bildirdi. Bunun üzerine Urfa’yı zapteden Selâhaddîn Eyyûbî, Urfa’yı Harran’a bağlayarak idâresini Kök Böri’ye verdi.

Selâhaddîn Eyyûbî’nin hemşiresi Râbia Hâtun ile evlenen Kök Böri, birkaç sene Selâhaddîn Eyyûbî’nin yanında kaldı. Haçlılara karşı olan mücâdelesinde çok kahramanlık gösterdi. Asıl şöhretine bu savaşlarda kavuştu. Saffâriye’de Haçlıları bozguna uğrattı. Kudüs kapılarının açılmasını ve Frenk Krallığının ortadan kaldırılmasını sağlayan Hattin Savaşı’nda Kök Böri’nin mühim rolü oldu. Bu zaferlerden sonra tekrar Erbil’e döndü. Kırk dört yıl Erbil Atabeyi sıfatı ile bölgeye hâkim oldu.

Cengiz’in Moğol sürülerinin yağma ve çapulculuklarından, idâresi altındaki yerleri kahramanca korudu. Ömrü mücâdele ile geçen Kök Böri, dînine bağlı olan, âlimleri ve fakîhleri, himâye eden yardım müesseseleri kurmakta da devrinin seçkin devlet adamlarından idi. Câmi, medrese, han, misâfirhâne, hastâne; dul ve yaşlı kadınlar, süt emen yetim çocuklar için bakım evleri ve çocuk yuvaları yaptırdı. Çocuklara süt anneleri tuttu. Körler için dört tâne alilhâne, kurdurdu ve bütün bunların masraflarını karşılamak üzere zengin vakıflar tesis etti. Fakirlere, ihtiyar ve muhtaçlara her gün ekmek, mevsimlere göre de elbise ve diğer ihtiyaçlarını dağıtırdı. Erbil misafirhânelerinde yedirilip yatırılan herkese giderken de yol paraları verilirdi.

Her yıl hac seferleri tertip ederdi. Hacıların yoldaki emniyetini sağlamak için yanlarına muhafız verirdi. Ayrıca memurlar tâyin edip, ellerine bol miktarda para vererek Mekke ve Medîne’deki fakir ve muhtaçlara dağıttırırdı. Mekke’de çok hayrâtı vardı. Arafat’a ilk olarak su getirtti. En büyük zevki, sofilerin, âlimlerin sohbetinde bulunmak, onların münâzaralarını dinlemek idi. Bunun için çok zaman medrese ve hânegâhlarda sabahlardı. Erbil, zamânında ilim, irfan ve medeniyet merkezi olmuştu. Şehrin kalesini iyice tâmir ettirdi. Yeni binâlar yaptırdı.

Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) çok sevdiğinin işâreti olarak İslâm âleminde ilk, büyük, muhteşem mevlit törenleri düzenledi. Zamanla törenler bütün İslâm ülkelerine yayıldı. Mezarı Kûfe’de Hazreti Ali’nin kabri yanındadır.
Şah Cihan Hindistan’da Bâbürlüler Devleti hükümdarlarından. Selim Cihangir Şah’ın oğludur. 1592’de Lahor’da doğdu. Sarayda iyi bir tahsil gördü. Şehzâdeliği önemli devlet hizmetleriyle geçti.Ağabeyi Hüsrev Han meselesinden dolayı babasına karşı geldi. Askerinin çokluğuna ve babası tarafındaki kumandanların kalpten kendisine bağlı olmalarına rağmen zafer kazanamadı. O zamânın büyük âlimi İmâm-ı Rabbânî Müceddid-i Elf-i Sânî’ye giderek, muvaffak olmasına duâ etmesi için yalvardı. Büyük İmâm (kuddise sirruh) babasına karşı gelmesine mâni olup, nasîhat etti:“Babana git, elini öp, gönlünü al! Yakında vefât edecek, saltanat sana kalacaktır” diye müjde verdi.Şah Cihan emirlerini dinledi ve arzusundan vaz geçti. Az zaman sonra 1637’de babası vefât edince Agra’da “Ebü’l-Muzaffer Şihâbüddîn” ünvanı ile Bâbürlü tahtına çıktı.1630 senesinde şehzâde iken Nizamşahları itâat altına aldı ve Darur şehrini ele geçirdi. Ertesi sene Devletâbâd’ı da alarak Nizamşahları ortadan kaldırdı. Şiî Kutubşahlar üzerine yürüyerek hutbede dört halîfeyi zikretmeleri ve vergi ödemeleri şartıyla anladşma yaptı. Ahmednagar’ı ele geçirdi. Golkonda ve Brezpur gibi Güney Hind Sultanları, Bâbürlü hâkimiyetini tanıdılar. Böylece devletin otoritesini Hindistan’da tamâmen sağladı.Bayındırlık işlerine ehemmiyet verdi, tarımın gelişmesini temin etti. İngiliz, Portekiz ve Hollandalılara karşı ülkenin menfaatlerini korudu. Delhi şehrini îmâr etti ve genişletti. Kale, saray, câmi, mescit ve türbeler yaptırdı. Hanımlarından birinin Agra şehrindeki mezarı üstüne yaptırdığı Tac Mahal denilen, sanat değeri çok fazla ve süslü türbe, Türk mîmarlık târihinin önemli eserleri arasındadır.Şah Cihan, 1657’de hastalanınca oğulları arasında taht kavgası başladı. Evrengzib Âlemgir Şah adındaki oğlu kardeşlerine karşı üstünlük sağladı ve babasını tahtından indirerek 1658 senesi Temmuz ayında Agra’da sultanlığını îlân etti. Şah Cihan Agra şehrinde sekiz yıl daha yaşadı. 75 yaşında vefât etti. Tac Mahal’de eşinin yanında toprağa verildi (1666).
Kılıç Arslan T ürkiye Selçuklu Devleti’nin kurucusu Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın oğlu ve ikinci Türkiye Selçuklu sultânı. Babası Süleyman Şah’ın 1086 senesinde Suriye seferinde Melik Tutuş’a yenilmesiyle, Antakya’da bulunan Kılıç Arslan Büyük Selçuklu sultânı Melikşâh’ın emriyle İsfehan’a gönderildi. İsfehan sarayında Selçuklu sultânının nezâretinde altı sene iyi bir eğitim ve öğretim görerek, Türk-İslâm terbiyesi ile yetiştirildi.Büyük Selçuklu sultânı Melikşah’ın 1092 senesinde vefâtı üzerine Anadolu’ya dönen Birinci Kılıç Arslan, 1086’dan beri devam eden Türkiye Selçuklu Devleti’ndeki fetret devrine son verip, İznik tahtına sâhib oldu. Düşmana karşı tek vücud hâline gelmek gayesi ile meşhur denizci İzmir beyi Çaka Bey’in kızı ile evlendi, İznik şehrini îmâr ettirip, savunmasını güçlendirdi. Bizans İmparatorluğunun saldırılarına karşı beylerbeyi ünvanını verdiği İlhan Muhammed’i vazifelendirdi. İznik’e saldırıları bertaraf edilen Bizanslılar, Balıkesir ve Kapıdağ bölgelerinde geri püskürtüldüler.Kılıç Arslan, takip ettiği iskân siyâseti ile Anadolu’nun Türkleşip, bir İslâm memleketi olması için doğudan Müslüman Türk aileleri getirtip, Batı Anadolu’ya yerleştirdi. İslâm âlimleri, ilim adamları, sanatkârlar ve değerli kumandanlar Türkiye Selçuklu Sultânının himayesinde çalışmaya başlayıp, kıymetli eserler meydana getirdiler. Kılıç Arslan’ın halka karşı güzel davranışları, askerî ve îmâr faaliyetleri, Bizans imparatorunu rahatsız ediyordu.Bizanslılar, Türk beylerine karşı târihî entrikalarını faaliyete geçirip, Çaka Bey ile damadı Sultan Kılıç Arslan’ın arasını açmaya çalıştılar. Bu sırada Kılıç Arslan fetret devrinde Türkiye Selçuklu Devleti’nden ayrılan şehirleri tekrar bir bayrak altında toplayıp, birlik kurmak için harekete geçmişti. 