Cinque Terre
Konya ve Bursa'dan Balkanlara Gönül Köprüsü Muhsin Meriç
B
ursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe’nin desteğiyle yürüyen ve hayati önemi hâiz bir çalışma olan "Balkanlar’la İşbirliği" Projesi’nin "balkanisbirligi.org" Yürütme Kurulu’nu Priştina’da karşılayan heyette bulunan Kosova Gençlik Konseyi Başkanı Mensur Morina’dan Kosova’daki son durumları, siyasi çalkantıları, Sırbistan’la ilişkilerin seyrini, ekonomiyi, sivil toplum faaliyetlerini sıcağı sıcağına dinledim. Ben ısrarla Kosova’yı sormama rağmen o ısrarla sözü Türkiye’ye ve Başbakan Erdoğan’a getirerek;

“Başbakan’ın seçimleri kazanması sizin için çok önemli olabilir, bizim için çok daha önemli. Erdoğan’ın kaybetmesi Kosova için felaket olur”
dedi. 

Konya-Sancak İrtibatı ve Mehir Vakfı

Priştina’dan Mehmed Âkif Ersoy’un memleketi İpek yoluyla Sancak’ın kalbi Rojaye’ye doğru yola çıkarken Boşnak Kültür Derneği’nin gayretli isimlerinden Enes Falya “Rojayeliler size güzel sürprizler hazırladı” müjdesini verirken son zamanlarda Türkiye’yi kaos ve keşmekeşe sürüklemek için akıl almaz tertipler peşinde koşan yapıların Balkanlar’da çevirdikleri dümenleri de bir bir sıralıyordu.

Şimdilerde Karadağ sınırları içinde kalan ve nüfusunun yüzde doksandan fazlasının Müslüman olduğu güzel Rojaye’ye karlı tepeleri aşıp ulaştığımızda Konya’dan Sancak’a kurulan muhabbet köprüsünün ne kadar kıymetli olduğunu da çok iyi anlamıştık. 

Bugüne kadar on bin çifti evlendiren Konya merkezli Mehir Vakfı, Balkan İşbirliği Projesi ile oluşturulan stratejik planlama çerçevesinde, altı ay önce Rojaye’de maddî durumu müsait olmayan yirmi çifti evlendirmeye karar vermişti. Güzel insan Mustafa Özdemir başkanlığındaki Mehir Vakfı ve Cengiz Çivi başkanlığındaki Genç Mehir’in samimi çabaları ve Kızılay’ın desteğiyle 20 çiftin düğün malzemelerinden oluşan iki TIR, bizden çok önce Rojaye’ye ulaşmış ve eşyalar evlere yerleştirilmişti bile.  Mehir Vakfı’nın cesur ve hamiyetperver mensupları bu hayırlı işleriyle bölgede de güzel bir ittifakın, kardeşlik havasının oluşmasına katkıda bulundular. Konyalı dostlarla karşılaştığımızda yüzlerinde laf değil iş üretmenin haklı gururu ve sevinci vardı.  

Bizim için küçük ama bölge için büyük bu projenin oluşturduğu güzel havayı, Başbakan Erdoğan’ın sesinden Mülk Sûresi’nin dinlenmesiyle başlayan ve dualarla sona eren düğünde yapılan konuşmalardan ve Rojayelilerin gözlerindeki heyecandan okumak mümkündü.  "Bir halkın iradesinin elinden alınmasının ne demek olduğunu en iyi biz biliriz” diyen bölge müftüsünün şu sözleri Rojayelilerin hissiyatına tercüman oluyordu: 

“Bugünlerde Erdoğan aleyhine oynanan oyunları gayet açık görüyoruz ve ona ve Türkiye’ye dua ediyoruz. Erdoğan sadece Türkiye’nin değil, İslam Dünyası’nın lideridir.” 


Başlık Yazar
Üsküp Diyarbakır Hattı Rahim Er
Üsküp Diyarbakır Hattı Rahim Er
Dimetoka'dan Yanya'ya Taha Kılınç
Fatih'in Mirası: Bosna Hersek Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Türk Akıncıları Avrupa İçlerinde Yılmaz Öztuna
Eski Vatan İbrahima Tenekeci
Arnavut sadrazamlarımız Arnavut vatandaşlarımız Yavuz Bülent Bâkiler
Bosna’ya Peyzaj Seyretmek, Fotoğraf Çektirmek İçin Gidilmez Ahmet Doğan İlbey
Balkanlar Kuşatma Altında Prof. Dr. Ebubekir Sofuoğlu
Taştan Dantel:"Poçitel" İrfan Özfatura
Balkan Harbi'nde Isimsiz Bir Kahraman: Kırcaalili Murat Ağa Fuat Balkan
Geçen Asrın Sonunda Bosna’da Neler Oldu? Prof. Dr. M. Şerefettin Canda
Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa'nın Esareti Mahmud Talat Bey
Unuttuğumuz Osmanlı Diyarı: Karadağ İrfan Özfatura
Çıkayım Gideyim Urumeli’ne Prof. Dr. Haluk Dursun
Balkanlardan 1879-1890 Göçleri Nedim İpek
Rumelili Dostlarımızı Tanıyalım Ayhan Demir
Rumeli’de Rus Mezalimi ve “Harmanlı Katliamı” Nedim İpek
Yahya Kemal’in Kaleminden “Tarihçe-i Vak’a-i Zağra” Yahya Kemal Beyatlı
Elveda Balkanlar İsmail Bilgin
Bir Tabiat Ve Tarih Harikası: Mostar Zekeriya Yılmaz
Unuttuğumuz Mora Türkleri Doç. Dr. Ali Fuat Örenç
Yücel Şehitleri Unutulmamalı Ayhan Demir
Kosova’da Türk Kültürü Prof.Dr. Ahmet Haluk Dursun
Türk Çınarının Balkanlar’daki Yaprağı: Pomaklar Hakkı Dinç
Ş
u zümrüt ormanların örttüğü, berrak derelerin serinlettiği toprak parçasında kendine göre bir hayat tarzı kuran, bir kültür oluşturan bu insanlar, kimdi?Osmanlı’dan bir – bir buçuk asır önce buralara gelip yerleşmiş olan bu insanların geçmişine bir göz atalım:

Tarihçilere göre bunlar, Kıpçak (Kuman) Türkleridir. Kıpçak adı Oğuz Destanı’nda geçen “kapçak” tan gelmektedir. “Kapçak” “ağaç kabuğu” anlamındadır. Kıpçaklar, Batı Göktürklerin bir koludur. Asıl yurtları Orta Asya’daki Balkaş ile İrtiş arasındaki bölgeydi. Siyasi ve iktisadi sebeplerle batıya geç ettiler. Karadeniz’in kuzeyinde, geniş bir bölgeye hakim oldular. 1098 – 1241 yılları arasında hüküm süren Kıpçak Hanlığı’nı kurdular.

Sert mizaçlı, ciddi insanlardı. Ruslarla savaşarak Tuna ağzına kadar yayıldılar. Rusların Karadeniz kısına inmelerine mani oldular, soğuk Sibirya topraklarına adeta hapsettiler.Lehistan’a girdiler. Rus, Bizans ve Gürcistan topraklarına akınlar yaparlardı. Büyük Selçuklu ve Harzemşahlar ile münasebet kurmuşlardı.
 Kıpçak çocukları on üçüncü yüzyılda Mısır’a getirilip askeri kışlalarda yetiştirilerek Eyyübi ordusunda vazife aldılar. Ordu kumandanlığına kadar yükselenler oldu.Kıpçakların hakimiyetine, doğudan gelen Moğollar 1241 yılında son verdi.Karadeniz kıyıları, Macaristan ve Romanya’da yaşayan Kıpçakların dili Türkçe’dir. Kıpçak Türkçesi (Lehçesi) ile konuşurlardı. Kıpçakça çok yaygın bir dildi. Romen devletinin kurucusunun adı olan “Basar-aba” Kıpçakça’dan kalmadır.

İtalyan ve Alman misyonerlerin hazırladığı Codeş Cumanicus, Kıpçakça sözlük ve dilbilgisi kitabıdır. İçinde ilahiler de vardır. Kıpçak Türkçesinin çok kıymetli bir eseridir. Bu sözlük Venedik’te Saint Marcus Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.Kıpçak, on birinci yüzyılda Müslüman olmuşlardı. Müslüman olmadan önce eski Türk inanışı olan Şamanizm’e inanıyorlardı. Şamanist idiler.

Kıpçaklar, aslında büyük bir Türk koludur. Tatarların bir kısmı, Kazaklar, Nogayar, Kırgızlar ve Özbekler, Kıpçak halkları olarak kabul edilmektedir. Özbekistan’ın doğusunda yer alan Fergana Vadisi’nde yaşayanlar, halen kendilerine “renkli, sarışın” anlamında “Kuman” demişlerdir.

Moğal baskısı ile hakimiyetini ve eski gücünü kaybeden Kumanlardan bir kol, Balkanlar’a, Rodop Dağları’nın güneyine gelip, orasını vatan edindi.Bizim konu ettiğimiz Drama civarındaki Leştan ve etrafındaki köylülerin Osmanlı’dan önceki hayat hikayesi kısaca böyledir. 

Orhan Bey zamanında Rumeli’ye ayak basan Osmanlı Devlet’inin, artık asırlar sürecek olan batı maratonu başlamış oldu. Aslında bütün Türk tarihinin özeti iki kelime ile ifade edilebilir:

I. Murat Han, Gazi Evrenos bey’i Gümülcine ve ona bağlı yerlerin zaptı için görevlendirdi. Gazi Evrenos Bey, buyruğu yerine getirdi. 1362 yılında Gümülcine ve Vardar’ı zaptetti. 

Osmanlı askeri, Balkanlar’da yayıldıkça eskiden beri orada yaşayan Türklerle (Kumanlarla) karşılaştılar. Bu buluşma, kurumuş toprak ile yağmurun kavuşup kaynaşması gibi teklifsiz, kendiliğinden ve bir o kadar da bereketli oldu. Oradaki Türkler, sanki yeniden can buldu. Bir sinerji oluştu.

Osmanlı ordusuna hiçbir yardımı esirgemeyen Müslüman Kuman Türkleri, daha sonraki yıllarda Türkiye’den buralara gelip iskân edilen Yörük Türklerine de çok yardımcı oldular.

Kumanlar, gerek Osmanlı askerine ve gerekse Yörüklere devamlı yardım ettikleri için Bulgarlar ve Sırplar bunlara “yardımcı” lakabını taktılar. Sırpça’da “pomaga” “yardımcı” demektir. “Pomaga” zamanla “Pomak” şeklinde söylendi.  Böylece, o bölgedeki Kuman Türklerinin adı “Pomak” oldu. 

Pomaklar, beş yüz elli yıldan çok süren Osmanlı döneminde, her hal ve durumda Osmanlı’ya sadıkane hizmet etmişlerdir. 
Rodos'da Namaz Prof. Dr.A. Halük Dursun Teknemiz tarihi limanından içeri girip demir atınca gözlerimle Rodos’un camilerini aradım, minarelerini bulmaya çalıştım. Ama hayret, Rodos’ta benim bildiğim çok cami olmasına  rağmen, şehrin siluetinde minare göze çarpmıyordu. Karaya çıkıp, öğle namazı vakti minaresiz bir caminin avlusuna girdim. Avluda turist  oldukları kıyafetlerinden belli olan insanlar dolaşıyor, resimler çekiyorlardı. Camiin açık  kapısı önünde bir adam oturmuş, gelenleri karşılıyordu. Ben de adama, yöneldim ve doğrudan,
-  ‘‘Selamün aleykum’’ dedim. Adam, hararetle selamımı aldı ve hemen arkasından  sordu:
- ‘‘Nerelisiniz?’’ İstanbul’dan geldiğimi duyar duymaz yüzündeki ifade yumuşadı ve kendini tanıttı: 
- ‘‘Ben de bu camiin imamıyım ve Gümülcineliyim.’’ Camiin ibadete açık ve cemaatin olup olmadığını, ezan okunup okunmadığını sordum. 
- ‘‘Cami, turistlerin ziyaretine  serbest, müezzin de ben de burada bekliyorum. Namaz kılacak cemaat bulursak, kılıyoruz.’’  dedi. 
Öğle namazı vaktinin geldiğini, büğün ne olacağını sorduğumda aslında sadece cuma namazlarını cemaatle kıldıklarını; ama bazen Türkiye’den ve Müslüman ülkelerden ziyarete  gelen türistlerin isteği olursa cemaatle vakit namazı da kılabileceklerini söyledi. Biz  konuşurken yeni abdest almış olduğu anlaşılan çok yaşlı bir kişi de yanımıza yaklaştı. O da  müezzin efendiymiş. Evet, artık imam, müezzin ve ben üç kişi olmuştuk. İstersek bir küçük  cemaat yapabilirdik. Bu teklifimi onlara aktardım. 
Müezzin efendi, 
- ‘‘Şimdi bir Arap geldi  abdest alıyor, belki o da kılmak ister.’’ dedi. O Arap kardeşimizi de bekledik. Sonra ben  müezzin efendiye çekinerek, 
- ‘‘Eğer mahzuru yoksa ezanı dışarıda yüksek sesle okuyup okuyamayacağını’’ sordum. Yüzüme bakıp, 
- ‘‘Müezzinin vazifesi ezan okumak, hazır cemaat  de bulduktan sonra okumaz mıyım?’’ dedi. Sonra da yaşından beklenmeyecek kadar gür bir  sesle ‘‘Ezan-ı Muhammedi’’yi Rodos semalarında yankılattı. 
Tüylerimiz diken diken olmuştu. Turistler şaşkınlıkla bizi izliyorlardı. Gümülcineli Türk bir  imam, Rodos’un yerlisi bir müezzin, İstanbul’dan gelme bir cemaat ve onlarla beraber bir  Arap. Hep birlikte namaza durduk. Arkamızdan flaşlar patlıyor, turistler geri planda bizi seyrediyordu. İmam efendi namazdan sonra uzunca bir süre Kur’an- ı Kerim okudu ve  sonunda Türkçe bir dua yaptı. Birbirimizi tebrik ederken, Arap kardeşimize,
- ‘‘Sen  nereliydin?’’ diye sorduk. 
- ‘‘Dimyatlıyım. Dimyat’ı bilir misiniz?’’ dedi. Aman Allah’ım,  Dimyat’ı bilmez miyiz?.. Hem de Rodos’ta, Dimyat’ı bilmez miyiz?..
Osmanlı, Rodos’a sefer yapacağı zaman donanmanın bir kısmı Mısır’ın Dimyat Limanı’ndan, diğer kısmı da İstanbul’dan sefere çıkardı. Aman ya Rabb’im şu işe bak! Aradan yüzlerce yıl geçmiş, şimdi Rodos Camii’nde iki Müslüman cemaat olmuş. Biri Dimyatlı biri de İstanbullu...
Ben ki, Kızıldeniz’den Adriyatik’e kadar Osmanlı coğrafyasını dolaşmış ecdad yadigarı nice  mabedde namaz kılmışım. Hatta sadece camide değil, Tuna kıyısında, Estergon Kal’asının  burcunda bile namaza durmuşum. Fakat şu Rodos’taki namaz var ya, Rodos’taki cemaatin  havası var ya bir tarihçi olarak bana neler yaşattı; beni nerelerden nerelere götürdü...
Balkan Harbinde Bulgarların Türkleri Hıristiyanlaştırma Politikası Prof. Dr. Justin McCarthy Balkan savaşları boyunca Bulgarlar, zapt ettikleri bölgelerin halklarını zorla Bulgar Ortodoks Kilisesine bağlamak politikası güttüler. Müslümanlar için din değiştirmek çok daha zordu. Bir Türk Müslümanı dinini değiştirmekle atalarını reddetmiş oluyor, âdetlerinin birçoğundan vazgeçiyor, eski diniyle birlikte etnik kimliğini ve ailesini de inkâr etmiş oluyordu. Vaftiz edilmek, inançlı bir Müslümanın nazarında, sonsuza dek lanetlenmek demekti.  Bu sebeple Müslümanların din değiştirmesi tamamen zora dayanıyordu. Yahudi ve Müslümanların 15. yüzyılda İspanya'da başlarından geçtiği gibi, Balkan Müslümanları da zorla din değiştirmek ihtimalinden kurtulmak için ellerinden geleni yaptılar. Elbette en çok başvurdukları çare kaçmaktı, fakat Bulgar birliklerinin gerisine düşmüş olanlar, dinini değiştirmekle ölüm arasında seçim yapmaya zorlanıyorlardı. Bulgarlar birçok Türk'ü dinini değiştirmeye zorladılar. Mesela Eski Kavala'nın bazı yörelerindeki zorla din değiştirtmek gayretleri, Türklerin kitle halinde Kavala şehrine göçmesine sebep oldu. Osmaniye'de ise sadece dinini değiştiren Türkler ölümden kurtuldular. Bulgarların dinini değiştirmeye özel gayret gösterdiği topluluk ise Rodop Dağlarında yaşayan Pomaklar oldu. Pomaklar yüzlerce yıl önce İslamiyet'i kabul etmiş, Slav dili konuşan Müslümanlardı. Fakat Bulgar komşularıyla ortak olan âdetlerinin çoğunu muhafaza etmişlerdi. Onları, Bulgar kimliğinden ayıran sadece İslamiyet olduğuna göre, din değişimine zorlanmak için adaydılar. Pomak halkını Hristiyanlığı kucaklamaya teşvik etmek için" Pomak köylerine silahlı asker ve komitacılar eşliğinde Bulgar Ortodoks papazları yollandı. İşte din değiştirtmek için kullanılan yöntemlerden birisi: Maléche yaylasındaki Pechtchévo'da özel bir komite kuruldu. Bu komitenin başkanlığına Bulgar kaymakam yardımcısı Chatoyev getirildi. Üyeleri arasında Bulgar okulların müdürü John İngilisov ve kaymakam yardımcısının kardeşi olan Papaz Chatoyev bulunuyordu. Bu komite, Maléche'nin bütün Müslümanlarına Hristiyanlığı kabul ettirmekle görevlendirildi. Eski mavzerler ve sopalarla silahlandırılan yerli halktan 400 köylü, bu komitenin emriyle, komşu köylerdeki Türklere saldırıp onları zorla Verovo'daki kiliseye tıktılar. Bu insanların hepsi, hapsedildikleri kilisede vaftiz edildiler. İşte bir başka örnek: Müslümanlar gruplara ayrıldılar. Bu grupların her birine, genellikle Bulgar tarihinde veya kilisesinde önem arz eden değişik isimler, vaftiz isimleri olarak tahsis edildi. Sonra bir piskopos yardımcısı {exarchist} bu grupların birinden diğerine dolaşarak, eşi emsali görülmemiş biçimde Hıristiyanlığın temel ilkelerini henüz öğrenmekte olan öğrencilerini birer birer önüne çekerek, bir eliyle alınlarına kutsal sudan serpip onları diğer eliyle ağızlarına soktuğu sosisi ısırmaya zorladı. Kutsal su vaftiz olunduğunu işaret ediyordu, sosis ise bu insanların Müslümanlığı inkâr ettiğini; çünkü Kur'an domuz eti yemeyi yasaklar. Din değiştirme töreni, ellerine tutuşturulan bir belgeyle son buluyordu. Fiyatı 1-3 Frank arasında değişen bu belge, İsa'nın vaftiz oluşunun resmi ile süslenmişti. Bugün Trakya'dan gelen bir arkadaşım bana, Makedonya'da gördüklerimin aynısının orada da yapıldığını söyledi ve yanında getirdiği iki adet vaftiz belgesini gösterdi. Arkadaşım bana, dini değiştirilen erkeklerin fes takmayı bırakmaya ve kadınların da sokakta yüzü açık olarak dolaşmaya zorlandığını da ilave etti.[1] Pomaklar ve Türklerin kendi dinlerine bağlılığı devam ettiğine göre, bu zoraki din değiştirmelerin uzun vadede başarılı olduğu söylenemez.
[1] Times gazetesinin Atina muhabirinin, 21 Ağustos tarihli mesajı (Carnegie, s.155 ve 156’da yayınlanmıştır). 
Osmanlılar Balkanlardan Çekilirken… Jerome ve Jean Tharaud Fransız gazeteci Jerome ve Jean Tharaud kardeşler, 1912 Balkan Savaşı sırasında, Aynaros Manastırlık Cumhuruyeti’nin başkenti Karyes’de idiler. Yunan ordusu bölgeye geliyor, Osmanlılar ise burayı terk ediyordu. Fransız gazeteciler burada yaşayan ortadoks Hristiyan ihtiyarları ve Osmanlı kaymakamından duyduklarını şöyle dile getiriyor:

