Cinque Terre
Hocalı'da Türk Soykırımı M. Hâlistin Kukul
A

şağıdaki cümleleri okuyup da; sızlayıp inlemeyen vicdan, titremeyen kalb, isyan etmeyen akıl, zonklamayan beyin, donup kalmayan şuur, sel olup akmayan göz, haykırmayan dil ve kendini darağacına çekmeyen "adalet", yok hükmünde değil midir?

Yok, hükmünde bulunan bir "adâlet"in terazileri, hakikatte, birer "kör" olarak iflâs durumundadır.

İbretle bu cümleleri okuyalım ve, "Türk milleti" olarak bizim, kendilerini "medeni" diye vasıflandıranlarla, nasıl bir "vahşi dünya”da hayat mücâdelesi verdiğimizi dehşetle ürpererek idrâk edelim.

Vahşet!..

1992 yılının 25 Şubatını 26 Şubatına bağlayan gece, 106’sı kadın, 83'ü çocuk toplam 613 Azerbaycan Türk'ü, Rus askerlerinin desteğiyle Ermeniler tarafından gaddarca katledilmişlerdir. Elbette ki, sâdece bu kadar değil; yaralanan, sakat kalan ve kaybolan binlerce Azerbaycan Türk'ü belirsizlikler içindedir!..

Bu vahşet hâlini, katliamdan dört sene sonra, 1996'da yayınladığı "Ruhumuzun Canlanması" adlı kitabında anlatan Zori Balayan adlı bir katilin şu sözlerini, herkesin ve her şeyden önce de her Türk'ün dikkatle ve ibretle okuması ve gereken dersi alması lâzımdır:

"Çete üyesi olan Haçatur'la, zaptedilmiş evlerden birisine girdiğimizde, askerlerimizin 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilediklerini gördük. Haçatur, çocuğun bağırmaması için, anasının kesilmiş göğsünü (memesini), onun ağzına soktu. Ben de, önce, çocuğun karnının, başının ve göğsünün derisini soydum. Sonra Haçatur, cesedini doğradı ve onunla aynı kökten, Türk kökünden gelen köpeklere dağıttı. Aynı şeyi üç Türk çocuğuna daha yaptık. Halkımın intikamının yüzde birini bile aldı isem ne mutlu bana!"

Bu vahşeti, "insan" olan yapabilir mi? Bu vahşeti, insan olan bu kadar zevkle ve sükûnetle anlatabilir mi? Bu vahşete, insan kalbi taşıyorum diyen bir kişi susabilir mi? susanların insanlığından şüphe değil, endîşe edilmez mi?

Onlar, şimdi de oturmuş, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948'de kabul ettiği "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nden bahsediyorlar. Bunların sözüne hangi Türk ve niçin inanmalıdır? Hangi akl-ı selim sahibi insan, bu sözlerin samimiyetine güvenebilsin?

Bu katilin her cümlesindeki her kelime, adaletin birer "darağaçlık hükmü" olmalıdır, çünkü; yaptıkları akıl almaz insanlık dışı zulümleri bizzat kendisi söylüyor.

Öyleyse; bu katliamlara karşı, sokakları dolduran insanlar ve onların, arşa yükselen "Adalet istiyoruz!" avazları, haykırışları hani, nerede?

Baştakiler ve alttakiler, farketmez! Herbiri suskun! Niçin!

Üçyüzmilyonluk Türk Dünyâsı susar mı? Susarsa ne için ve nasıl susar? O'nu susturabilecek güç niçin olabilir? Böyle bir güç “olmamalı” / “olabilmemeli”dir!

Hani, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde: " Herkesin yaşama hürriyeti, hiç kimseye zulmedilemeyeceği, kanun önünde herkesin eşit olduğu, erkek-kadın ve ırk ayırımı yapılmayacağı" teminat altına alınmıştı.

Yoksa, bu katil yazarın satırları, bir "soykırımın itiraf vesikası" olduğu hâlde, kendilerine "medeni" vasfını yakıştıran bir sürü "insan hakları lâfçısı" , vahşeti desteklediklerinin farkında mı değildirler?

Tabii ki, asıl mes’ele "Türk'ün uyanması mes’elesi"dir.

Uyan Ey Türk Milleti!

Önce; Türk uyanmalıdır! Türk’ün çok okuması, çok çalışması lâzımdır. Mes'ele; Türk'ün, dünyâ mes'elelerine muhakemeci ve murakabeci gözle bakabilme mes'elesidir. Asıl mes’ele; geçen her ânı, birbiriyle "nafile çekişmelerle" değil, ciddiyetle, birlik ve beraberlik içinde değerlendirmeleridir.

Her varlık, kendi içinden büyür! Elbette ki, bu işin "tersi" de var! Yâni; "çöküş"de içten başlar! Allah göstermesin!..

Türk'e bakınız: Yirminci asrın başından beri, kanının, dünyâ sathında dökülmedik yeri kalmadı. Dünyâdaki Türk şehitlikleri bunun en bariz ispatı değil midir? Lütfen araştırınız!

Yemen'den Galiçya'ya, Asya ortalarından, Sibirya'ya, Doğu Türkistan'a kadar ve oradan Avrupa ortalarına!..

Çanakkale'de ikiyüzellibin, Kafkaslar'da doksanbin, Kerkük'te, Kıbrıs'ta, Balkanlar'da ve nihayet Yukarı Karabağ'da!... Binler, onbinlerce şehit bizim değil mi ?

Amerika'yla Rus çekişir, ölen Türk; Rus ile Çin çekişir, ölen Türk; İsrail'le Arap çatışır ölen Türk; İngiliz Hindistan'la boğuşur ölen Türk; Fransız'la Fas-Tunus didişir ölen Türk, Yunanlı-İtalyan selâmlaşır ölen Türk;

Hocalı'da Türk Alman'la bilmem kim sürtüşür, ölen Türk; Afganistan'da, Kore'de, Gazze yolunda... Ölen Türk!

Türk!.. Türk! Türk! Kanının, nerelerde, nasıl ve niçin "emildiğinden" habersiz veya gafletinde olarak bir yerlere yürüyor.

Bu nasıl bir millettir ki, Allah aşkına, "öle öle" tükenmiyor! ve; bu nasıl bir millettir ki, O'nun mensupları, çıkıp, kendi "Meclis"lerinde bu "soykırım"ı haykırmıyor. İlkönce, Türk Dünyâsı Devletleri"nin Meclislerinde, kaç tane "aynı milletli devletimiz varsa", hepsinde, tam sayı ile niçin bu soykırımı kabul etmiyorlar?

Türkiye olarak, niçin buna öncü olamıyoruz? Niçin? Daha "dün" dediğimiz "yirmi bir sene" oldu. Yirmi yılda -kendimizle çekişip didişmekten başka- hangi mesafeyi katettik. Bu acıları her ân damarımızda hissedemez isek, hiçbir yere varmamız mümkün olamaz.

Başlık Yazar
Ahıska Tükleri'nin Vatanından Sürgün Edilmesi Rahim Er
Hazar Denizi'ndeki Türk Askerinin Ölüm Kampı : Nargin Adası Ö. Serdar Akın
Kerkük - Musul ve Batum'u Nasıl Kaybettik? Mustafa Yazgan
Osmanlı Kafkas Ordusu'nun Bakü Zaferi Akif Aşırlı
Osmanlı Esirlerine Azerbaycan Türklerinin Yardımları Akif Aşırlı
Ahıska Türklerinin Fergana Dramı Mircevat Ahıskalı
Bursa'da Bir Kafkas Mücahidi Doç. Dr. Doğan Yavaş
Kırımlı Leman Faşist ve Komünistlerden Neler Çekti? Tarih Düşünce
Kafkasya'da Ölüm ve Sürgünler Prof. Dr. Justin McCarthy
Bakünâme Ayşe G. Tunceroğlu
Türkiye'ye Sığınan Azeri Türkleri'nin Hazin Akıbeti İrfan Özfatura
Kırım'dan Gelirim Prof. Dr. Haluk Dursun
Karabağ Türk Yurdudur Prof. Dr. İsmet Binark
Karabağ’da neler oluyor? Dr. İsmail Kapan
Hürmetli Aliyev'e Teşekkür Rahim Er
Osmanlı Devletinin Çerkesleri İskân Siyaseti Fuat Uğur
Peygamber Huzurunda Bir Mücahid: İmam Şamil Dr. Murat Yeşil
Büyük Sürgün Kafkaslar Hüseyin Öztürk
A
hıska bir gül idi gitti,Bir ehli dil idi gitti,Söyleyin Sultan Mahmud’a,İstanbul’un kilidi gitti. Ahıska ağıdı.

Büyük Sürgün Kafkaslar dizisi için TRT Genel Müdürü Şenol Göka ve ekibiyle, diziye emeği geçenlere teşekkürler. Gayemiz “üzüm yemektir”, bu yüzden dizinin eksiğine gediğine bakmadan şunu söylemek gerekir:Milletin televizyonuna yakışan bir dizi olmuş. AK Parti iktidarlarına kadar Türkiye başta olmak üzere pek çok ülkenin “körebecilik” oynadığı hakikatler artık anlatılabilmekte.

Anadolu’da bir söz vardır; “El kadar yurdun olsun, tek üstü diken olsun”derler. Bu sözü; yurdunu, yuvasını, evini, ailesini, zalimlerin zulümleriyle kaybedenler çok iyi bilir ve anlarlar. İşte “Büyük Sürgün Kafkaslar”, yerkürede kıyamet kopuncaya kadar asla unutulmayacak zalimliklerdendir.
Orta Asya ve Kafkaslara seyahatlerimde vatanlarından, topraklarından birkaç saat içerisinde, yatak kıyafetleriyle karga tulumba hayvan vagonlarına doldurularak sürgün edilen Ahıskalıları; Kırgızistan,Kazakistan, Gürcistan ve Kırım’da çok dinledim.“Büyük Sürgün Kafkaslar”da anlatılanlar, ekrana gelebilecek olanlarla sınırlı kalmış. Ruslar öyle iğrençlikler yapmışlar ki, ne anlatılması ne de dinlenilmesi mümkün değildir.

Vatansızlığın ne demek olduğunu; eşine çok az rastlanılan Zalim Stalin’in, binlerce Müslümanı hunharca öldürttüğü 1944 sürgününü yaşayan Kırımve Ahıska Türkleri iyi bilir. Mevzuya devam etmek istiyorum ama yeri geldi daha büyük bir sürgünden zerre kare hatırlatmak lazım geldi.
Devletsiz ve vatansız kalmanın ıstırabını, kendi topraklarından, kendi kurdukları devletten, kendi halkından koparılarak sürülen ve ölüme terk edilen, öldükten sonra da cenazelerine dahi tahammül edilmeyen atalarımız Osmanlı hanedanı bilir.II. Abdülhamid torunu Ertuğrul Osman Osmanoğlu, manevi olarak çektiği bütün sıkıntı ve üzüntülerine rağmen, ülkesini ve halkını hep çok sevmiş bir hanedan üyesidir. 1949’da babası Şehzade Mehmed Burhaneddin Efendi’nin cenazesini taşıyan geminin; vatanına, İstanbul’a sokulmayışını hiç unutamamıştır.
Mehmed Burhaneddin Efendi daha sonra Şam’da, Yavuz Selim Camiihaziresindeki Osmanlı Hanedan Mezarlığı’na defnedilmiştir. O yıllar CHP’nin milletimize zulmettiği senelerdir. İnönü, yoldaşı Stalin’le yarış halindedir. Halkımız sürgünden beter işkenceler görmüştür. Ertuğrul Osman Osmanoğlu, Türkiye’ye ilk defa 1992 yılında gelir ve ata topraklarına ancak uluslararası seyahat belgesi ve özel izinle girebilir.
1924 yılından Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına tekrar geçtiği 2004’e kadar; yani 80 yıl; “vatansız” “pasaportsuz” ve bir “soyadı” olmadan yaşamıştır. Geçelim. Ahıskalıların da, Kırımlıların da toprakları vardı, binlerce yıldır onlarındı. Nice nesilleri oraları vatan edinmişlerdi. Dinleri birdi, dillerini de, dinlerini de seviyor ve sahipleniyorlardı.

Tarih İçinde Karaçay Türkleri Dr. Hayati Bice Tarihi Türk boylarından birini oluşturduğu bütün tarihçi ve Türkologlar tarafından kabul edilen Karaçay Türkleri'nin tarihi hususundaki ‘‘yazılı’’ belgeler 17. yüzyıldan öncesini karanlıkta bırakmakta ve bu eski devirlerdeki Karaçay Türkleri Tarihi, topluluğun yüzyıllardır milli mirasını oluşturan destan ve efsanelerle, kimi farklı görüşteki ilim adamlarının hipotez ve yargıları ile açıklanmağa çalışılmaktadır. Bütün araştırıcıların ortak değerlendirmesi olan Türk kökenli oluş; Sovyetler Birliği'nin genel Rusçu politikasına uygun olarak yıpratılmağa ve saptırılmağa uğraşılmakta ve Türkistan Türk boylarını birbirinden ayrı köklere bağlama arayışında olduğu gibi ‘‘bazı arkeolojik buluntular’’a dayanılarak Kafkasya'nın kadim yerlileri olan Alanlarla Karaçay Türkleri irtibatlandırılmağa çalışılmaktadır. Bir yandan Karaçay Türkleri, Türklükten koparılmağa çalışılırken Büyük Sovyet Ansiklopedisi'nde "Karaçay-Balkar Dili"nin Türk dillerinden Kıpçak, Türkçesi grubuna dahil olduğu belirtilmektedir. 
Sovyetler Birliği'nde yayınlanmış olan çeşitli yayınlarda da Karaçay-Balkar Türkleri’nin Türk Dünyası'nın bir parçası olduğu etnogratik ve sosyal antropolojik veriler ile desteklenmektedir. 
1931 yılında Kislovodsk'da basılan "Karaçay Dili Grameri" adlı eserinde Karaçay alim Umar Bayramkul: "Karaçay dili Türk dillerinden biridir. Karaçay dilini bilen bir kimse Türk boylarıyla zorluk çekmeden konuşabilir. Kırım Tatarı, Nogay, Kazan Tatarı, Özbek, Türkmen, Kazak, Azerbaycan, Anadolu Türkçelerinin kökten Karaçay-Balkar diliyle aynıdır. Harfler aynı olsa Türk boyları, birbirlerinin kitaplarını kolayca anlayabileceklerdir..." sözleriyle Sovyetler Birliği'nin Türk halklarının birliğini açık bir şekilde savunuyordu. 
Daha yakın zamanda 1969 yılında Moskova'da basılan "Karaçay Halk Şarkdan" adlı çalışmalarında Karaçay Türklerinden bir araştırıcı grubu, Karaçay-Balkar Türkleri'nin etnik kökeninin tam olarak ortaya konamadığını belirterek arkeolojik ve etnolojik çalışmalara göre Karaçay-Balkan boyunun Kuban yerlileri, Alanlar, Bulgarlar veya Kıpçak Türklerinden gelebileceğini belirtirken Karaçay-Balkan Türklerinin dil, kültür ve diğer ortak özelliklerine göre bir millet olduğunu ve dillerinin de Türk dillerinden Kıpçak dil grubuna girdiğini özellikle belirtmektedirler. 
Türkologlar etnik olarak Karaçay Türkleri'nin Kuman-Kıpçak Türklerine bağlandığını ve Hazar Denizi'nin kuzeyinde kurulmuş olan Hazar Türk Devleti'nin Kafkasya'ya yayılması yıllarında bölgeye gelerek Kuman'la özdeş olarak "Kuban" adını verdikleri nehir vadilerine yerleştiğini kabul etmektedirler.
Bakü'den Doç.Dr.Süleyman Doğan Akşam üzeri Uluslararası Haydar Aliyev Havalimanı’na uçağımız kuş gibi süzüldüğünde Bakü şehri bir inci gibi Hazar Gölü kıyısında tüm haşmetiyle göz kamaştırıyordu. Her taraf bir ışık hüzmesine bürünmüştü. Çok geniş bir alana yayılmış Bakü şehri bir gelin edasıyla bizi selamlıyordu.

Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı’nın davetiyle 13. Uluslararası Türk Dünyası Sosyal Bilimler Sempozyumu için Azerbaycan’ın başkenti Bakü’deyiz. Bakü âdeta 25 yılda bir baştan bir başa yeniden inşa edilmiş. 1992’de geldiğim Bakü ile şimdiki şehir arasında fevkalade bir değişimi gördüm. 
Nadide güzellikteki başkenti olan Bakü, gerek tabii güzellikleri gerekse tarihî yapılarıyla Kuzey Kafkasya’ya da açılan bir kapıdır. Onlarca üniversite ile birçok yükseköğretim kurumu vardır. Ayrıca liman kenti ve ticaret merkezi olmasından dolayı da dünyanın ilgisini çekmeyi başarmış bir şehirdir. Şehir; tiyatro, kütüphane, sinema ve diğer kültürel mekânlarla zengin bir başkenttir.

Azerbaycan halkı kendi kültür mirasına sıkı sıkıya bağlıdır. Bunların yanında gençlerin boş vakitlerini en iyi şekilde geçirebilmeleri için gerekli alanlar vardır. Bugün 5 milyonu aşan nüfusuyla Azerbaycan’ın, Kafkasların, Türk Dünyasının ve dünyanın stratejik öneme sahip çok önemli şehirlerinden Bakü, bu imkânlarını değerlendirecek öğrencileri beklemektedir.
Bakü’de Balıkesir Üniversitesi Rektörü Kerim Özdemir ve Beykent Üniversitesinden Muzaffer Ürekli hocalarımızla hem Şirvanşahlar’dan kalma tarihî eserleri gezdik hem de modern yapıları temaşa ettik. İstanbul Üniversitesi Rektör Yardımcısı Sedat Murat hocamızla  ‘Şehitler Hıyabanı’ndaki Türkiye’nin yaptırdığı Cami’nin ibadete açılmamasına bir mana veremedik. 
Başarıyla gerçekleştirilen 13. Uluslararası Türk Dünyası Sosyal Bilimler Kongresi’nin Türk ülkelerinin gerek kendi içinde gerekse çağdaş dünya ile münasebetleri için hayra vesile olmasını temenni ediyorum.

Kongreye desteklerini esirgemeyen Azerbaycan Milli Eğitim Bakanlığına, Bakü Büyükelçiliğimize, ev sahibi Azerbaycan Devlet İktisat Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Edalet Muradov’a, Kongreyi Koordine eden Sakarya Üniversitesi Rektörlüğüne, bildiri sunan akademisyenlere, SAÜ  İşletme Fakültesi Dekanı/Kongre Koordinatörü Prof. Dr. Ahmet Vecdi Can, Kongre Sekreteri Yrd. Doç. Dr. Köksal Şahin ve kongrenin yürütülmesinde büyük gayret gösteren Türk Dünyası Bakü İşletme Fakültesi Dekanı Doç. Dr. Ferruh Tuzcuoğlu’na, fakülte hocalarına ve hepsinden önemlisi Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Başkanı Közhan Yazgan’ı tebrik ve teşekkür ediyorum.
Azerbaycan Türkiye münasebetlerine katkıda bulunan Türk Dünyası Araştırmaları (TDAV) kurulduğu 1980’den beri eğitim ve öğretime büyük önem vermektedir. TDAV’ın hizmetleri; Türkiye dışındaki eğitim ve öğretimler ilk ve orta eğitim, üniversite, yüksek lisans ve doktora seviyesi ile öğrencilere; kurslarla ise halka yöneliktir. Türk Dünyası Bakü Anadolu Lisesini ziyaret ettik. Sınıflarda çocukların parlayan yüzleriyle karşılaşmak heyetimizi mutlu etti. Bakü’den ayrılırken Türkiye ile Azerbaycan münasebetlerinin başta eğitim olmak üzere her alanda iyi ve doğru bir seyirde gitmesini temenni ediyorum.
Kafkas Gelincikleri Kerime Yıldız Yazın evvelinde Gence çölündeÇıhıblar yene de dize lâlelerYağışdan ıslanan yaprağlarınıSeripler dereye düze lâleler
Hayalimden neler gelib ne geçerYaz gelir ellere durnalar göçerBulağlar semâver ağ daşlar şekerBenzeyir çemende köze lâleler
Meylim üzündeki gara haldadırHicranın elacı ilk vüsaldadırNe vakittir aşığın gözü yoldadırBir gonağ gelesiz bize lâleler 

