Cinque Terre
Tîmûr Han
T
ürk-İslâm dünyâsının büyük hükümdarlarından. Târihin en büyük cihangirlerinden biridir. Babası Moğol Barlas Aşireti reislerinden Emir Turgaya, annesi Tigin Hatundur. 1336 senesinde  Mâverâünnehr’de Semerkand’la Belh arasında  Keş kasabasında doğdu. Âlimleri ve Allah dostlarını çok seven babası Emir Turagay, Tîmûr’a aklî ve naklî ilimleriyle kumandanlık bilgilerini ehil hocalarınelinden öğretti.

    Tîmûr, babasının vefâtından sonra emirler arasında geçimsizlikler yüzünden memlekette anarşinin hâkim olması üzerine siyâsete karıştı. Mâveraünnehr Hâkimi Emir Hüseyin ile birlikte Doğu Türkistan Hükümdarı Tuğluk, Tîmûr’a karşı mücâdele verdiler. 1370’te Emir Hüseyin ilearası açılan Tîmûr, onun ölümünden sonra Mâverâünnehr’e tek başına hâkim oldu ve Semerkand’a gelerek tahta çıktı.

Yaptığı Bütün Savaşları Kazandı

   Büyük askerlik vasıflarını üzerinde taşıyan Tîmûr Han, yedi senede İran’ı hâkimiyetialtına aldı. Âzerbaycan, Irak-ı Acem ve Irak-ı Arab’ı ele geçirdi. Yine 1371 ve 1379 yıllarında yaptığıseferlerle Harezm’i kendine bağladı. Ömrü harp meydanlarında geçen Tîmûr Han, 1389’a kadar beşsefer yaparak Uygurları itaat altına aldı. Mülteci Moğol Prensi Toktamış’a yardım edip, destekleyerek Altınordu hükümdarı yaptı.

  Toktamış Han, Tîmûr Hana ihânet edince, 1390 ve 1391’de onu iki kere mağlup etti. İtil Irmağı doğusuna hâkim oldu. Daha sonra Hindistan üzerine de sefer açıp, 1399’da Kuzey Hindistan’ı zaptederek büyük başarılar kazandı. Yaptığı bütün savaşları kazanan Tîmûr Han 1401-1402’de Suriye’yi, 1402 Ankara Savaşı sonunda bâzı Osmanlı topraklarını hâkimiyeti altına aldı. Böylece Çin’e ve Delhi’ye kadar bütün Asya’yı, Irak, Suriye ve İzmir’e kadar Anadolu’yu aldı. 200.000  kişilik bir ordunun başında Çin’e sefere giderken 1405’te vefât etti.

İlim Sahibi Olup Alimleri Korurdu

 Tîmûr Han ilim sâhibi, âlim, büyük bir hükümdardı. Âlimleri severdi. Pekçok medrese ve kütüphâne yaptırdı. Bilhassa Semerkant şehrini îmâr etti. Burada pekçok sanat eserleri yaptırarak, örnek ve zengin bir şehir hâline getirdi. Tüzükât-ı Tîmûr adıyla kânunlar çıkardı ve kendi târihini kendi yazdı.

 Çağatay dilinde yazdığı bu kitaplar Farsça ve Avrupa dillerine de tercüme edildi. Avrupa edebiyatında kendisine geniş yer verilmiş, 16. yüzyıldan îtibâren hakkında pekçok eser neşredilmiştir.

  Bu eserlerin pek çoğunda Tîmûr Handan iyi kalpli ve büyük hükümdar olarak bahsedilmektedir. Osmanlı hükümdarı Sultan Birinci Bâyezîd Han (1389-1402) ile harp ettiği için bâzı Osmanlı târihçileri bunu kötülemektedir.

  Ancak Tîmûr Hanın Ankara Savaşından sonra İzmir’i Hıristiyan şövalyelerden temizlemesi, Anadolu’daki sapık fırka mensuplarını cezâlandırması, bu seferin hayırlı netîcelerindendir. Tîmûr öncesinde Orta Asya Türklüğü, doğudan Moğol putperestliği, güneyden Hind Budizmi, batıdan Fars zerdüştlüğünün baskısı ve etkisi altındaydı.

   Tîmûr Han, devletinin mânevî temellerini dayadığı evliyâullahla Türkleri yeniden İslâmlaştırdı.
Tîmûr öncesinde Orta Asya Türklüğü göçebeydi. Tîmûr Mâverâünnehr’i şehirleştirdi. Obaları iskan etti. Su kanalları inşâsıyla toplumu tarıma geçirdi. Büyük şehirleri ticâret yollarına bağladı. Fetihleriyle âlimleri, sanatkarları Orta Asya’ya topladı.

Evliyalara Çok Büyük Sevgisi Vardı

   İlim adamlarına saygı gösteren, onları koruyan Tîmûr Han, Teftâzânî gibi büyük âlimleri meclisinde bulundurur, nasihatlerini dinlerdi. Âlimlere karşı o kadar saygısı vardı ki; Buhara caddesinden geçerken Muhammed Behâeddîn Buhârî (kuddise sirruh) hânekâhının halılarının silkildiğini öğrenince, İslâmiyete olan sevgi ve saygısının çokluğundan oraya yaklaşıp, tozları yüzüne sürerek bu bağlılığı  belirttiği rivâyet edilmektedir. Devrinde yaşayan İslâm âlimlerinin yanında, daha önce yaşamış olanlara karşı da hürmette kusur etmez, onların türbelerini yaptırırdı. Ahmed Yesevî hazretleri bunlardan biridir.

    Zamânında Fadlullah-ı Hurûfî tarafından kurulan ve “Hurûfîlik” adı verilen sapık fırka mensupları yayılmaya başladı. Kendisini tanrı îlân ederek bütün dinleri reddeden, kitaplarında dinsizlik ve ahlâksızlıkları anlatan Fadlullah’ı, Tîmûr Han, oğlu Miranşah’a emir vererek 1393’te öldürttü. Tekkelerini dağıttı. İslâm ülkelerindeki bu dinsizlerin çoğunu temizledi.

    Tîmûr Han, Hurûfî adındaki din ve ırz düşmanlarının yayılmasını önleyerek, İslâmiyete çok büyük hizmet etti. Bunun için sahte (Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin gösterdiği yoldan çıkan) Bektâşî, yâni Hurûfî tarikatının müritleri, Tîmûr Hanısevmez, onu hep kötülerler.

Başarılarının Sırları

   Yirmi yedi ülkenin hâkanı olan Tîmûr Han, başarılarının sırrını 12 maddede toplamış ve bunlara, oğullarının da uyması vasiyetiyle eserinde şöyle belirtmiştir:

1. Allahü teâlânın dînini ve hazret-i Muhammed’in şerîatini dünyâya yaymayı esas edindim. Her zaman her yerde İslâmiyeti tuttum.

2. Etrâfımda olan adamları 12’ye ayırdım. Gerek ülkeler fethi ve gerekse fethettiğim ülkeleri idârede bunların bâzısı bana kolları, bâzıları meşveretleriyle yardım ettiler. Bunların ikbâlinin artması için istihdam ettim. Bunlar sarayımın süsüydüler.

3. Düşman ordularını mağlup ve eyâletler feth etmekte âlimler ve emirlerle istişâre ettim. Hükûmet idâresinde yumuşaklık, insâniyet ve sabırla hareket ettim. Hiç meşgul olmuyor gibi görünürken her şeyibasîretim altında bulundurdum.

4. Hükûmet idâresinde kânunlara riâyet ve intizam o dereceydi ki vezirler, emirler, askerler ve halk bir üst sınıfa çıkmak için can atar halde değildi. Her biri bulunduğu sınıftan memnun olarak vazifesini yapardı.

5. Zâbit ve askerlerime cesâret vermek için altın ve cevâhir sarfından çekinmedim. Onları soframa oturttum. Böyle kıymetli bâzûların ve cengaverlerimin yardımıyla yirmi yedi imparatorluğun hükümdârı oldum.

6. Adâlet ve tarafsızlıkla Allah kullarının hep iyiliğini istedim ve onların teveccühünü kazandım.

7. Seyyitlere, ulemâya, fukahâya ve târihçilere mümtaz muâmele ettim. İyi ve cesur adamlar (Çünkü Allah böylelerini sever) benim dostlarımdı. Ulemâyla sıkı münâsebette bulundum. Bunlarla istişare ettim. Bunların hayır duâları bana zaferler temin etti. 

   Derviş ve fakihleri himâye ettim. Bunlara zerre kadar fenâlık etmemeye uğraştım ve hiçbir taleplerini reddetmedim. Başkası aleyhinde söyleyenleri sarayımdan kovdum. Bunların sözlerine ve iftiralarına hiç ehemmiyet vermedim.

8. Her teşebbüsümü başarmakta sebatkâr idim. Bir projeyi bir kere kabul ettim mi artık bütün zihnim onunla meşgul olurdu. Onu muvaffakiyetle başarmadıkça aslâ terk etmedim. Hiçbir vakit hâlim (davranışlarım), kâlime (söylediğim sözlere) aykırı olmadı.

9. Halkın hâline vâkıf idim. Büyüklere kardeşim, küçüklere çocuklarım gibi muâmele ettim. Her eyâlet ve her şehrin ahâlisinin durumuna ve seciyesine göre âdetler edindim.

10. Bir kabîle veya bir Arap, bir Acem göçebesi bayrağım altına girmeği dileyince beylerini şerefle, diğer adamlarını mevkilerine göre îtibârla kabul ettim. İyilere iyilikle muâmele ettim ve kötülere fenâlıklarını iâde eyledim.

11. Oğul, torun, dost, müttefik benimle bağlantısı olan herkes iyiliğimden nasibdâr oldu. İkbal ve saâdetimin parlaklığı ve yüksekliği hiç kimseyi unutmaya sebep olmadı.

12. Gerek leh, gerek aleyhte hareket etsinler, her zaman askerlere hürmet ettim. Sürekli bir saâdeti, çabucak kayboluveren şeye üstün tutan adamlara teşekküretmek borçtur. Onlar cihâda koşuyor ve hayatlarını fedâ ediyorlar. Tîmûr Han kânunlaştırdığı bu düsturlar yanında savaş tekniklerinin de tam bir ustasıydı. Düşmanlarının siyâsî, iktisâdî ve askerî zayıflıklarını iyi bilir ve bunlardan istifâde ederdi.

   Bir sefere girişmeden önce, düşman ülkeye câsuslar göndererek onları içten zayıflatmaya çalışırdı. Savaş esnâsında başarıya ulaşmak için hareketlilik ve şaşırtmaca gibi pekçok harp hilesine başvururdu. Böylece her türlü maddî ve mânevî hasletlere sâhip olan Tîmûr Han Türk târihinin ender yetiştirdiği devlet adamlarından biridir.

Biz ki Türk Oğlu Türküz

   Bugün bâzı yazarlar devrin sosyal, kültürel ve siyâsî cephesi üzerinde hiç
durmadan onun Altınordu ve Anadolu seferlerini bahâne ederek bu büyük hâkana akıl almaz iftirâ ve karalamalarda bulunmaktadırlar. Bilhassa İslâmiyetten ayrı bir Türkçülük düşünenler bu tarz hissî yorumlara girmektedirler.

   Oysa; “Biz ki, Mülûk-ı Tûrân, Emîr-i Türkistânız!”, “Biz ki Türkoğlu Türküz!”“‘Biz ki milletlerin en kadîmive en ulusu Türkün başbuğuyuz!” diyen Tîmûr Han Türk için İslâmiyetin ne demek olduğunu da bugünkü Türkçülere bundan 600 yıl önce şöyle söylemektedir:

“Tecrübe bana gösterdi ki, din ve yasalar üzerine kurulmayan bir devlet, uzun zaman yaşayamaz. Böyle devlet, çırılçıplak olup kendisini gören herkese karşı gözlerini yere dikmiş ve herkesin yanında saygı ve değerini yitirmiş adama benzer. Bu durumda böyle devlet, tavanı, kapısı, avlu duvarları olmayan ve her önüne gelenin içine daldığı eve benzetilebilir. Bunun içindir ki, ben devletimin çatısınıİslâmiyet üzerine kurdum. Devletimi idâre için yasalar düzenledim. Bu yasalar uygulandığı sürece onlara aykırı hareket etmekten sakındım.”

 

Başlık
Ahmed Bin Hülâgû
Abdullah Han Mâverâünnehr bölgesinde kurulan (şimdiki Özbekistan bölgesinde) Şeybânî hanedanlığının büyük hükümdarlarından. İsmi, Abdullah bin İskender bin Ebü’l-Hayr’dır. 1533 (H.940) senesinde Aferinkend’de doğdu. Doğduğu zaman babası İskender Han, duâsını almak için büyük âlim Ubeydlullah-ı Ahrâr’ın talebesi ve zamanın âlimi Hâce Kasım Kâşânî’ye götürdü. Hâce Kâşânî, Abdullah Hân’ın sâlih bir kişi olması için duâ ettikten sonra; “Bu çocuk, ileride büyük bir sultân olacak” dedi ve belindeki deve tüyünden yapılmış olan kuşağını çıkarıp, Abdullah Hân’a sardı. Onun, âlimler elinde terbiye edilmesini tavsiye etti.

Aklı ve zekâsının çokluğu, üstün kabiliyeti ile devrin kıymetli âlimlerinden ders alarak çok iyi bir şekilde yetiştirildi. Kur’ân-ı kerîmi, aklî ve naklî ilimleri ve devlet idaresini çok mükemmel öğrendi. Babasının, devlet erkânının, âlimlerin ve çevresinin takdirini kazandı. İskender Han, oğlu Abdullah’a çok îtimâd ettiğinden, şehzadeliğinde devlet idaresiyle vazifelendirdi.

Babası tarafından Kermine bölgesine vali olarak tâyin edilince, idarecilikteki kabiliyetini ortaya koydu. Bu bölgede ilk işi, topraklarına saldıran çevre beyliklerin hücumlarını önlemek oldu. Taşkent ve Semerkand hâkimlerine karşı mücâdele etti. Onları tesirsiz hâle getirdi. Buhara ve Şehr-i Sebz istikâmetinde seferler yaptı. Bu seferlerde topraklarının bir kısmını kaybetmesine rağmen, mücâdeleyi bırakmadı. 

Taşkent hâkimi Nevruz Ahmed Han’ın vefâtı üzerine, kaybettiği toprakları geri aldı. Yeniden ele geçirdiği Kermine şehrinde yaşıyan ve zamanın büyük âlimlerinden olan Hâce Kasım Kâşânî, Abdullah Han’ı çok severdi. Hâce Kâsım Kâşânî, Kermine’ye gelmek için yola çıkan Abdullah Han’ı karşılamaya çıktı. O mübarek zâtın kendisini karşılamasına karşı, Abdullah Han da tevâzusundan başlığını atıp boynuna bir ip geçirdi. İpi de süvarilerinden birinin eline verip çektirerek, Kermine’ye doğru geldi. Onun bu hâlini gören Hâce Kâsım çok müteessir oldu. Ona kendi hırkasını giydirdi ve muvaffakiyeti için duâ etti.

Abdullah Han, 1557 senesi ilkbaharında Buhârâ’yı alıp, payitaht yaptı. Babası, memleketin idaresini Abdullah Han’a bıraktı. Babasının vefâtına kadar, on üç sene onun nâmına ülkeyi idare etti. Babasının vefâtından sonra ülke topraklarını, Kuzey Türkistan’a kadar genişletti. Onun hâkim olması ile bu bölgelerdeki halk, sulh ve sükûna kavuştu.

Osmanlı'larla Dostluk Kurdu

Abdullah Han, Safevîlere ve Ruslara karşı, zamanın en büyük devleti Osmanlılarla münâsebet kurdu. Hindistan’daki büyük İslâm devleti Bâbürlüler (Gürgânîler) ile de dostâne münâsebetlerde bulunup müttefik oldu. Özbek sultânı Abdullah Han ve Osmanlı sultanları, doğu ve batı Türklüğü ile Ehl-i sünnet Müslümanları birbirinden ayıran Safevîleri ortadan kaldırmak istediler. Devrin en mükemmel silâh ve tekniğine sâhib olan Osmanlılar, Özbeklere ateşli silâhlar, teknik âlet ve edevat ile bunları kullanacak eleman gönderdiler. Osmanlılar’dan aldığı teknik yardım, Abdullah Han’ın hâkimiyetini kuvvetlendirdi. Bu yardımlarla Safevîler’e, Rus ve âsîlere karşı daha da üstün duruma geçti. 

Abdullah Han, maddî kuvvetlerin yanında manevî kuvvetleri de seferber etti. Pekçok evliya ve âlim yetiştiren Mâverâünnehr ve Türkistan’daki Allah adamlarının yardımlarıyla, İslâmiyet’i yayıp Ehl-i sünnet îtikâdını kuvvetlendirmeye çalıştı. Bugün bile normal hayat sürmeye müsait olmayan Sibirya’ya, Buhara ve Harezm’den alperenler (derviş gâzîler), İslâmiyet’i anlatmaya gittiler.

Abdullah Han, isyan ve sapıklıktan dönmeyenlere karşı, önce nasîhatçı gönderir, nasîhat dinlemeyip de; isyan, ihanet ve sapıklıkta ısrar edenler üzerine de, askerlerini seferber ederdi. 1587 (H.996) senesinde, Taşkent isyanını bastırdı. Bedehşân, Horasan, Gîlân ve Harezm’i zabtetti. Doğu Türkistan’a sefer tertib ederek, Kaşgâr ve Yerkend’ deki âsîleri cezalandırıp, mukavemet mahallerini tahrib etti.

Osmanlı ve Bâbürlüler ile ittifakı neticesinde, Safevîlere ve Ruslar’a karşı destanlaşan mücâdeleler verdi. Çok hayırlı neticeler alındı. Doğu ve Batı İslâm âlemini birleştirmek, Safevî-İran engelini aşmak ve Rusların Asya’ya yayılmasını önlemek için, Don-Volga kanalını açmaya teşebbüs edildi. Bu kanalla Osmanlılar, Don ve Volga nehirleri vasıtasıyla Hazar Denizi’ne ulaşmak ve Asya’daki Ehl-i sünnet îtikadındaki Türkler ile daha yakın münâsebet kurmak istiyorlardı.

Abdullah Han, 1587 (H.996) senesinde Osmanlılar’a elçi göndererek, Ejderhân da denilen Astırhan Hanlığı arazisine sefer tertiplenmesini istedi. Osmanlılar, Ejderhân ve Kazan seferi olarak bilinen seferler düzenlediler. Abdullah Han ise, Ruslar’ın; Astırhan ve Hazar Denizi’ndeki faaliyetleriyle, Orta Asya’ya yayılma teşebbüsü ile ciddî şekilde ilgilendi. Tabıl’daki Küçüm Han’a maddî ve manevî yardımda bulundu. Başkurdistan’daki Nogaylı Urus Mirza’ya da külliyetli mikdarda yardımda bulundu. Rus aleyhdârı faaliyetleri başlattı. Rusların, daha onaltıncı asrın sonlarında Orta Asya’da görünmesinin önüne geçti. İdil nehrinin doğusundaki bütün memleketleri, Türkistan’ı nüfuzu altına aldı.

Âlimlere ve Evliyaya Danışmadan İş Yapmazdı

Âlimlere ve evliyaya hürmet ve saygıda hiç kusur etmeyen Abdullah Han, savaşa çıkmadan önce onlara danışır, uygun görülmeyen işi yapmazdı. Yine böyle bir sefer başlangıcında hazırlıklarını yapıp, ikide bir Ehl-i sünnet Müslümanları tâciz eden, Safevîler üzerine savaş açmanın caiz olup olmadığını âlimlerden sordu. Zamanın büyük âlimi, İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî hazretleri, meşhur Redd-i Revâfıd risalesini yazarak, Abdullah Han’a gönderdi.

İmam-ı Rabbânî hazretleri, risale ile birlikte gönderdiği mektubunda; “Bunu Şah Abbâs-ı Safevî’ye gösterin! Kabul ederse ne iyi, etmezse onunla harb caiz olur” buyurdu. Safevî hükümdarı, bu mübarek zâtın doğru yola davetini kabul etmeyip, saldırganlığında ısrar etti. 

Abdullah Han, Osmanlı serdâr-ı ekremi Ferhat Paşa’nın, İran’ın batısında Karabağ, Gence ve havâlisinde başarılı fetihlerde bulunmasından da istifâde etti. Safevîler üzerine, doğu taraftan sefer açtı ve 1588 (H.997) senesinde Herat’ı fethetti. Sâfevîleri cezalandırıp, Müslümanları rahatlattı. Kendisi, Nişâbûr, Sebzvar ile diğer şehir ve kaleleri fethederken, oğlu Abdülmü’min de, İran’ın Meşhed, İsfehan ve daha bâzı mühim şehirlerini ele geçirdi. 1594 (H. 1003) senesi başında İstanbul’a bir elçi gönderip, muvaffakiyetlerini halîfe-i Müslimîne arz etti. Osmanlılar da, Abdullah Han’a bir elçilik heyeti ile birlikte, teknik yardım ve eleman gönderdiler.

Bu savaşlardan sonra, Abdullah Han, oğlu Abdülmü’min’i kendi yerine tahta vâris yaptı. Bu sebeple ona Han ünvanını verdi. Babasının, kendisine karşı müsamaha ve iyiliklerine rağmen, muharebe meydanlarında kazandığı zaferlerin sarhoşluğu ile bütün Şeybânîleri kendi emri altında toplama hevesine kapıldı. Bu yüzden babası ile arası açıldı. Oğlunun kendisine karşı itâatsizlik etmesinden dolayı, Abdullah Han çok üzüldü ve hastalanarak yatağa düştü. Kısa bir süre sonra üzüntüsünden hastalığı arttı ve 1595 (H.1004) senesinde, Semerkand’da vefât etti. 1598 senesinde vefât ettiği de rivayet edilir. vefât ettiğinde 62 yaşında idi. Kırk beş senelik hükümdarlığının; on üç senesinde babasının yerine, otuz iki senesinde de kendi nâmına icraatta bulundu.

Harpte ve Sulhde İbadetlerine Çok Dikkat Ederdi

Zamanın en mümtaz âlimlerinin elinde yetişen Abdullah Han, iktidarı boyunca evliyalar diyarı olan Buhârâ’ya bir çok hizmetlerde bulundu. Beş vakit namazını harpte ve sulhda intizamlı bir şekilde kıldığı gibi, nafile namazlara da bir intizam içerisinde devam ederdi. Hizmetiyle şereflendiği Horasan ve Mâverâünnehr evliyasının, her dâim feyz ve bereketlerine kavuştu. Âlim ve talebelere çok kıymet veren Abdullah Han, meclislerini onlarla süslerdi.

Devrin evliya ve âlimlerine, maddî ve manevî imkanlar sağladı. Arazi verdi. İslâmiyet’in yayılması için, Sibirya dâhil, çevre memleketlere rehber âlimler gönderdi. Mâverâünnehr, Türkistan, Horasan ve havâlisinde Ehl-i sünnet îtikâdının yayılması için çalıştı. Memleketinde medfûn bulunan kıymetli şahsiyetlerin ve Belh’de medfûn Eshâb-ı kiramdan Ukâşe bin Mihsan’ın kabrini muhteşem bir şekilde îmâr ve tezyin ettirdi. Hâce Ebû Nasr Pârisâ hazretlerinin de kabrini yaptırdı. Yılan Otı denilen yere bir kitabe diktirdi.

Adaleti ve Refahı Sağladı

On altıncı asırda Mâverâünnehr ve Türkistan’da en büyük Özbek hânı olan Abdullah Han, memleket içinde merkeziyetçi bir idare, dışarda da güçlü ittifak sistemleri kurdu. Mâverâünnehr’e sulh, sükûn ve huzur getirdi. Adaleti ve refahı sağladı, îmâra ehemmiyet verdi. Yaptırdığı cami, medrese, han, hamam, hastahâne ve su sarnıçlarının sayısı bine ulaştı. Kermine ve Murata taraflarındaki çorak sahaları sulayarak, ekilebilir hale getirdi. Zerefşan ve Kaşka Derya’daki köprüleri yaptırdı. Zirâat gelişip, tahıl, meyve, sebze ve bilhassa pamuk istihsâli arttı.

Abdullah Han, halkın hem eğitim ve öğretimi, hem de refahı için büyük gayret sarfetti. Zamanında, medreseler, talebeler ile dolup taştı. Medreselerin ihtiyaçları, vakıflar tarafından karşılanırdı.

Medreselerde yetiştirilen tasavvuf ehli âlimleri îmâr edilen yerlere iskân ederek, o mahallin, maddî ve manevî bakımdan kalkınmasını sağladı. Belh şehri çok mâmurlaşıp, nüfûsu arttı. Yeni mahalleler kuruldu. Etrafı surlarla çevrildi. Başşehir Buhara, yol ağı ile örüldü. Kara ve deniz yoluyla, dünyânın her tarafıyla irtibat kuruldu. 

Buhârâ-Rusya, Belh-Hindistan ve daha başka ticâret merkezleriyle, ülkelerarası, deniz aşırı memleketlerle ticâret yapıldı. Bilhassa Özbekler ile Bâbürlüler arasındaki ticâret yolu emniyet altına alınıp, her mevsim, kervanlar çalışır hâle geldi. Edres, kamka, kendek, kitat, zendeni adı verilen kumaşlar ihraç edilip; çay, baharat, deri, kösele, mutfak ve ev eşyası, süs eşyası, ateşli silâhlar, Frenk kumaşları ithâl edildi. Malların toplanıp mahzenlenmesi ve pazarlanması için, Mâverâünnehr tam bir ticâret merkezi hâline geldi.
Melikşah B üyük Selçuklu Devleti hükümdârı. Babası Sultan Alparslan’dır. 1055’te doğdu, Büyük Selçuklu Devleti’nin topraklarını en geniş hâle getirdiği için kendisi, “Ebü’l-Feth” (fetihlerin babası veya pekçok fetih yapan) lakabıyla anıldı. Sâhip olduğu bâzı üstün husûsiyetler sebebiyle, özel bir eğitim ve öğretim gösterilerek yetiştirildi. 1064-1065 Gürcistan Seferinde bulundu. Böylece küçük yaştan îtibâren devlet idâresi ve orduyu sevk etme husûsunda tecrübe kazandı.

Veliahd İlân Edildi

Kendisinden büyük erkek kardeşleri olmasına rağmen cesâreti, idârecilik vasfı gibi meziyetleri, Sultan Alparslan tarafından veliahd seçilmesinde rol oynadı. Hânedânın kurucusu olan Selçuk Bey’in mezarını ziyâretten dönüşte, Horasan yakınındaki Radyan’da veliahd îlân edildi. Melikşah’ın veliahdlığı Halîfe Kâim bi Emrillah’ın tasdikiyle tamâmen resmiyet kazandı. Veliahdlığı sırasında devletin çeşitli cephelerinde vazife yapan Melikşah, Mâverâünnehr Seferi’nde şehit olan Sultan Alparslan’ın yerine devletin ileri gelenleri tarafından on sekiz yaşında sultan îlân edildi. Melikşah, babasının veziri olan kıymetli devlet adamı Nizâmülmülk’ü vazifesinde bıraktı.

Saltanatının ilk yılları, iç karışıklıkları bastırmakla geçti. 1072’de Mâverâünnehr Seferi’nin intikamını almak isteyen Karahanlı Şemsülmülk Nâsır bin İbrahim, Tirmiz’i yağma etti ve Belh şehrinde kendi adına hutbe okuttu. Diğer taraftan Gazneliler de Çigilkend’de Selçuklu kumandanı Ayaz’ı esir aldılar.

Bu dış tehlikeler esnâsında, Melikşah’ın amcası olan Kirman Meliki Kavurd’un, Sultan Alparslan zamânında olduğu gibi saltanat iddiasında bulunarak isyan etmesi, bu meselenin tamâmen halledilmesinin zamânının geldiğini iyice belli etti. Devletin parçalanmasına sebebiyet verecek bu hareketin bir an önce çözümlenmesi için harekete geçen Sultan Melikşah, Mayıs 1073’te Kerec’de yapılan meydan muhârebesinde amcası Kavurd’u mağlup ve esir etti. Birkaç gün sonra Kavurd’un ölümüyle devlet içinde âsâyiş yeniden temin edildi. Abbasî halîfesi Kâim bin Kadir (1031-1075) tarafından hâkimiyet alâmetlerinin gönderilmesi ve devlet adamlarının bağlılıklarını arz etmeleriyle  sultanlığını iyice kuvvetlendirdi.

Halîfe tarafından Muizzeddîn ve Celâlüddevle lakaplarının lâyık görülmesinin yanısıra, o zamâna kadar hiç bir hükümdâra verilmeyen ve “hilâfet makam ve hâkimiyetinin ortağı” mânâsına gelen “Kâsım emirü’l-mü’minîn” lakabı da verildi.

İçişlerini halleden Sultan Melikşah, Tirmiz’i kurtarmak için harekete geçti. Sefere başladığı sırada Karahanlı Şemsülmülk Nâsır’ın mektubunu aldı ve elçisini kabul ettiyse de kararlı hareketinden vazgeçmedi. Tirmiz’i muhâsaraya başladı. Emir Savtegin’in ikmâl yollarını kesmesi, sultanın başarıya ulaşmasına ve şehrin düşmesine ve Şemsülmülk’ün sulhü kabul etmesine sebep oldu. Şemsülmülk özür dileyerek bir daha düşmanca harekete girişmeyeceğine dâir söz vermesiyle yerinde bırakıldı.

Gaznelilere karşı, Emir Gümüştegin ve Anuştegin’i gönderdi. Ancak Gazneli hükümdârı İbrahim bin Mes’ûd, Melikşah’ın başarılarının artması üzerine itâate mecbûr oldu. Gönderdiği elçilik heyeti ve hediyelerle iyi münasebetler tesis edildi. Sultân’ın kızı Gevher Hâtun’un, Gazneli veliahdı Mes’ûd bin İbrahim ile evlendirilmesi, iki devlet arasında çıkması muhtemel anlaşmazlığı önlemiş oldu.

Doğu sınırlarını böylelikle garanti altına alan Sultan Melikşah, kendi zamânında en geniş hâle getirdiği devletinin fetih hareketlerini yapan askerî teşkilatında yeni düzenlemeler yaptı.
Malazgirt Zaferinden sonra batıya yönelen Selçuklular; buraların fethi için Kutalmışoğulları, Mansur Süleyman Şah, Alp-ilig, Tutak gibi kıymetli komutanlar vazifelendirmişlerdi. Ayrıca Artuk Bey ve Tutak Bey gibi Türkmen reislerinin harekâtı da Melikşah tarafından desteklendi.

 Anadolu Tam Bir Keşmekeş İçinde Olup, Halk Çok Huzursuzdu

Selçuklular Anadolu’ya doğru harekete geçtikleri sırada, tam bir keşmekeş içinde bulunan bu ülkenin vaziyeti, fetihleri kolaylaştırdı. Baskı altında bulunan Hıristiyan halk, merkezle irtibatını kesen Bizans derebeylerinin baskısıyla her yönden eziliyordu. Ayrıca paralı askerlerden meydana gelen Frank birliklerinin halka yapmadığı zulüm kalmamıştı. Bizans sarayında dönen entrikalar ve kendini kuvvetli hisseden her komutanın imparatorluğunu îlân etmeye kalkışması, Anadolu’yu dağınık bir hâle getirmişti. Bu durum, Anadolu’nun fethine memur olan Selçuklu komutanlarının işini oldukça kolaylaştırdı.

Selçuklu akıncılarının Anadolu’yu fetih hareketi, Bizans başşehrinin karşısına, yâni Boğaziçi’ne kadar dayandı. Güneybatıda ise Milet’e kadar uzandı. Neticede Anadolu’da hareket hâlinde Bizans askerî gücü kalmadı. Hattâ general Botaniates’in Türkmen askerinin ve Selçukluların himâyesinde Bizans tahtına oturması da Anadolu’da Türk gücünün tamâmen yerleştiğini gösteriyordu. Anadolu’nun fethine memur Süleyman Şah, İznik’i de ele geçirerek Boğaziçi’ni kontrol altına aldı. Bu fetih, batıda büyük bir heyecan doğurdu. Hattâ Avrupalılar Çin’e elçilik heyeti göndererek, Selçukluların doğudan tazyik edilmesini bile istediler. Ancak bu müracaatları neticesiz kaldı.

Diyarbekir Feth Edildi

1084’te Selçuklu kuvvetleri Fahrüddevle Muhammed’in komutasında Diyarbekir bölgesinin fethi için harekete geçtiler. Fahrüddevle, yanında Artuk Bey olduğu halde uzun bir muhasaradan sonra 4 Mayıs 1085’te şehre girdi. Diyarbekir’in düşmesiyle Mervânîler Devleti ortadan kalktı. Ayrıca bölgede bulunan bozuk îtikatlı Karmatîlerin nüfûzuna son verildi.
Musul’un fethine memur edilen Aksungur ve diğer büyük Türkmen emirleri şehre harpsiz girdiler. Fethi müteakip Musul’a gelen Melikşah, büyük bir merâsimle karşılandı. Ancak Belh’te çıkan bir isyanı bastırmak üzere geriye döndü ve liyakatini ispat eden Şerefüddevle’ye Musul emirliğini verdi.


Sultan Alparslan (1063-1072) zamanından beri Suriye ve daha güneylere doğru seferlerine devam eden meşhur Selçuklu kumandanlarından Atsız, Melikşah zamânında da seferlerine devam etti. Uzun süre muhâsara ettiği Dımaşk (Şam) şehrini Mart 1076’da Selçuklu Devleti’ne kattı. Dımaşk’ın alınmasından sonra, câmilerde okunan Şiî-Fâtimî ezânının okunmasını yasaklayarak Cumâ hutbesini Halîfe El-Muktedî (1075-1094) ve Sultan Melikşah adına okuttu. Daha sonra Selçuklu Devleti’nin temel politikası olan Şiî-Fâtımî Devleti’nin ortadan kaldırılmasına uygun olarak, Mısır’a doğru sefere devam etti. Fakat bu hareket Fâtimîlerin şiddetli mukâvemeti sonucu başarısız kaldı. Başarısızlık, Atsız’ın Suriye emirliğinden alınmasına sebep oldu.

Bölgede Âsayişi Yeniden Tesis Etti

Emirliğe getirilen Melikşah’ın kardeşi Tâcüddevle Tutuş ile Antakya’ya gelen Süleyman Şah’ın arasının açılması, burada bir buhranın doğmasına yol açtı. Süleyman Şah Haleb’e doğru harekete geçmiş ve muhâsara neticesi dış kaleyi ele geçirmişti. Ancak Melikşah’ın yaklaştığı haberi muhasarayı kaldırmasına sebep oldu. Süleyman Şahın ölmesiyle Tutuş, Haleb’i muhâsara etti. Melikşah’ın meşhur Selçuklu kumandanları yanında olduğu halde Suriye’ye gelmesiyle çekildi. Melikşah bölgede âsayişi yeniden tesis etti. Akdeniz kıyısına kadar gelen sultan Melikşah, dönüşte hilâfet merkezi olan Bağdad’ı ziyâret etti. Halîfe El-Muktedî tarafından iki kılıç kuşatıldı. Suriye bölgesinde âsâyiş yeniden tesis edildi.

Sultan Alparslan zamânında hâkimiyet altına alınan Kafkasya, Melikşah’ın tahta geçmesinden kısa bir süre sonra karışıklıklara sahne oldu. 1078-79’da Kafkasya Seferine çıkan Sultan Melikşah, bölgeyi tamâmen hâkimiyeti altına aldı. Buradaki Hıristiyan halkın mükellefiyetlerini azaltarak, devlete bağlılıklarını arttırdı. Bölgenin idâresini de Kutbeddin İsmâil’e verdi.
Doğuya yaptığı seferlerle de Mâverâünnehr bölgesini Selçuklu topraklarına kattı. Semerkand hanı Ahmed bin Hizr’in halka zulmetmesi ve devrin âlimlerinin bu durumu düzeltmesini istemeleri, üzerine çıktığı sefer neticesinde Buhârâ, Semerkand, Kaşgar gibi mühim şehirleri ele geçirdi.

Anadolu’dan Asya içlerine kadar genişleyen Selçuklu Devleti’nin esas gâyelerinden birisi de Mekke ve Medîne şehirlerini alıp burada hutbenin hilâfet makamı adına okunması ve bir Şiî devleti olan Fâtimîlerin yıkılmasıydı. Hicaz bölgesinin alınması ve hutbenin halîfe adına okunması, halledilmesi mühim meselelerden biriydi. Meselenin halli için, emirlerden Tutuş, Aksungur Bozan ve Gevherayin vazifelendirildi. Gevherayin’in kumandasında yola çıkan ve Törsek, Çubuk Yarınkuş gibi emirlerin de içinde bulunduğu muazzam kuvvetler, Hicaz’dan başka Yemen ve Aden’in de Selçuklu Devletine katılmasını tamamladılar.