“Bu akşam ihtiyarlar korosunu ateşli bir sabırsızlık sarmış. Yunan ordusu Selanik’e girdi! Donanma yakınlarda bir yerde! Yoksa gelirken Kunduriotis’in gemilerini mi gördüm? Yakında Aynaroz’a varacaklar mı? Esir dağ bugün mü yoksa yarın mı kurtarılacak? Birkaç gün içinde, birkaç saat içinde, beş yüz yıllık Türk egemenliği korkunç bir kabustan ibaret kalacak. ‘Beş asır!’ diye bağırıyor. Dini Meclis’in başkanı ve o esnada beni daha iyi ikna etmek için büyük değneğiyle yere vururken yüzü soluk pembe bir parıltıyla aydınlanıyor.

‘– Beş asırdır acı çekiyoruz! Bu kutsal toprağın, Juda ile beraber dünyanın en kutsal toprağının bir Osmanlı memurunun idaresi altında olmasının ayıbını taşıdığı beş asır! Bu Kutsal Dağ’ın Muhammed’e  haraç ödediği beş asır!.. Ama Bakire Meryem bizi korudu. İmtihan olma vaktimiz sona erdi. İslam’ın hakimiyeti bitti. Hristos Kazandı! Böyle olması gerekiyordu beyler! Ve onun gücüne bakın: Beş yüz yıl süren köleliği silmeye bir saat yetti!’

Bu düşünceyle ihtiyar keşişin yüzü bir tür vecd ile aydınlanıyor. Divanda oturan diğer yaşlılar, tasdik etmek için başlıklarını sallıyorlar ve gözlerinde parıldayan ümit ışığı bütün o yüzlere bir sarhoşluk ifadesi ve ağarmış sakallara hafif bir ahiret mutluluğu veriyor.

Hür olacaklar, bundan sonra daima azat edilmiş olacaklar! Peki ama kimden, Tanrım! Kutsal Dağ’daki varlığının bile hakaret addedildiği ve benim gidip konseyin çıkışında göreceğim meşhur Osmanlı yöneticisinden!

Ve ben, geçen gün Dulcigno kumsalında müezzinin okuduğu ezanı dinlediğim gibi burada bu kaymakamı ve daha sıradan ama onun da kendince bir asaleti olan şikayetini dinliyorum…”

Konuşmasının anlamı aşağı yukarı şöyle:

“Bakın bana. Yeteri kadar sefil miyim! Sultan’ın hâkimiyeti bu yörelerde sadece benim gibi zavallı sefiller tarafından temsil edildi! Etrafınıza bir göz atın; şu binlerce dindarı görün; manastırlarını ziyaret edin, onları bizzat kendiniz sorgulayın. Gerçekten şikayet edecekleri ne var ki? Onların kurallarına dokunduk mu, topraklarına el koyduk mu, haç çıkarmalarını yasakladık mı? Yüzyıllardır sürüp giden anayasalarında herhangi bir değişiklik yaptık mı?.. 

Batı’da hep söylenir. Türkler çok aşırı fanatiklerdir diye! İyi de hangi halk, sorarım size, hangi fatih burada yaşayan zavallı insanlara daha çok insanlık, hoşgörü ve dini müsamaha gösterdi? Bizim hukukumuz altında, Bizans imparatorlarının hukuku altındaki kadar hür, hatta daha da hür yaşadılar. Daha uzağa gitmeyelim, bizim egemenliğimiz altındayken, sizin Fransa’daki keşişlerinize, Avusturya’daki Katolik keşişlere ve şu çok Hristiyan İspanya’nın keşişlerine verdiğiniz sıkıntıdan yüz kez daha az sıkıntı çektiler… Haydi oradan mösyö! Onlar bizi arayacaklar. Yunan, Rus, Sırıp, Romen, Bulgar bütün bu keşişler birbirlerinden ölümüne nefret ediyorlar. Onları birleştiren yegane bağ, islam’a duydukları nefrettir. Biz buradan gittikten sora, birbirlerini yiyecekler. Ve bu bizim intikamımız ve haklılığımızın teyidi olacaktır, şayet buna ihtiyaç duysaydık…”

Kaymakam işte böyle söylüyor. Ve acaba haklı mı? Ama sözleri o kadar boşuna ki! O konuşuyor, ama donanma da yaklaşıyor. Mesele bu, inkar etmek mümkün değil. Ve günün birinde bugün olanın olması gerekmiyor muydu? Ne cevap vereceğimi bilemiyorum. Ona, İslam’ın bu evladına, artık kabullenmek zorundasınız demek bana mı düşüyor? O ise bunu benden daha iyi biliyor. Giderken, eliyle yerden bir avuç toz alarak kalbinin üstüne götürmek tarzındaki hoş selamını veriyor.

– Elveda mösyü, gezintinizin sonunda tekrar Karyes’ten geçerken beni artık göremeyeceksiniz.

Altında bütün bir alemin sona erişinin titreşimleri duyulan bu son derece sade sözler şüphesiz insanoğlunun bu en zarif veda hareketi, yüreğimin derinine işliyor. Ve birden bu zavallı memur, mağlub olmuş, güçsüz ve boyun eğilmiş asil Türkiye’nin bir hayali gibi görünüyor gözüme…