1096 senesinde Malatya şehrini kuşattı. Malatya kalesi düşmek üzereyken, haçlı ordusunun batıdan Türkiye topraklarına girdiğini öğrenince, kuşatmayı kaldırdı. Süratle, İzmit’e doğru harekete geçerek, haçlıları karşılamaya yöneldi. Müslüman-Hıristiyan ayırt etmeksizin büyük katliâm yapan haçlı ordusunun sayısının çok fazla olması yüzünden, Kılıç Arslan, Türk mücâhidlerinin ağır kayıplar vermesine razı olmadı ve geri çekilerek yıpratma savaşı uyguladı. Kayseri ve Toroslar üzerinden Kudüs’e doğru yol alan haçlı ordusu, Kılıç Arslan’ın ve kumandanlarının yıpratma savaşları netîcesinde, altı yüz bin olarak çıktığı seferi kırk bin olarak tamamlayıp Kudüs’e ulaşan haçlılar, Antakya, Urfa ve Kudüs’te Hıristiyan idareler kurdular.Haçlı saldırıları sonucu, Türkiye Selçuklu Devleti’nin başşehri İznik’ten Konya’ya taşındı. Batı Anadolu tekrar Bizanslıların hâkimiyetine geçti. Kılıç Arslan, haçlı saldırılarını durdurmaya çalışırken, yerlerinden ayrılan Türkleri de iskân etmek için uğraştı. 1106 senesinde Malatya’yı Danişmendlilerden aldı. Harran ve Meyyâfârikîn’i de zabt edip, Diyarbakır’ı tâbiiyyetine aldı. Musul civarına da hâkim oldu. Büyük Selçukluların Musul emîri Çavlı, Artukoğlu İlgâzi ve Suriye Meliki Rıdvan ile 1107 senesi temmuz ayında Habur Irmağı kıyısında yaptığı savaşı kaybetti. Yaralı olarak Habur Irmağını geçerken boğularak şehit oldu. Cenazesi Meyyâfârikîn’e getirilerek Kubbet-üs sultan adlı bir türbe yaptırıldı. Türkiye Selçuklu Devleti’nin buhranlı devrelerinde hükümdar olan Birinci Kılıç Arslan, teşkilâtçı bir devlet adamıydı. Üstün kumandanlık kabiliyetine sahip, hayâtı mücâdele içinde geçen büyük bir kahraman ve gazidir. Mutaassıp haçlı ordusuna ağır kayıplar verdirerek, Türklerin, Anadolu topraklarından atılamayacağını isbât etti. Çok hayır işleyip, ahâlinin sevgisini kazandı. Hıristiyan halka da adalet ve şefkatle davrandı. Bu yüzden vefâtı Hıristiyan halk için de matem oldu.Kılıç Arslan’ın Anadolu’ya gelişi nasıl Türkler arasında bir bayram havası estirmişse, destan olan cihâdından ve savaşlarından sonra genç yaşta ölümü de o derece mateme sebeb olmuştur. Kılıç Arslan, on beş senelik saltanat devresinde çok büyük hâdiselerle karşılaşmış, Haçlı seferleri ve Bizans karşısında varlığı tehlikeye düşen Anadolu, Türklüğün bu yeni vatanında yaşamasına vesîle olmak kudretini göstermiştir.
Ahmed Şah Dürrânî Afganistan Devleti’nin kurucusu. Birinci Şah Abbâs zamanında Herat civarında yerleşen Abdâlî kabîlesinin reisi Sadozay ailesinden Muhammed Zaman Han’ın oğludur. 1722 (H.1135) senesinde Abdâlîlerin, Herat’tan çıkarılınca Horasan’a yayılıp Meşhed’i muhasaraya teşebbüs ettikleri sıralarda doğdu. 1773 (H.1187) senesinde Kandehar’da vefât etti. Saltanatı yirmi altı sene sürdü.Ahmed Şah’ın babası Muhammed Zaman Han, Abdullah Han’ın oğlu Allahyâr Han tarafından Herat’tan çıkarılmıştı. Nâdir Şah, 1728 (H.1141) senesinde Horasan’ı istilâ edince, Allahyâr Han, Nâdir Şah’a teslim oldu. Bu sırada Muhammed Zaman Han’ın oğullarından Zülfikâr Han isyan etti. Nâdir Şah, 1731 (H.1144) de Herat’ı alınca, Abdâlî kabîlesinin nüfuzunu kırdı ve ileri gelenlerinden pek çoğunu Mültan’a sürdü. Bu sırada Zülfikâr Han ve kardeşi Ahmed Şah, Kandehar Galzaylarına esir düştü. Nâdir Şah, 1737 (H. 1150) senesinde Kandehar’ı zaptedince, bu iki şehzadeyi  serbest bırakarak, himâyesi altına aldı. Mensub oldukları Abdâlî kabîlesinin büyük bir kısmını da ordusuna kabul etti. Bunları, Kandehar havâlisinde, Galzayların ele geçirdikleri eski Abdâlî topraklarına yerleştirdi. Nadir Şah'ın Takdirini KazandıDaha çocukluğunda savaşa ve idareye alışmış ve disiplinli bir şekilde yetiştirilmiş olan Ahmed Şah da, Mâzenderân’a vali olarak tâyin edilip, Nâdir Şah’ın önde gelen komutanlarından oldu. Nâdir Şah, Hindistan’ı istilâ ettikten sonra, ordusundaki Hurûfîlerin isyan çıkaracaklarından şüphelenmeye başladı. Bunlardan soğurken, Özbekler’e ve Afganlara ve bilhassa Ahmed Şah’ın mensûb olduğu Abdâlî kabilesine yakınlık ve alâka duymaya başladı. Ahmed Şah’ı hizmetine alıp, onun yükselmesini sağladı. Nâdir Şah’ın, Ahmed Şah için; “İran’da, Turan’da ve Hindistan’da Ahmed Şah gibi güzel huylu ve iyi davranışlı bir kimse görmedim. O, bir gün tahta çıkarsa şaşmam” dediği rivayetler arasındadır.Ahmed Şah’ı himaye edip destekleyen Nâdir Şah, 1747 (H.1160) senesinin Haziran ayının sonuna doğru bir suikast neticesinde öldü. Hemen duruma müdâhale eden Ahmed Şah, Abdâlî ve Özbekler’den meydana gelen üç bin kişilik bir süvari birliği ile Nâdir Şah’ın aile efradını korudu. Maktul Nâdir Şah’ın hanımı, bu himayeden çok memnun olup, elinde bulunan "Kuh-i nûr" denilen çok kıymetli bir elması Ahmed Şah’a verdi. Yirmi Beş Yaşında Taç GiydiBu hâdiseden sonra kendi taraftarlarını alıp Kandehar’a giden Ahmed Şah’ın ünü, Afganlar ve Abdâlîler arasında oldukça yayıldı. Yanında getirdiği, kendisine candan bağlı, gâyet iyi eğitilmiş askerleriyle, Kandehar’ı kolaylıkla ele geçirdi. Sevenlerinin takdirlerini kazandı. Sâbir Şah adındaki velî bir zât ve Bavekzâîlerin büyüğü olan Hacı Cemal Han’ın tavsiyesi ile Afganlılar, Ahmed Şah’a taç giydirip başlarına hükümdar yaptılar. Balûklar, Hazaralar