Şiir, Azerbaycanlı şâir Talman Hacıyev’in. Lâle ile kastettiği çiçek, gelincik. Azerbaycan’da gelinciğe lâle deniyor. Talman Hacıyev, bu şiiri 1918’de, önce Gence’yi; sonra, Bakü’yü kurtaran Kafkas İslâm Ordusu için yazmış. Başlarındaki fesleriyle Osmanlı askerlerini gelinciklere benzetmiş.
1917 Bolşevik İhtilâli’nden sonra kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, Ermenilerin ve Rusların taarruzları dolayısiyle, Osmanlı’dan yardım istedi. Azeriler, Ermeni ve Gürcüler gibi devlet kademelerine ve askerî görevlere alınmadıkları için örgütlenmeyi de savaşmayı da bilmiyorlardı. Enver Paşa, kardeşi Yarbay Nuri Bey’i tümgeneralliğe yükselterek Kafkas İslâm Ordusu’nu kurmakla görevlendirdi. Pâdişah adına Kafkaslar’da askerî faaliyette bulunabileceği yetkisi verilen Nuri Paşa, 20 subayla İstanbul’dan Musul’a geçti. Oradan Azerbaycan’a hareket etti. 25 Mayıs 1918’de Gence’ye ulaşan Nuri Paşa, dağınık birlikleri toplayarak Kafkas İslâm Ordusu’nu kurdu. Bunun çok yetersiz olduğunu Enver Paşa’ya bildirince, 5. Kafkas Tümeni yardıma gönderildi. Halk askerleri kurban kesip Türk bayrakları asarak karşıladı. Osmanlı birliklerinin ve yerli gönüllülerin katılımıyla on iki bir kişiyi bulan İslâm Ordusu, önce Gence’deki Ermenileri hizâya getirdi. Sonra, işgal altındaki Başkent Bakü’ye doğru yola çıktı. Yol boyunca zaferler kazanarak ilerledi. 
Bakü, hemen ele geçirilemeyince şehirdeki Türkler, bir mektup yazarak İslâm Ordusu’na ulaştırdı. Mektubun sonu şöyleydi:
“Ey Türk askeri! İngilizlerin gücünü kendi zorunla Çanakkale’de kırdın. En büyük harp gemilerinin büyük güllelerine aylarca göğüs gerdin. Kuttülamare’de 14.000’i esir aldın. Karşındaki düşmanın çoğunu, Ermenileri belki Azerbaycan’dan, Kars’tan beri önüne katarak da bu şehre tıktın. Türk adını büyüten Çanakkale, Kuttülamare, Galiçya, Romanya’dan sonra Kafkasya gelecek ve Bakû şehri de yiğitlik tâcının bir elmas taşı olacaktır. Al Bakû’yü! Vatanına bir altın armağan yap!”
Kafkas İslâm Ordusu, 15 Eylül 1918’de, Bakü’yü teslim aldı.
Fakat bu zafer, güya müttefikimiz olan Almanları bile rahatsız etti. Almanya’nın gözü Bakü petrollerindeydi ve “Derhal Kafkasya’yı bırakıp çekilin!” uyarısında bulunacak kadar ileri gitti. Bakü petrollerinden pay alarak Osmanlı Devleti’ne ihânet etti. Aslında Bakü halkının mektubunda yazdığı gibi birçok cephede başarılı olmamıza rağmen Almanlar yüzünden yenik kabul edildik ve Mondros Mütârekesi’ni imzâlamak zorunda bırakıldık. Halbuki yenik kabul edildiğimizden bir ay evvel, Bakü’de zafer kazanmıştık.
Mütârekenin 11. ve 15. maddeleri gereği Türk birliklerinin Kafkaslardan çekilmesi gerekti. Birliklerin Dağıstan ve Azerbaycan’ı tahliyesi, çok zor oldu ve 20 Ocak 1919’da tamamlandı.
Kafkas İslâm Ordusu, Azerbaycan halkının gönlünde öyle yer etti ki şehid düşenlerin kabirlerini Sovyetler’in yasağına rağmen evliyâ türbesi gibi ziyâret ettiler. Onlar için şehitlik yaptırdılar. Bakü’de kalan Kafkas İslâm Ordusu askerleri ve onların soyundan gelenlere, “Nuri Paşa emâneti” olarak her zaman saygı gösterdiler.
Kafkas İslâm Ordusu’nun Bakü’ye girişinin 97. yıldönümünde, Kafkas gelinciklerini rahmetle analım istedim. Allah, cümle şehidlerimize rahmet eylesin. Birliğimize, dirliğimize göz dikenleri, yer ile yeksan etsin.
Kafkasya’da Son Kale Karaçay’ın Düşüşü Dr. Ufuk Tavkul 1828 yılına gelindiğinde Kafkasya’nın büyük bir kısmı üzerinde hâkimiyet sağlamış olan Rusya’nın ele geçiremediği tek bölge Kafkasların en sarp bölümünde yer alan Karaçay bölgesiydi. Karaçay bölgesinin hem Osmanlılar hem de Ruslar açısından stratejik önemi vardı. Kafkasların en yüksek dağı Elbruz’un eteklerindeki bu bölge Karadeniz kıyılarındaki Abhazya’dan Kafkas dağlarının kuzeyindeki diğer Çerkes bölgeleri ile Kabardey’e ve oradan da doğu Kafkasya’ya uzanan geçidin üzerinde bulunuyordu. 1806 – 1812 Osmanlı – Rus savaşından sonra Belgrad antlaşmasına göre çizilen sınırlar neticesinde Karaçay bölgesi Rusya içinde kalmıştı. 1822 yılında Rusya tabiyetinde oldukları ilan edilen Karaçaylılar ayaklanmışlar, 1826 yılında Osmanlı devletinin Anapa Muhafızı Hasan Paşa Karaçaylılara yardım edeceklerine söz vererek Karaçay beylerinden Kırımşavhal oğlu İslam’ın Karaçay’a vali tayin etmişti. Ancak Kafkasya’ya tayin edilen Rus generali Emanuel’in Karaçay üzerine hücum hazırlığı içinde olduğunu haber alan Karaçaylıların Anapa Muhafızlığı’ndan istedikleri yardım, Kuban ırmağının Osmanlı – Rus sınırı olduğu ve Karaçaylılar Rusya tarafında kaldıkları için yardım edemeyecekleri gerekçesiyle reddedilmişti. Fakat eski Anapa Muhafızı Seyyid Edhem Paşa, Karaçay’ın stratejik önemini kavrayarak bu konuda Osmanlı devletini uyarmış ve Karaçay bölgesinin bir kaleye benzediğini, yedi-sekiz Kafkas kabilesinin yolu üzerinde bir kilit rolü oynadığını belirterek, elden giderse yazık olacağını İstanbul’a bildirmişti. 17 Ekim 1828 tarihinde üç ayrı koldan hücuma geçen General Emanuel komutasındaki Rus ordusu Karaçay’ı kuşattı. 30 Ekim 1828’de Rus ordusu ile 660 kişiden oluşan Karaçay savaşçıları Kuban ırmağı kıyılarındaki Hasavka’da çarpışmaya giriştiler. Düzenli Rus ordusu önünde direnmeye çalışan Karaçaylılar başarılı olamadılar ve Karaçay Valisi Kırımşavhal oğlu İslam’ın kılıcını General Emanuel’e teslim etmesiyle Karaçay da Rus hâkimiyetine girdi. Böylece Orta Kafkaslar’daki en stratejik nokta da Ruslar tarafından ele geçirilerek Kafkasya’nın işgali tamamlandı.Not: Karaçay bölgesinin Ruslar tarafından işgal edilmesinden sonra pekçok Karaçay Türk'ü Anadolu'ya göçtü. Bugün Eskişehir, Afyonkarahisar ve Konya'nın bazı köylerinde Karaçay Türkleri yaşamaktadır.
Rusların Korkulu Rüyası: Şeyh Şamil Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci Karadeniz ile Hazar Denizi arası, Kafkasya ve Dağıstan diye bilinir. Beyaz ırkın dünyaya buradan yayıldığı rivayet olunur. Bugün bile onlarca ırk ve yüzlerce lehçenin yaşadığı bu dağlık mıntıkada, sert kabileler asırlarca hürriyet içinde yaşadılar. Kafkasya ve Dağıstan’a İslâmiyet iki koldan girdi. Kafkasya’da yaşayan Gürcü, Laz ve Çerkesler, Osmanlı Türkleri vesilesiyle Müslüman oldu. Dağıstan ise İslâmiyet ile çok daha evvel, bu dinin doğuşunun daha ilk asırlarında Arap tacirler vasıtasıyla tanışmıştı. Havalide İslâm kültürü iyiden iyiye yerleşmişti. Zamanla Rusya ile İran arasında sıkışan Kafkasya ve Dağıstan, Türklere yakınlaştı. Rusların, Kırım Hanlığını ilhakı (1793) üzerine, Kafkasya, İstanbul himayesine girdi. Ancak emperyal Rus emellerine mukavemet edemeyen Kafkasya Müslümanları Çerkes ve Abhazlar, 1864’den itibaren kitle hâlinde Anadolu’ya hicret etti. Dağıstan’ın Türklerle münasebeti daha eskidir. XVI. asırda Dağıstan bir ara Osmanlı eyaleti oldu. Sonra İran eline geçti. 1747’den itibaren Ruslar tarafından işgal edildi. Ancak Dağıstan halkının mukavemeti sürdü. 1819’da General Yermolof kumandasındaki Rus ordusu tarafından sindirildi. 1830’da Dağıstan kabileleri Ruslara cihad ilan etti. Bu cihadın başında efsane isim Şeyh Şâmil vardı. Daha evvel Çeçen İmamı Mansur, Osmanlıların yardımına güvenerek Ruslara isyan bayrağı açmış; ancak kendi iç meselelerinden başını kaldıramayan Osmanlılar yardım edemeyince, bu isyan 1791’de Ruslar tarafından bastırılmıştı. 1797’de dünyaya gelen Şeyh Şâmil, dindar bir Avar çocuğudur. Avarlar, VI. asırda Orta Asya’dan Elbe Vadisi ve Alp Dağları’na kadar uzanan imparatorluk kurmuş bir Türk topluluğu idi. İstanbul’u bile kuşatmış; atlarıyla Boğaz’ı geçmişlerdi. 805’den sonra Germen hücumları sebebiyle tarihten silinmiş; parçalanan Avar grupları Doğu Avrupa ve Balkanlara dağılıp kısa zamanda Hıristiyanlaşarak ve dillerini unutarak yerli halk içinde eridi. Bir kısmı da Dağıstan’a yerleşti. Dillerini kaybederek Kafkasya’nın mahallî dillerinden Lezgice konuşmaya başlamış; bilahare de Müslüman olmuşlardı... İşte böyle bir tarih yazmış ırka mensubiyeti, Şeyh Şâmil’in ilerideki parlak hayatının habercisi gibidir. İdealistliği, daha gençliğinde kendisini gösteriyordu. Sık hastalandığı için, isim değiştirmenin faydalı olacağına dair halk inanışına göre, Ali olan ismi Şâmil’e çevrildi. Köyünde ananevi dinî tahsil gördükten sonra, tasavvuf ile tanıştı. Cemaleddin Gazikumukî adında bir Nakşibendi şeyhinden feyz aldı. Kızıyla evlendi. Sonra onun hocası meşhur şeyh Halid Bağdadi hazretleri ile tanışmak üzere Şam’a gitti. Dinî ilimlerde ileri bir mertebe kazandı. Memleketine dönünce, çocukluk arkadaşı Gâzi Muhammed’in işgalci Ruslara karşı başlattığı mücâdeleye iştirak etti. Gâzi Muhammed, 1832’de Ruslar tarafından öldürüldü. Onun yerine geçen Hamza Bey’in de kendi adamlarınca 1834’te öldürülmesi üzerine Dağıstan mücâhidleri, 39 yaşındaki Şeyh Şâmil’i İmam (dinî ve dünyevî lider) seçtiler. Nâiblikler Kurdu Şâmil, kendisine tâbi olan mıntıkalarda nâiblikler kurdu. Beş nâiblik, bir vilâyet sayılıyordu. Her vilâyetin başına dinî ve dünyevî işlere bakmak üzere bir emir tayin etti. Nâibler, vergi ve asker toplar, hâkimlik yapardı. Her ‘avul’da (köy) bir kâdı vazifeliydi. Kâdı, asayişi muhafaza eder, nâib ile yazışır; gelen emirleri halka ilan ederdi. Bolşevik hâkimiyetine kadar Karadeniz-Hazar arasında müşterek dil, Altınordu’nun dili olan Kumukça idi. Hazar sahilindeki Kumuklar, daha tahsilli ve medenîydi. Şâmil ve adamları da Kumukça bilirdi. Her nâib 300 süvari beslemekle mükellefti. Köyde, on evden bir asker alınır; ailesi vergilerden muaf tutulurdu. Bu mücahidlerin sayısı 1843’te 5 bin kişiyi buldu. Ayrıca, 15-50 yaş arası erkeklerin hepsi, ata binme ve silâh kullanmakta usta olmak zorundaydı. Çünkü bunlar, baskınlarda evlerini bizzat muhafaza ederlerdi. Şâmil, silâhlarını Osmanlılardan ve kısmen İran’dan, daha da mühimi Rusların ezeli düşmanı Polonyalılardan temin ediyordu. Fakat kendilerinin de, Kubaçi’de kayalıklar arasına yerleştirilmiş çok eski ve büyük bir silah imalathaneleri vardı. Şâmil’in etrafında yaklaşık bin kişilik seçme bir muhafız birliği vardı. İşaretleri, kuzu kalpaklarının ön tarafına yerleştirilen 4 köşe kül rengi bir bez parçası idi. Kalpak üzerine yeşil bir sarık sararlardı. Askerler sarı; subaylar siyah Kafkas kıyafeti giyerlerdi. Bekârları evlenemez; evli olanlar, vazifeleri süresince aileleriyle görüşemezlerdi. Ganimetten pay alırlardı. Gittikleri avullar, kendilerine ikramda yarışırdı... İki metreyi aşan boyu, atletik yapısı, metâneti, ilmî kudreti, hitâbeti ve sarsılmaz inancıyla Şeyh Şâmil, yanındakilerin emniyetini kazandı. Ruslara karşı tam bir birlik meydana getirdi. Teşkilâtlandırdığı mücâhidler, Rus birliklerinin korkulu rüyası oldu. Şâmil’in 1834-1859 arasında basit silâhlarla yaptığı mücâdelelere Ruslar, kalabalık birlikler ve ağır silâhlarla cevap verdiler. Kafkasya’daki şanlı direniş bütün dünyada duyuldu. Bu direnişin hikâyesini inşallah sonraki bir yazıda ele alalım...
Kafkas Muharebelerinde Zalim Bir Rus Generali: Yermolov Dr.Ufuk Tavkul 1816 yılı sonbaharında Kafkasya'daki Rus ordusunun komutanlığına General Yermolov'un getirilmesiyle Kafkaslar'daki mücadelenin seyri değişti. Yermolov'un Kafkasya'da uyguladığı politika ve sistem Rusya'ya Kafkasları kesin olarak işgal etmenin ve ele geçirmenin kapılarını açtı. Son derece başarılı bir askeri geçmişi olan Yermolov bir kumandan olarak da askerleri tarafından çok sevilen bir generaldi. Kafkas-Rus savaşları sırasında uyguladığı zâlimce metotlar kendisine büyük şöhret kazandırdı. Yermolov bu konuda şunları söylüyordu:

"Ben istiyorum ki, adımın sebep olacağı korku sınırlarımızı kalelerimizden daha iyi korusun. Benim bir sözüm Dağlılar (Kafkasyalılar) için ölümden daha kaçınılmaz bir ferman olmalıdır. Bir Dağlı'nın idam, yüzlerce Rus askerinin hayatını kurtarırken, binlerce Müslümanın da bize ihanet etmesini önler." 

Yermolov Kafkas dağlarında yaşayan herkesi ister savaşçı, ister barış yanlısı olsun, Rus devletinin bir tebaası olarak kabul ediyor ve onların kayıtsız şartsız boyun eğmelerini istiyordu. Bu düşünceyle ilk  önce dikkatini Sunja ve Terek ırmaklarının arasında yasamakta olan Çeçen kabileleri üzerinde yoğunlaştırdı. Onları kontrol altında tutabilmek için 1818 yılında inşa ettirdiği büyük bir kaleye Çar 4. İvan'ın lakabı olan ve Rusçada "tehdit eden" anlamına gelen "Grozni" adını verdi. 

Grozni kalesinin tamamlanmasının ardından Yermolov Çeçenistan'ın doğusunda, Dağıstan sınırında yer alan Endirey'de bir kale daha yaptırarak, küçük kaleler zinciriyle Grozni ile birleştirdi. Salatav bölgesinde yer alan bu kale savaşçı Dağıstan kabilelerinin yolunu keserken, Kumuk ovalarını da kontrol altında tutuyordu. 

1821 yılında Tarho'da inşa edilen üçüncü bir kale ile Yermolov Hazar denizinden Viadikafkaz'a kadar uzanan hattı tamamladı. Grozni kalesinin inşası yalnız Çeçenleri değil Dağıstan'da bulunan Avar, Karakaytak, Tabasaran, Gazi Kumuk gibi küçük hanlıkları da endişeye sevketmiş ve kendilerini savunmaya karar vermişlerdi.

Ancak Yermolov'un ordusu Çeçenler ve Dağıstanlılar üzerine arka arkaya düzenlediği saldırılarla Kafkas kabilelerini sindirmeyi başardı. Dağıstan'daki Tabasaran, Karakaytak, Akuşa bölgelerine boyun eğdiren Yermolov 1820 yılının Haziran ayında Gazi Kumuk bölgesini de işgal ederek Rusya'ya bağladı. Dağıstan’ın doğu kısımlarının fethini tamamlayan Yermolov henüz batı Dağısan’ın dağlık bölgelerinde yaşayan Avarlar ile karşılaşmamıştı. Bu arada, uyguladığı zâlim metotlar aralarında kopukluk olan Çeçen ve Dağıstan kabilelerinin aynı amaç etrafında birleşmelerini sağlamıştı.
1822 yılında Terek Hattı’nın terek ırmağının sol tarafına aktarılarak Kabardey’in iç bölgelerine doğru uzatılması Kabardeylerin ayaklanmasına yol açtı. Yermolov ordusuyla bölgeyi işgal ederek bütün Kabardey bölgesini yakıp yıktı. Savaşlar ve salgın hastalıklar sebebiyle nüfuslarının beşte dördünü kaybetmiş olan Kabardeyler’in bir kısmı Kuban ırmağının ötesinde yaşamakta olan Çerkes kabileleri arasına göç ettiler. Doğudan batıya doğru yeni kalelerle Kabardey’i kuşatan Rusya böylece onlarla diğer Kafkas halklarının irtibatını da kesmişti.
1823 yılında Yermolov Dağıstan kabileleri arasında dini inançlar temelinde ortaya çıkan ve güçlenmeye başlayan bir direniş hareketinin kıvılcımlarını farketmeye başladı. Ancak Rus işgali altındaki Dağıstan'da harekete geçme fırsatını bulamayan direniş hareketinin kıvılcımlarını 1824 yılında ortamın müsait olduğu Çeçenistan'da alevlendi. 
Dinî yönü ağır basan Taymi Biybolat komutasında başlayan ayaklanma hareketi kısa zamanda bütün Çeçenler arasında yayılırken, ayaklanmaya Aksay bölgesinde yaşayan Kumuklar da katıldılar. Terek eyaleti kumandanı General Lissaniyeviç ile General Grekov'un Kumuklar tarafından öldürülmesi bir anda bölgede gerginliği arttırdı. O sırada Tiflis'te bulunan General Yermolov bu olayı haber alır almaz Kafkas Ötesinden Vladikafkaz'a geldi ve oradan Grozni'ye geçerek Çeçen ve Kumukların hücumlarını önleyecek tedbirler almaya başladı. 

Bu sırada Rus çarı 1. Aleksandır'ın ölüm haberi geldi. Rusya tahtına onun küçük kardeşi 1. Nikola geçmişti. 1. Nikola Kafkas savaşları sırasında başarısız bulduğu Yermolov'u görevinden alarak onun yerine General Paskiyeviç'i tayin etti. 

