Yazdığı konuştuğunda, konuştuğu yazdığında; okuduğu söylediğinde, söylediği okuduğunda bir başka dil oluyor, bir başka lügatleniyor. Radyoda, televizyonda duyduğu dili hayatında bulamıyor; evinde, sokakta konuştuğunu da onlarda kaybediyor.
İşte bu kargaşa tablosu içinde, “Türk münevverlerinin dil mes’elesinde tavrı” diye bir mes’ele bütün ağırlığı ile ortaya çıkar. Tasfiye hareketini, uydurmacılığı hiçbir suretle kabullenmeyenleri, ona teslim olmak istemeyenleri bir tarafa bırakırsak, okumuş kesimin dil mes’elesinde sahnelenen başlıca tip ve davranışları şunlardır:
En başta gelen, en sâri olan, dil “züppeliği”, arı dil “snobizmidir”. Bir kısım “aydın”, modern görünmek, çağa ayak uydurmuş gözükmek psikozu ile tasfiyenin dilini, kendilerini alışılmıştan, eski sayılandan uzak yeni ve ileri göstermeği sağlayan bir hususi lehçe gibi benimsemiştir. Onda düşünce kofluklarını, fikir sathîliklerini bu moda lügatin getirdiği kelimelerin cilâ ve örtüsü ile ambalajlamak imkânını da görmüşlerdir. Bu lehçenin lügatine sık sık başvurmak, bilgi ve fikir boşluklarını kamufle etmekten başka, söylenen ve yazılanları yeni diye satmağa da yaradığından çok revaçta bir tutum olmuştur.
Psikoz!
Eski ve geri görünmemek için yeni ve moda kelimeleri kullanmak psikozu, bugün cemiyetimizde zihinleri çok geniş ölçüde tesiri altına almıştır. Bunun tezâhürlerini yeni ve eski her nesilden pek çok kimsede değişik derecelerde görmekteyiz. Eski nesillerdekilerden bu psikozun içine girmiş olanların sayısı hiç de az değildir. Görmüş oldukları dil terbiyesi, dil kültürleri bakımından yeni nesillerden farklı durumda bulunan yaş ve seviyedeki kimselerin kendilerini bu psikoza kaptırmaları:
Kendini yeniye beğendirmek, kendini yeni kabul ettirmek, gençlerin adamı olmak, onların benimsedikleri kimse kalmak; yâni, hep yeni olmak, her zaman yeni kalmak, dâimâ yeninin içinde bulunmak gibi bir nevi nefis koruması ihtiyacından da kaynaklanmaktadır. Delikanlı görünmek heveslisi ak saçlının en aşırı spor kıyafetlere özenmesi, en göz alıcı modalara bürünmesi neyse, bu da ona benzer.
Yeniyi benimsemiş çevreye onu taklid ederek, ona benzemeğe çalışarak hoş görünmek zihniyeti aynı zamanda bir tavizci tavrın da ifadesi oluyor. Bu noktadan bir tavizcilik, pek çok münevverimizde görülen yaygın bir tutumdur. Yazının, sözün şurasında-burasında moda, yeni çıkma, uydurma kelimeleri bulundurmakla belirli bir çevreyi memnun etmek, bu suretle o taraftan gelebilecek bazı tepkilerden kendisini masûn tutmak, bu tavrın esâsını teşkil eder.
Yeninin, o çevrenin rağbet etmediğinin, hoş karşılamadığının yerine, moda olanın kullanılması ile hiç değilse zevâhir kurtarılmış olmaktadır. Bir çoğu, yeni lehçenin, samimi olarak benimsemediği lügatine bu yoldan hep taviz vermiştir. Vaziyet almaları, dil mes’elesinde inandıkları hakikatleri müdâfaa etmeleri gerekenler, baskı gruplarının mevcudiyeti dolayısıyla susmuşlar, rahatlarının kaçmaması için, yapılana karşı çıkmak yerine, böyle taviz yolunu seçerek teslimiyet göstermişlerdir.
Bazı kimselerde ise alınmış herhangi bir seçik tavırdan çok, zihin insicamsızlığı kendini gösterir. Söz gelişi yüksek mevkide bir yetkilidir. Dildeki gidişattan şikâyetçi olduğunu söyler. Hattâ bir dil akademisinin mevcud olmamasına esef eder. Bunun kurulması için harekete geçileceğini söyler, fakat bu arada bütün şikâyet mevzuu olan kelimeleri de kullanmaktan geri kalmaz:
“Zorunlu” der, “bu nedenle” der, “kuşkusuz” der, “olanak”, “olasılık”, “uygarlık düzeyi” diye çeşitli sözler, ifadesinde dizim dizim sıralanır. Burada bir düşünce insicamsızlığı bahis konusudur. Bununla mâlûl okumuşumuz maalesef az değil; en önde gelen makamlardan alt kademelere kadar her kesimde, hem de dilciler arasında ona sık sık rastlamak mümkündür.