ve Hurûfîler de buna taraftar göründüler. Taç giydiğinde yirmi beş yaşında idi. Sâbir Şah denilen zâtın tavsiyesi üzerine, Abdâlî nisbesi yerine de devrin incisi mânâsında "Dürr-i devrân" lakabı verildi. Böylece ismi, Ahmed Şah Dürrânî şeklinde söylenmeye başlandı. "Abdâlî" kabîlesinin ismi de "Dürrânî" oldu.Ahmed Şah, devletin en mühim mevkilerine Abdâlî oymaklarının ileri gelenlerini tâyin etti. En önemli kararları alırken de bunlarla istişare ediyordu. Ahmed Şah, Afgan Devleti’ni kurup tahta çıktıktan sonra, Kabil şehri üzerine yürüdü. Şehri alarak oraya taşındı. Kandehar da saltanatı müddetince başşehir olarak kaldı. Nâdir Şah’ın kurduğu "Nâdirâbâd" şehrine karşılık yeni bir şehir kurup, şehirlerin en güzeli mânâsında "Eşrefül-bilâd" adını verdi.Gün geçtikçe tesirini hissettiren Ahmed Şah, Gazne şehrinde de etkisini gösterdi. Kendisine muhalif olan Galzayları tesirsiz hâle getirip, o bölgelere vâliler tâyin etti. Bundan sonra Hindistan üzerine yürüdü, önceden buralara hâkim olan Nâdir Şah’dan daha çok yerlere sâhib olup, onu geçmek istiyordu. Zâten Hindistan’da önemli bir otorite boşluğu vardı. Sihler Pencab’da, Marâthâlar Merkezî Hindistan’da hâkimiyet elde etmiş durumda idiler.1748 (H.1161) senesinde Hindistan üzerine ilk seferini yapan Ahmed Şah, Lahor şehrini aldı, fakat Serhend’de vezir Kamerüddîn ve oğlu Mîr Manû tarafından mağlûb edildi. Lâkin bu savaşta vezir Kamerüddîn öldürüldü. Bundan bir müddet sonra da Muhammed Şah’ın ölmesi üzerine Ahmed Şah, Hindistan üzerine yeniden taarruz etme fırsatı buldu. Pencab valisini itâati altına aldı. Yine Lahor ve Mültan eyâletleri Ahmed Şah’ın idaresine geçti. Decarat, Mültan, Sikârpur üzerinden ve Bolan geçidinden geçerek Kabil’e döndü. Bundan sonra dört sene Hindistan üzerine gitmedi. Bu zaman içinde, Horasan’ın meseleleri ile meşgul oldu. Herat’ı aldı. Meşhed’i de alıp burayı Nâdir Şah’ın torunu Şahruh’a verdi. 1750 (H.1164) senesinde de Nişâbûr’u aldı.İngilizler Yine SahnedeAhmed Şah, 1755 (H.1169)’da Dellhi’ye hâkim olan Mîr Manû’nun ölümü ve idarenin başkalarına geçmesi üzerine, 1756’da Hindistan’a, Lahor üzerine yürüdü. Arkasından Delhi’ye girdi. Oğlu Tîmûr Şah’ı, Lahor ve Mültan nizamlığına tâyin edip, geri döndü. Bu zaman zarfında, eski Lahor valisi Adina Beğ, sihleri, Hinduları ayaklandırmıştı. Marâthâlar da Hindulara yardım edip bâzı yerleri yağmalayıp, bâzı yerlere de hâkim olmuşlardı. Bunun üzerine, 1760 (H. 1174) senesinde Hindistan’a dördüncü bir sefer yaptı. Bu seferinde Hindu Marâthâlar, Sadâşev Bahâo’nun komutasında toplanıp, Ahmed Şah’a karşı koydular. Müslüman halk ise Ahmed Şah’ın emri altında toplandı. Netîcede İngilizlerin desteğindeki Hindular ile Müslümanlar arasında çetin bir savaş başladı. Hindu ordusu, Avrupa tarzında tâlim görmüştü. Ayrıca süvari ve kuvvetli bir topçuları vardı. Ahmed Şah’ın ordusunda ise en önemli kuvvet Afgan süvarileri idi. Sihleri Büyük Bir Bozguna UğrattıSavaş, önce mevzî çarpışmalar şeklinde başladı. Sonra tamamen şiddetlendi ve Hinduların mağlûbiyeti ile sona erdi. Böylece Ahmed Şah, Hinduların Kuzey Hindistan’da bir imparatorluk kurma teşebbüslerini önledi. Ahmed Şah, bu seferinin hâtırası olarak Delhi, Baraeli, Murâdâbâd ve Serhend’de para bastırdı. Fakat Kabil’e döner dönmez, sihler yeniden ayaklandılar. Bunun üzerine 1762 (H.1175) senesinde beşinci defa Hindistan seferine çıktı. Bu seferde de sihlerin ordusu, Ahmed Şah’ın ordusu karşısına çıkamayıp kaçtı. Ahmed Şah, bunları tâkib edip, Gûcarvâl denilen yere yakın bir mevkîde ağır bir mağlûbiyete uğrattı. Sihlerce Büyük Bozgun olarak adlandırılan bu hâdiseden sonra, Ahmed Şah, Serhend’e bir vali bırakıp, Lahor üzerinden memleketine döndü. Fakat sihlerin hareketleri durmadı. Serhend şehrine bırakılan valiyi mağlûb ederek şehri yağmalayıp, harabe hâline getirdiler. Bu hâdise üzerine Ahmed Şah, 1764 (H.1177)’de Hindistan’a altıncı defa girdi ve Pencab’ı geçti. Fakat önemli bir netîce alamadı. 1767 (H.1181) senesinde yaptığı bir başka seferinde, sihlerle sulh yaparak geri döndü ve memleketinde vuku bulan ayaklanmaları bastırmakla meşgul oldu. Osmanlılardan Yardım İstediAhmed Şah Dürrânî, batı sınırlarını devamlı taciz eden, sünnî Müslümanlara sıkıntı veren İranlılara karşı 1762 (H.1175) yılında İstanbul’a gönderdiği bir elçi vasıtasıyla Osmanlılardan yardım istedi. Osmanlı pâdişâhı olan Üçüncü Mustafâ o sıralarda İranlılarla andlaşma yapmıştı. Ahmed Şah Dürrânî’ye verdiği cevapta, durumu îzâh edip İran tarafından herhangi bir hainlik gelmediği müddetçe, andlaşmaya sâdık kalmasının lâzım olduğunu bildirdi. Ahmed Şah 1768 (H.1182)’de Horasan seferine çıktı. Fakat hastalığı sebebi ile komutanlığı oğlu Tîmûr’a verdi. İran ordusunu yenip sulh yaptılar. Kandehar’a dönen Ahmed Şah, 1770’de Buhârâ üzerine yürüdü. Fakat Müslüman oldukları için onlarla savaşmadı. Anlaşma yaparak geri çekildi. 1772 Şubatında oğlu Tîmûr Şah’ı vekîl ve veliahd tâyin edip, Nisan 1772 (H.1186)’da vefâtına kadar Süleyman dağlarında hastalığı ile mücâdele etti.Bugünkü Afganistan Devleti’nin kurucusu sayılan Ahmed Şah, cesur, sevk ve idare hususunda çok kabiliyetli idi. Şiddeti ve yumuşaklığı yerinde göstermesini bilen ve uzlaşma yollarından istifâde eden bir hükümdar idi. Kendi kabîlesi olan Dürrânîler (Abdâlîler) tarafından takdir edilen Ahmed Şah, bu kabîleye rakip olan Barakzay kabîlesi tarafından da çok sevilmişti. Netice îtibâriyle Ahmed Şah, Dürrânîler, Tacikler, Hazaralar ve diğer Afganistan kabîleleri üzerinde tam bir hâkimiyet kurmuştu. Onun te’min ettiği bu hâkimiyet, günümüze kadar devam etmiştir.