Ondan ayrılıyorum; O bu mavi odada daha kaç sigara içecek Yukarıda beş asırdır dalgalanan İslam’ın bayrağı daha kaç saniye akşam rüzgarında titreyecek?...
Rumeli'de İlk Türk Cumhuriyeti Ayhan Demir OBatı Trakya’nın yiğit evlatları, Karadağ, Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan’ın hep birlikte Osmanlı Devleti’ne kefen biçtikleri, 1878-1920 yılları arasında dört Türk Hükûmeti kurdular.  Bu hükûmetlerin ilki, Rodop Türkleri Hükûmeti idi. 1878’de Çirmen Kasabası’nda kurulan bu hükûmet, 20 Nisan 1886’ya kadar yaşayabildi.  İkinci hükûmet, Batı Trakya Geçici Hükûmeti’nin (Garbî Trakya Hükûmet-i Muvakkatesi) idi. 31 Ağustos 1913’te kurulan bu hükûmetin ömrü, sadece 55 gün oldu. Fakat çok önemli işlere imza attı. 15 Ekim 1919’da Fransız himayesinde kurulan Batı Trakya Hükûmeti ise 23 Mayıs 1920’ye kadar devam etmişti. Yunanlıların idareyi ele almasından sonra Hemetli Köyü’nde kurulan dördüncü hükûmet dekısa ömürlü oldu. Fakat bu hükûmette Harbiye Vekili olarak görev alan Yüzbaşı Fuat Balkan, Yunanlıların başına olmadık işler açmıştı. Fuat Balkan’ın başarılı işlerini bir başka yazıya bırakıp, Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’ne geri dönelim.   Osmanlı’nın Balkanlar’dan çekilmesi, diğer yerel Müslüman unsurlar gibi, Batı Trakya’daki ahaliyi de sahipsiz ve savunmasız bıraktı. Yunan ve Bulgar çeteleri, meydana gelen boşluğu yağma ve katliamlar eşliğinde, ‘fırsata’ dönüştürme gayretine girdiler. Bulgarlar, Birinci Balkan Harbi’nde, her ne kadar Çatalca önlerine kadar gelseler de, sonrasında işin şekli değişti. İkinci Balkan Harbi’nde, Balkan devletlerinin menfaat çatışmaları, Osmanlı birliklerine nefes aldırdı.  Edirne, Kırklareli ve Meriç Nehri’ne kadar olan topraklar, 23 Temmuz 1913’de geri alındı. Fakat Meriç’in batı yakasında kalan ve yüzde 85-90’ı Batı Trakya Türk’ü olan nüfusun durumu düşündürücüydü.  Yapılacak tek şey, bölgenin yönetimini yeniden ele almaktı.  Yeni hükûmetin temelleri, Koşukavak (16 Ağustos), Mestanlı (18 Ağustos) ve Kırcaali’nin (19 Ağustos) geri alınıp, yerel hükûmetler kurulmasıyla atıldı. Gümülcine de (31 Ağustos) geri alınınca, Batı Trakya Geçici Hükûmeti (Garbî Trakya Hükûmet-i Muvakkatesi) hayata geçirildi. Başkenti Gümülcine Başkenti Gümülcine olan Batı Trakya Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı’na Hoca Salih Efendi ve Genelkurmay Başkanlığı’na Piyade Kurmay Binbaşı Süleyman Askeri getirildi. Yönetimde, 9 kişi daha yer alıyordu. Fakat asıl yetkili, Süleyman Askeri’de idi.  25 Eylül 1913’de tam bağımsızlığını ilan eden Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti (Garbî Trakya Hükûmet-i Müstakilesi), Güneybatı Kafkas (Kars) Cumhuriyeti’nden 5 yıl ve Türkiye Cumhuriyeti’nden 10 yıl önce olmak üzere, tarihteki ilk ‘Türk Cumhuriyeti’ unvanına da sahip oldu.  Gelişmeleri yakından takip eden Atina yönetimi, Osmanlı’nın Bulgaristan ile yakınlaşmasını engellemek adına, 2 Ekim 1913’de Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’ni tanıdı ve Dedeağaç’ı geri verdi.  Sofya yönetimi de, Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’ni hızla tanıyarak Yunanistan’a cevap verdi. Ayrıca Sırbistan, Karadağ, Avusturya-Macaristan, Arnavutluk ve İtalya da bu hükûmeti tanıdı. Fakat Osmanlı Devleti, Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’ni tanımadı. Hükûmet, ilk iş olarak devletin sınırlarını belirledi: Doğuda Meriç, Batıda Makedonya, Kuzeyde Bulgaristan ve Güneyde Ege Denizi olmak üzere bütün Batı Trakya… Böylece, bugün Yunanistan ile Bulgaristan sınırlarında kalan, Kırcaali, Ortaköy, Mestanlı, Gümülcine, İskeçe, Dedeağaç, Koşukavak ve Mestanlı yeniden Türk toprağı oldu. Bütün resmi binalara, yeşil-beyaz-siyah zemin üzerine hilal ve üç yıldızlı bayrak çekilmişti. Süleyman Askeri’nin kaleme aldığı bir milli marş da vardı: “Şanlı şehitlerin sarılmış kurtuluş bayrağına / Bu ne ulvi şereftir gömülmek ecdad toprağına / Yurtta hürriyetin, istiklalin rüzgarı esiyor / Kahraman mücahitler şu pis esareti deviriyor.” Devletin, 6 bini Osmanlı neferi olmak üzere, 30 bin askeri vardı. İstanbul’dan, 3 bin tüfek ve 500 sandık mermi de getirilmişti.  Ekim ayında devlet bütçesi hazırlandı, gümrük kapıları kuruldu, pasaport uygulamasına geçildi. Bağımsızlık nişanesi olarak basılan Cumhuriyet pulları sonrasında, Yunan ve Bulgar posta pulları tedavülden kaldırıldı. Ne var ki, bütün bunlar devletin devamlılığını sağlayamadı. Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında imzalanan İstanbul Anlaşması (29 Eylül 1913), ilk Türk Cumhuriyeti’nin idam fermanı oldu. Batı Trakya Türk Cumhuriyeti, Edirne’nin Osmanlı’da kalması karşılında, 25 Ekim’de feshedildi. Müslüman Türk kuvvetleri, gözleri yaşlı, geri çekildiler. Sonrası, hepimizin malumu...   Bütün bunları neden anlattık?..  “Atalarımızın destanları, bebek uyutmak için değil, adam uyandırmak içindir!” 
Balkanlar’da Sırp Zulmü Aziz Üstel Bize karşı uygulanan toplu katliamlar o kadar çoktur ki… Yıl 1804’tür. Başkaldıran Sırplar, Kara Yorgi diye birini reis seçer. Kara Yorgi’de Sırp Millet Meclisi (Skupçina) toplar. Meclis Kara Yorgi’ye, Sırp bağımsızlığını sağlayıncaya değin Osmanlıyla savaş yetkisi verir. Kara Yorgi, aslında bildiğiniz yol kesen, adam kaçırıp fidye isteyen, gözüne kestirdiği genç kızların ırzına geçen, Avusturya ordusunda da bir dönem askerlik yapmış bir eşkiyadır. Yeniçerilere karşı vur-kaç yöntemleri uygular, “Padişahın sadık bir kulu olduğunu” ilan ederek bir ara, yeniçeri dayılarından yaka silken Müslüman milletinin bile desteğini sağlar. Kara Yorgi ve tayfasının asıl marifeti Rus’un Eflak ve Boğdan’a girmesiyle başlar. Drimna’yı geçen Sırp eşkiya, Yadar, Rodiyavana derken Kuzey Bosna’daki Böğürtlen Kalesinde bulunan Müslümanların topunu hunharca öldürür,çoğunu kazığa oturtur. Bunların arasında kadınlar yaşlılar ve çocuklar da vardır. Bu sırada Karadağ ve Sırbistan’da yaşayan çok sayıda Müslüman Bosna’ya sığınır. İlk başlarda Kara Yorgi’yi dost sanan Müslümanlar, gaddarlığı görünce Bosna’da örgütlenip direnişe geçer. Travnik’te toplanarak Vali Mehmet Hüsrev Paşa’ya, Bosna’yı ve dinlerini sonuna kadar savunacakları konusunda yemin ederler. Bu yemine de bağlı kalırlar ama binlerce Müslüman öldürülmüş, binlercesi de topraklarından sökülüp göçe zorlanmıştır... Yunan mezalimine hiç girmiyorum sadece ünlü tarihçi W. Allison Phillips’in şu sözleri bile yeterlidir Yunan’ın Türk ve Müslümanlara uyguladığı katliamı anlatmak için: “Yunanistan’da Türk ve Müslümanları telef edilmesi savaş zamanının  olağan telefatı değildir. Müslüman Türklerin hepsi, kadınlarla çocuklar dahil, Yunan çetelerince dağa kaldırılıp öldürülüyordu. Sadece güzel genç kızlarla, parlak oğlanlar köleleştiriliyordu.” Onun için ikide bir kalkıp “Yahu biz de az çektirmedik onlara....Osmanlı dediğin habire zulmetmiş, talana soyunmuş... Başka ne yapmış ki!” cehaletini ve yobazlığını bir yana bırakın da Tahmiscizade Mehmed Macit’in “Girit Hatıraları” adlı kitabından şu satırı okuyun önce: “Türklere ait koyun sürülerinin yayıldığı yeşil otlakların arasında neşeyle akıp giden derelerin fısıltılarında, acımasız Girit palikaryalılarının öldürdüğü, diri diri yaktığı Türk kızlarının, beşikteki yavruların yürekleri dağlayan iniltileri bugün hala dağlarda, ormanlarda yankılanıyor...” Eğer bulursanız Şeyh Müşir Hüseyin Kaydavi’nin İslam’a Çekilen Kılıç (İstanbul Matbaası 1919)  adlı kitabını okuyun lütfen...
Balkanlar'da Osmanlının Çekilişinden Katoliklerin Büyük Endişesi Jerome ve Jean Tharaud 1912 Balkan Savaşı sırasında, Fransız gazeteci Jerome ve Jean Tharaud kardeşler, Osmanlının bölgeden çekilmesiyle hakimiyetin Ortodokslara geçeceğini, her yerde kuralları Ortodoksların koyacağını, bundan dolayı Türklerin gittiğine pişman olacaklarını, çünkü Sultan'ın hakimiyeti altındayken sahib oldukları hoşgörüyü artık bulamayacaklarını ifade ederek günlüklerine şöyle devam ediyorlar: Doğu dünyasının bütün Katolikleri, Türklerin bozgununa üzüntüyle şahit oluyor. Sicilyalı cahil bir papazın cesaretli ve içten duyguları aslında gelecek korkusunun işareti; Ortodoksluğa karşı duyulan nefreti, bu derin endişeyi dile getiriyordu. İşte, size İstanbul'dan, bir Hristiyan okulundaki görevli papazdan o sırada gelen ve daha geniş ifadesini bulan mektubu hiç değiştirmeden aktarıyorum: “…Sevgili ebeveynlerim, sizler beni çok Türksever buluyorsunuz. Nasıl olmam ki! Türklerin arasında yirmi üç yıldır yaşıyorum, bu milletin ruhunu, yüreğinin vasıflarını, büyük hoşgörüsünü, Tanrı'ya büyük inancını, otorite ye saygısını, yiğitliğini, vatanseverliğini anlamaya başlıyorum. Fransa'daki bütün gazeteler haçın hilale karşı duruşundan bahsediyor olabilirler, ama o haçın ne kadar Yunan olduğunu söylemeyi unutuyorlar. Ve gerçekten de yıllardır Türklerin, din adamlarımıza Fransa'nın esirgediği ekmeği verdiğini ziyadesiyle unutuyorlar. Satılmış ya da yanlış bilgilendirilmiş basının yalanlan bunu asla değiştiremeyecektir. Türkler askerce savaşıyorlar, Balkanlılar haydutça... Gazeteler Türk zulmünden bahsediyor olabilirler ama Ortodoks devletlerin zulümlerinin yanında, Türklerinkinin esamesi bile okunmaz. Selanik'ten ve Sakız Adası'ndan kardeşlerimizin yazdığı ve ebeveynlerinin okullarımızda okuyan, çocuklarına gönderdikleri mektuplar, Hristiyan olduklarını iddia eden bu küçük ülkelerin sözde medeniyetine örnek teşkil edecektir. Türkiye'de yerleşik çok sayıda din adamı, Cizvit, Lazarist, Kapüsen, Fransisken, gazetelerimizin Türk karşıtı kampanyasını beğenmiyorlar ve ileride bu bölgelerde dinimizin gelişimine engel teşkil edeceğini görüyorlar. Slavizmin girdiği yerde Katolikliğe savaş açılıyor. Bulgarlar Tanrısız bir halktır, Yunanlar hırsız, baştan çıkmış, ikiyüzlüdürler ve dini inançları yüzeyseldir. Sırplara gelince, bizim kültürümüzü kendi ülkelerinde yasaklıyorlar. Bütün Sırp ülkesinde, biri Belgrad’taki Avusturya hastanesinde olmak üzere sadece iki Katolik papaz var. Sofya'da, din kardeşlerimiz gettolarda yaşayan Yahudiler gibi özel bir mahallede yerleşmişler. Yunanistan'da her türlü tacize tabi tutuluyorlar. Katolik ve Ortodoks ayrı ayrı olayların kurulduğu Karadağ'da da tedirginlik yaşanıyor. İşte size Balkan ittifakının meşhur kurtarıcı hap! Bütün bu dinden sapmalar Kutsal Ruh'a karşı işlenmiş günahlardır. Onlar annelerinden süt emerken Katoliklerden ve özellikle Latinlerden nefreti de emmişler...” Kaynak: İşkodra’da Savaş
11 Temmuz.. İnsanlık Tarihinde Kara Bir Leke... Mehmet Koçak Kimileri aç ve susuz bırakılarak, kimileri öldürülüp Peruçats Gölü’ne ya da Drina Köprüsü’nden nehre atılarak, kimileri kendi evlerine hapsedilip topluca yakılarak, kimileri tecavüz edildikten sonra kurşunlanarak, kimileri...
Kısacası akla hayale gelmeyecek kadar vahşi işkencelerle katledildiler.
İşte her 11 Temmuz’da değil, 11 Temmuz’u hatırladığım her zaman burnum sızlar, gözlerim yaşarır, acılarım depreşir, duygularım kin ve nefrete dönüşür.  İçime sığmaz olurum, dua ederim, lanet okurum.
Bu kinim ve nefretim; bu insanlık faciasını gerçekleştiren sadist ruhlu Sırp canilere olduğu kadar, buna zemin hazırlayan ve müsaade eden Birleşmiş Milletler-GK, NATO, AB gibi kuruluşlar ile ABD öncülüğündeki Batı emperyalizminin uygulayıcılarınadır.
Çünkü:
8372 Müslüman Boşnak’ın sistematik bir şekilde katledildiği Srebrenica, 16 Nisan 1993’te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararıyla “güvenli bölge” ilan edilmişti. Bu kararlarına sahip çıkmadılar ve “küresel sistem”in Balkan politik çıkarları uğruna o kanlı cehenneme bilerek müsaade ettiler.
Kadın, yaşlı, hasta, çocuk, bebek demeden soykırım gizli değil, tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşti.
Her ne kadar egemen güçlerin güdümündeki “Lahey Savaş Suçluları Mahkemesi” bir tiyatro olsa da, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, Avrupa’da gerçekleşmiş en büyük toplu insan kıyımı olan Srebrenica vahşetinin “SOYKIRIM” olarak kabul edilip hukuksal olarak tescil edilmiş olması bakımından önemlidir.
Fakat bütün bunlar içimizdeki acıyı dindirmeye yetmedi, yetmez...
Çünkü; yüreklerimizin parçalanmasını önleyemedi, kalplerimizdeki burukluğu gideremedi, zihnimizdeki fotoğrafı silemedi, zulmün dehşetini unutturamadı.
Bugün 20. yılında Srebrenitsa Soykırımında şehit düşenleri rahmetle, minnetle yâd ederken, bu vahşetin canilerini ve bu canilerin önünü açanları, onlara destek verenleri binlerce kere lanetliyorum.
Ey Srebrenitsa! Sen içimizdeki dinmeyen acının adısın. Seni unutmadık, unutmayız ve asla da unutmayacağız.
Rusya’nın vetosu ve Batılıların timsah göz yaşları..
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) bir kınama metni oylandı. Oylama sonucunda 15 Güvenlik Konseyi üyesinden 10’u Srebrenitsa katiamını soykırım olarak tanımlayan ve kınayan metni onayladı. Çin, Venezuela, Angola, Nijerya çekimser oy kullandı. Konseyin daimi üyesi Rusya ise metni veto etti.
Elbette Rusya vetosunu kınıyorum ama bu metni hazırlayıp sunan Batılı ülkelerini de aynı derecede kınıyorum. Çünkü asıl onlar bu vahşetin baş sorumlularıdır. Şimdi ise her zaman yaptıkları oyunu tekrarlayarak çirkin yüzlerini gizlemek için timsah gözyaşları döküyorlar.
Kınamak yetmez. “Küresel güçler” yaptıkları ihaneti kabul edip önce özür dilemeli sonra ailelerine tazminatlar ödenmeli ve daha sonra Bosna Hersek’teki kirli ve çıkarcı politikaları ile Müslümanları asimile etme girişimlerine son vermelidirler.