Kafkasya'da bulunduğu on yıl boyunca zâlimliği ve acımasız kararlarıyla şöhret kazanan Yermolov Dağıstan'ın büyük kısmını Rusya'ya bağlamayı başarmıştı ama, Kafkasyalılar arasında dinî ve milli bir birlik ve bağımsızlık fikrinin doğmasına da vesile olmuştu. Çeşitli Dağıstan kabileleri ile Çeçenleri aynı ideal etrafında birleştiren bu hareket İmam Mansur'dan kırk yıl sonra Kafkasya'nın doğusunda yeşeren "müridizm" hareketiydi. 
Kâtibinin Kaleminden İmam Şamil Yrd.Doç.Dr H.Ahmet Özdemir Osmanlı Devleti'nin çöküşünden, Rusya'da çarlık rejimine Bolşevik İhtilali'yle son verilerek yerini komünizmin, alışından sonra, burada derinlemesine tahlil etmek istemediğimiz birçok sebepten dolayı Türkiye coğrafyasında yaşayan bizler üç çeyrek asrı bulan uzunca bir süre adeta kabuğumuza çekildik. Bir iki gayretkeş ve fedakâr insanın ferdi bazı teşebbüsleri dışında artık dünyanın iki büyük süper gücünden biri olarak anılan o azman, baskıcı, totaliter rejim altında yaşayan insanımızla neredeyse hiç ilgilenmedik. Tâ ki o totaliter güç kendi iflasını ilan edinceye kadar... İşte o zaman orada aynı kandan, aynı candan, aynı dilden ve dinden birilerinin varlığını âdeta yeniden keşfettik. Hatta çoğumuzun şimdilerde kısmen bağımsız birer ülke hâline gelmiş olan bu kardeş yurtları hâlâ yeterince tanımadığını söylesek asla abartmış olmayız. Üzerinden yaklaşık bir asır geçmiş olmasına rağmen ne İmam Şamil, veya o taraflardaki unvanıyla İmam Şamil adı unutulmuştur, ne de Şâmil'in mücadelesi yolu, metodu… Tepelerine sağanak halinde yağan Rus bombalarının ardı kesilir kesilmez meydanlara fırlayıp "la ilâhe illallah" diye zikreden beyaz sakallı nuran'i yüzlü ihtiyarlar, İmam Şamil’in inancının, davasına ve halkına olan güveninin, tarikatının izlerinin hâlâ silinmediğini haykırıyor gibiler! Fakat hem İmam Şâmil'in artık tarihe mal olmuş hayat ve mücadelesini hem de bugünkü savaşı gelecek nesillere aktarmak gibi bir borcumuz olduğuna inanıyoruz. Bu borcu ödemek de elbette öncelikle bizlere düşer. Maalesef çoğu alanda olduğu gibi bu alanda da yeterli yayına ve çalışmaya sahip olmadığımızı görüyoruz. O bakımdan ne yapılsa kârdır. Son zamanlarda adı geçen sahada ufak tefek bazı kıpırdanmaların olması ise sevindirici bir gelişme. Ülkemizde Şamil hakkında yapılmış tutarlı çalışmaların sayısı neredeyse yok denecek kadar azdır. Dolayısıyla Şâmil'i tanıyanların ve anlayabilenlerin sayısı da o oranda azdır. Çoğu insana göre o, sadece Ruslar'a karşı savaşmış bir kahramandan ibarettir. Bunların, İmam Şâmil’i bir kez bile gerçek kimliğiyle tanıyamadıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Birtakım insanlara göre ise o; olağanüstü, insan güç ve takatinin ötesinde efsanevi bir hayal şahsiyet; romanlara konu, filmlere baş aktör olacak ilginç bir kişiliktir. Böyleleri de bir türlü, aşırı abartının insanı efsaneleştirmekten daha çok, küçülttüğünün farkına varamayanlardır. Halbuki İmam Şamil, gayet sade bir tarifle Çarlık Rusyası emperyalizmine karşı verilen şanlı bir direnişin, soylu ve kutsal bir savaşın çeyrek asırlık lideri ve yılmaz mücahididir. Şâmil ve mücadelesi hakkında Türkçe eserlerin yetersizliğine yukarıda değinmiştik. Fakat bir eseri kesinlikle istisna etmeliyiz. “Kafkasya Mücahidi İmam Gazavatı” adlı eser, Osmanlı Türkçesi'yle yayımlanmış en ciddi kaynaktır. Eser, 1828-1859 yıllarındaki Kafkas savaşlarının ilk kaynağı olmak özelliğine sahiptir. Dolayısıyla bu alanda çalışan herkesin öncelikle başvurduğu en temel kaynaktır denilebilir. Biz, İmam Şâmil’in hayatını ve mücadelesini gelecek nesillere aktarmak gibi bir borcumuz olduğuna inandığımızdan, bu sadette alanda teşvik edici bir çalışma olması niyetiyle İmam Şâmil'in hayatına ve mücadelesine dair ilk elden güvenilir bilgiler veren bu temel kaynağı yayımlamaya karar verdik. Çünkü eserin yazarı o zamanki mücadeleye İmam Şâmil in yanında bilfiil katılmış Kafkas asıllı bir tarihçidir. Bunu kendisi, eser içine serpiştirdiği savaş ve kahramanlık şiirlerinde bizzat ifade etmekte ve bu durum yaygın biçimde bilinmektedir. Hazırlanan eser, Kafkas mücadelesinde İmam Şâmil’le birlikte bizzat yer almış bulunan, dahası, İmam Şâmil’in sır kâtibi, yani özel sekreteri olduğu yöre halkı arasında yaygın olarak bilinen Muhammed Tahir el-Karâh'i'nin yazdığı, uzun süre Şamil ailesi nezdinde kutsal bir emanet gibi korunan ve milli şairimiz Mehmed Akif Ersoy tarafından Şâmil'in Medine'de ikamet etmekte olan oğluna yapılan ziyaret sırasında neşredilmek üzere alınarak İstanbul’a getirilen hâtırat-savaş notları karışımı kitabın kısmen sadeleştirilip bugünkü alfabeye çevrilmiş halidir.  
Kafkasya’da İslamiyet’in Yayılışı Dr. Hayati Bice İslam’ın ikinci halifesi Hazreti Ömer (Radıyallahü Anh) devrinin son yıllarında 643'te İran seferinde başarı kazanan İslâm orduları serdarları Suraka bin Ömer komutasında Azerbaycan'ı geçerek Kafkas Dağları'na ulaştılar. Mevcudu 5.000 civarında olan İslam ordusu Hazar kıyıları boyunca ilerlemeyi planlamasına rağmen bunu başaramayınca Derbent hükümdarı ile barış antlaşması imzalayıp geri döndü. Barış Hazreti Ömer (Radıyallahü Anh) tarafından da kabul edilerek Suraka bin Ömer’in ölümüne kadar devam etti. Daha sonra Suraka bin Ömer'in ölümüyle komutanlığa getirilen Abdurrahman bin Rebia, yeniden Kafkasya'ya yönelerek Hazar Denizi kıyıları boyunca ilerleyip Derbent'i fethetti ve kuzeye doğru harekâta devam ederek Dağıstan'ın birçok bölgesini alıp İslâm'ı bölgede yayma çalışmalarına hız verdi. Ancak daha sonra Hazarlar karşı bir harekât ile 722'de Arapları Derbent'ten çıkararak bölgeye tekrar hâkim oldular. Bundan sonraki yıllarda Derbent ve çevresinde kutsal bir makam olduğu inancının etkisiyle Mesleme bin Abdulmelik Dağıstan seferine çıkarak Derbent'i aldıktan sonra kuzeye doğru akınlarına devam edip Dağıstan halkını İslâm'a davet etmiş ve İslâmiyet'i bölgede yaymaya çalışmıştır. 735 yılında Emevi Sultan II. Yezid devrinde Kafkasya seferine çıkan Ebu Ubeyd bin Cerrah yönetimindeki İslam ordusu Hazarların İdil nehri kıyısındaki başkentine kadar ulaşmayı başarmış ancak buradaki savaşta büyük kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kalmıştır. 737-738 yıllarında Kuzeybatı Kafkasya'ya ulaşan İslâm orduları Abhazya'da İslâmiyeti yaymağa çalışmışlarsa da kalıcı bir etki bırakamadan geri dönmüşlerdir. 815 yılında Kureyş'ten Hazreti Hamza (Radıyallahü Anh) soyundan Şeyh Ebu İshak ve Abbas b. Abdulmuttalib (Radıyallahü Anh) soyundan Şeyh Muhammed Kindi Dağıstan üzerinden Kuzey Kafkasya'ya ulaşarak Kabartay ve Besni kabilelerine İslâm'ı tebliğ etmişlerdir. Araplardan müteşekkil İslâm orduları 1000 yıllarına kadar Güney Kafkasya'da kalmışlar ve İslamiyeti yayma çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Bu yıllarda Haçlı seferlerinin de etkisiyle Arap yarımadasına çekilen Araplardan sonra bölgede İslam’ın tebliğ ve temsil misyonunu Selçuklular ve Osmanlılar devrinde Türkler üstlenmişlerdir. Bölgenin bundan sonraki tarihi Türk tarihinin de bir kısmını oluşturmuştur. İslâm'ın ilk yüzyıllarında Kafkasya'da İslâm'ı yaymağa çalışan Arapların faaliyetleri ancak kısmen etkili olabilmiş; Arapların bölgeden çekilmesinden sonra Müslüman olan Kafkasya yerlileri soydaşları arasında İslâm'ı tebliğe devam etmişlerdir. Bölgenin İslâm ülkesi vasfını kazanması daha sonraki yüzyıllarda Selçuklu, Osmanlı ve kısmen Kırım Türk Devletleri'nin yürüttüğü sabırlı çalışmalar sonucunda tahakkuk edecektir. Müslüman Türklerin Kafkasya ile münasebetleri Selçuklularla başlar; 1062 yılında Selçuklu Türklerinin Kafkasya üzerine akınlar düzenlediği bilinmektedir. Selçuklu Hanlarından Melikşah, Selçuklu hâkimiyetine katılmış bulunan Hazar Denizi'nin batı ve güneybatı bölgelerindeki nüfuzunu arttırmak için babası Alp Arslan'ın Anadolu'da uyguladığı iskân politikasına benzer bir şekilde Gürcistan'dan Hazar Denizi kıyılarına kadar Dağıstan’a birçok Türk boyunu yerleştirmiştir. Bugün bölgede bulunan Türk kökenli boylardan hiç değilse bir kısmının, bu yıllarda iskân edilen Türk boylarıyla ilgisi olduğu sanılmaktadır.
Kafkasya’nın Manevi Fatihi Ferah Ali Paşa ve Çerkezlerin Müslüman Olması Murat Kasap Kafkasya ile Osmanlı Hilafet merkezi arasında bağı kuvvetlendiren ve Çerkezlerin İslamiyet ile şereflenmesine vesile olan Ferah Ali Paşa aslen Gürcü olup, takva ehli bir Osmanlı paşası idi. Osmanlı Devleti 18 yy sonlarına kadar Kuzey Kafkasya ile doğrudan bir münasebet kurmamış, bu bölge Kırım mültehakından sayıldığı için münasebetler de Kırım Hanlığı üzerinden yürütülmüştür. Kırımın Rus işgaliyle ortaya çıkan gelişmeler sonucunca Osmanlı Devleti bu bölgede yeni bir politika takip etmeye başlamıştır.  1780 tarihinde Ferah Ali Paşa’nın Soğucak muhafızlığına tayin edilmesiyle birlikte Osmanlı Devleti’nin bölge halklarıyla olan manevi ve hukuki bağı daha da kuvvetlendirilerek iyi bir dereceye ulaşmıştır. Ferah Ali Paşa, Koca Abdi Paşa’ya divan katipliği yapmış, daha sonra Mirimiranlık (paşalık) rütbesi ile Bursa mutasarrıfı olmuştur. 1780 tarihinde Soğuçak muhafızı tayin edilmiştir. Bu görevine giderken önce Sinop uğramış, Soğucak’ın inşaası ve imarı için gerekli malzemeleri toparladıktan sonra Soğucak Kalesi’ne varmıştır. Ferah Ali Paşa özellikle bölgede yaşayan Çerkezler arasında İslam dinini yaymaya çalışmıştır. Şapsıh kabilesi beylerinden Hasan Bey’in kızıyla evlenmiştir. Paşa’nın askerlerinden bir çoğu da Kafkasya’daki Çerkez kabilelerin kızlarıyla evlenmiştir. Bu surette Çerkezler İslam dini hakkında bilgi edinmeye başlamışlardır. Özellikle minareden okunan ezanlar onların bir hayli merakını çekmiştir. Ferah Ali Paşa askerlerine evlendikleri eşlerine İslam dinini öğretmelerini emretmiştir. Paşa bölgede sünnet geleneğini yaygınlaştırmış bu maksatla İstanbul’dan sünnetçiler ve dini öğretmek için de hocalar getirtmiştir. Kabilelere gidecek hocalara önce Çerkez adetleri anlatılmış ve ondan sonra tebliğe gönderilmiştir. Ferah Ali Paşa’nın başarılı uygulamaları sonucunda kısa zamanda Çerkezler toplu halde Müslümanlığı kabul etmeye başlamışlardır. Paşa’nın çalışmaları sonucunda Çerkez kabileleri arasında İslami isimler yayılmaya başlanmış, daha önce verilen batıl isimlerin yerlerini Müslüman isimleri ile değiştirmişlerdir. Ayrıca bölgede mescitler yapılmıştır. Ferah Ali Paşa, bir taraftan Çerkezler arasında İslamiyet’in yayılmasını sağlarken diğer yandan Soğucak’ta imar faaliyetlerine girişip, buranın müstahkem bir kale olmasını sağlamıştır. Buradaki başarılı çalışmalarından dolayı kendisine Ankara Sancağı ile Rumeli Beylerbeyliği payeleri de verilmiştir. Bölge halkını buğday ekmeye ikna ederek Sinop kanalıyla tohumluk buğday temin etmiştir. İstanbul’dan altı adet sürat topu, birkaç kıta balyemez, havas, humbara ve bir süratçi topçu kalfası getirttirmiştir. Gelincik limanı kurulmuş ve buraya tabyalar inşa edilmiş, cephanelik oluşturulmuş ve bir cami yaptırılmıştır. 1782 senesinde Soğucakta büyük ve sağlam bir kule, cephane ve paşa konağı yaptırmıştır. Paşa, bölgede iskân faaliyetlerine de önem vermiş, Soğucak’a Kırım’dan gelen muhacirleri yerleştirmiştir. Karadeniz’de yaşanan eşkıyalık hareketlerinin önüne geçilmiş, eşkıyaların Sohum ve Batum taraflarındaki yağmaları önlemiştir. Anapa Şehrinin İnşaası 1782 yılında Kafkasya’da önemli bir mevkiye sahip olan bir yer olan Anapa Kalesinin inşaatına başlanmış, kale inşaatı tamamlandıktan sonra merasim yapılarak toplar tabyalardaki yerlerine konulmuştur. 1768 senesinde Ruslar’a tabi olmayan yaklaşık 40 bin kişilik Nogay Tatarı’da Anapa civarına yerleştirilmiştir. Şehrin içinde su kuyuları açılmış ayrıca Anapa yakınlarındaki Buhur nehrinde bir baraj yaptırılmıştır. Anapa ve Soğucak arasında güzel kerestelik ağaç yetiştirilmesine başlanmıştır. Bu tarihlerden sonra, Anapa’nın ticareti artmış, İstanbul ve başka yerlerden tüccarların uğrak yeri olmuştur. Anapa’da yel değirmenleri yapılmıştır. Ayrıca bölgede Rusya korkusundan yapılamayan balık avları tekrar başlamıştır. Ferah Ali Paşa Kafkas kabileleri arasında birliğin teminine çalışmış, Kırım’ın Ruslar tarafından işgali sonrası Rusya’nın kuzey Kafkasya saldırma teşebbüslerine karşı koymak için kabilelerden söz almıştır. Ferrah Ali Paşa Devlet-i Aliyye’nin kuvvetinin sarsılmamasına önem vermiştir. Kafkasa’da Osmanlı hâkimiyetinin devam edebilmesinin buraya tayin edilecek valilerin çalışmalarına bağlı olduğu belirtmiştir. Paşa Fazilet ve kemal ehli olup, maiyetinde bulunanlar onun kerametine inanırlarmış. Anapa gibi bir yerde muazzam bir şehir kurması, bölgede İslam Dininin yayılmasında büyük rol oynaması ve bu uğurda bütün varlığını feda etmesi onun en büyük başarısıdır. İstanbul’da bulunan çok sevdiği kızının vefat etmesi paşayı daha sonraları tamamen dini işlere yöneltmiştir ve münzevi bir hayat yaşamaya başlamıştır. Aynı zamanda tasavvuf ehli bir şahsiyet olan Paşa, İstanbul’da iken Takyeciler Şeyhi Şeyh Mehmet Efendi’ye intisap etmiştir. Elhamdülillahi Rabbilalemin ayetindeki (Rab) lafzının ebcet hesabıyla 500 sayısına uyduğundan 1200 (1784) yılında öleceği manasını çıkartmış, 1784 senesinde ustaları çağırarak kendisi de bir işçi gibi çalışmış ve yaptırdığı caminin yanına bir türbe inşa ettirmiştir. Kâtibi Haşim Efendi’ye öleceği haberinin İstanbul’a bildirilmesi ve kaleye liyakatli insanların gönderilmesini iletmiştir. Türbesinin inşası bittikten sonra eşi ile birlikte burada geceleri ibadetle meşgul olmuştur. Gündüzleri devlet işlerini takip etmiş, Osmanlı’nın şanını göstermek için her gün kalede mehter çaldırtmıştır. Kırk günü aşkın ibadetle geçirdiği türbesinde dua ederek vefat etmiştir. Yerine yeni vali gelinciye kadar kapıcıbaşısı Hüseyin Ağa’yı vekil bırakmıştır. Vasiyetini söyledikten sonra bir seccadeye oturarak Allah ismini söylemeye başlamış ve hüve hatimesini söylerken vefat etmiştir. Türbesine; İki alemde tasarruf ehlidir ruh-u veli
Ruh-u Şemşir-i Hüdadır ten glaf olmuş ona
Deme kim bir mürdedir bundan nice derman ola
Dahi ala kar eder bir tığ kim uryan ola…
Yazısının yazılmasını istemiştir. Paşa geriye dünyalık bir mal bırakmamıştır. Onun en büyük mal varlığı nice hazinelere bedel olacak bölgede bir düzen bırakmasıdır. Paşa’nın Şapsıh kabilesi reisi Hasan Bey’in kızı ile olan evliliğinden bir kızı olmuştur.  
Kafkaslar’da Göç, Sürgün ve Soykırım Hasan İzzet Altınanıt Rus tarih yazarı Sulujiyef: “Dağlılar teslim olmuyor diye biz başladığımız işten cayacak değildik. Silahlarını almak için dağlıların yarısını kırmak gerekiyordu. Katliama giriştiğimizde kadın ve çocukların birçoğu ormana sığınıyordu. Bunların çoğu birliklerimiz tarafından bulunuyor, genellikle de öldürülüyorlardı.” gene diğer bir tarih yazarı Zaharyan da: “…Biz onları hür çayırlarından çıkardık, avullarını yaktık. Birçok kabileleri tümüyle yok ettik” demektir. Bir başka Rus kaynağı “…teslim olmayan, son kurşununa kadar direnen, askerlerimizi uğraştıran ve zayiat verdiren eşkıya gerçekten cesur savaşçılardan meydanayordu. Koskoca orduya karşı, yemek ve cephanesiz, uzun süre dayanmaları mümkün değildi, ama gene de teslim olmuyorlardı.” Rus tarihçilerinin bile kabul ettiği bu acımasız olaylar zinciri, soykırımın yapıldığının örneklerinden yalnızca birkaçıdır. Sürgün düşüncesinin, 1857’den beri gündemde olduğu gerçektir. Kafkasya Ordusu Genel Kurmay Başkanı General Milyutin hazırladığı raporda “Çerkezlerin yerlerinden edilerek, onları Don bölgesinde oturmaya zorlamak ve boşaltılan bölgeye de Kozak ve Rus halkının iskânı ile Kafkasya Rusyalaşacaktır.” demektedir. 1859 yılında Şeyh Şamil’in esir düşmesi ile bütün  Rus kuvvetleri Kafkasya batısına yönlendirildi. Bu büyük kuvvet karşısında; Şubat ayında Kızılbekler, Başılbeyler, Besleneyler, Haziran ayında Bjeduğlar, Ağustos ayında Temirgueyler ve Kuban Irmağı ötesi Kabardeyler’i, Kasımda Abzekhler, 1860/1863 yıllarında Natukhaylar ve Şapıshlar teslim oldular. Ancak; Adıge, Ubukh ve Abhazların direnmesi devam ediyordu. 1860 yılında Rusya Başkumandanı Prens Baryantisnki “… Üstün kuvvetlerle yapılacak taaruz ile Çerkez’leri çekilmeye zorlayarak, ovalara veya Osmanlı topraklarına sürmek ve yerlerine Kozak ve Rusları yerleştirmek” düşüncesinde idi ve bunu bir rapor halinde hazırladı. Bu rapor Kafkasya Komisyonunda dikkate alındı, ancak bu yapılması planlanan ovalara göçün büyüklüğünün mali yönden vereceği sıkıntı ve Çerkez isyanına dönüşebileceği endişesi ile imkansız olduğu ifade edilerek raporda da belirtildiği gibi, Çerkezler’in Osmanlı topraklarına sürülmelerine karar verildi. 1861 yılında, yurtlarından ayrılmak istemeyen ve Rusya yönetimi altında yaşamayı kabul eden Abzekhler, bir anlaşma sağlayabilmek için liderleri vasıtasıyla, Kafkasya’da bulunan Çar II. Aleksandr’a başvurdular. Çar’ın “Size düşünmeniz için sadece bir ay tanıyorum. Bir ay sonra Kuban boyunda size gösterilen yerlere taşınmayı kabul edip etmediğinizi Kont Yevdokümov’a bildireceksiniz veya Osmanlı ülkesine göç edeceksiniz.” sert cevabı ile yapılan başvuru sonuçsuz kaldı ve sürgün bütün acımasızlığı ile uygulanmaya başladı. Kafkasya’nın batısı yerleşimi ile ilgilenen Kont Yevdodokümov’un da inandığı tek şey, “yerleşimi kabul etmiş Çerkez halkı bile tehlikeydi ve bütün Çerkezlerin denizin karşı tarafına kovulmaları gerekmekteydi.” Çerkezlerin Osmanlı topraklarına gönderilmeleri; 1861-1862 ve 1863-1864 yıllarında iki safhada gerçekleştirildi. 1861 yılında Besleneyler yurtlarını terk eden ilk topluluk oldu. Daha sonra Laba ötesi Kabardeyler, Temirguryler ve diğerleri büyük acılarla yurtlarından ayrılmak zorunda bırakıldı. Boyun eğmeyen ve savaşmaya devam edenler de 1863 – 1864 yıllarında aynı durumu yaşamaya başladı. Bunların çabalarını, Rus kaynakları şu sözerle takdir etmekteydiler: “Düşman kuvvetlerine de adil olarak hakkını vermeli, cesaretlerini kabul etmeliyiz. Onlar kendi hürriyetlerini korumak için savaşmaktadırlar.” Karadeniz’in bütün kıyı şeridi sürgün edilenlerle dolmaya başladı. Batum, Poti, Sohum, Adler, Psow, Çandrıpş, Tuapse, Tsemez, Anapa, Taman ve Kerç limanları sürgünler için çıkış limanları idi. Taşıma imkanlarının yetersiz olması birikmelere sebep oluyor, aylarca kıyılarda aç susuz bekleyenlere rastlanıyordu. Hastalık ve açlık başlamıştı. Açlıktan ölmüş annesinin, memesini emmeye çalışan çocuklara, açlıktan güçsüzleşen insanlara saldıran aç köpeklere sıkça rastlanmaya başlandı. Tekne sahipleri, para hırsı ile teknelerine kapasitesinden fazla kişi almaktaydı 50-60 kişi kapasiteli yelkenlilere 300 kişi tıklım tıklım dolduruluyor ve üç beş gün veya bir hafta sürecek sefere çıkılıyordu. Bir Abhaz anne, ölen çocuğunun öldüğü belli olmasın diye devamlı ninni söyleyip, meme emzirir rolüne sığınıyor, kokudan fark edilince de, gemiciler tarafından kucaktan koparılıp denize atılan yavrusunun arkasından o da Karadeniz’in kara sularına atlıyor… Donarak ölen insanlar… Ölenler gemiciler tarafından denize atılıyor ve yüzen cesetler arkadan gelen teknelerdeki Çerkezler tarafından görülüyordu. Buna; “göç” diyenler, “sürgün” diyenler aslında bir “soykırım” olan bu acı olayları görmek istemeyip, üç maymunu oynayan dünya ulusları ve Kafkasya’da zafer çığlıkları atmaya devam eder Ruslar. Sürülenlerin Sayısı ve Gidilen Yerler Sürgünle ilgili Kafkasya’dan göç ettirilenlerin sayısını gösteren, sürgün şartları sebebi ile güvenilir bir istatistik yoktur. Yapılan araştırmalarda bu rakam 500.000 ilâ 2.750.000 arasında değişmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun kayıtlarına göre, sürgüne tabi olan ve gelebilen Kafkasyalı’nın 900.000 civarında olduğu tahmin edilirken, daha önceki ve daha sonraki tarihlerde gelen ve yollarda telef olan sürgünzedelerin de yaklaşık 1.500.000 kişi olduğu ifade edilmektedir. Ayrıca, 1878 yılı sonunda Abhazya’nın %70 halkı savaş sırasında Osmanlılara yardım etme bahanesiyle, Osmanlı topraklarına, bir kısmı da toprak mülkiyet hakları ellerinden alınarak Kuban Çukuru’na sürülmüşlerdir. 1864-1878 yılları arasında Kafkasya’dan Rumeli’ye göç ettirilen Kafkasyalı sayısı 600.000’dir. bunların en az 200.000’i göç sırasında soğuk, hastalık, açlık sebebiyle hayatlarını kaybetmişlerdir. Gelebilen 400.000 civarındaki Kafkasyalı; Bulgaristan, Dobruca, Sırbistan, Arnavutluk gibi Rumeli topraklarına yerleştirildiler. Bunun dışında; Anadolu, Suriye, Irak, Ürdün’e yerleşimler yapıldı. Rusya, sınırlarına yakın veya ileride kendi etki alanına girebilecek yerlerde, Kafkaslı yerleşimine karşı çıktı. 1878 Berlin Antlaşması, Rumeliye iskân edilen Kafkasyalıların yaklaşık 175.000’ini ikinci göçe zorladı gemilerle; Suriye, Ürdün, Trablus’a gönderilenlerden ayrı olarak, Anadolu’da; Samsun, Sivas, Ankara, Adapazarı, Düzce, Bandırma, İzmir, Manisa, Aydın, Mersin, Adana, Antalya’ya yerleştirildiler. Olayın aniden patlaması Osmanlı İmparatorluğu’nu da hazırlıksız yakalamıştı. Samsun’a görevli gönderilen Sağlık Müfettişi Baruzzi’nin 20 Mayıs 1864 tarihindeki raporu, bu durumu teyit etmektedir: “…talihsiz göçmenlerin içine bulundukları durumu tarif etmeye kelimeler yeterli değil… Kapı eşiklerinde, dükkân önlerinde, yolların, meydanların orta yerlerinde, bahçelerde, ağaç diplerinde, her yerde hasta, ölmek üzere ve ölmüş insanlar dolu. Göçmenlerin bulunduğu her yer, her sokak köşesi, uğradıkları her bir nokta enfeksiyon yatağı haline gelmiştir. Karantina bürosuna birkaç adım ötesindeki ancak 30 kişi alabilecek bir depo binası, önceki güne kadar hepsi hasta veya ölmek üzere olan 207 kişiyi barındırıyordu… Oradan çürüme halinde birçok ceset çıkarttım. Bu olay göçmenlerin durumu hakkında bir nebze fikir verebilir… Trabzon’da gördüklerim Samsun şehrinin sergilediği ürkütücü manzara ile kıyas kabul etmez… Kamplarda 40.000 ile 50.000 kişi, kesin bir yoksulluk içinde, hastalıkların saldırısı altında, büyük kısmı ölüp gidecek, başlarının üzerinde bir çatıdan, ekmekten ve mezardan bile mahrum, buraya atılmış durumdalar… Ölüleri gömmek için düzenleme yok, at yok, araba yok, tekne yok, hiçbir şey yok… Burada 70-80 bin göçmen var. Birkaç güne kadar bu sayı ikiye katlanacaktır. Bu göçün bu şekilde kendi haline bırakılması gerçek bir felâket olacaktır…” 1871-1872 yıllarında Dağıstan ayaklanmaları Rusya tarafından bastırıldıktan sonra kitle halinde göçe zorlandılar. Dağıstanlılar, Çeçenler, Osetler kara yolu ile Kars ve Doğu Bayazıt’tan Osmanlı topraklarına giriyorlardı. Bu göçten ayrı; 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından sonra Dağıstan ve Çeçenler Rusya içlerine, Batı Kafkasya halkından 150.000’e yakın kişi de Kuban Çukuru’na göç ettirildiler. Rusya’nın, asırlarca Kafkasya’yı denetim altına alma düşüncesine en büyük katkı; İran’ın Transkafkasya üzerindeki emelleri, Osmanlı’nın Hazar kıyılarına ulaşmasını engelleyerek, Kafkaslar’daki manevra kabiliyetini sınırlamış olmasıdır. Osmanlı hazinesinin tükenmesine ve büyük insan kaybına en önemli faktörlerden biri olmuştur. Ayrıca; Osmanlı Devleti bu savaşlar sonucunda, gerek mali gerek askeri bakımdan Rusya’ya karşı ciddi bir ordu gücü hazırlayamamış, bundan yararlanan Rusya, asıl Kafkasya’da Hıristiyanlığı yaymak gibi bir imkana sahip olmuştur. Birçok Kafkas yöneticisi ve muhalefette bulunan feodal beyler iktidara sahip olabilmek için Moskova’ya gidip vaftiz olmuşlar ve aldıkları destekle bölgeye Hıristiyan-Rus idarecisi olarak dönmüşlerdir. Görüldüğü üzere, İran-Osmanlı çekişmesi; Kafkasya’nın bütününde ve Hazar kıyılarında, Rusya’nın gücünü ve ideolojisini tanıtmasına, Hıristiyanlığı yaymasına, Gürcü ve Ermeniler arasında taraf bulmasına, Kozakları bölgeye yerleştirmesine imkan sağlamıştır. Bütün bu olanları ve çekilen acıları yaşamış olan, soykırıma uğramış Kafkas çocukları, Atalarının ruhlarının Kafkas Doruklarında hala dimdik durduklarını bilmektedirler. Kaynak: Hasan İzzet Altınanı – Özgürlüğün Görkemli Ülkesi Kafkasya
Kafkasya’da Sovyet Zulmü Cafer Barlas Bolşevikler ihtilalden hemen sonra İslam’ın temel müesseselerini ortadan kaldırmakla işe başladılar. İslam Hukukunu yasaklayarak İslam mahkemelerini kaldırdılar bütün vakıflara el koydular. Daha sonraları 1928’de ise İslam’a karşı tam anlamıyla saldırıya geçtiler. (Allahsız Beş Yıllık Planı’nın) uygulaması olan 1932-1937 yılları arasında bütün din bilginleri ve aydınlar sürüldüler. 1938 yılının sonlarına doğru Sovyetler Birliği’nde bir tek ibadet edilebilecek bina bırakılmamış ve güya Allah’a olan iman kalplerden sökülmüştü. Aynı şekilde dini liderler, İmamlar, hocalar, vaızlar insanların insanlıktan çıktığı sefalet içeresinde öldüğü toplama kamplarına gönderilip, hücrelere hapsedildiler. Toplumu gerçek bilgiye giden yoldan mahrum etmek için İslam bilgilerini öldüren din aleyhtarı cinayetlerin sayısı 1940 yılında İdil-Ural bölgesinde 18.000 olmak üzere yaklaşık 50.000 civarındaydı. Kızıl ihtilalle uygulamaya konulan komünizmle birlikte oruç tutmak, zekât ve sadaka vermek ve hac ibadeti tamamen yasaklandı. Camiler kapatılarak pek çoğu maksatları dışında kullanılmaya başlandı. Din bilginlerini karşı devrimci diye itham edilip ölüm ve sürgünle cezalandırılarak toplum tamamen cahil bırakıldı. Ancak, daha sonra görülecektir ki, II. Dünya Savaşı sırasında Kafkasya cephesindeki Alman ordularına karşı başarılı olunmak için yerli halkı tekrar kazanmanın öneminin ortaya çıkmasıyla Stalin, Müslümanlara tavizler verir. Kısa bir müddet için de olsa Kafkas halkının en ufak bir fırsatı değerlendirerek İslam’a sahip çıkmalarıyla ihtilalci liderler camilerin açılabileceğini ima eder ve Müslümanlar bu durumdan yararlandılar. Alfabe Değişikliği Kafkasya halkları topluluklar halinde İslam dinini kabul ettikleri zaman Arap harflerini de benimseyerek onunla yazmaya ve okumaya başlamışlardır. Çarizmin işgaline kadar yaygın ve yüksek seviyedeki eğitim işgal sonrası gerilediyse de Çar yönetimi mektep ve medreseleri tamamıyla kapatmamış, eğitime izin vermişlerdir. Çarlar devrinde Müslümanlar arasında okuma-yazma bilenlerin nisbeti son derece yüksekti. 1897 tarihinde yapılan genel nüfus sayımında bütün Rus imparatorluğundaki okuma-yazma bilenlerin nisbeti yüzde 21 den fazla olmadığı görüldüğü halde Müslümanların içinde bu nisbetin yüzde yüze yakın olduğu görülmüştür. Batı Avrupa kaynakları, Rus istilası altında bulunan Müslümanların hemen hemen hepsinin okuma-yazma bildiğini kabul etmektedirler. Müslümanlar için bu kısa süreli ara dönemde ibadet yerlerinin açık olmasının pek önemi kalmamış camilere yalnız ihtiyarlar devam eder hale gelmiştir. Dini eğitimden uzaklaştırılmış olan genç nesil İslam hakkında hiçbir şey bilmemektedir. Önceleri, binlerce yıllar Arap harflerini kullanmakta olan Kafkasya ve Orta Asya’da konuşulmakta olan diller, önce latin alfabesiyle (1920 sonlarında) sonra Kril alfabesiyle (1839-1840) değiştirildi. Bir takım yeni eklentilerle ve sebepsiz olarak 5 ya 10 yılda bir milletlerin alfabelerini değiştirmeğe zorlandılar. Yukarda görüldüğü gibi Müslümanların kullandıkları Arap harfleri Latince’yle ve sonradan Rusça’yla değiştirildi ve her değiştirmede esnasında eldeki bütün kıymetli kitapları imha ettirilerek bu eserlere gerilik maddeleri damgasını vurdular. Bu suretle geleneksel milli alfabeden yoksun bırakılmış İslam halklarının Kur’an-ı Kerim’i öğrenmesi ve onu anlamasının önüne geçilerek İslam ahlakından mahrum bırakılmak suretiyle, insanın hürriyet yolu kapatılarak kula kulluk, kölelik ve teslimiyetçilik yolu açılmış olmaktaydı. Bolşevikler, Kafkasya’ya hâkim olduktan sonra aşağıda özetlenen işleri yapmışlardır: İslam dünyasını birleştiren müşterek yazı, müşterek dil, müşterek kültür, bin yıllık alfabeyi (Kur’an alfabesini) yıktılar, yerine Latin harflerini koydular.  Daha sonra bunları da Kril ile değiştirdiler. Milli tarihi hayâsızca tahrif ettiler, uydurma tarih icad ettiler. Maziyi inkar ettiler, Büyük Türk ecdadını tahkir ettiler, “kanlı düşman” diye gösterdiler. Kalp akçe gibi düzme kahramanlar ortaya sürdüler. Mekteplerde genç nesilleri milli benlikten, milli hafızadan, milli şuurdan mahrum yetiştirdiler. Türk ecdadının kahramanlıklarını vahşet ve gerilikle itham ettiler. “Ananevi sahada kendisiyle mücadele imkânı olmayan İslam kuvvetine serbest inkişaf verilemez” diye Türk milletinin manevi varlığını idama mahkûm ettiler. Müslümanlığın birleştirici kudretinden korktukları için dini teşkilata ve dini inkişafa imkân vermediler. Dini vazifelerini ifa eden din ulemasına en ağır hakaretlerde bulundular. Şeriat mahkemelerinin verdikleri hükümlerin uygulanması hususunda din ulemasına karşı geldiler. Yetiştirdikleri dinsiz gençleri din ulemasına karşı saldırttılar. Dinsiz, materyalist felsefeyi benimsediler ve yaydılar. Mekteplerden din derslerini kaldırdılar. İmam, hatip, vaiz, müezzin yetiştiren medreseleri yasakladılar, yaktılar, yıktılar. Kökünü kuruttukları din rehberlerinin hariçten gelmesine de müsaade etmediler. “Allahsızlar Cemiyeti” vasıtasıyla din aleyhinde müthiş propagandalar yaptılar. Mukaddes aylarda ve günlerde dine karşı hücumlarını şiddetlendirdiler. Dini tezyif ve tahkir için serbest münakaşalar tertip ettiler. Müslümanlarla mücadele için dinsiz gençler yetiştirdiler. Nice din ulemasını idam ettiler. Camileri depo, meyhane, bar ve kulüp gibi eğlence yerlerine çevirdiler; bir çoklarını da yıktılar. Mektebin dinden ayrı olduğunu ilan ettiler. Öğrencilere mahsus dinsizlik kursları açtılar. Sarayları dinsizlik müzeleri yaptılar. Velhasıl zulûm ve şenaat namına ne yapmak mümkünse yaptılar.” Parçalanan Kafkasya Kafkasya ve Türk toprakları ve halkı bölünüp parçalandı. Bolşevikler, her yerde mevcut olan kabile, lehçe ve coğrafi farklılıkları, parçalama ve yok etme ameliyesi ile istismar etmektedirler. Mesela, Kafkasya bölgesini evvela kuzey ve güney olmak üzere ikiye böldüler. Güneyde Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan Cumhuriyetleri ve Acara, Abhaziya, Güney Osetiya ve Nahçivan muhtar bölgeleri adı altında sekize ayırdılar ve bir de kürt topluluğu meydana getirdiler. Kuzey Kafkas’ta ise Dağıstan, Çeçen, Kuzey Osetiya, Kabartay, Balkar ve Adige Cumhuriyetleri ve birkaç da muhtar eyalet ve şehir olmak üzere ondan fazla parçaya ayırdılar.