Alâüddîn Muhammed Halacî Delhi Türk Sultanlığı Halaç hanedanının en meşhur hükümdarlarından. Melik Şihâbüddîn Yugruş Han’ın oğludur. Doğduğu yer ve doğum târihi bilinmemektedir. 1316 (H.716) senesinde vefât etti. Hindistan’da İslâmiyet’i yayan ve büyük bir Türk devleti kuran Halaç (Kalaç) Türklerindendir. Hindistan’da Halaç hanedanının kurucusu, kayınbabası ve amcası olan Celâleddîn Firuz Şah’ın yanında yetişmiştir. Amcası Celâleddîn Firûz Şah, İslâm’ın emirlerine uyar, yasaklarından gücü yettiğince sakınırdı. Allahü teâlânın sevgili kullarını sever, hürmet ederdi. Celâleddîn Firûz Şah, devlet kademelerine ehil kimseler yerleştirmek isterdi. Yeğeni Alâüddîn’in kabiliyetini, çalışkanlığını, Allahü teâlânın sevgili kullarına olan muhabbetini ve dînine olan bağlılığını bildiğinden ona Melik ünvanı verip, Kara vâliliğine tâyin etti. Melik Alâüddîn, burada kısa zamanda idarî ve askerî tedbirler aldı. Hazırladığı ordu ile Hindistan’da İslâm dînini yaymak, Türk hâkimiyetini kurmak için seferler tertipledi. Divgîr üzerine yürüdü. Raca Râmâçandro idaresindeki şehri, çok az bir kuvvetle muhasara edip, kaleye taarruz etti. Kuşatma ve taarruzdaki muvaffakiyeti sonucunda Raca ile sulh yaptı. Sulha Raca’nın oğlu razı olmadı. Melik Alâüddîn Muhammed, Raca’nın oğlunu da yenerek daha ağır şartlarla anlaşmaya mecbur etti. Hindistan’da zenginliği ile meşhur olan Divgîr’den çok mikdarda ganîmet aldı. Bu ganîmet ile Delhi Türk Sultanlığı çok zenginleşti. Aynı zamanda Melik Alâüddîn’in Sultan Celâleddîn’in katında îtibârı arttı. Melik, 1294 (H.694) senesinde tertiplenip, muvaffakiyetle neticelenen Divgîr (Devegiri, Devletâbâd) seferinde aldığı ganîmetleri, amcası Celâlüddîn Firûz Şah’a arz etmek istedi. Yeğeninin bu başarıları Firûz Şah’ı pek memnun etti. Onu karşılamak ve tebrik etmek için Kara’ya geldi. Karşılaşmaları çok içten oldu. Kucaklaştıkları sırada amcası Firûz Şah, düzenlenen suikastle şehit edildi. Bunun üzerine Alâüddîn Muhammed Halacî, Firûz Şah’ın yerine 19 Haziran 1296 (H.696) târihinde Kara Delhi Sultanlığı tahtına geçti.Sultan Alâüddîn, önce iş başına sözünü dinleyecek akıllı, tedbirli ve ehil kimseleri yerleştirdi. Bir işe başlamadan derinlemesine inceler, istişare eder, karar verir, sonra tatbikata koyardı. Bütün işlerinde böyle yapardı.Delhi’de amcasıoğlu Rükneddîn İbrahim Şah, sultan îlân edilince harekete geçti; beş ay sonra Rükneddîn’i tahttan indirerek Delhi Türk Sultanlığı’na hâkim oldu ve memlekette birliği sağladı. Nüfuzunu kuvvetlendirdi. Moğollara Karşı Büyük Zafer KazandıDelhi Sultanlığının düşmanlarına karşı tedbir aldı. Hindistan’ı tehdit eden putperest Moğolları hududundan atmak istedi. Asker sayısını arttırarak hudûdda tahkîmât yaptı. Kalabalık kuvvetlerle üzerine gelen Moğolları durdurup, mağlûb etti. Moğollar, bu mağlûbiyet üzerine 1298 (H.698) senesinde, Kutluğ Hoca kumandasında 200.000 kişilik bir kuvvetle taarruza geçtiler. Sultan Alâüddîn Muhammed Şah, Moğol taarruzunu bizzat karşıladı. Moğolları ağır mağlûbiyete uğratarak muzaffer bir şekilde Hindistan’ın merkezi ve başşehri olan Delhi’ye döndü. Moğollar ile mücâdeleye devam etti. Dipalpûr ve Lahor valisi Melik Gâzi’yi Moğollar ile mücâdeleyle vazifelendirdi. Melik Gâzi, 1304 (H.704) senesindeki Moğol taarruzunu durdurdu. Bu târihten sonra her sene Moğollar üzerine taarruz edip, akınlar tertipledi ve Moğol tehlikesini bu şekilde ortadan kaldırdı.Sultan Alâüddîn, 1298’ de Moğollar’a karşı kazandığı zaferden sonra, Hindistan’ın fethine ve İslâmiyet’i yaymaya, Ehl-i sünnet îtikâdını kuvvetlendirmeye çalıştı. Hindistan’ın batı sahilindeki Cambay körfezinde kurulan büyük ticâret merkezi Cambay şehrinin tüccarlarını vergiye bağladı. 1299 (H.699) senesinde kuşatılan Renthamhor kalesi 1301 (H.701)’de zabtolundu. Fütuhata devam ederek Mavar’a hâkim oldu. 1305 (H.705) senesinde Hindistan’ın kuzeyini tamamen hâkimiyetine aldı. Kuzey seferinden sonra güneye döndü. Güney Hindistan’da da büyük zaferler kazandı. Güney seferlerinde silâhlı kuvvetlerin maddî gücünün yanında, Allahü teâlânın sevgili kullarının ve duâ ordusunun da himmet ve tasarrufuna mürâcaat etti. Evliyaya Çok Büyük Hürmet ve Muhabbeti VardıSultan Alâüddîn’in zamanında Hindistan’da yaşayan evliya ve Çeştiyye tarîkatı büyüklerinden Nizâmüddîn Evliya Delhi’de idi. Sultan, Nizâmüddîn Evliya hazretlerini çok sevip, hürmet eder ve ona talebe olmağa gayret ederdi. Darda kaldığı zaman ona müracaat eder, derdine çâre bulurdu. Bir defasında İslâm’ın yayılması için ordusunu hazırlayıp, cihâda göndermişti. Aradan aylar geçtiği hâlde bir haber alamayan Sultan Alâüddîn, hocası Nizâmüddîn Evliya hazretlerinin huzuruna bir kumandanını gönderip; “Muhterem Efendim! Cihâd için gönderdiğim ordumdan aylardır haber alamıyorum. Himmet buyurup, bizi haberdâr ederseniz çok sevindirmiş olacaksınız. Çünkü durumdan çok endişeliyim” diye arzettirdi. Kalb gözü açık mübarek zât Nizâmüddîn Evliya hazretleri; “Bu zaferden hâriç, başka zaferler de sizi bekliyor!” dedi. Buyurduğu gibi, kısa bir zaman sonra ordu, zafer haberi ile Delhi’ye geldi. Sultan şükran ifâdesi olarak maiyyetindeki Kara Beğ ile Nizâmüddîn Evliya’ya beş yüz altın gönderdi. Kara Beğ, hediyeleri takdim etti. Dünyâya zerre kadar meyletmeyen Nizâmüddîn Evliya hazretleri, altınları orada bulunan Horasanlı bir dervişe hediye etti.Sultanın Buraya Gelmesine Lüzum YokNizâmüddîn Evliya hazretlerinin verdiği müjde üzerine, Sultan’ın âlim ve evliyaya karşı sevgisi git gide arttı. Kara Beğ, Sultan’ın Nizâmüddîn Evliyâ’ya karşı beslediği muhabbeti bildiğinden, ona; “Zât-ı âlileriniz, ona karşı bu kadar hürmet ve muhabbet beslediği hâlde, henüz onunla görüşememiş olmanız hayret vericidir” dedi. Buna karşılık Sultan; “Ey Kara Beğ! Bizim işimiz sultanlıktır. Biz baştan aşağıya kadar günaha batmışız. Bu yüzden o büyükten utanıyorum. O büyük zâtla nasıl görüşebilirim?” deyip, oğulları Hızır Han ve Sâdî Han ile Nizâmüddîn Evliya’ya iki yüz bin gümüş para gönderdi ve talebeliğe kabul edilmesini rica etti. Servet mahiyetindeki bu muazzam para, fakir ve ihtiyaç sahiplerine dağıtıldı. Babalarının huzura kabulü için arzularını bildirince, Nizâmüddîn Evliya şöyle buyurdu: “Sultan’ın buraya gelmesine lüzum yok. Ben devamlı onun muvaffakiyeti için duâ ediyorum. Fakat, buna rağmen hâlâ buraya gelmekte ısrar ederse, bu