Sultan Melikşah’ın üzerinde ciddiyetle durduğu meselelerden birisi de Hasan Sabbâh’ın Bâtınî faaliyetleriydi. Hasan Sabbâh, Sultan Alparslan’ın hâcibliğine kadar yükselmiş fakat onun ölümünden sonra Nizâmülmülk’le arasının açılması üzerine Mısır’a kaçmıştı. Burada sapık İsmailiye fırkasının yolunu tuttu. Rey’e döndükten sonra kandırdığı câhilleri etrafına toplayarak eşkiyalığa başladı. Sonradan Doğu İsmailiye Devleti olarak anılacak devletin temellerini attı.  İlk olarak Taberistan’da sapık propagandasına başladı. Sünnîlik aleyhindeki çalışmaları, bilhassa Nizâmülmülk tarafından dikkatle tâkip ediliyordu. Taraftarlarıyla, Alamut Kalesini ele geçirmesi ciddî tedbirler alınmasına yol açtı. Üzerine Emir Yoruntaş gönderildi ve yola getirilmesi istendi. Ancak Yoruntaş’ın âni olarak vefâtı Bâtınî propagandasının artmasına yol açtı. İkinci bir harekâtın başladığı sırada Sultan Melikşah’ın vefâtı (1092), seferi yarıda bıraktı.
Devrin Âlimleriyle Sohbet Eder, Fikirlerini Alırdı

Melikşah, en verimli olabileceği bir yaşta, otuz sekiz yaşında vefât etti. Yirmi senelik saltanatı esnasında devleti Kaşgar’dan Batı Anadolu’ya, Kafkasya’dan Yemen’e kadar genişletti. Bağdad’da vefât eden Sultan’ın naaşı İsfahan’a nakledilerek kendisi için yaptırdığı medresedeki türbesine defnedildi. Orta boylu, geniş omuzlu ve güzel yüzlüydü. Büyük bir devletin hükümdarı olmasına rağmen yumuşak tabiatlı bir zât idi. Sarayında dâimâ devrin âlimleriyle sohbet ederek onların kıymetli fikirlerini alırdı. Her cins silahı mükemmel kullanır ve iyi ata binerdi.

Devrinde kendisine hep yardımcı olan Nizâmülmülk gibi bir vezirin bulunması kendisi için en büyük kazançtı. Nizâmülmülk ona şöyle nasîhat etmişti: “ Ey âlemin sultanı! Ben sana öyle bir mânevî ordu meydana getirdim ki, onların duâları arşa ve Hak tealanın huzuruna kadar çıkar. Halbuki askerlerin okları bir milden öteye gitmez.”

Sultan Melikşah’ın sâhip olduğu ünvanlara kendisinden önce hiçbir sultan kavuşamamıştı. Yaptığı fetihlerde hiç mağlub olmadığı için “Ebü’l-feth”; sâhip olduğu ülkelerin genişliğini belirtmek için “Es-Sultânü’l-âzam, Sultânü’l- âlem, Şehinşah-i âzam”; emrindekilere ve halkına âdil davranışından dolayı “Es-Sultânü’l-âdil” gibi lakabları dâimâ ismiyle beraber söylenmiştir. Nizâmülmülk, onun hakkındaki düşüncelerini şöyle dile getiriyordu: “Melikşah, Alp-Er-Tunga neslinden olup dindâr, âlimlere hürmet, zâhidlere iyilik, fakirlere şefkat ve halka adâlet gibi dünyada kimsenin hâiz olmadığı yüksek vasıflara sâhip bir cihân hâkimidir.”

Devrinde bütün Selçuklu ülkelerini îmar ettirmiş, halkı refaha kavuşturmuştur. Tertip ettirdiği takvim, Takvim-i Celâlî ismiyle bilinmektedir. Melikşah, yarım milyondan fazla askeri olan bir orduya, mükemmelen idâre edebilecek askerî bir dehâya da sâhipti. Melikşah’ın, veziri Nizâmülmülk ile tesis ettiği, idârî, askerî, toprak sistemi ve teşkilâtı, devrindeki ve sonraki Türk-İslâm devletlerinde de tatbik edildi. Devletin hukuki işlemleri için Risale-i Melikşahî diye bir kanunlar mecmuası hazırlatmıştır.

Melikşah sık sık ilim adamlarını ziyaret ederdi. Şöyle anlatılır: Sultan bir gün Ali bin Hasan Sandalî’yi Cumâ namazından sonra görür. Ve kendisini ziyaret etmediğinden dolayı serzenişte bulunur. O da cevaben derki: “Sizi ziyaret etmemem sizin pâdişahların en iyisi olmanız ve benim de âlimlerin en kötüsü olmamam içindir. Zira hükümdarların en iyisi âlimleri ziyaret eden, âlimlerin en kötüsü de onların ziyaretlerine düşkün olandır.” Bu menkıbe Melikşah’ın doğru söze verdiği kıymeti de göstermektedir. Huzûra İmam-ül Haremeyn gibi âlimler kolayca girip çıkmışlardır.
İltutmuş Delhi Türk Sultanlığının en büyük hükümdarlarından. Lakabı Şemseddîn’dir. Türkistan’daki asil İlbarı kabîlesine mensûb olup, Aylam Han’ın oğludur. Çok akıllı, zekî ve kabiliyetli idi.
Hindistan evliyasının büyüklerinden Muînüddîn Çeştî ile büyük velî Şihâbüddîn-i Sühreverdî birlikte oturmuş sohbet ediyordu. Bu sırada, henüz çocuk olan Şemseddîn İltutmuş, elinde ok ve yay olduğu hâlde yanlarından geçti. Muînüddîn Çeştî, İltutmuş’a nazar etti ve; “Ey dostlar! Allahü âlem şu küçük çocuk, Delhi Şahı olacak ve Delhi sultanlığı yapmadan bu dünyâdan göçmeyecek” buyurdu.

Zekî, Fazîletli, Terbiyeli İdi

Akıllı ve zekî olması sebebiyle, çekemeyenler tarafından esir diye köle tüccarlarına satılan İltutmuş, Buhârâ’ya götürüldü. Şehir âlimlerinin reîsi durumunda olan bir zât, onu satın aldı. Bu zât, ona çocuklarıyla beraber ilim öğretip, en iyi şekilde yetiştirdi. Bir zaman sonra İltutmuş’u asîl ve mümtaz bir aileden olan Hacı Buhârâ adlı tüccar satın aldı. Sonra da Cemâleddîn Muhammed isimli bir zâta sattı. Cemâleddîn, İltutmuş’u Gazne’ye götürdü. Gazne’ye uzun süreden beri İltutmuş gibi zekî, fazîletli, terbiyeli ve tahsilli köle getirilmemişti. Onun bu durumu, Sultan Muizzüddîn Muhammed Gûrî’ye bildirildi. Sultan, İltutmuş ve Aybeg adlı başka bir köleyi maiyetine almak için ikisine bin altın teklif etti. Tüccar buna razı olmayınca, sultan, ikisinin satılmasını yasakladı. Lahor sultânı Kutbüddîn Aybeg, Gazne’ye gelince, İltutmuş’u satın almak istedi. Sultân’ın yasaklamasından dolayı Gazne’de değil Delhi’de satın alabileceği bildirildi. Kutbüddîn Aybeg, onu Hindistan’a götürdü ve orada satın aldı.

Cesaret ve Yiğitliği İle Dikkat Çekti

İltutmuş, asaleti, üstün kabiliyeti, aklı ve keskin zekâsıyla sınıf tanımayan Türk ve İslâm devletinin hizmetinde devamlı yükseldi. Delhi’de önce Kutbüddîn Aybeg’in özel muhafız alayı başkanlığı makamı olan Ser-i Çandarlık vazifesine getirildi. Kutbüddîn Aybeg, İltutmuş’un sadıkane hizmetini ve maharetini görünce kızını ona verdi. 1195 senesinde Gvalyar’ın fethedilmesiyle buranın vâliliğine atandı. Vâli iken idareciliğinin yanında cesaret ve yiğitliği ile dikkat çekince, kendisine Bedaun bölgesinin idaresi de verildi. Çelum nehri kıyısında Gakharlar ile yapılan muharebede üstün başarılarından dolayı  sultan tarafından "Emîr-ül-Ümerâlığa" tâyin edildi. Kutbüddîn Aybeg’in 1210 senesinde vefâtı üzerine yerine oğlu Aram Şah geçti. Kardeşler arasında taht mücâdelesi devlet adamlarının İltutmuş’u davet etmelerine yol açtı. Aram Şah, İltutmuş’un üzerine sefer düzenledi ise de, yenildi.

Abbasi Halifesi Tarafından Hil’at Gönderildi

İltutmuş, Aram Şah’ı yendikten sonra, bütün ülkede hâkimiyetini tesis ettirmek ve emniyeti sağlamak için rakipleriyle mücâdeleye girişti. 1222 senesinde Hindistan’da ayrı bir hükümdarlık kurmak istiyen Celâleddîn Harezmşah’a karşı Delhi Sultanlığı’nı koruyarak, ülkenin bölünmesine meydan vermedi. 1225 Lahnavti, 1228 Sind, 1234 Malva seferlerini yaptı ve Vindhya dağlarının kuzeyindeki bütün Hindistan’ı Delhi sultanlığına kazandırdı. İltutmuş’un Hindistan’daki fetihleri ve İslâmiyet’i yayma faaliyetleri Abbâsî halîfesi el-Mustansır Billâh tarafından takdirle karşılandı ve halîfe tarafından tanınıp, hil’at gönderildi. Böylece, Hindistan’da tanınan ve hil’at gönderilen ilk hükümdar oldu.1229 senesinden sonra paralarda ve kitabelerde "Nasır Emîr-ül-Mü’minîn" ünvânını kullanan İltutmuş, 1236 senesinde vefât etti.

Âlim ve Velîleri Meclisinden Hiç Eksik Etmezdi

Hindistan’da saltanatı, Abbâsî halîfeliğince tanınan ilk Türk sultânı olan Şemseddîn İltutmuş, müstesna bir şahsiyet idi. Âlim ve velîleri meclisinden hiç eksik etmezdi. Gönül sultânı Kutbüddîn Bahtiyar Kâkî, Ecmîr beldesinde talebeleri irşâd ile meşgul olan hocası Muînüddîn Çeştî’nin ziyaretine giderken, Delhi’ye uğradı. Sultan İltutmuş, Kutbüddîn Bâhtiyâr’a çok alâka gösterdi. Delhi’de kaldığı bir kaç gün içinde sultânın ona olan hürmeti, muhabbet ve bağlılığı her gün bir kat daha arttı. Bahtiyar Kâkî’nin Delhi’den hiç ayrılmasını istemeyen sultan, kalmasını teklif etti. Kutbüddîn Bahtiyar şehrin dışında oturmayı tercih etti. Sultan, Hâce Kutbüddîn’in feyz ve bereketlerinden istifâde edebilmek için, haftada iki defa hizmetine giderdi.

Fakirlerin Giydiği Bir Elbise Giyerek Şehri Dolaşırdı

Şemseddîn İltutmuş, bütün işlerinde Hâce Kutbüddîn’e danışıp, nasîhatlerine göre hareket ederdi. Hâce, Sultân’ın; Hazreti Ömer ve Ömer bin Abdülazîz yolundan yürümesini, mazlumun hakkını koruyup, insanların ihtiyâçlarını gidermekte onlar gibi olmaya gayret göstermesini, geceleri uyanık kalmasını, ibâdet ve tâatla meşgul olmasını, uyku bastıracak olursa abdestini tazelemek suretiyle mâni olmasını, böylece namaz kılıp, ibâdet ve tâat yapmaya devam etmesini emir buyurdu.

Sultan, hocasının tavsiyesi ile gece karanlık bastığında tanınmamak için fakirlerin giydiği bir elbise giyerek şehri dolaşırdı. Fakirlerin, ihtiyaç sahiplerinin kapılarını çalarak, onlara gizlice yardımda bulunurdu. Câmileri devamlı kontrol ederdi. Müslümanların rahatça ibâdetine mâni olabilecek bir şey bulunmamasına, varsa derhal yok edilmesine dikkat ederdi. Sarayı, bütün sıkıntıların halledildiği bir mekân hâline getirdi. Muhtaçların ihtiyaçları giderildi. Ahâliden, Müslüman-kâfir kimseye zulmedilmez, haksızlık yapılmazdı. Saray adamlarının ve memûrların halka muamelesini kontrol için sarayın üstüne bir kule yaptırmıştı.

Kıyamet Gününden Çok Korkardı

Sultan, Allahü teâlânın huzurunda ağırlığını taşıyamıyacağı mesûliyetlerin, işitmeye tahammül edemiyeceği, îzâh etmeğe imkân bulamayacağı şikâyetlerin ortaya çıkabileceği kıyamet gününden çok korkardı. Bu yüzden bir gün hocasının huzuruna giderek; “Allahü teâlâ bana bir saltanat ihsan eyledi. Elbette ki, kıyamet günü bu ağır yükün hesabını soracak. O zor günde sizin beni terk etmemeniz için yalvarıyorum” dedi. Hâce Bahtiyar Kâkî de, onun bu isteğini kabûl etti.

Sultan, ilme ve âlimlere hürmetkar olduğu için, Delhi’de kültür seviyesi yükseldi. Devrinde, ülkesinde Muînüddîn Çeştî, Kutbeddîn Bahtiyar Kâkî, Bahâüddîn Zekeriyyâ, Ferîdüddîn Genc-i Şeker, Hâce Ahmed Buhârî, Kadı Hamidüddîn Nâgûrî gibi âlimler bulunuyor, ilim ve irfan yayıyorlardı. Bu âlimlerin günümüze kadar ulaşan kıymetli ve çok nâdide eserleri vardır.

İltutmuş zamânında, ilim, ibâdet ve diğer sosyal ihtiyâçların temini için eserler inşâ edilip, eskileri tamir ve ikmâl edildi. Kutbüddîn Aybeg’in başlattığı Delhi’deki Kutb Câmii ve meşhur Kutb Minâre ile Ecmir’deki câmi tamamlandı. Bedaun’da Müslümânların ibâdetlerini ve ilim tahsillerini kolayca yapabilmeleri için, Mescid yaptırdı. Yeni fethedilen yerlerde, İslâm medeniyetini simgeleyen eserler inşâ edilerek, beldeler süslendi.

Firûz Şah Delhi Türk sultanlarından. Tuğluk hânedanlığının üçüncü hükümdarı. Bu hânedanlığın kurucusu ve ilk hükümdarı olan Gıyâseddîn Tuğluk’un kardeşi Melik Receb’in oğludur. Asıl adı Kemâleddîn’dir. 1309 (H.709)’da doğdu. 1351 (H.752) senesinde hükümdar oldu. 1388 (H.790)’da seksen yaşında vefât etti.

Firûz Şah’ın annesi Naila Hanım’dır, babası Melik Receb, Sultan Gıyâseddîn Tuğluk’un kardeşi ve kumandanı idi. Oğlu Firûz’u iyi bir tahsil ve terbiye ile yetiştirdi. Bilgisi, güzel ahlâkı ve liyâkati ile devlet kademesinde hızla yükseldi. Bilhassa amcasının oğlu Şehzade Muhammed Tuğluk’la iyi anlaşıyordu. Gıyâseddîn Tuğluk vefât edince, Muhammed Tuğluk sultan oldu. 

Halkın Sevgi ve Saygısını Kazandı

Cömertliği, iyilikleri ve son zamanlarında zulmü ile meşhur olan Muhammed Tuğluk, amcası oğlu Firûz’u en yakın adamları arasında tuttu, Onu dâima yanında bulundurdu. Bu esnada Firûz Şah devlet idaresini çok iyi bir şekilde öğrendi. Devlet erkânını ve halkın sevgi ve saygısını kazandı.

Sultan Muhammed Tuğluk, 1351 (H.752) yılında çıktığı seferde Thattha civarında iken aniden vefât etti. Hiç erkek çocuğu olmayan sultânın vefâtı, kargaşalığa sebeb oldu. Çeşitli yerlerde isyanlar baş gösterdi. Orduya yardımcı kuvvet olarak katılan Moğol askerleri yağmaya başladılar. Ordunun düşman topraklarında bulunması da durumu iyice nâzikleştirdi. Bu şartlar altında ordudaki âlimler, sözü dinlenir kumandanlar, sultânın yakınları, Firûz Şah’a sultan olmasını teklif ettiler. 

Firûz Şah, önce kabul etmedi. Israrlar üzerine sultan oldu. Hemen idareyi dirayetli ellerine aldı. O sırada seferde bulunan orduyu derhâl nizâma sokarak, sükûnu temin etti ve orduyu Delhi’ye dönmek üzere yola çıkardı. Delhi’de saltanat için çıkan karışıklıkları bastırdı. Oraya yerleşti. Zafer Han’ın davetiyle Bengal üzerine yürüdü.

1353-54 (H.755-756) senesinde yaptığı bu seferde Bengal hâkimi İlyas Hacı Şemseddîn, önce mukavemet gösterdiyse de neticede İkdala kalesine kapanmak zorunda kaldı. Firûz Şah, bâzı düşünceleri sebebiyle, Bengal’i Delhi sultanlığına ilhak etmekten vazgeçip geri döndü. Beş sene sonra, Şarkî Bengal’in ilk müstakil hükümdarı Fahreddîn’in damadı Zafer Han’ın himaye talebi üzerine bir sefer daha yaptı. Bu sırada Bengal hâkimi İlyas Hacı Şemseddîn ölmüş, yerine oğlu İskender geçmişti. 

Önce Firûz Şah’ı savaştan vazgeçirmek isteyen İskender, bu işte muvaffak olamayınca ordusuyla İkdala kalesine sığındı. Firûz Şah, uzun ve zahmetli bir muhasara yaptıysa da sonunda İskender’in teklifi üzerine bir andlaşma yapıldı. Dönüşte Hindûlardan Orissa’yı aldı. Delhi’ye gelirken ordusu çok sıkıntı çekti. 1360 (H.761) senesinde Delhi’ye döndü.

Firûz Şah, bu ikinci Bengal seferinden döndükten on bir sene sonra, Thattha üzerine 1371-72 (H.772-773)’te devrinin en mühim ve son seferini yaptı. Uzun ve pek çok güçlükleri atlatarak gerçekleştirdiği bu sefer netîcesinde, Sind hükümdarı Cam Babirçiya’yı esir aldı. Firûz Şah, bundan sonra artık sefere çıkmayıp devletin iç işleri ile uğraşmaya karar verdi. Saltanatının sonuna kadar geçen on sekiz sene zarfında, halkının huzur ve refahı için fevkalâde tedbirler aldı.

Her İşini İslam Âlimlerine Sorarak Yapardı

Bu dönem bir bakıma Delhi-Türk Sultanlığı için bir dinlenme ve bayındırlık işlerinin büyük ölçüde gerçekleştirildiği bir devir oldu. Firûz Şah’ın başardığı güzel işler, o devrin Avrupası için hatıra bile gelemiyecek işlerden idi. Onun kıymetli hizmetleri, kendinden sonraki asırlarda da şükranla yâd edilmesine sebeb oldu. 

Firûz Şah, her şeyden önce Ehl-i sünnet îtikâdında ve İslâmiyet’in hükümlerini sadâkatla uygulayan bir sultan idi. Her işini İslâm âlimlerine sorarak yapardı. Yaptığı her işin İslâmiyet’e uygun olması için azamî gayret sarf ederdi. Vergileri koymada veya kaldırmada Müslüman hükümdarlar arasında emsaline nâdir rastlanacak derecede dînin hükümlerine riâyet ederdi. İslâmiyet’in yayılması hususunda da çok gayret gösterirdi. Putperest Hindûları Müslüman olmaları için teşvik edici tedbirler aldı. îmân eden kâfirlerden cizyeyi kaldırdı. Mısır’daki Abbâsî halîfesine bağlılığını bildirdi.

Âlimlere Çok Büyük Muhabbet ve Sevgisi Vardı

Firûz Şah, bütün dînî müesseselere, câmilere, tekkelere, medreselere, evliya türbelerine ve vakıf kuruluşlarına çok saygı gösterip bunlar için büyük harcamalar yaptı. Yaşı ilerledikçe İslâmiyet’in hükümlerine riâyet hususunda hassasiyeti iyice arttı. İpek elbiseleri, zînetleri, sarayda altın ve gümüş eşya kullanılmasını yasakladı. Sarayının duvarlarında ve bayraklar üzerinde önceden yapılmış olan canlı resimlerini ve heykelleri kaldırdı. Evliyaya, insanları irşâd eden rehber âlimlere ayrı bir muhabbeti ve sevgisi vardı. Şeyh Ferîdüddîn Genc-i Şeker’in torunu Alâeddîn’in sohbetinde bulunarak ondan feyz aldı.

Hocası Celâleddîn-i Hindî’yi hiç yanından ayırmadı. Dostlarına karşı samîmî, düşmanlarına âli-cenap, tebeasına merhametli ve şefkatli oldu. İşkence ve hafiyeliği kaldırdı. İslâmiyet’in geniş ahlâk esaslarına riâyet ederek ideâl bir İslâm hükümdarı vasfını kazandı. 

İlim ve sanata büyük alâka gösterdi. Âlimleri, hafızları, tasavvuf ehli zevatı himaye edip, onlardan çok istifâde etti. 1407 (H.810) senesinde Devletâbâd yakınlarında bir rasadhâne kurdurarak müdürlüğüne Hakîm Hâşim Geylânî’yi tâyin etti. Delâil-i Firûz adlı bir astronomi kitabı telif ettirdi. Târih incelemelerini ve târihçileri de bilhassa himaye ederek bir çok İslâm hükümdarı gibi, o da bu hususlarda çok istifâde etti. Bu sebeple onun devrini anlatan oldukça çok târihî vesîka ve eser vardır. Bizzat kendisi, botanik, geometri ve mantık derslerini dinlemekten zevk alırdı. 

Hayır Müesseseleri Kurdu

Adâlet sistemini, halkın menfaatine dönük ve kolay işler bir tarza sokan Firûz Şah, pek çok hayır müessesesi kurarak; “tâmir-i bilâd terfihi ibâd” yâni beldeleri îmâr, insanları ruh, düşünce ve yaşayış yönünden refaha kavuşturmak şeklinde tarif ettiği İslâm medeniyetini gerçekleştirdi. Halka hizmet eden pek çok hastahânelerin yanında fakir kızların çeyizlerini temin ve evlendirilmeleri için husûsî bir müessese kurdu. Diğer taraftan, cemiyet hayâtında en önemli mes’elelerden olan işsizliği önlemek için tedbirler aldı. Devlet idaresinde esaslı bir ıslahat yaparak mâlî ve iktisadî sahalarda çok büyük gelişmeler sağladı. Müslüman ve gayr-i müslim tebeayı refah ve saâdete kavuşturmak için uğraştı.

Firûz Şah’ın en başta gelen prensibi, devlet idâresinin halkın ihtiyâcını karşılayacak bir gayeye hizmet eder şekilde yürümesi idi. Halkın refahını, beytülmâlın, hazînenin zenginleşmesine tercih ediyordu. Bilhassa vergi hususunda İslâm hukukuna sâdık kalmayı çok iyi başardı. Halktan alınan vergiler fıkıh âlimlerine sorularak ve onlardan alınan fetva üzerine uygulanmıştı.

Halkın Yüzünü Güldürdü

Firûz Şah’dan önceki dönemlerde ağır vergiler sebebiyle felce uğramış olan zirâat ve ticâret işleri de yeniden ele alındı. Yapılan idârî ve mâlî değişiklik netîcesinde zirâat ve ticâret işleri de fevkalâde düzeldi. Bolluk ve ucuzluk halkın yüzünü güldürdü. Emniyet ve âsâyiş yaygınlaşıp, devlet varidatı da günden güne arttı. Para ıslahatı ve iktisâdi hayat üzerinde gâyet müsbet neticelere sebep oldu. Devlet hazînesinden maaş alarak geçinen memur ve askerin maaşları bol bol arttı.

Hizmet yaşını aşmış olan halkın da ölünceye kadar maaş almaları sağlandı. Devletin zenginleşmesi ve gelirinin artması, îmâr faaliyetlerini de hızlandırdı. Yeni kasabalar ve şehirler kuruldu. İşsizlik büyük ölçüde azaldı. Nehir mecralarını tanzim ve ıslah ettiren Firûz Şah, kanallar açtırdı. Birkaç yüz kilometre uzunluğunda dört büyük sulama şebekesi yapıldı. Sulanan topraklardan elde edilen zirâî hâsılat fevkalâde arttı. 

Köşkler, ribatlar, hankâhlar, bendler (barajlar), köprüler yaptırıp, bağlar ve bahçeler kurduran Firûz Şah, eski eserleri de tamir ettirdi. Otuz sekiz senelik saltanatı boyunca bayındırlık hizmetlerinde, görülmemiş bir başarı sağladı. Büyüklü-küçüklü iki yüz şehir kurdurdu. Tamir ettirdikleri hâricinde; elli baraj, kırk câmi, otuz medrese, yirmi hankâh (fakirler için aş evi), yüz köşk, kervansaray ve han, beş dârüşşifâ, hastahâne, yüz türbe, on hamam, yüz elli kuyu, havuz ve su deposu, yüz elli köprü inşâ ettirdi.

Firûz Şah’ın başardığı önemli işlerden biri de toprak düzenlemesi ve askerî ıktâların dağıtımı idi. Hepsini şer’î hükümler dâiresinde tanzim ettirdi. Şehirlerde vazifeli bulunan ıktâ sahiplerine, ayrıca aylık da bağlanmak suretiyle refahları arttırıldı. Bâzı savaşlara iştirak edemeyen ıktâ sahipleri, çoluk-çocugu perişan olmasın düşüncesiyle cezalandırılmadı. Iktâ sahibi ölünce, bu ıktâ ailesinden birine bırakılmıyordu. Yine ıktâ sahiplerinin, köylülerden fazla vergi almasını önlemek için sıkı cezaî müeyyideler kondu.

Firûz Şah, bir ömür boyu önemli hizmetleri gerçekleştirdikten sonra, yaşının ilerlemesi ve sıhhatinin bozulması sebebiyle, vefâtından önce torunu Gıyâseddîn Tuğluk’u tahta geçirdi. Böylece son vazifesini de yaptı. Bundan kısa bir müddet sonra da vefât etti. Mezarı Delhi yakınlarında Havz-ı Has’dadır.
Bahadır Şah-II Hindistan’da Bâbürlü Türk Devleti’nin son hükümdarı. Asıl ismi Ebü’l-Muzaffer Sirâceddîn Muhammed’dir. İkinci Ekber Şah’ın oğludur. 24 Ocak 1775’te doğdu. 1837 yılında babasının ölümü üzerine, 62 yaşında tahta çıktı. Bu sırada devletin kontrolü İngilizlerin elinde bulunuyordu. 20 sene sadece isimden ibaret kalan bir hükümdarlık yaptı. 1857’de Kalküta yakınlarında Müslüman askerler ayaklandılar. Süratle büyüyen ayaklanma sonunda askerler Delhi’de duruma hakim oldular. İkinci Bahadır fiili bir hükümdar olarak göreve başladı. câmilerde hatipler Delhi halkını cihada çağırıyor ve Bahadır Şah’ı desteklemeleri için ikazlarda bulunuyorlardı. İkinci Bahadır, oğlu Moğol Mirza’yı seraskerliğe tayin etti.

Ancak İngilizler durumdan hoşlanmadılar. Hindistan’daki Eshâb-ı kirâm düşmanları, Hindûlar ve hâin vezir Ahsenullah Han’ın yardımı ile, İngiliz askeri Sir John Lawrens idaresinde Delhi şehrine girdi. Evleri, dükkanları basıp, malları ve paraları yağma ettiler. İnsanlık târihinde görülmemiş zulümlerle kadın ve çocukları kılıçtan geçirdiler. İçecek su bile bulunmaz oldu. Hümâyûn Şah’ın türbesine sığınan çok yaşlı Şah’ı, çoluk çocukları ile elleri bağlı olarak Kale tarafına götürdüler.

İğrenç Bir İngiliz Zulmü

Patrik Hudson, yolda Şah’ın üç oğlunu don ve gömlekle bırakıp, göğüslerine kurşun sıkarak şehit etti ve kanlarından içti. Cesedlerini kale kapısına astırdı. Bir gün sonra, başlarını İngiliz kumandanı Henri Bernard’a götürdü. Sonra bu başları suda kaynatıp, Şah’a ve zevcesine çorba olarak gönderdi. Çok aç olduklarından hemen ağızlarına koydular. Fakat çiğneyip yutamadılar. Ne eti olduğunu bilmedikleri hâlde, çıkarıp toprağa bıraktılar. Hudson hâini; “Niçin yemediniz? Çok güzel çorbadır. Oğullarınızın etinden yaptırdım” diye alay etti. Sonra Sultan’ı, zevcesini ve diğer yakınlarını Rangon şehrine sürerek haps ettiler.

İngilizler Delhi’de üç bin Müslümanı kurşunlayarak, yirmi yedi bin kişiyi de keserek şehit ettiler. Sâdece gece kaçanlar kurtulabildi. Hıristiyanlar, diğer şehirlerde ve köylerde de sayısız Müslüman öldürdüler. Târihî sanat eserlerini yıktılar. Eşi bulunmayan ve kıymet biçilemeyen zînet eşyalarını gemilere doldurup, Londra’ya götürdüler. 1862 senesi Kasım ayında, bu son Bâbürlü temsilcisi, ülkesinden çok uzakta hayâta gözlerini kapadı. İkinci Bahadır Şah, âlim, hattat ve aynı zamanda iyi bir şair olup, Zafer mahlası ile şiirler yazardı.

İkinci Bahadır Şah’ın ölümü ile Bâbür hanedanı, Hindistan’ın târih sahnesinden çekildi. İngilizler, siyâsî iktidarı ele geçirip, hemen her yerde yaptıkları gibi Hindistan’ı da bir isyanlar diyarı hâline getirdiler. Değişik inanç ve kültürdeki insanları birbirlerine karşı kışkırtarak, onların birlik ve düzenine imkân vermeyip, mâlî kaynakları kendi ülkelerine aktardılar. Ayrıca, Müslümanlar arasındaki yardımlaşmayı ve kardeşliği yıkmak için çeşitli entrikalar çevirerek, ajanları vasıtasıyla Kâdıyânilik denilen bozuk bir din ortaya çıkarıp, müslümanları doğru yoldan saptırmaya çalıştılar.
Muhammed Tapar Büyük Selçuklu Devleti sultânı. Sultan Melikşah’ın oğlu olup, 1082 yılında doğdu. Babasının 1092’de vefâtıyla, Selçuklu sultanı olan ağabeyi Berkyaruk’un yanında yetişti. Sultan Berkyaruk ona Gence havâlisinin idâresini verdi. Muhammed Tapar, Gence’ye gelerek Arran’ı da hâkimiyeti altına aldı. Kumandanlarının kışkırtmaları ile ağabeyine karşı zaman zaman isyân etti. Yapılan andlaşmayla Âzerbaycan, Diyarbekir ve el-Cezîre kendisine verildi. Sultan Berkyaruk’un vefâtından (1104) sonra Bağdad’a gelerek Selçuklu tahtına geçti (1105).

Muhammed Tapar önce amcasının oğlu Mengü Bars’ın isyânını bastırdı. Daha sonra ülkede uzun zamandır karışıklık çıkaran, anarşiyi tahrik eden Bâtınîlere karşı mücâdele etti. 1107’de Bâtınîlerin merkezi olan Alamut Kalesi kuşatıldı ve çok sayıda Bâtınî öldürüldü. Birinci Haçlı Seferinden sonra, Haçlı ordularının tam hâkimiyeti altına giren Suriye’de Haçlı devletleri kurulmaya başlanmıştı. 

Sultan Muhammed Tapar Haçlılar üzerine ordular gönderdi. Ancak, kumandanlar arasında irtibat sağlanamadığından kesin sonuca gidilemedi. Sefer kumandanı Emir Mevdûd, Şam Câminde bir Bâtınî tarafından öldürüldü. Sultan Haçlılara karşı Aksungur Porsukî’yi kumandanlığa getirdi. Bu arada ikinci bir orduyu yeniden Alamut üzerine gönderdi. Kalenin kuşatıldığı sırada âniden rahatsızlanarak vefât etti (1118).

Sultanın beklenmedik ölümü, Haçlılara ve Bâtınîlere karşı açılan savaşların duraklamasına sebep oldu. Ondan sonra Büyük Selçuklu Devleti dağılmaya yüz tuttu. Sultan Muhammed Tapar, Selçuklu Devletinin son büyük hükümdârı sayılmaktadır. Ebû Şücâ, Gıyâsüddünyâ ved-din, Kerîmü Emirü’l-Mü’minîn ünvanlarıyla tanınırdı.
Celâleddîn Harezmşah Harezmşahlar Devleti’nin son hükümdarı, ismi, Mengübertî, lakabı Celâleddîn’dir. Doğum târihi bilinmemektedir. Babası, Harezmşah Devleti sultânı Alâüddîn Muhammed, annesi Ay-Ciçek Hâtun’dur. Babasının 1220  yılında  vefâtı üzerine Harezmşah sultânı oldu. 1231 yılında şehit edildi.

Celâleddîn Harezmşah, küçük yaştan îtibâren ehil kimseler elinde yetiştirildi. Gazne ve çevresinin vâliliğine tâyin edildi, iyi bir idareci, güçlü bir komutan olarak yetişmesine gayret edildi. Babasının bütün seferlerinde yanında bulunarak başarısına yardımcı oldu, tecrübesini arttırdı. Babası Sultan Alâüddîn, büyük bir güç hâlinde yayılan ve gittikleri yerleri istilâ edip, görülmemiş zulümler yapan Moğollara ve bunların zâlim hânı Cengiz’e karşı devamlı mücâdele veriyordu. Celâleddîn Harezmşah, Cengiz’in oğlu Cuci kumandasındaki Moğol ordusuyla, 1216 ’de yapılan muharebede sağ cenah kumandanlığını yaptı ve bozulmaya başlayan Türk ordusuna zaferi kazandırdı. Devletâbâd yakınlarında son defa Moğolların karşısına çıkan Sultan Alâüddîn Muhammed, burada mağlûb oldu. Abiskund’da bir adaya sığındıysa da kısa bir müddet sonra burada hastalanarak, 1220 senesinde vefât etti. 

Târihler, Celâleddîn Harezmşah’ın Cengiz’in hücumuna karşı Mâverâünnehr şehirlerini ayrı ayrı müdâfaa etmek yerine bütün kuvvetlerle hücum etmeyi babasına tavsiye ettiğini, ancak bu teklifini kabul ettiremediğinden, Cengiz’in, dağılmış durumda olan Türk kuvvetlerini ayrı ayrı imha ettiğini yazarlar.

Sultan Alâüddîn Muhammed, annesi Terken Hâtun’un arzusu ile küçük oğlu Uzlag’ı veliaht tâyin etmişti. Ancak ölümünden bir müddet önce, devleti, mâruz bulunduğu tehlikeden büyük oğlu Celâleddîn’in kurtarabileceğini düşünerek, onu veliaht tâyin ve şehzadelere de ona tâbi olmalarını vasiyet etti. Babasının vefâtından sonra bâzı Türk emirleri, Celâleddîn’in tahta çıkmasını istemediklerinden bir suikast düzenleyip, öldürmek istediyseler de, Celâleddîn, Harezm’den Horasan’a gitmek suretiyle bu tehlikeden kurtuldu. Cengiz tehlikesinden dolayı Harezm’de kalamıyacaklarını anlayan kardeşlerinden ikisi de onu tâkib ettiler. Ancak yolda Moğollar tarafından şehit edildiler. 

Moğallarla Mücadele Etti

Celâleddîn Harezmşah ise Moğol tâkib kuvvetlerini mağlûb edip, tehlikeli bir yolculuktan sonra Gazne’ye vâsıl oldu. Gazne’de tekrar kuvvet toplamaya başladı. Cengiz Han, Celâleddîn Harezmşah’a çok önem veriyordu. Ona karşı; “Yenilmez Noyan” ünvanı ile anılan komutanını gönderdi. Parvan civarında iki gün devam eden şiddetli çarpışma neticesinde Moğollar perişan edildiler. Ancak savaştan sonra kumandanlar arasında ganîmet ihtilâfından dolayı çıkan anlaşmazlık sebebiyle, bu zaferden istifâde edilemedi. Emirlerin bir çoğu, askerlerini alıp kendi yurtlarına döndüler. Şayet Türk ordusu dağılmamış olsaydı, bu sıralarda Hindikuş dağlarını aşmakta olan asıl Moğol ordusunu durdurabilirlerdi. Moğollar, Gazne’yi ele geçirdiler. 

Sind ırmağı kıyılarına çekilen Celâleddîn Harezmşâh, İndus sahilinde Moğollarla savaştı. Moğol hükümdarı Cengiz’in bizzat katıldığı bu savaşta, Celâleddîn Harezmşah mağlûb oldu. Kuvvetlerini toplayıp, alelacele yapılan gemilerle karşıya geçmek üzere yola çıktılar, ancak geminin nehrin ortasında parçalanması üzerine pek çok askeri boğuldu. Atıyla nehri geçmeye muvaffak olan Celâleddîn Harezmşâh, boğulmaktan kurtulan adamları ile Hindistan’a gidip, orada üç yıl kaldı.

1224’de Harezm’e dönüp, Moğollarla yeniden mücâdeleye karar veren Celâleddîn, Kirman’a geldi. Buranın hâkimi Barak Hâcib, itâatini arz ederek Celâleddîn Harezmşah adına Kirman’ı idareye başladı. Buradan Atabeg Sa’d bin Zengî’nin hükümdarı bulunduğu Fars’a geldi. Onun kızı ile evlendi. Böylece Harezmşâh Devleti’ni yeniden te’sise çalışan Celâleddîn Mengübertî, bundan soIra İsfehan ve Irak-ı Acem’e ilerliyerek, burada bulunan kardeşi Gıyâseddîn Pir-Şah’ın itâatini sağladı. Lur (Hindistan) reislerini de kendisine bağladıktan sonra, Moğollarla mücâdeleye başladı. 1225 ’de Tebriz’i alarak karargâhını buraya nakletti.