Hocalı: Acının, Vahşetin En Yakın Resmi Serkan Üstüner Hocalı katliamı yakın tarihimizin en acı olaylarından biri olarak hafızalarımızdaki tazeliğini koruyor. Ermeni katillerin bir gecede yaptığı katliama bugün olduğu gibi o gün de tüm dünya seyirci kalmıştı. Bundan tam 23 yıl önce Azerbaycan’nın Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı kasabasında Ermeni kuvvetleri  yüzlerce Türkü katletti. 336. Sovyet Mekanize Alayının da desteği ile Hocalı kasabasına giren Ermeniler kadın çocuk erkek ayrımı yapmadan işkenceye varan yöntemlerle eşine az rastlanır bir katliam gerçekleştirdiler. Azerbaycan ve Ermenistan arasında yaşanan gerilim ve Dağlık Karabağ bölgesi meselesi 1980’lerin ikinci yarısından 1991’e kadar sürdü. Sonrasında 1991 yılının sonlarında başlayan savaş Ermenilerin lehine gelişti. Rus desteğini alan Ermeniler Dağlık Karabağ bölgesine girerek bölgeyi işgale ettiler Stratejik bir önem sahip olan Hocalı kasabası Ermeni kuvvetleri için mühim bir askeri hedefti. Kasaba aylarca top ateşine tutuldu ve Ermeni kuvvetlerince abluka altına alındı. Etrafıyla bağlantısı kesildi. Katliamın gerçekleştiği 25 Şubat’ı 26 Şubat'a bağlayan gecede bölgedeki Sovyetlerin 366. Mekanize Alayının da desteği ile Hocalı kasabasında, 83 çocuk, 106 kadın ve 70'den fazla yaşlı dahil olmak üzere toplam 613 kişiyi katletti. Yaşanan sadece insanların katledilmesi değildi. Cesetler üzerinde yapılan incelemelerde bir çoğunun yakılmış olduğu, gözlerinin oyulduğu tespit edildi. Hamile kadınlar ve çocukların da bu vahşete maruz kaldığı belirlendi.  Hocalı Katliamı vahşetini yaşayan Ermeni gazeteci Daud Kheriyan, o gün yaşananları böyle aktarıyor: “Gaflan denen ve ölülerin yakılmasıyla görevli Ermeni grup, Hocalı Kasabası’nın 1 kilometre batısında bir yere 2 Mart günü 100 Azeri ölüsünü getirip yığdı. Son kamyonda 10 yaşında bir kız çocuğu gördüm. Başından ve elinden yaralıydı. Yüzü morarmıştı. Soğuğa, açlığa ve yaralarına rağmen hala yaşıyordu. Çok az nefes alabiliyordu. Gözlerini ölüm korkusu sarmıştı. O sırada Tigranyan isimli bir asker onu tuttuğu gibi öteki cesetlerin üstüne fırlattı. Sonra bütün cesetleri yaktılar. Bana sanki yanmakta olan ölü bedenler arasından bir çığlık işittim gibi geldi. Yapabileceğim bir şey yoktu” Yapılan vahşeti dönemin ermeni katil komutanı aynı zamanda Asala terör örgütünün de başkanı olan Monte Melkonyan’ın anılarından dinleyelim. Melkonyan'ın ölümünden sonra, Markar Melkonyan kardeşinin günlüğünü Benim Kardeşimin Yolu (My Brother's Road) başlığıyla ABD'de çıkardığı kitapta Hocalı Katliamı şöyle tasvir ediliyor: Bir gece önce akşam 11 civarında, 2.000 Ermeni savaşçısı, Hocalı'nın üç tarafındaki yüksekliklerden ilerleyerek, kasaba sakinlerini doğudaki açılışa doğru sıkıştırmışlar. 26 Şubat sabahına kadar mülteciler Dağlık Karabağın doğu yüksekliklerine ulaşmış ve aşağıdaki Azeri kenti olan Ağdam'a doğru inmeye başlamışlar. Burdaki tepeciklerde yerleşen sivilleri güvenli arazide takip eden Dağlık Karabağ askerleri onlara ulaşmışlar. Mülteci kadın Reise Aslanova İnsan Hakları İzleme Örgütüne verdiği açıklamada "Onlar sürekli ateş ediyorlardı" diye konuşmuştu. Arabo'nun savaşçıları daha sonra uzun zaman kalçalarında taşıdıkları bıçakları kınlarından çıkararak bıçaklamaya başlamışlar. Katliamın ardından Ermenistan Dağlık Karabağ’ı ve Azerbaycan topraklarının bir kısmını işgal etti. Şu anda 1 milyon 200 bin Azerbaycan Türk'ü asırlardır yaşadıkları Karabağ’dan uzakta, sürgün hayatı yaşamaktadır. Azerbaycan’ın bütün iyi niyet girişimlerine rağmen Ermenistan’ın işgalci tutumu yüzünden Dağlık – Karabağ meselesi çözülemiyor. BM’nin tavrı da her zamanki gibi insanlıktan yana değil. Bu zulmü yapanlar er geç bunun hesabını hem tarih önünde hem de uluslararası mercilerde verecekler. Bu yapılan acıyı her zaman hafızalarımızda diri tutarak gerek Hocalı katliamında gerekse Karabağ işgali sırasında şehit edilenler başta olmak üzere, dünyanın her köşesinde zulme uğrayan ve gelmiş geçmiş bütün aziz şehitlerimizin ruhları önünde minnet ve saygıyla eğiliyoruz.
Bir Millet İki Devlet Aynı Arzu Aynı Niyet Demet Şimşek Kurtlar olur çobanların koyunuİtten öğrenirse, kendi soyunu“Azerilik” komünizmin oyunuAzeri değiliz, Türkoğlu Türk'üzBahtiyar Vahapzade Azerbaycan Türkleri, Kafkasya bölgesinin en büyük Türk soyunu oluşturmakta. Ne acıdır ki  bu tarihi süreç içerisinde büyük zulüm ve soykırımlara  maruz kalmış, toprakları ellerinden alınarak halk göçlere zorlanmıştır. Birinci Dünya Savaşı'nın ardından bağımsız bir ülke olarak kurulan Azerbaycan,  2 yıl sonra Sovyet Rusya tarafından işgal edildi. 1918'de Ermeni ve Rus çetelerinin saldırısı neticesinde binlerce masum Azerbaycan Türkü katledildi. Sovyet boyunduruğunda geçen yılların ardından 1991'de yeniden özgürlüğünü kazanan Azerbaycan, Ermeni çetelerinin saldırısına uğradı. Azerbaycan'ın Karabağ bölgesi, kanlı saldırılar sonucu Ermenistan tarafından işgal edildi. Halen Ermeni işgalinin sürdüğü Karabağ, Azerbaycan toprakları üzerinde yerleşik durmakta. Şehitlikler ve Kuba Ama güne Bakü'de merhaba demek ve Hazar'dan gelen tatlı kış esintisinde Azerbaycan'ı içime çekmek:geçmişi düşününce biraz buruk, bugünü düşününce heyecan verici. Güne erken başlıyoruz. Ganire Paşhayeva ve ekibinin “kardaşlığı”, tenimizi okşayan kış rüzgârının aksine içimizi ısıtıyor. Bakü'ye Türk dünyasından gelen her soydaşın yaptığı gibi, ilk olarak Şehitler Hıyabanı'nı  ziyaret ediyoruz. Burası 1918'e kadar,  özgürlük mücadelesinde, 1918 sonrası vatanı savunma çabalarında şehit düşmüş Azerbaycanlı kahramanların ebedi istirahatgâhı. Ayrıca, 1918'de, Ermeni ve Rus çetelerinin Kuba ve çevresine saldırısını bertaraf etmek için, Türkiye'den gelen Nuri Paşa komutasındaki ordudan şehit olan kardeşlerimiz,  yine bu hıyabanda yatıyor. Azerbaycan'da daha büyük bir soykırım yapmasını, Osmanlı askerleri engelliyor. Bu savaşta çok sayıda Osmanlı askeri de şehit düşüyor. Bakü'de Türk askerlerinin yattığı bölüm de, şehitler memleketlerine göre sıralanmıştı. Türkiye'nin her şehrinden yüzlerce şehit…  Fahri Hiyaban adlı mezarlığa vardığımızda yeşillikler arasına oturtulmuş devasa mezarlarla karşı karşıya kaldık. Kimler yoktu ki burada; Perestroika sonrası, Azerbaycan'ın ilk Cumhurbaşkanı Ebulfeyz Elçibey, Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev ve eşi Zarife Aliyeva, ünlü şair Bahtiyar Vahapzade, Azerbaycan'daki  ilk Türkçe gazetenin yayımcısı Hasan Bey Zerdebi ve niceleri... Burası adeta yaşayan, nefes alan bir anıt mezarlık. Azerbaycan'a gelip de burayı ziyaret etmeden gitmek, ülkeyi tam görmemek, anlamamak olur. Soykırımın Belgesi: Kuba Bakü'den yola çıkıp, iki saat süren yolculuğun ardından, mistik ve tarihi dokuyu gördüğümüzde Kuba şehrine geldiğimizi anlıyoruz. Burası 1918'de 16 binden fazla Azerbaycan Türkü'nün öldürüldüğü yer. Kazı çalışmaları esnasında tesadüfen ortaya çıkan yaklaşık 600 kişiye ait kemiklerin bulunduğu Soykırım Müzesi'ne ulaştığımızda, karşılaştığımız manzara adeta kanımızı donduruyor. Sözün bittiği, gerçeklerin konuştuğu yerdeyiz. Ermeniler tarafından İşkenceyle katledilen Kadın, çocuk, erkek, üst üstte istiflenmiş kemik yığını... Kimi ayaklarından çivilenmiş kimi başından, birçokları da yakılmış…1915'deki tehcir ve iç savaşın adını “soykırım” koyup, Ermeni soykırım çığırtkanlığı yapan batıya haykırmak istiyorum şimdi; Bu gördüklerimizi neyle açıklayacaksınız? Toplu mezarın hemen yakınında fiziki olarak  modern bir yapıya sahip soykırım müzesi yer alıyor. İçeriye girdiğinizde ise adeta tarihi bir yolculuğa çıkıyorsunuz Azerbaycan Türklerine yapılanları daha iyi anlamak için buraları mutlaka gezmek lazım. Kuba şehri tarihi dokusunun yanı sıra son derece modern yapılarıyla  ve uluslar arası projelerle de dikkatleri çekiyor. Şehir, “Quba Rayon İcra Hakimiyyetinin Başçısı” yani Vali Mübariz Ağayev tarafından yönetiliyor. Vali beyin çalışma ve başarıları burasını aynı zaman da bir turizm cennetine dönüştürmüş.
Tatar Türkçesi, Türkiye Türkçesi İngiliz Casusu Yavuz Bülent Bakiler 1981 yılıydı. Mavi trenle Ankara'dan İstanbul'a gidiyordum. Trenin hareketinden 15-20 saniye kadar önce bir genç adam koşarcasına gelip yanımdaki koltuğa yığıldı. Bir süre nefesini toplamaya çalıştı. Sonra etrafını seyre koyuldu. Ben “Kırım Mânileri” isimli bir kitap okuyordum. Bir ara gözü elimdeki kitaba takıldı. Mâniler Kiril alfabesiyle yazılmıştı. Merakını artırmış olmalı ki sordu: -Afedersiniz efendim, elinizdeki bir şiir kitabı galiba dedi. Şiiri çok severim de dikkatimi çekti. Harfleri bir tuhaf geldi bana, ne harfleridir bu harfler? – Kiril harfleridir. Yüzüme merakla baktı. – Hangi millet kullanıyor bu harfleri? – Oooo bu alfabeyi kullananlar çok. Ruslar, Bulgarlar, Romenler, Çekler, Azeriler, Türkmenler, Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar, Gagavuzlar, Karaimler, Çuvaşlar, Tâcikler, Çeçenler, Tatarlar Karakalpaklar, Uygurlar, Başkurtlar... Say sayabildiğin kadar. Ancak bu kitap Tatar alfabesiyle basılmış. Ben bu kitabı gecen yıl Özbekistan'a gittiğimde almıştım. İçinde Tatar manileri var. İki dudağını birbirine yapıştırarak bir süre başını salladı. Sonra merakla sordu: – Siz Tatar mısınız efendim? – Hayır değilim! – Peki Tatarca'yı nereden öğrendiniz? Yol arkadaşımın bizim târihimizle bizim milletimizle dilimizle, çilemizle hiç ama hiç ilgilenmediğini anladım. Onunla doğrusu biraz eğlenmek istedim: – Ben Tatarca'yı yeteri kadar annemden öğrendim. – Anneniz Tatar mı? diye sordu. – Hayır dedim. Biz Azerbaycan'ın Dağlık Karabağ bölgesinin Ağdam köyünden Türkiye'ye göçmüş bir aileyiz. Tatar değiliz. – Peki anneniz Tatarca'yı nereden öğrenmiş? – O da annesinin annesinden öğrenmiş! – Ha anladım sizin anneanneniz Tatar galiba. – Değil! Değil! Değil! – Peki bu nasıl oluyor efendim? dedi. Tatar olmadığınız halde Tatarca'yı nasıl biliyorsunuz? – Siz Tatar'ca bilmiyor musunuz ? diye sordum. – Ben Türküm, dedi. Tatar'ca bilmem – İddia ediyorum ki siz en az bir kaç bin kelime Tatarca biliyorsunuzdur! dedim. – Siz beni neredeyse Tatar dili profesörü yapacaksınız efendim dedi. Ben altı yıl Fransızca okuduğum, yüksek tahsil yaptığım halde, şimdi saysam bildiğim Fransızca kelime sayısı bir kaç yüzü geçmez! dedi. – Fransızca başka, Tatarca başka... Bakın denemesi bedava. Şimdi size bu maniler kitabının ilk kıtasını okuyayım, bakalım ondan kaç kelime bileceksiniz, dedim ve ona şu mâniyi okudum: Kayadan endim bugün
Elimde altın gügüm
Erkün görkem yaremni
Ne dün gördüm ne bugün Yüzüne bakarak sustum. Gözleri iri iri açıldı. – Efendim bu bal gibi Türkçe dedi! Ben de: – Tatarlar da bal gibi Türktürler ve bal gibi Türkçe konuşmaktadır! dedim... Sonra ona Kırım Fâciasını bütün dehşetiyle anlattım. Murat Girayhan’dan, Şahin Girayhan’dan bahsettim. Sonra 2. Katerina zamanında oynanan oyunları özetledim. 1783 yılında, Potemkin ordularının önce otuz bin sonra yirmibeşbin Kırım Türkü’nü nasıl katlettiğini belittim. Ruslar’ın 296 yıl bizimle yaşayan Kırım Türkleri’ni bizden nasıl kopardığını özetledim. Nihâyet 1944 yılında Stalin’in, bütün Kırım Türkleri’ni bir gece içinde Kırım’dan nasıl sürüp çıkardıklarını yüreğim yanarak bir bir sayıp döktüm. Yol arkadaşım büyük bir dikkatle ve hayretle beni dinledi ve: – Çok utandım efendim dedi. Çok utandım! Tarihimiz, milletimiz ve Türkçemiz üzerine bize doğru dürüst bir şey öğretmemişler ve biz de okumamışız. Ben ki yüksek tahsil yapmış biriyim. Çok utandım! Bu hâdiseden 13 yıl sonra Kırım’a gittim. Bahçesaray’da Türk Ocakları bir gençlik şöleni düzenlemişti. O şölende beni bir İngiliz gazeteciyle tanıştırdılar. İsmi Lora idi. Lora güzel bir Türkçe ile konuşuyordu. Tokalaşırken ona çok açık bir şekilde sordum. – İngiltere devleti sizi buraya casus olarak mı gönderdi Lora? Dedim. Aramızda şiddetli münâkaşa oldu. Ve inanır mısınız üç gün sonra Lora’nın mükemmel bir İngiliz casusu olduğu ortaya çıktı. Ah ne olurdu, Kırım’da düzenlediğimiz bir gençlik şölenine koskoca İngiltere’nin gösterdiği büyük ilginin onda birini olsun biz de kendi milletimize, kendi târihimize, kendi meselelerimize gösterebilseydik; böyle utanmazdık herhalde.
Esir Türkler Ve “Karanfil” Adnan Şenel 1978 yılıydı; lisede tarih dersinde hanım tarih öğretmenimiz büyükçe bir dünya haritasını karatahtanın önüne açmış ve “Bana bu haritada Azerbaycan’ın yerini gösterecek olan var mı?” diye sormuştu. Sınıfta sadece iki öğrencinin parmağının kalktığını görünce acı acı gülümseyen öğretmen “yazık” demişti sadece… “Yazık!” Ondan bir yıl öncesinde, 1977’de, o fırtınalar koparan “Güneş Ne Zaman Doğacak” filmine gitmiş ve iki karakter nezdinde, ülkemize sığınan Azerbaycanlı soydaşlarımızın Sovyetlere iadesini üzüntü ve öfke içinde seyretmiştik. Yine 12 Eylül 1980 darbesinden önceki dönemde, duvarlara asılan “Esir Türklere Hürriyet” afişlerinde, o demir parmaklık arkasındaki temsilî soydaşımızın yüzünden yansıyan hüznü ve acıyı görüp “Aa, Türkiye dışında da Türkler mi varmış!” diye şaşırıp kalanlara, sınırlı da olsa bilgimiz dâhilinde, milyonlarca soydaşımızın Sovyet, Çin ve Bulgar emperyalizmi ve mezalimi altında bulunduğunu anlatmaya çalışırdık. “Esir-Dış Türkler” meselesinin bu kabataslak tarihçesini vermekteki maksadım, emekli General Osman Gazi Kandemir’in “Karanfil”adlı romanı için yapacağım tahlilin daha iyi anlaşılabilmesine matuftur. Bilhassa tarihî ya da dönem romanları, ele aldığı o tarihî olayın-şahsiyetlerin ya da belirli bir dönemin daha sarih ve iyi anlaşılabilmesi açısından önemli bir rol taşırlar. Kuru ve kalıplaşmış cümlelerle bezeli ders kitaplarıyla başarılamayan “tarih öğretimi”, bir roman ve/veya film aracılığıyla çok daha tesirli şekilde gerçekleştirebilir. Son yıllarda insanlarımızın tarihe ve geçmişimize ilgi duymasının bir sebebi de televizyon dizileri, sinema filmleri ve tarihî romanlar değil midir? Ciddi Bir Roman: Karanfil...Bu çerçeveden hareketle, Osman Gazi Kandemir’in “Karanfil” adlı romanı, ele aldığı dönem ve konu itibariyle, üzerinde özellikle durulması gereken bir eser. Her ne kadar konu Nahçıvan ağırlıklı olmak üzere Azerbaycan’da geçiyor ve 3-4 aylık bir dönemi ele alıyorsa da, roman boyunca tarihe yapılan yoluculuklarda ve geri dönüşlerde Türkiye’nin ve Türk karakterlerin sık sık vurgulanması ve hepsi bir yana, Türkiye’nin bir asır boyunca Azerbaycan’la münasebet içinde bulunuyor olması sebebiyle, “Karanfil”, “biz”e de ait bir tarihî roman olma niteliği kazanıyor. 1991’de Sovyetlerin dağılması ve Azerbaycan’ın bağımsızlığını kazanmasından bir yıl sonra Ermenistan’a bağlı silahlı birliklerin Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı kasabasını basıp, çoluk-çocuk, genç-yaşlı ayırımı yapmadan (resmî rakamlara göre) 613 sivili katletmesi, Türkiye’de de büyük infial ve öfkeye yol açmıştı. Roman, bu katliamdan kısa bir süre sonra, yüzbaşı iken ordudan firar eden ve kaçak olarak market işiyle uğraşan Seyfi’nin İstanbul’dan kalkıp Nahçıvan’a gitmesiyle başlıyor. Kendisi önceden seçilmiş, takibe alınmış, uygun biri olduğuna kanaat getirildikten sonra “bize yardım et” ricası ve teklifiyle ikna edilmiştir. İstanbul’da iken kulağına fısıldanan “Kafkas İslam Ordusu”nun ne olduğu merakı da eklenince, bu göreve talip olmuş; gizli yollardan Nahçıvan’a gelmiştir. Burada, rüyalarına da giren aksakal Mirza Bey, onun torunu Reyhan ve kaldığı evdeki diğer kişilerle tanışır; kaynaşır ve Bakü’ye gidip gençlere askerî eğitim vermek için uygun zamanı bekler. Geçen süre içinde, bulunduğu kasabada gerek hâlâ etkisini sürdüren KGB uzantılarına, gerek iç hainlere yönelik kararlı davranışlarıyla adından söz ettirmeye başlar. Bir süre dağlara çekilen Seyfi, yanına aldığı gözü pek birkaç gençle Laçin’de Ermeni askerlere karşı eylemler düzenler. Nihayetinde Ebulfez Elçibey’in Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra Bakü’ye geçer; dört bir yandan gelen gençlere askerî eğitim verir. Fakat Azerbaycan’da iç siyasetteki kaos ve belirsizlikler; öte yandan da Rusya’nın nüfuzu ve baskısı devam edince Seyfi’ye ülke dışına çıkması bir nevi dayatılır. Ya Türkiye’ye ya da Kırgızistan’a gidecektir. Onun niyeti Kırgızistan’a gitmek, kaldığı işe devam etmek ve günü geldiğinde de Azerbaycan’a geri dönmektir. Peki, bunu gerçekleştirebilecek midir? Evet, ana hatlarıyla muhtevası bu olan “Karanfil”; konusu, kurgusu, örgüsü ve kahramanları itibariyle dört dörtlük bir “macera-aksiyon” romanı. Üstelik tek taraflı da olsa tutkulu bir aşk’ın da yer aldığı bir roman… Akıcı bir üslup, güzel bir dil ve dozu iyi ayarlanmış bir gerilim eşliğinde bir çırpıda okunuveren bir roman… Sadece bu unsurlar itibariyle bile, güzel bir roman olarak, okunmayı hak ediyor “Karanfil”… Lâkin bu vasfıyla yetinmek eksik ve haksızlık olacaktır; çünkü bu roman, içindeki bilgiler ve mesajlar açısından da ayrı bir kıymet kazanıyor. Yıllarca yaptığı askerlik mesleğinin ardından, bir kenara çekilip “emeklilik” rehavetine ve tembelliğine düşmeyen; bir sorumluluk hissiyle böylesi romanlar yazan emekli General  Osman Gazi Kandemir’i, öncelikle bu cesaretinden ve teşebbüsünden ötürü kutlamak gerekiyor. Zaten kısır ve güdük olan roman sahamıza Osman Gazi Kandemir gibi kalemlerin giriyor olması, geleceğe dönük ümitlerimizi ve beklentilerimizi bir kat daha arttırıyor. Hülâsa: “Karanfil”, okunması ve kitaplığımızda yer alması elzem bir roman… Kaynak: Türkyurdu Dergisi
Kırım Kırım Kırdılar Yusuf Hebu Allah rahmet eylesin babam Celal Hebu ayaklı arşiv gibiydi adeta. Küpürler kesmiş, notlar tutmuş, zarflamış dosyalamış kaldırmış kenara. Karıştırırken büyük ninemin hatıralarını buluyorum ve üç beş de sararmış fotoğraf yanında… Cihan harbi yıllarına dair değerli bilgiler var. Ninem sade yazmış, girizgâhsız girmiş mevzuya: Adım Gülsüm. Kırım Akmescid eşrafındanız. Tatarlar olarak Çarlardan da çok çekmiştik zamanında. Komünistler daha beter çıktı, hani gelen gideni aratır derler ya. Bolşevikler malımızı mülkümüzü elimizden aldılar. Beyim öğretmendi, boğaz tokluğuna çalışıyordu, devlet kapısında. Büyük bir baskı vardı, camileri hedef almışlardı, Akmescid’de mescid kalmamıştı adeta. Ve Cihan Harbi patladı, Almanlar 1941 yılında Kırım’a yöneldiler. Ruslar panikledi, ambarları yakıp kaçtılar. Bu arada beyimi de (40 yaşındaydı oysa) silahaltına aldılar, sürdüler ateş hattına. Öz Yurdumda Gariptim Almanlar Ruslar kadar baskıcı değildi, ibadetimize karışmıyorlardı en azından.  Şehirler bombardımana maruz kalıyordu. Bu yüzden Seyyidler reyonuna bağlı, Beş Kurtga köyüne çekildik, ata topraklarımıza. Günün birinde beyimden mektup geldi. Almanlara esir düşmüş. “Halsizim hastayım çocukları görmek istiyorum” diyor. Hemen bir hindi kestirdim, verdim fırına. Çocukları alıp çıktım yola. Kar, kış, ayaz. Burnumuzdan çıkan buhar buz oluyor anında. Canköy az yol değil, günde on saat yürüyebilirsen, 5 gün sürüyor. Akşamları Tatar köylerinde kalıyoruz, döşek seriyor, sofra açıyorlar. Hindiyi de niye yük ettim bilmem, cam gibi dondu, bi’ de onu taşıyorum sırtımda. Alman komutan bize iki dakika süre tanıdı, sokulduk kapıya.  Muhafızlar asabi “nayn nayn” deyip duruyorlar. Kızım tellere kadar yaklaştı ona ses çıkarmadılar ama. Birden kurt köpekleri daldı çocuğa. Allahtan üzerindeki elbiseler yorgan gibi kalın, diş geçmez ki, bildiğin keçe aba.  Neyse beyim geldi, erimiş solmuş. Henüz kucaklaşıp ağlaşamamıştık ki “bitti” dediler, “ayrılın tamam!” Biz Akmescid’e döndük beş on gün sonra da beyim geldi ardımızdan. Komutan sormuş “Sen Türk müsün?” Evet. Komünistlere karşı mısın? Elbette! -Salın bunu, gitsin köyüne. Ancak yolda ayakları donmuş morarmış, koca adam ağlıyor ıstıraptan. Beyimi fıçı içine oturttular, otlar kökler attılar adeta haşladılar. Boncuk boncuk terledi iyi geldi bi iznillah. Almanlar Rus aleyhtarlarına toprak veriyorlardı, bize de düştü bir parça. O sene mısır ektik, karpuz kavun aldık yaza.  İki yıl geçti sanırım, Rus saldırıları başladı bu defa. Gece sirenleri duyunca sığınaklara koşuyoruz, bir çatırtıdır kopuyor ortalıkta. Zor Seçim Rusların Kırım’ı ele geçireceği belli oldu. Almanlar çekilmeye başladılar. Mütereddittik. Ne yapsaydık acaba? Ani bir kararla Almanlara takıldık, üst baş, nevale bile alamadan çıktık yola. Vatanımda ölmek istiyorum diyenler de arzularına nail olamadılar, Stalin onları bir gece de topladı, sürdü Orta Asya bozkırlarına. Çoluk çocuk hayvan vagonlarına tıkılmışlar.  Tek verdikleri süpürge tohumu. O da felâket ishal yapıyor, garipler eriyip soluyor, cesetleri atıyorlar aşağıya. Neyse Ukrayna’nın Odesa limanına geldik. Mültecileri bir kışlada topladılar. Zemheri, rüzgâr kesiyor adeta. Tekneler kalkıyor ama binmek ne mümkün. Edige Krimov adlı biri yardım etti, gemiye aldılar. Nihayet kazanlar yandı, halatlar toplandı, çarklar döndü ve başladı macera. Nereye götürüldüğümüze dair bir bilgimiz yok, bindik bi alamete, gidiyoruz kıyamete. Yakınlarımıza cup cup bombalar düşüyor, gemi bir o yana yatıyor, bir bu yana. Köstence limanına yanaştık, bizi bir alana aldılar, etrafımız da dikenli teller, kuleler, muhafızlar. Almanlar bizi yük vagonlarına koydular, nasıl pis anlatamam, pireler bulut halinde saldırıyor. Battaniyelere sarılıp büzüştük, nereye götürüldüğümüzü bilmiyoruz daha. Yol zaman zaman kapanıyor saatlerce bekliyoruz. İnip tuğla arasında ateş yakıyor, yemek yapmaya çalışıyoruz telaşla. Meskûn mahallerde durunca ekmek, peynir, süt, alıyoruz. Fiyatlar uçmuş, para yetmiyor gıdaya.  Romanya, Macaristan, Avusturya… Derken Almanya. Dile kolay belki bir ay gittik, dura kalka, dura kalka. Ve adı …heim’la biten bir beldede indirdiler sonunda.  Yolda çok kirlenmiştik bitlenmiştik hatta. Kölelik Kalkmıştı Güya  Bizi DDT ile fırçalayıp hamamlara soktular, kışla gibi bir yer, gıcır gıcır battaniyeler, temiz temiz çarşaflar. İlk defa deliksiz uyudum, rüyada mıydım acaba? Ertesi gün bizi çiftlik sahiplerine dağıttılar, adamlar işinin ehli, omzu geniş, bileği kalın olanları seçiyorlar. Benle oğlumu Tizis köyünün muhtarı aldı, küçük bir oda verdi. Düşünün kendimize ait bir çatı altı, ne büyük nimet, anlatamam asla.  Beyimle kızımı alan çiftçi yatacak yer göstermemiş, ahırlara sığınacaklar. Rica ettim onlar da yanımızda kaldılar. Sabah erken kalkıyor, gece yarılarına kadar çalışıyoruz, sadece ineklerin yemini vermekle, altını almakla, sütünü sağmakla kalmıyor, çapaya, sabana gidiyoruz ayrıca. Patates söküyoruz, kümeslere bakıyoruz..   Bir nevi köleyiz yani, bir değerin yok, itilip kakılıyorsun icabında. Beyim ufak tefekti, iyi bir ırgat sayılmaz. Çiftlik sahibi bir gün bağıra çağıra üstüne yürüyor, dirgeni kaldırmış tam vuracak, kızım giriyor araya. Sen misin karşı gelen tam 13 araba gübre yükletiyor el kadar çocuğa. Düşünün 4 yıl ter döktük yaranamadık adamlara. Berlin Münih Beyim bir fırsatını bulup mülteci komiserine çıkıyor, olanı biteni anlatıyor. Ben tahsilli bir insanım, birkaç lisan biliyorum, büyük şehirlerde daha yararlı olamaz mıyım acaba? Mâkul bulmuşlar bizi Berlin’e yolladılar. Orada Tatarların çıkardığı bir dergide iş buldu kolayca. Derken Berlin bölündü, baktık Ruslar yine yakınımızda, huzursuz olduk, Münih’e geçtik bu defa. Ve harp bitti, Kırım, Kafkasya ve Polonyalı mültecileri Mittenwald kampında topladılar!  Burası ABD hükümetinin uhdesindeydi. Odalarda ikişer üçer aile. Bir nevi koğuş kışla. Yiyecekler Amerika’dan geliyor herşey kutularda. Kullanılmış elbise de dağıtıyorlar ama kızıma göre bir şey bulamadık yığınlarda. Garibim eski urbalarla gelin oldu, bir Karaçay genciyle yuvasını kurdu kampta. Her şey karne ile veriliyor, bakliyat, konserve, yağ, tuz, çikolata.  Bunlar bize lüks, Alman çiftçileri ile değişiyoruz, meyve sebze alıyoruz karşılığında. Fransız birliklerinde Arap askerler vardı, zaman zaman zerzevat getiriyorlar, ne büyük ikram ama! Ben mutfakta çalışıyordum, patatesin kabuklarını kalın soyuyordum,  alıp geliyorum eve, yıkayıp yemek yapıyorum çocuklara. Kampta yemek var ama domuz katıyorlar. Evli Evine Köylü Köyüne Yıl 1948 artık herkes yerine yerleşiyor, bu saatten sonra Kırım'a dönemeyiz. En iyisi  Türk’üz demek, yollasınlar Anadolu’ya. Damat becerikli bir genç. Türk talebelerden bilgi toplayıp senaryo yazmış, “yok şu vilayetteniz, yok şunlardanız filan...” Evet sorsalar öyle birileri var.  Evrak istenince ümidimiz kırıldı ama damat oturup belge düzenledi. Patatesten mühür kazıdı bastı kağıtlara. Almanlar titizdir güya yuttular, kim bilir belki de üstünde durmadılar.  Ausburg’dan İtalya’ya geldik, Napoli’den gemilere bindik çıktık deryaya. Deniz nasıl dalgalı anlatamam, içimiz dışımıza çıktı adeta. 4 gün sonra Tuzla’ya vardık. O gece denizde bekledik, çalkantıdan yanaşamadık karaya. Bizi İzmir’de iskan ettiler, kızımı ise Eskişehir Çifteler’e yolladılar.   Hasılı onca ülke dolaştım ama Türkiye’nin yeri başka. Ne kadar mesut olduğumu anlatamam burada. Evet, hatıra böyle bitiyor, rahmetli nineme bir Fatiha okumuşsunuzdur mutlaka. Hilalsiz Olmaz Mittenwald kampında oğlum ve arkadaşları... Çocuklar erimediler kültürlerinden kopmadılar. Onca işimizin arasında Ayyıldız işliyorduk formalarına.
Doğu Türkistanlılar ve İkinci Boraltan Faciası Hüseyin Öztürk Tayland mülteci kampındaki Doğu Türkistanlı kardeşlerimiz Çin’e iade edilirlerse, “İkinci Boraltan Faciasının” yaşanacağına kesin gözüyle bakılıyor. Bilmeyenler için “Boraltan Faciası” nedir hatırlayalım. Stalin zulmünden Türkiye’ye sığınan Azeri Müslümanları, geri Stalin’e teslim eden İsmet İnönü’nün, İslâm âlemini yasa boğan ünlü zaferidir. Acı hadiseyi Prof. Dr. İsa Kayacan’ın anlatımından özetleyelim. “Boraltan Faciası, dünya Türklüğün hafızalarında kapanması zor yaralar açmış bir faciadır. Bu facianın yaşandığı yıllar, Milli Şef İsmet İnönü dönemidir. Olay, İkinci Dünya Savaşı sırasında Stalin yönetiminin acımasız baskılarına dayanamayan bir grup Azeri Türk’ün, “öz kardeş” saydıkları Türkiye’ye sığınmaya karar verip yola çıkmasıyla başlıyor. Orada uğradıkları baskınlar sebebiyle arkaları sıra mezar taşlarından izler bırakarak, nihayet Aras Nehri’nin üzerinde bulunan Boraltan Köprüsü’nü (Iğdır) geçiyorlar ve Türk sınır karakoluna sığınıyorlar. Artık kurtulduklarını, özgürlüğe kavuştuklarını düşünen 146 Azeri Türk’ü, başta Karakol Komutanı olmak üzere Mehmetçikler Azeri kardeşlerini bağırlarına basıyor, ekmeklerini bölüşüyor, yataklarını ikram ediyorlar. 146 soydaşın hayatlarını kurtardıklarını düşünerek onlar da mutlu oluyor. Sevinmekte acele ettikleri kısa bir süre sonra anlaşılıyor. Zira karakol komutanının üstlerine yazdığı mektuba gelen şifreli cevap, tamı tamına bir “kara haber”dir: “Karakolunuza sığınan Azerileri derhal Sovyet yetkililerine teslim edin!” Komutan bu işte bir yanlışlık olduğunu düşünüyor. İnsan, öldürüleceğini bile bile kardeşini düşmana teslim eder mi? Buna vicdan dayanabilir mi? Daha tafsilatlı olarak durumu bir kez daha bildiriyor, fakat gelen cevap aynıdır: “Derhal teslim edin!” Hâlâ inanamıyorlar. Ama Ankara’nın emri kesindir. Karakol komutanının ve karakoldaki askerlerin tüm itirazları, Azerilerin tüm yalvarışları, Ankara’daki sağır sultanları yumuşatamıyor: - “Derhal teslim edin, yoksa vatana ihanetle yargılanacaksınız.” Hangisi“vatana ihanet” acaba? Mazlum insanları ölüme göndermek mi, yoksa göndermemek mi? Azerilerin lideri karakol komutanına yalvarıyor: - “Bizi siz kurşuna dizin, ama Moskof’a teslim etmeyin. Öleceksek, ay yıldızlı bayrağımızın dalgalandığı Anadolu topraklarında ölelim.” Komutan ağlıyor, askerler ağlıyor, Azeriler ağlıyor. Ankara’daki yöneticiler ise Stalin’le aralarında bir pürüz olmaması için soydaşlarını kurban etmeye çoktan karar vermişlerdir. Kendisine “Milli Şef” dedirten ve “Milli kahraman” ilân ettiren İnönü ise şöyle buyurmuştur: - “Sovyetler Birliği ile aramızda bir pürüz istemiyorum. Bir daha böyle küçük meselelerle beni meşgul etmeyin.” Hiçbir şey Ankara’yı kararından döndüremiyor. “Bizi siz kurşuna dizin” diye yalvararak ağlayan 146 Azeri, gözyaşları içinde Kızılordu görevlilerine teslim ediliyor. Boraltan Köprüsü’nün bir ucu Türk toprağında, bir ucu Sovyet toprağındadır. Azeri kafilesi, Boraltan Köprüsü’nü yarıladıkları sırada, karşıdan yaylım ateşine tutuluyorlar. Çoğunun son sözleri, “Yaşasın Türkiye” oluyor ve hepsi ölüyor.
Türk Yurdu Kırım Yrd.Doç.Dr.Tunç Boran Kırım’daki gelişmeleri millet ve tarih şuuruna sahip vatanseverler büyük bir kaygıyla takip ediyorlar. Rusların Kırım’ı işgal etmesi veyahut Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin bir oldubitti ile denizaşırı komşumuz Ukrayna’dan ayrılarak Rusya’ya dâhil olması bu kaygının sebebi. Kırım hakkında derin değil yüzeysel bile bilgi sahibi olmayan/olamayan kamuoyu, Türk vatanseverlerinin ve milliyetçilerinin Ukrayna’nın toprak bütünlüğü konusundaki kaygısını anlamakta zorlanıyor. Kırım gibi Karadeniz’in en önemli üssünün Rusya’nın eline geçmesi Türkiye’nin güvenlik politikaları açısından büyük bir risk. Ancak stratejik planlardan, ekonomik faktörlerden, kâr/zarar hesaplarından, küresel, bölgesel dengelerden ve ittifaklardan daha kutsal, maddiyat ile satın alınamayacak değerleri olmalı insanın. Vatan gibi, millet gibi, kardeşlik hukuku gibi.