fakîrin evinde iki kapı vardır. Sultan birinden girerse, biz diğerinden çıkarız.” Sultan Alâüddîn’in, Nizâmüddîn Evliya gibi din ve dünyâ sultânı zâtların huzuruna çıkabilecek iktidarı kendinde bulamaması, tezellül (alçalma) değil, mertliği, cesareti, terbiyesi ve edebindendi. Sultan ile Nizâmüddîn Evliya arasında devamlı muhaberât ve yardımlaşma olurdu.Evliyanın Duası İle Şehir KurtulduBir  defasında Delhi şehri, Targi kumandasında kuzeyden gelen 120.000 süvarilik zâlim bir Moğol ordusu tarafından muhasara edildi. Halaçların en iyi birlikleri güney seferindeydi. Bu sebeple Delhi’de çok az askerî birlik vardı. Müdâfaa imkânsız gibiydi. Sultan, Allahü teâlâdan yardım ve evliyasından duâ istedi ve devrin evliya ve şâirlerinden Emir Hüsrev Dehlevî hazretleri vasıtasıyla, Allahü teâlânın sevgili kullarından olan Nizâmüddîn Evliyâ’dan himmet ve yardım taleb etti. Nizâmüddîn Evliya, Sultan’ın ve Delhi’nin bu güç durumuna sâdece gülümsedi ve; “Sultan’a selâmımı götürün. Endişe etmemesini söyleyin. İnşâallah Moğollar yarın sabah muhasara yerinden çekilirler” buyurdu. Nizâmüddîn Evliya, Sultan’a bu haberi gönderdikten sonra, Allahü teâlâya, hocasını (Feridüddin Genc-i Şeker hazretlerini) vesîle ederek münâcâtta bulundu. Allahü teâlâ, Moğol kumandanı Targi’ye kendi memleketini muhâsara altında gösterdi. Kumandan, memleketinin işgal tehlikesi altında olduğunu görünce dehşete kapıldı. Memleketini kurtarmak için ordusunun derhal geri çekilmesini emretti. Ertesi sabah Sultan, muhasaranın kaldırıldığını ve hocası Nizâmüddîn Evliya hazretlerinin bereketi ile şehrin kurtulduğunu görünce, Allahü teâlâya hamd edip şükür secdesine kapandı.Dekken'de Müslüman Türklerin Hâkimiyeti Altına GirdiHindistan’ın güney eyâletlerinden Dekken üzerine başarılı seferler tertipledi. Dekken fütuhatında; Divgîr, Verengel (Arangöl) ve Mâber’i fethetti. Bu seferlerde İslâmiyet, Dekken’e girdi. Bölge, Müslüman Türklerin hâkimiyetine geçti. Böylece, asırlarca sürecek İslâm ve Türk idaresine hazırlandı. Dekken’deki putperest, Brehmen ve diğer sapık racaların zulmüne son verildi. Bütün Hindistan fethedildi. İslâmiyet’in nûru bölgeyi aydınlattı. Türk’ün, İslâmiyet ile kemâle gelen adalet ve müsâmahası sayesinde, Hindlilerin bir çoğu seve seve Müslüman oldular. Bugün Hindistan, Pakistan, Bangladeş, Endonezya, Malezya ve çevresinde dört yüz milyona yakın Müslümanın bulunması; onun fetihlerinin neticesidir. Hind yarımadasında şaheser eserlerin yanında, kıymetli âlimlerin yetişip, insanları din ve dünyâ saadetine ulaştırmaları sağlanmış oldu.Devlete Zenginlik Ahâliye Huzur ve Sââdet GetirdiSultan Alâüddîn Muhammed Han, yirmi senelik bir saltanattan sonra 1316 (H.716)’da vefât etti. Saltanatı zamanında, Delhi Kalaç Sultanlığı hududlarını kuzeyde Mültân, Lahor, Delhi’den güneyde Dvârsemudra’ya, doğuda Lahnanti ve Sonârgâon’dan batıda Thatt’a ve Gücerât’a kadar genişletti. Devleti çok zenginleştirip, ahâliye huzur, saâdet ve refah getirdi. Devlet idaresinde ihmâli affetmez, İslâmiyet’e uymakta hassasiyet gösterirdi. İslâm’ın gayr-i müslimlere tanıdığı hakları, tam uygular; cizye ve haraç vergisinin alınmasında asla müsamaha göstermezdi. Bu sebeple Hindûlar, cizye vermemek için kıymetli elbise giymez ve süslü eşya kullanmazlardı. Memlekette merkezî bir idare kurdu. Devlet ve memleketin menfaatini her şeyden üstün tuttu. Orduya önem verdi. Büyük bir ordu kurup, kumandasını gazalarda tecrübe kazanmış kumandanlara verdi. Devletin gelir kaynaklarını zenginleştirdi. Tarımda zirâî verimi arttırıcı tedbirler aldı. Felâket ve ihtiyaç için mahsûlleri umûmî ambarlarda depo ettirdi.Ticârî hayâtın gelişmesi için tüccarlara imkân tanır, faizsiz kredi verdirir, başıboş da bırakmayıp, kontrol altında tuttururdu. İnsan ve hayvan gıda maddelerini piyasadan toplayıp, yığarak, pahalandığı zaman piyasaya sürer, bunları ucuz sattırarak, karaborsa satmaya mâni olurdu. Zamanında ticârî hayat gelişti. Memleket zenginleşti. Ahâlî huzur ve saadet içinde yaşadı. Alkollü içkilerin içilmesini yasak etti.Akıllı, Çok Zeki ve Kabiliyetli İdiSultan Alâüddîn Muhammed Şah, akıllı, çok zekî ve kabiliyetli olup, kuvvetli bir şahsiyete sahipti. Herkesin sözüne itibâr etmez, araştırır ona göre karar verirdi. Fetih ve icraatlarıyla dünyânın en büyük şahsiyetlerinden İskender’e nispetle, İskender-i Sânî yâni İkinci İskender ve Sultân-ül-âzam ünvanına lâyık görüldüğü hâlde, saray erkânından bâzıları kötü niyetliydi. Devrin en büyük velîlerinden Nizâmüddîn Evliya hazretlerine karşı Sultan’ı yanlış yola sevk etmeye çalıştılar. Onlar Sultan Alâüddîn’e; “Nizâmüddîn Evliya’nın tesiri gün geçtikçe, hızla artıyor. Böyle giderse, bir gün sizin makamınıza el koyar” dediler. Fakat, zekî ve akıllı olan Sultan Alâüddîn, âlim ve Allah adamlarının dünyevî makam ve menfaatlerde gözü olmadığını bildiği hâlde, Nizâmüddîn Evliya hazretlerine bir mektup gönderdi. Mektupda şöyle yazılıydı: “Sultanlığımda hâlli îcâb eden zor meseleler ortaya çıktığı zaman, zât-ı âlinizle müşavere etmek istiyorum.” Nizâmüddîn Evliya, bu mektubu okuduğuna pişman oldu. “Yolumuzun mukaddes ananeleri sebebiyle ve böyle bir müşavere, dînî vazifelerimin îfâsını güçleştireceğinden, teklifinize rızâ gösterecek bir hâli kendimde göremiyorum. Kendimi memleketin siyâsî hâdiselerine karıştırmak istemediğim gibi, ilâhî gayeye hizmetten başka bir düşüncem de yoktur” diye cevap verdi. Bu açık cevap, Sultan Alâüddîn Şah’ı memnun etti. Zihnindeki bütün yanlış anlama ve şüpheleri silip süpürdü. O büyüğe karşı içindeki aşk ve muhabbeti daha da fazlalaştı. Sultan, Nizâmüddîn Evliya’dan başka, devrin evliyasından Emir Hasan Sencerî, evliya ve hak âşıklarından büyük şâir Emir Hüsrev Dehlevî, Hâce Müeyyedüddîn Kereh ve diğer âlim ve evliyaya hürmet eder onları himaye ederdi. İlmi ve ilim sahiplerini teşvik eder, desteklerdi. İlim yuvaları açıp, devlet adamlarının da ilmî ve içtimâî müesseseler açmasını teşvik ederdi. Hattâ onlara devlet hizmetinde vazife de vermek isterdi. Lâkin Nizâmüddîn Evliya hazretleri müsaade etmediği için bu teşebbüsünden vazgeçti. Sultan Alâüddîn Muhammed Şah’ın 1316 (H.706) senesinde vefâtıyla yerine oğlu Kutbüddîn Mübarek Şah geçti. Sultan’ın Kutbüddîn Şah’tan başka, Hızır Han, Sâdî Han, Şihâbüddîn Ömer, Ferih Han, Osman Han, Ebû Bekr isimli oğulları ve kızları vardı.