Anadolu’da hüküm süren Sultan Alâeddîn Keykubâd’a ve Mısır ve Suriye’de hâkimiyet süren Eyyûbî meliklerine elçiler göndererek, Moğollara karşı yardım istedi. Diğer taraftan bir asırdan beri Arran, Azerbaycan ve şarkî Anadolu’daki İslâm emaret ve hükümetlerine karşı galip ve tehditkâr bir vaziyette bulunan Gürcüleri ezmek için Gürcistan krallığını istilâ ederek, 1226 (H.623) de Tiflis’i aldı. Bu sırada isyan eden Barak Hâcib ve Azerbaycan Türkmenlerinin isyanlarını bastırdı. Bir ara Ahlat’ı kuşattı ise de, Türkmenlerin yeniden karışıklık çıkarmaları üzerine Azerbaycan’a döndü, ve Türkmenleri cezalandırdı. Kışı Tebriz’de geçirdiği sırada, Gürcülerin Tiflis’i yeniden ele geçirip oradaki askerlerin öldürüldüğünü öğrendi. 1227 (H.624)’de Tiflis üzerine yürüyen Celâleddîn Harezmşah, şehrin yakılıp terkedildiğini gördü. Bu sırada Bâtınîlerin, Gence vâlisi Orhan’ı öldürdüklerini öğrenen Sultan, onların memleketine girerek Alamut ve Kumis havalisini tedib edip, cezalandırdı.

Sultan bu şekilde ülke içindeki karışıklıklarla meşgulken, Moğol kuvvetlerinden bir birliğin Damgan civarına geldiğini öğrenip, hızla üzerlerine gitti ve onları mağlûb etti. Eyyûbîlere karşı 1228’de bir sefer hazırlığı içinde olan Celâleddîn Harezmşah, Moğolların, Ceyhun’u geçip Irak-ı Acem’e yürüdüklerini haber aldı. 26 Ağustos 1228’de İsfehan önünde meydana gelen Türk-Moğol savaşında Sultan Celâleddîn Harezmşah, kardeşi Gıyâseddîn’in ihanetine rağmen Moğolları hezîmete uğrattı. Tâkib esnasında Moğolların kurduğu tuzağa düşen Celâleddîn Harezmşah’ın sol cenahı bozuldu. Zor kurtulan Sultan, Luristan’a giderken, Moğollar da perişan bir vaziyette olduklarından takib edemeyip geri döndüler. Bir hafta sonra İsfehan’a dönen Sultan Celâleddîn Harezmşah, yeniden kuvvet toplamaya başladı. Kardeşi Gıyâseddîn ise, önce Alamut’a giderek Bâtınîlere iltica etti ise de daha sonra gittiği Kirman’da öldürüldü.

Sultan Ünvanını Aldı

Sultan Celâleddîn Harezmşah, Azerbaycan’a dönüp memleketin bozulmuş durumunu yeniden düzeltmekle meşgulken, 1229’de Gürcüler yeniden isyan ettiler. Topladığı taze kuvvetlerle bu isyanı bastırmaya muvaffak olan Sultan, Tiflis’den başka bâzı müstahkem kaleleri de ele geçirdi. Bu muvaffakiyetten sonra Bağdâd halîfesi Celâleddîn Harezmşah’a “Sultan” ünvanını tevcih etti. Kendisine itâatini arzeden Şam hükümdarı Melik-ül-Muazzam İsâ Eyyûbî’nin teşviki ile Ahlat’ı kuşatan Celâleddîn, 14 Mayıs 1230’de kaleyi ele geçirmeye muvaffak oldu. Ancak kale müdâfîlerine ve halka şiddetli davranması, o zamana kadar bir İslâm Kahramanı sayılan Celâleddîn Harezmşah’a karşı bir husûmetin doğmasına sebeb oldu. Anadolu ye Mısır sultanları, onun kendi ülkelerine yürüme ihtimâli karşısında kuvvetlerini toplıyarak müttefik olmuşlardı. Bu haberi duyan Sultan, Anadolu ve Suriye kuvvetlerinin birleşmesine mâni olmak için harekete geçti ise de, geç kaldı. Erzincan yakınında Yassı-Çemen yaylasında 10 Ağustos 1230 (H.628)’de vukû bulan şiddetli muharebede büyük bir hezimete uğrayan Sultan Celâleddîn Harezmşah, sulha mecbur oldu.

Moğollar, kendilerinin Ortadoğu’ya inmesine mâni olan tek engelin Celâleddîn Harezmşah olduğuna inanıyorlardı. Bu yüzden Yassı-Çemen’de Türk hükümdarları arasındaki savaş devam ederken, Moğollar, kurultuylarında Harezmşah Devleti’ni yıkma kararı aldılar. Komutanlardan, Cermagun Noyan’ı mühim brr kuvvetle Mâverâünnehr’e gönderdiler. Bu haberi duyan Celâleddîn Harezmşah, civar hükümdarlara vaziyeti bildirip yardım istedi. Ancak onlar, Celâleddîn Harzemşah’a güvenmiyorlardı. Ayrıca Moğol tehlikesinin kendi ülkelerini saracak kadar genişleyeceğini tahmin edemiyorlardı. Sultan’a yardım elini uzatmadılar.

Sultan Celâleddîn Harezmşah’ın maiyeti ile el-Cezîre’ye doğru ilerlediğini öğrenen Moğollar, onu tâkib ederek yollarına devam ettiler. Nihâyet 1231 Ağustosunda Dicle köprüsü kenarında sabaha karşı düzenledikleri bir baskınla Celâleddîn Harezmşah’ın maiyetinden bir kısmını öldürüp, askerini dağıttılar, öldürülmekten zor kurtulan Sultan Celâleddîn Harezmşah, Meyyâfârikîn civarına kaçıp Moğolların takibinden kurtulmak için sarp dağlara saptı. Ancak göçebeler tarafından yakalanıp obaya getirildi. Celâleddîn Harezmşah, yakalayan göçebelerin reisine kendini tanıttı. Eğer-Meyyâfârikîn ve el-Cezîre hükümdarı Melik Muzaffer Gâzi’yi durumundan haberdâr ederse çok mükâfat vereceğini söyledi. Göçebelerin reisi aşîretini toplamak üzere ikâmetgâhından ayrıldığı bir sırada, göçebelerden biri Ahlat’ta öldürülmüş olan kardeşinin intikamını almak için Celâleddîn Harezmşah’ı şehit etti. El-Cezîre hükümdarı Mâlik el-Muzaffer Gâzi, Sultan’ın öldürüldüğünü öğrenince, onun cesedini Meyyâfârikîn’e getirtip defnettirdi. Bugün kabri belli değildir.

Çok Cesur ve Kahramandı

Türk-İslâm târihinin en bahadır ve şecaat sahibi şahsiyetlerinden olan Celâleddîn Harezmşah, bir çok harpleri hayâtı pahasına kazandığı hâlde, idare ve siyâset bakımından zayıf olduğu için, bunlardan istifâde edememiştir. Bütün meseleleri harp yolu ile halletmeye çalışması, düşmanlarını arttırmıştır. Buna rağmen Moğol saldırılarına ve Hıristiyan Gürcülere karşı mücâdele edebilen yegâne zât olması, ona gerek halk arasında ve gerek bütün Şark edebiyatında büyük bir şöhret kazandırmıştır. Moğollar, yakın şarkı tamamen istilâ ettikten sonra, Celâleddîn Harezmşah’ın bütün hatalı tarafları unutulmuş ve kendisi, İslâmiyet’in müdafiî olarak büyük kahramanlar arasına dâhil edilmiştir.

İlmi ve ilim adamlarını sever ve gözetirdi. Bir gün kızdığı Tebriz Kadısı İzzeddin Kazvini’ye demiştir ki: “ Âlim olmanın şerefi ve ilmin itibarı olmasaydı, bu kılıç ile kafanı uçururdum.” Ramazan-ı şerîf ayında sarayına âlim ve vaizleri toplar onların vaaz ve nasîhatlarını dinlerdi.  Çok cesurdu. Savaşlarda mübârezeye yani toplu savaştan önce meydana çıkıp er isteyen düşmanları ile bizzat kendisi savaşırdı. Cüssesi küçük olmasına rağmen çok meşhur savaşçıları yenmişti.
Ebü'l Gâzi Bahadır Han Özbek hükümdarı ve târihçi. 1603 (H.1012)’de Rus Kazaklarının Urgenç’e hücumlarından ve bunları babasının imha etmesinden kırk gün sonra doğdu. Babasının bu gazası ve galibiyeti sebebiyle ona Ebü’l-Gâzi ismi verildi. Babası Harezm Özbek hânlarının ceddi olan Yadigâr Han’ın dördüncü batından torunu Arab Muhammed Han’dır. 1644 (H.1054) senesinde tahta geçti. 21 sene hükümdarlık yaptı. 1663 (H. 1074)’de vefât etti.

Arab Muhammed Han, önce Urgenç’i sonra da Hive’yi başşehir yaptı. Oğlu Ebü’l-Gâzi’yi Harezm’de Kat vâliliğine tâyin etti. 1620 (H.1030) senesinin başlarında Arab Muhammed Han’ın oğullan Habeş ve İlbars, babalarına isyan ettiler. Ebü’l-Gâzi, babasının yanında yer alarak çıkan savaşlarda fevkalâde cesaret ve kahramanlık gösterdi ise de babasının yakalanıp saltanattan el çektirilmesine mâni olamadı. Bu hâdise üzerine Ebü’l-Gâzi Bahadır Han, Buhârâ hükümdarı İmâm Kuli Han’a sığındı ve iki yıl onun yanında kaldı.

Arab Muhammed Han’ın büyük oğlu İsfendiyâr Han, babasının yerine Harezm hanlığına geçince, 1623 (H.1033) senesinde Urgenç’i has olarak Ebü’l- Gâzi Bahadır Han’a verdi. Ebü’l- Gâzi, burada üç sene kaldı. Harezm’e tek başına hâkim olmak arzusuyla ağabeyi ile harbe girişti. Fakat muvaffak olamadı.

Hive Kalesini Ele Geçirdi

1626 (H.1036) senesinde Kazakistan’a gidip, üç ay orada kaldı. Daha sonra da Taşkent hanının dâvetine icabet etti. İki sene de Taşkent’te kaldı. Buradan tekrar, Buhara hükümdarı İmâm Kuli Han’ın ülkesine giderek ordu toplamaya başladı. Ağabeyi İsfendiyâr Han’ın seferde olmasından faydalanarak, Hive şehri üzerine yürüyüp şehrin kalesini ele geçirdi. Fakat İsfendiyâr Han, ordusu ile gittiği seferden dönünce, Ebü’l-Gâzi üzerine harekete geçti. Ebü’l-Gâzi mukavemet gösteremeyip, yakalandı ve Safevîlerin elinde bulunan Yurd’a gönderildi. Oradan İsfehân’a geçen Ebü’l-Gâzi Bahadır Han, kendi yazdığı târihinde, İran’da iken Şah tarafından iyi muamele gördüğünü, kendisine dirlik verilip maaş bağlandığını ve on yıl orada kaldığını yazmıştır. 

Târihe büyük bir ilgi duyan Ebü’l-Gâzi Bahadır Han, gittiği yerlerin târihini incelediği gibi, İsfehan’da iken de Türk târihi üzerine yazılmış Fars kaynaklarını tetkik etme imkânı buldu.

Harezm Hanlığı'nın Tahtına Geçti

Ebü’l-Gâzi Bahadır Han, İsfehan’dan kaçarak önce Ersari sonra da Balhan’daki Türkmenlerin yanına gitti. Bir müddet de başka Türkmenlerin yanında yaşadıktan sonra, 1642 (H.1052) senesinde ağabeyi İsfendiyâr Han’ın ölümü üzerine 1643 (H.1053)’te Harezm Hanlığı tahtına geçti. Hive şehrini kendine merkez yaptı. Yirmi bir sene tahtta kaldı. En çok Türkmenlerle mücâdele etti. Rus çarları, Buhara hânları, Safevîler, Kazak hânları ve Osmanlı sultanları ile münâsebetleri oldu.

Ebü’l-Gâzi Bahadır Han’ın on altı yaşlarında devlet işlerine karışmasına rağmen Urgenç’te geçirdiği gençlik yıllarında ve İran’da bulunduğu müddet içinde, ciddî bir şekilde ilim tahsil ettiği, Arapça’yı ve Farsça’yı iyi bildiği, bu dillerden yaptığı tercümelerden ve yazdığı eserlerden anlaşılmaktadır.

Meşhur Bir Tarihçiydi

Ebü’l-Gâzi Bahadır Han, hükümdarlığı yanında meşhur bir târihçidir. İki mühim eseri vardır. Bunlardan biri, 1659 (H.1070) senesinde yazdığı "Şecere-i Terâkime", diğeri de 1663 (H.1074)’de vefâtı üzerine yarım kalan ve vasiyeti üzerine oğlu Enûşe tarafından tamamlanan, "Şecere-i Türk"’tür. İlk eserini, Reşîdüddîn’in târihinden aldığı Oğuznâme ile Türkmenlerden topladığı yirmiye yakın Oğuznâmeyi rivâyetleriyle karşılaştırarak yazmıştır. Eser, Rus müsteşriki Tumansky tarafından, 1892 (H.1310)’da Aşkaâbâd’da Rusça olarak ve 1937 (H.1356) yılında da Türk Dil Kurumu tarafından faksimile olarak (aynen) neşredilmiştir.

Ebü’l-Gâzi Bahadır Han’ın diğer eseri Şecere-i Türk ise on beşinci asrın ikinci yarısından başlayıp, Harezm’de hükümet süren Yâdigâroğlu Şıban Özbek hanlarının târihini ve nesebini tesbit etmek maksadı ile kaleme alınmış ve bu sülâlenin 1663 (H.1074)’e kadar gelen târihi için asıl kaynak olmuştur. Bu bakımdan yalnız Özbek hanları târihi için değil, bütün Moğol ve Türk târihi için başlıca kaynak sayılmıştır. Bu eseri batıya ilk defa tanıtan Poltava savaşından sonra Ruslar tarafından Sibirya’ya sürülen İsveçli bir subaydır. Eser, Moğol hanedanını ve kabîlelerin târihini belirten başlıca kaynaklardan biridir. Kont Estrahenburg tarafından Almanca’ya tercüme edilen eserin Fransızca tercümesi de, 1726 (H.1139)’da Leiden’de yayınlanmıştır.
Belek Bey Haçlılara karşı büyük zaferler kazanan Artuklu beyi. İsmi, Belek bin Behrâm bin Artuk olup, lakabı Nûruddevle’dir. Doğum târihi bilinmemektedir. Amcası İlgâzi, Artukluların Mardin; diğer amcası Sökmen ise Hısn-Keyfâ kolunun beyi idi.

Suriye Selçuklu sultânı Tutuş, Suruç’u, Sökmen Bey’e iktâ olarak verdi. Haçlılara karşı gösterdiği kahramanlıklardan dolayı Belek, amcası Sökmen Bey tarafından Suruç’a emir tâyin edildi. Belek Bey, haçlılara karşı yapılan harplerde, amcalarının yanında ve Antakya’yı kuşatma altına alan Selçuklu ordusuna kuvvetleriyle birlikte katıldı.

1098 (H.491) senesinde, Kudüs ve havalisinin Fâtımîlerin eline geçmesinden az sonra, Suruç, Hıristiyanların eline geçti. Zor durumda kalan halk, Hıristiyanların esaretinden kurtulmak için, Sökmen Bey’e mürâcaat ettiler. Belek Bey, amcası ile birlikte Suruç üzerine yürüdü. Urfa kontu İkinci Baudouin’in yönetimindeki Frenk ordusu ile şehrin dışında karşılaştılar. Frenk ordusu büyük bir hezîmete uğradı. Urfa kontu harb meydanından kaçarak, Antakya’ya sığındı. Sökmen ve Belek beyler, Suruç kalesini muhasara altına aldıkları sırada, Urfa kontu, Antakya’dan sağladığı yardım ile Suruç önlerine geldi. Sökmen ile Belek beyleri mağlûb ederek, Suruç’u tekrar işgal etti. Müslümanları hunharca katletti.

Ömrü Haçlılarla Mücadelede Geçti

Belek Bey, 1104 senesinde Hadisa ve Ana kasabalarını ele geçirdi ise de kısa süre sonra kaybetti. Aynı sene, amcası Sökmen ile haçlılara karşı yapılan seferlere katıldı. Kazanılan zaferlerde büyük rol oynadı. Büyük Selçuklu sultânı Muhammed Tapar’ın, 1110 senesinde bütün Türk emirlerini Mevdûd’un komutasında Haçlılara karşı sefere memur etmesi üzerine, Belek Bey de muharebeye katıldı. Büyük yararlılık gösterdi. 

Mevdûd, ele geçirdiği Harran’ı İlgâzi’ye verince, Ahlatşah Sökmen buna rızâ göstermedi. Ahlatşah Sökmen ile İlgâzi’nin arası bu yüzden bozuldu ve İlgâzi ordusuyla Mardin’e döndü. Bu duruma kızan Ahlatşah Sökmen, orduda bulunan Belek Bey’i yakalatıp Daron kalesine hapsettirdi. Ahlatşah Sökmen Bey ertesi sene ölünce, Belek hapisten kurtularak amcası İlgâzi’nin yanına geldi. Amcasının yardımı ile 1113 senesinde Harput ve Palu bölgesini ele geçirdi ve bu bölgede, Artukluların Harput kolunu kurdu.

Anadolu Selçuklu hükümdarı Kılıç Arslan’ın ölümünden sonra, ülke toprakları çocukları arasında paylaşılınca, Malatya ve Elbistan bölgesi, en küçük oğlu Tuğrul Arslan’a düştü. Bölgeyi oğlu nâmına yöneten Kılıç Arslan’ın hanımı Ayşe Hatun, Belek Bey’le görüştü ve Kılıç Arslan’ın; “Anadoludaki Türk beyleri arasında, Belek gibi akıllı ve kudretli bir kimse yoktur” sözünü nakletti. Bu hanım, daha sonra Belek Bey’le evlendi. Böylece Belek Bey, Malatya’yı dolaylı yoldan idaresi altına aldı. Mengücüklere âit Dersim (bugünkü Elâzığ ve Tunceli çevresi) bölgesini ele geçirdi.

Amcası İlgâzi ile 1119 senesinde Antakya üzerine yürüdü. Frankları, Antakya civarında büyük bir hezimete uğratan İlgâzi ve Belek Bey, büyük ganîmetlerle geri döndüler. Bu sırada Mengücük oğlu İshak, Belek Bey’in cihâda gitmesinden faydalanarak Dersim bölgesini geri aldı. Antakya seferinden dönen Belek Bey, Dersim bölgesini tekrar ele geçirdi. Melik İshak bu durum karşısında Trabzon dukası Konstantin Gabras ile anlaştı. Belek Bey de Dânişmendoğlu Melik Gâzi ile birleşerek Trabzon üzerine yürüdü.

İki ordu, 1120 senesinde, Şiran bölgesinde karşılaştı ve Mengücükler ile Trabzon Dukası Gabras’ın ordusu imha edildi. Beş bin civarında Rum ele geçirildi. Esirler arasında Trabzon Dukası ve Melik İshak da bulunuyordu. Duka Gabras, 30.000 dinar fidye ödemek suretiyle serbest bırakıldı. Melik İshak ise, Melik Gâzi’nin damadı olduğu için esir muamelesi görmedi. Bu zaferle şöhreti artan Belek Bey, Ermenilerin çapulculuk yapmaları üzerine Gerger’e girdi ve pek çok esirle geri döndü. Sefer dönüşü amcası İlgâzi’nin hasta olduğu haberini aldı. Derhal Haleb’e gitti. Amcasının isteği üzerine ordunun başına geçti.

1122 (H.516) senesinde Urfa kontu Jocelin ile Birecik senyörü Galerah’ın ordusunu imha ederek, kontu ve senyörü esir aldı ve Harput kalesine hapsettirdi. Böylece haçlıların önemli bir kolunu ortadan kaldırdı. Tekrar Harput’a dönen Belek Bey, bir süre sonra İlgâzi’nin ölüm haberini aldı. İlgâzi’nin ölümü üzerine, Belek Bey, Artukoğullarının başına geçerek, Güneydoğu Anadolu ve Suriye Türkmenlerini idaresi altına aldı.

Bu arada, Belek’ten intikam almak ve Frank kontlarını kurtarmak isteyen Kudüs kralı harekete geçti. Fakat Belek Bey daha süratli davranarak, haçlıları Raban’da pusuya düşürüp kılıçtan geçirdi. Kudüs kralını ve yeğenini esir alarak, Harput kalesine hapsetti. Selçuklu sultânı Mahmûd Tapar, kazandığı zaferlerden dolayı, Belek Bey’i haçlılara karşı savaşan Türk kuvvetlerine baş kumandan tâyin etti. Bu yüzden, Harran ve Telbâşer’i ele geçiren Belek Bey, Haleb’e gitti. Belek Bey’in Halep’te olmasından faydalanan haçlılar, Harput kalesinin tamirinde çalıştırılan Gerger Ermenilerini kandırarak, esir kralı ve kontları kurtarmak istediler. Kaledeki muhafızların sayısının az olmasını fırsat bilen Ermeniler, esirlerden bâzılarını kurtardılar. Durumu haber alan Belek Bey, on beş günde Halep’den Harput’a geldi. Bu işte parmağı bulunanları ve ihanet edenleri cezalandırdı. Kudüs kralı ile arkadaşlarını Harran’a göndererek orada hapsettirdi.

Haleb’e geri dönen Belek Bey, haçlılara karşı yapacağı sefer sırasında, hıyanet ihtimâlinden dolayı, Halep’de bulunan bozuk îtikâd sahibi İsmâilîleri şehirden çıkardı, mal ve mülklerini sattırdı. Daha sonra şefere çıkarak, Frankların elinde bulunan Azaz kalesini muhasara altına aldı. Kale fethedileceği sırada, Franklar birden hücum ederek, Belek Bey’i mağlûb ettiler. Bu durum karşısında, Haleb’e çekilen Belek Bey, burada kaldığı süre içinde şehrin işlerini hâlletti. Sonra tekrar Frankların üzerine sefer düzenledi. Müşhile mevkiinde haçlıları hezimete uğrattı ve Mucaddat kalesini feth etti. 

Menbic emîri Hasan bin Gümüştekin’in bâzı hareketlerinden şüphelendi ve bu şehri ondan almaya karar verip, amcasının oğlu Timurtaş’ı bu işe memur etti. Timurtaş, Hasan’ı ele geçirdi. Fakat Hasan’ın kardeşi Îsâ kaleye kapandı ve teslim olmayı kabul etmedi. Ayrıca Franklara haber göndererek yardım istedi. Bunun üzerine, Maraş kontu Geofroy komutasında on bin kişilik haçlı ordusu Menbic önüne geldi. Kuşatmayı kaldırmayarak arkasını sağlama alan Belek Bey, 1124 (H.518) senesi Mayıs ayının beşinde haçlı ordusuyla karşılaştı. Çok şiddetli geçen muharebe Türk ordusunun büyük zaferi ile sona erdi. Maraş kontu dâhil olmak üzere, zulümleri ile meşhur haçlı şövalyeleri öldürüldü ve pek çoğu esir edildi.

Ok Darbesi İle Şehit Oldu

Belek Bey, Menbic’in muhasarasını amcasının oğlu Timurtaş’a bırakıp, uzun süreden beri Franklar tarafından kuşatma altında tutulan Sur şehrine yardıma gitmek istiyordu. Menbic kuşatmasının hazırlıklarını kontrol ederek mancınıkların yerleştirilmesi gereken yerleri gösterirken, kaleden atılan bir ok, sol köprücük kemiğine saplandı. Oku bizzat kendisi çıkaran Belek Bey; “Bu ok bütün Müslümanlara vurulmuş bir darbedir” diyerek ruhunu teslim etti. Yeğeni Timurtaş, ordunun komutasını ele alarak, cenazeyi Haleb’e yolladı. İbrahim aleyhisselâmın makamı önüne defnedildi. Daha sonra buraya mükemmel bir mezar yapıldı.
Belek bey, ömrünü haçlılara karşı cihâd etmekle geçirdi.

Adil, dindar, devrinin en kahramanı ve Türkiye Selçuklu sultânı Birinci Kılıç Arslan’ın takdirini kazanmış bir beydi, ölümü bütün İslâm âlemini mateme boğdu. Hıristiyan tebeası bile, böyle âdil ve şefkatli bir beyi kaybetmekten üzüldüler. Haçlılar ise onun ölümüne ve ondan kurtulmuş olduklarına sevindiler. Belek Bey, Müslümanlığın; Allahü teâlânın emirlerini yapmak, yarattıklarına merhamet etmek olduğunu hakkıyla bildiğinden, herkese iyi davrandı ve insanların takdirini kazandı.
Balaban (Giyasüddîn Uluğ Han) Delhi Müslüman-Türk Devleti hükümdarı. İsmi Balaban olup Türk’tür. Ecdadı, Kıpçak boylarındandır. Babası, on bin çadırdan meydana gelen Alp-Eri kabîlesinin başbuğu idi. Doğum yeri ve târihi bilinmemektedir. 1287 (H. 686) senesinde Delhi’de vefât etti. Sultan İltutmuş’un kabri civarındaki kabri hâlen harabe halindedir.Balaban, Aybek’in kurduğu Delhi Memlûk Devleti’nin İltutmuş’dan sonraki en büyük hükümdarıdır. İltutmuş’un çocukları zamânında çökmeye ve dağılmaya yüz tutan Türk Devleti’ni yeniden kuvvetlendiren ve Hindistan’ı Moğol istilâsından koruyan Balaban, parlak fetihleriyle Müslümanların nüfuzunu genişletip kuvvetlendirdi.Gençliğinde küçük kardeşi ile beraber Moğolların elinde esir olan Balaban, önce Bağdad’a, sonra Gücerat’a götürülüp esir diye satıldı. İlmi ve dürüstlüğüyle tanınan Hoca Cemâleddîn Basrî isimli bir zât tarafından satın alındı. O zâttan ilim öğrendi, iyi bir terbiye ile yetiştirildi. 1232 (H.630)’da Delhi’ye götürülerek Sultan İltutmuş’a takdim edildi. Balaban’ın zekâ ve kâbiliyetini gören Sultan, onu kendi hizmetine aldı. O günden sonra yıldızı parladı ve kırk kişiden meydana gelen devletin üst seviyedeki yöneticileri arasında yer aldı.

Moğolların İstilasını ÖnlediAlâeddîn Mesûd zamânında emir-i hâcibliğe yükselen Balaban, 1245’de Sind’i istilâ eden Moğollara karşı harekete geçerek, hükümdarı ve emri altındaki beyleri harbe teşvik etti. Kazandığı zaferlerle Moğolların ellerindeki binlerce Müslüman ve Hindli esiri kurtararak Hindistan’ın Moğollarca istilâsını önledi. Kazandığı bu zafer ile şöhreti her yere yayıldı. Halk ve beyler arasında büyük îtibâr kazandı.1246 (H.644) senesinde Sultan Nasîrüddîn Mahmûd tahta geçince devlet idâresini eline aldı. Kızını, Sultan Nasîrüddîn Mahmûd ile evlendirdi. Balaban, melik ünvanı yerine han ünvanını aldı. Az zaman sonra da idârî ve askerî bütün işlerde hükümdarın nâibliğine yâni vekilliğine tâyin edildi. İlk iş olarak devlet idaresine sızan fitnecileri azledip, topluluklarını dağıtan Balaban’ın ordu ve halk üzerindeki nüfuzu arttı.Fakat sarayda onun başarılarını çekemeyen, mevkî ve makam sâhibi kimseler de vardı. Bunlardan Hindû dönme İmâdüddîn Reyhan, çeşitli gizli hîle ve entrikalarla, hükümdarı, Balaban aleyhindeki iftiralara inandırdı. Bunun sonunda 1253 (H.651) senesinde Balaban iş başından uzaklaştırıldı ve taraftarları azledildi. Vilâyetlerde hoşnutsuzluk ve anarşi çıkması üzerine 1254 (H.652) senesinde tekrar işbaşına getirildi. Devlet, böylece ehil ellerde emniyet altına alındı. Balaban hizmet aşkı ile işe başlayıp kısa zamanda eski nizam ve intizâmı sağlayıp memleketin huzurunu temin etti. 

Delhi Sultanı OlduMüslüman köyleri yakıp yıkan Hindli isyancıları bastırtıp, ocaklarını kuruttu. İltutmuş soyundan gelen Sultan Nasîruddîn Mahmûd’un vefâtı üzerine Balaban, “Es-Sültân-ül muazzam, Gıyâsüddünyâ ved-dîn” ünvanı ile 1266 yılında Delhi Türk Sultanlığı tahtına geçti. Sarayda ve devlet nizâmında düzenlemeler yaptı. Yirmi iki yıllık saltanatı boyunca, adaletten ayrılmadı. Affetmeyi severdi. Kurduğu düzenli ordu ile Moğollarla mücâdele etti.

Bengal vâliliğine tâyin ettiği kölelerinden Tuğrul Han, memleketinin uzaklığını ve Sultan’ın Moğollarla uğraşmasını fırsat bilerek isyan bayrağını açtı ve sultanlığını îlân etti. İsyanı bastırmak için önce bir ordu gönderen Balaban, sonra ordusunun başında, isyan merkezine hareket etti. Tuğrul Han, hazîne ve fillerini alarak uzaklara çekildi.Onu yakalamadan Delhi’ye dönmeyeceğini bildiren Balaban, Tuğrul’u yakalayıp cezalandırdı ve Bengal’e ikinci oğlu Mahmûd Buğra Han’ı vâli tâyin etti. Sonra âsîlerin hâlini gösterip; “Olur ki bir gün müfsit bir nankör sana, Delhi’yi dinleme, sultanın buyruklarına uyma der. O vakit sen, cezalarını gören şu kimseleri hatırla. Benim sözümü unutma ve bil ki, Hint, Sint, Mevla, Gücerât, Laknarti (Bengal), Senargaon’da bulunan, haraç ve cizye veren hükümdar ve valiler, Delhi sultânına karşı ayaklanıp kılıca sarılsalar; kendilerinin, çoluk-çocuklarının, adam ve oymaklarının sonu, Tuğrul ve Tuğrullarınkiler gibi olacaktır” dedi. Sonra da Delhi’ye döndü.Bu büyük gaileden kurtulmuş olan Sultan, çok geçmeden büyük oğlu Muhammed’in 1285 (H.684) de Pencab’a giren Moğol orduları ile yaptığı harpte şehit olduğu haberini aldı. Âlimleri, sâlih ve velîleri himaye eden fazîlet sahibi veliahdının şehâdeti, Balaban’ı ziyadesiyle sarstı. O zaman seksen yaşında olan Balaban, öteki oğlu Buğra Han’ı Bengal’den getirip veliaht yaptı. Buğra Han, Bengal’i daha iyi bulup oraya gidince, Balaban, Muhammed’in oğlu Keyhüsrev’i veliahtlığa getirdi ve 1287 (H.686) târihinde vefât etti.

Dinine Çok BağlıydıHer işini âlimlere danışan, kadılara ve müftîlere hürmet eden bir sultan olan Balaban, hazarda ve seferde gece de dâhil ibâdetini terketmezdi. Mübarek yerlerde uyumadan sabahlar, cemâate iştirak eder, abdestsiz dolaşmazdı. Cumâ namazını eda ettikten sonra bulunduğu yerdeki âlimlerin, sâlihlerin, velîlerin kabirlerini ziyaret ederdi. Sonra Şeyh Burhâneddîn Balkî, Mevlânâ Sirâceddîn Sencerî, Kadı Şerefüddîn Velvacî ve Mevlânâ Necmeddîn Dımeşkî gibi zatları ziyaret eder, duâlarını alırdı.Din adamlarının ve ileri gelenlerin cenâzelerine katılır, vefât eden zâtın yakınlarına geçimleri için maaş bağlardı. Atı üzerinde giderken Kur’ân-ı kerîm okunduğunu işitse, hemen iner, halkın arasına oturur, sonuna kadar dinlerdi. Hâlis bir Müslümandı. Moğol istilâsından Hindistan’a İlticâ eden garip Müslümanlara kucak açıp, büyük yardımlarda bulundu. İnsanlar bu âdil sultan zamanında rahat ve huzûr içinde yaşadılar.

Balaban'a Göre Hükümdarın VazifeleriBalaban’ın saltanatı, ilmin ve sanatın gelişmesi bakımından da dikkate şâyândır. Devrinde büyük şâirler yetişti. Âlimler ve sanatkârlar himaye gördü. Ferîdüddîn Mesûd Gencişeker, Sadrüddîn bin Bahâüddîn Zekeriyyâ, Bedrüddîn Gaznevî gibi sâliher; Hamîdüddîn, Bedrüddîn Dımeşkî, Hüsâmeddîn gibi tıb âlimleri; emir Hüsrev Dehlevî ve Hasan Dehlevî gibi büyük şâirler, Balaban’ın devrinde yetişip himâye görenlerdendir.Âlimlere hürmette kusur etmeyen Balaban’ın kendisi de ilim sahibi idi. Ona göre; bir hükümdar şu dört işi yapmakla kurtulur. Birincisi; dîni koruyup, onun emir ve yasaklarını tatbik etmek, ikincisi; ahlâksızlığı, suçları, günah, israf ve sefâleti yok etmek. Üçüncüsü; dindar, Allah korkusu olan ve asîl görevliler tâyin etmek. Dördüncüsü; adaletin tatbik edilmesine dikkat etmek. Bu sebeble şöyle demiştir; “Benim bütün yapabileceğim, zâlimlerin zulmünü kaldırmak ve kânun karşısında herkesin eşit olmasını temindir. Devletin ihtişamı, tebeayı (halkı) sâdık ve disiplinli kılabilmesine bağlıdır. Zâlim hükümdar, rüzgâr altında mum gibidir.”İbn-i Battûta’nın da bildirdiğine göre, Delhi Müslüman-Türk Devleti’nin büyük hükümdarı Balaban; adaletli, fazîletli ve güzel ahlâk sahibi bir zât idi. İnsanlara hizmeti sever, onların duâlarını almaktan zevk duyardı. Fakir, fukara, yetim, borçlu ve mazlum kimselerin himaye gördüğü Dâr-ül-emîn isminde hayırlı iş ve hizmetler gören bir merkez yaptırdı.

Teşrifat usûllerine yerli yerince riâyet etmesine rağmen, husûsi hayâtı çok sâde idi. Nizam ve intizâmı sever, en mahremlerinin yanına bile düzgün bir kıyafetle çıkardı. Ciddiyeti sever, şakadan, eğlenceden, maskaralardan, dalkavuklardan, soytarılardan hoşlanmazdı. Kahkaha ile güldüğü görülmedi. Bundan dolayı en yakınları dahî, ona karşı sevgi ve korku ile karışık bir hürmet duyarlardı.Balaban, devlet menfaatini ve devleti temsil eden sultânın nüfuzunu her şeyin üstünde tutardı. Zamanında posta ve istihbarat işleri için Berid teşkilatı kurdu. Lüzum gördüğünde gerekli cezayı vermekten çekinmezdi. Nefsine hâkim olup, hiç kimseye ve hiç bir şeye karşı zaaf (meyil) göstermezdi. Uzun ömrü boyunca îmân, irâde ve çalışma azminden hiç bir şey kaybetmedi. İcraatları, güzel ahlâk ve siyâsetiyle, orta çağ Türk târihinin en büyük hükümdarları arasında yer aldı.
Hümâyûn Şah Hindistan’daki Büyük Gürgâniyye Devleti (Babürlüler) hükümdarı. Lakabı Mîrzâ Nâsırüddîn Muhammed’dir. 6 Mart 1508 yılında Kâbil’de doğdu. Gürgâniyye Devleti (1526-1858)nin kurucusu Bâbür Şahın Mâhım Begüm’den doğan büyük oğludur. Hümâyûn Şah, âilesinden aldığı mükemmel terbiye sâyesinde iyi bir asker, âlim ve şâir olarak yetişti. Gençliğinden îtibâren, babasının bütün askerî harekâtına katıldı. Eyâlet vâliliği yaptı.Bâbür Şah (1526-1530) ın 21 Mayıs 1526 târihinde Hindistan’ın Lûdî Sülâlesine son veren Pânipüt Savaşında Hümâyun Şah en ön safta çarpışıp büyük kahramanlıklar gösterdi. Lûdîlerin yenilip, Gürgâniyye Devletinin kurulmasını sağlayan Pânipüt Zaferi sonrasında, Agra şehrini kuşatıp aldı. Gürgâniyye veliahdı oldu. Babasının sağlığında meydana gelen iç ayaklanmaları bastırdı. 1530 yılında Bâbür Şâhın vefâtıyla Gürgâniyye sultanlığına getirildi.Hümâyûn Şâh Kâbil, Kandehâr, Gazne, Pencâb taraflarına kardeşi Mîrzâ Kâmrân’ı gönderip, kendisi de Hindistan’ın fethine başladı. Fakat büyük güçlüklerle karşılaştı. Afganistan’da Şîr Han Sûrî’nin idâre ettiği Afgan Beyleri isyânı aleyhine genişledi. Gucerât Seferine çıkıp, Sultan Bahâdır’ı 24 Nisan 1535’te Manhasar Meydan Savaşında yenip, Gücerât’ı fethederek idâresini kardeşi Askari’ye verdi.1535 târihinden îtibâren Hümâyûn Şahın kardeşleri arasında iç mücâdeleler başladı. Afgan Beylerinden Şîr Han, Sûrî Bihâr ve Bengâl’e saldırdıysa da alamadı. Fakat, Hümâyûn Şah 1539 ve 1540 yıllarında iki defâ ŞîrHana yenildi. 17 Mayıs 1540 Kaneviç Savaşı yenilgisinden sonra İran’a sığındı.Gürgâniyye Devleti saltanatı, 1540-1554 yılları arasında Delhi Surî Sultanlığına geçti. Hümâyûn Şâh 1554 yılına kadar İran’da Şah Birinci Tahmasb Safevî’nin (1524-1576) yanında kaldı. Şâh Tahmasb, Hümâyûn Şahı Osmanlılara karşı kullanmak ve Şiî îtikâdını kabul ettirmek için çok iyi davrandı. Fakat düşündüklerini yapmada muvaffak olamadı.Hümâyûn Şah İran’dan aldığı askerle 1554’te Hindistan’a dönüp, Dehli Sûrî Sultanlığının beşinci hükümdârı İskender Şâhı yenip, Dehli ve Agra’yı tekrar ele geçirerek Afgan hâkimiyetine son verdi (1555).Hümâyûn Şahın ikinci hükümdârlığı fazla sürmedi. Sarayında geçirdiği kaza sonucu 26 Ocak 1556 yılında vefat etti. Yerine oğlu Birinci Celâleddîn Ekber Şâh Gürgâniyye sultanı oldu.Hümâyûn Şahın Dehli’deki türbesi pek büyük ve muhteşemdir. İyi komutanlık ve hükümdarlığının yanında Türkçe ve Farsça şiirlerinin toplandığı bir Dîvân’ı vardır. İran dönüşünde “Râfizî olmuş!” dedikodusuna çok hiddetlenip verdiği; “Büyük babamın adı Ömer Şeyh idi, başka şey bilmem!” cevâbı, îtikâdının temizliğinin ve dînî bütünlüğünün ispâtıdır. 
Hüseyin Baykara Tîmûroğulları Devleti’nin Horasan kolunun sultânı ve şâir. ismi, Hüseyin Mirza bin Gıyâseddîn Mansûr bin Emirzâde Baykara bin Ömer Şeyh bin Emir Tîmûr Küregen olup, künyesi Ebü’l Gâzi’dir. 1438 (H. 842) senesi Haziran ayında Herat’ta doğdu. Annesi de Tîmûrlular sülâlesine mensuptu. 1445’de yedi yaşında iken babası öldü. On dört yaşına kadar Devlethane sarayında kaldı. Daha sonra buradan ayrılarak Mirza Ebü’l-Kâsım Bâbür’ün yanına gitti. Bir süre sonra Mirza Bâbür’ün yanından ayrılarak Semerkand sultânı ve akrabası olan Ebû Sa’îd Mirza’nın maiyyetine girdi. Bu sırada Mirza Veys isyan edince Ebû Saîd Mirza, Hüseyin Baykara’nın da dâhil olduğu on üç şehzadeyi hapsettirdi.