Kırım Bir Türk YurdudurBugün Ukrayna ve Rusya arasında güç savaşına sahne olan Kırım, ne Rusya’ya ne de Ukrayna’ya ait bir yurttur. Kırım bir Türk yurdudur. Çalınan bir vatandır. Türklerin zulme uğradığı pek çok coğrafyadan bir tanesidir. Milyonlarca Kırım Türk’ünün öldürüldüğü, göçe zorlandığı acıklı bir tarih sahnesidir. Bugün her şeye rağmen 300.000 Kırım Türk’ünün vatanlarına geri dönerek ayakta kalmaya çalıştığı bir coğrafyadır. Türk milliyetçilerinin kaygılarının nedeni Kırım’da yaşayan kardeşleridir.  

Kırım’ın tarihi Türkler için zulüm ve kanla yazıldı. Bu zulüm tarihinin miladı Kırım’ın Rus işgaline uğraması ve Osmanlı’dan koparılması ile başladı. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Rusya tarafından sözde müstakil yapılan Kırım, dokuz yıl sonra Rusya’nın işgaline uğradı. Bugün yine tarih tekerrür ettirilmeye çalışılıyor. Kırım’ın vatandan koparılması bir padişahın ölümüne, yeşil ada Kırım’ın Türkler için yavaş yavaş solmasına neden oldu. Rusların Özi Kalesi’ni alarak 25.000 Türk’ü katlettiğinin haberini alan I. Abdülhamit üzüntüden felç geçirerek 1789’da öldü.

Türklerden Arındırılmalı
Kırım tarihin hiçbir döneminde Rus kimliğine ait olmadı. Rus anavatanına çok uzak bu topraklar yüzde yüze yakın bir oranda Müslüman Türk kimliği ile damgalanmıştı. Jeopolitik açıdan çok değerli topraklar Türklerden arındırılmalı ve Rus yurdu yapılmalıydı. 1800’lü yılların başından itibaren baskılar, zulümlerin her çeşidi Kırım’da yaşandı. Zulümden, açlıktan ve çocuklarının geleceğinden korkan Kırım Türkleri göçe zorlandı. Aktopraklar adını verdikleri Anadolu’ya göç etmeye başladılar. Kırım’da yavaş yavaş Türk nüfus azaldı, Rus nüfus artmaya başladı. O zulüm yıllarında bile Kırım Türkleri direndi. Kendi başına kurtuluşun mümkün olmadığını anlatan, “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” diyen büyük bir düşünür o topraklarda yaşadı. Gaspıralı İsmail Bey, Türk’ün en karanlık çağında kurtuluş reçetesini Kırım’dan bütün Türk dünyasına duyurdu. Bu kurtuluş reçetesi, bugün geçerliğini koruyor. Bu reçeteyi uygulamayan Türk dünyasını her yeni dönemde ne yazık ki yeni acılar bekliyor.

Çarlık Rusya’sı, Kırım’ı Ruslaştırma politikasını son nefesini verdiği 1917’ye kadar tavizsiz uyguladı. Ancak maksadına ulaşamadı. Kırım, hatırı sayılır bir Rus nüfusunun iskan edilmesine rağmen hala bir Türk yurdu idi. Kırım Türkleri büyük bir direnç göstermişlerdi. Nasyonal duygulardan uzak olduğunu iddia eden Sovyet Rusya, Çarlık Rusya’sının yarım bıraktığı işi tamamladı.

Vagonlar Tıkabasa Dolduruldu
 Kırım Türkleri, İkinci Dünya Savaşı’nda o yılların ve tarihin en büyük iki zalimi Hitler/Stalin arasında kaldılar. Hangisi kazanırsa kazansın Kırım Türkleri için sonuç değişmeyecekti. Stalin kazandı. 18 Mayıs 1944 günü bir gecede Kırım’da yaşayan bütün Türkler bir gecede sürgüne gönderildi. Yüz binlerce insan, yanlarına yiyecek almalarına izin verilmeden hayvan vagonlarına tıka basa dolduruldu. Tren vagonlarına doldurmayı unuttukları binlercesini yok ettiler. Vagonlarda ise önce yaşlılar ve çocuklar hayatını kaybetti. Sonra diğerleri. Sibirya’da, Orta Asya’nın çöllerinde biten yolculuğun ardından iklime uyum sağlayamayanlar hastalıktan öldü. 19 Mayıs 1944 sabahı, 150 yıllık Rus rüyası gerçek oldu. Türk yurdu Kırım’da tek bir Türk kalmamıştı.
Acı ve ıstırap katlanarak arttı. Vatanlarından, evlerinden zorla sürülmüşlerdi. Geri dönüş izinleri yoktu. En ağır şartlarda çalıştılar. Kimliksiz olarak yaşadılar. Aç kaldılar ama yine de yaşadılar. Direndiler, bir gün evlerine geri dönecekleri günün hayalini kurdular. Bu hayali gerçek yapmaya çalışanlar en ağır cezalara çarptırıldı. Kırım Türkü Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, açlık grevlerinde bedenini siper etti, çalışma kamplarında Sovyet zindanlarında yattı. Bütün dünya demirperdenin arkasından gelen bu cesur sesi, insan hakları savunucusu Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun haklı mücadelesini duydu. Ancak Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu bu haklı mücadelesinde terörden ve şiddetten hep uzak durdu ve uzak durulmasını sağladı. Nihayet vatana dönüş mücadelesi Sovyet Rusya’nın son günlerinde zaferle sonuçlandı. Kırım Türkleri büyük mücadeleler sonucu evlerine geri dönmeye başladılar. Sürgünden Kırım’a dönen bir Kırım Türk’ü, nasıl başardıklarını şöyle açıklıyor:

“Şimdi düşünüyorum, yaşadığımız bu facialara, dehşetli günlere rağmen nasıl sağ kalabildik, nasıl olup da vatanımız Kırım’a dönebildik diye? Bunun bir tek açıklaması var o da birlik. İsmail Bey Gaspıralı’nın bize miras bıraktığı birlik. Biz birbirimizi koruyarak, birbirimizle dayanışarak, ekmeğimizi paylaşarak, birlikte mücadele ederek bugünlere gelebildik.” 

Kırım’a dönmeyi başarmışlardı ama bu defa Kırım’da evleri, tarlaları ellerinden alınmıştı. Zorlukla, yoksullukla, yoklukla mücadele ederek ayakta kalmaya çalıştılar. Üç yüz bine yakın Kırım Türk’ü vatanlarında yaşıyor bugün. Kısaca anlattığımız bu tarih, Kırım’ın neden Rusya’ya bağlanmaması gerektiği açıklıyor. Kırım Türklerinin lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun dediği gibi Kırım Türkleri, demokrasi, hukuk devleti, bireysel özgürlükler perspektifi olan bir ülkede yaşamak istiyor. Tarih bize göstermektedir ki, Rusya’nın egemenliğindeki Kırım’da bu mümkün görünmemektedir. Türk milliyetçileri Rusya’nın Kırım’ı işgalini engellemek için ellerinden gelen her şeyi yapmalı, Kırım’daki kardeşlerimize yardım etmelidir.

Bu yazıda özel olarak Kırım Tatarı/Türkü veya Tatar Türkü gibi sıfat karmaşına düşmemek için Kırım Türk’ü ifadesi kullanıldı. İlminsky ile başlayıp Sovyetlerin Millet Sistemi ile devam eden Türk dünyasının parçalamak için kullanılan ve uydurulan yerel sıfatları reddetmek durumundayız. Suriye Türkmeni, Irak Türkmeni, Azeri, Tatar, Kazak, Kırgız, Özbek, vs. sıfatlar Türk dünyası birliğinin önüne bilinçli konulan en büyük engeldir.
Kırım Tatarlarına sahip çıkmak Osman Atalay 16 Mart 2014 tarihinde Kırım’da gerçekleşen referandum sonrası Kırım bölgesi, Rusya Federasyonu’na bağlanmış oldu. 1944 yılında Almanlarla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle ana vatandan sürülen yüz binlerce Tatar, 1987 yılında tekrar ana vatana dönme fırsatını yakalamıştı. 23 yıldır Ukrayna bayrağı altında yaşam mücadelesi veren Tatarlar çok zor şartlar altında dinlerini, dillerini ve nesillerini yaşatmaya çalıştılar.  Ukrayna Katolikleri maalesef Tatarların dini, milli ve kültürel hiçbir ihtiyaçlarına cevap veremedi. 

2014’de Ukrayna’da yaşanan olaylar sonucunda ülkeden kopan Tatarlar, 2 milyonluk Kırım toprağında 350 bin nüfusla bu defa Rusya bayrağı ve kanunları altında yeni bir yaşama adapte olmaya çalışacaklar.

Tatarların bir anda ABD ve AB’nin özel ilgi alanına girmesi, Tatar diasporasının Ukrayna hükümeti yanında saf tutmasına dair, Kırım’da yaşayan bir grup Tatar’ın ise referandum sonucu Rusya’ya bağlanan Kırım Federasyonu ile devam kararı alması Tatarları ikiye bölmüş vaziyette. Kırım diasporası ile Kırım’da yaşayan Tatarların acil barıştırılması gerekiyor. Tek hedef, tek yürek. Ne Kiev, ne Moskova. Tatarın geleceğidir aslolan..