Alaeddin Keykubat Anadolu Selçuklu sultanı, Sultan Birinci Gıyaseddin Keyhüsrev’in oğlu. Doğum tarihi bilinmemektedir. Çok iyi bir tahsil ve terbiye ile yetiştirildi. Türk-İslam an’anesine göre Emir Seyfeddin, Ay-Aba ve Emir Bedreddin Gevhertaş kendisine atabek tayin edildi. Ana dili olan Türkçenin yanında, Farsça, Rumca ve Arapça öğrendi. Ayrıca yüksek İslami ilimleri ve astronomiyi öğrendi. 1205’te Tokat’ın melikliğine (valiliğine) tayin edilerek devlet idaresini öğrendi ve tecrübe sahibi oldu. Babasının vefatı üzerine Sultanlığa ağabeyi birinci Keykavus seçildi. Bunu kabul etmeyip tahta geçmek isteyen Keykubad, Erzurum meliki Tuğrul Şah ile anlaşarak Kayseri’deki ağabeyinin üzerine yürüdü. Fakat taraftarları ağabeyi ile birleşince Ankara Kalesine sığındı. Keykavus, Ankara Kalesini kuşatarak Keykubad’ı ele geçirdi ve Malatya’daki Minşar Kalesine hapsetti. Keykavus’un ölümü üzerine 1220 yılında tahta çıktı. Onun genişleme ve büyük devlet haline gelme siyasetine devam etti. Önce, Ermenilerle Doğu Latinler arasındaki çatışmadan faydalanarak Ermenilerin elindeki Kalonoros Kalesini aldı. Yeniden inşa edilen ve sağlam surlarla çevrilen şehre Sultan’ın ismine izafeten Alaiye (Alanya) ismi verildi. Bu sırada Artuklulardan Diyarbekir hükümdarı olan Mes’ud’un Keykubad adına okunan hutbeyi kaldırması üzerine buraya Mubarezeddin Çavlı kumandasında bir ordu gönderdi. Bu ordu, Mes’ud’un ordusunu yendi ve Çemişgezek gibi bazı kaleleri ele geçirdi. Ayrıca, Eyyubi hükümdarı Melik Eşref’in yardımcı olarak gönderdiği kuvvetleri de bozguna uğrattı. Bundan sonra, Eyyubilerle iyi geçinmek isteyen Alaeddin Keykubad esir aldığı Eyyubi kumandanlarını serbest bıraktı. Aynı şekilde Melik Mes’ud’u da bazı hediyeler mukabili yerinde bıraktı. Sultan Alaeddin, Trabzon-Rum İmparatorluğunun gücünü kırmak için Sinop’ta bir donanma kurdu. Bu arada Selçuklu tüccarlarının şikayetleri üzerine Kastamonu emiri Hüsameddin Çoban’ı Karadeniz donanmasıyla Kırım Seferine memur etti. Emir Çoban önemli bir ticaret şehri olan Sugdak’ı fethetti. Şehirde bir cami inşa ettirdi ve askerlerini yerleştirdiği bir garnizon kurdu. Ruslar, Sugdak’ın Selçuklu hakimiyeti altına girmesini tanımak zorunda kaldılar. Güneyden gelen ticaret yollarını tehdit eden küçük Ermenistan krallığını cezalandırmak üzere Mübarezeddin Çavlı ve Mübarezeddin Ertokuş kumandasında bir ordu göndererek İçel’i devletin toprakları arasına kattı. 1226-28 tarihleri arasında Mengücüklerin başına geçen Davud Şah bin Behramşah’ın Anadolu Selçukluları aleyhine Tuğrul Şah, Harezmşah Celaleddin Mengüberdi ve İsmaili reisi Alaeddin’le ittifak ettiğini duyan Alaeddin Keykubad, bunlara karşı harekete geçerek Erzincan, Kemah ve Şebinkarahisar’ı devletine kattı. Bu esnada Celaleddin Mengüberti Ahlat’a saldırdı. Bunun sonucu Yassıçimen’de 1230’da vuku bulan savaşta Celaleddin’i büyük bir yenilgiye uğrattı ve Erzurum’u kolayca ele geçirdi. Ancak Türk ve Müslüman devletler arasında vuku bulan bu savaşlar, Anadolu'ya doğru harekete geçen Moğolların işini kolaylaştırmaktan öte bir işe yaramadı. Bilhassa Harezmşahların gücünün kırılması, Moğollar önünde durabilecek önemli bir kuvvetin ortadan kalkmasına sebeb oldu. Nitekim Gergoman Noyan komutasındaki Moğollar Sivas’a kadar gelerek, buraları yakıp yıktılar. Selçuklu kuvvetleri, Moğolları Erzurum’a kadar takip ettiyse de yetişemedi. Bu Moğol akınının, Gürcü kraliçesi Rosudan’ın tahrikiyle meydana geldiğinin anlaşılması üzerine, Gürcistan’a sefer düzenlendi. Gürcülerle yapılan savaşlarda, Gürcü kuvvetleri bozguna uğratıldı ve yapılan anlaşmayla Gürcistan’da bazı kaleler, Anadolu Selçuklu Devletine bırakıldı. Moğol tehlikesini gören Alaeddin Keykubad, doğu sınırlarını sağlamlaştırdı. Bu sağlamlaştırma esnasında Ahlat feth edildi. Ancak bu fetih, Eyyubilerle arasının bozulmasına yol açtı. Eyyubilerin gönderdikleri orduyu, Torosların güneyinde yenerek, Harput ve Urfa’yı ele geçirdi. Vefatından önce gelen Moğol elçilerini ustaca idare ederek, Anadolu’yu Moğol istilasından kurtardı. 1237’de Kayseri’de vefat etti. Alaeddin Keykubad, büyük bir siyasetçi ve asker olduğu kadar da ilim adamıydı. Alimleri sarayında toplar, onları korurdu. Saltanatı müddetince Anadolu’da geniş çapta imar hareketlerinde bulundu. Yaptırdığı kervansaray, kale ve sarayların kalıntıları Anadolu’nun muhtelif yerlerinde hala bulunmaktadır.
Ahmed Mirza Sultan Timurlular’ın, Semerkand’daki hükümdarlarından. İsmi Ahmed; babası, Tîmûr Han’ın torunlarından Sultan Ebû Saîd bin Muhammed’dir. Annesi, Ordu Buga Tarhan’ın kızı idi. Semerkand’da 1451 senesinde doğdu. Mükemmel bir tahsil ve terbiye gördü. Devrin en büyük âlimlerinden silsile-i aliyyenin on sekizincisi, Müslümanların gözbebeği Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin sohbetinde bulunup, terbiyesinde yetişti. Ondan feyz aldı. Zâhirî ve bâtınî ilimlerde derin âlim oldu. İlm-i siyâsetin, şahikasına yükseldi. Ubeydullah-ı Ahrâr’ın teveccüh ve himmetleriyle hükümdarlığa hazır hâle geldi. Şehzadeliğinde, Ubeydullah-ı Ahrâr’ın talebesi olan babası Ebû Saîd Mirza tarafından Semerkand ve Buhârâ’nın idaresi verildi. Buraları, âdilâne bir şekilde idare etti. Yûnus Han’ın kızı Mihr-Nigâr hanım ile evlendi.Babası Ebû Saîd Mirza, 1469 senesinde Akkoyunlu hükümdarı Uzun Hasan’la harb ederken vefât edince, Semerkand tahtına geçti. Akkoyunlulara mağlûbiyetle dağılmaya yüz tutan Tîmûroğulları Devleti’ne hâkim oldu. Merkezi Semerkand olmak üzere, Mâverâünnehr-Tîmûrlu Devleti’nin başına geçti. Yirmi beş sene hükümdarlık yaptı. Devrinde Orta Asya, çok hareketli siyâsî hâdiselere sahne olmasına rağmen, ülkesini sulh ve sükûn içerisinde idare etti. İktidarının ilk yıllarında isyan eden kardeşi Sultan Mahmûd’u yendi. Esterâbâd hâkimi Sultan Mahmûd, kardeşi Sultan Ahmed Mirza’nın hâkim olduğu Semerkand şehrini kuşattı. Durumdan haberdâr olan Ubeydullah-ı Ahrâr bir mektup yazıp, bu işten vaz geçmesini istedi. Mektupta Şöyle Yazılıydı“Büyükler, Semerkand şehri için korunmuş belde demişlerdir. Kitaplarında da böyle yazmışlardır. Semerkand’a kasd etmeniz uygun olmaz. Bu fakir, sizi çok sevdiğinden dolayı, vazifemi yerine getirmek için bu işten vaz geçmenizi tavsiye ederim. Bugüne kadar tavsiyelerimi kabul etmediniz. Ahâlinin arzularına uyup, bizim ikâzlarımıza aldırmadınız. Ne garip bir vaziyet! Halk kendi istekleri için çalışır. Ben ise senin için çalışıyorum. Semerkand’da fakir, muhtaç ve sâlih insan pek çoktur. Onları daha fazla darıltmak ve incitmek doğru değildir. Yanık gönüllerin neye sebeb olduğu malûmdur. Sâlihlerin ve mü’minlerin gönüllerini