 Hüseyin Baykara, annesi Fîrûze Begüm’ün aracılığı ve ricası ile hapisten kurtuldu ve Semerkand’dan ayrılarak Merv hâkimi olan Emirzâde Sencer’in maiyyetine girdi. Bir süre sonra Sencer’in kızı Bike Sultan ile evlendi.

1470 senesinde Şahruh’un oğlu Baysungur’un torunu Mirza Yadigâr Muhammed’in yerine Horasan tahtına oturdu. Sistan, Belh ve Harezm bölgelerine hâkim oldu. Hüseyin Baykara, saltanat dâvasında bulunanları tamamen ortadan kaldırdıktan sonra merkezi Herat olan büyük bir devlet kurdu. Otuz altı senelik saltanatı süresince hâkim olduğu bölgelerde sulh ve sükûn hüküm sürdü.

1502 senesinde Özbek hükümdarı Şeybânî Han Bedîüzzaman Mirza’nın idaresindeki Belh şehrini kuşatarak ele geçirdi. Bu durum üzerine Hüseyin Baykara 1506 senesi Mayıs ayında rahatsızlığından dolayı bir hayli yıpranmış olduğu hâlde Herat’ı ele geçirmek için harekete geçen Şeybânî Han’a karşı sefere çıktı. Hüseyin Baykara oğullarından yardım istediyse de gereken alâkayı göstermediler. Sefer gerçekleşmeden hasta olan Hüseyin Baykara, Baba İlâhî köyünde vefât etti. Sağlığında Herat’ta hazırlattığı Kubbe-i Aliyye’ye defnedildi.

İlme ve Âlimlere Çok Değer Verdi

Hüseyin Baykara, Ehl-i sünnet vel-cemâat îtikâdında idi. Dînin emirlerine uymaya titizlikle riâyet ederdi. Şecaat sahibi ve cesur bir sultan, iyi bir asker ve kumandan idi. Latîfeden hoşlanırdı. Hüseyin Baykara, uzun süren saltanatının ilk yılları çeşitli isyan ve savaşlarla geçmesine rağmen, ilme çok önem vermiş ve kendisi de bu faaliyetlere katılmıştır. Onun zamanında Herat kültür merkezi durumuna geldi ve şöhreti dünyâya yayıldı. Hattâ Uluğ Bey’in ölümü üzerine sönmeye yüz tutan Semerkand medeniyeti, Herat’a kaydı. Zamânında Herat’ta ilim tahsil eden talebe sayısı on iki bine ulaştı.

Şâir bir hükümdar olan Sultan Baykara’nın Türk dili ve edebiyatında büyük sîmâların yetiştirilmesinde önemli rolü ve hizmeti vardır. Âlim ve şâirleri sarayından eksik etmezdi. Târihte, Baykara Meclisleri olarak zikredilen ilmî toplantılar düzenlerdi. Onun meclislerinde Molla Câmî, Hatifi ve Ali Şîr Nevâî gibi önde gelen İslâm âlimleri ve şâirleri ile meşhur ressam Bihzâd, Tezkire sahibi Devletşah ve hat üstâdı Sultan Ali de bulunurdu.

Osmanlı tezkirelerinde “İran pâdişâhı, cihan şahlarının şahı, fâzılların görüp gözeticisi, beliğlerin koruyucusu, Acem’in Hüsrev’i” şeklinde zikredilen Sultan Baykara’nın Osmanlı hükümdarı ve muasırı Sultan İkinci Bâyezîd tarafından hatırının sayıldığı da bir gerçektir. Hattâ şâir Behiştî’nin Hüseyin Baykara’nın ricası üzerine ikinci Bâyezîd Han tarafından af edildiğini Osmanlı şuarâ tezkireleri kaydetmektedir.

Türk Dilini ve Kültürünü Himaye Etti

Sultan Baykara’nın en büyük hizmeti Türk dilini ve kültürünü himaye etmesidir. Zamânında Çağatay Türk Edebiyatı altın devrini yaşamış ve Türkçe’ye olan îtibâr artmıştır. Çağatay Türk Edebiyatının gelişme ve olgunlaşmasında hizmeti büyüktür. Türkçe bir dîvânın sahibi olan Şâir Sultan, şiirlerinde "Hüseynî" mahlasını kullanmış, küçüklükten beri birlikte büyüdükleri çocukluk ve mekteb arkadaşı âlim Ali Şîr Nevâî ile Türkçe’nin devlet ve edebiyat dili olması için çalışmış, Türkçe yazmayı emreden ferman çıkarmıştır. Bununla da kalmayarak, devrinin ağır ve karışık hayâtına rağmen, çeşitli Türk şîve ve ağızlarına âşinâ olarak kendi milletinin edebî zevkini de tatmıştır. Ali Şîr Nevâî onu Türk şîvelerini en iyi bilenler arasında göstermekten zevk duymuştur.

Şiirlerinde lirizm (akıcılık ve coşturuculuk) hâkimdir. Dîvânındaki gazellerin hepsini remel vezniyle yazmış, böylece Türk edebiyatı içinde ayrı bir hususiyet kazanmıştır. Heyecanlı, çekici ifâdeler, tasvir güzelliği ve canlı bir üslûbu vardır. Türkçe’nin âşıkı olan bu Sultan şâir, yalnız fermanla kalmamış, dîvânı ile de Türkçe’ye hizmetini bilfiil ortaya koymuş, Türkçe’yi çok güzel kullanmış ve şiirlerinde yabancı kelimelere oldukça az yer vermiştir. Hüseyin Baykara saltanatının yükselişine büyük emeği geçen, ilim adamı olduğu kadar, müşavirlik yaparak devlet hizmetinde yer alan ve devrin Türkçe müdafii olan Ali Şîr Nevâî, "Mecâlis-ün-Nefâis" adlı şuarâ tezkiresinin bir bölümünü ona tahsis ederek bu hizmetini takdirle yâdetmiştir.

Türkçe Dîvânından başka" Mecâlis-ül-Uşşâk" adlı Farsça biyografik bir eserin yazarı olduğu söyleniyorsa da, bu durum şüphelidir. Dîvân’ının, bir çok yazım nüshaları mevcuttur Ayasofya’da bulunan nüshası İsmail Hikmet Ertaylan tarafından faksimile olarak yayınlanmıştır. 
Uluğ Bey Astronomi âlimi, Semerkand sultânı. İsmi, Muhammed Taragay bin Muînüddîn Şahruh Bahadır Mirza’dır. Güney Azerbaycan’daki Sultaniyye şehrinde 22 Mart 1394 târihinde doğdu. Timur Han’ın torunudur. Sarayda iyi bir öğrenim gördü. On bir yaşında Kur’ân-ı kerîmi ezberledi. Arapça’yı mükemmel bir şekilde öğrendi. Bursalı Kâdızâde Rûmî’den ders aldı. Genç yaşında önemli ve ağır sorumluluklar yüklendi. 

1413’te on dokuz yaşında Horasan ve Mâverâünnehr eyâletine hakan nâibi gönderildi. Kendisine başşehir seçtiği Semerkand’da, idarî serbestliğe sâhib, müstakil bir hükümdar gibi hareket etti. Bu görevinde iken babasının verdiği her emri itâatle yerine getirirdi. Ona karşı olan saygı ve bağlılığını belirtmek için Herat’a giderek ziyaret eder, yaptığı ve yapmayı düşündüğü devlet işleriyle ilgili bilgi verir müşaverede bulunurdu. Bu arada eline geçirdiği imkânlardan istifâde ile astronomi ve matematik gibi fen bilimleri üzerinde çalıştı. 

Büyük Astronomi Âlimi

Dünyâ ilim târihinin, zamânına kadar yetiştirdiği en büyük astronomi âlimi olarak şöhret yaptı. Âlimleri korudu. Yumuşak huylu, dâima yeni şeyler araştıran ve öğrenen bir kimse idi. Her zaman ciddî konularla ilgilenir, ilim için gerekli ortamı meydana getirmeye çalışırdı. İlme merakı kadar devlet ve hükümet işlerine de ilgi duyan Uluğ Bey, Semerkand’da otuz sekiz sene hükümdarlık yaptı. İdârî hizmetlerinin yanında ilmî çalışmalara büyük önem verdi ve sarayını bir akademi hâline getirdi. Devrinin meşhur ilim adamlarını topladı ve ortaya attığı meseleleri tartışmalara açtı.

 Sarayı; matematik ve astronomi âlimlerinin olduğu kadar, sanatkâr, şâir ve ediblerin de toplantı yeri idi. Fen alanında araştırmalar yapmak üzere Çin’e heyetler gönderdi. Zamânında başta Semerkand ve Buhârâ olmak üzere; bütün ülke, Türk mîmârisinin en seçkin eserleriyle donatıldı. Bir çok ilim ve hayır müessesesini faaliyete geçirdi. Ayrıca; tarım, ticâret ve ekonomiye büyük önem verdi. Oğlu Abdüllatif tarafından tahttan indirildi. 25 Ekim 1449 Cumartesi günü, eski düşmanlarından Abbâs tarafından kılıçla feci bir şekilde katledildi. Dedesi Timur Han’ın yanına defnedildi.

Hayatını Türk-İslâm dünyâsı kültür ve medeniyetinin gelişmesi ve yükselmesine vakfeden Uluğ Bey, yalnız Türk-İslâm ilim târihinde değil, dünyâ târihinde de önemli yeri olan bir fen âlimi idi. Bilhassa astronomi ve matematiğe karşı derin bir ilgi ve alâka göstererek, hayâtı boyunca bu ilimlerle meşgul oldu. İlmî araştırma ve incelemeye çok meraklı idi. Hocası Bursalı Kâdızâde Rûmî ve devrinin ünlü astronomi âlimi Gıyâseddîn Cemşid’in; matematik ve bunun uygulama alanı olan astronomi ilminin tetkiki, geliştirilmesi ve bu ilme hizmet vermesi hususunda kendisine çok tesirleri oldu. Daha sonraları Ali Kuşçu da bu ilmî çalışmalara katıldı.

Trigonometride Yeni Buluşlar Yaptı

Uluğ Bey tarafından Semerkand’da kurdurulan rasathânedeki astronomi çalışmaları, astronominin bugünkü ileri seviyesine gelmesinde şeref payına sahiptir. Astronomi ile ilgili çalışmalarının temelini, matematikteki trigonometrik esaslar teşkil etmektedir. Bu sebepten Uluğ Bey, trigonometri ilmi üzerinde geniş çalışmalar yaptı. Bir derecelik yayın sinüs değerini hesaplamak bu yolda yapılan çalışmaların ilkini teşkil eder. Kendisinden önceki doğu ve batı dünyasındaki tahmînî ve takribî bilgileri bırakıp, ilmî esasları tesbit ederek trigonometride yeni bir araştırma yolu açtı.

En Meşhur Eseri Rasathanesi

Uluğ Bey’i dünyâya tanıtan, astronomi alanında yaptırdığı eserler oldu. Onun en meşhur eseri Semerkand’da yaptırdığı büyük rasathânedir. Günümüzden yaklaşık altı asır önce yapılan bu rasathânedeki çalışmalar, çağımızın astronomi çalışmalarına hâlâ ışık tutmaktadır. O gün yapılan hesaplar, günümüzün astronomik hesaplarına tıpatıp uymaktadır. 1420 senesinde tamamlanan rasathanenin ilk müdürü Gıyâseddîn Cemşid’dir. Daha sonra Kâdızâde Rûmî, sonra da Ali Kuşçu bu vazifeye getirilmiştir. Rasathâne’nin yer üstündeki kısmı üç katlı idi. Yıldızların yüksekliklerini bulmak için kullanılan rub’u dâire Ayasofya Câmii’nin kubbesi kadardı.

Uluğ Bey, İlhanlılar zamânında yapılan rasatları yeniden inceledi. Kontrolden geçirdi ve yeni rasatlar yaptı. On iki sene süren bu çalışmasının netîcesini ancak 1437 senesinde alabildi ve kendi adıyla anılan büyük eseri Uluğ Bey Zîci’ni ortaya koydu. Önceki zîclerin eksiklerini tamamlayan bu eser devrin ilmî esaslara dayanan tek cedveli olup, eski zîclerin yanlışlarını düzeltiyor ve yıldızların hareketlerini daha mükemmel gösteriyordu. Eser, bilim târihinde Batlemyüs ve Nasîrüddîn Tûsî’nin hazırladığı zîclerden sonra üçüncü büyük zîc olarak tanınmaktadır.

 Eserde genellikle gökyüzünün güneyinde kalan kırksekiz takım yıldız konu edilmiş ve bu takım yıldızlar içerisinde bulunan 1018 yıldızın koordinatlarını en doğru biçimde tesbit etmiştir. Eser dört bölümden meydana gelmiştir. Birinci bölüm; farklı kimseler tarafından kullanılan değişik kronolojik sistemleri belirtir. İkinci bölüm; pratik astronomi bilgilerini ihtiva eder. Üçüncü bölüm; dünyâ merkezli kâinat sistemine göre, gök cisimlerinde görülen hareketler ve yerleri ile ilgilidir. Dördüncü bölüm astrolojiden bahseder. Eser 1665 senesinde İngilizce’ye tercüme edilerek Oxford’da basıldı. Fransızca tercümesi 1853’de Farsça metniyle birlikte basıldı. Esere Ali Kuşçu ve torunu Mirim Çelebi tarafından şerhler yapılmıştır.

Arabî Ayların Birinci Gününü Tespitte En Doğru Metodu Buldu

Herhangi bir Arabî ayın birinci gününün hangi gün olduğunu bulmak için muhtelif usûller vardır. Bunların en sahîhi Uluğ Bey’in bildirdiği usûldür. Bu usûle göre, evvelâ, hicrî senenin birinci ayı olan Muharrem’in birinci günü bulunur. Muharrem ayının birinci gününü bulmak için, bilinen hicrî sene sayısı dâima 210 adedine bölünür. Bu taksimin kalanının birler basamağındaki (en sağındaki) rakam bakîden çıkarılır. Kalan sayı birinci cetvelde, birinci sütunda yâni bakî sayının birler basamağı atılmış hâli sütununda bulunur. Buradan sağa doğru gidilir. Cetvelin birinci satırında yer alan ve bakî sayının birler basamağını gösteren rakamın altındaki sütunda rastlanan sayı, Pazardan itibaren sayılarak Muharremin birinci günü olur. Meselâ 1316 hicrî senesinin Muharrem’inin birinci gününü bulmak için:
 
1316 56
   ———- = 6 ———- = dur
 210 210

 Bakî (kalan) 56’nın birler basamağındaki 6 rakamı 56’dan çıkarılınca 50 kalır. Birinci sütunda 50’den sağa gidilince 6 rakamına ait sütunda 1 bulunur. Sene başının Pazar olduğu anlaşılır.

Herhangi bir ayın birinci gününü bulmak için önce bu senenin birinci günü bulunur. İkinci cetvelde, Muharrem hizasındaki, yâni birinci satırdaki sene başı rakamının bulunduğu sütunda, aranılan ay hizasındaki rakam, bu ayın birinci gününün Pazar’dan îtibâren sayısı olur. Meselâ 1316 senesi Ramazan ayının birinci gününü bulalım: Bu senenin başı Pazar günü, yâni haftanın birinci günü olduğu için, ikinci cetvelin birinci satırında 1 rakamının bulunduğu sütunda, Ramazan hizasında 6 bulunduğundan, Ramazanın birinci günü, Pazar’dan îtibâren altıncı Cum’a günüdür.

Uluğ Bey’in ayrıca Dört Ulus Târihi adlı başka bir eseri olduğu söylenmektedir. Bu eser Moğol İmparatorluğu’nun parçalanmasından sonra kurulan Çin ve Moğolistan, Altınordu, Hülâgu haleflerinin idaresinde olan İran ile Çağatay haleflerinin Orta Asya’daki devletlerinden bahseder. Farsça olan eser, zamanımıza kadar intikâl etmemiştir.

Uluğ Bey’e, Batı dünyâsı ilim adamları, on beşinci asır astronomu ünvanını vermişlerdir. Ayrıca Milletlerarası Astronomi Derneği tarafından Ay’ın görünen yüzeyinde bir bölgeye Uluğ Bey Krateri adı verilmiştir.
Çağrı Bey Anadolu kapılarını Türklere açan, bugünkü Türkiye’mizin ilk bânîsi  mücâhid sultan Alparslan’ın babası. Selçuklu Devleti’nin kurucusu Muhammed Tuğrul Bey’in ağabeyi olan Çağrı Bey, 990 (H.380) senesinde doğdu. Künyesi, Ebû Süleyman’dır. O devirde Türkler, çocuklarına bir peygamberin veya bir sahabenin ismini verirlerdi. Buna istinaden Çağrı Bey’e de, Dâvûd aleyhisselâmın ismini vermişlerdi. Bir çok kaynaklarda ismi, sâdece Dâvûd olarak geçmektedir. Kardeşi Muhammed Tuğrul Bey ile Selçuklu Devleti’ni kurduktan sonra, Horasan bölgesinin emirliğini yaptı. 1060 (H.425) senesinde Serahs şehrinde vefât etti.Dedeleri Selçuk Bey, Aral gölünün güney ve güney doğusunda yer alan, Seyhun ve Ceyhun nehirlerinin arasında kalan meşhur ilim ve irfan bölgesi Mâverâünnehr’de, Oğuz Türklerini etrafında toplamış, onların başına geçip Müslüman olmakla şereflenmelerine vesîle olmuştu. Müslüman olan bu Türklerle, Müslüman olmayanlar üzerine gazalar yapıp, Allahü teâlânın dînini yaydı. Bu cihâdlarda oğlu Mikâil Bey şehit oldu. Mikâil Bey’in vefâtıyla oğulları Dâvûd Çağrı Bey ile Muhammed Tuğrul Bey, dedeleri Selçuk Bey’in yanında yetiştiler. 

Selçuk Bey’in vefâtı üzerine de amcaları İsrail Arslan Yabgu’nun emrine girdiler. Yaşadıkları Mâverâünnehr’e Karahanlıların hâkim olması, Selçuklu Türklerinin onlarla karşı karşıya kalmalarına sebeb oldu. Tuğrul Bey’i tutukladılar. Bir baskınla Çağrı Bey, Karahanlıları yenip kardeşini kurtardı. Tuğrul Bey, daha fazla zayiat vermemek için askeriyle çöle çekildi. Çağrı Bey’in de Anadolu üzerine gitmesine karar verildi.

Gayesi Müslüman Türkleri Bir Bayrak Altında ToplamaktıDâvûd Çağrı Bey, azimli, soğukkanlı, son derece cesur, ileri görüşlü, Türk târihinin yetiştirdiği büyük kahramanlardan olup, son derece âdil, dürüst bir insandı. Askerlik sahasında dahî bir komutan, Müslüman Türkleri bir bayrak altında toplamak ve İslâmiyet’e hizmet etmek gayesiyle yanıp tutuşan merhametli bir kimseydi. 1016 senesinde, İslâmiyet’i yaymak, Allahü teâlânın mübarek ismini yüceltmek ve insanların Cehennem ateşinden kurtulmaları için, Mâverâünnehr’den Bizans ülkelerine doğru cihâda çıktı. Horasan bölgesinde yaşayan Türkmenleri de toplamak suretiyle ilerledi. Irak-ı Acem bölgesinden geçip Bizans İmparatorluğuna bağlı Ermeni Vaspuragan ve Ani krallıkları ile Azerbaycan’da pek şiddetli muharebeler yaptı. Beş sene, Ermeni, Hıristiyan, Gürcü ve Rumlarla mücâdele etti. Müslüman olanları kardeş sayıp bağrına bastı, emân dileyene kılıç vurmadı. Pek büyük muvaffakiyetler kazandı. Onların, daha doğuya ve güneye doğru yayılarak Müslümanları rahatsız etmesine engel oldu. Pek çok ganîmetle Mâverâünnehr’e döndü. Bu seferlerinde Dâvûd Bey, Anadolu’nun Müslüman Türklere güzel bir yurt olacağına kanâat getirmişti.1025 senesinde Gazne hükümdarı Sultan Mahmûd, ordusu ile Türkistan ve Mâverâünnehr üzerine yürüyerek Selçukluların ve Türkmenlerin reisi olan Arslan Bey’i esir edip, Hindistan’da hapsettirdi. O zaman, Türkmenlerin bir kısmı Gaznelilerin tâbiiyyetine girdiler. Bir kısmı da Dâvûd Çağrı Bey ve Muhammed Tuğrul beylere tâbi oldular. Böylece Dâvûd Bey, Tuğrul Bey ve amcaları Musa Bey, Türkmenlerin emîri oldular. Bu üç lider, ülkelerini dokuz sene rahat ve huzur içinde idare ettiler.

Sultanlığını İlan Etti ve Adına Hutbe Okuttu1034’de Buhara ve Harezm emirlerinin baskı yapması sebebiyle, Mâverâünnehr’i terketmek mecburiyetinde kaldılar. Horasan’a gelen Dâvûd Çağrı Bey ile Tuğrul Bey, Gazne hükümdân Mes’ûd’un Horasan valisine müracaat ederek, sürüleri için Sultan’dan yaylak ve kışlak istediler. İstekleri kabul edilmedi. Ayrıca o bölgeden uzaklaştırmak için üzerlerine büyük bir ordu gönderildi. Güçlü Gazne ordusunu Nesa yakınlarında karşılayan Dâvûd ve Tuğrul Beyler, uyguladıkları dahîce bir taktikle bozguna uğrattılar. 

1035 senesindeki Selçuklu ordusunun bu muvaffakiyeti üzerine Gazne hükümdarı Mes’ûd, Dâvûd ve Tuğrul Bey ile müzâkerelere girişti. İsteklerini fazlasıyla verdiği gibi bâzı imtiyazlarda da bulundu. Ancak Oğuz boylarının, ülkesine saldırmasına mâni olmalarını şart koştu. Bunu kabul etmeyen Selçuklu liderleri, yeniden ordu hazırlayıp, Gaznelilerle çarpıştılar. Sultan Mes’ûd’un ordusunu yenerek dağıttılar. Bu gazada Dâvûd Çağrı Bey, Gürcan valisini mağlûb ederek 1037’de Merv şehrini zaptetti. Burada “Melîk-ül-mülk” ünvanı ile hükümdarlığını îlân etti ve adına hutbe okuttu.Dâvûd Çağrı Bey’in, sultanlığını îlân edip, adına hutbe okutması, Gazne Sultânı Mes’ûd’un tekrar büyük bir ordu kurup, Selçuklular üzerine yürümesine sebeb oldu. Subaşı kumandasındaki Gazne ordusunu, Serahs şehri yakınlarındaki Talhâb’da karşılayan Çağrı Bey, iki gün süren kanlı bir çarpışmadan sonra hezimete uğrattı. Bu zaferden sonra 1038’de Belh ve Herat şehirleri alındı, Horasan’ın kuzeyi tamâmiyle ele geçti.Selçukluların gittikçe karşı konulmaz bir güç hâline geldiğini gören Sultan Mes’ûd, ordularıyla acele yürüyerek Gürcan’ı geri aldı. Belh şehrinden geçerek Karahanlı Börü Tegin’i emri altına almak için Mâverâünnehr’e girdi. Ancak Dâvûd Çağrı Bey’in üzerine geldiğini haber alınca geri döndü. Tuğrul Bey de 1038 Ağustosunda Nişâpûr şehrini ele geçirip sultanlığını îlân etti.1038 senesinde Sultan Mes’ûd, güçlü bir ordu hazırlayıp Selçukluların üzerine yürüdü. Çağrı Bey’le, Aliâbâd ovasında yaptığı muharebede nisbî bir başarı sağladı. Çağrı Bey, bu savaşta ordusunu fazla zayiat verdirmeden geri çekti. Tuğrul Bey ve Musa Bey’in yardıma yetişmesi üzerine, Sultan Mes’ûd anlaşmak zorunda kaldı.

Selçuklu Devletinin Temelini Attı1040 senesi Mayıs ayında Sultan Mes’ûd, bütün gücünü toplayarak Selçuklu topraklarının bir ucundan girip diğer ucundan çıkmak üzere harekete geçti. Dâvûd Çağrı Bey, kardeşi Tuğrul Bey’den ve amcası Musa Bey’den yardım istedi. Onlar, böyle güçlü bir ordu ile başa çıkılamayacağını anlayıp, Anadolu’ya doğru gitmek lâzım geldiğini bildirdiler. Dâvûd Bey’in büyük bir meydan muharebesinde ısrarlı olması karşısında, güçlerini birleştirerek Dandanakan sahrasında karşılaşmak üzere plân kurdular.Başkumandan Dâvûd Çağrı Bey, ordusunu Dandanakan’da Gazne ordusunun karşısında intizâma soktu. Kumandanlarına hareket tarzını yeniden hatırlattıktan sonra hücum emrini verdi. Sayı ve silâhça Gazne ordusundan çok az olmalarına rağmen, üstün bir savaş taktiği ile iki günde koskoca Gazne ordusunu mağlûb ettiler. Sultan Mes’ûd canını zor kurtardı. Muharebe meydanına getirdiği bütün hazîneleri Selçuklulara kaldı. Küçük bir ordu ile o dönemin en kuvvetli ordusunu yenen Dâvûd Çağrı Bey, bu zafer ile Selçuklu Devleti’nin temelini atmış oldu.Dünyâ makam ve mevkilerini gönlünden çıkaran Dâvûd Çağrı Bey, bir gurur ve kibire kapılma korkusundan, hükümdarlık hakkını kardeşi Muhammed Tuğrul Bey’e verdi. Kendisi ona bağlı bir komutan olarak vazife yapmaya devam etti. Dandanakan Zaferi Türklere Açık Denizlerin Yolunu Açtı

Dandanakan meydan muharebesi, Türk târihinde; Malazgird zaferi ve İstanbul’un fethi gibi önemlidir. Asırlardır kapalı kıtalarda dolaşan Oğuz Türkleri, Dandanakan zaferi ile açık denizlere inme imkânı bulmuşlardır. Böylece Selçuklu devleti kurulmuş, Türklerin düzenli bir şekilde yeni bir vatan tutmasına sebeb olunmuştu. Bu bakımdan, Dâvûd Çağrı Bey’in İslâmiyet’e yaptığı hizmet pek büyüktür.Dandanakan zaferi ile, pek çok Türkmen beyi Selçuklulara katıldı. Selçuklu sultânı Tuğrul Bey, Horasan bölgesinin idaresini ağabeyi Dâvûd Çağrı Bey’e verip, Gaznelilerin elinde bulunan topraklar üzerinde fütuhata devam etmesini istedi. Amcası Musa Bey’ede Herat, Sistan bölgesinin feth edilmesi vazifesini verdi. Kendisi de ülkenin batı taraflarında faaliyet gösterecekti. Bu plân gereğince hareket eden Dâvûd Çağrı Bey, Dandanakan savaşından önce Gaznelilerin aldığı Belh şehri üzerine yürüdü. Sultan Mes’ûd’un oğlu Mevdûd’un kumandasındaki kuvvetleri yenerek şehri ele geçirdi.

Muhammed Alparalanı Kendine Veliahd SeçtiBelh’den sonra Cürcan, Badgis, Hutlan ve Tuhâristan bölgelerini hâkimiyeti altına alan Dâvûd Bey, Merv’i hükümet merkezi yaptı. Oğulları; Süleyman, Kara Arslan Kavurd, Muhammed Alparslan, Yâkûtî Osman, Arslan, Argun, İlyas ve Behram Şah ile Horasan’ı idare etmeye, düşmanlar tarafından yapılan saldırılara karşı göğüs germeye başladı. Oğulları arasından, Muhammed Alparslan’ı kendine veliahd seçti.Çağrı Bey’in 1044’de hastalanmasını fırsat bilen Gazne sultânı Mevdûd, Belh ve Tuhâristan’ı geri almak üzere harekete geçti. Çağrı Bey, henüz çocuk yaşlarında bulunan veliahdı Alparslan’ı, Sultan Mevdûd’un üzerine gönderdi. Alparslan, Selçuklu ordusunun başına geçip, Belh’e geldi. Müthiş bir meydan savaşı ile Gazne ordusunu bozguna uğrattı. Gaznelileri Belh ve Tuhâristan’dan çıkardı. Oğlunun bu başarısını işiten Dâvûd Çağrı Bey, sevincinden hasta yatağından kalkıp sıhhate kavuştu. Belh, Tuhâristan ve bâzı şehirlerin idaresini Alparslan’a verdi, öteki oğullarını da başka yerlerde vazifelendirdi.Bu şekilde Horasan’ın yönetimini nizam altına alan Çağrı Bey, ellerinden çıkmış bulunun Harezm bölgesini yeniden itâati atına aldı. Kıpçak Türkleri ile birleşti. Bu arada Gazne sultânı Mevdûd, Harezm’i ele geçirmek için bâzı Türkistan beyleri ve şiî Büveyhoğulları ile ittifak kurdu. Bunu öğrenen Dâvûd Çağrı Bey, Büveyhoğulları üzerine yürüdü. Bunun üzerine Büveyhoğulları korkarak Gaznelilerle olan ittifaklarından vazgeçtiler.Harezm’i almak için yürüyen Mevdûd’un ordusu, Çağrı Bey tarafından hezimete uğratıldı. Bu arada Karahanlılar, durmadan büyüyen Selçukluları kendileri için büyük bir tehlike görerek, bir ordu ile üzerlerine yürüdüler. Çağrı Bey, oğlu Alparslan’ı Karahanlılarla çarpışmak üzere gönderdi. Geleceğin büyük sultânı, Karahanlı ordusunu bir daha Selçuklu topraklarına saldıramayacak şekilde mağlûb etti. Bu zafer neticesinde yapılan andlaşmada Karahanlılar, bundan böyle Selçuklu topraklarına hiç bir zaman hücum etmeyeceklerine söz verdiler.

Bozuk İtikatlı Büveyhoğullarını Ortadan KaldırdıDâvûd Çağrı Bey, Karahanlılarla yaptığı andlaşmadan sonra, Ehl-i sünnet düşmanı bozuk îtikâdlı Büveyhoğullarına karşı bir ordu hazırladı. Ordunun başına oğlu Kavurd Bey’i geçirerek, Eshâb-ı kiram düşmanı Büveyhîlerin üzerine gönderdi. Bu sırada Büveyhoğulları hükümdarı Ebû Kalicar ölmüştü (1048). Kavurd Bey, ordusu ile, seneler süren uzun çarpışmalardan sonra, Kirman ve Sistan bölgesinde yaşayan bozuk îtikâdlıları temizledi. O bölgeleri hâkimiyetleri altına aldıktan sonra, Musa Bey’in idaresine vererek babasının yanına döndü.Gaznelilerle aradaki düşmanlık ve senelerdir sürüp giden harpler, 1059 senesinde Sultan İbrahim’in Gazne hükümdarı olması ile son buldu. Bu iki büyük Türk devletinin andlaşmaları sevinçle karşılandı. Hindikuş dağları iki devlet arasında sınır kabul edilerek, saldırmazlık kararı alındı. Bu andlaşma elli yıl yürürlükte kaldı.Sultan Tuğrul Bey’e 1059 senesinde üvey kardeşi İbrahim Yinal isyan etmiş, saltanat dâvasına kalkmıştı. Tuğrul Bey, ağabeyi Dâvûd Çağrı Bey’den yardım istedi. O da oğulları Alparslan ve Kavurd beyleri yardıma gönderdi. Onlar yetişip, ibrahim Yinal’ı mağlûb ettiler, isyanı bastırdılar. Bu, Dâvûd Bey’in, kardeşine son yardımı olmuştu. Bu hâdiseden sonra hastalanan Dâvûd Bey, yetmiş yaşında olduğu hâlde, nice İslâm âlimleri ve velîlerinin yetiştiği Serahs şehrinde 1060 yılında hayâta gözlerini yumdu ve oraya defnedildi.Dâvûd Bey, vefâtından önce Türk milletine; İran ve yakın doğu ülkeleri gibi çok geniş bir bölgeyi emânet etmiş; ayrıca İslâmiyet’i üç kıt’ada yayacak, Müslüman Türkleri i’lay-ı kelimetullah için cepheden cepheye koşturacak olan Muhammed Alparslan’ı bırakmıştı.
Kutbüddîn Aybek Hindistan’da Delhi Türk Sultanlığı’nın kurucusu. Türkistanlı olup, ailesi, doğum târihi ve yeri kesin bilinmemektedir. Küçük yaşta köle olarak Türkistan’dan Nişâbûr’a getirildi. Nişâbûr’da bölge vâlisi Kadı Fahrüddîn Abdülazîz Kûfî tarafından terbiye edilip, ilim öğretilmek ve her hususta yetiştirilmek üzere satın alındı. Kadı Fahrüddîn, köle olmasına rağmen asaleti, üstün kabiliyeti, keskin zekâsı ve asîl hareketlerini beğendiği,  Kutbüddîn Aybek’in çocuklarıyla beraber tahsil ve terbiye almasını sağladı. Kur’ân-ı kerîm okumayı, fıkıh ve lüzumlu ilmihâl bilgilerini, yazı yazmayı, ata binip ok atmayı, kılıç ve her türlü silâh kullanmayı ve harb oyunlarını çok mükemmel bir şekilde öğretti. Kutbüddîn; örnek ahlâkı, müstesna terbiyesi, üstün kabiliyeti, akıllı ve asîl hareketleriyle dikkati çekip, takdir edildi. Tahsil ve terbiyesini tamamlayıp, muharip Memlûk askeri olarak yetiştirildikten sonra, cihâdlara katılması için Gazne’de Sultan Muizzüddîn Muhammed Gûrî’ye verildi. Sultan Muhammed Gûrî, Kutbüddîn Aybek’in hareketlerini, ahlâkını çok beğendiği için kendisine yakın memûriyetlerde vazifelendirdi. Devlet hizmetlerinde kendisini kabul ettiren Kutbüddîn, kısa zamanda yükselerek, Emir-i Âhurluğa yükseldi. Bu görevde iken, komşu beylere karşı muvaffakiyetler ve Hindistan’da kazandığı zaferler ile takdir edildi.
 
 Sultan Muhammed, Delhi seferinden dönüşünde Kutbüddîn Aybek’i, Kuhrâm ve Samanah vâliliğine tâyin etti. Kutbüddîn, otoritesini kurar kurmaz Kuhrâm şehrini îmâr etti. Bölgedeki adaleti tesis edip, etnik durumlarına bakmaksızın ahâliye hizmet götürdü. Bölgesindeki hizmetleri yanında, komşu meliklere de yardım edip, Hindistan’da Müslüman hâkimiyetini kuvvetlendirmeye çalıştı.

