
Ancak tarih, ders kitaplarındaki bu keskin şablonlardan çok daha karmaşık ve şaşırtıcıdır. Sultan Abdülhamid’e en sert, tavizsiz ve organize muhalefeti yürütenlerin başında, "İslamcılar" ile bazı "sarıklılar" geliyordu. İslamcı tabiri, münhasıran modernistleri ve dini siyasetlerine alet kılanları ifade eder.
Sultan’a muhalefet eden cepheye bakıldığında, sıradan isimlerle değil, bugünki kültür ve din dünyasının köşe taşlarını teşkil eden figürlerle karşılaşılır. Yeni devirde bunlar el üstünde tutulduğu için sanki herkes Sultan Hamid’e muhalifmiş gibi bir tasavvur hasıl olmuştur. İstiklal Marşı Şairi Mehmet Âkif Ersoy, cumhuriyet müfessiri Elmalılı Hamdi Yazır, Sadrazam Prens Said Halim Paşa, Filibeli Ahmed Hilmi, Adanalı Hayret, Hoca Kadri, Eşref Edip, Tahir Mevlevi, Manastırlı İsmail Hakkı, Mahmud Esad, Mısırlı Ferid Vecdi gibi yazarlar, bu muhalefetin en ön saflarındaydı. Mahir İz, Manastırlı’nın bir gün Ayasofya vaazında İttihatçıları övdükten sonra kürsüden inerken düşüp ayağını kırmasını, cemaatin ilahi ceza olarak gördüğünü söyler.
Sırat-ı Müstakim ve Sebilürreşad mecmuaları, İslamcıların 33 senedir içlerinde birikmiş kin ve nefreti kustukları birer tas vazifesi görmüştür. Öyle ki bu isimler sadece tenkit yapmakla kalmıyor, İttihat ve Terakki Cemiyeti ile paralellik arz eden mecmua, gazeteler ve kürsüler vasıtasıyla Padişah’a karşı çok ağır bir amme efkârı hasıl etmeye çalışıyorlardı. Sultan Abdülhamid’in tahttan indirilme fetvasını o zaman mebus olan Elmalılı Hamdi Yazır yazmıştı. Sarıklı mebuslardan Asım Yörük de kendisine destek vermişti.
Zamanın müceddidi
Bunun haricinde ulemanın ve meşayihin büyük ekseriyeti ile Padişah’ın arası gayet iyiydi. Hepsine hürmet ve riayet göstermiştir. Onlar da kendisine sadakatten ayrılmamış; hal’inde ise ellerinden bir şey gelmemiştir. Tekkeler ekseri kendisi de tasavvuf ehli olan Padişah’a arka çıkmışlardır. Mesela Seyyid Fehim Arvasi hazretleri vefatından birkaç gün evvel (1896), “İslâm, Abdülhamid Han ile kâimdir” buyurmuştur.
Hindistanlı şeyh Zeyd Farukî, Makamat-i Ahyar kitabında babası Müceddidi şeyhi Ebulhayr Farukî’nin bir gün peygamberimizi rüyada üzüntülü gördüğünü, sebebini sorduğunda, “Türkler benim halifemi bugün makamından ayırdılar. Bunun cezasını çok acı çekeceklerdir” buyurduğunu anlatıyor.
Lübnanlı Yusuf Nebhanî, Hindli Mevlevî Hâfız Abdülcemîl, Lübnanlı Seyyid Hüseyn Cisr, Mekke müftüsü Seyyid Ahmed Zeynî Dahlân, Rahmedullah Hindî gibi ulema, Gümüşhanevî, Seyyid Abdülhakîm Efendi, Şamlı Salih Müneyyir Rifai, Trabluslu Zafir Şazeli, Halebli Ebülhüda Sayyadi, Ahıskalı Ali Haydar Efendi, Silistreli Süleyman Efendi, Şerefeddin Dağıstanî, Muhammed Küfrevî gibi meşayih, hep Sultan Hamid’i övmüşler yahut iyi münasebet içinde olmuşlardır. Hatta Abdurrahman Tâhî, manen kendisine lütfedilen mücedditlik makamının, zamanın halifesi olan Sultan Abdülhamid’e verilmesi için niyazda bulunmuştur.
Çok âlimler, Padişah’ı zamanın müceddidi kabul etmiştir. O devirde yazılan kitapların hepsi Padişah’a övgülerle doludur. Korkudan denirse, hal’inden sonra da kendisini hayırla andılar.