Kırım diasporası; Kiev ve ABD yönetiminin oyununa gelmemeli. Tatarlar için Ukrayna ile Rusya arasında herhangi bir ülke tercihi söz konusu olamaz. Kırım Tatarlarına ve bölgeye 23 yıldır siyasi, kültürel, ekonomik ve dini hakları noktasında hiçbir yatırım yapma becerisi gösteremeyen Ukrayna yönetiminin, bugün Tatarlara can simidi gibi sarılması çok ilginçtir.

Tatarlar, Kırım meselesine soğuk savaş dönemi ABD-Avrupa kafasıyla yaklaşmak yerine Kırım’ın bugünkü gerçeğini düşünerek yaklaşmalıdır. ABD ve AB’nin, Rusya’ya karşı geliştirdiği baskı ve ambargoların ana hedefi Ukrayna’nın doğusunda, Luhansk ve Donesk bölgesindeki Rus kökenli halkın özerklik ilanıdır.

Batı dünyasının gündeminde Kırım bölgesi yok. Kırım, Rusya ve Batı için Kosova ile benzerlik teşkil ediyor. Kosova’da gerçekleşen referandum nasıl, Kosova’yı Sırbistan’dan ayırdı ise bugün Kırım referandumu da Kırım’ı Ukrayna’dan ayırmıştır.Kırım diasporasının politik, idealist tutumu Kırım’ın reel politik gerçeğiyle asla uyuşmuyor.

Kırım’da yaşayan insanların; maddi, siyasi, kültürel ve dini açıdan çok zayıf ve yetersiz olduğunu unutmamak gerekiyor. Kırım Tatarlarına yapılacak en büyük iyilik onların dini, kültürel, siyasi ve sosyal ihtiyaçlarının karşılanması ve desteklenmesidir. Göç etmiş olan diaspoaranın ana vatana gereken ilgi ve alakayı vermediklerini üzülerek görüyoruz. 

Bir avuç 350 bin Kırım Tatarı gerçekten unutulmuş ve ihmal edilmiş vaziyettedir.Türkiye’de yaşayan Boşnak, Arnavut ve Çerkez vatandaşlarımızın ana vatanlarına olan ilgi ve alakasıyla bir kıyas yaptığımızda aynı şeyi Tatar kardeşlerimiz için söylemek çok zor. Kırım Tatarlarına sahip çıkmak sözle, siyasetle değil, onları ana vatanda tutacak gerekli maddi, sosyal, kültürel ve ekonomik destekleri sağlayarak olabilir.
Kırım ve Maykop’un Yer Adları Prof. Dr. A. Mecit Doğru Zamanımızda Türk kültürü hazineleri tarihte emsali görülmemiş bir tehlikeyle karşı karşıya gelmiştir. Bütün dikkatler, bunun büyük bir yıkıma uğrayan dil, gelenekler ve tarih gibi kolaylıkla göze çarpan kısımlarına çevrilirken yer adlarının uğradığı tahribat gününün konusu olamamıştır. Bizdeki dil yenileşmesine paralel olarak hatta bundan da hızlı bir şekilde on binlerce köyün adı değiştirildi. Şimdi de dağ, tepe ve mezraların isimleri değiştirilmektedir öyle anlaşılıyor ki bu gidişle Türkiye’nin dili de beşerî coğrafyası da sonuna kadar değiştirilecek ve yakında karşımıza bizim olmayan bir ülke ve Türk Milleti yerine acayip bir yığın çıkacaktır. Aslında değiştirilen yer adlarının büyük çoğunluğu, Oğuz ağzında olmasa da Turan menşelidir. Bunların arasında az miktarda komşu milletlerden gelen yer adları da vardır. Başka bir ifadeyle Türk dilinin yapısı ve özellikleriyle yer adlarının geçmişi arasında sıkı bir ilişki vardır. Bilen ve bilmeyenin dille uğraşması ve bunun zararı ne ise yer adlarının değiştirilmesinin doğuracağı zarar da odur. Millî kültür yönünden yer adları son derece önemlidir. Çünkü Turanlılar üç kıta üzerinde yapılırken boylar geçtikleri, konakladıkları ve oturdukları yerlere Anayurt’ da kalan adları vermişlerdir. Öyle ki bunların adaşları ile adeta “Radioizotoplar” gibi göç yılları izlenebilir. Dolayısıyla ulu bir milletin binlerce yıllık geçmişini arkeolojiden çok daha beliğ ve kolay olarak ortaya koymaya ve incelemeye yarayan bu paha biçilmez kültür hazinesinin daha incelenmeden tahrip edilmesi son derece hazindir. Ne yazık ki komşu devletlerin Turanlılarla ilgili yer adlarını kaldırmak için yaptıkları faaliyetin aynısı Türkiye’de de yapılmaktadır. Dil ve harf bakımından Türkiye’nin dışındakilerin hem birbiriyle hem de Türkiye’dekilerle anlaşmasını önlenmek üzere ne yapılmışsa, Türkiye’de de o yapılmaktadır. Komşu ülkelerde Türklerin izi silinsin diye yer adları değiştirilirken biz bunlarla yarışırcasına aynı şeyi daha hızlı ve esaslı olarak Türkiye’de yapıyoruz. Milli kültürün çok önemli olan bu iki kanadının tahribinde dıştakilerle içtekilerin el ele vermesi rastlantı olmaktan ziyade tehlikeli bir şuursuzluktur. Bu düşünce ile Türkiye’de değiştirilen yer adlarına merak salmış bulunuyoruz. Uzun yıllar taramalar ve derlemeler gösterdi ki üç kıta üzerinde ve hiçbir millete nasip olmayan zengin bir hazinemiz vardır. Ancak bunu ve hele Anadolu’da değiştirilen yer adlarının menşeini ortaya koyabilmek için Orta Asya, Kafkasya, Kırım, Doğu Avrupa ve Kuzey Afrika’daki Turani adların dökümünü yapmak gerekir. Burada Turan kelimesini kullanmamızın sebebi Turanın Türk’ten daha geniş muhtevalı olması ve Orta Asyalıların daha Türk adı çıkmadan dünyaya yayılmalarıdır. Dış ülkelerdeki orijinal yer adlarının ve bunlarla ilgili kaynakların zamanla tamamen ortadan kaldırılabileceği düşüncesiyle yukarıda adı geçen ülkeler ve kıtalardaki kültürümüzle ilgili yer adlarının toplanması gerektiği kanaatine varıldı. Dolayısıyla hazırladığımız “Kırım ve Maykop’un Yer Adları”nı sunuyoruz (Maykop, Kafkas dağlarının kuzeyinde ve Kırımla komşu olan bölgenin adıdır). Bundan sonra ötekiler ve en sonra da detayları ve bütün dünyadaki adaşları ile Türkiye’nin yer adları verilecektir. Maykop’un Kırımla birlikte derlenmesinin sebebi ileride yayınlanacak olan Kafkasya ve Orta Asya toponimisi ile Kırım arasında bir köprü kurmaktır. Burada verilen yer adlarının %95’i 1855’te İstanbul’da basılan bir Osmanlı Kırım haritasından alınmıştır (harita paftalar halinde 18 parça olarak ilgili bölümlere yerleştirilmiştir). Şimdi bu adların hemen hemen hiç biri Sovyetler Birliği’nin hazırladığı haritalarda yoktur. Öte yandan ne Harita Genel Müdürlüğü’nde ve ne de Kütüphaneler’imizde bu derece teferruatlı bir Kırım haritası bulmak mümkün olmamıştır. Dolayısıyla bir şans eseri olarak TBMM Kütüphanesi’nde rastladığımız bu Kırım haritasına emsalsiz nazarıyla bakabiliriz. Buradaki yer adlarının öteki ülkelerdeki adaşları ve yorumu üzerinde gereği kadar durulmadı. Çünkü hedefimiz Türkiye’deki adların öteki Türk ülkelerindeki ve bütün dünyadaki sinonimlerini bulmak ve değerlendirmektir. Böyle bir hazırlık içinde sırasıyla vereceğimiz dış ülkelerdeki yer adlarının ilkini sunmanın hazzı büyüktür. Kırım haritasındaki Eski Türkçe ile yazılmış olan yer adları DTCF Arapça Uzmanı ve Kırımlı Yusuf Uralgiray tarafından okunmuştur. Bu eseri kendisine borçlu olduğum için, ne kadar teşekkür etsem azdır. Öte yandan yıllar süren taramalarda ve manuskriptin hazırlanmasında büyük emeği geçen Mustafa Muteber’e şükran borçlu olduğumu ifade etmek isterim. Not: Bu makalede bahsi geçen Kırım haritasındaki yüzlerce yer isminin hemen hepsi Türkçe olup, Rusların işgalinden sonra tamamına Rusça isimler verilmişlerdir.   Kaynak: Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Haziran 1987.
Kafkas Muhacirlerine Osmanlı Devleti’nin Hizmeti Mustafa Özsaray Çarlık Rusyası'nın Akdeniz'e inme askeri doktrininin gerçekleşebilmesi için işgal edilmesi gereken yerlerden biri de Kuzey Kafkasya idi. Bu tehlikeyi fark eden Osmanlı Devleti eskiden beri akrabalık bağlarıyla sıcak ilişki kurduğu Kafkas halkları ile siyasi ve askeri işbirliğini sıkılaştırarak Rusları durdurmaya çalıştı. Osmanlı için Kuzey Kafkasya son derece önemliydi. Eğer orası düşerse Ruslar Karadeniz'e tamamen hâkim olacaklardı. Ne yazık ki Osmanlı açısından korkulan oldu. Ruslar tarihte eşine az rastlanır bir direnişe rağmen 1774-1864 arasında doksan yıllık bir süre zarfında Kuzey Kafkasya'nın tamamını işgal ettiler. Ortodoksluğun hamiliğine soyunan Rusların bu safhadan sonraki yeni hedefi ise İstanbul idi. Kuzey Kafkasya'nın düşmesinin ardından Osmanlı Rusların karşısında bir daha tutunamadı ve sonraki yıllarda hep yenildi. Bu uzun zaman dilimi boyunca Kuzey Kafkasya'nın bereketli ovalar ve yalçın dağları kahramanlık hikayerinin yanı sıra insan hakları ihlallerinin her çeşidine de şahitlik etti. 21 Mayıs 1864 tarihi Kuzey Kafkasyalılar için yalnızca direnişin kırıldığı en acı gün olarak kalmadı, aynı zamanda 1905'e kadar süren topraklarından zorla koparılış operasyonlarının da uygulamaya konulduğu sürgün yıllarının başlangıcı oldu. İşgal edilen yerlerde yaşayan halklar gruplar halinde Osmanlı topraklarına sürüldü. Ancak ne yazık ki gelenler Karadeniz kıyılarındaki şehirlere indiklerinde çok perişan durumdaydılar. Bunların yarısı açlık, sefalet ve bulaşıcı hastalıklar sebebiyle vefat etti. Ayrıca yolculuk sırasında vuku bulan gemi kazaları sebebiyle de çok sayıda insan boğularak öldü. Bu zor şartlardan kurtularak hayatta kalmayı başarabilenler ise Anadolu, Balkanlar, Filistin ve Suriye bölgelerinde iskân olundular. Büyük göç karşısında ilk başlarda yaşanan sıkıntılara rağmen devlet problemlerin üstesinden gelmeye çalıştı. Kurulan “Muhacirîn-i İslâmiye Komisyonu" ile iskân işleri planlı bir şekilde yürütüldü. İskân mahallerindeki halkın mağdur olmaması için devlete ait işlenmeyen boş arazilerde köyler kuruldu. Köylerin yerlerinin seçiminde ve diğer hususlarda muhacirlerin ileri gelenlerinin istekleri imkânlar ölçüsünde karşılandı. Muhacirlerin ihtiyaçlarının karşılanması konusunda halk mahalli idareciler tarafından teşvik edildi. Gerek devlet gerekse halkın yardımları sayesinde muhacirler yeni bir hayata başladılar. Muhacirlere yapılan yardımları şu şekilde sıralayabiliriz: 1.İskan mahallerinin belirlenmesi; ev, cami ve okullarıyla birlikte köylerin teşkilî. 2. Tarım için arazi, hayvan ve tohumluk verilmesi. 3. Yevmiye ve yiyecek verilmesi. 4. Ulema, meşayih, ümera ve zabitanın istihdamı ve maaş tahsisi. 5. Nakil masraflarının ödenmesi. 6. Yetim kalan bazı çocukların sanayi mekteplerine yerleştirilmeleri. 7. Hastaların tedavilerinin yapılması. 8. Yüksek tahsil seviyesindeki bazı öğrencilerin Darül-fün'na kaydedilmesi.   Bu yardımlar ve ilgi sayesinde muhacirler acılarını kalplerine gömerek yeni yurtlarına zamanla alıştılar ve kendilerine yardım elini uzatan devlet ve halkla bütünleşip kaynaştılar. Kafkas muhacirlerinden Besleney kabilesi arasında benim dedelerim de bulunuyordu. Onlar da Çorum sancağına bağlı Sungurlu kazasına iskan olundular. Hacı İshak Efendi önderliğindeki sülalemiz için küçük bir köy kuruldu ve Saraycık olarak isimlendirildi.Yandaki belgede dedemin babası Yahya Efendi'nin Saraycık köyünde bir cami yaptırdığı, hitabet için lazım gelen vazifeyi tahsis ettiği ve Cuma ve Bayram namazlarında halkın uzak köylere gitme zahmetinden kurtarılması için oğlu Mehmed Efendi'nin hatiplik cihetine tayini isteğinden bahsedilmektedir. Söz konusu talep uygun görülerek padişahın onayına sunulmuştur. Kaynak: Arşiv Dünyası
İkinci Dünya Savaşında Tarihin En Büyük Çeçen Sürgün ve Soykırımı Mehmet Koçak Kafkaslar'ın maden ve petrol zenginliği Almanlar'ın da iştahını kabartmıştı. Böylece İkinci Dünya Savaşı'nda bölgenin kaderi yeniden değişti. Almanlar Kafkasya'ya yönelişi sonucu Çeçenistan'ın büyük bir kısmını işgal etmiş, fakat Grozni'ye girememişlerdi. 
Ruslar, Kafkas Dağları'nın gerisine çekilirken, madenler ve petrol kuyuları Almanlar tarafından kullanılmasın diye, maden ocaklarında çalışan amele, usta, memur ve hatta etrafta bulunan insanları hepsini kuyulara indirip, üzerlerine ocakları ve kuyuları yıktılar. Bu vahşet, araştırmacı ve tarihçilerin eserlerinde yer almaktadır. Ayrıca, olayı yaşayan ve gören o zamanın çocukları, bu günün büyükleri, olayları aynen nakletmektedirler. 
Çeçenistan'da bulunduğum süre içinde, olayların şahitleriyle tanışma ve onları dinleme fırsatı buldum. Alman ordularını 1942'de Çeçenistan'a gelmesi ile birlikte Çeçenistan tarihinde yeni bir dönem başlamıştır. Ruslar'ın kapattığı camiler açılmış ve her türlü ibadet ve kültür faaliyetine müsaade edilmişti. Rus baskılarından bıkan Çeçenler kısa zamanda Almanlar'a alışmış ve bazı kaynaklarda sevgi besledikleri yer almaktadır. Alman Generali Köstring Çeçenler tarafından kollar üzerine alınmış ve havalara atılmıştır. 
Almanlar'ın, Stalirıgrad yenilgisi ve ağır kış şartlarını dayanamamalarıyla birbirini takip eden yenilgiler karşısında başlayan geri çekilmelerden sonra Kafkaslar'da kontrolü ele geçiren Ruslar, Almanlar'la işbirliği yaptıkları iddiasıyla 23 Şubat 1944 tarihinde Moskova aldığı bir kararla Kafkas bölge halkları cezalandırılmış ve sürgününe karar verilmiştir. 
Dünya Tarihin En Korkunç Sürgünü 
Ve dünya tarihin en korkunç toplu sürgünü gerçekleştirilmiştir. 23-24 ve 25 Şubat 1944'de Çeçen, İnguş, Karaçay, Balkar ve Kırım tatarları hayvanların taşındığı tren vagonlarına doldurularak Kuzey Kafkasya'dan Sibirya, Kazakistan ve Orta Aysa'nın kullanılmaz kır dağlarına sürgüne gönderilmişlerdir. 
Sürgün vakası yazılarak ifade edilir gibi olmadığını olayı yaşayanlardan dinleyince anladım. Bu haksız sürgüne karşı çıkanların direnişi Ruslar tarafında kanla bastırıldı. Çok sayıda Kafkasyalı genç kurşuna dizildi, karşı koyup evlerden çıkarılmaya direnenlerin başlarına evleri yıkıldı ve bazı köyler ateşe verildi. Binlercesi kurşuna dizilirken binlercesi acımasızca yakıldı. 
Kasap Stalin'in emriyle gerçekleştirilen bu insanlık faciasını anlatmak veya yazarak dile getirmek mümkün değildir. Bu ve benzeri olaylar ancak olayı bizzat yaşamış insanlar tarafından anlatılabilir. Kısacası olayı yaşamayan bilemez ve anlatamaz. Biz Çeçenistan'da bulunduğumuz süre içinde Çeçen dedelerin ağzından duyduklarımızı aynen naklediyoruz. 
Şali'de üç gece misafir kaldığımız eve akın eden şehrin sakinleriyle gece geç saatlere kadar sohbetler yapıyoruz. Ruslar'ın son saldırı ile birlikte devam eden olaylardan bir ara ayrılıyor ve geçmişi tartışıyoruz. Yakın tarihi anlatmaya başlayan yaşlılar 1944'de toplu katliama dönüştürülen sürgünü anlatırken gözyaşlarını tutamıyorlar. 0 acı günlerde 13 yaşında genç bir delikanlı olan günümüzün Çeçen dedesi Muradov Aslanov unutamadığı o günleri şöyle anlatıyor: 
"Almanlar'ın Orta Avrupa'dan Kafkaslar'a doğru hızlı ilerleyişi Rus birliklerince frenlenememesi Rusları telaşlandırmıştı. Savaş devam ederken Ruslar şehirleri ve köyleri basarak bütün gençleri askere almış ve Almanlar'a karşı savaşmak için cephelere göndermişti. Kafkas kökenliler savaşta toplu olarak Alman tarafına geçip Ruslar'a karşı savaştıkları haberleri geliyordu... 
Almanlar'ın ilk hedefi, maden ve petrol zenginliğinden dolayı Kafkaslaa yerleşme ve asırlardır Ruslar'a karşı bağımsızlık savaşı veren yerli Kafkas halkının da desteğini alarak Rusya'ya doğru ilerleyişi devam ettirmekti. Bu planı anlayan Rus askerleri bazı Kafkaslılar'ın Almanlaria katılmaya hazırlandıklarını iddia ederek Kafkasya'nın diğer yörelerinde olduğu gibi Çeçenistan'da da bilhassa Grozni, Alhankale ve Argun yörelerinde topladıkları yüzlerce Çeçeni maden ocaklarına indirdiler ve ocakları başlarına yıktılar. Kadın, çocuk ve yaşlılarında bulunduğu maden ocaklarının derinliklerinden çığlık sesleri Çeçen semalarını inletmişti. 
Ruslar bu canice hareketleriyle bir yanda Almanlar'a katılma hazırlığında olanlara gözdağı vermek, diğer yandan madenlerin Almanlar tarafından kullanılmasını güçleştirmeyi hedefliyorlardı. Bir yanda gençlerimiz askerde savaşın en ön saflarına sürülmüş, diğer yanda Rus askerlerinin binlerce insanı canlı olarak maden ocaklarına kapatmasının verdiği ızdırapla tarihin en acılı günlerini yaşıyordu. Onlar ömrüm boyunca gözlerimin önünden gitmedi. Ben dağlara doğru kaçan köylülerle birlikte kaçmıştım. 
Bunlar yetmiyormuş gibi Almanlar'ın geri çekilmişinden sonra Kızıl diktatörün emriyle bilmediğimiz ve yabancısı olduğumuz yerlere sürgün edilmemiz emri verildi. Kafkaslar'a sürekli ordu birlikleri sevkediliyordu. Bir gece yarısıydı. Çeçenistan baştanbaşa Rus askerleriyle sarılmıştı ve sabaha yakın alaca karanlıkta askerler evlerin kapılarını kırarak içeriye giriyor ve dışarı atıyorlardı. Neye uğradığımızı şaşırmıştık. Karşı koyan kadınları saçlarından sürükleyerek, dışarıya çıkartıyorlardı. 
Birbirimizle konuşmak yasaklanmıştı ve köy merkezine toplamışlardı hepimizi. Karşı koyan gençleri ve bazı yaşlılar. kurşunluyorlardı. Bir yanda çığlık sesleri, diğer yanda silah sesleri birbirine karışmıştı. Köylerden toplananlar Grozni'ye getirilmişlerdi. Biz Grozni'ye getirildiğimizde bizden önce getirilmiş binlerce insan bulunuyordu. Kadınlar ve erkekler olarak gruplara ayırmışlar ve konuşmayı dahi yasaklamışlardı. 
Rus askerleri, küfürlerle hakaret ederek, kadınları ve yaşlı erkekleri tekmeliyorlardı. Hayvan taşıyan tren vagonlarına tıka basa doldurulduk. Yanımızda yiyecek bir şeyler yoktu. Bilmediğimiz bir yerlere getiriliyorduk. Ağlayan çocukların gürültüsünden yararlanarak, gizlice ağlayarak fısıldaşanlar, belki de bir yere getirilip topluca öldürüleceğimizi tartışıyorlardı. 
Yolculukta halk açlıktan dermansız kalmıştı. Yolda yavaşlayan trene ekmek getirildi. Günlerdir açtık, yalvarmak bile suçtu. Askerler, on kişiye bir ekmek dağıtmışlardı... Kimileri yolda indirildi. Ne olduklarını yıllar sonra öğrendik. Onları Sibirya'ya göndermişlerdi. Aileler 13 yıllık sürgün süresince parçalanmış, ayrı yarı yerlerde ve birbirlerinden habersiz yaşamaya mecbur edilmişlerdi. 
Trende Rus askerleri genç kızlarımıza sarkıntılık yaptıklarını ve razı olmayanlar' öldürdükleri duyuldu. Fakat vagonlar askerlerle doluydu ve kimse konuşamıyordu. Soğuktan ve açlıktan ölenlerin sayısı her geçen gün artıyordu. Rus askerleri ölenleri tren yürürken sümüklü mendil atılırcasına pencerelerden dışarı atıyorlardı. 
Sonradan Çeçen kaynaklarının tesbitlerine göre 479.000 insan hayatını kaybetmiş. Kızıl diktatör Stalin'in ölümünden sonra 9 Ocak 1957'de çıkarılan afla tekrar ülkemize geri döndüğümüzde Çeçenistan başta olmak üzere Kafkasya'nın en verimli topraklarına Rusların yerleştirildiklerini gördük. Bazı meskun yerleri yakılıp, yıkılmıştı. Ekonomi sıfırlanmış, hayat yeniden başlamıştı. Kimsenin işi yoktu. Rusya'ya amele işçi giderdik. Yazın annelecilikten kazandığımız parayla kışın Çeçenistan'a döner ve ailemizle geçinmeye çalışırdık. 
Maden ve petrol bakımından olduğu kadar, yerüstü zenginliklere sahip vatanımızda açlığa ve yokluğa mahkum edilmiştik. Çünkü Ruslar petrol ve maden kuyuları bulundukları ülkelerin değil, Moskova'nındır anlayışına sahipti. Karşılıksız karın tokluğuna madenlerdeçalışmak zorundaydı. Ancak ülkemizden elde edilen gelirlerin hepsi Moskova'ya akıyordu. Bu durum 1991'de ilan edilen Çeçenya'nın bağımsızlığına kadar devam etmiştir.”
Tarihi kaynaklar göre Rus katliamları, sürgün sırasındaki ölümler ile sürgünün yasaklı ve baskılı 13 yılı Çeçen nüfusunun artışını ciddi şekilde etkilemiştir. Sürgünde 479 bin Çeçen'in ölümü az olan nüfusa darbe oldu. Yapılan araştırmalarda Çeçenler'de Anavatan'a dönüşten sonra 1957'den itibaren hızlı bir nüfus artışı olduğu tesbit edildi. Bunlar Çeçenistan'da olayı yaşayanlarla sabahlarla kadar süren sohbetlerimizin küçük bir kesiti. Çünkü olayın sosyal, ekonomik, kültür ve sosyal yaşam boyutları var ki, bunların her biri, başlı başına inceleme konusu olabilecek konulardır. 
Moskova'daki Kremlin arşivlerinde sürgün ile ilgili çok sayıda belgenin küçük bir kısmı yabancı basına dolar karşılığı satılmıştır. Binlerce belgeden elde edilen birkaç belge bile işlenen insanlık suçunun hangi boyutlarda olduğunu ispatlıyor. 
Zamanın İstihbarat Şefi ve İçişleri Bakanı Beria'ya gönderilen raporda Yevgeni İlic Smartinov imzası bulunuyor. Bu raporda soğuk ve açlığa yakalanan Çeçenler'in ve Kırım Tatarları ile Çerkezler'in akibeti naklediliyor. Raporun içeriği şöyle: 
"Salgın hale gelen tifüs hastalığı başta olmak üzere, çeşitli bulaşıcı hastalıkları önlememiz imkansız olduğundan, 38 bin 245 bulaşıcı hastanın eşyalanyla birlikte imhasına karar verilmiş ve bu karar gerçekleştirilmiş."
Biz Bir Millet İki Devletiz Yener Dönmez Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Azerbaycan seyahatine eşlik ettik. Devlet geleneğimizde yeni seçilen bir Cumhurbaşkanı ya da Başbakan ilk yurtdışı ziyaretlerini yavru vatan Kıbrıs’a, ardından da kardeş ülke Azerbaycan’a gerçekleştiriyor. Bu önemli geleneği devam ettiren Erdoğan’ın KKTC’den sonra ikici durağı Azerbaycan oldu.
Evimize Gider Gibi Rahatladık

Zannedersem Türkiye ile Azerbaycan’ın kadim dostluğunu anlatmaya gerek yok.Bu duyguyla Bakü’ye giderken evimize gider gibi rahattık.