yaralamaktan çok sakınmak lâzımdır. Sırf Allah için yaptığım bu isteği kabul ediniz! Sen ve kardeşin karşılıklı olarak birbirinize yardımcı olun ki, Allah’ın rızâsını ve inayetini kazanasınız. Allahü teâlânın öyle kulları vardır ki, onları korumuştur. Hadîs-i kudsîde; “Onlarla muharebe etmek, benimle cenkleşmektir” buyurmuştur. Nice hadîs-i şerîflerde de aynı hikmet bildirilmiştir.” Yine Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, Sultan Mahmûd’un komutanlarından birine de şu mektubu gönderdi: “İnâd ve muhalefetten dönünüz. Bilmez misiniz ki; yüz bin kişi, Hâce Abdülhâlık silsilesinden bir kişiyle başa çıkamamıştır. Onlara saldıranlar mağlûb olur. Bu zâtlar (manevî) tasarruf sahipleridir ve Allahü teâlânın izniyle ne dilerlerse o olur”Sultan Mahmûd Mirza, bu îkâzlara rağmen Semerkand’ı muhasaradan vaz geçmedi. Büyük bir orduyla Semerkand üzerine yürüdü. Ordusunun dört bini Türkmen muhafızıydı. Sultan Ahmed, üzerine gelen bu kuvvete karşı koyacak vaziyette değildi. Şehri terk etmek için medreseye gidip, mürşidi Ubeydullah-ı Ahrâr’dan müsâade istedi. Ubeydullah-ı Ahrâr, Sultan Ahmed Mirza’ya; “Siz kaçarsanız, bütün Semerkand ahâlisi başsız kalıp, yakalanır. Yerinde dur ve gönlünü hoş tut! Biz bu işe kefiliz” buyurdular. Sultan Ahmed Mirza’yı medreseye alıp, kendisi çıkış kapısının yanına oturdu. Kocaman bir de hurç (büyük eşya ve erzak torbası) getirip, içine günlerce yetecek erzak doldurttu. Ondan sonra yüzleri Sultan’a gelecek surette eşiğe oturup, kendisini teselliye çalıştı ve buyurdu ki: “Semerkand düşecek olursa, siz bu hurcu yanınıza alıp, ailenizle beraber düşmanın gireceği kapının ters tarafındaki kapıdan çıkar, gidersiniz.” Sonra yakınları, Mevlânâ Seyyid Hüseyin, Mevlânâ Kâsım ve Mîr Abdülevvel ile Mevlânâ Câfer’i çağırttırıp; “Tez gidin, surların burcuna çıkın ve Sultan Mahmûd Mirza’nın askeri bozguna uğramadan, benim yanıma gelmeyin! Faraza o asker mağlûb olmazsa, siz de gelmeyin!” emrini verdi. Sonrasını Mevlânâ Kâsım şöyle anlattı: “Burcun üzerine çıktık ve murakabeye vardık. Bir an geldi ki, kendimizi göremez ve bulamaz olduk. Gördük ki; biz yokuz. Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri var. Sanki âlem, Hâce hazretlerinin vücûdu ile dolmuştu.” Muharebeye Katılan Bir Asker de Şunları Anlatır“Biz, bir alay süvari, Sultan Mahmûd Mirza askeriyle muharebe ediyorduk Üstünlük karşı taraftaydı. Ben arada bir surların üstünde murakabeye varmış olan sûfîlere göz atıyordum. Başlarını göğüslerine dayamış, sessiz ve hareketsiz oturuyorlardı. Muharebe uzun sürdü. Az kaldı ki, karşı taraf bizi dağıtıp, perişan edecekti. Şehir ahâlisi ümidini kaybetmiş, ne yapacağını bilemez hâle gelmişti. Bu sırada birdenbire, Kıpçak çölü tarafından korkunç bir kasırga esmeğe başladı. Sultan Mahmûd ve ordusu ne yapacağını şaşırdı. Kimse gözünü açamaz oldu. İnsanlar ve hayvanlar devrilmeğe başladı. Çadır, karargâh, sancak ve eşya havada uçuşuyor, adamlar bile kuru yapraklar gibi savruluyordu. Bu sırada Sultan Mahmûd Mirza ve birkaç yakını bir hendeğe sığınıp güçlükle korunuyorlardı. Fakat dağın kenarında bulunan bu hendeğin üzerine dağdan büyük bir kaya parçası düştü ve hendekdekilerin çoğunu öldürdü. Kaya parçasının çıkardığı sesten, Türkmen süvarilerinin atları ürküp, sahiplerini çiğneyerek kaçmaya başladı. Ortalık, herkesin birbirini çiğneyip ezdiği bir ana-baba günü oluverdi. Hendeğe düşen kayalardan kurtulan Sultan Mahmûd, atına atlayıp kasırga istikâmetinde, süratle kaçmaktan başka çâre bulamadı. Mürşid-i kâmil Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin teklifini kabul etmemenin cezasını çekti. Ordusu da arkasından kaçtı. Kardeşi Ahmed Mirza ise, Ubeydullah-ı Ahrâr’ın sözünü dinlediği için, kazanılması imkânsız görünen muharebeyi kazandı. Din ve dünyâ saadetine kavuştu. Ordusunun başına geçerek, Semerkand ahâlisi ile kaçanların peşine düştü. Onları otuz kilometre kadar tâkib etti. Çok mal ve silâh topladı. Leşker-i gazâ (gazâ ordusu) vazifesini tamamlayınca, burçtaki murakabe hâlindeki sûfîlerden müteşekkil leşker-i duâ (duâ ordusu), Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin huzuruna döndüler. Sultan Ahmed Mirza da, Ubeydullah-ı Ahrâr’ın huzuruna varıp, kurtuluş ve saadet buldu.Ayrıca, Şeyh Ömer Mirza ile Sultan Ahmed Mirza Han arasında muharebe öncesi vuku bulan hâdise de ibret vericidir. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin en meşhur talebelerinden ve Ahmed Mirza’nın çağdaşı Mevlânâ Kadı Muhammed Semerkandi, Silsilet-ül-Ârifîn adlı eserinde bunu şöyle bildirir: “Bir gün Şeyh Mirza Ömer’in, Kıpçak çölü sultanlarından Sultan Mahmûd’dan da yardım alarak, büyük bir orduyla Semerkand üzerine yürüdüğü haber verildi. Bunun üzerine Semerkand sultânı Sultan Ahmed Mirza muharebe hazırlıklarını tamamlayıp, karşı koymak  üzere büyük bir orduyla yola çıktı. Ubeydullah-ı Ahrâr’a da yanlarında gelmesini rica edince, o da orduya katıldı. Halk, Sultan’ın onu, sulh yapmak için yanında götürdüğünü zan etmişti. Ubeydullah-ı Ahrâr kırk gün Sultan Ahmed’in ordusunda kaldı. Ordu, Akkurgan mevkiinde konaklamıştı. Sultan Ahmed, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerine karşı askerlerden bir edebsizlik olmasın diye, orduyu geniş bir sahada topladı ve biraz uzakta tuttu. Birkaç gün bu şekilde hareketsiz beklediler. Bir gün Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, Sultan Ahmed Mirza’ya; “Beni buraya niçin getirdin? Eğer muharebe yapmak istiyorsanız ben sipahi değilim. Sulh yapmak istiyorsanız, neden geciktiriyorsunuz? Benim artık burada asker arasında durmaya mecâlim kalmadı” dedi. Sultan Ahmed Mirza; “Benim bir kararım yok. Her şeyi sizin doğru olan reyinize bıraktım. Siz ne emrederseniz, biz ona uyarız” dedi. Bunun üzerine Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri bir ata binip, yanına da yakınlarından bir cemâat alarak karşı tarafta bulunan Şeyh Ömer Mirza’nın ve Sultan Mahmûd’un bulunduğu yere doğru hareket etti. Bunu haber alan her iki sultan da karşılamaya çıktılar. Yolun yarısında karşıladılar. Sonra Şahrûh’a gittiler. Ubeydullah-ı Ahrâr Sultan Mahmûd’a çok iltifat gösterdi. Konuşma sırasında hep ona bakarak konuştu. Bundan sonra üç sultan, muharebeden vaz geçip sulh yapmayı kararlaştırdılar. Andlaşma şartları da tesbit edildi. İki tarafın askerlerinin saf bağlaması, aralarına büyük bir çadır kurulması ve üç sultânın bu çadırda toplanarak Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin idaresi altında andlaşmayı imzalaması kararlaştırıldı. Bu şekilde sulh yapılması karara bağlanınca, Ubeydullah-ı Ahrâr, Sultan Ahmed Mirza’nın yanına