“Srebrenica Soykırımı” konusunda siyasilerimizin ortak tavrını kutluyorum.Başbakan Sayın Davutoğlu’nun 20 anma merasimine katılmak üzere Türkiye adına katılıyor olması takdire şayan bir olaydır. 
Başkanı İsmet Yılmaz’ın  yönettiği  TBMM’de mecliste 4 siyasi parti temsilcileri  söz alarak  Srebrenitsa Soykırımı’nı kınadı. Bu gün yapılacak anma törenine yine tüm partilerin katılma kararı almış olması çok anlamlıdır.
Böylece HDP ilk defa bir ortak tavra katılmış oldu. Dileriz bu olumlu tavrını sürdürerek terör örgütü ile de alınacak kararlara benzer yaklaşımın içinde olur.
Srebrenitsa’yı düşünürken bugüne bakıyorum...
“İnsanlık Tarihinde Kara Bir Leke Srebrenica Soykırımı” adlı kitabın o günleri düşünen yazarı olarak bu günlerde yaşananlara bakıyorum. Görüyorum ki; insanlığın unutulduğu bu tip facialardan ders çıkarılmadığı gibi gafletten kurtuluşa, uykudan uyanışa doğru bir yönelme de yoktur. En büyük dersi alması gereken İslam dünyası, beklenen uyanışı ve dirilişi gerçekleştiremediği gibi, etrafını kuşatan ihanet çemberini kıramamıştır. Maalesef kendi içinde Srebrenica’yı yaşayarak ibretlik durumlara düşmüştür.
Çünkü sığındığı kavramlarla kurtuluşa ereceğine inandığı gibi o beynelmilel kuruluşlara hâlâ güvenmeye devam ederken, gerçekte ise intihar ettiğinin farkında bile değiliz.
Bunca vahşet, bunca katliam, bunca zulüm, nasıl anlatılabilir bilemiyorum? Hâlâ Srebrenica ve Hocalı soykırımlarını anlayamamışız. Öyle acınası bir haldeyiz ki; Doğu Türkistan’da, Filistin’de, Keşmir’de, Suriye’de, Irak’ta tezgâhlanan emperyalist güçlerin oyununu göremiyoruz ya da görmek istemiyoruz.
Maalesef şer güçlerin entrikalarına oyuncak olduk, birbirimize düştük, yılgın, bitkin ve biçareyiz. Rabbim içinde bulunduğumuz şu mübarek günlerin hatırına bizi kurtuluşa erdirsin, ufkumuzu açsın, irademizi güçlendirsin, gafletten uyandırsın, aklımızı kullanmayı lütfetsin. Âmin...
Yunan Mezalimi: Çamerya Soykırımı Ayhan Demir Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’dan çekilmek zorunda kalması, Boşnaklar ve Arnavutlar için de göç, sürgün, tecavüz, katliam ve soykırım dolu yılların başlangıcı oldu.  Srebrenitsa Soykırımı, bu acıların en büyük ve en bilineni olsa da, ne ilk, ne de tektir. Sırp ve Karadağlı Çetniklerin Plav, Gusinye, Şahoviçi ve Syeniçe’deki diğer katliamları da hâlâ hafızalardaki yerini koruyor. Bir de Yunan mezalimi, Çamerya Soykırımı var.  Birçok kişinin adını bile bilmediği Çamerya’da, binlerce Arnavut kardeşimiz, sürgün, tecavüz, soykırım ve asimilasyona maruz bırakıldı, bırakılıyor. Arnavutluk’un güneyi ve Yunanistan’ın kuzey batısını kapsayan Çamerya’daki hızlı nüfus değişimi bile, olan ve bitmeyeni izah için yeterli.  Çamerya nüfusu, 1908’deki Osmanlı sayımına göre, 73 bin kişiydi. Nüfusun yüzde 92’si Arnavut, geri kalanı Yunan, Ulah ve Çingene idi. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları öncesinde bu oran yüzde 84’e geriledi. (Çamerya Soykırımı, Berna Türkdoğan Uysal, Sayfa 74) Yunanistan, nüfus dengesini değiştirmek ve Arnavutları asimile etmek adına, birçok girişimde bulundu. Arnavutların yoğun olduğu bölgelere Yunan, Ulah ve Çingeneleri yerleştirdi. Arnavutça yasaklandı ve yerleşim yerlerinin adları Yunanca’ya çevrildi. Mülklere el konuldu, camiler kapatıldı. Keyfi tutuklama, sürgün ve sınırdışı etmeler gerçekleştirildi.  Baskılardan bunalan yaklaşık 85 bin Çameryalı Arnavut, 1923’teki Türk-Yunan Mübadelesi’nde, Anadolu’ya göç etti. (Çamerya Soykırımı, Sayfa 69) Buna rağmen istediğini elde edemeyen Yunan polisi, 1941’de Çamerya Arnavutlarının lideri Davut Hoca’yı şehit etti.  İkinci Dünya Savaşı ve İtalyan işgali öncesinde, Arnavutlar da Yunan Ordusuna dahil edildi. Fakat cepheye değil, amele taburlarına gönderildiler. İtalyan işgali esnasında, 14 yaşın üzerindeki erkekler, Midilli, Sakız ve Korint Toplama Kamplarına götürüldüler.  Yunanistan, Ortodoks Arnavutları da rahat bırakmadı. Onları da “Yunan kültürünün alt mensupları” olarak tanımlayıp, asimile etmeye çalıştı. Yunan İç Savaşı’nda anti-komünist cepheyi oluşturan ve önce cumhuriyetçi, sonra kralcı çizgide yer alan Yunan Demokratik Milli Birliği-EDES ve başındaki General Napoleon Zervas, Arnavutlara yönelik soykırım uyguladı. Çamerya Arnavutları, 27 Haziran 1944’ten itibaren, büyük bir soykırıma maruz bırakıldılar. Sadece Paramiti’de, bir günde 600’den fazla insan katledildi. Mart 1945’e kadar Filat’ta bin 286, Gümenice bölgesinde 192, Margelliç ve Parga’da ise 626 kişi katledildi. Haziran 1944’ten Mart 1945’e kadar 68 köyde, 5 bin 800 ev ve cami yakılıp, yıkıldı. 214’ü kadın ve 96’sı çocuk olmak üzere, toplam 3 bin 242 sivil katledildi. 745 kadına tecavüz edildi, 76 kadın kaçırıldı ve üç yaşından küçük 32 bebek katledildi. (Balkanlar El Kitabı Cilt II, Murat Hatipoğlu, Sayfa 453)  20-26 Ocak 1995’deki, Lahey’de Temsil Edilmeyen Milletler ve Halklar Örgütü 4. Genel Kurulu’nda; “Çamerya halkına; vatanlarına dönme müsaadesi verilmesi ve vatandaşlık haklarının iade edilmesi, mülklerini geri alma hakkı verilmesi, uluslararası anlaşmalardan doğan haklarının tanınması, Yunanistan’ın; Çamerya sorununu kabul etmesi, haklar ve çözümler için ciddi adımlar atması” yönünde kararlar alındı. Yunanistan, üzerinden yıllar geçmesine rağmen, bu kararları ve Çamerya Soykırımı’nı kabule yanaşmıyor. Çamerya Arnavutlarının, yaklaşık 2,5 milyar dolar değerindeki mal varlığını da iade etmiyor. Yunan toplumundaki Arnavut düşmanlığı da, halen tazelediğini koruyor.  Bugün Yunanistan’da 400 bin Arnavut, zorlu şartlarda yaşam mücadelesi veriyor. Aslen Müslüman olan bu insanlar, baskı ve şantajla, Yunanca isimler almak ve kendilerini Ortodoks olarak tanıtmak mecburiyetinde bırakılıyorlar. BM Uluslararası Araştırma Komisyonu raporlarına göre, mal varlıklarına el konulan 35 bin Arnavut vatanına dönemezken, 150 bin Çameryalı Arnavut Arnavutluk’ta yaşıyor. ABD’de örgütlü Demokratik Çamerya Ligi, Yunanistan’da, 100 bin Çameryalı Arnavut bulunduğunu ifade ediyor. Tiran merkezli Çamerya Yurtsever-Siyasal Derneği de, Temmuz 1993 tarihli bildirisinde, 250-300 bin Arnavut’tan bahsediyor.  Arnavutluk Halk Meclisi, 30 Haziran 1994’de, 27 Haziran’ı “Çamerya Soykırımını Anma Günü” olarak kabul etti.  Arnavutluk’taki Çameryalılar, her 27 Haziran’da Yunanistan sınırına yürüyerek, bir gün ana vatanlarına dönüş umutlarını tazeliyorlar. Çamerya Arnavutları, intikam değil, adalet; kan değil, vatandaşlık hakkı; ırkçılık değil, ana vatanlarında özgürce yaşamak istiyorlar. Hal böyle iken bize düşen tek bir şey var: Kardeşlerimizin derdiyle dertlenmek!  Mesela, TBMM Çamerya Soykırımı’nı tanısa, TRT canlı yayınlar ile sınıra yürüyüşü ve soykırımı ekrana taşısa, ne güzel olur değil mi?
Çıkayım gideyim Urumeline Prof. Dr. Haluk Dursun ıkayım gideyim Urumeline” diye başladığımız bu kaçıncı sefer saymadım bilemem ki… Bu defa yolculuğumuz Osmanlı tarihindeki istikamet üzere oluyor. Aslında; orta kol adı verilen İstanbul’dan Edirne’ye, oradan Belgrad’a; Belgrad’dan Budin’e; Budin’den Viyana’ya uzanan çizgiyi, doğrudan takip etmiyoruz. Uçakla kolayca Üsküp’e iniverdik. Bizi oradan karşılayan Sırpça bilen dostlarımızla beraber bir otomobile binerek Kumanova yoluyla Makedonya’yı terkedip Sırbistan’a girdik. Üsküp-Belgrad arası 440 km, uzunca bir yol sayılır. Bizi ilk şaşırtan ama tatlı bir sürprizle karşılayan Preşova’nın o ince zarif minareli Müslüman köyleri oldu. Sırbistan’da Kosova ve Sancak dışında Müslümanların bulunduğunu ve bir bölgede yoğunlaştığını görmek şaşırtıcıydı. Arkamıza Makedonya’yı, solumuza Kosova’yı alarak kuzeye doğru çıkmaya başladık. Bir tarafımızda Güney Morova nehri bizi takip etti. Viranje’yi geçtik Leskofça’ya (Leskovaç) ulaştık ve oradan Niş’e doğru devam ettik. Niş Osmanlı – Edirne – Sofya – Belgrad yolu üzerinde çok önemli bir konaktır. Bir Sırbistan şehri olduğu halde Sofya’ya daha yakındır (163 Km). Şehir merkezinde sadece Cuma günleri açık olan Hicri 1287 tarihli bir camii var. Kare planlı, tek minareli, beyaz badanalı, minaresi sarı renk olan bir cami. Öyle yol kenarında kalakalmış garip. Niş’in esas görülecek yeri kalesi. Nişova Nehri’nin yanı başına kurulan Niş Kalesi’ne girer girmez, sağdan bir Osmanlı yapısının sergi olarak kullanıldığı görüyoruz. Biraz ilerleyince de çok şirin, çok mütevazı, çok tenasüplü bir cami karşımıza çıkıyor; Kale Meydan Camii. Üç sütunlu son cemaat yeri, kırık minaresi ve içeride mihrabı duvarlarla örülü bir cami. O da sergi alanı olmuş. Ama yeşil çimenlerin sarı sonbahar yaprakları altında öyle güzel, öyle mahzun bir duruşu var ki. Onu gerimize boynu bükük bırakıp yine Morova Nehri’ni takip ederek, Pasarofça’yı, Semendre’yi (Pozarevac, Smederova) hiç görmeden geçiyoruz. Çünkü hedefe kitlenmişiz. Önümüzde Tuna “Dar’ül Cihad” olan Belgrad var. Evliya Çelebi “Alman kâfirin Belgrad’a inmek haddi değildir” demiş o zamanlar. Şimdi biz Belgrad’a vardık, bırakın sahip olmayı, dünya gözüyle bir gördük diye, sevinçli bir telaş içindeyiz. Hani son zamanlarla Avrupa’da, indirimli satışlarda kapı açılır açılmaz içeriye seller gibi akan insanlar var ya aynı öyle. Hemen kaleyi sorup, kale kapısından hem de adı İstanbul olan kapısından ve Saat kapıdan fırtına gibi geçip kale Meydanı’na ulaşıp, hiç olmazsa orada Şehit Ali Paşa’ya bir Fatiha okumak için bile durmayıp, kalenin bedenlerinden aşağıya sarkıyoruz. Çünkü, “gözümüzde daim hayali Tuna ve dahi Sava”. İki sevgili kollarını açmışlar, birbirine kavuşmuşlar ve vuslatı orada yaşamışlar. Aşağıda Tuna’nın en büyük kollarından Sava Nehri Tuna’ya katılıyor. Sessizce, ama heyecanlı bakışıyoruz. Sonra 1716 yılında Alman kâfirinin Belgrad’a inmek densüzlüğünü göstermeye başladığı günlerde Petervaradin’de şehid olan Mora fatihi Ali Paşa’nın türbesine yöneliyoruz. Paşa yine Tuna kışında Voyvadina’da şehid olmuş, getirilip “Dar’ül Cihad” olan, “Dar’ül Eman” olan Belgrad’a yatırılmış. Amma Belgrad da iki sene sonra bir kere daha düşürüldüğü için orada garip kalmış. Sultan II. Murad “Belgrad; Üngürüz (Macar) vilayetinin kapısıdır” diyip yola çıktığında (1441) fetih nasip olmamıştı. 1459’da fatih karadan ve dahi denizden geldiğinde yine Belgrad düşmedi. Fatih’in yaralandığı bu seferden sonra üçüncü büyük seferde Belgrad’ın fethi müyesser olur Muhteşem Süleyman’a. Hem Ramazan, hem Cuma, hem de Kadir Gecesi’nde. Tabii bu arada kanuni Sultan Süleyman’ın Zigetvar seferinde 1566’da şehid olduktan sonra ikinci cenaze namazının Belgrad’da kılındığı ve oğlu II. Selim’e de orada biat edildiğini hatırlatalım. Bir başka padişah Avcı Mehmed de tam 163 gün Belgrad’da oturup Viyana muhasarasının sonucunu ve fetih haberini beklemiştir. Amma ne çare. 1688’de Belgrad ilk defa düşer. 1690’da Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa geri alır. 1718’de bir daha düşer, 1739’da da İvaz Mehmed Paşa ve Hekimoğlu ali Paşa tekrar bir daha geri alırlar. Sırp milliyetçilerinin Belgrad’da hâkimiyetleri 1804 yılında Kara Yorgi ile başlar ve Tanzimat döneminden sonra Belgrad tamamiyle elimizden çıkar. Şair Ziya Paşa Belgrad’ı teslim ettiği için Âli Paşa’yı tenkit ederken: “Belgrad Kal’asın ihsan ile Sırbistan’a Devletin kıldı tamamiyetini istikmal” der. Yani Belgrad Osmanlı için mütemmim cüzdür. Ana parçayı tamamlayan, olmazsa olmaz bir bölüm. Bütün bu tarihi bilgileri gözden geçirmek, hatırlamak bir yana eğer günümüze dönersek, kale dışında Belgrad’ın bayraklı Camii yerli yerinde duruyor. Sıkışıp kalmış apartmanların arasında. Yerinde bir Kur’an kursu, dini eğitim yapan bir medrese yeni inşa edilmiş. Kadrolu 4 tane imamı var. Bir tanesi Türkçe biliyor. Yatsı namazında ancak bir futbol takımı kadar cemaat çıkıyor. Tam 11 kişiydi, hepsi genç. İmam efendi namazdan sonra Kur’an-ı Kerim’in mealini Sırpça anlattı. Çünkü cemaat Türkçe bilmiyor.
Saraybosna'dan Süleyman Doğan Saraybosna benim için hem hüzün hem de huzur şehridir. Bir taraftan Avrupalıların Müslüman Bosnalıları katlettikleri aklıma geldikçe hüzünlerinim. Diğer yandan Saraybosna’da başta Gazi Hüsrev Camii olmak üzere içinde huşu ile namaz kıldıkça huzur bulurum. İşte Saraybosna âdeta zıtlıkların şehridir.
1463 yılında Fatih Sultan Mehmet Han, bütün Bosna'yı fethetti. Türklerin Avrupa’da kurduğu en büyük şehir hâline gelen Saraybosna hâlâ bu özelliğini korur. 1878 yılına kadar Osmanlılara bağlı kalan şehir, daha sonra imzalanan Berlin Anlaşması’yla Avusturya-Macaristan yönetimine bırakılır. 1918’de Yugoslavya Krallığı’na, 1992’de de bir referandumla Yugoslavya’dan bağımsızlığını ilan eder.
Bosna Savaşı sırasında, 1992-1995 yılları arasında, dünya modern savaş tarihindeki en uzun kuşatmaya maruz kalmış ve çocuklar dahil on binlerce insan hayatından olmuş, çok daha fazlası da yaralanmış veya sakat kalmıştır. Kurşun izleriyle dolu binaları savaşın izlerini gösterir. Şehrin içindeki birçok parkta, bu şekilde beyaz mezar taşları göreceksiniz.
Şehirde birbirinden tamamen farklı üç mimari bölge var. Bir tarafı sosyalist dönemden izler taşır. Bazı yerlerde Türkiye’de bir kasabada, bazı yerlerde de bir an için kendinizi Balkanlar yerine Batı Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde hissedebilirsiniz. Kafanızı biraz kaldırıp şehri çevreleyen yemyeşil tepelere bakınca da, dik çatılı şirin evleriyle kendinizi Alpler’deki herhangi bir kasabada sanırsınız.