Puthanâleri Yıktılararak Yerine Camiler İnşâ Ettirdi 1192 senesinde Mirat kalesini ve Delhi’yi zaptetti. Buralardaki puthâneleri yıktırarak yerine câmiler inşâ ettirdi. Kazandığı zaferler sayesinde sultânın iltifatına mazhar oldu. Sultânı ziyaretten dönerken, Kîrma’da Melik Tâcüddîn Yıldız ile görüştü. Melik Tâcüddîn, kızını onunla evlendirdi. Kutbüddîn Aybek, Hindistan’a dönüşünden sonra 1194 senesinde tekrar fütuhata başladı. 1197 senesinde Bedâun, 1198’de Siruhi bölgesini zapt edip, Kannauj bölgesini itâate aldı. 1199 senesinde de Malvah ve çevresindeki beldeler feth edilerek bölgede Hindû hâkimiyeti yıkılıp İslâm idaresi kuruldu. Sultan Muizzüddîn, 1206 senesinde vefât edince, Lahor’a giden Kutbüddîn Aybek, sultanlık teklifini kabul etti. Kuzey Hindistan’a hâkim olup, Delhi Türk Devleti’nin temelini attı. Ölen sultanın kardeşi ve batı Gurluları sultânı Gıyâseddîn Mahmûd, bu duruma rızâ gösterip, Kutbüddîn’e Melik ünvanını verdi. Kutbüddîn Aybek, 1210 senesinde harb tâlimi için, çevgan oynarken, geçirdiği bir kaza sonunda vefât etti. Lahor’da defn olundu. Sultan Kutbüddîn, hayâtı, şahsiyet ve icraatları bakımından müstesna bir kimseydi. Cihâd niyetiyle geldiği Hindistan’da İslâmiyet’i hâkim kılarak, devlet kurdu ve Delhi’yi başşehir yaptı. Fethedip, hâkimiyet kurduğu beldelerde, kalıcı ve köklü tedbirler aldı. Zaferlerden sonra topladığı ganîmet ve senelik vergi ile hediyeleri halkın lüzumlu ihtiyaçlarına harcadı.

Öyle Bir Adalet Kurdu ki...

  Sosyal müesseseler kurup eserler yaptırdı, İslâm dînine uymayan vergileri ve zulmü kaldırarak halka adaletle muamele etti. Târih-u Fahrüddîn Şah’da onun hakkında şöyle yazmaktadır: “O öyle bir adalet kurmuştu ki, etrafına toplanmış çeşitli ülkelerden ve kabîlelerden insanların çokluğuna rağmen, kimse kimseden zorla ne bir tutam ot, ne de bir lokma ekmek alabildi.” Tâc-ül-meâsir’de de onun adaleti hakkında şöyle yazmaktadır: “Aybek’in sulh ve sükûn içinde geçen idaresinde, hazînelere muhafız koymaya, sürülere çoban tutmaya gerek yoktu. Kurtla, kuzu aynı kaynaktan su içiyordu. Hırsız ve hırsızlığın adı bile duyulmazdı.” Kutbüddîn Aybek’in âdil bir idare kurması kendisini halka sevdirmesi, Müslümanları koruyup, âlimlerin ihtiyaçlarını karşılaması, kuvvetli bir hâkimiyet kurması ve bunun devamını sağlayacak tedbirler alması; Hindistan’da İslâmiyet’i yayma çalışmalarını muvaffakiyetle neticelendirdi. 

Çok Güzel Eserler İnşâ Ettirdi, Büyük Evliyalar Yetişti

 Kutbüddîn Aybek, Müslümanların ilim, irfan sahibi olup, ibâdetlerini rahatça yapabilmeleri için çok güzel eserler inşâ ettirdi. Fethettiği beldelerde ibadethaneler yaptırdı. 1193 senesinde vâli iken fethettiği Delhi’de, Edine Câmii ve Cumâ mescidi de denilen Kutb Câmii’nin inşaasını başlattı. Kutb Câmii ve çevresinde diğer Müslüman sultanlar ilâve ve tâmiratlarda bulundular. Câminin minaresi beş katlıdır. İlk üç bölümü kırmızı ve sarı kumtaşından, dördüncü ve beşinci katları ise mermerden yapılmıştır. Bu câminin sâdece minaresi günümüze ulaşmıştır. Ecmir’in fethinden sonra bu şehirde 1200 senesinde başlanıp Şemseddîn İltutmuş tarafından bitirilen câmii de eşsiz bir şaheserdir.Kutbüddîn Aybek ayrıca; âlim, sanatkâr ve okuyucuların faydalanabileceği zengin bir kütüphane yaptırdı ve ilme büyük hizmette bulundu. Devrinde Hindistan’ın en büyük evliyası Muînüddîn Çeştî, Ecmir’e gelip yerleşti. Hindistan’ın manevî fâtihi olan bu büyük zâtın talebeleri Hindistan’ın yeni fethedilen beldelerine dağılarak feyz ve bereket saçtılar. 
Tuğrul Bey Selçuklu Devletinin kurucusu. Oğuzların Kınık boyundan Selçuk Beyin torunudur. Babasının adı Mikail’dir. Muhtemelen 993 yılında doğdu. Babası Mikail, gazâ akınında şehit düşünce, dedesi Selçuk’un yanında büyüdü. Çocukluğu Cend’de geçti. Büyük bir îtinâ ile yetiştirildi. Âilesinden dînî ve millî terbiye alıp, mükemmel silâh kullanmasını öğrendi.  Selçuk Beyin vefâtıyla amcası Arslan Yabgu’nun Selçuklu âilesinin reisliğini almasına, kardeşi Çağrı Bey ile itiraz etmedi. Ancak dedelerinin vefâtından sonra iki kardeş Cend şehrini terk ederek batıya göç ettiler. Burada Mâverâünnehr hükümdarı İlek Nasr’ın kendilerine karşı düşmanca siyâseti üzerine Çağrı Bey ile Karahanlı hükümdarı Buğra Hanın ülkesine gittiler.  Tuğrul Bey, Karahanlılar ülkesinde haps edildiyse de, Çağrı Bey, Buğra Han ordusunu yenip pekçok esir aldı. Alınan esirler karşılığı Tuğrul Bey serbest bırakıldı. Tekrar Mâverâünnehr’e döndüler. Buhara hâkimi Karahanlı Ali Tegin’in aleyhlerine faaliyeti ve yeni durum üzerine Tuğrul Bey çöle çekildi. Çağrı Bey de yeni vatan keşfi için Rum Gazâsına çıktı. İki kardeş, Rum Gazâsından alınan ganîmetlerle çok zenginleştiler.  Arslan Yabgu, 1005’te Gaznelilerce esir alınıp, Hindistan’da haps edilince, iki kardeş ortak iktidar sistemiyle Selçuklu âilesinin lideri oldu. Liderliği Karahanlı Ali Tegin tarafından şüpheyle karşılanınca, ikili liderlik sistemi yerine amcaları Musa’yı Yabgu yapıp, üçlü iktidar sistemine geçtiler.  1034 sonbaharında, Gaznelilerin müttefiki Oğuzlardan Şah Melik, Selçuklulara âni bir baskın yapınca, zayıfladılarsa da, tekrar toplandılar. On bin kişilik kuvvet toplayarak Gaznelilere âit Horasan’a girdiler. Gazneli Mes’ûd’un ordusunu 20 Haziran 1035’te Mesâ’da yendiler. Gaznelilerle antlaşma yapıp; Nesâ, Ferâve ve Dihistan’ı aldılar. Ayrıca Tuğrul Beye Gazneli Mes’ûd tarafından hâkimiyet alâmetlerinden olan hil’at, at, menşur ve sancak gönderildi. Tuğrul Bey antlaşmayla Nesâ’da Gaznelilere tâbi federal bir devlet kurmuş olmasına rağmen, resmî îlânı yoktur.İlk Selçuklu Hükümdarı Oldu  Tuğrul Bey ve diğer Selçuklu hânedan mensupları toprak sâhibi olunca, Oğuz boyları ve kabile reisleri yanlarına akın edip, toplandılar. Tuğrul Bey, çok güçlenip, bölgenin nüfûsu artınca; Gazneli Mes’ûd’a önceki üç şehrin dar geldiğini bildirip, 1037’de Merv, Serahs ve Bâverd’iyi de istedi.  Bu şehirlere karşılık da Gaznelilerin maaşlı askeri olma ve Horasan’daki asâyişi temin etme taahhütünde bulundular. Teklifleri oyalamaya alınınca, Tuğrul Bey küçük gruplar hâlinde akın harekâtı yaptırdı. Çağrı Beyin idâre ettiği akınlarda Selçuklular Cüzcan, Tâlekan ve Faryâb’dan Rey’e kadar harekâtta bulundular. Selçuklu akınlarını durdurmak için Gazneli Mes’ûd’un gönderdiği ordu Serahs yakınında 1038 Haziranında yenildi. Zafer sonrasında toplanan kurultayda Tuğrul Bey, hükümdar îlân edildi. Bu kurultay kararı ve 1038 târihi Selçuklu Devletinin kuruluşu olarak kabul edilir.  Tuğrul Bey Nişapur’da kalıp, Çağrı Bey Merv’de melikler meliki olarak, askerî harekâtları idâre ederek ordu kumandanlığı yaptı. Tuğrul Beyin Nişapur’da istiklâlini îlân etmesi, Gazne’de hoş karşılanmadı. Çağrı Bey, 1039 yılında Gaznelilerle iki kere muhârebe yapıp, yenildi. Tuğrul Bey ve diğer Selçuklu hânedanları, Gazneli Mes’ûd’un düzenli ordusuna karşı gerilla harpleri yapıp, onları yıprattılar.

  Gazneli Mes’ûd, antlaşma istedi. Tuğrul Bey, Gaznelilerin türlü metodlarla Selçukluları Horasan’dan çıkarabileceklerini tahmin ederek, zaman kazanmak ve hazırlıkları tamamlamak için çöle çekildi. Sultan Gazneli Mes’ûd’un 1040 Baharındaki Tûs ve Serahs istikâmetindeki harekâtı üzerine Selçuklular, Tuğrul Beye başvurup, harekete geçmesini istediler.  Tuğrul Bey, 1040 Mayısında çölden çıkıp, Serhas’ta Gazneli ordusuyla karşılaştı. Gazneliler ot ve yiyecek sıkıntısı çektiğinden Merv’e hareket edince, Tuğrul Beyin kumandasındaki Selçuklular, sağdan ve soldan taarruzla Gaznelileri tâciz ettiler. Dandanakan Kalesi önünde yapılan asıl muhârebede Gazneliler bozuldular. 23 Mayıs 1040 târihinde kazanılan Dandanakan Zaferiyle, Tuğrul Bey tekrar tahta oturdu.  Tuğrul Bey zafer sonrasında ele geçen ganimetle zenginleşip, kumandanlara pekçok ihsanlarda bulundu. Kurultay toplandı. Kurultayda devletin temel stratejisi tespit edilip, plânlar yapıldı. Bağdat’taki Abbasî Halifeliğine bağlılık ve hürmet ifâde eden mektup gönderildi.Abbasi Halifesine Bağlılığını Arz Etti  Çağrı Beyin 1060’ta vefâtına kadar ortak iktidar sistemine göre hareket edilmesine rağmen, devleti temsil yetkisi Tuğrul Beye âitti. Tuğrul Bey hükümdarlığını ve Selçukluları maddî güçlerle kuvvetlendirdiği gibi mânevî olarak da Halîfe, âlim ve tasavvuf ehlinden destek alıyordu. Tebaasının refah seviyesini yükseltip, orduyu askerî sisteme göre teşkilâtlandırıyordu. 
  1040 Dandanakan Zaferi ve 1043’te devlet merkezini Rey’e taşıması sebebiyle Bağdat’taki Abbâsi Halîfesi El-Kaim’e tekrar bağlılığını arz etti. Tuğrul Beyin Abbasî Halîfesiyle münâsebeti Sünnî İslâm dünyasında büyük îtibâr kazanmasına sebep oldu. Halîfe El-Kaim, Tuğrul Beyin yanına; büyük İslâm âlimlerinden olup, sosyal ve devlet idâresi hakkında Ahkâm-üs-Sultâniye isimli eserin sâhibi olan Maverdî’yi gönderdi. Tuğrul Bey, ülkesinde hutbeyi Abbasî Halîfesi adına okuttu; halîfenin zâlim Büveyhîler ve âsîlere karşı yardım talebini kabul etti. Halîfeye bildirdiği arz; samimiyetinin ve temiz itikadının ifâdesi olup, şunları ihtivâ ediyordu: Halîfeye hizmet etmek şerefine kavuşmak, Mekke’de Hac yapmak ve Hac yollarını Bedevîlerin taarruzundan korumak, Suriye ve Mısır’da Fâtimîlerle harp etmektir.  1055’te Bağdat’a gelip, hutbede adı okundu. Selçuklu Hânedanı ile Abbasîler arasında evlenmeler münâsebetiyle akrabalık kuruldu. Halîfe, Çağrı Beyin kızı Hatice Arslan Hatun ile 1056’da evlendi. Tuğrul Bey de Halîfe’nin kızı ile 1062’de muhteşem bir düğün merâsimiyle evlendi. Bağdat’tayken zâlim Büveyhîler ve sapık Fâtimîlere karşı mücâdele edip, Musul ve bölgede Selçuklu hâkimiyetini tesis etti. Büveyhli hükümdarını öldürerek, Bağdat ve sünnî âlemini katliam ve tahripten korudu.  Selçukluların batısındaki Bizans ülkelerine fetih harekâtı ve akınlarında bulundu. Erzurum Hasankale’ye gelip, Malazgirt’i fethetmek istediyse de kışın yaklaşması üzerine, baharda gelmek üzere kuşatmayı kaldırdı. Tuğrul Bey, hâkimiyet ve tahrik sebebiyle kendine âsî olan üvey kardeşi İbrâhim Yınal’ın isyânını 1058’de bastırıp, onu cezâlandırdı.

Dünyanın En Büyük Devletlerinden Birisini Kurdu

  Tuğrul Bey, devâmlı mücâdeleyle geçen uzun yıllar sonunda çok büyük işler başardı. Dünyânın en büyük devletlerinden birini kurup, Türk İslâm âlemine çok hizmeti geçti. Mâverâünnehr’den Anadolu’ya, Irak’tan Âzerbaycan ve Kafkasya’ya kadar olan ülkede huzur ve emniyet tesis etti. Yirmi sekiz ülkeye kendi hâkimiyetini kabul ettirdi. Zirâî, ticârî faaliyet neticesinde iktisâdî hayat gelişip, refah seviyesi yükseltildi. Bizans akınlarında çok ganimet alınıp, büyük gelir elde edildi. Devlet teşkilâtı muazzam şekilde tesis edilip, kuvvetli temeller üzerine oturtuldu. Selçuklu Devlet Teşkilâtı, devrinde ve sonra kurulan Türk ve İslâm devletlerine nümûne oldu.  Tuğrul Bey, yirmi beş yıl adâlet, ihsan ve gazâlarla geçen hükümdârlıktan sonra, hastalandı. Yetmiş yaşlarında Rey yakınlarındaki yazlığında 5 Eylül 1063 târihinde vefât etti. Tuğrul Beyden sonra Selçuklu tahtına yeğeni Alparslan geçti. Tuğrul Bey âdil, vakur, cömert, samimi, iyi ve yumuşak huylu bir şahsiyetti. Halkı tarafından sevilen bir hükümdar ve ordusunca tam bağlanılan kuvvetli bir kumandandı. “Kendime bir saray yapıp da yanında bir câmi inşâ etmezsem, Allahü teâlâdan utanırım.” sözü Tuğrul Beyin dînî duygularını çok güzel ifâde etmektedir. 
Abdülkerim Satuk Buğra Han İlk Müslüman-Türk hükümdarı. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Babası Karahanlı hükümdar ailesinden Bezir Han idi. Babasının ölümü üzerine amcası ve üvey babası Oğulcak Kadır Hanın himayesinde büyüdü.Satuk Buğra on iki yaşlarında iken Maveraünnehr ve Horasan bölgesine hakim olan Müslüman Samanlı Devleti şehzadeleri arasında anlaşmazlık çıktı. Bunlardan Nasır bin Ahmed, Oğulcak Kadır Hanın ülkesine sığındı. Ona iyi muamele edip Artuç nahiyesinin idaresini verdi.

Artuç Nasır bin Ahmed'in gayretleri ve gelip-giden Müslüman tüccarlar sayesinde bir ticaret merkezi oldu. Satuk Buğra da Artuç'un ziyaretçileri arasındaydı. Nasır bin Ahmed'le tanışıp ondan İslamiyeti öğrenerek Müslüman oldu. Abdülkerim adını aldı. Yirmi beş yaşına gelince Müslüman olduğunu açıklayıp, amcası ile mücadeleye başladı. Onunla Fergana Savaşını yaptı.İlk olarak Atbaşı kalesini zaptetti. Daha sonra üç bin kişilik bir orduyla Kaşgar üzerine yürüyüp fethetti. Amcası Oğulcak Kadır Hanı öldürdü. Ülkede hakimiyeti sağlayıp birliği temin etti. Türk ülkelerinde İslamiyeti hızla yaydı. Ebü'l-Hasan Muhammed gibi İslam alimleri, Satuk BuğraHana yol gösterip teşvik ettiler.Abdülkerim Satuk Buğra Han, daha sonra yaptığı savaşlarda; Yağma, Çiğil, Oğuz kabilelerinin yerleşmiş bulunduğu Türkistan şehirlerini birer birer ele geçirdi. Bu sırada Karahanlılar Devletinin doğu kısmına hakim olan Büyük Kağan Bazır Arslan Han Çinlilerden yardım alarak 924 yılında Abdülkerim Satuk Buğra Hana karşı savaş açtı. Satuk Buğra Han Müslümanların yardım ve desteğiyle, onunla Balasagun Savaşını yaptı ve galib geldi.Bundan sonra 31 yıl hüküm süren Satuk Buğra Han, güzel ve adil idaresi ile binlerce kimsenin Müslüman olmasına vesile oldu. 955 senesinde Kaşgar civarında bulunan Artuç kasabasında vefat edip oraya defnedildi.Abdülkerim Satuk Buğra Handan sonra, oğulları devrinde de ülkesine pekçok İslam alimi gelip, İslamiyeti doğru olarak anlattılar ve yayılmasına çalıştılar. Kendisinden sonra Musa Tunga adında bir oğlu yerine geçti. Bundan sonra da bunun oğlu BaytaşSüleyman Arslan hükümdarlık yaptı. Başka oğulları ve kızları olduğu da rivayet edilmiştir.
Bilge Kağan Göktürkleri elli yıllık Çin esaretinden kurtararak ikinci defa Gök-Türk Hakanlığını kuran İlteriş (İl’i, devleti toplayıp tanzim eden) ünvanı ile anılan Kutluk Kağanın büyük oğlu. 684 yılında doğdu.  Babası Kutluk Kağan öldüğü zaman kardeşi Kültigin’le birlikte, küçük yaşta olmaları sebebiyle, amcaları Kapağan Kağanın ve millet emekdarı, büyük müşavir Vezir Bilge Tonyukuk’un himayesinde büyüdü. O zaman Bilge Kağan 8, Kültigin Han 7 yaşında idiler.  Amcası Kapağan Kağan tarafından 14 yaşında “şad” tayin edilerek devlet hizmetine girdi. Vezir Tonyukuk kumandasında Göktürk Hakanlığının İnal ile birlikte sevkettikleri batı orduları grubunda yer aldı. İnal Kağanla birlikte Altayları aşarak Bolçu’da On-ok ordusunu mağlup etti ve Seyhun (Sir derya= İnci Nehri) kıyılarına ulaştı.

  Tonyukuk’un başkumandanlığını yaptığı bu ordunun başında Maveraünnehr’e kadar dayanan Bilge Kağan, Kızıl Kum Çölüne girerek güney istikametini aldı. Göktürk Abidelerinde tezik şeklinde zikredildiği gibi, ilk defa olarak batıda Müslüman Araplarla karşılaşıldı (701). 709 yılında Kırgızlar’ın komşusu olan ve Yukarı Kem-İrtiş arasında bulunan Çikler ile Isıg Gölünün batısında yaşayan Azları, Hakanlığa bağladı.  710 yılında kardeşi Kültiginle birlikte zaman zaman başkaldıran Kırgızları mağlup etti. 714’te Çin’in yığınak merkezi olan Beşbalık’ın kuşatılmasına, İnal Kağan, Tung-lu Tekin ve eniştesi ile birlikte katıldı. 22 Temmuz 716 tarihinde Çinlilerle münasebet kuran Bayırkular’ın amcaları Kapağan Kağanı pusuya düşürerek öldürmeleri üzerine karışıklığa sürüklenmiş olan devletin yükünü, Kapağan Kağanın oğullarını ve taraftarlarını bertaraf ederek, kardeşi Kültigin’le  birlikte yüklendi. Kültigin’le birlikte seferler yaptı. Memlekette karışıklıklar çıkaran Dokuz Tatarlar ve Oğuzlar üzerine yürüyerek bozguna uğrattı. Kültigin’in aşırı derece ısrarı üzerine 716 yılında hükümdar oldu. 

Milletini Yurt ve Servete Kavuşturdu  Gök-Türk orduları başkumandanlığını yüklendi. O zamana kadar bu vazifede bulunan baba yadigarı Bilge Kağanın kayın babası vezir Tonyukuk da devlet müşaviri olarak kaldı. İçte ve dışta yaptığı mücadelelerde büyük başarılar kazandı. Yurtsuz milleti yurtlu, fakir halkı zengin ettiği gibi, devleti ve milleti için canla başla çalıştı. 717 yılında Uygur İl-teber’i Kargan Savaşında yendi. Bir yıl sonra da  isyana teşebbüs eden Karluklarla savaştı ve galip geldi.  Bilge Kağan, Çinlilerle iyi münasebet kurmak istiyordu. Bu Tonyukuk’un da arzu ettiği bir durumdu. Fakat Çinliler Türk birliğini bozmak için Beşbalık’taki Basmillar ile anlaşmışlardı. Bütün bunlar Çinlileri çok iyi tanıyan ve vaktiyle Kutluk (İlteriş) Kağanla birlikte istiklal mücadelesi veren Vezir Tonyukuk tarafından gayet iyi biliniyordu.  Onun planı sayesinde Basmillar Beşbalık’ta kuşatılarak mağlup edildi. Entrikalarının boşa çıktığını gören Çin de baskı altına alındı. Çin ordusu Kan-su’da bozguna uğratıldı (Eylül 720). Daha sonra çeşitli seferler düzenlendi. Kitanlar ve Tatabılar saf dışı bırakıldı (722-723).  Bütün bu hadiselerden sonra Çin iyi geçinme noktasına geldi.  725 yılında Çin İmparatoru tarafından gönderilen elçiyi Bilge Kağan, Kültigin ile Tonyukuk’un hazır bulunduğu bir mecliste kabul etti.

  Bilge Kağan, 725 yılında kayınbabası Tonyukuk’u 731 yılında da 47 yaşında olan kardeşi prens Kültigin’i kaybetti. Bu iki Türk büyüğünün ölümü hakanlıkta büyük boşluklar meydana getirdiği gibi, millet de, başta Bilge Han olmak üzere büyük üzüntü içine düştü.

Tevekkül ve İnanç Sahibi İdi

   Orhun Kitabeleri’nde bu husus: “Küçük kardeşim Kültigin öldü, görür gözüm görmez oldu, bilir bilgim bilmez oldu, zamanın takdiri Tanrı’nındır. Kişi-oğlu ölmek için yaratılmıştır, kendimi bıraktım, gözden yaş akıtarak, gönülden feryad ederek yanıp yakıldım.” şeklinde Bilge Kağan’ın ağzından, kendi inançlarına göre, bir nevi tevekkül içinde anlatılmaktadır.  Bu iki büyük millet ve devlet emekdarının hatırasına Bilge Kağan zamanında bengü taşlar (kalıcı eserler) dikilmiş, hizmetleri ve düşünceleri kendi ağızlarından verilmiştir. 734 yılının yazında K’itan ve Tatabılara karşı Töngez Dağında kazanılan savaş, Bilge Kağanın en son zaferi oldu. Bütün ömrünü milletinin birliği ve büyüklüğü için geçirmiş olan Bilge Kağanın 19’u “şad” 19’u da “kağan” olmak üzere 38 senelik bir hizmeti vardır.

   Son zamanlarında Çinli bir prenses ile evlenme arzusu Çin imparatoru tarafından kabul edilmişse de, Çinlilerce aldatılan Buyruk-çor tarafından zehirlenmiş ve 25 Kasım 734 tarihinde, milleti büyük bir yas içinde bırakarak  50 yaşında vefat etmiştir. Adına oğlu tarafından Baykal Gölünün güneyinde, Orhun Nehri Vadisinde, Koşo Tsaydam Gölü civarında Bilge Kağan Abidesi diktirilmiştir. Abideyi yeğeni Yollug Tigin kaleme almış ve 34 günde tamamlatmıştır.  Kitabelerde görüleceği üzere, Bilge Kağan milletine bağlı, dindar bir hükümdardır. Böyle olmasına rağman yeni bir dinin arayışı içinde olduğunu söylemek mümküdür. Çünkü onun yerleşik hayata geçmek isteği ve kuracağı şehirlerde budist mabetlerine yer verme teklifi kayın babası Tonyukuk tarafından reddedilmiştir.  Şayet sağlıklarında İslamiyet ülkelerine ulaşabilseydi, Türklüğün eski yurdunda alperenlerin, gazilerin daha erken görüleceği büyük ihtimal dahilindeydi. Tonyukuk’un Bilge Kağanı bu iki düşüncesinden men edişi, Çin’e karşı kendilerini müdafaa şuuru iledir. Fakat bu fikir, netice olarak sonraları Türk dünyasının İslamiyete geçmesine zemin hazırlamıştır. 
Tîmûr Han Türk-İslâm dünyâsının büyük hükümdarlarından. Târihin en büyük cihangirlerinden biridir. Babası Moğol Barlas Aşireti reislerinden Emir Turgaya, annesi Tigin Hatundur. 1336 senesinde  Mâverâünnehr’de Semerkand’la Belh arasında  Keş kasabasında doğdu. Âlimleri ve Allah dostlarını çok seven babası Emir Turagay, Tîmûr’a aklî ve naklî ilimleriyle kumandanlık bilgilerini ehil hocalarınelinden öğretti.    Tîmûr, babasının vefâtından sonra emirler arasında geçimsizlikler yüzünden memlekette anarşinin hâkim olması üzerine siyâsete karıştı. Mâveraünnehr Hâkimi Emir Hüseyin ile birlikte Doğu Türkistan Hükümdarı Tuğluk, Tîmûr’a karşı mücâdele verdiler. 1370’te Emir Hüseyin ilearası açılan Tîmûr, onun ölümünden sonra Mâverâünnehr’e tek başına hâkim oldu ve Semerkand’a gelerek tahta çıktı.Yaptığı Bütün Savaşları Kazandı   Büyük askerlik vasıflarını üzerinde taşıyan Tîmûr Han, yedi senede İran’ı hâkimiyetialtına aldı. Âzerbaycan, Irak-ı Acem ve Irak-ı Arab’ı ele geçirdi. Yine 1371 ve 1379 yıllarında yaptığıseferlerle Harezm’i kendine bağladı. Ömrü harp meydanlarında geçen Tîmûr Han, 1389’a kadar beşsefer yaparak Uygurları itaat altına aldı. Mülteci Moğol Prensi Toktamış’a yardım edip, destekleyerek Altınordu hükümdarı yaptı.  Toktamış Han, Tîmûr Hana ihânet edince, 1390 ve 1391’de onu iki kere mağlup etti. İtil Irmağı doğusuna hâkim oldu. Daha sonra Hindistan üzerine de sefer açıp, 1399’da Kuzey Hindistan’ı zaptederek büyük başarılar kazandı. Yaptığı bütün savaşları kazanan Tîmûr Han 1401-1402’de Suriye’yi, 1402 Ankara Savaşı sonunda bâzı Osmanlı topraklarını hâkimiyeti altına aldı. Böylece Çin’e ve Delhi’ye kadar bütün Asya’yı, Irak, Suriye ve İzmir’e kadar Anadolu’yu aldı. 200.000  kişilik bir ordunun başında Çin’e sefere giderken 1405’te vefât etti.İlim Sahibi Olup Alimleri Korurdu Tîmûr Han ilim sâhibi, âlim, büyük bir hükümdardı. Âlimleri severdi. Pekçok medrese ve kütüphâne yaptırdı. Bilhassa Semerkant şehrini îmâr etti. Burada pekçok sanat eserleri yaptırarak, örnek ve zengin bir şehir hâline getirdi. Tüzükât-ı Tîmûr adıyla kânunlar çıkardı ve kendi târihini kendi yazdı.

 Çağatay dilinde yazdığı bu kitaplar Farsça ve Avrupa dillerine de tercüme edildi. Avrupa edebiyatında kendisine geniş yer verilmiş, 16. yüzyıldan îtibâren hakkında pekçok eser neşredilmiştir.  Bu eserlerin pek çoğunda Tîmûr Handan iyi kalpli ve büyük hükümdar olarak bahsedilmektedir. Osmanlı hükümdarı Sultan Birinci Bâyezîd Han (1389-1402) ile harp ettiği için bâzı Osmanlı târihçileri bunu kötülemektedir.

  Ancak Tîmûr Hanın Ankara Savaşından sonra İzmir’i Hıristiyan şövalyelerden temizlemesi, Anadolu’daki sapık fırka mensuplarını cezâlandırması, bu seferin hayırlı netîcelerindendir. Tîmûr öncesinde Orta Asya Türklüğü, doğudan Moğol putperestliği, güneyden Hind Budizmi, batıdan Fars zerdüştlüğünün baskısı ve etkisi altındaydı.   Tîmûr Han, devletinin mânevî temellerini dayadığı evliyâullahla Türkleri yeniden İslâmlaştırdı.
Tîmûr öncesinde Orta Asya Türklüğü göçebeydi. Tîmûr Mâverâünnehr’i şehirleştirdi. Obaları iskan etti. Su kanalları inşâsıyla toplumu tarıma geçirdi. Büyük şehirleri ticâret yollarına bağladı. Fetihleriyle âlimleri, sanatkarları Orta Asya’ya topladı.Evliyalara Çok Büyük Sevgisi Vardı   İlim adamlarına saygı gösteren, onları koruyan Tîmûr Han, Teftâzânî gibi büyük âlimleri meclisinde bulundurur, nasihatlerini dinlerdi. Âlimlere karşı o kadar saygısı vardı ki; Buhara caddesinden geçerken Muhammed Behâeddîn Buhârî (kuddise sirruh) hânekâhının halılarının silkildiğini öğrenince, İslâmiyete olan sevgi ve saygısının çokluğundan oraya yaklaşıp, tozları yüzüne sürerek bu bağlılığı  belirttiği rivâyet edilmektedir. Devrinde yaşayan İslâm âlimlerinin yanında, daha önce yaşamış olanlara karşı da hürmette kusur etmez, onların türbelerini yaptırırdı. Ahmed Yesevî hazretleri bunlardan biridir.    Zamânında Fadlullah-ı Hurûfî tarafından kurulan ve “Hurûfîlik” adı verilen sapık fırka mensupları yayılmaya başladı. Kendisini tanrı îlân ederek bütün dinleri reddeden, kitaplarında dinsizlik ve ahlâksızlıkları anlatan Fadlullah’ı, Tîmûr Han, oğlu Miranşah’a emir vererek 1393’te öldürttü. Tekkelerini dağıttı. İslâm ülkelerindeki bu dinsizlerin çoğunu temizledi.    Tîmûr Han, Hurûfî adındaki din ve ırz düşmanlarının yayılmasını önleyerek, İslâmiyete çok büyük hizmet etti. Bunun için sahte (Hacı Bektâş-ı Velî hazretlerinin gösterdiği yoldan çıkan) Bektâşî, yâni Hurûfî tarikatının müritleri, Tîmûr Hanısevmez, onu hep kötülerler.Başarılarının Sırları   Yirmi yedi ülkenin hâkanı olan Tîmûr Han, başarılarının sırrını 12 maddede toplamış ve bunlara, oğullarının da uyması vasiyetiyle eserinde şöyle belirtmiştir:1. Allahü teâlânın dînini ve hazret-i Muhammed’in şerîatini dünyâya yaymayı esas edindim. Her zaman her yerde İslâmiyeti tuttum.2. Etrâfımda olan adamları 12’ye ayırdım. Gerek ülkeler fethi ve gerekse fethettiğim ülkeleri idârede bunların bâzısı bana kolları, bâzıları meşveretleriyle yardım ettiler. Bunların ikbâlinin artması için istihdam ettim. Bunlar sarayımın süsüydüler.3. Düşman ordularını mağlup ve eyâletler feth etmekte âlimler ve emirlerle istişâre ettim. Hükûmet idâresinde yumuşaklık, insâniyet ve sabırla hareket ettim. Hiç meşgul olmuyor gibi görünürken her şeyibasîretim altında bulundurdum.4. Hükûmet idâresinde kânunlara riâyet ve intizam o dereceydi ki vezirler, emirler, askerler ve halk bir üst sınıfa çıkmak için can atar halde değildi. Her biri bulunduğu sınıftan memnun olarak vazifesini yapardı.5. Zâbit ve askerlerime cesâret vermek için altın ve cevâhir sarfından çekinmedim. Onları soframa oturttum. Böyle kıymetli bâzûların ve cengaverlerimin yardımıyla yirmi yedi imparatorluğun hükümdârı oldum.6. Adâlet ve tarafsızlıkla Allah kullarının hep iyiliğini istedim ve onların teveccühünü kazandım.7. Seyyitlere, ulemâya, fukahâya ve târihçilere mümtaz muâmele ettim. İyi ve cesur adamlar (Çünkü Allah böylelerini sever) benim dostlarımdı. Ulemâyla sıkı münâsebette bulundum. Bunlarla istişare ettim. Bunların hayır duâları bana zaferler temin etti. 

   Derviş ve fakihleri himâye ettim. Bunlara zerre kadar fenâlık etmemeye uğraştım ve hiçbir taleplerini reddetmedim. Başkası aleyhinde söyleyenleri sarayımdan kovdum. Bunların sözlerine ve iftiralarına hiç ehemmiyet vermedim.8. Her teşebbüsümü başarmakta sebatkâr idim. Bir projeyi bir kere kabul ettim mi artık bütün zihnim onunla meşgul olurdu. Onu muvaffakiyetle başarmadıkça aslâ terk etmedim. Hiçbir vakit hâlim (davranışlarım), kâlime (söylediğim sözlere) aykırı olmadı.9. Halkın hâline vâkıf idim. Büyüklere kardeşim, küçüklere çocuklarım gibi muâmele ettim. Her eyâlet ve her şehrin ahâlisinin durumuna ve seciyesine göre âdetler edindim.10. Bir kabîle veya bir Arap, bir Acem göçebesi bayrağım altına girmeği dileyince beylerini şerefle, diğer adamlarını mevkilerine göre îtibârla kabul ettim. İyilere iyilikle muâmele ettim ve kötülere fenâlıklarını iâde eyledim.11. Oğul, torun, dost, müttefik benimle bağlantısı olan herkes iyiliğimden nasibdâr oldu. İkbal ve saâdetimin parlaklığı ve yüksekliği hiç kimseyi unutmaya sebep olmadı.12. Gerek leh, gerek aleyhte hareket etsinler, her zaman askerlere hürmet ettim. Sürekli bir saâdeti, çabucak kayboluveren şeye üstün tutan adamlara teşekküretmek borçtur. Onlar cihâda koşuyor ve hayatlarını fedâ ediyorlar. Tîmûr Han kânunlaştırdığı bu düsturlar yanında savaş tekniklerinin de tam bir ustasıydı. Düşmanlarının siyâsî, iktisâdî ve askerî zayıflıklarını iyi bilir ve bunlardan istifâde ederdi.   Bir sefere girişmeden önce, düşman ülkeye câsuslar göndererek onları içten zayıflatmaya çalışırdı. Savaş esnâsında başarıya ulaşmak için hareketlilik ve şaşırtmaca gibi pekçok harp hilesine başvururdu. Böylece her türlü maddî ve mânevî hasletlere sâhip olan Tîmûr Han Türk târihinin ender yetiştirdiği devlet adamlarından biridir.Biz ki Türk Oğlu Türküz   Bugün bâzı yazarlar devrin sosyal, kültürel ve siyâsî cephesi üzerinde hiç
durmadan onun Altınordu ve Anadolu seferlerini bahâne ederek bu büyük hâkana akıl almaz iftirâ ve karalamalarda bulunmaktadırlar. Bilhassa İslâmiyetten ayrı bir Türkçülük düşünenler bu tarz hissî yorumlara girmektedirler.   Oysa; “Biz ki, Mülûk-ı Tûrân, Emîr-i Türkistânız!”, “Biz ki Türkoğlu Türküz!”“‘Biz ki milletlerin en kadîmive en ulusu Türkün başbuğuyuz!” diyen Tîmûr Han Türk için İslâmiyetin ne demek olduğunu da bugünkü Türkçülere bundan 600 yıl önce şöyle söylemektedir:“Tecrübe bana gösterdi ki, din ve yasalar üzerine kurulmayan bir devlet, uzun zaman yaşayamaz. Böyle devlet, çırılçıplak olup kendisini gören herkese karşı gözlerini yere dikmiş ve herkesin yanında saygı ve değerini yitirmiş adama benzer. Bu durumda böyle devlet, tavanı, kapısı, avlu duvarları olmayan ve her önüne gelenin içine daldığı eve benzetilebilir. Bunun içindir ki, ben devletimin çatısınıİslâmiyet üzerine kurdum. Devletimi idâre için yasalar düzenledim. Bu yasalar uygulandığı sürece onlara aykırı hareket etmekten sakındım.” 
Gazneli Mahmûd Gazneliler Devletinin en büyük hükümdârı, Hindistan Fâtihi ve büyük İslâm kahramanı. 2 Kasım 971 târihinde doğdu. Babası Gazneliler Devletinin kurucusu Sebük Tegin, annesi ise Zâbulistan bölgesinden asil bir âilenin kızıydı.Daha gençlik yıllarında devlet idâresinde görev almaya başladı ve babasının yanısıra katıldığı savaşlarda cesâret ve zekâsıyla kendini gösterdi. Babası Sebük Tegin’in vefâtı üzerine, orada bulunan küçük kardeşi İsmâil, yerine geçti ise de, Sultan Mahmûd hemen Gazne’ye giderek, mülkünü kardeşinin elinden aldı ve saltanatını îlân etti (997). Sâmânîlerin elinde kalmış olan Buhârâ, Horasan, Herat, Belh, Bust ve Kâbil’i zaptetti. İran ve Irak taraflarında hüküm süren Şiî Büveyhîler (932-1062) ile önce savaş ve sonra sulh ederek saltanatını tanıttırdı. Şâfiî âlimi Ebû Hâmid İsfahânî’yi Bağdat’taki Abbâsî halîfesine gönderdi. Halîfe el-Kadir (991-1030), Gazneli Mahmûdun elçisini memnûniyetle karşıladı. Yeni hükümdâra saltanat alâmetlerinden hil’at, tâç, bayrakla birlikte, sâhib olduğu ülkelerin “Ahid”ini gönderip, “Yemînü’d-Devle”, “Velî Emîrü’l-Mü’minîn” ve “Emîrü’l-Mille” lakablarını verdi.Sultan, gönderilenleri kabulden sonra İslâm dînini yaymak ve İslâm düşmanlarıyla mücâdele etmek için her yıl Hindistan’a sefer yapmayı vâdetti. Bundan sonra başşehir Gazne’de büyük bir merâsimle hil’ati ve tâcı giyen Mahmûd, Abbâsî Halîfesi El-Kadir adına hutbe okuttu.Sultan Mahmûd sırasıyla Horasan ile bugünkü Afganistan ve Belûcistan denilen ülkeleri tamâmen hükmü altına aldı. Mâverâünnehr Hânı İlikHan ve sonra Kadir Hanla savaşarak, Ceyhûn’un ötesine ve Harezm’e kadar sınırlarını genişletti. Şiî Büveyhîlerden İran ve Irak taraflarında Rey, İsfehan, Kazvin, Sâve, Zencan, Ebher şehir ve kalelerini alıp, sapık akımlara kapılanları şiddetle cezâlandırdı. Râfizîliği ve felsefî ideolojilere âit kitapları imhâ ettirip, yıkıcı faaliyetlere katılanları sıkıca tâkib ettirdi. 