dönüp durumu bildirdi. Ertesi gün sabah vakti Sultan Ahmed Mirza’nın askerleri, zırh giyinmeden, fakat silâhlarını kuşanmış olarak kararlaştırılan yere geldi. Saf hâlinde durdular. Ubeydullah-ı Ahrâr diğer iki sultânı getirmek üzere Şahrûh’a gitti. Mirza Mahmûd’un, bu işten memnuniyeti yüzünden okunuyordu. Fakat, Sultan Şeyh Ömer Mirza’nın hâlinde garîb bir tutukluk ve ihtiyat vardı. Nitekim Ubeydullah-ı Ahrâr onları çağırdığında, Sultan Mahmûd şevkle dışarı çıktığı hâlde, Şeyh Ömer Mirza’nın hesaplı ve tedbirli hâli devam ediyordu. Bunun üzerine, Ubeydullah-ı Ahrâr, Sultan Mahmûd’u îkâz edip, herhangi bir hîleye karşı tedbirli olmasını söyledi. Peygamberimiz sallallahü aleyhi ve sellemin; “Deveni bağla, sonra tevekkül et” buyurduğunu bildirdi. Sonra karşı tarafın askerlerinde olduğu gibi bunların askerlerini de zırhsız, fakat silâhlı olarak andlaşma yapılacak mahalle götürdüler. Böylece üç pâdişâhın askerleri birbirleri karşısında saf tutup durdular. İçinde üç sultânın andlaşma yapacağı çadır da ortaya getirildi. Çadır bize uzak, size yakın gibi bir anlaşmazlık çıktı ve münâkaşa uzadı. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, öğle namazı için abdestini karşılıklı saflar hâlinde duran iki ordu arasında aldı. Sonra Sultan Ahmed Mirza’ya haber gönderip; “Ben tek kişiyim ve ihtiyarlık zaafı içindeyim. Sizin bu kadar meşakkatli yolunuza dayanmağa çalışmam, birbirinize girmemeniz içindir. Yardım ancak bu kadar olur. Artık takatim kalmadı. Eğer bana îtimâdınız varsa, çekişmeyi bırakınız! Çadırı nereye kurarlarsa kursunlar” dedi. Sultan Ahmed Mirza, hocasının bu buyruğu üzerine emir verip; “Mâni olmayın! Çadırı istedikleri yere kursunlar. Benim îtimâdım Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinedir” dedi. Sulh SağlandıNihâyet çadır kuruldu. Sultan Ahmed Mirza, mâiyyeti ile geldi. Ubeydullah-ı Ahrâr da, Sultan Mahmûd Mirza ve Sultan Şeyh Ömer, Mirza’yı getirdi. Sultan Ahmed Mirza, onları karşıladı ve Ubeydullah-ı Ahrâr’ın işaretiyle Sultan Mahmûd Mirza ile kucaklaştı. Bundan sonra Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, Sultan Şeyh Ömer Mirza’yı ağabeyi Sultan Ahmed Mirza’nın yanına götürdü. Sultan Şeyh Ömer Mirza, ağabeyi Sultan Ahmed Mirza’nın elini öpüp, yüzüne gözüne sürerek ağladı. Bu manzarayı görenler de gözyaşlarını tutamadılar. Bundan sonra çadıra girdiler. Muhteşem bir toplantı oldu. Her üç sultan da, bütün meselelerde anlaştılar. Artık birbirlerine kılıç çekmeyeceklerine söz verdiler. Ahidnâme (sözleşme) yazılınca, üçü de imzaladı. Bu andlaşma gereğince Taşkend, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri vasıtasıyla, Sultan Ahmed Mirza’dan Sultan Mahmûd Mirza’ya geçti. Bundan sonra Fâtiha-i şerife okundu. Sultanlar birbirlerine veda edip, ayrıldılar. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin, zamanımızın en meşhur diplomatlarının dahi hâlledemeyeceği meseleyi muvaffakiyetle hallini, bir talebesi şöyle değerlendirir: “Bir meydanda üç azgın deve birbirlerini ısırmak ve parçalamak üzere iken, Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri bunları yularlarından tutup yakalıyor ve birbirlerini ısırmalarına mâni oluyordu.” Sultan Ahmed Mirza’nın, ülkesine taarruzu sulh ile hâlli ve hocasının hatırı için fedâkârlık etmesi, halkı arasında takdirle karşılandı. Sultan Ahmed Mirza, hocası Ubeydullah-ı Ahrâr başta olmak üzere devrin âlim ve velîlerine çok hürmet gösterir, onları himaye ederdi. Onlarla istişare eder, duâlarını alırdı. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin hastalığının şiddetlendiğini işitince, bir Cuma sabahı bütün devlet erkânı ile huzuruna gitti ve son defa hocasını görmek nasîb oldu. Ubeydullah-ı Ahrâr hazretleri, o gece Kemânkerân köyünde vefât etti. Cenazesini Cumartesi sabahı Semerkand’a getirtti. Ubeydullah-ı Ahrâr gibi bir evliyayı 1490 senesinde kalbine gömen Semerkand, madden ve manen daha da kıymetlendi. Ubeydullah-ı Ahrâr’ın vefâtından sonra, talebeleri ile hemhâl olan Sultan Ahmed Mirza, 1494 senesi yazında, Aksu’da sıtmaya tutuldu. Temmuz ayı ortalarında kırk yaşında iken vefât etti. Yirmi beş sene hükümdarlık yapan Sultan Ahmed Mirza, Ehl-i sünnet itikadında, Hanefî mezhebinde, Hâcegân yolunda idi. Allahü teâlânın emirlerini eksiksiz yerine getirirdi. Beş vakit namazını kılan sâlih bir Müslüman idi. Tebeasına adaletle muamele ederdi. Hocası Ubeydullah-ı Ahrâr’ın ve sohbet ehlinin meclisinde edeble otururdu. Hocasının meclisinde otururken, edebinden dizini bile değiştirmezdi. Bir defasında Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerinin meclisinde, âdeti hilâfına, ayağını değiştirerek oturdu. Kalktığında, hocasının emri ile oturduğu yere bakıldı. Bir kemik bulundu. En yakınları yanında dahi bu edebini muhafaza eder, kimsenin yanında ayaklarını uzatmaz, asil ve vakûrâne hareket ederdi. Türkistan, Mâverâünnehr ve diğer beldelerdeki âlim ve velîlerin hayat ve menkıbelerini anlatan ve okuyanın ihlâsını artıran Reşahât kitabında Sultan Ahmed Mirza’nın bu hâli ile ilgili olarak şunlar anlatılır: “Bir gün Sultan Ahmed Mirza, Hâce Ubeydullah-ı Ahrâr hazretlerini, Mâturîd köyünden ziyarete gelmişti. Huzuruna girince, geride, iki dizi üzerine edeble oturdu. Ubeydullah-ı Ahrâr, ona çok iltifat etti. Buna rağmen Sultan Ahmed Mirza, onun heybeti karşısında tir tir titriyor, alnından ter damlaları dökülüyordu.” Her İcraatını, Ubeydullah-ı Ahrâr Hazretleri İle İstişare EderdiHer icraatını, Ubeydullah-ı Ahrâr ile istişare eder, onun reyi ile hareket ederdi. Bütün icraatı, İslâmiyet’e uygun idi. Az konuşurdu. Çok cesurdu. Mükemmel ok kullanırdı. Harb tâlimi için sık sık ava çıkardı.Sultan Ahmed Mirza, şehzade iken, babası Ebû Saîd onu, Yûnus Han’ın kızı Mihr-Nigâr hanım ile evlendirdi. Değişik zamanlarda Tarhan Beğim, Kütük Beğim, Hânzâde Beğim, Lâtife Beğim ve Habîbe Sultan Beğim adlı hanımlar ile evlendi. İki oğlu olduysa da küçük yaşta vefât etti. Karagöz, Râbia Sultan Beğim, Ak Beğim dedikleri Sâliha Sultan Beğim, Ayşe Sultan Beğim ve Ma’sûme Sultan Beğim adında beş kızı vardı.Sultan Ahmed Mirza’nın sağladığı imkânlarla, devrinde pek kıymetli âlimler, işinde mahir sanatkârlar ve devlet adamları yetişti. Sultan Ahmed Mirza’nın devlet erkânı arasında en meşhurları şunlar idi: Cânî Beğ Dulday, Ahmed Hacı Beğ, Derviş Muhammed Tarhan, Abdü’l-Ali Tarhan, Seyyid Yûsuf Oğlakçı, Derviş Beğ, Muhammed Mecid Tarhan, Bakî Tarhan, Sultan Hüseyin Argun, Kul Muhammed Bupda, Abdülkerîm Eşrit. Bu devlet adamları, Sultan Ahmed Mirza’nın vefâtıyla boşalan Semerkand tahtına kardeşi Sultan Mahmûd Mirza’yı davet ettiler.