Saraybosna, birçok açıdan Türkiye'ye benzer. Türk kahvesi, börek, tarih, mimari, sosyal yapı gibi yönlerden Türkiye'ye yakınlığı belli olan bir şehirdir. Özellikle Başçarşı civarında, kendinizi Bursa veya Konya’da olduğunuzu sanırsınız. Şehrin nüfusu Boşnaklar (Bosnalı Müslümanlar), Sırplar (Ortodokslar) ve Hırvatlardan (Katolikler) oluşur. Kiliselerin önünden geçerken ezan sesi, camilerin önünden geçerken çan sesi duymak mümkündür. Zaten Saraybosna, bir zamanlar, Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin birlikte uyum içinde yaşamasından dolayı, "Avrupa’nın Kudüs’ü" olarak görülürdür.
Arkadaşım Caner Taslaman, Ali Çaksu ve Metin Boşnak ile Osmanlı’dan kalan Başçarşı’yı gezerken bu şehrin manevi yönden ne kadar insana huzur verdiğini birlikte müşahede ettik. İnsanı sarıp sarmalıyor ve insanın tekrar gelmesi için bizden bir şehir olduğunu size fısıldıyor. Şehri yukarılardan seyretmekte bir başka güzellikte. Osmanlı’dan kalma birçok cami ve birbirinden güzel eserler var. Yerel lezzetlerin tadına bakabileceğiniz küçük, salaş lokantalar da var Başçarşı’da. Fatih Sultan Mehmet’e hediye olarak yapılan, Saraybosna’nın en eski camisi olan, Başçarşı’nın karşı tarafında, Miljacka Nehri’nin hemen kıyısında bulunan, Hünkar Camii, görülmeye değer enfes bir eser.
1914 yılında Avusturya Arşidükü Ferdinand’ın bir Sırp tarafından öldürüldüğü ve I. Dünya Savaşının başladığı yer Saraybosna’dır. Bu acı olay işte Saraybosna’da, Latin Köprüsü üzerinde gerçekleşmiş. Saraybosna’ya gelen Türkler öncelikle Başçarşı’yı görmeyi tercih etse de, Avrupalı turistler ilk olarak Osmanlı döneminden kalma Latin Köprüsü’nü görmeye gider.  
Osmanlı yapısı olan Saat Kulesi de şehrin sembollerinden. Başçarşı’da yer alan kule, Gazi Hüsrev Bey Vakfı tarafından 17. yy’da yaptırılmış. Farklı noktalardan görülen kuleyi, çarşıda kaybolmamak için işaret noktanız yapabilirsiniz. Hâsılı Saraybosna’yı yazmakla bitmez; gidip görmek lazım...
Karadağ'ın Kara Günleri Jérome ve Jean Tharaud F ransız savaş müşahidleri rome ve Jean Tharaud kardeşlerin kaleminden, 1912 Balkan savaşı sırasında eski bir Osmanlı şehri ve bu günkü Karadağ Devleti’nin başkenti olan Podgoriça’daki Türklerin hazin hallerini ibretle okuyacaksınız: …Podgoriça’da bulunan bir handa, ilk muharebeler sırasında esir edilen üç bin Türk’ün geleceğini öğrendim ve onları görmek istiyorum. Kırk yıl ya var ya yok, bu şehir Sultan’a aitti ve bugün de yarı yarıya Müslüman. Geçen hafta Kral Nikola, Dieçiç, Çipçanik ve Tuzi kalelerine, dünyanın her yerinde bir dakika süreyle isimleri yankılanan sonra tamamen unutulan bu gözden ırak, bu biçare Türk kalelerine saldırmak üzere ordusunun başında buradan hareket etti. Oraya vardığımda neredeyse gece olmuştu ama, geçen akşam Cattaro’da olduğu gibi bütün şehir ışıklandırılmıştı. Neşeli bir kalabalık, yağmurlarla yükselmiş olan Ribiniça Nehri’nin sahilinde ağaçlara asılmış kâğıt fenerlerin altında geziniyordu. Nehrin diğer sahilinde sadece birbirinden uzağa yerleştirilmiş birkaç gaz lambası, oranın da bozkır olmadığına tanıklık ediyordu. Orası gölgeye ve sessizliğe gömülmüş eski Türk mahallesiydi. Gecenin bu ilerlemiş saatinde, mağlupların gelişini sabırsızlıkla bekleyen, bu şenlik içindeki şehrin coşkusuyla o sessiz mahalle tam bir tezat teşkil ediyordu. İşte oradalar! Karanlık kırsalın dibinden üç gün süren muharebenin heyecanıyla geliyorlar. Uzun, kasvetli erat sıraları gezi yerine varıyor. Önde, elinde beyaz zemin üstünde kırmızı kartal resimli Karadağ bayrağıyla bir süvari ilerliyor. Arkasından koşumlarının üzerine eğilmiş, dizginleri serbest bırakmış, elleri eyerin topuzunda, altı Türk subayı geliyor. Sonra ağır hareketli bir kalabalık; kırmızı, sarı ve yeşil ışıklı fenerlerin üzerlerine tuhaf ışıklarını yansıttığı ve gecenin karanlığında siyahımsı görünen uzun sarımtırak üniformalı asker sürüsü. Hepsi silahsız, firar ederken götürülen, onlar için hazine değerinde olan adı bilinmeyen âlet ve edevatla yüklü. Her sınıftan, her ırktan, her ülkeden askerler var aralarında: sarı benizli, genellikle tüyü bitmemiş nizamîler; 30-40 yaşlarında redifler; Anadolu, Suriye Arap, hatta Sudan zencisi askerler çocuksu bir bakışla onları seyredenlere bakıyor, gülümsüyorlar; yanlarında taşıdıkları demir eşyaların takırtısından başka gürültü çıkarmadan sessizce yürüyorlar. Bu güruhun içinde, eşek üstünde giden ve kürk kaftanları altında kaybolan, rehine olarak alınmış civar kasaba eşrafı ve sakallı müezzinler var. Onları, çağların gerisinden geliyor sanılan uzun bir araba kuyruğu, şu çok yüksek, çok geniş ve devasa göbekli tekerlekleri olan, uzun boynuzlu öküzlerin çektiği, Balkanlardan İstanbul’a kadar her yerde görülen arabalar takip ediyor. Bunların üstüne bir kadın yığını oturmuş. Peçeleri çok kapalı olan bazıları insandan ziyade arabaların üstüne atılmış balyalara benziyor; ama aralarından biri ara sıra peçesini aralıyor ve meraklı gözlerini kocaman açarak ışıklandırmalara dikiyor. Heyecanlı, saygılı kalabalık hiçbir şey söylemeden önünden geçen bu uzun kafileyi seyrediyor. Basit görünüşlü kalabalık, yol boyunca karşılaştığım penceresiz, bacasız köy evlerinden daha hüzünlü, tuğladan yapılmış tek katlı modern ama sefil banliyö evlerinin bulunduğu dar sokaklara dağılıyor. Gezi yerinde kâğıt fener ışık saçmaya devam ediyor ya da sönerek hayata veda ediyor. Ve şimdi, birkaç kamp ateşi olmasa üç bin Türk askerinin orada yattığına ve ağaçların onların hapishanesi olduğuna inanmak mümkün değil. Türk mahallesi, nehrin diğer tarafında Avrupa tarzında inşa edilmiş olan Podgoriça kadar basit görünüşlü. Ama tarzı çekici! Orada, büyük mülk sahipleri ya da İşkodra paşasının eski teğmenlerinin eşraf evleriyle daha fakir halkınkiler karmakarışık. Ama gene Şark’ta olduğu gibi saraylar ve viraneler uyum içinde: aynı ağırbaşlılık, aynı kucaklayıcı, rüstik ve samimi hava ve aynı harabe, dar sokaklarında, sivri taşlarla döşeli çıkmazlarda, ne bir ışık, ne bir ses, ne de bir köpek havlaması var. Bu kapalı evlerde, hiçbir ışığın sızmadığı bütün bu duvarların ardında var olan, ama şüphesiz Ribiniça’nın öteki yakasına, çok renkli fenerlere kafeslerin arasından bakmakta olan birçok göz akıllarından neler geçiriyorlar? Çok yükseklerde, bulutların arasında hilal parıldıyor. Gururlu Sultan Murad’ın bayrağındaki hilalin yanına işlettiği söz geliyor aklıma: “Donec impleatur” (Dolunay olmasını beklerken). Bu rüyâ tamamen sona erdi. İslamîn hilali asla dolunay olmayacak…Ölü Şehir Burada her şey yıkıma doğru gidiyor. Bu toprak parçasının Türklerin elinden alınmasından itibaren, bahçelerdeki çökmüş evlerin sayısının da gösterdiği gibi, birçok Müslüman aile buraları terk etti. Geri kalanlar da neredeyse ölü gibi. Birkaç yıl sonra bu tepenin üstünde, Podgoriçalı duvarcıların, taşlarını almak için gelecekleri harabeden başka bir şey kalmayacak. Eski Müslüman hayatı her taraftaki şehirlerden işte böyle kaybolup gitti. Geçen gün Karadağlıların hücum ettikleri yamaçlara, bugün, taşların hareketsizliği ve çöken akşamın sükûneti hâkim. Daha bir haftadan az zaman önce birbirlerinin boğazlarına sarılmış, ölümde buluşmuş cesetlerle dolu olan çukurların yer aldığı bu huzur dolu tepeden gözlerimi ayıramıyorum. Orada 300 Türk katledildi; geri kalanlar kayaların arasından ve yarıklardan kaçtılar. Canlı renkli giysileriyle küçük bir çocuk grubu, taşların arasında galip tarafın tüfek ateşi altında, Türklerin Tuzi istikametinde kaçarken terk ettiği mühimmat ve silahları arıyor. Küçük çocuklardan biri birçok şey arasında neye benzediği belli olmayan bir şey getiriyor. Bana sunuyor. Tamamen kan ve çamura bulanmış bir Kur’an. Refakatçim olan Karadağlı bana “Bırakın o pisliği!” diyor. Gene de onu birkaç kuruşa satın alıyorum. Çocuk sefil kalıntıyı bana verince elimde yaralı bir hayvan, hâlâ sıcaklığını koruyan bir kuş, az önce ölümcül bir yara almış canlı bir düşünce tuttuğum duygusuna kapılıyorum… Arabalar sessizce çamurlu yolda ilerliyorlar. Sona ermekte olan günde uzun katır, koyun, araba ve kadın kervanı geri çekilen bir ordu kadar, bir bozgun kadar hüzün verici. Hiç ilginç bir yanı olmayan bu kasabada sonsuza dek benimle dolaşmaktan sıkılmış olacak ki refakatçi subayım nihayet bir an için benden ayrılıyor. Tarlalar ve bahçeler arasından, gecenin içinde pencereleri kasvetli biçimde ışık saçan yeni binaya koşuyorum. Orada, Dieçiç ve Tuzi’de yaralanmış yüz kadar Osmanlı askeri, beş ya da altı hemşire ve beni milletinin asil nezaketiyle karşılayan yaşlı bir binbaşıya rastlıyorum. Beni odadan odaya, salondan salona gezdiriyor, hatta aralarında on beş yaşında birçok bulunan, on yaralının ayakta veya çömelmiş hâlde durduğu küçük bir odaya götürüyor. Yüzlerinde çarpı işareti şeklinde pansuman var; vücutlarında başka hiçbir yara izi yok ama hepsinin burunları ve kulakları kesilmiş. Korkunç, ama geleneklere uygun! Karadağlı, askerî değerini daima savaştan dönerken getirdiği kesilmiş başlarla ölçmüştür. Her kesik Türk kafası için prensinden prim alır, tıpkı bizim köylümüzün idareye getirdiği her yılan ve kurt başı için ödül alması gibi ve bu onuru gözler önüne serilsin diye piskopos, savaşçının takkesine bir tüy takar. Altmış yıl kadar önce II. Pierre tüy âdetini kaldırdı; ama otuz küsur yıl önce 77 Harbi’nde, rütbeler, kesilip getirilmiş burun ve kulak adedine göre verilmişti. Bugün de, zengin bir tacın süsleri gibi Osmanlı kafataslarının dikildiği Çetine kulesinin etrafında aralıksız kargaların uçuştuğunu görüyorum. Günümüzde askerî yönetmelik kesindir: Düşmanı sakatlamayacaksın ve yaralı da olsa canlı da olsa kafasını kesmeyeceksin… Ama böyle geleneksel antrenmana nasıl hayır denebilir? Alışkanlıklar daima galebe çalar! Geçen gün Podgoriça’da Tuzi’nin alınmasını müteakip ellerinde iki sepet taşıyan iki jandarmanın geldi görüldü; bütün halk çevrelerinde toplandı. Sepetlerde elli kadar burun, birkaç düzine kadar da şekli az çok bozulmuş kulak vardı. Karadağ’da medeniyet işte böyle ilerliyor: Daha dün, şehir meydanında sepetlerin içinde halkın görmesi için bırakılmış olurdu bu uzuvlar. Mahzun Ezanlar…Şimdi kargaların, güneş batarken sahildeki burunlardan ayrılarak minarenin çevresinde çığlık çığlığa tur attıkları saattir. Buraya yüzlercesi geliyor. Akşam ezanı için minareye çıkan müezzin hepsini kovuyor. Zayıf sesi kumsalda kırılan dalgaların sesine ve dönerek uçuşan kargaların çığlıklarına karışıyor. Bu saatte, kırlaşmış sakalından çıkıyormuş gibi okunan bu zarif ezanın tabiatın gürültülerine karışması ne kadar duygulandırıcı! Sona eren günde mağrur ve mütevekkil İslam’ın serzenişini ne kadar da güzel anlatıyor! Diyor ki: “Ben istirahatim, rüyayım, derin düşünceyim, alçak gönüllülüğüm, bilgeliğim; ben geniş alanlarım, İran’ın gülleriyim, kumdaki bahçelerim, avlulardaki selvilerim. Ben ölümdeki hayatım. Beni yok etmek için ölüm makineleri icat edin! Dünyanın size ait küçük köşesinde yenildiysem de başka yerde çiçek açarım, kalabalık Çin’de, alev alev yanan Hindistan’da ve kara Afrika’da. Sizin dinleriniz ancak sislerin içinde serpilir. Benim yaşadığım yer güneşin var olduğu yerdir ve siz ne suyu, ne palmiyeleri, ne gül ağacının çiçeğini ne de servinin gölgesini yok edebilirsiniz...”Birden ses kesiliyor, ihtiyar kayboluyor, minareden iniyor ve sanki bütün bir Doğu onunla beraber ortadan kayboluyor. Denizin gürültüsü, ihtiyarın şikayetini ya da dinlerden, insanlardan sonra da yaşayacak başka bir ebedi şikayeti sonsuza dek uzatarak devam ediyor. Karga sürüsünün uçuşu sona eriyor ve şimdi devasa bir güvercinlik, büyük bir kuş yuvasına dönüşen minareye konuyor.Bu arada, mor cübbesi içinde çok gururlu, kar beyazı sarığının altındaki yüzü çok zarif olan müezzin camiden ayrılıyor! Ah! Bu Karadağ denilen yerde, bu güçlü adamlar ormanında, böylesine ince bir dal yetiştirmek için asırlar geçmesi gerekir!..  Kaynak: İşkodra'da Savaş - Jérome ve Jean Tharaud