Yeminini ve Sözünü TuttuGazneli Mahmûd böylece ülkesinin kuzey cephesini emniyete aldıktan sonra, tahta çıkarken yaptığı yemine ve verdiği söze sâdık kalarak Hint seferlerine başlamaya karar verdi. Eylül 1000 târihinde ilk Hind Seferine çıkan Sultan Mahmûd, bu târihten 1027 yılına kadar Hindistan’a on yedi büyük sefer yaptı.Birinci seferine Eylül 1000 târihinde çıktı. Kabil’in doğusunda Lamgan bölgesinde Hintlilerin elinde bulunan birkaç kaleyi zabtederek geri döndü. Sultan Mahmûd’un İkinci Hind Seferi, Vayhand Racası Caypal’e karşı oldu. 27 Kasım 1001 târihinde Peşaver yakınlarında yapılan savaşı Gazneli ordusu kazandı.Caypal on beş kadar oğlu, torunu ve büyük kumandanlarıyla esir düştü. Sultan Mahmûd’un eline bu zaferden sonra muazzam bir ganîmet geçti. 1004 yılında Bhatiya bölgesi racası Beci Ray üzerine yürüdü. Bu seferde Bhatiya Racalığının bütün bölgelerini ele geçirdi. Bölgede mescitler ve minberler inşâ ettiren Sultan, İslâmiyetin esaslarını öğretmeleri için âlimler de tâyin etti.Sultan Mahmûd dördüncü seferini Multan üzerine yaptı. Multan Hâkimi Ebü’l-Feth Dâvûd, Karmatî bozuk inanışına sâhib olup, Ehl-i sünnet düşmanıydı. Gazne ordusunun üzerine geldiğini haber alan Ebü’l-Feth şehri terk ederek İndus Nehri üzerindeki bir adaya kaçtı. Multan’ı zabteden Sultan, buradaki Karmatîleri cezâlandırdı.1008 yılında Multan’ın yeni vâlisi Suhpal’ın Müslümanlığı terk ederek Moğol dînine dönmesi üzerine, Sultan Mahmûd çetin kış şartlarına rağmen Beşinci Hint Seferine çıktı. Multan önünde yapılan savaşı kazanarak, Suhpal’ı tutuklatıp Multan ve çevresinin idâresini komutanlarından Tegin Hazin’e bırakarak Gazne’ye döndü. 

Aynı yıl Kuzeybatı Hindistan ve Pencab bölgesi racalarının İslâmiyetin yayılmasını önlemek üzere faaliyete girişmeleri üzerine tekrar harekete geçen Sultan Mahmûd, müttefik kuvvetlere karşı Vayhand şehri ovasında yapılan muhârebeyi ağır kayıplar vererek kazandı. Ancak bu savaş ile Kuzey Hindistan racalarının kuvvetleri ezilmiş ve Pencab yolu Müslüman-Türk orduları için güvenli bir hâle getirilmiş oldu.Sultan Mahmûd, Ekim 1009 târihinde büyük bir ticâret merkezi olan Narayyanpur’u zabtetti. 1010 târihinde çıktığı seferde Multan’ı bütünüyle fethetti. Müslümanlara eziyet eden Karmatîlere ağır bir darbe daha indirildi. 1014 târihinde çıkılan Dokuzuncu Hint Seferinde Nandana Kalesinin fethinden sonra Keşmir üzerine yüründü. Keşmir kuvvetleri iki defâ bozguna uğratıldı. Bu zaferin Hindistan’daki yankıları pek büyük oldu ve İslâmiyet en uzak yerlere kadar yayıldı.Putları YıktırdıSultan Mahmûd, onuncu seferini, Hintlilerce mukaddes bilinen pekçok tapınak ve putun bulunduğu Thanesar şehrine yaptı. Hiçbir mukâvemetle karşılaşmadan şehre giren Sultan, bütün putları kırdırdı. “Çakrasvami” adındaki en meşhur putu Gazne’ye götürerek halka gösterdi. Bu zafer Hinduların Müslümanları tanımalarına sebeb oldu. Bunun netîcesinde pekçok kimse İslâmiyetle şereflendi. 1015 yılında Keşmir yolu üzerine Lokhot Kalesini kuşattı ise de şiddetli kış yüzünden bir netîce elde edemeyerek geri döndü.Hint dünyâsı Sultan Mahmûd’dan o derece yılmıştı ki, herhangi bir yere sefere çıksa şöhreti ondan önce varıyor ve şehirler korkudan teslim oluyordu. On ikinci seferini zengin ve bayındır bir ülke olan Kanave’a karşı yaptı. Sirsava Kalesini zaptetti. Baran (Bulendşehr) Kalesi önüne geldiğinde Raca Hardat, Sultânı karşılayarak Müslüman olduğunu bildirdi ve şehri teslim etti. Onunla birlikte 10.000 taraftarı da İslâmiyeti kabul etti. 

Mahmûd Han, sefere devamla Cumne ile Ganj nehirleri arasında bütün şehirleri aldı. 20 Aralık 1018’de de asıl hedefi olan Kanave’i fethetti. Bu seferden tahmînen üç milyon dirhem para, altmış bin esir ve beş yüz fil ganîmet ile dönüldü.1020 yılında Kalincar, 1021’de Keşmir ve 1022’de tekrar Kalincar racaları üzerine seferler düzenleyen Sultan, bunları itâat altına aldı. On altıncı ve en meşhur seferleri Somnat üzerine yaptı. Bu şehirde bulunan kutsal bir tapınaktaki put her yıl yüzbinlerce Hindû tarafından ziyâret edilir ve en kıymetli mücevherlerle süslenirdi. Sultan Mahmûd bunu işitince bu sapık inançla birlikte o putu da yıkmaya karar verdi. Bu sâyede Hintliler arasında İslâm dîninin yayılması da çabuklaşmış olacaktı.18 Ekim 1025 târihinde otuz bin atlı ve yüzlerce gönüllüden meydana gelen orduyla harekete geçen Sultan, 8 Ocak’ta Somnat’ı zabtetti. Tapınağa girdikten sonra müezzine, tapınağın üzerine çıkarak ezân okumasını emretti. Tapınaktaki putların tamâmını kırdırdı. Rivâyete göre tapınaktaki ganîmetten Sultân’ın payına düşen beşte bir malın değeri yirmi milyon dînâr idi. On yedinci seferinde ise Karmatî olan Mansura hâkimi Hafif’i cezâlandırdı.İlme ve Sanata Büyük Önem VerdiYemînüddevle Mahmûd Gaznevî, cihangirâne fetihleri yanında, âlim bir zât olup, ilme ve sanata büyük önem verirdi. Sultan’ın sarayında her gün âlim ve şâirlerle devamlı ilmî müzâkereler yapılırdı. Sultan bu toplantıların birçoğuna kendisi de iştirâk ederdi. Sultan Mahmûd’un adına birçok eserler yazılmış olup, kendisine takdim edilmiştir.Firdevsî’nin Şehnâme’si bunlardan biridir. Ehl-i sünnet âlimlerinin yetiştirilmesine büyük gayret sarf eden Gazneli Mahmûd, Râfizî ve bid’at ehline karşı sert, hak mezhep ve ehline karşı pek yumuşaktı. Dîne, medeniyete hizmetleri pek büyük oldu. Parlak bir devir açtı. Ebü’l-Hasan-ı Harkânî hazretleri onun zamânında yaşamış en büyük İslâm âlimlerinden biridir. Otuz üç sene adâlet ve muvaffakiyetle saltanat sürüp, 1030’da Gazne’de vefât etti. Gazne’deki türbesi pek mükemmel ve müzeyyendi. Yerine oğlu Celâlüddevle Muhammed geçti.Sultan Mahmûd, ömrünün kırk beş senesini savaş meydanlarında dâimâ hareket hâlinde geçirdi. O, Türk-İslâm dünyâsının yetiştirdiği en büyük hükümdârlardan biridir. Son derece cesûr ve o derece de ihtiyatlıydı. Âlimleri toplayıp çok hürmet ve ikramda bulunurdu. Onların kalplere feyz veren sohbetlerinden faydalanırdı. İslâmiyeti yaymak gâyesiyle, iki cephede faâliyette bulundu. Hindistan’daki putperest Berehmenler ve Mısır Fâtımî Devleti (909-1171)nin yoğun propagandası ile İslâm ülkelerinde yayılan ve yıkıcı Râfizî-Bâtınî hareketleriyle mücâdele etti. Berehmenleri her yerde mağlûbiyete uğrattı. Buna karşılık Râfizîliği sıkı tâkib edip, ideolojilerini yasaklayıp, yıkıcı ve bölücü eserlerini imhâ etmesine rağmen, faaliyetlerini bütünüyle ortadan kaldıramadı. Lâkin yayılmasını büyük ölçüde önledi.Devletin menfaatlerinin gerektirdiği her çâreye başvuran bir hükümdârdı. Hâdiseleri isâbetlice değerlendirmekte pek mâhirdi. Ordusu özel tâlim ve terbiye ile yetiştirilen ve sultânın şahsî birliklerini meydana getiren “Hassa Ordusu” ile ganîmetten hisse alan “Gönüllüler”den meydana gelirdi. Gaznelilerin savaş gücünün büyük bir kısmını gönüllüler meydana getirirdi.Sultan Mahmûd, İslâm ülkelerinden, vazîfeli adamları aracılığıyle gâziler toplattığı gibi, sefer zamanlarında her taraftan gelerek kendiliklerinden orduya katılanlar da kalabalık bir mikdâra ulaşırdı. Sultan Mahmûd, bu sistem sâyesinde, Orta Doğuda cihâd yapmak arzusunda olan gayretli Müslümanlar ile zararlı faaliyetlerde bulunarak sosyal bünyeyi sarsabilecek işsiz güçsüzleri başka bölgelere seferber ederek, onlara yeni imkânlar temin ediyordu. Böylece, zâlim olmayan, bir disiplin altında toplanabilen bu insan gücünü, ülkelerine problem olmaktan çıkarıyordu.Hindistan seferleri netîcesinde Gazneli Devleti, sınırlarını genişletip, çok zenginleşti. Gazne şehri parklar, bahçeler, zafer âbideleri, câmiler ve Ulu Câmi gibi mîmârî eserlerle süslenmişti. Ayrıca Belh, Nişâbur gibi büyük şehirler de, o devrin en güzel ve bakımlı beldeleri hâline gelmişti.Gazneli Mahmûd, kalabalık orduları sevk ve idârede muktedir, üstün bir kumandanlık kâbiliyetine sâhipti. Her türlü iklim ve tabiat şartlarına göre savaş usûlü tatbik etmek, malzeme temin etmek, askerî birlikler yetiştirmekte de askerî bir dehâsı vardı. Hindlilere karşı iyi tâlimli okçu tümenleri kullanmış, Mâverâünnehr, Harezm ve Büveyhîler seferlerinde, bu ülkeler ordularının savaşmağa cesâret edemedikleri filleri ileri sürmüştü. Gazneli Mahmûd gerek iyi idâresi, gerekse hak severliği ve adâletiyle yüzyıllarca sevilmiş örnek devlet adamlarından biridir.
 
Babür Şah Hindistan’da en büyük İslam Devleti olan Gürganiye Devletinin kurucusu. Asıl adı Zahireddin Muhammed Babür’dür. Timur Han soyundan gelip, babası Sultan Ebu Said’in oğlu, Fergana hükümdarı Ömer Şeyh Mirza’dır.

14 Şubat 1483’te Fergana’da doğdu. 1493’te babasının ölümü üzerine Fergana hükumetine varis oldu. 11 sene Özbek ve Tatar melikleri ile savaş edip, nihayet hakimiyeti sağlayamayacağını anlayarak güneye indi. 1504’te Kabil’i fethedip kendisine başşehir yaptı. Aynı zamanda Gazne’yi aldı ve kısa zamanda Afganistan’ın büyük bir kısmını içine alan bir devlet kurdu. 1511 Ekiminde Semerkant İmparatorluk tahtına oturdu. Bir ay sonra Taşkent’i, Buhara’yı aldı, bütün Maveraünnehr’e hakim oldu. Fakat, bir müddet sonra, Özbekler tarafından ata yurdundan kovuldu.

Büyük Zaferler Kazandı

Babür Şah, 1519’da Hayber’i geçerek, Hindistan’a girdi. Pencab’a düzenlediği beş sefer sonunda bütün kuzey Hindistan’ı fethetti. 1525’te Hindistan’ın tamamını fethetmek üzere Kabil’den ayrıldı. 1526’da, yani Osmanlılar’ın Mohaç Zaferinden birkaç ay önce, Paniput Meydan Muharebesinde Sultan İbrahim Ludi’nin 100.000 asker ve 1.000 filden müteşekkil büyük ordusunu yendi. Bu zaferle Babürlüler (Gürganiye) Devletini kesin olarak kurdu (1526). Böylece Hindistan, Türk İmparatorluğu tacı Ludilerden Babür’e geçti.

Bu başarıdan sonra Delhi, Agra ve Hanpur’u alan Babür Şah, Agra’yı başşehir yaptı. 1527’de Hindular üzerine yürümek için Agra’dan çıktı. Hindular aralarında ittifak kurduktan sonra, 100.000 kişilik bir ordu ve birkaç yüz zırhlı fille yeni Hindistan fatihinin üzerine yürümeye başladılar. Çok kritik ve tarihi bir andı. 

Babür’ün harbi kaybetmesi demek, Ganj Vadisinin Hinduların eline düşmesi, netice itibariyle beş asırlık Müslüman ve Türk hakimiyetinin Hint kıtasından atılması demekti. Babür 13.500 kişilik pek seçkin bir Türkistan atlı birliği ile düşman üzerine yürüdü. Yanında Osmanlı Türklerinden Mustafa Rumi’nin kumanda ettiği bir topçu birliği de bulunuyordu.

 Hindularda ne top, ne de tüfek vardı. Ateşli silahlar ve Türk atlısının üstün savaş kabiliyeti, Babür’e savaşı kazandırdı. Düşman tamamen imha edildi. Bu, Babür Şah için Paniput’tan daha büyük bir zaferdi. 

Biyana civarında geçen bu Kanva Meydan Muharebesinde birkaç saat içerisinde düşmanı yok eden Babür, “Gazi” ünvanını aldı. Meşhur Zeynüddin Hafi’nin torunu Şeyh Zeyn Hafi’nin kaleme aldığı “Zafername”, bütün İslam memleketlerinin hükümdarlarına gönderildi. Bundan sonra Odh (Audh) eyaleti de fethedildi. Ardarda yapılan fetihlerle Babür İmparatorluğunun sınırları çok genişledi.

Edip, Şair, Sanatkârdı

Babür Şah, 25 Aralık 1530’da Agra’da öldü ve vasiyeti üzerine pek sevdiği Kabil’e götürülüp, orada gömüldü. 1526’da kurduğu devlet 1858 senesinde İngilizlerin işgaline kadar, 332 sene varlığını sürdürmüştür. Kabri üzerine Şah Cihan tarafından 1646’da muhteşem bir türbe yaptırıldı. Babür Şah memleketin imarı için gayret gösterdi. Hindistan ve Afganistan’da birçok yollar, kervansaraylar ve medreseler yaptırıp, fethettiği yerleri mamur hale getirdi. 

Alim, edip bir zat olan Babür Şah, hayatını kendisi yazdı. “Tüzük-i Baburi” (Babürname) adını verdiği bu kitabı, Ekber Şah zamanında Çağatay dilinden Farsçaya sonra İngilizceye tercüme edilerek neşredildi. Türkçe pek değerli bir “Aruz risalesi” yazdı ve kendisine doğduğu zaman Zahirüddin Muhammed adını veren zahiri ve batıni ilimlerin hazinesi büyük mutasavvıf Hace Ubeydullah-ı Ahrar hazretlerinin Farsça Hanefi fıkhı üzerine yazdığı “Risale-i Validiyye”’yi Türkçe nazma çevirdi. 

Yine Hanefi mezhebine ait fıkıh bilgilerini içine alan “Mübeyyen” adlı eseri yazdı. Şiirlerini “Divan”’da topladı. Orjinal yazı stili, “Hatt-ı Baburi” adıyla meşhur oldu. Babür, Türkçe’den başka pek mükemmel surette Farsça, Arapça ve Moğolca biliyordu. Ölümünden sonra “Hazret-i Firdevs-Mekani” ve “Hazret- i Giti-Sitani” (Cihan Fatihi) diye anılmıştır.

Tarihçi Yılmaz Öztuna “Türk Tarihinden Portreler” kitabında diyor ki; 

Bâbur’un Doğu Türkler adına Hindistan’ı fethinden sadece 4 ay sonra Kanuni Sultan Süleyman da Mohaç’ı kazanıp Batı Türkleri adına Macaristan’ı fethetti. 16. asra “Türk Asrı” denmiştir.
     
Tarihin gördüğü en muhteşem devletlerden birinin kurucusu olan Bâbur Şâh, 2.700 yıllık Türk tarihinin en seçkin şahsiyetlerinden biridir. 2.700 yıl içinde Türkler’in her alanda yetiştirdiği birkaç yüz dahinin arasından en büyük 20’si seçilse Bâbur rahatça aralarına girer. Askerlik ve Yönetimdeki dehası yanında san’at dehası, kabiliyetlerinin çeşitliliği, uzun olmayan bir ömre sığdırabileceği şeyler pek çok tarihçinin hayranlığını kazanmıştır. 

Bâbur Şâh; edebiyatçı, yazar, bestekâr, mimar, bahçe mimarı, nakkaş,  müzehhib, hattat, mutasavvıf, zoolog ve botanist’ tir. Din, ilm ve san’at adamlarını çok cömertçe himaye etti. Doğu Türkleri’nin Herat Rönesansı’nı Hindistana getirdi.

En önemli eseri Bâbur-nâme adlı hatıralarıdır. Bu da Çağatay Türkçesidir. Türk dilinde bütün zamanlarda nesirle yazılmış eserlerin en mühim birkaçı arasında yer alır. Gerçek bir şaheserdir. Bâbur-nâme’yi okumayan bir Türk aydını çok şey kaybetmiştir.
Sultan Alparslan Selçuklu Devleti hükümdarı, Türk milletinin en büyük kahramanlarından. Selçuklu Devletinin kurulmasında önemli rolü olan Horasan valisi Çağrı Beyin oğludur. 20 Ocak 1029’ da doğdu. İyi bir tahsil gördü, sayısız zafer kazanarak mertliği ve iyi kumandanlığı ile ün saldı. Babasının ölümünden sonra Horasan valisi oldu. Amcası Tuğrul Bey, 4 Eylül 1063’te öldüğü zaman vasiyeti üzerine Selçuklu tahtına Alparslan’ın ağabeyi Süleyman getirildi, fakat Türk beyleri buna itirazda bulundular ve Alparslan’ı hükümdar tanıdılar.

  Alparslan 27 Nisan 1064te büyük bir törenle tahta çıktı. Amcasının vezirliğini yapan ve Süleyman’ın tahta çıkmasını isteyen Amidülmülk Kündiriyi azledip, büyük bir devlet adamı olarak tarihe adı geçen Nizamülmülk’ü vezir tayin etti. Başına buyruk beylerle mücadeleye girişen Alparslan, hepsini bir bayrak altına toplamayı başardı. Böylece Selçuklu Devleti kuvvetlendi.1064 yılının sonuna doğru Alparslan, Bizans İmparatorluğunun üzerine yürüdü. Gürcistan’ı zaptetti.

  İsyan eden kardeşi Kavurdu itaate zorladı. 1065te Amuderya ırmağını geçti, o bölgedeki hükümdarla anlaştı. Alparslan’ın beyleri, Anadolu’da akınlar yapıp sayısız zafer kazandılar. Selçuklu Sultanının gittikçe kuvvetlenmesi Bizans İmparatorluğunu telaşlandırdı. İmparator Romanos Diyojenes ordusunu toplayıp sefere çıktı. Palu’ya geldiğinde Malatya’da bıraktığı ordusunun Türkler tarafından perişan edildiği haberini aldı. Geri dönmeye mecbur kaldı. 1070 yılında Alparslan, Horasan ve Irak ordularının başında Azerbaycan’a girdi, sınırdaki kaleleri fethetti. 

  Van gölünün kuzeyinden geçerek Malazgirt önüne vardı, kale teslim oldu. Diyarbekir'den
Elcezire’ye girdi, Urfay’ı kuşattı. Mısır’da birbirleriyle mücadele eden Fatımi komutanları, Alparslan’ı Mısırı almaya teşvik ediyorlardı. 1071 yılında Selçuklu ordusu Halep’te toplandı.

Bizans Ordusu Geçtiği Yerlerde Büyük Katliamlar Yapıyordu

  Alparslan’ın Mısır Seferine çıktığını öğrenen Bizans İmparatoru Diyojenes son bir hamle yapmayı düşündü. Azerbaycan’a kadar giderek Türk kalelerini zapta ve Türkleri Anadolu’dan atmaya karar verdi. Rumeli’de yaşayan Peçenek ve Oğuz Türklerini de ordusuna kattı. 13 Mart 1071de 200.000 kişilik Bizans ordusu İstanbul’dan yola çıktı. İmparator, halkına büyük zaferle dönmeyi vad etmişti. Diyojenes ve ordusu yol boyunca katliam yaparak Erzurum yoluyla Malazgirt’e ulaştı. Halebi teslim aldığı sırada Bizans ordusunun gelmekte olduğunu öğrenen Alparslan, Mısır Seferinden vazgeçip kuzeye doğru yola çıktı. 

  Bizans ordusunun harekatını günü gününe haber alarak, vaziyetini ona göre ayarladı. Musul, Rakka, Urfa yoluyla Diyarbekir ve Bitlis’e ulaştı. Ordusundan on bin kişilik bir kuvvet ayırıp Ahlat’a gönderdi. Bizans kuvvetleri ile ilk çarpışma Ahlat’ta oldu. Bizanslılar bozuldu. Buna iyice kızan imparator, Malazgirt Kalesine hücum edip, içerde yaşayan kadın-çocuk, ihtiyar ne varsa hepsini öldürdü. 

  Malazgirt’e doğru devamlı yol alan Alparslan 24 Ağustos günü Malazgirt’in doğusundaki Rahva Ovasına ulaştı. Ahlat’a gönderilen kuvvetlerin gelmesi ile kısa bir zamanda karşısına çıkmasına şaşıran Bizans İmparatoru da, ordusunu Rahva Ovasının öbür tarafında düzene koydu. Anlaşma tekliflerinin reddedilmesi üzerine savaş hazırlıkları başladı.

  

Yarabbi! Seni Kendime Vekil Yapıyorum

   26 Ağustos Cuma günü askerlerini toplayan Alparslan atından inerek secdeye vardı ve; “Ya Rabbi Seni kendime vekil yapıyor; azametin karşısında yüzümü yere sürüyor ve senin uğrunda savaşıyorum. Ya Rabbi Niyetim halistir; bana yardım et; sözlerimde hilaf varsa beni kahret” diye dua etti. Sonra atına binerek askerlerine döndü ve; “Ey askerlerim Eğer şehid olursam bu beyaz elbise kefenim olsun. O zaman ruhum göklere çıkacaktır. Benden sonra Melikşah’ı tahta çıkarınız ve ona bağlı kalınız. Zaferi kazanırsak istikbal bizimdir.”

  Bu sözler orduyu coşturdu. Büyük şevkle ileri atıldılar. Alparslan son derece kurnazca bir harp taktiği planlamıştı. Hilal şeklinde yaydığı ordusuyla akşama kadar Malazgirt meydanında dövüştü. Şaşkına dönen Bizans ordusu, hilalin içine düştü. 200.000 kişilik koca ordu perişan oldu. İmparator esir edildi.

 Sultan Alparslan savaştan sonra huzuruna getirilen imparator, hiç ümid etmediği şekilde affetti. Bizans imparatorunun harp tazminatı ödemesi, her yıl haraç ve ihtiyaç halinde Selçuklu ordusuna asker göndermesi karşılığında barış anlaşması yapıldı. Fakat Diyojenes, İstanbul’a geri dönerken, Bizans tahtının el değiştirmesi, anlaşmayı geçersiz kıldı.

   Alparslan da, Selçuklu şehzadelerini Anadolu’yu fetihle görevlendirdi. Türkler, kısa zamanda  Anadolu’ya hakim oldular. Sultan Alparslan, Malazgirt zaferinden sonra 1072 senesinde çok sayıda atlı ile Maveraünnehr’e doğru sefere çıktı. Türkleri bir bayrak altında toplamak istiyordu. Ordunun başında Buhara’ya yaklaştı. Amuderya nehri üzerinde bulunan Hana kalesini muhasara etti. Kale komutanı, batıni sapık fırkasına mensup Yusuf el-Harezmi, kalenin fazla dayanamayacağını anladı ve teslim olacağını bildirdi. 

Kalbime Bir An Gurur Geldi

  Hain Yusuf, Alparslan’ın huzuruna çıkarıldığı sırada Sultana hücum edip, hançer ile yaraladı. Yusuf’u derhal öldürdüler. Fakat Sultan Alparslan da aldığı yaralardan kurtulamadı. Dördüncü günü, 25 Ekim 1072 tarihinde; “Her ne zaman düşman üzerine azmetsem, Allahü tealaya sığınır, Ondan yardım isterdim. Dün bir tepe üzerine çıktığımda, askerimin çokluğundan, odumun büyüklüğünden bana, ayağımın altındaki dağ sallanıyor gibi geldi. ‘Ben, dünyanın hükümdarıyım. Bana kim galip gelebilir?’ diye bir düşünce kalbime geldi. İşte bunun neticesi olarak, Cenab-ı Hak, aciz bir kulu ile beni cezalandırdı. Kalbimden geçen bu düşünceden ve daha önce işlemiş olduğum hata ve kusurlarımdan dolayı Allahü teala’dan af diliyor, tövbe ediyorum. La ilahe illallah Muhammedün resulullah...” diyerek şehid oldu. 

Bidat Nedir Bilmeyiz 

Tahran yakınlarındaki Rey şehrine defnedildi. Yerine oğlu Melikşah geçti. Sultan Alparslan saltanatı müddetince İslam dinine hizmet etti. İslamiyeti içten yıkmaya çalışan gizli düşmanlara ve batıni, şii hareketlerine karşı çok hassastı. Hatta bir defasında; “Kaç defa söyledim. Biz, bu ülkeleri Allahü tealanın izniyle silah kuvveti ile aldık. Temiz müslümanlarız, bidat nedir bilmeyiz. Bu sebepledir ki, Allahü teala,biz halis Türkleri aziz kıldı.” demişti.

  Alparslan, büyük tarihi zaferlerinin yanı sıra, medreseler kurmak, ilim adamlarına ve talebeye vakıf geliri ile maaşlar tahsis etmek, imar ve sulama tesisleri vücuda getirmek suretiyle de hizmetler yaptı. İmam-ı azamın türbesini, Harezm Camiini ve Şadyah kalesi gibi pek çok eser inşa ettirdi.Zamanında; İmam-ı Gazali, İmam-ül-Haremeyn Cüveyni, Ebu İshak eş-Şirazi, Abdülkerim Kuşeyri, İmam-ı Serahsi gibi büyük alimler yetişmişti 
Sultan Sencer Büyük  Selçuklu Sultânı. Melikşah’ın oğludur. Babasının bir seferi sırasında, 1086 yılında Sincar’da doğdu. Küçük yaşından îtibâren ilim öğrenmiş, devlet idâresinde tecrübe kazanmış ve ağabeyi Sultan Berkyaruk’a devlet işlerinde yardımcı olmuştur.  Sencer, gerek ağabeyi Berkyaruk’un, gerekse diğer ağabeyi Muhammed Tapar’ın saltanatları zamânında devlet hizmetinde bulunarak millî birliğin teminine elinden gelen yardımı yaptı. Doğuda ortaya çıkan isyânları bastırdı. Bu esnâda gösterdiği başarılar sebebiyle Horasan melikliğine tâyin edilen Sencer, taht mücâdeleleri dolayısıyla Selçuklu Devletinin içinde bulunduğu durumdan istifâde ederek, Selçuklu topraklarına saldıran Şarkî Karahanlı Hükümdârı Kadir Hanın saldırılarını bertaraf etti (Haziran 1102). Gazneliler Devletini tâbi duruma soktu. Gazne’de hutbe, sıra ile; halîfe, sultan, sonra Melik Sencer ve nihâyet Gazne sultânı Behramşah adına okundu (1118). Sencer, ağabeyi Berkyaruk’un vefâtından sonra sultan olan diğer ağabeyi Muhammed Tapar ile de samîmî ve gösterişsiz münâsebetlerini devam ettirdi. O, doğu bölgelerinde siyâsetini icrâ ederken, Sultan Muhammed batı ile ilgileniyordu. Yâni Sultanla müstakbel sultan birbirini tamamlıyorlardı.  Babası Melikşâh’ın siyâsetini tâkip eden Sencer, Horasan’dan îtibâren, devletin doğusunda Selçuklu düzenini yeniden kurdu. Böylece Selçuklu Devleti, doğudan emin olarak batıda mücâdelelerine devâm etti.

Horasanda Kendisini Sultan İlan Etti  Muhammed Tapar’ın ölümü üzerine (18 Nisan 1118), henüz küçük yaşta bulunan oğlu Mahmûd, devlet erkânı tarafından, Büyük Selçuklu Devleti tahtına çıkarıldı. Diğer taraftan Sencer de Horasan’da kendisini sultan îlân etti (14 Haziran 1118) ve sultanlığını halîfeye tasdik ettirdi. Sencer’in tek başına Büyük Selçuklu Sultânı olabilmesi için, tahta çıkarılan Mahmûd’un bertaraf edilmesi lâzımdı. 14 Ağustos 1119’da Save’de amca-yeğen arasında yapılan savaş, Sencer’in gâlibiyetiyle netîcelenince Sencer, Büyük Selçuklu sultânı oldu. Devletin merkezi, Irak-ı Acem’den Horasan’a nakledildi.  Mahmûd’la yapılan anlaşmaya göre, Rey, Sencer’de kalmak üzere, imparatorluğun batı tarafları Mahmûd’a verilecekti. Ancak Mahmûd hem sultan ünvânını koruyacak, hem de Sencer’e tâbi olacaktı. Böylece Irak Selçukluları Devleti kurulmuş oldu.   Sencer, 1113’te Semerkant’a, 1114’te Gazne ve Gurlular üzerine sefer yaparak bölgede hâkimiyetini tesis etti. Ayrıca Irak, Âzerbaycan, Taberistan, İran, Sistan, Kirman, Harezm, Afganistan, Kaşgar ve Mâverâünnehr’de hakimiyet kurdu. Uzun zaman saltanat mücâdeleleri geçiren devleti yeniden tanzim etti. Âdeta devleti yeniden kuran Sencer, idâreci kadroyu da yeniden tâyin etti. Irak-ı Acem’in yarısı ile Gilân bölgesini Şehzâde Tuğrul’a; Fars eyâletiyle, İsfehan ve Huzistan’ın yarısını ise Selçuk Şâha verdi. Kendisi de Sultan-ül-a’zam ünvânını aldı. Diğerleri ona tâbi oldular.  Bu birlik bir müddet böyle devâm etti. Fakat Halife Müsterşît ile bir ittifak kuran Mahmûd, amcasına isyân hazırlıklarına başladı. Bunu haber alan Sencer, Mahmûd’un üzerine yürüdü. 26 Mayıs 1132’de yapılan Dînever Savaşı Sencer’in gâlibiyetiyle netîcelendi. Sencer, yanında getirdiği diğer yeğeni (Mahmûd’un küçük kardeşi) Tuğrul’u, Irak Selçukluları tahtına çıkardı ve ona bâzı tenbihlerde bulunarak geri döndü.  Daha sonra Karahanlıların isyânını bastıran Sencer, 1136’da Gazneliler ve 1141’de Harezm’in isyânını bastırdı. 1141’de gayri müslim Karahitayların, Karahanlılara hücûmuna mâni olmak isterken Semerkant yakınlarındaki Katavan sahrasında Karahitaylara mağlup olması, uzun süren saltanatının dönüm noktası oldu ve onu son derece telâşa düşürdü. Belh’i kaybetti.  Sencer’in bu mağlûbiyeti, gerek Müslüman gerekse Hıristiyan dünyâsında büyük akisler yaptı. Mağlûbiyeti fırsat bilen Harezmşâh Atsız, Horasan ve Sencer’in pâyitahtı Merv’i istilâ etti ve hazîneleri alıp götürdü. Sencer’in Harezm’e sefer yapacağını öğrenen Atsız, ona karşı meydan muhârebesi vermeyi göze alamadı, tekrar itâatini arz edince affedilerek hazîneleri iâde etti. Bu uzlaşma hiçbir şeyi halletmedi ve Sencer, Atsız’ı iknâ etmek üzere meşhûr şâir Edib Sâbir’i elçi gönderdi. Atsız, tertip ettiği bir sûikastle Edib Sâbir’i öldürtünce, Sencer üçüncü defâ Harezm’e sefer yapmaya mecbur oldu (1147). Sencer, pâyitaht kapılarına dayanınca, Atsız af dilemek üzere elçi gönderdi. Sultan yine affetti.  Bu esnâda Sencer’in kumandanlarından Kumac, bağımsızlık îlân eden Gur Sultânı Alâeddîn Hüseyin Cihansuz’a yenilmişti. Sultan Sencer, Gurlulara karşı sefer hazırlıkları yaparken, Gurlular Gaznelilerle savaşa tutuştu. Netîcede Gazneliler kat’î mağlûbiyete uğradı ve Behramşâh Hindistan’a kaçtı. Gaznelilerin pâyitahtı, Gur hükümdârı Alâeddîn Hüseyin Cihansuz tarafından yerle bir edildiği sırada, Sultan Sencer de, Gurlulara haddini bildirmek için yola çıkmıştı. Haziran 1152’de yapılan savaşta Gurlular mağlup ve hükümdârları da esir edildi. Gur idâresi tekrar Alâeddîn Cihansuz’a verildi. Sencer, Katavan sahrasındaki yenilgiden beri, ilk defâ büyük bir zafer kazanmış ve tekrar îtibârını yükseltmişti.  Fakat bu defâ Oğuzlarla Selçuklu emirleri arasındaki ayrılık büyüdü ve bir kısım emîrlerin ısrârı üzerine, Oğuzlarla Belh vilâyeti içinde savaşa mecbur oldu (Mart ve Nisan 1153). Savaş, Selçuklu ordusunun mağlup olmasıyla sonuçlandı. Sultan esir düştü. Tâbi bulundukları Selçuklu Devletinin büyük sultânını esir alan Oğuzlar, beklemedikleri bu netîceden sonra birden bire kendilerini devletin başında buldular.