Yanlış hatırlamıyorsam Azerbaycan’a 3. gidişimizdi. Bundan dört yıl önce yine Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde gitmiştik Azerbaycan’a.

Önceki gün Haydar Aliyev Havalimanı’na indiğimizde hava kararmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve heyetini dostluğumuza yaraşır bir karşılama ile karşıladılar Azeri kardeşlerimiz.Gece havalimanından şehre giderken ışıklı bilboardları süsleyen Türk ve Azeri Bayrakları ile Erdoğan-Aliyev posterleri, kırmızı beyaz güllerle süslenip donatılmış “Hoş Geldiniz” pankartları dikkat çekiciydi.

Otele yerleştikten hemen sonra kısa bir Bakü turu yaptık. Bakü 4 yıl öncesine göre çok değişmiş. 

Hazar’ın kenarına kurulmuş Bakü, geniş ve kaliteli yollarıyla, süper ışıklandırmasıyla göz kamaştırıyor.

Ertesi gün bir de gün gözüyle gezdik Bakü’yü…

Komünizm döneminden kalma eski binaların neredeyse tamamına yakını Hazar’ın kenarlarından çıkartılan fosilleşmiş beyaz özel taşlarla kaplanmış. Kışın soğuğa yazın sıcağa karşı izolasyon görevi de sağlayan bu taşların ihracatı yasaklanmış. Çünkü şehre çok farklı bir mimari tarz kazandıran bu taşların Bakü’ye özel olarak kalması isteniyormuş.

Bir millet iki devlet olmanın gereği Bakü’de yeni iktisat temelleri ve enerji köprüleri kuruldu.Kafkas enerjisinin hatırı sayılır kısmını bünyesinde barındıran Azerbaycan ile Türkiye’nin her alanda sağlayacağı ittifak her iki ülkeyi de şüphesiz daha güçlü kılıyor.

Başta da dediğim gibi Azerbaycan’da kendimizi misafir gibi hissetmiyoruz.

Bakü sanki 82. vilayetimiz.

Çünkü aramızda bir din bağı var, soy bağı var, kültür bağı, kader bağı var. Aynı Allah’a, aynı Peygambere inanıyoruz, aynı dili konuşuyoruz. Hürriyetinde Azerbaycan’ı tanıyan ilk ülke olma şerefi Türkiye’ye ait.

Kadim dostluğu rahmetli Aliyev’in şu sözleri ne güzel özetliyor: “Bizim tarihimiz bir, dilimiz bir, dinimiz bir. Hiçbir kuvvet, hiç kimse, hiçbir ülke Türkiye-Azerbaycan dostluğuna mani olamaz. Bizim dostluğumuz sarsılmazdır. Ebedidir ve ebedi olacaktır.”

Yine Haydar Aliyev’e mal edilen şu söz de silinmeyecek biçimde tarihe geçiyor: “Biz bir millet iki devletiz.” Bundan hem Türk halkının hem de Azerilerin hiçbir şüphesi yok.
Bu duyguları en net biçimde ziyaret edip, Fatihalar okuduğumuz Bakü Türk Şehitliği’nde iliklerimize kadar hissediyoruz. Hazar’ın taşıdığı yüksek nem ve sıcaklık altında yaşadığımız o duygusal anlar bu gerçekliğin vücut bulmuş hali… 

1918’de Nuri Paşa komutasındaki “Kafkas İslam Ordusu”nun tam 1130 neferi Azerbaycan’ı işgalden kurtarmak için canını veriyor. Gözünü kırpmadan şehit oluyor. Aziz şehitlerimizin ruhu bu dostluğun, kardeşliğin, ortak davanın, teminatı, canlı şahidi… 

Allah bu milleti 1918 ruhundan koparmasın.
Karaçay-Malkar Türkleri’nin Göç ve Sürgünleri Doç. Dr. İsmail Doğan Karaçay-Malkar Türklüğü’nün Kafkasya’da bugünkü tabiî ve etnik coğrafyasının tamamını şu şekilde izah etmek mümkündür: Güneyde Kafkas Dağları, kuzey-batı’da Çerkes Bölgesi, doğuda Kabartaylar, batıda Maykop bölgeleri arasındadır. 

Türkiye’ye Göçler

1768-1774 Osmanlı-Rus Savaşı’ndan sonra imzalanan Kaynarca Antlaşması neticesinde Kafkasya’dan Anadolu’ya göç hareketlerinin başlamasıyla Karaçay Türkleri diğer Türk boylarıyla beraber ilk defa göçmen olarak Anadolu’ya gelmeye başladılar. 

19. yüzyılda Kafkasya’da cereyan eden mücadele yıllarından sonra Ruslar’ın Kafkasya’ya hâkim oluşu bu göç hareketini de hızlandırır. Kafkasya’dan Anadolu’ya göçler 1862-1865, 1877-1878, 1890-1908 yılları arasında yoğunlaşarak 1920 yıllarına kadar süregelmiştir. Karaçay-Malkar Türkleri’nin Anadolu’daki varlıkları 19. yüzyılın ikinci yarasından başlayarak 1920’ye kadar süren göç dalgasıyla oluşur. Göçler Karaçay-Malkar Türkleri açısından 1977-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sonrası yılları ile 1905 civarında yoğunluk gösterir.

II. Abdülhamit devrinde Kafkas göçmenleri içlerinde Karaçay-Malkar Türkleri de dahil olmak üzere, özellikle Anadolu’da ve imparatorluğun o zamanki sınırları içinde olan Suriye ve Filistin’de yerleştirilmişlerdir.

Karaçay-Malkar Türkleri’nin Anadolu’ya bu ilk göç dalgası neticesinde yerleşmelerinden sonra, az sayıda da olsa II. Dünya Savaşı yılları ve özellikle 1944’den sonra, ikinci kez Anadolu’ya gelişleri görülmektedir. Bu ikinci göçte hususi bir yerleştirme politikası yoktur. Göçmenler, daha önce yerleşmiş bulunan akrabalarının yanlarına yerleşmeyi tercih etmişlerdir.Karaçay-Malkar Türkleri’nin 1944 sonrası İtalya, Romanya, Almanya ve Mısır mülteci kamplarından Türkiye’ye gelmek için gayret sarfettiklerini, bu olağanüstü mücadele neticesinde bir kısım mültecinin Türkiye’ye gelebildiklerini, mülteci kamplarından Türkiye’deki yakınlarına ve devlet adamlarına gönderdikleri mektuplardan öğreniyoruz.

Bu göçler neticesinde Anadolu’da görülen Karaçay-Malkar Türkleri, Ankara, İstanbul ve İzmir gibi büyük şehirlerde dağınık olarak bulunmalarının dışında, Afyonkarahisar, Eskişehir, Konya ve Tokat şehirlerine bağlı köylerde yaşamaktadırlar. Ayrıca, Malatya, Muş ve Sivas’ta ta Karaçay-Malkar Türkleri’nin bulunduğu bilinmektedir.

Az sonra onların yoğun olarak bulundukları yerleşim birimlerini ayrı ayrı vereceğiz. Köylerdeki nüfusa ait rakamların alt alta toplanması, Karaçay-Malkar Türkleri’nin Türkiye’deki nüfuslarını göstermez. Çünkü, köylerden şehirlere devamlı bir göç vardır. Nitekim ileride vereceğimiz 1985 ve 1990 nüfus sayımı neticelerinde 1985 ile 1990 yılları arasında Karaçay-Malkar köylerindeki nüfus azalmasını göreceğiz. Köylerdeki bu nüfus azalması Türkiye’nin köylerden şehirlere göç meselesiyle ilgilidir.

Karaçay-Malkar Türkleri’nin hem Kafkasya’daki yerleşim yerlerini hem de Türkiye’deki yerleşim yerlerini bizzat gördüm. Karaçay-Malkar Türkleri’nin Türkiye’de yaşayacakları yer olarak Kafkasya’daki yerleşim yerlerine benzeyen tabiat şartlarını ve coğrafi özellikler taşıyan yerleri seçtiklerini müşahede ettim.
Türkiye’deki Meskun Yerleri

Türkiye’deki Karaçay-Malkar Türkleri’nin meskun oldukları yerler aşağıda gösterilmiştir:

İliİlçesiKöyüNüfusu (1990)AfyonkarahisarBolvadivGökçeyayla244AfyonkarahisarİscehisarDoğlat247AnkaraGölbaşıYağlıpınar324EskişehirÇiftelerBelpınar260EskişehirÇifteler-?EskişehirHanAkhisar121EskişehirHanYazılıkaya138EskişehirSivrihisarErtuğrul398KayseriPınarbaşıEğrisöğüt74KonyaSarayönüBaşhöyük1043TokatReşadiyeÇilehane319TokatSulusarayArpaçıkkaraçay249YalovaÇiftlikköy-?
Türkistan’daki Sürgün Yerleri

Özellikle 1944 yılı, Stalin zamanı Karaçay-Malkar Türkleri tarihinde coğrafya değişikliğinin en önemli sebebidir.

II. Dünya Savaşı devam ederken Kafkasya’ya sözde tatbikat yapmaya gelen NKVD askerleri Karaçay ülkenin tamamını işgal ettiler. Yüksek Sovyetin hazırladığı bir karar ile 2 Kasım 1943 günü Karaçay 8 Mart 1944’te de Malkarlar Kazak ve Kırgız yaylaları başta olmak üzere Orta Asya’ya dağıtıldılar. Sürgün anında Kafkasya’da bulunmayan Karaçay-Malkar Türkleri ise daha sonra soydaşlarının ardından aynı yerlere sürüldüler.

Burada bahsettiğimiz sürgün yerlerini 1992-1993 yılları arasında muhtelif vesilelerle gittiğim Orta Asya’da bizzat gördüm.

Karaçaylar-Malkar Türkleri’nin dışında Ahıska, Azerî, Tatar Türk boyları ve Çeçen-İnguşların da sürgün yeri olarak kullanılan stepler; bugün, bu sürgünler sayesinde güzel yerleşim yerleri haline gelmişlerdir.

Orta Asya’da diğer Türk boylarının yanında Karaçay-Malkar Türkleri’nin sürüldüğü yerleri bizzat oralarda yaşayan Karaçay-Malkar Türkleri’yle görüşerek tespit etmeye çalıştık.  Kazakistan’da Karaçay-Malkar Türkleri’nin meskun olduğu şehirler: Almaatı, Cambul, Çimkent, Merke, Bişkek.
Ah Kırım Ah Prof. Dr. Orhan Söylemez Kırım’ı ve Kırım Türklerinin sanatını, tarihini, edebiyatını ve musikisini bir araya getirdiği kitabının sunuş kısmında Sayın Oktay Aslanapa “Kırım, Kırım Türkü/Tatarı denilince yüreğimizin bir köşesi derinden sızlar. Türk ve dünya tarihinin bu en mazlum, en mağdur fakat en haysiyetli insanları, son yüzyılda toplu kıyıma mâruz kalmışlar, katledilmişler, sürülmüşler, lâkin gözlerden uzakta sessiz sedasız nice destanlar yazmışlardır” diyordu. Rusların Kırım’da görünmeye başlamaları 1699’dan itibarendir. Yine Aslanapa’nın ifadesiyle I. Petro’nun Azak Kalesi’ni zaptıyla ayak sesleri duyulmaya başlamış ve II. Katerina zamanında Anadolu’daki Türklerle bağları koparılmıştı. 1783’te de Kırım Ruslar tarafından ilhak edilmişti. Rusların baskısı altında göçe zorlanmış, dinî ve kültürel olarak sıkıntılar yaşamışlardır. 1853-1856 Osmanlı-Rus savaşı sırasında Osmanlı kırım’a asker çıkarmaya karar verdiğinde bu karar işgal altındaki Kırım Türkleri arasında büyük bir memnuniyetle karşılanmıştı. Tanınmış yazar Sevinç Çokum, “Hilâl Görününce” adlı romanında kırım halkının bu ümitli bekleyişini ihtiyar “Nizam Dede” etrafında işledi. Kırım Türkleri nihayet 1944’de İkinci Dünya Savaşı yıllarında Stalin tarafından yurtlarından sökülerek çıkarıldı ve insanî olmayan şartlar altında Kafkasya ve Orta Asya’nın içlerine doğru hayvan vagonlarıyla sürüldüler. Bu sürgünün henüz romanı yazılmamış olsa da savaş yılları rahmetli Cengiz Dağcı tarafından özellikle “Korkunç Yıllar” romanında gerçekçi ve inandırıcı bir üslup ile anlatıldı. Kırım tarih boyunca şair Girayları ve 19. yüzyılın ikinci yarısında yetiştirdiği İsmail Gaspıralı ile bilinir. En son olarak da Cengiz Dağcı’yı yetiştirdi Kırım. Kafkasya ve Karadeniz’in kuzeyinde yerleşmiş olan Türk halkları için 1944 yılı bir felâketin başlangıcıdır. 2. Dünya Savaşı’nın sona yaklaştığı bir dönemde yüzyılın en kanlı ve acımasız lideri Stalin’in başında bulunduğu Sovyet idaresi bütün halkları apar topar yurtlarından söküp Orta Asya’nın uçsuz bucaksız çöllerine sürer. Bu sürgünü anlatan bir tek yazar çıkmıştır bu güne kadar. O da Karaçay-Malkar halkından Halimat Bayramuk. Yazar, “İki Kasım Bindokuzyüzkırküç” adlı romanında Karaçay halkının insanlık dışı bir muamele ile Özbekistan ve Kırgızistan içlerine gönderilmelerini anlatır. Çoluk, çocuk, yaşlı, ihtiyar, hasta demeden pis vagonlara yükleyerek sürgün eden Sovyet idaresi üzerinden elli yıl bile geçmeden paramparça olmuştur. 14 yıllık sürgünden sonra hayatta kalabilen Karaçay halkı yurtlarına dönseler de evlerine yerleştirilen başka insanlar yüzünden sıkıntılar çeker. Yine aynı dönemde sürgün edilen Ahıska Türkleri ile Kırım Türklerinin bu sürgün hayatı edebiyata henüz yansımamıştır. Rahmetli Cengiz Aytmatov bir sohbet sırasında “2. Dünya Savaşı’nın edebiyatı henüz yazılmadı” diyerek hayıflanmıştı. Hakikaten bu sürgünlerin anlatılması gerekiyor. Kırım’ın ve Türk dünyasının yetiştirdiği önemli kalemlerinden olan rahmetli Cengiz Dağcı bu konuda elinden geleni yaptı. Yıl 2014 ve Kırım’ın başı yine ağrımaya başladı, hem de ziyadesiyle. Oynanan oyunun herkes farkında, fakat kendimizle uğraşmaktan Kırım’a el uzatamıyoruz, tıpkı 1853’te Kırım’a çıkamayan Osmanlı gibi. Kırım’a sürgünden dönebilmiş Kırım Türklerinin sayısının 300 bin civarında olduğu söyleniyor. TİKA’nın girişimleri ile yurtlarına geri dönen Kırımlılara evler yapıldı. Şimdi içimizden diyoruz ki keşke daha çok yapılsaydı da daha çok Kırım Türkü yurduna dönebilseydi. Belki Kırım Özerk Cumhuriyeti Meclise karar alırken çoğunlukta olurlardı ve bağımsızlık yönünde tarihi bir karara imza atarlardı. Bugün ise Kırım’ın geleceği ve kaderi Kırım’a sonradan yerleştirilen başka halklar tarafından veriliyor. Cengiz Dağcı, yine aynı sohbette şöyle diyordu: “Vallaha karışık olmaktan çok bizim halkımız Kırım Türkleri, Kırım tatarları kendilerini çok büyük güçlerin karşısında buldular. Yani her zaman bir yok olma tehlikesi vardı. Ama işte dayandılar. 50 yıl sürgünden sonra geri dönüyorlar. Şimdi Kırım’da onlar da var. Bazıları 400 bin bazıları yarım milyon kadar var diyorlar. Ama zannedersem doğru rakam 300 bindir. Onların rejistır (nüfusa kayıtlı) olmaları lazım. Yani deftere geçmeleri lazım. Orada âdet odur. Rus olsun, Yahudi olsun, tatar olsun, kim olursa olsun orada rejistır olmaları lazım. Gayrı resmi olarak 300 bin kadar. Ama resmi rakamlar 30-40 bin kadar. Onlar da gidip geliyorlar Orta Asya’ya, Özbekistan’a. Biraz alış veriş yapıyorlar. İyi bir rakam fakat zannedersem bizim için en azından bir 40-50 yıl lazım ayaklanıp ayağa kalmamız için. Çünkü doğum bizim halkımızla oluyor.” Ne kadar hazin değil mi? Belki eli kalem tutan bir Kırımlı yazar, bugünlerde neler olduğunu, sebepleri ile beraber yazar da bizler de öğreniriz. Belki de ders alırız, kim bilir?
Ey Bahtsız Kırım İsa Kocakaplan Kırım’ın bahtsızlığı güzelliğinden ve stratejik konumundan ileri geliyor. Ukrayna 1991 yılı sonlarında bağımsız bir devlet haline geldi. Kırım da bu devlet sınırları içinde özerk bir cumhuriyet olarak konumlandı. 18 Mayıs 1944 tarihinde Stalin tarafından uygulanan vahşi sürgünle topraklarından koparılan Kırım Türkleri, bu yeni oluşumu fırsat bilerek, ana yurtlarına dönmeye başladılar. Elbette büyük bir karşı koyma ile karşılaştılar. Kendilerine yer verilmedi. Kurmaya çalıştıkları barakalar defalarca yıkıldı. Saldırılara uğradılar. Yaralandılar, dövüldüler, horlandılar. Yurdun asıl ve tarihî sahipleri öz yurtlarında sığıntı muamelesi gördüler. Kırım’a dönen ve yerleşmeye çalışan Tatar Türkleri büyük bir sabır ve metanet örneği vererek her türlü sıkıntıya sabırla göğüs gerdiler. Kararlılıklarını asla bozmadılar ve en mühimi de asla şiddete şiddetle karşılık vermediler. Onların bu tavırlarının arka planında, 1774 tarihinden itibaren çektikleri çilelerin verdiği ıstıraplı olgunluğun yanında, son elli yılda dünyanın yetiştirdiği en müdebbir ve ileri görüşlü lider olan Mustafa Cemil Kırımoğlu’nun maharetli liderliği de vardı. Mustafa Cemil Kırımoğlu halkını asla şiddete bulaştırmadan, demokratik yollardan eski yurtlarında kök salmaya teşvik etti ve bunu büyük ölçüde başardı. Şimdi Kırım dışında Özbekistan’da yaşayan belki 150-200 bin Kırım Türk'ü daha vardır. Keşke onlar da yurtlarına dönebilmiş ve yerleşebilmiş olsalardı. Ukrayna’daki son olaylar ve Kırım’da 16 Mart 2014’te yapılan referandum sonuçları Kırım’da 16 Mart 2014’te yapılan referandum sonuçları Kırım’da yeni bir belirsizliğin başlangıcı oldu. Bu belirsizlik en çok Kırım Türklerini endişeye sevk etti. Ufukta kara bulutlar dolaşmaya başladı. Elbette bu belirsiz ortamda en önemli görev yine Türkiye Cumhuriyetine düşüyor. Kırım’ın Ukrayna’ya bağlı olarak kalması Kırım Türkleri için en iyi yol olarak görünüyor. Zira Türkiye ile Ukrayna arasında “Kırım Türklerinin Türkiye’nin kültürel azınlığı olarak tanındığı” bir anlaşmadan söz ediliyor. Bu, kültürel haklar konusunda alınmış önemli bir mesafenin bulunduğunu gösteriyor. Kırım’ın Ukrayna’da kalması, Türkiye’nin ve Kırım Türklerinin işlerini çok kolaylaştırır. Ancak bunun gerçekleşmesi herhalde, o kadar kolay olmayacak. Avrupa Birliği ve ABD, belki de Kırım’ı Rusya’ya vererek Ukrayna’nın geri kalan kısmını kurtarmayı deneyeceklerdir. Avrupa’nın Rus doğalgazına olan ihtiyacı, böyle bir çözümü tercih sebebi yapabilir. Burada durumu en zor olan ülke Türkiye gibi görünüyor. Ülkemizin hem Avrupa hem de Rusya ile vazgeçilmez ilişkileri var. Bir yanda da Kırım Türklerine ve diğer akraba topluluklara karşı tarihî sorumluluğu duruyor. Rusya doğalgazının bir bölümü Mavi Akım Hattı ile Türkiye’ye gelmekte ve alternatif boru hatları ile bunun üçüncü ülkelere de ulaştırılması planlanmaktadır. Bu durum Türkiye’ye bir çözüm kapısı aralamakta yardımcı olabilir. Türkiye daha önce Ukrayna ile yaptığı anlaşmada yer alan “Kırım’daki Tatar Türkleri Türkiye’nin kültürel azınlığıdır” şeklindeki ilkeyi Rusya için de geçerli kılabilirse, Kırım Türkleri nispeten rahat bir nefes alabilir, almalıdır. Türkiye problemi suhuletle çözümü yönünde Kırım’ın Ukrayna’da kalması için bütün girişimlerde bulunmalı, ancak Rusya seçeneğini hiçbir zaman göz ardı etmemelidir. Aksi halde bir oldubittiye hazırlıksız yakalanabilir. Komşularımızda yıllardır cereyan eden olay ve değişmeler, dışişlerimize bu tecrübeyi kazandırmış olmalıdır. Kırım bir barış ve kültür renkliliği adası olarak kalabilse idi, ne güzel olurdu. Sonradan oraya yerleştirilen unsurlar da bir şekilde yarımadaya bağlandılar. Ama hiç olmazsa oranın tarihî halkını, yani Kırım Türklerini aralarına almalı ve onların kültürel zenginliklerinin bu yeşil adanın dekoruna katılmasını sağlamalıdırlar. Kırım’daki 300 bin Türk nüfusu kimse için tehlike veya avantaj teşkil etmez. Onlar kendi kültürlerine göre yaşamayı, kendi dillerini öğretmeyi, kendi edebiyat ve sanat dünyalarını kurmayı ve o âlemde mutlu olmayı hayal ederler. Ve bu hayal en tabi, en sade, en basit insanlık hakkıdır. Cengiz Dağcı’nın “Onlar da İnsandı” derken kastettiği budur. “O Topraklar bizimdi” derken, niçin topyekûn bir sürgünün, bu kendi halinde bağlarında bahçelerinde çalışan insanlara reva görüldüğünü sorguluyordu. Zira onlar koca Sovyet İmparatorluğunu yıkacak bir güç taşımıyorlardı. Sadece kendi topraklarında insanca yaşamak istiyorlardı. Bütün ömrü boyunca yazdığı eserlerinde bu fikri döne döne işleyen Cengiz Dağcı, Yahya Kemal’in “Cihan vatandan ibarettir itikadımca” dediği gibi, Kırım Türklerine Kırım’dan ibaret bir dünyanın çok görülmemesi gerektiğini tekrarlıyordu. 
Bitişik Komşumuz Nahçıvan Cumhuriyeti Prof. Dr. Reşat Genç Azerbaycan Cumhuriyeti’ne bağlı bir özerk cumhuriyettir. Kuzeyi ve doğusu Ermenistan ile, güneyi ve batısı da İran topraklarıyla çevrilmiş olup, batısında yer alan Türkiye ile on üç kilometrelik bir sınırı vardır. Bu sınır bölgesi Türkiye tarafından “Dil Ucu” olarak adlandırılmakta olup, Türkiye ile Nahçıvan’ı birbirine bağlayan yol Dil Ucu’nda Aras nehri üzerine inşa edilen “Hasret Köprüsü”nden geçmektedir. Özerk Cumhuriyet de, tarihî Nahçıvan Hanlığı gibi, kendisine başkentlik yapan Nahçıvan şehrinin adı ile anılmaktadır. Şehir bugün yaklaşık 70.000 nüfusa sahip olup, Özerk Cumhuriyetin toplan nüfusu ise 400.000 civarındadır. Tarihte Nahçıvan Nahçıvan, Güney Kafkasya’da bulunan tarihî bir şehir ve bu şehrin merkezliğini yaptığı bir bölgenin adı olup, Aras nehrinin sol tarafında bulunur ve bu nehir vasıtasıyla İran topraklarından ayrılır. Nahçıvan şehri ve etrafı, tarih çağlarının hemen tamamını yaşamış olan önemli tarihî merkezlerden biridir. Coğrafî konumu bakımından tarih boyunca doğu ile batı arasında her zaman önemli geçiş ve irtibat noktalarından birini oluşturmuştur. İran’da kurulan Sasanî Devleti ve Anadolu’yu elinde bulunduran Bizans arasındaki mücadelelerde iki taraf arasında sık sık el değiştiren Nahçıvan, Halife Hz. Osman zamanında “Habib bin Mesleme” tarafından fethedildi. Fethi müteakip Arap valiler bu bölgeyi başlıca askerî ve idarî merkezlerden biri haline getirdiler. Bölge, İslâm Devleti tarafından Bizans’a karşı üs olarak kullanılıyordu. Bu ilk valilerden sonra çeşitli Arap hanedanlarının idaresinde kalan Nahçıvan, Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya yönelişlerinde de önemli bir geçiş koridoru vazifesi yapmıştır. XI. Yüzyılda Selçuklular tarafından fethedilen bu bölge, Azerbaycan ile birlikte bir süre Selçuklu şehzadeleri ve daha sonra da Selçuklu valileri tarafından idare edildi. Nahçıvan’da 1136-1225 yılları arasında İldenizli Atabeğler (İldenizliler, İldeniz Oğulları, Azerbaycan Atabeğleri) hüküm sürmüşlerdir. Şehir, Atabeğler yönetimi sırasında ekonomik ve sosyal hayat bakımından oldukça önemli bir merkez haline gelmiştir. Daha sonra Nahçıvan ve civarı Harizmşahların eline geçti ve kısa bir süre onlar tarafından idare edildi. Daha sonra bölge, bütün Azerbaycan gibi Moğol istilâsına uğradı ve Moğollardan Hülagu Han tarafından kurulan İlhanlılar Devleti yıkılıncaya kadar da bu devletin en önemli merkezlerinden biri haline geldi. Daha sonra Nahçıvan ve civarının, Azerbaycan'ın pek çok bölgesi ile birlikte ve sırasıyla Kara Koyunlular, Timurlular, Ak Koyunlular, Safeviler ve Osmanlılar eline geçtiğini ve dolayısıyla yörenin, Selçuklu fethinden itibaren Türk dünyasının önemli beldelerinden biri haline geldiğini görmekteyiz. Gerçekten de, şehir ve civarı, iki yüzyılı aşkın bir süre Osmanlılarla Safeviler arasında devamlı bir mücadele sahası olan Azerbaycan da, bu mücadelelerden en fazla etkilenen bölge oldu. Zaman zaman bu yüzden çok yıprandı. Zaman zaman da her iki taraftan ciddi sayılabilecek bayındırlıklara ve refaha kavuşturuldu. Sovyet dönemi, bütün Azerbaycan için olduğu gibi Nahçıvan Türklerinin Çarlık döneminden kat kat ağır sıkıntıların yaşandığı bir dönem oldu. Bolşevik zulüm ve işkencede Çarlık dönemine rahmet okuttular. Bu dönemde Azerbaycan’a bağlı Özerk bir cumhuriyet haline getirilen Nahçıvan ile Azerbaycan arasındaki Zengezur bölgesi tamamen Ermenilere verilerek ülke ikiye bölünmüş oldu. Günümüzde Nahçıvan Yukarıda da ifade ettiğimiz üzere Nahçıvan bugün Azerbaycan Cumhuriyeti’ne bağlı bir Özerk Cumhuriyet statüsündedir. Moskova ve Kars Andlaşmaları ile özerkliği kabul edilen Nahçıvan’ın “Özerk Cumhuriyet” olarak teşkili ise 1924 yılında gerçekleştirildi. Yani, sözkonusu tarihte Anayasası hazırlanarak Özerklik Statüsü’nün yapısı ve işleyişi belirlendi. Nahçıvan 1991 yılına kadar Azerbaycan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlı olarak Sovyetler Birliği’nin bünyesinde kaldı. Azerbaycan’ın 1991 yılında bağımsızlığını ilan etmesi ile Nahçıvan da hürriyetine kavuştu. Şu anda Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti’ni yöneten en yüksek kanuni organ “Nahçıvan Alî Meslici”dir. Alî Meclis, halk tarafından seçilen 70 milletvekilinden oluşmaktadır. Alî Meclis Sadrı (Başkanı)’nı da milletvekilleri seçmektedir. Yine bu Alî Meclis, Nahçıvan Hükümeti’ni yani “Nazır’lar Kabineti”ni (Bakanlar Kurulu’nu) de seçimle teşkil etmektedir. Hükümet şu bakanlıklardan oluşmaktadır: Tehsil Nazırlığı (Eğitim Bakanlığı), Kend Teserrufatı Nazırlığı (Tarım ve Köyişleri Bakanlığı), Gençler ve İdman Nazırlığı (Gençlik ve Spor Bakanlığı), Medeniyet Nazırlığı (Kültür bakanlığı), Su Teserrüfatı Nazırlığı (Su İşleri Bakanlığı), Maliye Nazırlığı, Dahilî İşler Nazırlığı, Milli Tehlükesizlik Nazırlığı (Milli Güvenlik Bakanlığı), Özerk Cumhuriyet’te bazı nazırlıklar yerine komiteler vardır. Mesela: İstatistik Komitesi, Emlak Komitesi, Toprak Komitesi gibi. Özerk Cumhuriyet’in mülkî idare yapısı ilçeler (rayonlar) esasına göre düzenlenmiştir. Başlıca ilçeleri şunlardır: Nahçıvan merkez rayonu, Ordubad rayonu, Culfa rayonu, Şahbuz rayonu, Babek rayonu, Sederek rayonu. Özerk Cumhuriyet’ in nüfusu, yukarıda ifade edildiği üzere 400.000 civarında olup, başşehrin nüfusu da 70.000 kadardır. Nahçıvan Özerk Cumhuriyeti topraklarının önemli bir kısma Iğdır Ovası’nın uzantısı mahiyetindedir. Ülke toprakları her taraftan dağlarla çevrilmiş durumdadır. Nahçıvan ile Ermenistan arasında Küçük Kafkasya dağ silsilesi yer almaktadır. Bölgedeki tipik kara iklimi Nahçıvan’da da hüküm sürmektedir. Yazlar Sıcak (35o-45o) ve kurak, kışlar ise soğuk (-30o/-35o) geçmektedir. Nahçıvan’ın en önemli akarsuları ise Aras Nehri, Arpaçay, Elince Çayı ve Gilân Çayı’dır. Ülke topraklarında başlıca buğday, arpa ve tütün ekimi yapılmaktadır. Bağcılık ve meyvecilik de gelişmiştir. Son yıllarda ise Türkiye’nin teşviki ile bol miktarda şeker pancarı yetiştirilmeye başlanmıştır. Nahçıvan’ın toprakları şifalı sular ve özellikle maden suları bakımından çok zengin olup, bunlar belli ölçüde değerlendirilmektedir. Babek rayonunda tuz yatakları, Ordubad rayonunda da bir miktar demir cevheri bulunmaktadır. Nahçıvan, ekonomik bakımdan çok geri kalmış bulunmaktadır. Bağlı bulunduğu Azerbaycan ile sınırının bulunmayışı ve özellikle Ermenistan ile çok uzun ve kapalı sınırlara sahip bulunuşu İran ile ekonomik ve ticari münasebetlerinin azlığı, ülkeyi kapalı ekonomik şartların hüküm sürdüğü bir konumda bırakmıştır. Ekonomik ve ticari ilişkilerinin en iyi olduğu ülke Türkiye’dir. Günlük ticari ilişkiler genellikle Iğdır ilimizle gerçekleştirilmektedir.Nahçıvan Özerk Cumhuriyetinde eğitim hizmetleri oldukça gelişmiştir. Yeterli miktarda ilk ve orta dereceli okuldan başka, çeşitli meslek elemanları yetiştiren bir adet orta dereceli okul ile bir “Devlet Üniversitesi” ve üç de özel üniversite bulunmaktadır. Ayrıca ilim merkezi (Bilim Kurumu) olarak adlandırılan bir tür ilimler akademisi de mevcut olup, burada bilim adamları, kendi alanları ile ilgili bilimsel çalışmalar yapmaktadırlar.
Tehcirden 70 Yıl Sonra Kırım… D. Mehmet Doğan Kırım Tatarları, 70 yıl önce Stalin’in emri ile yüzlerce yıllık vatanlarından bire kadar sürüldüler. Hayvan vagonlarına tepeleme doldurulan insanların büyük bir bölümü yol şartlarında vefat etti. Kalanları geniş Sovyet imparatorluğunun muhtelif bölgelerine dağıtıldı…
1990’lı yılların başında Taşkent’te, yaşlı bir Kırımlı yazarın ısrarla bizimle görüşmek istediği söylendi. Elbette, kendisi gelip görüşebilecek kadar hareket edebilse, misafir hukukuna riayet eder, gelir bizi bulur ve görüşürdük. Anlaşılan, hareket kabiliyeti kalmamış birisiydi. Biz sürekli gezip dolaşıyor, arada bir çıkıp Semerkand’a, Buhara’ya veya Türkistan’a (Yesi) gidiyorduk. Bu yazarın dâvetine bu yüzden bir hayli geç cevap verebildik. Ya da, hüzünlü bir karşılaşma olacağını hepimiz hissetmiştik; belki de ondan bu buluşma gecikmişti…