Balkanlar'dan Kaçış İsmail Bilgin B alkanlar, bir dağ silsilesi, bir dağ yumağıdır. Omuz omuza vermiş her bir dağ, başka bir dağın dizine koyar dumanlı başını. Balkanlar’ın geçitleri zordur, aşılmaz. Dereleri coşkulu, kayaları sert ve keskindir. Korku bu dağlarda bütün heybetiyle gezer. Bir zirveden diğer bir zirveye atlayarak daima büyür. İnsanların yüreğine zehirli yılan misali çöreklenir ve artarak insanı esir alır. Korku, burada her ıssız taşın altına, dikenli çam yapraklarına, derin uçurumlara siner. Güneş nazlı bir şekilde Balkan Dağlarının göğsüne yaslanarak altın sarısı rengine bürünür. Gün, dağların ve nice korkunun üzerine buralarda hep telâşla doğar. Gece, Balkanlar’da daha karanlıktır. Zulme isyan edercesine başını kaldırmış zirvelerin üzerine bir perde misali iner. Dağların eteklerine yayılır, derelere çöker. Korku, karanlıkla daha da büyür. Çiçeklerin en yabanisi Balkanlar’da ayrı bir güzel açar. Er çiçeğin vahşi bir cezbesi, dağların sırtlarını kaplayan çimenlerin bir başka yeşili, gülün ayrı bir rengi ve kokusu, papatyaların ayrı bir sarısı ve beyazı vardır. Dağların bir kuşak boyunca çarpışıp yükselmesiyle oluşan o müthiş kırılganlık her yerde kendini kolayca belli eder. Bu kırılganlık insanlarda da gözle görülür. 1877 yılında, işte bu dağlarda başlayan kavga artık bir saldırıya dönüşmüş, Osmanlı’nın Plavne önlerinden çekilmesiyle artmış; 1912 yılına gelindiğinde bu dağlarda her Türk’ün endişesini mayalayarak büyümüş, o dağ silsilelerinde kin, bir kasırga olmuştur. Köknarların âdeta gizlediği küçük bir köyün bacalarından yükselen dumanlar, gamsız bir şekilde geceye karışırken, sert esen rüzgârın uğultusu camları sarsıyor, tahta kapıları gıcırdatıyordu. Uzakta havlayan köpekler, çöken bu kasvetli havayı dağıtmak istercesine gecenin sırrını ısırıyordu. Köylüler kapılarına sürgü üstüne sürgü vurmuş, kepenkleri sıkıca kapatmış, yüreklerindeki heyecan ve endişe her dem giderek büyümüştü. Yastık altındaki altıpatlarlar, piştovlar yağlanmıştı. Duvarlarda asılı tüfeklerin bakımı yapılmış, iğneleri gözden geçirilmiş, fişekleri doldurulmuş ve hepsi er an kullanıma hazır hale getirilmişti. Dışarıda bırakılan bazı eşyalar rüzgârla birlikte kâh taş avlulara, kâh ahşap evlerin duvarlarına çarpıyor, bu gürültüden dolayı köylülerin yürekleri ağızlarına geliyordu. Bir süre soluksuz kalarak, ne olup bittiğini anlamaya çalışan köylüler, neden sonra rüzgârın ve köpeklerin sesini duyunca yatışır gibi oluyorlardı. Ancak içlerinde yer eden endişe bir türlü yakalarını bırakmıyordu. Çakan şimşekler köyün girişindeki taş köprünün kemerlerini teşhir ediyordu. Türk köylüleri, Bulgar çetecilerini takip etmek üzere gönderilen Osmanlı askerlerinin geçişinden ne kadar güven duyuyorlarsa, Bulgar askerlerinin, bugünlerde sınıra doğru ilerleyip kendi köylerine varmalarından da o kadar korkuyorlardı. Onlar her şeye rağmen Osmanlı askerine güveniyorlardı. Son zamanlarda, Bulgaristan’a yakın Türk köylerine, Bulgar askerlerinin ve çetelerinin saldırısı başlamış, özellikle Türklere yapılan zulümler gittikçe artmış, iki devletin savaşa tutuştuğu yönünde haberler dört bir yana hızla yayılmıştı. Köylüler bu haberleri ilk önce önemsememiş, Bulgarların nasıl olsa yenileceğini düşündükleri için endişe etmemişlerdi. Zamanla çetelerin artan baskınları karşısında büyük bir korku duşmuşlar, çok sevdikleri ormana ne odun kesmeye ne de mantar toplamaya gidebilmişlerdi. Sınırdaki ve sınıra yakın köylüler evlerinden dışarı çıkamıyorlardı. Duyulan nal sesleri, atılan bir el silah, acı acı yankılanan bir çığlık tedirgin olmalarına yetip artıyordu. Artık bıçak sırtında yaşayan köylüler bir şey yapamamanın şaşkınlığı ve sıkıntısı içindeydiler. Köyün ileri gelenlerinden bazıları, yıllardır beraber yaşadıkları Bulgar komşularına mallarını ucuz, pahalı demeden satıyor ve köyü terk etmek için hazırlık yapıyorlardı. Türklerin tarlalarını ve evlerini çok ucuza alan Bulgarlar ise binbir şayia çıkararak Türkleri korkutuyor, mallarını daha da ucuza almanın hesabını yapıyorlardı. Halen Türk, Bulgar, Rum ve Ermeni halklarının birlikte yaşadığı köylerdeki papazlar ise Türk ahaliye gitmelerinin çok yanlış olacağını söylemelerine ve kalmaları için kendilerine güvence vermelerine karşın çok sayıda zulüm haberini işitenler kalıp kalmamak konusunda büyük kararsızlık yaşıyorlardı. Bir yangının rüzgârla yayılması gibi Bulgar çetelerinin yaptığı zulümler de sınırdaki köylere bir bir sıçramaya başlamıştı. Bu sıçrayış bazen o kadar hızlı oluyordu ki bir gecede beş on köyün yakıldığı, talan edildiği haberleri duyuluyordu. Köylerdeki Türk ahali Bulgaristan’ın kedi cürmüne aldırmadan Osmanlı Devleti’ne savaş açmasını hayretle karşılıyordu. Bugüne dek balkan içlerine doğru giden Osmanlı askerlerinden haber alınamamıştı. Üstelik Bulgarların; Yunanlar, Karadağlılar ve Sırplarla birleştiği yönündeki haberler her yerde dalga dalga yayılıyordu. Çetecilerin bıçakla ağaçlara astıkları bildirilerde “İstanbul’a kadar sizi kovalayacağız! İstanbul’u ele geçireceğiz!” şeklindeki tehditler okunuyordu. Köylüler ne yapacaklarını bilemiyor, bir süre daha beklemeyi düşünüyorlardı. Nasıl olsa Osmanlı askerlerinin zafer haberlerini yakında alacaklardı. Daha düne kadar, büyük bir devletin tebaası durumunda olan Bulgarlara koskoca Osmanlı yenilecek değildi ya! Daha düne kadar Yunanistan, Sırbistan, Karadağ birer Osmanlı eyaleti değil miydi? Ancak son yıllarda dağdan yuvarlanan kayalar misali bu eyaletler bir bir Osmanlı’dan kopmuş, Osmanlı’yı yenme hülyaları görür hale gelmişti. Bu olacak bir iş miydi? Beyhude bir heves, ham hayal ürünü işlerdi işte…
Makedonya'da Türk Varlığı Dr. Ali Dikici 1 9. asrın ikinci yarısında birçok Makedon şehrinde nüfus olarak çoğunluk Türklerden oluşmaktaydı. Ancak Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı yıllarında Türklere yapılan baskılar sonucunda söz konusu yerlerde Türklerin nüfusu iyice azalarak bazı yerlerde azınlık durumuna düştüler. Birinci Dünya Savaşı’nın neticesinde kurulan Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı'nın 1921 'de yaptığı nüfus sayımında Makedonya'da 150.000, Yugoslavya'da ise 430.000 Türkün yaşadığı tespit edilmiştir. 1918-1941 yılları arasında Türkler, Yugoslavya'dan özellikle Vardar Banlığı adı verilen Makedonya'dan Türkiye'ye göç ettiler. İkinci Dünya Savaşı yıllarında İtalyanlar tarafından işgal edilen Batı Makedonya, Arnavutluk'a devredildi. Arnavut idarecilerin buralarda yaşayan Türklere eğitim, kültür, ekonomik ve benzeri alanlarda uyguladıkları haksızlık ve baskıların neticesinde Türklerin bir kısmı Arnavutlaştırıldı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki yıllarda Yugoslavya idarecileri Türklere dil, din, eğitim, kültür, sosyo-ekonomik ve siyasi baskılar yaptılar. Bu baskıların neticesinde onbinlerce Türk, Türkiye ye göç etti. Komünist bir Balkan federasyonu kurma hayaline kapılan Tito ve yandaşları, Arnavutluk'u yanlarına çekmek için Makedonya'nın Batı kesiminde yaşayan Türkleri Arnavutların ellerine teslim ettiler. Bu fırsattan yararlanan Arnavut idarecileri, 1941-1944 yılları arasında Türkleri tamamen eritme politikası gütmeye başladılar. Bütün bu baskı ve eritme haksızlıklara maruz kalan Türklerin bir kısmı 1948 nüfus sayımında kendini Arnavut göstermek mecburiyetinde kaldı. Bu nüfus sayımında Makedonya'da toplam 95.940 Türkün yaşadığı tespit edildi. Bu sayıma göre Türklerin çoğu Üsküp’te ve Makedonya’nın Doğu kesiminde yaşıyordu. Ancak bu tespit doğru değildi, çünkü Makedonya’nın batı kesimindeki birçok şehir, kasaba ve köylerin nüfusunun büyük bir çoğunluğu Türkler oluşturuyordu. Batı Makedonya Türklerinin azınlık durumuna düşürülmesine Makedonya hükümeti tepki göstermeyerek seyirci kaldı. Ancak, Yugoslavya’nın Mart 1948’de Sovyetler Birliği’yle arası açılınca devlet, Arnavutluk’a ve Makendonya Arnavutlarına karşı tavrını değiştirdi. Bu sırada Türkler biraz rahatladı. 1950-51 ders yılından itibaren birçok Batı Makedonya şehrinde Türk ilköğretim okulları açılmaya başlandı. Böylece o güne kadar çeşitli sebeplerden dolayı kendilerini Arnavut olarak gösteren Türkler yeniden kimliklerine sahip çıkmaya başladılar. 1951 nüfus sayımında, Makedonya’da 203.398 Türk’ün yaşadığı ve bu sayının Makedonya nüfusunun %15,6’lık önemli bir kısmını oluşturduğu görülmektedir. 1950’lerin başında Makedonya Türlüğü büyük bir tehlikeyi atlatmak üzereyken Türkiye Cumhuriyeti ve Yugoslavya arasında “Serbest Göç Anlaşması” imzalandı. Buradaki Türk varlığına büyük darbe indiren bu anlaşmanın imzalanmasıyla Makedonya Türklüğü çözüldü. 1952-1959/60 yılları arasında Makedonya’dan Türkiye’ye onbinlerce Türk göç etti. Birçok aile parçalandı, kalanlar ise perişan oldular. Balkan savaşları kadar feci sonuçlar doğuran bu göç yüzünden Makedonya Türkleri geleceklerine ait tüm umutlarını kaybederek, bir ölüm kalım savaşı vermeye başladı. 1961 nüfus sayımında Batı Makedonya’da yaşayan Türklerin sayısında bir artış kaydedildi. Ancak bu artış, Makedonya’nın bu kesiminde yaşayan bazı Arnavutların Türkiye’ye göç etmek için kendilerini Türk olarak göstermelerinden kaynaklanıyordu. Bu nüfus sayımı Makedonya’da 131.481 Türkün yaşadığını ve bunun Makedonya nüfusunun %9,4’ünü oluşturduğunu gösterdi. 1968 yılında Makedonya’da hızlanmaya başlayan Arnavut milliyetçiliğinden Türkler de nasibini aldı. Bu olaylardan sonra bazı Arnavut aydınları “Makedonya’da Türk yoktur. Türkçe konuşan veya Türkleşmiş Arnavutlar vardır” tezini öne sürmeye başladılar ve dil, eğitim, kültür, sosyo-ekonomik ve siyasî haksızlıklar yaparak Türkleri eritmeye çalıştılar. Bunun neticesinde Türk nüfusunun, 1971 nüfus sayımında 22.932 kişilik bir azalmayla 108.552’ye düştüğü görüldü. Bu göçler olmamış olsaydı, şu anda Makedonya’daki Türk nüfusunun sayısı 380.000-450.000 veya toplam sayının %19-%22’si olacağı tahmin edilmektedir. Makedon Komünist idarecileri söz konusu yıllarda bazen Türkleri, çoğu zamanda ise Arnavutları destekleyerek, bu iki Müslüman unsuru birbirine kırdırma siyaseti uyguladılar. Aslında Makedonların gözünde Arnavutlarla Türklerin çok fark yoktu. Tarih boyunca Arnavutlarla beraber “ortak düşmanları” Türklere karşı savaştıkları tezini öne sürerek, Arnavutları kendilerine bağlamaya çalıştılar. Ancak uygulanan politikalardan en büyük zararı gören sadece Türkler oldu. Nitekim 1981 nüfus sayımında Türklerin sayısı 86.591’e düştü. 1981-1990 yılları arasında son günlerini yaşayan Makedon totaliter rejimi Türklere ve Arnavutlara her zamandan daha çok baskı yaptı. Makedon idarecileri bu yıllarda Müslüman olan herkese kuşkuyla baktılar. Devlet dairelerinde, eğitimde ve bilim alanında Türk ve Arnavutlara birçok kısıtlamalar getirdiler. Başta Türkler olmak üzere Makedon olmayanların temel hak ve hürriyetlerini esirgeyerek onlara yabancı muamelesi yaptılar. Bu etnik unsurların sayılarını olduğundan çok daha az ve istedikleri kadar gösterdiler. Günümüzde Türklerin Durumu 2002 yılında gerçekleştirilen nüfus sayımına göre Makedonya’da 77.959 Türk yaşamaktadır. Ancak bu resmî rakamlara karşılık Türk topluluğu önderleri bu rakamın 150-200 bin dolayında olduğuna inanmaktadır. Üsküp, Manastır, Gostivar, Kalkandelen, Ohri, Resne gibi şehirlerde yoğun olarak yaşayan Türkler genellikle tarım, hayvancılık ve ticaretle uğraşmaktadırlar. Türklerin kurduğu birçok siyasi partinin yanı sıra Türkçe yayın yapan radyolar da mevcuttur. Makedonya’da Türkler arasında eğitim Türkçedir. Türklerin yoğun olarak yaşadığı bazı şehirlerde Türkçe eğitim verilen ilkokul ve liseler mevcuttur. Ancak Makedon Üniversitelerinde Türklere çok az bir kontenjan ayrılmıştır. Buralarda eğitim gören Türk öğrencilere zorluk çıkartılmakta, özellikle Türk toplumun geleceğini ilgilendiren ekonomi, tıp, mimarlık, siyaset gibi bölümlerde okuyan öğrenciler bir elin parmaklarıyla sayılacak kadar az bir yekün teşkil etmektedir. Binbir zorluğa rağmen, mezun olmayı başaran öğrenciler de iş bulma konusunda zorluklar yaşamaktadırlar. Makedonya’yı bugün Makedon ve Arnavut partilerinden oluşan bir koalisyon hükümeti idare etmektedir. Hükümete bağlı bakanlıklarda veya müesseselerde çalışan Türk bulmak neredeyse imkansızdır. Her alanda Türkleri dışlayan Makedon-Arnavut Hükümeti ülkede Türkler yokmuş gibi hareket etmektedir.  
Deliorman Hatıraları Ahmet Davutoğlu Deliorman, Bulgaristan'ın kuzeydoğu kesiminde Rusçuk ile Varna arasında bir bölgedir. Kuzeyinde Tuna nehri, batısında Razgırad, güneyinde Şumnu, Yenipazar ve Pravadi kasabalar'ı, doğusunda Dobruca havalisi bulunmaktadır. Toprağının mahsuldarlığı ile meşhurdur. Vaktiyle burada balta girmedik ormanlar varmış. Bölge ismini bunlardan almıştır. Hâlen yer yer semaya yükselen ormanları mevcuttur. Eskiden suyu yoktu. Halk günlük su ihtiyaçlarını köyce kazdıkları gölcüklerden görürlerdi ki, bu hâl görülmeye değerdi. Gölcüklerde bir taraftan kaz, ördek sürüleri yüzer, bir taraftan iri ufak bütün ev hayvanları sulanır; bir taraftan da içilecek su alınırdı. İmkânı olanlar bir iki saatlik mesafelere giderek arabalarla temiz çeşme veya dere suyu getirirlerdi. Bu hâl senelerce böyle devam etmiştir. Nihayet 1928 yılından itibaren Bulgar Kralı Boris'in gayretiyle bölgeye yetecek kadar içme suyu getirildi. Deliorman'ın ahalisi hemen hemen kâmilen Türk`tür. Bulgar ve diğer unsurlar pek azdır. Bizim küçüklüğümüzde birçok köylerde yalnız birer hane Bulgar dükkâncı bulunurdu. Çünkü Türkler dükkancılık yapmaz "Sen terazi tutma da kim tutarsa tutsun!" derlerdi. Türkler vaktiyle Anadolu'nun muhtelif yerlerinden hicret ettirilerek buralara yerleştirilmiş tır. Onun için birbirine komşu köylerin, hatta bir köyün mahallelerinin konuşmalarında ufak tefek telaffuz farkları hâlâ göze çarpar. Meşhur Pehlivanlar Deliorman Türkü sağlam yapılı, dinç, kuvvetli ve mert insandır. Merhum Koca Yusuf; Yörük Ali, Hergeleci, Filiz Nurullah ve Kızılcıklı Mahmud gibi nice meşhur pehlivanlar Deliorman'dan yetişmişlerdir. Bölgenin havasına diyecek yoksa da, susuzluğu dillere destan olmuştur. Buna rağmen büyük cihangir pehlivanların hep buradan yetişmesi zannımca bir tesadüf değil, vaktiyle kuvvetli ve seçkin adamların serhat bekçisi olarak buralara yerleştirilmiş olmasındandır. Deliorman Türkü dindardır. Namazını kılar, orucunu tutar. Yalan söylemez, dolandırıcılık bilmez, hele içki, kumar, fuhuş gibi yasaklardan son derece kaçınır. Küçüklüğümüzde içki içen bir kimse dinden dönmüş sayılırdı. Bir köyde oruç yiyen bir kimseden şüphe edilirse, artık onunla kimsenin bir münasebeti kalmazdı. Kıyamet Alameti 1920'den sonra yeni açılan Türk mekteplerine hükümet lisan muallimi Bulgarlar göndermeye başladı. Türkler kendi mekteplerinin bütün masraflarına katlandıkları gibi, bu muallimlerin ücretlerini vermeye de mecburdular. Hiç unutmam, komşu köye Bulgar muallimi gelmiş, bir kocakarı namaz kılıyormuş. Bunu işitince aniden kendinden geçmiş ve namazı bozarak yanındakilere olanca avazı ile seslenmiş: "Evlatlarım tövbe edin! Dünyanın sonu gelmiştir. Bu kıyamet alametidir!.." Biz yakın zamanlara kadar Hora oyununun Türklerden alındığını bilmezdik. Onu Bulgarlara mahsus zannediyorduk. Hattâ Türkiye'ye güreşlere gelen bir pehlivan dönüşünde bir düğünde arkadaşlarına bu oyunu oynatmış. Artık görenler, duyanlar pehlivanın ve arkadaşlarının altlarını, üstlerini bırakmadılar. Onların dinden döndüklerine hükmettiler. Deliorman Türkü terbiyelidir, misafirperverdir, çalışkandır. Köylerde hemen herkesin evinden birkaç adım uzakta misafir odaları bulunur. Bu odaların ekserisinde yaz kış ateş eksik olmaz. Misafir gelir diye dayalı döşeli temiz tutulur. Çok adamlar bilirim ki, yatsıyı cemaatle kılmadan akşam yemeği yemezler, misafir beklerlerdi. Zengince ağaların koyun ve keçi sürüleri bulunurdu. Bunlar büyük fıçılara peynir doldurur fakat kimseye bir kuruşluk mal satmazlardı. Köylünün istihsal ettiği katık ve yemiş kabilinden bir şeyi satmak görülmüş şey değildi. O büyük fıçılar gelene gidene, fakire fukaraya bile yetmiyordu. Köylünün satılık malı, hayvanlarıyla ekin arpa gibi mahsulat idi. Bütün komşular birbirleriyle iyi geçinirlerdi. Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat kaidesine son derece riayet ederlerdi. Gece ve sabah namazlarında cemaati camiler almaz, cemaate gelemeyenlerin hâli sorulur; icap ederse hemen yardımına koşulurdu. Kış günleri kır işi kalmadığı için köylüler serbestçe istirahat eder, akşamları odalara toplanarak sohbette bulunurlardı. Bu sohbetleri yaşlılar ekseriyetle yatsı namazından sonra caminin veya mektebin odasında yaparlardı. Merhabalar... Küçüklüğümde ihtiyarların sohbetini pek severdim. Babamla camiye gider; oradan çıkınca hep beraber cemaat odasına giderdik. Camiden çıkan ihtiyarlar birer birer oraya gelir. Her biri mertebesine göre hürmetle karşılanarak münasip yerlere oturtulurdu. Artık her gelene ayrı "Merhabalar!" denirdi. Her birinin hatırı sorulurdu. Artık sohbet başlardı. Ekseriya biri konuşur hattâ konuşturulur, diğerleri dinlerdi. Büyüklerin huzurunda gençlerin konuşması ayıp sayılırdı. Sohbetin konusu malumdu. Evvela günlük olaylardan bahsedilir, sonra avcılığa, daha sonra askerliğe ve muharebelere geçilir; bazen de ibretli hikayeler anlatılırdı. Gençlerin sohbet yerleri ayrı idi. Onlar malum bazı odalarda toplanır masallar söyler; şarkı ve türküler okur eğlenirlerdi. Bu maksatla köylerin delikanlılarının sık geldikleri ve bizimkilerin de onlara misafir gittikleri görülürdü. Deliorman Türkünün dünya zevki hemen hemen düğünlere münhasırdı. Gerek evlenme gerekse sünnet düğünlerine büyük ehemmiyet verilirdi. Düğünler Güz mevsimi geldi mi Deliormanlılar erkekli kadınlı kasabalara koşar, düğün pazarlığı görürlerdi. Nişanlı kızı veya oğlu bulunanlar, karşı tarafın büyük küçük bütün fertlerine bohçalar hazırlarlardı. Evlenmeler görücülük usulûyle yapılırdı. Ve bundan bugün iddia edildiği gibi hiçbir geçimsizlik, boşanma ve ayrılma meydana gelmemiştir. Nişanlılar düğünden önce katiyen birbirleriyle görüştürülmezdi. Komşu köye gelin gidecek bir kızın düğünü köyünde iki akşam, yani çarşamba ve perşembe geceleri yapılır. Perşembe günü gelin alınarak o gece güveği kapatırdı. Güveği kapamak gerdeğe girmektir. Düğün, güveğinin köyünde de iki akşam yapılırdı. Bu münasebetle çalgılar tutulur. Misafirlere ahenkler yapılırdı. Gece düğünlerini daha ziyade kadınlar yapardı. Düğünün ilk akşamına "kına gecesi" denir. Köyün kadınları, kızları büyük bir salona toplanır; türküler söyleyip oynarlar. Nihayet dağılma zamanı gelince genç kızlar, gelinin yanında kalarak hep beraber kına yakınırlar, yaşlılar evlerine giderler. İkinci gece hem gelinin hem güveğinin evlerinde takı yapılır. Takıdan maksat hediyelerin verilmesidir. Gelinin takısı başının üzerinde tutulan bir bohçaya konur. Güveğinin takısı daha mutantan olur. Yatsı zamanı çalgılar, sokaklarda dolaşarak ahaliyi takıya davet eder. Millet güveğinin evine toplanır. O zaman sırtlarına birer cübbe atılır. Artık babasından başlayarak bütün hısım ve akraba, konu komşu hediyelerini getirerek güveğinin önüne bırakırlar. Güveği ile sağdıcının ellerine de paralar koyarlar. Buradaki hediyelerin ekserisi kap kacaktır. Takının bittiği silah sesleriyle ilan edilir ve güveği ile sağdıcının sırtlarından cübbeler alınır. Kendileri de hızla oradan uzaklaşırlar. Bu arada güveğinin önüne bir bakır içine biraz su konur. Güveği bu bakın devirerek gider. Takıdan sonra o akşamki düğün bitmiştir. Ertesi gün perşembedir. Gelin alıcı günüdür. Gelinle güveği aynı köyden iseler gelin almanın fazla merasimi yoktur. Ayrı köyden iseler iş değişir. Gelinin bineceği araba çeşit tentelerle süslenerek üzeri kubbevari örtülür. Bu arabaya mümtaz hanımlar ve güveğinin yakınları biner. Artık kimisi kadınlara kimisi erkeklere mahsus olmak üzere birçok at arabası meydana çıkar ve tıklım tıklım dolar. Bazen 40-50 araba gelin alıcı kafilesi yola revan olur. Yürükler Yollarda çalgıcılar muhtelif havalar çalar. Gelinin köyüne birkaç kilometre yaklaşınca haberci mahiyetinde birkaç at yarışarak köye gider. Bunlara "yürük" derler. Hangisi birinci gelirse ona gelinin cihazından (çeyiz) bir gömlek; ikinciye peşkir, üçüncüye çevre (yemeni) vesaire verilir. Bu arada gelin alıcı kafilesi beklenmektedir. Yürükler dönüp gelince tekrar yola revan olurlar. Köye vardıklarında bütün arabalar köylüler tarafından taksim edilir. Zaten düğün gününden önce köylüler toplanıp kimin ne kadar misafir alacağı kararlaştırılır. Buna "kavil" derler. Bakarsınız bazı ağalar beş araba, bazıları üç araba misafir almış evlerine götürüyorlar. Bu misafirlere türlü yemekler ikram olunur. Yemekten sonra delikanlılar soyunarak güreş yaparlar. Nihayet çalgılar arasında gelin arabaya bindirilerek köye dönülür. Köyde yapılacak başka merasim yoktur. O akşam, yatsı namazından sonra güveği kapanır, yani gerdeğe girer. Deliorman Türkünün en büyük zevki, eğlencesi at koşuları ve güreşlerdir. Bunlar ekseriyetle sünnet düğünlerinde yapılır. Koşu atlarına "yürük" denir. Bu hayvanları birçok köylü, sırf zevk için besler ve davet olunca düğünlere giderek koşulara iştirak ederler. 
Osmanlı Valisi Avusturya Kralı'nı Nasıl Korkuttu? Şaban Er Sultan III. Ahmet zamanında Viyana’ya giden elçilik heyetinde bulunan Osmanlı alimlerinden Nahifî Süleyman Efendi bu seyahat esnasında Budin şehrinin Osmanlı valisi ile ilgili bir hadiseyi şöyle anlatmaktadır:    …Delî Seyyidî Pâşâ, Budim (Budin) Vâlîsi imiş. Gayet ile behâdır devletli ve gâzî imiş. Ammâ vaktinde Budim’den Beç’e (Viyana) bir bâzer-gân giderken Nemçe’nin toprağında mâlını gâret etmişler. Ol bâzer-gân gerü gelüp merhum Seyyidî Pâşâ’ya arz-ı hâl edüp ahvâli bildirdi. Ol dahî Beç Kralı’na bir Buyuruldı gönderdi. Ve yazmış ki “Buradan giden bâzer-ganın mâlını senin toprağında gâret etmişler. Buyuruldu’m  vusulünde bâzer-gânın mâlını buldurup tarafıma irsâl eyleyesin! Ve bulunmadığı hâlde, yanından tahsil edüp gönderesin! ‘Yok, yok’ dersen, tâc ü tahtın elinden gider!” Demiş. Buyruldı dahâ krala vusul buldukda, kral dahî “Be hâydi!” Dedi diyü cevâb etmiş. Seyyidî Pâşâ’ya bu haber gelince kırk dâne âdemi tebdil-i suret edüp Beç’e göndermiş. Ol kırk âdem Beç’e dâhil olup ve kal’anın içinde bir kiliseden bir keşiş çıkarup ve çalup Budim’e Seyyidî Paşâ’ya getürürler. Ammâ eğer kralın ve gayrının bu keşiş çalınduğundan haberleri olmadı. Gelelim Seyyidî Paşâ’ya: Ol keşişin boynunı urmak istedi. Recâ etdiler; buynunı urmadı, afv etdi. Tekrâr krala haber gönderdiler. “Kal’a içinde, fülân kiliseden fülân keşiş çaldırup getürdi. Boynunı urmak istedi. Recâ edüp afv etdirdik. Bilmiş olasın ki, tâc ü tahtın elinden gider. Hemân mâlı göndermeğe sa’y edesin!” Demiş. Kral dahî bu ahvâli işitdikde, kralın şapkası başına dar olup ol keşişi kilisede yoklatdı; Yok!.. Su’âl eder ki “Bu ahvâl ne şekl oldı ki bu keşiş zâyi’ oldı?!” Cevâb verürler ki “Kırk âdem geldi ve keşiş gâ’ib oldı.” Hemân aklı başına geldi. “Ol ki Beç’in içinden ve kiliseden keşişi çıkardı; Beç elimden gideceğini aklım kesdi.”  Hemân bâzer-gânın gâret olan mâlını kendü yanından gönderir. Bâzer-gân       : Tüccar
Gâret etmek   : Soymak, çalmak
Buyruldı         : Emir
Vusul              : Vasîl olmak, ulaşmak
Tebdil-i suret : Kıyafet değiştirme
Kaynak          : Nahîfî Sülaymân Efendi Külliyâtı- Şaban Er, Kutupyıldızı Yayınları.
Köklü Tarih, Sıcak İnsanlar, Muhteşem Coğrafya: Ohri İrfan Özfatura Bir şehri arabayla gezen kavanoz üzerinden reçel yalar. Çekeceksin çarıklarını, vuracaksın kamerayı omzuna. Sokak sokak dolanacak, deklanşöre basacaksın yüzlerce defa. Kaleleri, camileri türbeleri atlamayacaksın elbet, bir sürü de detay toplayacaksın ayrıca. Kapı tokmakları, yosunlu kiremitler, saksı çiçekleri, kapı önünde oturan çocuklar, hamur açanlar, odun kıranlar, semaver yakanlar…Eh üç bin kare fotoğraf çektiğiniz bir beldeyi tekrar görmek istemezsiniz bir daha. Öyle ya, dünya büyük, hayat kısa. Git başka bir yere, ne diye zaman kaybedeceksin ki tekrarla…Ama…Ohri başka. Üç kere gittim, haydi deseler yine giderim güle oynaya.Efendim burası köklü bir şehir. Değişik kavimler gelip geçiyor. Hristiyan dünyasının önde gelen merkezlerinden biri. Hatta bir ara “var mısınız” diyorlar, “365 tane kilise kuralım. Her gün birinde ayin yapalım sırayla…”Gerçekleşmiyor tabii ama kırk civarında kilise ve şapel bulunuyor sokak aralarında.Yabancı Olduk Şimdi!Biliyor musunuz Kiril alfabesi buradan yayılıyor dünyaya. Kiril ve Metodius iki kardeş, artık neden ihtiyaç duydularsa oturup yeni bir alfabe geliştiriyorlar. Bu harfler bir anda Ortodoks dünyasına yayılıyor. Ki halen Rusya, Ukrayna, Bulgaristan Makedonya ve Sırbistan’da kullanılıyor. Keyif kendilerinin ama Asya’daki Türklere de dayatılması hoş olmuyor.Henüz Latin harflerinin sancısını çektiğimiz yıllarda Kazak, Türkmen,  Özbek,  Azeri, Tacik, Kırgız, Tatar, Başkırt ve Yakutlar Slav harfleri ile yazmak zorunda kalıyor. Ne biz onları okuyabiliyoruz ne onlar bizi, irtibatımız kopuyor.Kiril alfabesinin tersliği okudum sanıyorsunuz ama başka manalar çıkmıyor. Misal “Hap” yazıp “Nar” “PoMaH” yazıp “Roman” okuyorlar.Makedonlara sorarsanız Ohri’nin 6 bin yıllık mazisi var. Frigler, Kral Filip filan… Sonra tabii ki Roma.Muhkem KaleOhri üç adet surla çevrili, birini aşsanız bile düşmüyor.  Bundan bin yıl önce Çar Samoil tarafından inşa edilen içkale muhkem bir hisar, surların yüksekliği yer yer 16 metreyi aşıyor.Ohri, Murat Han-ı evvel devrinde Çandarlı Hayrettin Paşa tarafından alınıyor.Yıl 1385, İstanbul’un fethine 68 yıl vardır daha… Ohri Rumeli Eyaletinin üç sancağından biri. İlk sancak beyi Aydınlı Cüneyd Bey şehri çok seviyor, büyük bir aşkla hizmet ediyor…Osmanlılar Ohri’deki kiliselerinin tamamını Hristiyanlara bırakıyorlar, bir tek Ayasofya’yı (ki o da silahlı direnişte bulundukları için) cami olarak kullanıyorlar. Mimari üslubünü değiştirmiyor kubbenin kenarına küçük bir minare ekliyorlar.  Minber ve mihrap koyuyor, levhalar asıyorlar.Ayasofya’ların akıbetine bakın, şimdi o da müze… Müşteri bekliyor sabırla.Ayasofya’ların akıbetine bakın, şimdi o da müze… Müşteri bekliyor sabırla.  Ne hikmettir bilinmez mutasavvıflar Ohri’ye ayrı bir ilgi gösteriyor. Tekke ve zaviyelerde güler yüzlü, kul hakkından korkan, samimi müminler yetişiyor, yerli halkın gönlünü kazanmasını biliyorlar. Unutmadan söyleyeyim Ohri tekke kültürünün yaşadığı nadir yerlerden biridir hala. Her gün sabah namazını müteakip Zeynel Âbidin Paşa Camisinin bitişiğindeki Pir Muhammed Hayâtî Baba tekkesinde zikr yapılıyor. Ecdad YadigârlarıHasılı Osmanlılar Ohri’yi kubbelerle donatıyorlar. Ohri’deki en önemli eserimiz Hünkar Camii.Büyük alim Ohrizade Sinanüddin Yusuf Efendi tarafından yaptırılıyor ve Fatih Sultan Muhammed’in adını taşıyor. Sadece camii değil koca bir külliye. Etrafında mektep, zaviye, aşevi ve kervansaray da bulunuyor.Sinaneddin Yusuf Efendi mal mülk sahibi bir hayırsever, yetimleri dulları gözetiyor kimsesizleri evlendiriyor. İmarette Müslim gayrimüslim ayırd edilmiyor, tasını uzatan aşını alıp gidiyor.Garip ama külliye (tapusu meşihatın elinde olmasına rağmen) işgal edilmiş, şimdi üzerinde Ortodoks Üniversitesi yükseliyor.Evliya Çelebi merhum Ohri’de 17 mahalleden söz açıyor ki onunda Müslümanlar oturuyor. 17 yy’da Ohri’de 17 mescid 17 cami 7 mekteb, 3 han  iki hamam, 150 dükkan ve bedesten bulunuyor. 7 kıraathanesinin yedisinde de ilim sahipleri toplanıyor, sohbete katılanlar bilgi ile donanıyor.Süleyman Han, Zeynel Abidin, Ahmet Şerif Bey Siyavuş Paşa ve Hamza Bey medreselerinde hem din hem fen ilimleri okutuluyor, nadide gençler yetiştiriliyor.Dar-ül Kurra’da tedrisat veren Hafız-ı kurralar ki (İbn-i Ömer onlardan biridir) Kıraat-ı hafs üzerine kaari ve hafız yetiştiriyor. Muslihiddin ve Ahmed Efendilerin talebeleri gittikleri yerlerde meşale oluyor.Osmanlı zamanında Ohri’nin nüfusu 10 binmiş, 6 bini Türk.Şimdi nüfus olmuş 60 bin yine 6 bini Türk (Türk derken Müslümanı kastediyorum tabii, Arnavut’u, Torbeşi, Boşnağı, Çingenesi hepsi bir arada)Evimizde gibi denir ya... Ohri kendinizi evinizde gibi hissedeceğiniz nadir yerlerden biri. Ben gidip de pişman olanı görmedim daha...
Biz Kültür Yolcuları: “Rumeli’den Göçler" Belgeseli Metiner Sezer Sirkeci Garı; trenlerin durup kalktığı, yolcu indirip bindirdiği bir istasyon olmanın çok ötesinde bir gar. Tarihî misyonu var bir kere. 1960 yılından sonra Avrupa’ya iş için giden vatandaşlarımız binbir ümitle bu gardan bindiler trene. Bir de Balkanlar'dan gelen göç dalgaları var. Yüz binlerce Osmanlı vatandaşı hürriyetine bu garda kavuştu.
“Türk insanı” ile “göç” birlikte anılan iki kavram. Bundan bin yıl önce Anadolu’ya ayak basan Türkler, dura kalka Torosları aşıp da Söğüt’e kadar geldi. Osmanlı 1326 yılında Bursa şehrini beylik merkezi yaptı. 1361’de ise Edirne fethedildi ve Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti oldu. Bin üç yüzlü yıllar Osmanlı’nın Balkanlar'da fetih yılları. 1448 yılında Makedonya Osmanlı sınırları içine girdi.