   Esir Sultan’ı Tahta oturtuyor, gereken saygıyı gösteriyor; Fakat gece de demir bir kafese koyuyorlardı. Her ne kadar Sencer aralarında esir sıfatıyla bulunmuşsa da, kendilerinden birini sultan yapmayarak, esir hükümdârı tahta oturtup saygı göstermeleri; Oğuzların Büyük Selçuklu Devletini devam ettirmek istediklerini gösteriyordu. Fakat Büyük Sultan, Oğuzların elinde esâret altında hükümdâr olmaktansa tahtı terk etmeyi tercih etti. Merv hânkâhına kapandı. Yine esâret devâm ediyordu. Üç yıl süren esirlik hayâtında çok sıkıntılar çekti. Kumandanlarından Kumac’ın torunu Mu’eyyed Ayaba tarafından, Oğuz muhâfızları kandırılarak Nisan 1156’da kurtarıldı.  Ancak kurtuluşundan bir yıl sonra 29 Nisan 1157 senesinde vefât ederek Merv’de kendi yaptırdığı türbesine defnedildi. Vefâtında 91 yaşındaydı.  Kırk yıl süren saltanatı boyunca Sencer, doğu ve batı olmak üzere iki cepheli bir siyâset tâkip etmiştir. Fakat siyâsetinin ağırlık noktasını hep doğu teşkil etmiştir. Önce batıyı tanzime uğraşan Sencer, burada bir türlü istediğini yapamamıştır. Çünkü hâdiseler onu doğuya çekerken, batı tamâmen ihmâl edilmiştir. En ufak bir bahâneyle hep doğuya hareket eden Sultan’ın bunda ne kadar haklı olduğunu, Katavan Savaşı ve Oğuz isyânının doğuda patlak vermesi göstermiştir.  Sencer zamânında halk refah içindeydi. Mevcut nizamı bozmak ve Ehl-i sünneti zayıflatmak için ortaya çıkan Bâtınîlik ve İsmâilîlik cereyânı, devlet tarafından alınan bütün tedbirlere rağmen, câhiller arasında yayılmaya devâm etmiş, kaleden kaleye sıçrayarak, bir taraftan Sûriye’ye, diğer taraftan devletin belkemiği olan Horasan’a doğru yayılmıştı. Her tarafta bir tedhiş hareketi almış başını gidiyordu. Fakat Sultan, saltanat mücâdeleleri, iç karışıklıklar ve doğudan gelen saldırılar sebebiyle onlarla yeteri kadar ilgilenemedi.Sencer Devrinin En Büyük Âlimi İmâm-ı Gazâlî Hazretleri  Babası Melikşâh devrinde de bulunmuş olan İmam-ı Gazâlî hazretleriyle Sencer’in münâsebetleri meşhurdur. Ahmed Nâmık-i Câmî rahmetullahi aleyhle de münâsebeti olan Sencer, âlim ve şâirleri sarayından eksik etmezdi. Bunun netîcesi olarak, uzun süren saltanatı zamânında Sultanın teveccühüne mazhar olan pekçok âlim, sanatkâr, tabip yetişmiştir. Allah adamlarının yanında bulunmaktan hoşlanan Sultan Sencer, onların nasîhatlerini can kulağıyla dinler, hatâ yaptığında îkâz etmelerini ricâ ederdi. Kim olursa olsun kendisine yapılan şikâyeti sabırla dinler adâleti yerine getirirdi.  Sultan Sencer’in teşvikleriyle Horasan, bütün İslâm dünyâsına ve bu arada Anadolu’ya devamlı şekilde din ve ilim adamı sevk eden bir merkez olmuştu. Sencer zamânında Selçuklu devlet teşkilâtı da en sağlam hâlini almıştı.Sencer, daha sağlığında, babası Melikşâh kadar büyük bir hükümdâr sayılmıştır. Ölümünden sonra da kaynaklarda yine Melikşâh ile birlikte örnek hükümdâr olarak gösterilmiştir.  Hadîs-i şerîf rivâyet edebilecek kadar ileri derecede ilim sâhibi olup, hadis âlimleri arasında sayılmıştır. Farsça şiirler yazdığı da bilinmektedir.  Daha hayattayken Merv’de yaptırdığı türbesi büyük bir sanat eseri olup, devrinin medeniyeti hakkında fikir vermeye yeter. 
Sultan Mustafa Han IV Osmanlı sultanlarının yirmi dokuzuncusu ve İslâm halîfelerinin doksan dördüncüsü. Sultan Birinci Abdülhamîd Han’ın oğlu olup, 8 Eylül 1779 târihinde Âişe Sîneperver Valide Sultan’dan doğdu. Doğumunda üç gün top şenliği yapıldı. Şehzâdeliğinde yüksek din ve fen bilgileri öğretilerek yetiştirildi.

Amcası Sultan Selim Han’ın ıslâhat fikirlerine karşı çıkan bâzı devlet adamları yeniçerileri tahrik ettiler. Rumeli kavağında Kabakçı Mustafa’nın sevk ve idâresinde ayaklanan yamaklar, Sultan Üçüncü Selim Han’ı tahttan indirerek şehzâde Mustafa’yı 29 Mayıs 1807’de Sultan îlân ettiler.
Sultan IV. Mustafa Han, 1808'de Asiler tarafından öldürüldü ve Bahçekapı'da babasının türbesine defnedildi.
Sultan Genç Osman Osmanlı sultanlarının on altıncısı ve İslâm halîfelerinin seksen birincisi. Sultan Birinci Ahmed Han’ın oğlu olup, 3 Kasım 1604 târihinde Mâhfirûz Vâlide Sultan’dan doğdu. İyi bir eğitimle yetiştirildi. Arapça, Farsça, Latince, Yunanca ve İtalyanca gibi doğu ve batı dillerini klâsiklerinden tercüme yapabilecek kadar güzel öğrendi. Kuvvetli bir edebiyat, târih, coğrafya ve matematik tahsili gördü. Fâris ve Fârisî mahlâsıyla şiirler yazdı. 
26 Şubat 1618 günü babasının yerine tahta geçen amcası birinci Mustafa’nın, rahatsızlığı yüzünden tahtı bırakmaya mecbur olması üzerine Osmanlı sultânı oldu. Tahta geçtiği zaman on dört yaşında idi.

iyi bir binici, silâh ve harp âletlerini kullanmakta pek mahir idi. Şecâat ve binicilikte akranı pek az olup, şirin çehreli ve güzel tavırlı idi. Gençliğinin en parlak günlerinde tahta çıkıp, tecrübeli, akıllı ve sâdık bir yakınına mâlik olmayışı, kendisine bu hazîn sonu hazırlamıştır. Yazmış olduğu şu beyt onun ıslâhat ve düşünceleri ile muhaliflerin durumunu çok güzel ifâde etmektedir:

Niyyetim hidmet idisaltanat ü devletimeçalışır hâsid ü bedhâhaceb nekbetime

Genç Osman 20 Mayıs 1622’de şehit edildi. Kabri Sultan Ahmet’te I. Ahmet Han Türbesindedir.
Sultan IV. Mehmed Han O smanlı sultanlarının on dokuzuncusu ve İslâm halîfelerinin seksen dördüncüsü. Sultan İbrâhim Han’ın oğlu olup, 1/2 Ocak 1642’de Hadîce Turhan Sultan’dan İstanbul’da doğdu. Doğumuna çok sevinilip, donanma şenlikleri yapıldı.

Şehzâdeliğinde, İmâmı Şâmî Yûsuf Efendi, Şâmi Hüseyin Efendi ve diğer kıymetli hocalardan ders alarak yetiştirilmeye başlandı. Babası İbrâhim Han’ın âsiler tarafından tahttan indirilmesi üzerine 8 Ağustos 1648’de Sultan olan Dördüncü Mehmed Han yedi yaşında idi. Tahsil ve tâlimine saltanatı zamânında da devam etti.

Osmanlı Devleti’nde Kânûnî Sultan Süleymân Han’dan sonra en fazla tahtta kalan padişah olan Dördüncü Mehmed Han, yaradılış îcâbı mûtedil, kadirşinas ve vefâkâr olup, verdiği söze sâdık bir şahsiyete sâhipti. Orta boylu, tıknaz, beyaz tenli ve yanık çehreli idi. Ata çok bindiği için vücûdu öne meyilli idi. Ava, edebiyata, târihe merakı olup, sohbet dinlemeyi severdi. Beş vakit namazı cemâatle kılardı. İçkiyi yasak edip, imalathaneleri kapattırdı. Dîne sonradan karıştırılan bütün hurâfelerin kaldırılması için uğraştı.

Kahvehaneleri kapattırıp, oyuncu ve çalgıcıları İstanbul’dan uzaklaştırdı. Sadrâzamlığı Köprülü ailesine verip, idâreden memnun olunca, savaşlardan zaman kaldıkça çok sevdiği sürek avlarına devam etti. Ava merakından Avcı lakabı verilmiştir. Zamânında Osmanlı Devleti en geniş hudutlarına kavuşarak, dünyâ siyâsetinde faal rol oynadı.
 Dördüncü Mehmed Han devrinde, kıymetli ilim adamları ve san’atkârlar yetişti. Her türlü sahalarda kıymetli eserler yazılıp, yapıldı. Seyyid Feyzullah, Vânî Mehmed Efendi, Ayşî Mehmed, Hibrî Ali, Ebü’lBekâ Eyyûb bin Mûsâ, Şuûrî Hasan efendiler kıymetli fıkıh, edebiyat, lügat ve diğer ilimlere âid eserler yazdılar. Dördüncü Mehmed devrinde inşaatı tamamlanıp, ibâdete açılan Yeni Câmi, Osmanlı mîmârisinin şâheserlerindendir. Yeni Câmi yanındaki Mısır Çarşısı, bu câmiye vakıf olarak yapılmıştır.

6 Ocak 1693'te vefat eden Sultan IV. Mehmed Han Eminönünde annesi Turhan Valide Sultan türbesine defnedilmiştir.
Sultan II. Abdülhamîd Han Osmanlı padişahlarının otuz dördüncüsü, İslâm halîfelerinin doksan dokuzuncusu. Sultan Abdülmecîd Han’ın ikinci oğlu olup, 21 Eylül 1842 Çarşamba günü sabah saat 5’te eski Çırağan Sarayı’nda Tîri Müjgan Sultan’dan doğdu.

On yaşlarında annesini kaybeden şehzâde Abdülhamîd, Perestû Kadınefendi’nin himâyesine verildi ve iyi bir eğitime tâbi tutuldu.

Arabî’yi, Ferîd ve Şerîf efendilerden; Fârisî’yi Kazasker Ali Mahvî Efendi ve Sadrâzam Safvet Paşa’dan; tefsîr, hadîs, fıkıh ilimlerini, Gümüşhânevî Ömer Hulûsî Efendi’den; Fransızca’yı Gardet, Edhem ve Kemâl paşalardan; Osmanlı târihini vak’anüvis Lütfi Efendi’den öğrendi.

Spor ve at biniciliğini Lala Mehmed Sâdık Ağa ve Mâbeynci Osman Efendi’den, silâh tâlimlerini ve diğer askerlik bilgilerini hünkâr yaveri çeşitli subaylardan, tasavvufu Mehmed Zafîr Efendi’den, Rumeli Kazaskeri Halebli Ebü’lHüdâ Efendi’den öğrenerek zamânın ilimlerini tahsil etti.

Yüksek Ahlak ve Maharet Sahibiydi

Aynı zamanda iyi bir hattat ve marangoz idi. Marangoz atölyesi ve çiftlikleri vardı. Koyun besletti, üstübeç mâdenleri işletti. Para kazanarak zengin olup, servetini, saltanatı sırasında din ve devlet hizmetlerine sarfetti. Zekâsı ve politik kabiliyeti dolayısıyla amcası sultan Abdülazîz, onun serbest bir ortamda yetişmesini sağladı. Mısır ve Avrupa seyahatlerinde yanında götürdü.Şehzâde Abdülhamîd, zamânını ibâdetle, din ve fen ilimlerini öğrenmek, ata binmek, silâh kullanmak ve spor yapmakla değerlendirirdi.

Çok kültürlü, şahsı için iktisatlı, hayır ve hasenâtı için pek cömert, ileri görüşlü, dış siyâsette fevkalâde maharetli, yerli ve yabancı basını devamlı tâkib eder, her şeyi iyi öğrenmek isterdi. Dedesi sultan Mahmûd’u kendine örnek almıştı. Fevkalâde bir zekâ ve hafızaya sahipti. Bir defa gördüğü veya sesini işittiği kimseyi asla unutmazdı. Çok nâzikti, herkesin gönlünü almasını iyi bilirdi.

Sultan Abdülhamîd Han; orta boylu, geniş göğüslü, omuzları kalkık, sesi kalın ve gür, konuşması tane tane ve gayet sakin idi. Sık sık tebessüm eder, fakat kahkaha ile güldüğüne hiç rastlanmazdı. Yürüyüşü tabiî ve pek vakarlı, gayet nâzik, her hâlinde bir fevkalâdelik vardı.

Çok hassas, zekî, hafızası sağlam ve dikkatliydi. Giyinişi, yaşına uygun ve zarif olup, kış ve yaz, önü iki sıra düğmeli, İnce veya kalın yumuşak kumaşlardan yapılmış uzun palto giyer, sıhhate en müsait olan kumaşları tercih ederdi.

Sadeliği ve intizamı ön plânda tutar, yaptığı ve yapacağı şeyleri not eder, yaptıracaklarını da not ettirirdi. Zekâsı ve gönül alıcı muamelesi, yabancıların da hürmetini kazanmıştı. Bu sebeple işlerini kolaylıkla gördürürdü.  Hâl ve tavrında görülen fevkalâdeliğe hayran kalanlar, ona hizmet etmek, işlerini kolaylaştırmak hususunda yarışırlardı.

Abdülhamîd Han, maiyyetine ve vekillerine, ilim ve sanat erbabına ihsanı, ecnebilere hediyesi bol ve kıymetli idi. Mevkilerine, hizmet ve başarılarına göre ihsan ve ikramda bulunurdu. Halkdan, fakirlik ve sıkıntı içinde olanların hâlini haber alınca, para veya eşya gönderir, hastalara bizzat doktor yollardı.

Sultan Abdülhamîd Han’ın şahsiyeti hakkında, İngiliz koramirali Sir Henry Woods hatıratında şöyle demektedir: "Bana göre Sultan Abdülhamîd, gelmiş geçmiş Osmanlı padişahları arasında en müstesna mevkii işgal edenlerden biridir... Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan beri gelen en başarılı hükümdarlardandır. Çok sakin ve gösterişten uzak bir hâlde yaşardı. Bir meseleye çözüm ararken, mütehassıslarını dinler, ancak onların fikirlerine esir olmazdı. Şehzâde iken de akıllı, nâzikti ve o zaman da İstanbul’a gelen seçkin Avrupalılar kendisini ziyaret etmek isterlerdi...

 Eğer Sultan Abdülhamîd Han olmasaydı, devleti akılla idare etmeseydi, devlet çoktan yıkılmış olurdu. Türkiye’yi para ve personel bakımından kemiren, yoksul bırakan, gelişmesini durduran Doksanüç Rus Harbi’nin yaralarını sarabilmesi hayrete şayandır. Dış borçları ödedi, orduyu kuvvetlendirdi ve Osmanlı Devleti’ni gene dostluğu ve ittifakı aranır bir hâle getirdi... Sultan Abdülhamîd düşürülmeseydi, Birinci Cihan Savaşı patlamıyacaktı. Aksini farz etsek bile Sultan, Türkiye’yi tarafsız bırakacak ve harbden sonra hiç yıpranmamıış bir Türkiye, yıpranmış devletler arasında sivrilecekti... Yoksul halk tabakalarının bütün dertleriyle üzülerek ilgilendi ve doğrusu Hıristiyan tebeasını da ayırmadı. Çok büyük olan servetini bu yolda kullandı...

 Devlet yönetimini Bâbıâliden Yıldız’a alarak sistemi bozdu. Avrupa büyük basınını günü gününe ve mühim kitapları yayınlandıkları aynı yıl tercüme ettirip, okur veya okuturdu. Bu şekilde 6.000 kitap tercüme ettirmiştir ki, defterler hâlinde kütüphanesinden çıkmıştır.

Mükemmel Bir Dış Politika Yürüttü

Mükemmel dış politikasının esas prensipleri; soğukkanlılık, hareketsizlik, harp tehlikesini atlatmak, devletlerin aralarındaki en uyuşmaz noktaları, düşmanlıkları, kıskançlıkları derhâl teşhis edip, Osmanlı lehine kullanmaktı... Sabahın erken saatlerinden gecenin geç saatlerine kadar çalışarak pek az uyurdu. Halîfelik sıfatına, diğer pâdişâhlardan çok daha ehemmiyet vermiştir. Dünyânın her tarafındaki Müslümanlarla meşgul oldu. Onları İstanbul’a sevgi ve saygıyla bağlandı. İstanbul’da devamlı olarak binlerce yabancı Müslüman bulunur, Orta Afrika’dan Çin’e kadar olan ülkelerdeki Müslümanlar gelip gider, telkin ve emir alırlardı...
Gerçek aile babası, çocuklarına düşkün, onları iyi terbiye eden, hoşsohbet bir hükümdardı. Orduyu kullanmaya azmetseydi, hiç bir kuvvet onu tahtından indiremezdi. Ama buna yanaşmadı. Zâten savaşa ve kavgaya değil, ince diplomasiye inanırdı... Her seviyedeki adamın bir değeri olduğunu bilirdi... Hareket Ordusunda, Arnavut, Yahûdi ve Rumlar çoğunluktaydı. Yalnız subayları Türk’tü. Son Cuma selâmlığında bir kaç gün önce kendisine refâkat eden 8.000 çok iyi yetişmiş hassa askeri bile bu kuvveti darmadağın ederdi. Halk kendisini çok sevmiştir. Hal’inden bir kaç gün önceki son selâmlığında; "Pâdişâh’ım çok yaşa" âvâzeleriyle yeri göğü inleten halk, samimî idi..."

Sultan Abdülhamîd Han, İslâmıyetin emirlerini yapmakta ve yasaklarından kaçınmakta son derece hassasiyet gösterirdi. Abdestsiz yere basmazdı. İslâm’a aykırı yurt içinde ve dışında zararlı neşriyat yapılmaması, Müslüman evlâdlarının dinlerini ziyana uğratmamaları için mümkün olan her hizmet ve faaliyeti yürütmüştür.
Çok Cesur ve Tevekkül Sahibiydi

Çok cesur ve tevekkül sahibi idi. 1898 senesinde Dolmabahçe Sarayı’nın büyük muâyede salonunda Sultan, devlet erkânı, subaylar, paşalar, yüzlerce yerli ve yabancı temsilcilerle toplantı hâlinde bulunduğu sırada, şiddetli bir zelzele oldu. Sultan, bir kaç tonluk avizenin tam altında bulunuyordu ki, avize sağa sola saat rakkası gibi sallanmaya başladı. Kahraman paşalar, cesaretli subaylar, ömrünü savaşlarda geçirmiş gâziler birbirlerini çiğneyerek dışarı kaçarken, Padişah yerinden bile kımıldamadı, istifini dahi bozmadan; Allahü teâlânın kelâmından bâzı âyeti kerîmeler okuyarak, büyük bir vekâr ve tevekkül ile neticeyi bekledi.

Hayırsever ve cömert bir insan olan Sultan İkinci Abdülhamid, sıradan bir vatandaş gibi yaşardı. Yunan seferi sırasında, kendisine hazînede yeterli para olmadığı söylenince, atalarından kalma şahsî servetinden masrafları karşılamış, devletten beş kuruş almamıştı.

Boş vakitlerini marangozhanede geçirir, harika eşyalar yapar, bunları sattırır ve parasını fakir fukaraya dağıttırırdı. Osmanlı coğrafyasında pek çok, okul, yol, hastane gibi eserler yaptı. II. Abdulhamid Han 10 Şubat 1913’de vefat etti. Divan Yolundaki Sultan Mahmud Türbesine defn edildi.
Sultan Murâd Han II O smanlı sultanlarının altıncısı. Çelebi Sultan Mehmed Han’ın oğlu. 1404 senesinde Amasya’da Dulkadiroğlu Süli Bey’in kızı Emine Hâtun’dan doğdu. Çocukluğu Amasya, Bursa ve Edirne’de geçti. Ailesinin yanında ilk terbiye ve eğitimini tamamlayınca, devrin âlimlerinden ders aldı. 1415 yılında idârî ve askerî bilgileri öğrenip tecrübe kazanması ve devlet yönetimine hazırlanması gayesiyle lalası Yörgüç Paşa’nın yanında Amasya sancakbeyliğine gönderildi. 
Şehzâde Murâd, Amasya’dayken, 1417’de lalası Biçaroğlu Hamza Bey’le beraber Cenevizlilerden kâfir Samsun’u aldı. 1420’de Vezîriâzam Bâyezîd Paşa ile beraber Börklüce Mustafa ve Torlak Kemâl isyanlarını bastırdı. Babasının 1421’de vefâtı üzerine, on sekiz yaşındayken 25 Haziran 1421’de Bursa’da tahta geçti. 

İkinci Murâd Han, pek hareketli geçen padişahlığı süresince, bir an durup dinlenme imkânı bulamamış, Anadolu’da Türk birliğini korumak, Rumeli’de bütün Avrupa Hıristiyan âlemine karşı memleketi müdâfaa ve tabiî hudutlar içinde korunmasını mümkün hâle getirerek, devletin temelini kuvvetlendirmek için uğraşmış ve çok yıpranmıştı. Bu sebeple tahtını bir ara oğluna bıraktıysa da bunu fırsat bilip anlaşmalar hilâfına zuhur eden yeni haçlı saldırıları sebebiyle tekrar kumandayı ele almış, Varna ve Kosova’da büyük haçlı kuvvetlerini bozguna uğratarak, memleketi Asya ve Avrupa’da geçilmez bir kale hâline getirmişti. 
Halkının kendisine karşı duyduğu sevgi ve tâzimden dolayı "Koca Murâd Bey, Koca Murâd Gâzi" isimleriyle andığı Murâd Han, ince ruhlu, hassas, lütufkâr, âdil, merhametli olup sözüne sâdık, cesur ve tedbir sahibi, kumanda kâbiliyeti yüksek bir devlet adamıydı. On iki yaşında şehzâde iken başlayan muharebe hayâtı, vefâtına kadar devam etti. 
İlmî sohbetleri sever, âlimleri himaye eder ve onların ihtiyaçlarını karşılardı. Haftanın iki gününü ilim meclisinde sohbetle geçirirdi. Kendisinin de ilmi ve ibâdeti çok; zühd, verâ ve takvası pek fazlaydı. Tek kaygı ve düşüncesi; son nefesini îmân ile vermek, mahşer günü Allahü teâlânın huzûruna alnı açık, günâhtan pâk olarak çıkabilmekti. Nitekim oğlunu ve kızlarını evlendirdikten sonra, veziri Çandarlı İbrâhim Paşa’ya dönmüş; 

“Koca Çandarlı! Bu dünyâda arzulanan nedir ki! Oğul evermek, kız çıkarmak... Bunları Allahü teâlânın izniyle yerine getirdik. Geriye îmân ile gitmek kaldı” demişti. 

Hemen bütün ömrünü gazâ meydanlarında geçirdiği hâlde, îmâr işlerine ehemmiyet verip çok eser bıraktığı için "Ebü’l Hayrât" diye anıldı. Bursa, Edirne ve başka şehirlerde, yoksullar için imâret ve ulemâ için medrese yaptırdı. Edirne’de Dârülhadîsini ve buna gelir olarak Tahtakale hamamı, Alacahamam ve Üç Şerefeli Câmi’yi yaptırıp, bunları bir çok vakıflarla destekledi. Bursa’da Murâdiye semtinde câmi, medrese ve imâret yaptırdı. Edirne’de Ergene civârında bir köprü yaptırıp, Uzunköprü kasabasını kurdu. Selânik ve İpsala’da da câmiler inşâ ettirdi. 

Her yıl Kudüs, Halîl-ür-Rahmân, Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvere yoksulları için otuz beş bin altın gönderirdi. Ankara bölgesinde Balıkhisarı adlı büyük bir subaşılığın köylerini; Mekke yoksullarına vakfetmişti. Bulunduğu şehirde her yıl on bin altını kendi eliyle seyyidlere paylaştırırdı. Tebeasının hakkına ziyadesiyle riâyet eder, kul hakkından pek sakınırdı. Babası Çelebi Sultan Mehmed Han’dan kalma, Mekke-i mükerreme ve Medîne-i münevvere fakirlerine, Resûl-i ekrem efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem komşularına hediye gönderme âdetini devam et-tirdi. Bir sene Molla Yegân başkanlığında bir sürre alayı gönderecek oldu. Kendi şahsî parası gönderilecek hediyeye yeterli gelmedi. Çandarlı Halil Paşa’dan ödünç borç para alıp, onu gönderdi. 

Gerçi kim haddim değüldür bû seni kılmak dilek, Ârif olan çün bilür ânı ne lâzım söylemek. 

gibi ustaca şiirler yazabilecek kadar kuvvetli bir şâir olan Sultan İkinci Murâd Han, ilme ve âlimlere çok hürmet edip evliyaya izzet ve ikramda kusur etmediği için, memleketi âlim ve evliya yurdu oldu. Herkesin duâsını aldı. Pek kıymetli eserlerin yazılmasma, tercüme edilip Türkçe’ye kazandırılmasına ve kıymetli ilim müesseselerinin inşâsına vesîle oldu. 

 Yazılan eserlerde açık bir dil kullanılmasını emrederek Türkçe yazmak husûsunda ti-tizlik gösterdi. Devrinde Osmanlı sarayı, âlim ve şâirlerin buluştuğu bir yer oldu. Büyük âlim Molla Yegân bile ona, hac dönüşünde hediye olarak, Fâtih’in hocası âlim Molla Gürânî’yi getirmişti. Bu husus hiç bir milletin kültür târihinde rastlanılmayan eşsiz bir hâdise olup, İkinci Murâd Han’ın ilme verdiği değeri de gösterir. Osmanlı Devleti’nde, devrinde en çok eser yazılan padişah olması bakımından dikkat çeker. Gerçekten onun devrinde manzum, mensur pek çok eser yazılmış ve Osmanlı sarayı eserler hazînesi durumuna gelmiştir. 

Yine tezkirelerin kaydettiğine göre, Osmanlı padişahları içinde şiirleri ilk defa kaydedilen padişahtır. Devrinde şuarâ tezkirelerine temel teşkil eden bâzı nazîre mecmuaları da onun adına ithaf edilmiştir. Ayrıca adına ithaf edilen pek çok eser vardır ve hemen hepsinde "İrşâdül’-Murâd ile’l-Murâd, Mesnevî-i Murâdiyye" gibi bu Padişah’ın ismi geçer. Hâsılı devrinde geniş tabanlı bir kültür faaliyeti vardır ve bu hareket daha sonraki asırlara temel teşkil etmiştir. 
Sultan Murad Han 47 yaşında olduğu hâlde 3 Şubat 1451 günü şan ve şeref dolu hayâtı sona erdi. Hakk’ın rahmetine kavuştu. Vefatı on üç gün gizlendi. Şehzâde Mehmed, Manisa’dan gelip Edirne’de tahta geçtikten sonra vasiyeti üzerine Bursa’da, oğlu Alâeddîn Ali’nin yanına yaptırdığı türbesine defnedildi.  
Sultan Murad Han V Osmanlı sultanlarının otuz üçüncü ve İslâm halîfelerinin doksan sekizincisi. Sultan Abdülmecîd Han’ın oğlu olup, 21 Eylül 1840’ta Şevkefzâ Kadın Efendi’den doğdu. Tahsilini özel olarak yapıp, Türkçe yazı ve inşâ, Arapça ve Farsça ile birlikte babasının tavsiyesi üzerine Fransızca öğrendi. 
Babasının 25 Haziran 1861’de vefâtından sonra Abdülazîz Han padişah olunca, velîaht oldu. Nezâketi, kibarlığı, çağına göre bilgisi ve yumuşak huyluluğu ile sevildi. Amcası Abdülazîz Han’ın 1863 Mısır ve 1867 Avrupa seyahatlerine katıldı. Bu gezilerde, davranışları ile Osmanlı hânedânının asaletini temsil ederek takdir topladı.Velîahtlığı zamânında, Abdülazîz Han, Kurbağalıdere'deki köşkünü şehzâde Murâd’a tahsis etti. On beş senelik velîahtlığında zamânının çoğunu burada geçirmekle beraber; bâzan kış aylarında Dolmabahçe Sarayı’ndaki velîaht dâiresine geldiği gibi, bâzan da Bebek’teki Nisbetiye köşküne giderdi.1867 senesinde, Osmanlı Türk kültür ve terbiyesiyle yetişmiş dirayetli, fevkalâde zekî, ileri görüşlü ve tedbirli kişi olan Abdülazîz Han’a istedikleri şeyi yaptıramayanlar ve çeşitli sebeplerle ona kin besleyen başta serasker Hüseyin Avni Paşa olmak üzere Midhat, Mütercim Rüşdî ve Kayserili Ahmed paşalar gizli toplantılar yaparak Padişah’ı tahttan indirmeye karar verdiler. Sultan Abdülazîz Han aleyhinde akla hayâle gelmedik yalanlar ve iftiralarla halkı Padişah’tan soğutmaya çalıştılar. Son zamanlarda devlet işlerinin kötü gidişinden kendileri ve Mahmûd Nedîm Paşa mesûl oldukları hâlde, bütün kabahati Abdülazîz Han’a yüklediler. Fakat Padişah’ı çok seven halk bu iftirâlara aldırış etmeyince;

“Abdülazîz Han’a sûikast düzenleneceğini, bunu önlemek için Dolmabahçe Sarayı’nın çepe çevre sarılacağını, bu şerefli işin de kendilerine düştüğünü”
söyleyerek kandırdıkları donanma askeri ve harbiye öğrencileriyle sarayı çevirip Abdülazîz Han’ı tahttan indirerek velîaht Murâd’ı getirip bî’at ettiler.Şuuru BozulduAbdülazîz Han’ı tahttan indiren paşalar, yerine Beşinci Murâd’ı tahta geçirmekle, onun yumuşak huyluluğundan, kibarlık ve nezâketinden istifâde ederek devleti istedikleri gibi yöneteceklerini zannediyorlardı. Fakat tahttan indirilen amcasına karşı yapılan edebsizliklere çok üzülen ince ruhlu Sultan, saltanatının beşinci günü de yine Hüseyin Avni ve Kayserili Ahmed paşaların tertibiyle Abdülazîz Han’ın fecî şekilde şehîd edildiğini ve annesi Pertevniyâl Sultan’a hakaretler yapıldığını öğrenince, iyice sarsıldı ve bu felâket yolunun sonunu düşünmekden aklı bozuldu. Padişah’ın devlet işleriyle meşgul olacak şuura mâlik olmaması, Sadrâzam Mütercim Rüşdî Paşa’nın işine geliyordu. Kimseye hesap vermeden devleti yönetiyor, durmadan Kânûni esâsî’nin îlânını isteyen Midhat Paşa’ya böyle bir zamanda bunun sırası olmadığını söyleyerek kulak asmıyordu. Bu sırada başlayan SırpKaradağ muharebesi ve mâlî zorluklar, başsız kalan devletin büsbütün perişan olmasına sebeb oluyordu. Ulemâ arasında ise, şuuru yerinde olmayan bir padişahın ülkenin başında duramayacağına dâir sözler dolaşmaya başlamıştı.Velîaht Abdülhamîd Efendi (İkinci Abdülhamîd Han), bu hâlleri dikkatle tâkib ediyor, devletin daha fazla başsız kalmaması için vükelâ ile görüşmeler yapıyordu. Nihayet vükelâ da Padişah’ın tahttan indirilmesi zaruretine inanınca, Murâd Han Şeyhülislâm Hayrullah Efendi’nin hal’ fetvasıyla saltanatının doksan üçüncü günü tahttan indirilip, yerine İkinci Abdülhamîd Han geçti.Murâd Han, saltanattan hal’inden sonra ailesiyle beraber kendisine tahsis edilen Çırağan Sarayı’na yerleşti. Abdülhamîd Han’ın bizzat ilgilenip zamânın meşhur doktorlarını göndererek tedâvi ettirmesi üzerine bir müddet sonra tamamen iyileşti. Vefât edinceye kadar yirmi sekiz yıl ikâmet ettiği Çırağan Sarayı’nda vaktini, okumak ve torunlarını okutmakla geçiren Murâd Han, Abdülhamîd Han’ın nâzikâne hatır sormasını, dâima teşekkürle cevaplandırırdı. 1905’te şiddetini arttıran şeker hastalığı bildirilince, Abdülhamîd Han doktor Ali Rızâ Paşa ile Etfal Hastahânesi başhekimi İbrâhim Paşa’yı tedâvisi için görevlendirdi. Fakat bütün uğraşmalara rağmen kurtarılamayarak 28 Ağustos 1905 Pazartesi gecesi vefât etti. Cenazesi hânedâna mahsus törenle kaldırılıp, Hidâyet Câmii’nde namazı kılınarak Yeni Câmii yanındaki Vâlide Sultan türbesinde, annesi Şevkefzâ Kadın Efendi’nin yanına defnedildi. Murad Han’ın, Selâhaddîn Efendi adlı bir şehzâdesinden başka; Hadîce, Fehîme, Fatma ve Âliye Sultan olmak üzere dört kız çocuğu vardı. 
Sultan II. Selim Han Osmanlı padişahlarının on birincisi ve İslâm halîfelerinin yetmiş altıncısı. Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın oğlu olup, 28 Mayıs 1524 senesinde Hürrem Haseki Sultan’dan doğdu. Şehzâdeliğinde mükemmel bir tahsil ve terbiye gördü. Devlet idâresi ve teşkilâtını iyice öğrenmesi için Anadolu’nun çeşitli vilâyetlerinde vâlilik yaptı. Vâlilik yıllarında tahsile devâm edip, bilgi ve kültürünü arttırdı. Çok kuvvetli bir kültür seviyesine sâhip oldu. İlim ve sohbet meclislerinde çok bulunurdu.

Sultan Süleymân Han (1520-1566), Macaristan seferine çıkıp, Zigetvar Kalesi’nin fethi öncesinde vefât edince, Padişahın ölümünü gizli tutan Vezîriâzam Sokullu Mehmed Paşa, veliâht Selim’e haber göndererek saltanata dâvet etti.  Bu sırada Kütahya sancakbeyliğinde bulunan Selim Han, süratle İstanbul’a gelerek 30 Eylül 1566 târihinde tahta çıktı.

Sultan Selim Han padişah olduktan sonra Vezîriâzam Sokullu Mehmed Paşa’yı vazifesinde bırakması devlet idâresi ve îmâr faâliyetlerinin devâmında isâbetli oldu.

İkinci Selim Han, uzuna yakın orta boylu, açık alınlı, elâ gözlü ve sarışındı. Avcılık ve yay çekmede fevkalâde mahâretli olup, zamânında ondan daha kuvvetli yay çeken yoktu. Babası Kânûnî Sultan Süleymân devrinde birçok savaşa katılmakla berâber, tahta geçtikten sonra sefere çıkmadı. Çünkü devrindeki seferler umûmiyetle büyük deniz seferleri olup bu seferlere de padişahın kumanda etmesi âdet değildi.

Tecrübeli ve bilgili bir vezir olan Sokullu Mehmed Paşa’yı hükümet işlerinde tamâmen serbest bırakmakla berâber, lüzumlu gördüğü birkaç meselede duruma müdâhale etmiştir. Âlimlere büyük hürmet göstermiş, çok sevdiği büyük âlim Ebüssüûd Efendi’yi vefâtına kadar meşîhat (şeyhülislâmlık) makâmında tutmuştur. Cülûs bahşişinin ilmiye sınıfına da verilmesi âdetini ilk defâ İkinci Selim Han çıkarmıştır.

İkinci Selim, Kânûnî Sultan Süleymân Han’ın bütün şehzâdeleri gibi çok iyi tahsil görmüştü. Dîvân sâhibi değerli bir şâirdi. Selim ve Selîmî mahlaslarıyla yazdığı şiirler çok beğenilmektedir. Yahyâ Kemâl’in; “Bir beyti bir de câmi-i mâ’mûru var” diye övdüğü;

Biz bülbül-i muhrk dem-i flekvâ-yı firâkizÂteş kesilir geçse sabâ gülflenimizdenbeyti, bütün Türk şiirinin en güzel beyitlerinden biri sayılmaktadır.

İkinci Selim aynı zamanda îmârcı bir padişahtır. Kısa süren saltanat döneminde Türk ve dünyâ sanatının şâheseri sayılan Edirne Selîmiye Câmii’ni inşâ ettirmiştir. Tâmire muhtaç olan Ayasofya Câmii’ni yaptırdığı istinâd duvarlarıyla tahkim ettirerek günümüze kadar gelmesini sağladığı gibi, iki minâre eklemiş, yanına iki de medrese yaptırarak külliye hâline getirmiştir. Bunlardan başka Mekke-i mükerremenin su yollarının tâmiri, Mescid-i Harâm’ın mermer kubbelerle tezyini, Lefkoşe Selîmiye Câmii, Azîz Efendi tekkesi, Navarin limanına hâkim bir mevkiye yaptırdığı kule, hayrâtı arasındadır.
Sultan Mehmed Reşâd Han Osmanlı sultanlarının otuz beşincisi ve İslâm halîfelerinin yüzüncüsü. Sultan Abdülmecîd Han’ın oğlu olup, 1/2 Kasım 1844 târihinde Gülcemal Kadın Efendi’den İstanbul Çırağan Sarayı’nda doğdu. Osmanlı Sarayı’nda husûsî olarak iyi bir tahsil ve terbiye ile büyüdü. Yüksek din ve fen bilgileri okudu. Uzun şehzâdelik devrinin çoğunu okumakla geçirip, doğu dillerinden Farsça ve Arapça ile batı dillerinden Fransızca’yı mükemmel şekilde öğrendi. Ağabeyi Sultan İkinci Abdülhamîd Han’ın, İttihâdcılar tarafından tahttan indirilmesiyle 27 Nisan 1909’da tahta geçti. 
Sultan Reşâd Han; halim, selîm ve merhametli bir şahsiyet olup, yaradılışta zekî idi. Terbiye ve nezâketi, her türlü ölçünün üstünde bulunuyordu. Maiyyetine karşı çok şefkatli davranır, biri rahatsızlanınca, iyileşinceye kadar defalarca hatırını sorardı. 
Hâfızası çok kuvvetli idi. Daha önce geçen hâdiseleri en ince teferruatına kadar hatırlar ve naklederdi. Boş zamanlarında kitap okurdu. Saray âdetlerine, teşrifat ve protokollere hassasiyetle riâyet ederdi. Dînî vecîbelerini geciktirmeden yapardı. Meşrûtiyet anayasası çerçevesinde devleti idare etmek istemişse de, İttihâdcıların Osmanlı Devleti aleyhindeki faaliyet ve icraatlarının önüne geçememiştir. Devrinde, Târihi Osmânî Encümeni kurularak millî târih ile alâkalı araştırmalar yapıldı. Osmanlılara âit târihî eserlerin muhafazası için cemiyet kuruldu. 

Sultan Reşâd Han’ın saltanat devri, İttihâdcıların keyfî ve mesûliyetsiz icraatları neticesinde büyük hâdiseler ile geçti. Üç kıta, yedi denize hâkim Osmanlı Devleti’nin, dünyâ çapında faaliyet gösteren yıkıcı ve bölücü teşkîlâtların plânlı, sinsî çalışmaları netîcesinde sonu hazırlandı. Osmanlı Devleti, hiç yoktan milyonlarca kilometre kare toprak kaybına, hesaplanması ve tâmiri mümkün olmayacak kadar büyük maddî ve mânevî zararlara sebeb olan 1911-1912 Trablusgarb, 1912-1913 Balkan, 1914-1918 Birinci Cihan harblerine sokuldu. 
İttihâd ve Terakkî’nin yurtiçi ve yurtdışı icraatı ve faaliyetleri Türkiye ve Türklere çok şeyler kaybettirdi. Sultan Reşâd Han, tehlikeleri önleyecek siyâsî hak ve iktidardan mahrum bırakıldı. Türkiye’de; Talat Paşa telgraf memuru iken başbakanlığa; Enver Paşa, yarbay iken harbiye nâzırlığına; İsmâil Canbolat jandarma teğmeni iken, iç işleri bakanlığına; ilim ehli olmayıp İttihâdcı, ve mason olan Mûsâ Kâzım gibilerin şeyhülislâmlığa getirilmeleriyle yıkılma kaçınılmaz oldu. 
Liyâkat, ehliyet, tecrübe ve milletin sevgisinden, örfünden, maddî ve mânevî kıymet hükümlerinden mahrum partizan şahısların devlet kadrolarına hâkimiyeti felâketi hızlandırarak, üç kıtaya hâkim Osmanlı Devleti’nin parçalanması hızlandı. Hâl böyle olmasına rağmen Sultan Reşâd Han, Meşrûtiyet anayasası çerçevesinde hükümdarlık etmeye çalıştı. Kânuna dayanan veya dayanır görünen iktidarların tekliflerini, telkin ettikleri surette yerine getirmeye çalıştı. 
Teşebbüs kabiliyetine sâhip, cesaretli, kurnaz, fakat devlet ve millet menfaatini şahsî çıkar ve arzularına değişen şahsiyetler, hürriyet ve meşrûtiyet perdesi arkasından memlekete yapılmaması gerekenlerden daha fazlasını yaptılar. Türkiye, milletlerarası menfaat teşkilâtlarının emirleri istikâmetinde hâdiselerin içine çekilip, hıyânet ve acz içindeki İttihâdcılarca idâre edildi.
Sultan Süleyman Han II Osmanlı sultanlarının yirmincisi, İslâm halîfelerinin seksen beşincisi. Sultan İbrâhim Han’ın oğlu olup, 15 Nisan 1642 târihinde İstanbul’da, Sâlihâ Dilâşub Sultan’dan doğdu. Şehzâdeliğinde mükemmel tahsil ve terbiye gördü. Kardeşi Sultan Dördüncü Mehmed Han (1648-1687) zamânında sarayda husûsî hocalardan ders aldı. Hattat Tokatlı Ahmed Efendi’den, sülüs ve nesih hattını öğrendi. Sultan Dördüncü Mehmed Han’dan sonra, 8 Kasım 1687’de Osmanlı sultanı oldu.

Sultan İkinci Süleymân Han tahta çıktığı zaman, Osmanlı ordularında Viyana bozgunuyla başlayan çözülme ve toprak kaybı devâm ediyordu. Venedik, Mora Yarımadası’nı işgâl etti. Avusturya Vişegrad, Uyvar ve Estergon’un ardından 160 yıllık Türk yurdu Budin’e girdi. Macaristan’da ise Türk hâkimiyeti sona ermek üzere bulunuyordu. Ayrıca bu mağlubiyetler hazîne gelirleri üzerinde olumsuz tesirler yaptığı gibi, Anadolu’daki eşkıyâlık hareketlerini de körüklüyordu. Avusturya cephesi serdârı Yeğen Osman Paşa’nın kendisi bir âsi lideri gibi Rumeli’de yolsuzluk yapıyor, zorla usûlsüz vergiler topluyordu. Bu sırada 8 Eylül 1688’de Belgrad da düştü.

Devlet içindeki karışıklıklar ve Macaristan’ın elden çıkarak, Belgrad’ın düşmesi, Sultan İkinci Süleymân Han’ı çok üzdü. Emir dinlemeyip, pek çok kalenin düşmesine sebep olan Osman Paşa’nın katline fetvâ verildi. Avusturya cephesi serdârlığına Receb Paşa tâyin edildi. Padişah sağlığının elvermemesine rağmen, askeri teşvik için ordunun başında Edirne’den Sofya’ya kadar geldi ve harekâtı bizzat buradan idâre etmeye başladı.

1689’da Kırım’a saldıran Rus kuvvetlerini Selim Giray Han az bir kuvvetle dağıtarak perişan etti ve ağır kayıplar verdirdi. Vidin muhâfızı Sarı Hüseyin Paşa, Tuna kenarındaki Gladova ve Orsova kalelerini düşmandan geri aldı. Vişegrad’ı muhâsara eden on iki bin kişilik Avusturya kuvveti bozguna uğratıldı. 1689 yılında Fâzıl Mustafa Paşa’nın sadârete getirilmesinin ordu üzerindeki tesiri çok müspet oldu.

Mustafa Paşa, ilk iş olarak bir adâletnâme neşrederek memleketin umûmî ahvâlini yoluna koydu. Aldığı âcil tedbirlerle hazîneye yıllık 4000 kese fazla para sağladı. Yeniçeri ocağı yoklanıp ulûfeye müstehak olmayanların isimlerini sildirdi. Orduyu disiplinli ve intizamlı bir hâle getirdi. Fâzıl Mustafa Paşa 1690 yılında Edirne’den hareketle çıktığı Avusturya seferinde düşman kuvvetlerini mağlup ederek, Şehirköy, Mûsâ palangası ve Niş şehrini aldı. Osmanlı Devleti’nin batıda en önemli serhad kalesi iken Avusturyalılarca zapdedilen Belgrad’ı altı günlük bir kuşatmadan sonra fethetti. Bu zaferler Osmanlı ülkesinde büyük sevince vesîle oldu.

Hastalığı sebebiyle Dâvûdpaşa Kışlası’na kadar arabayla gelen Süleymân Han, burada Fâzıl Mustafa Paşa’yı huzûruna kabul edip;

“- Hoş geldin. Berhudâr ol, yüzün ak, kılıcın berrak, ekmeğin sana helâl olsun, arzûm üzere hizmet eyledin. Seleflerinden birine böyle bir ulu gazâ müyesser olmadı” dedikten sonra ordu erkânının önünde samur erkan kürkünü sadrâzama giydirdi. Belinden çıkardığı hançeri beline ve bir kıt’a murassa pençe sorgucu da başına taktıktan sonra;

 “- Ben mükâfat vermeye kâdir değilim. Allahü teâlâ iki cihânda yüzünü ak etsin” diye duâda bulundu.

Bu sırada Mora serdârı Koca Halil Paşa da Venediklilerin elinde bulunan Avlonya’yı otuz bir günlük bir muhâsaradan sonra ele geçirmişti. 13 Mayıs 1691’de Sancak-ı şerîfi tekrar Fâzıl Mustafa Paşa’ya vererek, Avusturya Seferine duâ ile yolcu eden İkinci Sü-leymân Han, bir müddet sonra İstanbul’a yakın Yoncaçeşme mevkiinde vefât etti (22 Haziran 1691/26 Ramazan 1102). İki gün sonra Süleymâniye’ye getirilip, Kânûnî Sultan Süleymân Han’a âit kabrin sağ tarafına defnedildi.

İkinci Süleymân Han kadirşinas, halîm, cömert ve temkinli bir padişahtı. Fakir, muhtaç ve ihtiyâç sâhiplerine pek  çok ihsânlarda bulunurdu. Saltanat müddeti iç ve dış gâilelerle geçti. Bilhassa, Avusturya karşısında alınan mağlubiyetler dolayısıyla, herkesin Rumeli elden çıkıyor, diye Anadolu’ya kaçtığı sırada, muktedir devlet adamı Köprülüzâde Fâzıl Mustafa Paşa’yı iş başına getirerek, kaybedilen yerleri devlete tekrar kazandırdı. Memleket içerisinde îmâr faâliyetleriyle de ilgilenen Süleymân Han, kendisi de Fener Kulesi ile İzmir’de bir câmi inşâ ettirdi.
Sultan Abdülaziz Han Osmanlı padişahlarının otuz ikincisi ve İslâm halîfelerinin doksan yedincisi. Sultan İkinci Mahmûd’un ikinci oğlu. Annesi Pertevniyâl Vâlide Sultan’dır. Sultan Abdülmecîd Han’ın kardeşi olarak 1830 senesi Şubat ayının yedinci gecesi doğdu. Ağabeyine nazaran daha gürbüz ve gösterişli bir bünyeye sâhib olan Abdülazîz’e küçük yaşından itibaren din ve fen ilimleri öğretmesi için, zamânın âlimlerinden Hasan Fehmi Efendi vazifelendirildi.

Zekî ve akıllı olan şehzâde Abdülazîz, kısa zamanda Arapça, Farsça ve dînî bilgileri çok iyi bir şekilde öğrendi. Boş zamanlarında dedeleri gibi ata binmeyi, kılıç kullanmayı, güreş tutmayı, cirit atmayı, zamânın bütün silahlarını en iyi şekilde kullanmayı öğrendi.

İleri görüşlü ve tedbirli bir padişah olan Sultan Abdülazîz Han, devletin kuvvetli olması için kara ve deniz askerini yeni silâhlarla teçhiz etti. Avrupa’dan yeni model silâhlar aldı. 1866 senesinde Prusya’dan ihtisas sahibi subaylar getirerek Mektebi Harbiye’yi yeniden düzenledi. Askerî rüşdiyeler açtı. Bugün İstanbul Üniversitesi olarak kullanılan binayı harbiye nezâreti olarak inşâ ettirdi. 

Donanmayı Güçlendirdi
Donanmaya çok önem verdi. Tersaneleri yeniden düzenledi. Kurdurduğu askerî ve sivil pek çok fabrika ile sanayi inkılâbı yolunda ciddî adımlar atıldı. Yerli tersanelerde yapılamayan zırhlı gemiler dışarıdan alındı. Deniz subayları yetiştirmek için Mektebi Bahriye’ye İngiliz Hubart Paşa tâyin edildi. Büyük masraflarla meydana getirilen Osmanlı donanması, dünyânın üçüncü derecede kuvvetli deniz gücü hâline geldi. 
Sultan Abdülazîz Han tahttan indirildiği sırada, Osmanlı deniz gücü yirmi zırhlı, dört kalyon, beş firkateyn, yedi korvet ve kırk üç nakliye gemisinden meydana geliyordu. Gülhâne Hattı Hümâyûnu ile, Osmanlı tebeasından olan herkes askere alınacaktı. Abdülazîz Han, Hıristiyan ve Yahûdilerin askere alınmasını mahzurlu gördüğü için, onlardan nakdî bedel aldı. Subaylara ilk defa tabanca verdi. Tophane’de modern tüfek ve top îmâli için tesisler kurdurdu. Orduyu; Nizâmiyye, Redif ve Müstahfız olmak üzere üç kısma ayırdı. Bunların mevcudu 700.000 civarında idi. Yedi ordu teşekkül ettirdi. Bunların her biri çeşitli eyâletlerde bulunuyordu.

Eğitime Önem Verdi
Sultan Abdülazîz Han, devletin geleceği için eğitim ve öğretime de önem verdi. 1862 senesinde, Devlet dâirelerine memur yetiştirmek için Mekteb-i Mahreci Aklâm açıldı. Bu okul, 1874 senesine kadar faaliyetini devam ettirdi. Ayrıca yabancı dil öğrenmek üzere lisan mektebi, eczacı mektebi, kaptan ve çarhçı mektebi açıldı. Mektebi Tıbbiyyei Şâhâne adı ile sivil ve modern bir tıp fakültesi kuruldu. 1868’de Fransız eğitim sistemine göre eğitim yapan Mektebi Sultânî (Galatasaray Lisesi) açıldı. 1869’da Maârifi Umûmiyye Nizâmnâmesi yayınlanarak maârif teşkilâtı yeniden düzenlendi. 
1870’te Dârülfünûnı Osmânî adı ile Çemberlitaş’ta yapılan yeni binada modern bir üniversite açıldı. İlk öğretim mecbûrî oldu. Dînî eğitim yapan müesseselerin dışında çeşitli okullar açmak için, maârif nâzırının başkanlığında Meclisi Kebîri Maârif kuruldu. 1869’da Kız sanayi mektebi ve ertesi yıl sivil bir kaptan mektebi açıldı. 1870’de Dârül muallimât adıyla ilk kız öğretmen okulu eğitime başladı. Teknik ve meslekî alanlarda da yeni yeni okullar açıldı. Sanayi sergisi tertiplenerek, bir sanayi ıslah komisyonu kuruldu. Yerli malların Avrupa malları ile rekabet edebilmesi için, yeterli bilgiye sâhib eleman yetiştirmek gayesi ile İstanbul Sultanahmet’te bir sanayi mektebi açılarak çeşitli meslekler öğretildi. 
1865 senesinde Yûsuf Ziya Paşa, Tevfik Paşa ve Ahmed Muhtar Paşa tarafından kurulan ve Kapalı Çarşı esnafı çıraklarına ders veren Cemiyyeti Tedrisiyyei İslâmiyye’nin fazla rağbet görmesi üzerine, sâdece yetim Müslüman çocuklarının okutulması için Dârüşşafaka kuruldu. 1874’te Darülfünun, Mektebi Sultanî binasında yeniden eğitime başladı.

Sultan Abdülazîz Han, gayet dindar ve intizamlı yaşayan bir padişahtı. Su yerine zemzem içecek kadar takvâ sahibi idi. Muntazam namaz kılar ve çok Kur’ânı kerîm okurdu. Şehîd edildiği zaman, odasındaki küçük masanın üzerinde Sûrei Yûsuf açık olduğu hâlde bir Kur’ânı kerîm bulunmuştu.

Çok Dindardı

Gayet ileri görüşlü olan Sultan Abdülazîz, Rusya ile harbedip onu yenmedikçe, Osmanlı DevLeti’nin büyük devlet olma vasfını devam ettiremiyeceğini dâima tekrarlardı. Bunun için saltanatı boyunca kendi gelirlerini ve devlet imkânlarını organize ederek bütün imkânları bu gayeye tahsis etti. Böylece Türkistan’a el atarak irtibat sağlamıştı. Abdülazîz Han’ın desteğiyle devlet kuran Doğu Türkistan Türklerinden Yâkûb Han’ın halîfeye bağlılığını bildirmesi, bu irtibatın en bariz misâlidir. Abdülazîz Han, Kırım’ı geri almaya hazırlandı. Donanmayı Hind Okyanusu’na gönderdi. Buraların yegâne hâkimi İngilizlere varlığını ve kuvvetini kabul ettirdi.
Sultan Azîz; ava, ciride, ata binmeye meraklı, heybetli, rûh ve beden bakımından gayet sıhhatli, dirayetli ve merhametli bir padişah idi. Îtinâlı bir tahsil görmüştü. Kuvvetli bir edebî kültürü vardı. Şâir ruhlu ve ressamdı. Fevkalâde zekî ve hüsnüniyet sahibi olduğu, amansız düşmanları tarafından îtirâf edilmiştir.

4 Haziran 1876’da şehit edildi. Çemberlitaş’daki pederi Sultan II. Mahmud Han’ın türbesine defn edildi.
Sultan Ahmet Han II Yirmi birinci Osmanlı sultânı, seksen altıncı İslâm halîfesi. Sultan İbrâhim Han’ın üçüncü oğlu, Dördüncü Mehmed Han ile İkinci Süleymân Han’ın kardeşidir. 25 Şubat 1643’de Hadîce Muazzez Vâlide Sultan’dan dünyâya geldi. İyi bir tahsil gördü. Arabî ve Fâri-sî’yi öğrendi. 1691’de padişah oldu. Gayret ve merhameti ile tanındı. 1695’de vefât etti.

Çok merhametli ve vatanperver olan Sultan İkinci Ahmed Han, hasta olduğu zamanlarda bile, devlet işlerinden asla el çekmezdi. Haftada iki gün yapılan dîvân toplantılarının dörde çıkarılması-nı emretti. Toplantıları bizzat tâkib eder, yaptığı herhangi bir hatâyı düzeltmekten çekinmezdi.
Kıyafet değiştirerek halk arasında dolaşır, dertlerini sabırla dinler, çâre bulunması için gerekli yerlere emirler verirdi. İslâmiyet’e, Hicaz bölgesine ve seyyidlere hizmet husûsunda derin bir mes’ûli-yet hissi içinde hareket ederdi. Tahta çıktığı zaman söylediği sözler, Sultan’ın nasıl mânevî bir mes’ûliyetle devlet reisliğini kabûl ettiğini anlatmakta ve milletine hizmet duygusunun derinliğini göstermektedir.
Ahmed Han, âdil bir sultan olarak yaşamış, milletini memnun etmek için elinden gelen her şeyi yapmaya çalışmıştır. Gösterişten hoşlanmaz, sâde giyinmeye özen gösterirdi. Uzun uzun düşün-dükten ve bilenlerle istişare ettikten sonra karâr verirdi. San’atkârları korur, taltiflerde bulunarak daha iyiye ve güzele doğru yönlendirirdi. Kendisi de güzel yazı yazardı. Yazdığı Kur’ân-ı kerîm-ler ve çoğalttığı kitaplar vardır. Küçük bir hatıra defteri de tutmuştur. Şairlik tarafı da bulunan Ahmed Han, bir şiirinde şöyle demektedir:
Sığındım tâ ezelden ben Allah’aO’dur zîrâ baya, yoksula penâhTevekkül üzre ol, her zaman AhmedYardım etsin sana her yerde Allah!
İkinci Ahmed Han’ın hanımı Râbi’a Kadından olma Âsiye ve Âtike isimli iki kızı ile İbrahim ve Selim adında iki oğlu vardı.
1695'te Edirne'de vefat eden Sultan Ahmet Han, İstanbul'da Kanuni Sultan Süleyman Han'ın türbesine defn edildi.
Sultan Abdülhamid Han I Osmanlı padişahlarının yirmi yedincisi ve İslâm halîfelerinin doksan ikincisi. Sultan Üçüncü Ahmed’in oğlu, Sultan Dördüncü Mustafa’nın babasıdır.  20 Mart 1725 yılında Topkapı Sarayı’nda dünyâya gelmiştir. Annesi Râbia Şermi Sultan’dır. Küçük yaşından îtibâren, zamânın büyük âlimleri tarafından ilim öğretildi. Zamanlarını namaz kılarak, Cenâbı Hakk’ı zikr ile geçirir, elinden Kur’ânı kerîmi düşürmez, halk arasında kerametlerinden bahsedilirdi. 

Her yaptığını Allah için yapardı. Günlerini sarayda geçirir, târih üzerine derinlemesine bilgi edinirdi. Şehzadeliği sırasında ne öğrenmiş ise, padişahlığında o bilgiler ışığında hareket edecek, üç kıt’ada konuşlanan büyük bir devleti idare edecekti. Bu güç iş, büyük bir bilgi ve tecrübe yığını ile mümkün olabilirdi.

Tecrübe dışında, bilgi sahibi olmak için bütün şartlar mevcut idi. Akıllı, zekî, ileri görüşlü, kültürlü, gayretli bir şehzâde olan ve iyi bir din eğitimi gören Abdülhamîd, ağabeyi Sultan Üçüncü Mustafa Han’ın 21 Ocak 1774 târihinde vefâtıyla kırkdokuz yaşında Osmanlı tahtına oturdu. Osmanlı Devleti’ne eski gücünü kazandırmak azmiyle doluydu. Fakat Osmanlı Devleti’nin en karanlık bir devresinde sultan olmuştu. Ruslar, Avusturyalılar, İranlılar her taraftan topraklarımıza saldırıyordu. Ayrıca tecrübeli sadrâzam ve devlet adamlarının yokluğu vardı...
Diğer Osmanlı sultanları gibi kalbi merhamet ve şefkatle dolu olan Birinci Abdülhamîd Han, din kardeşlerine yapılan zulüm ve işkencelere dayanamadığından o gece sabaha karşı vefât eyledi. Altmış dört yıllık hayâtında Allah için yaşamış, her yaptığını Allah için yapmış ve Allah’a kavuşmak için sevinç içinde vefât, etmişti... 
Ehli Beytini Çok Severdi

Kalbi İslâm için çarpardı. Peygamber efendimizi ve Ehli beytini çok sever, onlara ve Hicaz bölgesinde yaşayanlara husûsî imtiyazlar verirdi. Haremeyni şerîfeyne (Mekke ve Medîne’ye) hizmeti gâye edinmişti. Tebeasına şefkatli, iyi bir baba idi. Annesi Râbia Sultan’ın rûhu için 1778’de Beylerbeyi’nde bir câmi, muvakkıthâne, hamam ve sıbyan mektebi, Medînei münevverede medrese, Emirgan’da câmi, Eminönü’nde bugünkü IV. Vakıf Han’ın yerinde büyük bir imaret (aş evi) ve yanında çeşme, sebil, sıbyan mektebi, medrese, türbe ve bir kütüphâne inşa ettirmiştir. 
Kütüphânedeki kitaplar Süleymâniye Kütüphânesi’ne aktarılmıştır. Medresede borsa olarak kullanılmıştır. IV. Vakıf Han’ın inşâsında imarethane ile Çeşme ortadan kaldırılmış, sebil de Gülhâne parkı karşısındaki Zeyneb Sultan Câmii köşesine nakledilmiştir.

Beylerbeyi iskele Meydanı, Havuzbaşı, Araba Meydanı, Çınarönü ve Çamlıca Kısıklı meydanlarına çeşme, Beylerbeyi (İstavroz) Câmii’ni tamir, Emirgan’da Abdullah Paşa (Emîrgûneoğlu) Yalısı’nın çevresine bir câmi, çeşme, hamam ve dükkanlar yaptırmıştır. Ayrıca hanımı Hümâşah Sultan ile oğlu Mehmed için bir çeşme, İstinye Neslişah Câmii yanında bir çeşme (1783), Kabataş yakınında bir çeşme yaptırmıştır.
7 Nisan 1789 vefat etti. Cenâze namazı için bütün İstanbul halkı toplanmıştı. Büyük bir merasimle Eminönü Bahçekapı’daki türbesine defnedildi. Türbesinde, sandukanın kuzey tarafındaki duvar içindeki bir mermer üzerinde Peygamber efendimizin sallallahü aleyhi ve sellem, kademi şerîfleri bulunmaktadır.



Sultan Abdülmecîd Han Osmanlı sultanlarının otuz birincisi ve İslâm halîfelerinin doksan altıncısı. Sultan İkinci Mahmûd Han’ın oğlu olup, 25 Nisan 1823 târihinde Bezmi âlem Vâlide Sultan’dan doğdu. Mükemmel bir tahsil gördü ve iyi derecede Fransızca öğrendi. Avrupa’da yayınlanan neşriyatı yakından tâkib eden Abdülmecîd Han yenilik taraftarıydı. Babasının 1 Temmuz 1839’da vefâtı üzerine tahta çıktı.
Mescidi Seâdete Çok Hizmet Etti

Mescidi seâdeti tamir ve tezyîn için Sultân Abdülmecîd Hân kadar çok para harceden ve gayret eden hiç bir kimse olmadı. Haremeyn’i tâmir için yediyüzbin altın sarf etti. Tâmir 1861’de tamam oldu. Her gün Resûlullah’a bir hizmette bulundu. Bu yolda keşf ve kerâmetleri de görüldü. 

Sultân Abdülmecîd Han, Mescidi nebevînin eski şeklini, İstanbul’da Hırkai şerîf câmi’inde bulundurmak için emir buyurunca mühendis mektebi hocalarından binbaşı ressam Hâcı İzzet Efendi Medîne’ye gönderilmiştir. İzzet Efendi her yeri ölçerek elli üç defa küçültülüp bir modelini yapıp İstanbul’a gönderdi. Bu maket Sultân Abdülmecîd Hân’ın yaptırdığı Hırkai şerîf câmiine kondu.

Abdülmecîd Hân, Hücrei Nebeviyye’ye döşenmek üzere gönderdiği Kâşî tuğlalar altına kendi el yazısı ile kendi ismini zelîlâne ve hakîrâne yazmıştır. Hele Bâbüsselâm kemerine yazılmak üzere hâzırlanan yazıdaki kendisini öven kelimelerini kabûl etmeyerek, bunlar iki cihânın saltanatı Resûlullaha mahsûstur, demiştir.

Abdülmecîd Han âlim ve evliyalara çok yardım ve ihsanlarda bulunmuştur. Edhem Baba’ya İstanbul Eğrikapı civarında "Yurdluk, ocaklık" adıyla maaş tahsîs etti. Edhem Baba bu maaş ile geçindi. İşârâtü’l Kur’ân isimli eserini Sultan Abdülmecîd Hana takdim eden Hacı Torun Efendi’ye 250 kuruş maaş bağlattı.
Çok Önemli Mimari Eserler Yaptı

Sultan Abdülmecîd devrinde bir çok îmâr faaliyetleri de yapılmıştır. 1844’de bugün Galata Köprüsü olarak bilinen Mecîdiye Köprüsü’nü, 1848’te Beşiktaş’la Ortaköy arasında Küçük Mecîdiye Camii ve Ortaköy iskelesi yanında Büyük Mecîdiye Camii’ni, 1859’da Maçka ile Nişantaşı arasındaki Teşvîkiye Câmii’ni yaptırdı. 

- 1851’de Şirketi Hayriyye denilen boğaziçi vapurları işletilmeye başlandı. - 1860’ta İzmirTurgutlu arasında demiryolu yapıldı. 
- 1853’de başlayan Kırım Harbi sırasında ilk telgraf hattı, İstanbul-Varna-Kırım hattı olarak döşendi (9 Eylül 1855). Bu hattın bir kısmı denizaltından gidiyordu. Kırım’dan İstanbul’a gönderilen ilk haber Malakof Zaferinden sonra, Sivastopol’ün zaptı haberi idi. 
Osmanlı Devleti’nde telgraf hatları hızla geliştirilerek, 1870 senesine kadar yaklaşık 36.000 kilometrelik bir hat döşendi. Dünyâ devletleri arasında beşinci sıraya ulaştı. Bugünkü Beykoz Kasrı (1854) ve Küçüksu Kasrı (1856), Dolmabahçe Sarayı (1856), Sultan Abdülmecîd’in saltanatı zamânında yaptırılmıştır. Ayrıca İstanbul’un bir çok yerinde çeşmeler yaptırıp, eski eserleri tamir ettirmiştir. 
Annesi Bezmi âlem Vâlide Sultan, 1845’de Yenibahçe’de Gurebâ Hastahânesi’ni, Dolmabahçe’de Vâlide Camiini, Bakırcılar’da Bâyezîd Kulesi önünde büyük sultanî Lisesi’ni ve bir çok mescid ve çeşme yaptırmıştır.

25 Haziran 1867’de vefat etti. Atası Yavuz Sultan Selim Han’ın türbesinin yanına defnedildi. Türbesinin yüksekliğinin Yavuz Sultan Selim türbesinden yüksek olmamasını vasiyet etti.
Kânûnî Sultan Süleymân Osmanlı sultanlarının onuncusu ve İslâm halîfelerinin yetmiş beşincisi. Yavuz Sultan Selim Han’ın oğlu. 27 Nisan 1495’te Trabzon’da Âişe Hafsa Sultan’dan doğdu. Kânûnî Sultan Süleymân doğduğu zaman, Süleymân ismi, Kur’ânı kerîm açılarak verildi. Neml sûresi otuzuncu âyeti kerîmesinde geçen Hazreti Süleymân’ın isminden alındı. Kânûnî lakabıyla meşhur oldu. Avrupalılar Büyük Türk ve Muhteşem Süleymân lakaplarını verdiler.

Kânûnî Sultan Süleymân, babasından devraldığı 6.557.000 km2 Osmanlı toprağını, yaptığı fetihlerle 14.893.000 km2’ye ulaştırdı. Batıda Almanya içlerine kadar fetihler yapılırken, doğuda Hazar denizine ulaşıldı. 

TürkiyeOrta Asya birleşmesi siyâseti yanında, bütün Arabistan, Ortadoğu dâhil, Hind Okyanusunda, Umman Denizi, Basra körfezi, Kızıldeniz’e ve Kuzey Afrika’dan Atlas Okyanusuna ulaşıldı. "Türk asrı" denilen on altıncı asırda, Osmanlı Devleti’nin sultânı Süleyman Hân’ın, dünyânın bütün kralları ve beylerine karşı yüksek otoritesi vardı. 

Roma-Cermen imparatorluğu, Portekiz, İspanya, Fransa, Milano, Napoli, Papalık, Ceneviz, Venedik, Macaristan, Avusturya, Lehistan, Rus Knezleri, Safevî, Gürgâniye, Özbek devleti, ile münâsebetlerde bulunuldu. Dünyânın her tarafındaki Müslümanlarla irtibat kurulup, dertlerine derman olunarak, yardımlarına koşuldu. İspanya’daki Endülüs Müslümanları, Hıristiyanların zulmünden kurtarılıp, Kuzey Afrika’ya ve Osmanlı topraklarına taşındı.
Âlimlere Çok Kıymet Verirdi
Kânûnî Sultan Süleymân Han, âlimler ile Allah dostlarına çok hürmet eder, her birine hâllerine göre İzzet ve ikramlarda bulunurdu. Sünbül Efendi ve talebesi Merkez Efendi’ye, "Ubeydullahı Ahrâr" hazretlerinin halîfelerinden "Baba Haydar"a ve İstanbul’daki diğer evliyaya çok hürmet gösterirdi, ömrünün sonuna doğru "Nûreddînzâde Muslihiddîn Efendi"yi yanından hiç ayırmaz olmuştu. "Âlimlere danışmadan hiç bir iş yapmaz, Allah dostlarının nazarlarını üzerinden eksik etmezdi". Âlimler için medreseler, evliya için tekkeler yaptırır, fethettiği yerleri câmilerle mâmur ederdi. Devrinde kültür ve sanat faaliyetleri doruk noktasındaydı. İlim, kültür ve sanat müesseselerinde, Kânûnî’nin himayesinde kıymetli şahsiyetler yetişip, herbiri eşsiz eserler verdiler. 

Devrinde yetişen tefsîr, hadîs, fıkıh ve diğer İslâm ilimlerinde Ahmed İbni Kemâl Paşa, Ebüssü’ûd Efendi, Zenbilli Ali Cemâlî Efendi, Taşköprüzâde, Kınalızâde Ali Efendi, Celâlzâde Mustafa Bey, Halebî İbrahim Efendi, Coğrafyada; Pîri Reis ve Seydi Ali Reis ile Anadolu atlası sahibi Matrakçı Nasûh, hattatlıkta; şeyh Hamdullah’ın oğulları ve talebeleri meşhurdu. Şiirde "Sultânüşşuarâ" Bâkî Efendi’nin üstünlüğünü herkes kabul ederdi.

Sultan Süleymân Han devrinde, Osmanlı Devleti’nin kara ve deniz ordusu dünyâda birinci idi. Ordunun gelişmesi ve dünyânın tek gücü hâline gelmesi için, elinden geleni yaptı. Askerleri tarafından çok sevildi.
Devrinde el sanatları ve ticâret gelişmiş olup, çiftçilik, çini, ayna, hakkaklık ve dokuma sanatı çok ileri seviyedeydi.
Kânûnî, kültürle ilgili meselelere önem verirdi. Osmanlı Devleti’nde ilk şuarâ tezkireleri onun adına yazıldı. Birinci sınıf bir şâir olup, hassas bir kalbe sâhipti. Muhibbî mahlası ile çok güzel şiirler yazdı. Şiirlerinden bir kısmı dîvânında toplandı. Ömrünü harp meydanlarında geçirmesine rağmen asrındaki şâirlerden daha çok şiir yazdı. Dîvân’ındaki gazellerin sayısı üç bine yaklaşır ve Zâtî’den sonra ikinci gelir.
Pek çok hayrat ve iyilikleri olan Kânûnî Süleymân Han, îmâr faaliyetleriyle de uğraştı. Türk mîmarîsinin ölmez eserleri olan; câmiler, medreseler inşâ ettirdi. Bir çok ata yâdigârını da yeni baştan yapılır şekilde tâmir ettirdi. En muhteşem eser, şüphesiz Mîmâr Sinan tarafından yapılan Süleymâniye Külliyesi’dir. Halk arasında yaygın olan şu sözler gerçeğin tam ifadesidir:

"Süleymâniye’nin sahibi Süleymân, mîmârı Sinan, hamuru îmândır." Fâtih Sultan Mehmed Han’ın kurduğu Sahnı semân medreselerinin ilmî bütünlüğünü tamamlamak, Süleymâniye Câmii ve Külliyesi’ne nasîb olmuştur. İstanbul’un yedi tepesinden birinin üstünde kurulan Süleymâniye Külliyesi, câmii şerîf, tıp fakültesi, dört medrese, mülâzimler medresesi, dârülhadîs, hastahâne, imâret, tabhâne, dârül kurrâ ve türbelerden meydana gelmiştir.

Yaptırdığı diğer câmilerden bâzıları ise şunlardır: 

Yavuz Selim Camii, Şehzâde ve Cihangir câmileri Üsküdar ve Edirnekapı Mihrimah Sultan camileri. Avrat pazarındaki Hürrem Sultan Câmii, Rodos’ta adı ile anılan bir câmi ve Anadolu, Rumeli ve Adalarda muhteşem câmiler, ayrıca memleketin her yerinde medreseler hastahâneler, yollar, köprüler yaptırmıştır.
Bağdat’ı fethedince; İmâmı Âzam’ın türbesini tamir ettirerek yanına bir cami ve imâret yaptırdı. Abdülkâdiri Geylânî’nin, türbesi yanındaki câmiyi tâmir ettirerek, ihya etti. Konya’daki Mevlânâ türbesinin yanına, iki minâreli bir câmi ve dervişlerin ikâmetleri için odalar ve fakirler için imâretler yaptırdı. EskişehirSeyidbattalgâzî kasabasında büyük bir tekke, bir cami, bir medrese, fukara ve gurebâ için imaret yaptırdı. Mekke’de dört mezhep için Osmanlı tarzında medreseler inşâ ettirdi. Abbasî halîfelerinden Hârûn Reşîd’in hanımı Zübeyde tarafından, Mekke’de yaptırılan ve harâb hâle gelen su yollarını yeniden yaptırdı.

Kânûnî Sultan Süleymân’ın, Gülbahar Hâtun ve Hürrem Sultan isminde iki hanımı vardı. Bu hanımlarından Abdullah, Murâd, Mahmûd, Mustafa, Mehmed, Cihangir, Bâyezîd, Selim isimlerinde sekiz oğlu ve Mihrimah Sultan isimli bir kızı olmuştur. Kanuni Sultan Süleyman 1556 yılında Zigatvar Seferinde vefat etti.
Sultan İbrahim Han Os­man­lı padişah­la­rı­nın on se­ki­zin­ci­si ve sek­sen üçün­cü İs­lâm ha­lî­fe­si. Sul­tan Bi­rin­ci Ah­med Han’ın oğ­lu olup, 5 Ka­sım 1615 Per­şem­be gü­nü Mah­pey­ker (Kö­sem) Sul­tan’dan doğ­du. Sa­ray­da iyi bir tah­sil gör­dü. Ağa­be­yi Sul­tan Dör­dün­cü Mu­râd’ın ölü­mün­de, ha­yat­ta ka­lan tek Os­man­lı Şeh­zâ­de­siy­di. Ağa­be­yi­nin genç yaş­ta ölü­mü­ne bir tür­lü ina­na­ma­dı. An­ne­si­ne ve pa­şa­la­ra;

"- Al­la­hü teâ­lâ pa­di­şah kar­de­şi­min