Osmanlı fethettiği Balkan ülkelerini Konya ve Karaman civarından getirdiği Türk nüfus ile güçlendirdi ve bu ülkeler 500 sene Osmanlı yönetiminde kaldı.
1912-1913 yıllarında yaşanan Balkan Savaşları ile Osmanlı Rumeli'deki topraklarını kaybetti ve Rumeli’de yaşayan Türk ve Müslüman nüfus Anadolu’ya göç etmek zorunda kaldı. Bu göçün başlama noktası Üsküp Garı idi. 500 sene efendisi oldukları insanlar tarafından hakarete uğrayan, taciz edilen, evleri yakılan Osmanlı’nın göçüydü bu. Acı ve elemin had safhaya çıktığı, kan ve gözyaşının sel gibi aktığı bir göç başlamıştı. Anadolu’dan göç eden Türkler ile Osmanlı gelir gelmez Müslüman olan Boşnak ve Arnavutların göçü yani.
Kosova Prizrenliler her sene mayıs ayında Sirkeci Garı'nda “Bir kofer, bir sandık” etkinliğini kutluyorlar. Kofer malum, bavul demek. Sandığına doldurduğu eşyası ve bavuluna koyduğu giysilerinin dışında tüm eşyalarını, evini, tarlasını ve en önemlisi de doğup büyüdüğü toprakları geride bırakıp canını trene atan insanların öyküsü bu.
Ünlü belgeselci Nebil Özgentürk, Can Dündar ve Coşkun Aral “Biz Kültür Yolcuları” başlığı altında bir belgesel hazırladılar. Denizbank’ın sponsor olduğu bu belgeselde Rumeli göçleri ele alınıyor. On bölümden oluşan belgeselin birinci bölümünü, göçün başladığı Üsküp’te seyrettim.
Ayşe Kulin de o göçü yaşayan bir ailenin mensubu. Belgeselde günleri anlatırken “Ailem, göçten asla bahsetmezdi” diyor. “O acıyı tekrar yaşamak onlara zor geliyordu. 500 sene efendisi olduğu insanlar tarafından yerlerinden edilmeleri, hakarete maruz kalmaları onlara çok ağır gelmişti.”
“Biz Kültür Yolcuları” belgeseli önümüzdeki günlerde yayınlanacak. Tavsiye ederim, seyredin. “Biz” kelimesinin içi gayet güzel doldurulmuş. Rumeli göçmenlerine “Suyun Öbür Tarafı”ndan gelmiş muamelesi yapmanın ne kadar yersiz olduğunu, onların yaşadıkları acıyı ve buna rağmen nasıl ayakta kaldıklarını görüp anlama fırsatı veren bir belgesel bu.
Bulgaristan'dan Bir Zindan Hatırası Osman Kılıç Osman Kılıç Bulgaristan Türklerinden ilim ve irfan sahibi bir kimsedir. Bulgarların büyük zulmüne uğramış, ölüme mahkum edilmiş, uzun müddet hapishanelerde kalmıştır. Hapiste iken Bulgaristan'ın son asır alimlerinden olan kayınpederi Hocazade Mehmet Muhiddin Efendinin kendisini ziyaretiyle ilgili hatırasını aşağıda sunuyoruz:Son görüşmemizde eşim, müteakip ziyaret gününde büyük Efendi Peder Hocazade Efendi'nin de geleceğini söylemişti. Bu yüzden görüşme gününü büyük bir merak ve heyecanla bekliyordum. Günler geçmek bilmiyordu. Bir taraftan kendisiyle görüşüp başıma gelen bu görülmez belanın hikmet ve manasını sormak isterken, diğer taraftan da onu bu yaşta buralara sürüklemiş olmaktan büyük bir üzüntü duyuyordum. Nihayet görüşme günü geldi, çattı. Sabahın erken saatlerinden itibaren, pencere önünde dikilmeye başladım. Devamlı, karşıki sokağa bakıyor, gelip geçenleri seyrediyordum. Bir anda gözlerime bir fayton ilişti. Aynı saniyede Efendi Peder' in beyaz sarığı ile siyah cübbesini gördüm. Fayton hızla gözden kayboldu. İçinde başka kimlerin olduğunu fark edemedim. Artık pencereden çekilip her an kapının açılmasını bekliyordum. Vücudumu korkunç bir heyecan sarmıştı. Kalbim hızla çarpıyordu. Kara tâlihimin zalim cilvesine bakınız. Ben böyle, beklenmedik bir şekilde idam hükmüyle zincirlere vurulup ölüm hücrelerine atılacağım, doksanlık ulu çınar, fadıl-ı muhterem, tek seçimle Bulgaristan'da başmüftü olmuş, zamanın âlimi, Fıkıh ilminde rüsuh sahibi Hocazade Efendi, hapishaneye, beni görmeye gelecek! Çok geçmedi, kapı açıldı. – Ziyaretçilerin var, dediler. Hemen zincirimi kavrayıp dışarı çıktım. Bir yandan kalbimin vuruşlarını, diğer yandan da zincirimin çangırtısını dinleyerek ziyaret salonuna yardım. Yakınlarımız girmeden evvel, biz yerlerimizi aldık. Benimle beraber başka mahkumlar da aynı anda, aynı sırada yakınlarıyla görüşebilirlerdi. Yer buna müsaitti. Fakat o takdirde beni de görecekleri için bu mümkün değildi. Ben yalnızca salona alındım. Başkalarını görmemeliydim ben. İdamlıktım ben. Harici âlemle alâkamın, kelimenin tam manasıyla kesilmesi gerekiyordu. Zincirimi hafifçe yere yatırdım. Ta ki görüşme esnasında yakınlarımız bu eziyet halkalarını görmesinler. İki tarafıma, Türkçe bildiklerini zanneden gardiyanlar gelip yerleştiler. En sonunda salonun kapısı açıldı. Efendi peder, elinde bastonu, vakur adımlarla içeriye girdi. Arkasından da eşim, gözyaşlarını silerek gelip, onun yanı başında yerini aldı. Konuşmaya başladık. İlk olarak sabırsızlanan eşim söz aldı. – Bak, bugün Efendi Babam da seni görmeye geldi. – Bak, bugün Efendi Babam da seni görmeye geldi. Ben kendilerini evvela "Hoş geldiniz" diyerek selâmladım ve hemen konuya girdim. – Başıma gelen bu görülmedik belâya, siz ne dersiniz Efendi Baba? Cevabı şu oldu: – Başına gelen bu felâketi, iki şekilde izah etmek mümkündür. Ya Cenab-ı Allah'ın bir sevgili kulusundur, hasbelbeşerş günahların kefaretini, daha dünyada iken ödüyorsun ya da çektiğin bu eziyet ve ıstıraplar karşılığında, dünya ve ahrette yüksek mertebelere ulaşacaksın. Bu ancak böyle izah edilebilir. Tek kurtuluş yolu Salah-ı hal, ibadet ve taat, dua ve istiğfar. Taat ve ibadet için şartlar müsait değil diyecek oldum. Çok yerinde olarak beni derin bir gafletten uyandırdı ve yol gösterdi. – Duvarlar, duvarlar. Şartlar ne kadar ağır olursa olsun, taat ve ibadetten geri kalma. Teyemmüm için zindanlarda yatanlara, duvarlar tek elverişli vasıtadır. Zikrü fikre, taat ve ibadete, teybe ve istiğfara devam! Sonu hayırdır inşaallah. Nice büyükler, yer altında, karanlık zindanlarda, en kötü şartlar altında yine taat ve ibadete devam etmek imkânlarını bulmuşlardır. Kalbime bir ferahlık geldi. İçime bir huzur çöktü. Derin ve manalı bakışlarıyla sanki bana kuvvet ve cesaret veriyordu. Kendime gelir gibi olmuştum. Zaten her zaman onun yüksek şahsiyetinde büyük fazilet ve ahlâk örnekleri müşahede etmişimdir. O anda da onun yüksek maneviyatından kuvvet alıyordum. Önümde yüksek bir cesaret ve sabır abidesi olarak dikilmiş, beni ihya etmişti. Bu kadarı yeterdi artık benim için. Bir iki söz de eşimle teati ettikten sonra ayrılmak mecburiyetinde kalmıştık. Süremiz bitmişti çünkü. Ziyaret saati dolmuştu. Beş dakika nedir ki. Baktım ki eşim ziyaret salonundan çıkmakta pek acele etmiyor. Ayağımdaki eziyet bağını görmek istiyordu. Ben de hemen yerden zinciri kaldırıp geriye, kapıya doğru ilerleyiverince, görüş açısı biraz genişledi ve o anda ayağımdaki yılankavi zinciri görüverdi. Bütün çıplaklığıyla benim yürekler acısı hâlimi, kuşbakışı seyretti. Ne kadar nahoş bir şekilde, ağır ağır adım attığımı, o idam hükmünün sembolü zulüm ve eziyet halkasını, dehşet nazarlarıyla görüp üzüldü. Onlar dışarıya, Bulgaristan denilen büyük, açık hava hapishanesinin Şumnu sokaklarına çıktılar. Ben ise tekrar ölüm hücresinin soğuk köşesine, kaderimle baş başa kalmak üzere geriye doğru adımladım. Çoktan beri beklediğim mühim ziyaret, çabucacık bitivermişti. Gök kapısı açılır gibi, bir anda her şey olup bitmişti. Ama zihnimde derin izler kaldı. Bu takviye ile bir hayli müddet devam edebilirdim. Kaderin sillelerine uzun bir süre dayanabilirdim. Moralim tazelenmişti. Bu tatlı hatıralarla göğüs gerebilirdim ölüm hücresinin dayanılmaz çilelerine. Üzülmemek elde değil. Hücreye döndükten sonra bir süre bu olağanüstü ziyaretin tesirinden, kendimi kurtaramadım. 1949 yılını da yarılamıştık. Zor da olsa, günler geçiyordu. Dışarıda olup bitenlerden hiç haberimiz yoktu. Hadiseler hızla gelişiyordu. 
Blagay Alp Erenler Tekkesi ve Düşündürdükleri Ahmet Yasin Gürkan Uçsuz bucaksız Türkistan bozkırlarında Yesi isimli bir şehir ve ismini o şehirden alan büyük bir mutasavvıf, Türkistanların “Hâce” dedikleri büyük bir Mürşid, Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî... Dergâhında binlerce dervişi olan bu büyük Mürşid en yakın halifelerinden Saru Saltuk’u yanını çağırır ve ona, o zamanlar Diyâr-ı Rûm olarak bilinen Anadolu’ya, oradan da Balkanlara geçmesini, din-i mübin-i İslâm’ı oralarda yaymasını ve İslâm dinine girenlere “irşad” faaliyetlerinde bulunmasını emreder. Şüphesiz Yesevî Hazretlerinin bu emri sofilerini şaşırtmıştır. Çünkü henüz Türkistan ahalisinin tamamı Müslüman olmamışken, Türkistan’a binlerce kilometre uzaklıktaki diyâr-ı Rûm’a gidip İslâm’ı tebliğ etmenin “hikmet”ini merak etmektedirler. Neticede bu dervişler Yesevî Hazretlerinin dervişleridir, “işittik ve itaat ettik” diyerek, hazırlıklara girişirler. Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri, huzuruna çıkan Saru Saltuk’a kılıcını vererek, nasihat eder ve üzerindeki vazifesinin ne kadar mühim olduğunu bir kez daha hatırlatır. İşte Yesevî Hazretlerinin manevî himayesinde yola çıkan bu kafilenin Balkanlardaki son durağı Blagay’dır. Blagay, Bosna’nın Mostar şehrine yirmi kilometre uzaklıkta bir yerdir. Saru Saltuk buraya bir tekke kurar. Tekkeyi kurduğu yerin manası derindir. Büyük bir kayalık dağ ve o dağın altından kaynayıp bir nehiri besleyen coşkun bir su ve sırtını o dağa yaslamış, suyun kaynağını tutmuş bir tekke… Dağ Kur’an-ı Kerim, dağın altından kaynayan su Kur’an-ı Kerim’den süzülen, İslâm’ı meydana getiren her şey, sırtına dağa yaslamış, kaynağın başını tutmuş olan tekke ise “Tasavvuf”, yani Kur’an’a dayanan, Kitabullah’dan beslenen ve o kitabın getirdiği dinin bulanmadan, donmadan, tıkanmadan akmasına vesile olan, en son dini en güzeliyle yaşama ve yaşatma dâvasının ismi olan Tasavvuftur. İşte eşyaya, maddeye mânâ kazandıran, coğrafyayı derinlemesine işleyerek, toprak parçasını vatan mefhumuna istihâle ettiren muhterem ecdadımız, Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri bölgeyi zahiren fethetmeden asırlar evvel mânâ planında fethetmiş ve oralara Türk-İslâm mührünü vurmuştur. Saru Saltuk ve Yesevî dervişlerinin birkaç satırla ifade ettiğimiz bu seyahati bundan yedi asır evvelini düşündüğümüz zaman çok büyük bir hadisedir. Türkistan ile Blagay arası, Saru Saltuk kafilesinin geldiği yola göre hesapladığımızda takriben on bin kilometreye tekabül etmediktedir. Yolların olmadığı, asayiş bakımından tehlikeli topraklarda geçen bu seyahati gerçekleştirmek, hatta böyle “dönüşü olmayan” bir seyahate çıkmayı kabul etmek, bugünün yapılan bir programa yahud sohbete gelmeye dahi kırk dereden su getiren insanının havsalasının dışında olsa gerek diye düşünüyoruz. Ecdadımız ile bugünün neslinin manevî gerilimi, ihlâsı, hizmet aşkı arasındaki farkı bu misalden yola çıkarak herkes düşünmeli ve kendine düşen payı almalıdır. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi ecdadımız topraklardan evvel gönülleri fethetmiştir. Toprağın fethi zahir planındaki iştir ve diğerine göre kolaydır, güçlü bir ordun varsa tepeler geçersin, tıpkı Cengiz Han’ın yaptığı gibi ama o tepelediğin topraklarda gönüllerin fethini gerçekleştirememişsen bir insan ömrü kadar bile o coğrafyada kalamazsın. Yakın uzak geçmişte bunun misalleri çoktur. 12.-14. asırlar boyunca gerçekleşen bu manevî fetih bize çok şey anlatmalıdır. Bizim ecdadımız, ismini, cismini, toprağını bilmediği yerlere giderek oraların insanının gönlünü kazanmıştır. Biz ise bugün bırakınız böyle bir gönül kazanmayı, böyle bir şeyi aklımızın, ruhumuzun gâyesi haline getirmeyi, kendi içimizde birbirimizi boğazlamanın derdindeyiz. Balkanlar, Kafkaslar gibi yetmiş iki milletin yaşadığı yerlerde asırlarca huzuru tesis etmiş olan Türk milleti bugün kendi içinde birçok müşterek paydasının bulunduğu grupları dahi bir arada tutmakta güçlük çekmektedir. Dün ecdadımız o birlikteliği nasıl tesis etti, bugün biz niye sürekli bölünme senaryoları tartışıyoruz? Sualini kendimize sormalıyız. Türk milletinin bütün fertleri olarak partizanlığı bırakmalı ve “büyük ülkü”ye odaklanmalıyız. Partiler, siyasîler birer araçtır ve “gün”e yönelik politika yaparlar, yaptıkları politikanın temelinde ise aritmetik hesaplar vardır. “Demokrasi” dedikleri ne idüğü belirsiz, nereye çeksen oraya gidecek ve bugün adeta siyasi bir put haline dönüştürülen ucube mefhumu bir kez daha düşünmeliyiz. Biz Türkler o devasa devletlerimizin idaresini, ilk çağ Yunan filozoflarından öğrenmedik, bugünde idaremiz için onların torunlarından kopyala-yapıştır yapmanın bir mânâsı yoktur. Göktürk Hakanı Bilge Kağan’ın, asırlar evvelinden “Ey Türk titre ve kendine, dön” hitabını, slogan bayağılığına saplamadan iyi tefekkür etmeliyiz. O günki Türkler kendinde olsaydı böyle bir hitap gelmezdi, demek ki Türklerde kendinden, özünden bir kopuş meydana geldi ki ecdadımız o sözü söyleyip o taşlara kazıtmak ihtiyacını hissetti. Bugün de bizler için o söz tazeliğini korumaktadır. Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri, Saru Saltuk’u, Çin, Hindistan, hatta İslâm olmamış Türkistan bölgeleri varken niye Anadolu’ya, Balkanlara gönderdi? Osmanlı nasıl kuruldu? “13. Asır Anadolusu”nu Moğol fırtınasından muhafaza eden manevî dinamikler ne idi ve o maneviyat erleri, Osmanlı’yı nasıl kurdu, İstanbul’un fethi nasıl gerçekleşti? Sakarya nehrinden Tuna’ya, Nil nehrine nasıl gittik ve Viyana’dan Sakarya’ya nasıl geriledik? Bütün bu sualler birbiriyle bağlantılıdır, derinlemesine tefekkür edilmelidir ve Râd Sûresi 11. Âyeti olan “Allâh (celle celalühü) bir kavmi- tağyir etmez- değiştirmez o kavim kendi nefsini, halini değiştirmedikçe.” ile alâkası olsa gerektir.