Göz Yaşları İçinde Karşıladı
Yaşı seksene yakın yazar bizi gözyaşları içinde karşıladı. Şâmil Alaaddin Kırım Tatarlarının yaşayan ünlü yazarlarından biri idi. Şiir, hikâye ve romanlar yazmış, yayıncılık yapmış Şâmil Alaaddin’in kısa olmayan hayatında iflas eden, hükmü kalmayan o kadar çok şeyle haşır neşir olmuştu ki, son demlerinde, yalnızlaşan çevresinden öteye bir hamleyle ulaşmak istiyordu. Kırım’ın, Kırımlının Türkiye’ye hasreti âdeta bizim için Şâmil Alaaddin’de tecessüm etmişti.

Yazarın anlattıklarının “hatıra” mı, “roman” mı olduğu hususunda hâlâ kararsızım. Roman olsa daha müsterih olacağımdan mı nedir, kararsızlığım o zamandan bugüne sürüp gitti. Kırımlı genç yazar, insana hoş gelen birçok şey -mesela “eşitlik” gibi- vaad eden sosyalizme gönülden bağlanmıştır. Şiirleri resmî yayınlarda yer almış, rusçaya çevrilmiş ve nihayet, genç yaşında Kırım Yazarlar Birliği’nin başkanı olmuştur. O yıllar, 2. Dünya savaşı yıllarıdır… Sosyalizme inanmış yazar, evini, ailesini bırakır, gönüllü olarak savaşa katılır. Cephelerde savaşır, yaralanır; nişanlar, madalyalar alır ve savaş bitince vazifesini tam mânasıyla yapmış kahraman bir yoldaş olarak müsterih şekilde evine dönmek üzere yola çıkar.

Evine yaklaştıkça heyecanı katlanarak artar. Evi görüş mesafesine girdiğinde bu heyecanın daha da şiddetlenmesi normaldir. Bu heyecanla evinin pencerelerinden bakınca ailesinden kimseler yerine başka şahısları görür. İlk intiba olarak bunların misafir olabileceğini düşünür. Bu hisler içinde kapıyı çalar, hatta zorlar.

“- Burası benim evim değil mi? Bu eşyalar, hatta bu süpürge, o şemsiye benim değil mi? Sizin benim yuvamda ne işinizi var!” gibisinden şeyler söyler.

İçeridekiler bu heyecanlı ve öfkeli adamın sözlerinden, hâl ve tavırlarından tınmazlar. Artık o ev, içinde bulunanlarındır; devletçe belirlenen yeni sahiplerinindir. Gönüllü olarak savaşa giden, rejim için hayatını ortaya koyup yaralanan, nişanlar, madalyalar alan kahraman yoldaş Tatar’ın evi eşyalarıyla birlikte hükümet tarafından bir Yahudi ailesine verilmiştir.

Peki ev böyledir de, evin sâkinleri ne olmuştur? Onlar da apar topar hayvanlara mahsus yük vagonlarına tıkılarak tehcir edilmiştir… Şâmil Alaaddin aynı yolun yolcusu olarak Özbekistan’ın yolunu tutar. Orada ailesini bulur, onların insanlık için ibret olan tehcir macerasını öğrenir… Evinden olmuştur, vatanından olmuştur… Her şeye sıfırdan başlamaktan başka çaresi yoktur.
…Ve Bugün!
20. yüzyılın en vahşi tehcirine maruz kalan Kırımlı kardeşlerimiz hep o güzel ülkenin hasretini çektiler. Vatana dönmek için mücadeleye giriştiler. Altı aylık bebek iken sürgün edilen Mustafa Abdülcemil bu hareketin önderi haline geldi ve “Kırımoğlu” adıyla anıldı. 1990’lı yıllarda Kırım Tatarları yurtlarına dönmeye başladılar. Ukrayna hükümeti gereken kolaylığı gösterse idi, herhalde daha fazla Tatar ülkesine döner ve Rus nüfusunu dengeleyebilirdi. Bu mümkün olmadı…

Ne oldu peki? Bundan sonrası günümüzün konusu… Ukrayna’da meydana gelen karışıklıklar sırasında, Kırım’daki Rus çoğunluğu Rusya’ya ilhak kararı aldı… Elbette bu kararın oluşmasında Moskova’nın hatırı sayılır bir rolü vardır. Bir devlete ait topraklar el değiştirdi. Rusya tekrar Karadeniz kıyılarında hâkimiyetini tesis etti. Batı, ABD, NATO protestolar ve ambargo tehdidinden başka bir şey yapamadı. Ana yurtlarında zor şartlarda yaşayan Kırım Tatarlarını şimdi daha zor günler bekliyor.“Ne yapılabilirdi?”nin çok fazla cevabı yok aslında.
Türkiye Rusya’nın yeni yayılma siyaseti karşısında tek başına bir güç sayılabilir mi? Bu soruya “evet” demek mümkün değil. Eğer kendimizde böyle bir güç vehmetse idik, bir karşılığımız olurdu. Ancak batı dünyasının Rusya’ya karşı geleneksel siyasetinde medet umulabilir, fakat şu sıralar ABD’nin ve Avrupa’nın böyle bir belirgin siyaseti olmadığı anlaşılıyor. Kırım bir tarafa, Ukrayna’nın kuzeyinde ve doğusundaki bazı bölgeler daha Rusya’nın kontrolüne geçebilir. Daha da ötesi, Ukrayna tamamen haritadan silinebilir! Kırım halkının, meselelerini Türkiye’den başka dünya gündemine sokabilecek dayanakları yok. Türkiye için bu stratejik hesapların ötesinde bir mecburiyet. 
Kardeşlik, dindaşlık ve tarih birliği Türkiye’yi buna mecbur ediyor. Fakat, Kırım’da olup bitenler konusunda Türk kamuoyu beklenen tepkiyi gösteremedi ne yazık ki. İşte tehcirin 70. yıldönümündeyiz ve Türkiye’nin meydanları bu meseleyi yüksek sesle haykıran kalabalıklarla dolmalıydı…
Kırım, Kadim Türk Toprağıdır Prof. DR. Yücel Öztürk
Kırım Yarımadası Hazarlar zamanında Kıpçak nüfusunun yerleştiği bir yerdi. Selçuklular zamanında buraya akınlar yapılmıştı. İzzeddin Keykavus zamanında buraya Türkmenler yerleştirilmiş daha sonra bunlar Dobruca-Besarabya bölgesine nakledilmişlerdi. 13. yüzyılın ilk yarısında cereyan eden bu hadiseler sırasında Sarı Saltuk da öncü bir rol oynamıştır. Kırım Tatar boyları yaklaşık 1430'larda Hacı Giray liderliğinde Kırım Hanlığı'nı kurmuşlardı” 
Kırım Hanlığı'nın 1475'te fethedilerek Osmanlı himayesine alındı. Fatih Sultan Mehmed'in Kırım'ı fethetmesi sadece Türk tarihi açısından değil dünya tarihi açısından da bir kırılma teşkil eder. Burada hâkim olan Latin menşeli Ceneviz ve Venedik'in saf dışı edilmesi, 'Osmanlı barışı ve birliği' fikrini en üst seviyeye çıkarmıştır. Rusya bu dönemde ehemmiyetsiz bir yere sahipti. 1650'lere kadar Kırım hanları, hem Lehistan Krallığı, hem de Moskova Devleti'nden yıllık haraç alırlardı.

Kırım Yarımadası Ruslar için de stratejik bir öneme sahiptir. Rusya ve Osmanlı'nın büyük devlet olma noktasında kaderini tayin eden başlıca faktör Kırım Yarımadası olmuştur. Osmanlı Devleti'nin 2. Viyana bozgunu ile zayıflaması ve güç dengeleri içindeki hâkim rolünü kaybetmesi üzerine 17. yüzyıl sonlarında Karadeniz'de ilk defa donanma sahibi olan Ruslar, yaklaşık bir asır sonra da Kırım'ı ele geçirdiler. Moskova, Tatar âlemine karşı çok kurnaz ve akıllı bir politikayla hareket etmiş, Kırım Hanlığı karşısında daima dostluk ve himayeci görüntü sergilemiş, hanlığın içindeki taht kavgalarında daima kendisine müttefikler bulmuştur. Bunları destekleyerek Kırım'a sahip olmuştur.


Denizlere Hakim Olmayan, Karada Rahat Edemez Rahim Er "Suriye'den bize ne, kendi fakirimiz dururken niye Suriyeli mültecilere bakıyoruz?" diyebilen zavallılarımız varsa eminiz ki "niçin Kırım'la meşgul oluyoruz, Kırım'dan bize ne?" diyen de yok değildir. Diplomalı olanlarımız arasında bile Kırım'ın neresi olduğunu, ne olduğunu bilmeyen çoktur.
Fakat neyse ki İstanbul'un fethinin 1453'te olduğu herkesçe bilinir. Gerçi bazı kan grubu meçhuller "zulüm 1453'te başladı" diye Gezi duvarlarına yazı yazdılar ama onlar, aklen de kalben de sakat oldukları için hesap dışıdır. İstanbul, 1453'te Kırım 1475'te fethedildi. İkisini fetheden de aynı padişah. Fark, Fatih, ilkinde bizzat bulunmuşken ikincisinde vezir-i âzâm Gedik Ahmed Paşa ordunun başındadır.
Fethin babası "Ebü'l Feth" unvanlı Fatih Sultan Mehmed Hân'ın acelesi neydi, neden daha Anadolu birliği bile tam olarak kurulmamışken tâ Karadeniz'in kuzeyine Kırım'a asker çıkartarak  ülkeye katılmasını ferman eylemektedir?
Maksat, merkezi muhafaza kudretini temindir. Bundan dolayıdır ki Anadolu daha tamamen kazanılmadan Fatih, neredeyse Balkanların hepsini almıştır. Balkanları Fatih fethederken Orta Doğu İslam dünyası ve Orta ve Kuzey Afrika’yı fethetmek torunu Halife Ömer tabiatlı Yavuz Sultan Selim Hân'a nasip olacaktır.
Biliriz ki İstanbul'un müdafaa hattı Belgrad'dır. Yukarıdaki malumattan çıkan netice ise Anadolu’nun kuzeyden müdafaa hattının Kırım olduğunu göstermektedir. Nitekim daha evvel "Ankara'nın müdafaası Kerkük'ten geçer" demiştik. Belgrad, Kırım ve Kerkük bugün uzak düşmüştür.
Ecdadımız, İstanbul'un fethi üzerine bu dünya şehrinde oturup zevku safaya dalmak yerine Kırım, Adalar ve Balkanları fethe girişmiştir. Niçin oralar? Çünkü; Doğudan gelecek bir haçlı tehlikesi yoktur. Tehlike "Moskof" dediği Rusya'dan ve "küffar" dediği Avrupa'dan gelmektedir.
Saydığımız yerleri kaybetmiş Cumhuriyet devri Türkiyesi, kolsuz-kanatsızdır. Balkanlar ve Kırım gittiği gibi Ege ve Akdeniz'in hemen bütün adalarını da elden çıkararak âdeta bir kara devletine dönmüştük. İstanbul ve Çanakkale Boğazları üzerindeki hükümranlık hakkımız da Montrö andlaşmasıyla sınırlanmıştır.
Bir dönem Akdeniz'i Türk Gölü yaptığımız meşhurdur.
Karadeniz başkasının gölü müydü? 
Bugün devlet, üç asır sonra yeniden ecdadın cihanşümul stratejisini güdecek cesarete ulaşmıştır. Kanal İstanbul, onların en büyüklerinden biridir. Denizlere hakim olmayan, karada rahat edemez. Kara devleti, iç  ve tâli devlet olur. Padişahlarımızın Hakan'ül bahreyn/denizlerin Hakanı ve Sultan'ül berreyn/karaların Sultanı olmaları boşuna değildi.
Kırım’ın II. Dünya Savaş’ında Ruslar Tarafından İşgali Alan W. Fisher
1943 Kasım ayı geldiğinde Sovyet ordusu Kırım’ın anahtarı olan Prekop’a doğru hızla ilerliyordu. Kızıl Ordu 1944 Nisan’ında Kırım’a girdi ve Mayıs ayında Almanlar Kırım yarımadasından tamamen çıkarıldılar. Kızıl Ordu’nun Kırım’da bulunduğu ilk iki hafta boyunca, Sovyet subayları Türkler üzerinde terör estirdiler. Almanlarla işbirliği yapmak suçundan her iki Kırım Türkü’nden biri idam edildi. Görgü şahitlerinin verdikleri bilgilere göre Simferopol’de, caddeler ağaç dallarına ve telefon direklerine cesetlerle doluydu. Birçok Türk köyünün bütün nüfusu (kadın erkek, çocuk) mahkeme edilmeden idam edildi. Bir görgü şahidi şunları yazıyordu: “Sovyet ordusu Kırım’a girdikten sonra, Kumandanlıktan gelen genel bir emre göre bütün Türk nüfus NKVD üyelerinin keyfi eylem ve baskılarına maruz kaldı. Dizginlenemeyen askerler kadınların ve çocukların ırzına geçtiler. Müdafaasız insanlar saldırıya uğradı ve idam edildi. İki hafta boyunca Kırım Türkleri işkenceye maruz tutuldular ve öldürüldüler” Sovyet askerlerinin bu kadar gaddarlaşmalarının bazı açık sebepleri vardı. Stalingrad savaşından intikam duygularıyla çıkmışlardı. Kırım Türkleri’nin Sovyetler’deki diğer herhangi bir topluluktan daha çok Almanlarla işbirliği yaptıklarına ve Kırım’daki Sovyet vatandaşlarını öldürdüklerine inandırılmışlardı.                                     Büyük Sürgün Sovyetler’in Kırım’ı tekrar ele geçirmelerinden, bir aydan daha kısa bir süre, iki haftalık NKVD (Sovyet Devlet Gizli Polisi) dönemiyle Kırım Türkleri’ne verilen büyük ceza tatbik edildi. 18 Mayıs 1944 gecesi, çok iyi planlanan ve uygulanan bir operasyonla, geride hiç kimse kalmayacak şekilde bütün Kırım Türkleri anavatanlarından göçürülmek üzere zorla toplatıldı. Tehcir olayı Mareşal Voroshilov’un emrindeki Sovyetler Birliği İçişleri Halk Komiseri Baş Muavini İvan Serov’un komutası altındaki birlikler tarafından gerçekleştirildi. İvan Serov Kimdir? Serov, çeşitli ve oldukça ilgi çekici işlerde çalışmıştı. Tecrübesi ve yetenekleri sayesinde, tehcir olaylarını yürütmek üzere tercih edilen bir insan konumuna gelmişti. Çeşitli Kafkas topluluklarının tehcirini başarıya gerçekleştirmişti ve şimdi sıra Kırım Türkleri’ndeydi. Mesleğine 1930’lu yıllarda Melenkov’a bağlı olarak Stalin sekretaryasında bir memur olarak başlamıştı. 1939’da Baltık sahilindeki antikomünist faaliyetleri ortadan kaldırma planlarını yapmış ve Latvia, Estonya vb. bölgelerinden halkın tehcir edilmesi işlemini başarıyla gerçekleştirmişti. Serov 1941 yılında Sovyet Devlet Güvenlik Bakanı Baş Muavinliğine, aynı yılın Temmuz ayında, Stalin’in celladı Beria NKVD ile KGB’yi birleştirdiğinde Sovyet İçişleri Halk Komiserliği Başmüşavirliğine tayin edilmişti. Bir adamın tecrübe kazanması için bu kadar başarı yeterliydi. Serov, 1942-43 yılları arasında endüstriyel bir kısım araçların Stalingrad’dan nakli işlemini başarıyla gerçekleştirmiş ve Kırım tehcirinde görev almayı hak edecek durumda bir insan olmak üzere yüksek puan toplamıştı. Nihayet edindiği bu tecrübelerden dolayı Serov 1944’te Kırım Türkleri’nin, Çeçenlerin, Kalmuklar’ın, Volga Almanları’nın, Ahıska Türkleri ve diğer bazı toplulukların tehciri işlemiyle görevlendirildi. Serov tecrübeli bir “toplum nakliyatçısı” idi. Bu tür işlerin politik ve ahlâkî yanına hiçbir zaman ilgi duymamıştı. Bütün bu görevleri başarıyla yerine getirdikten sonra kendisine general rütbesi verildi ve Sovyetler Birliği Kahramanı nişanıyla şereflendirildi. Kırım Türkleri’nin Tehcir’i Kırım Türkleri’nin vatanlarından sürgün edilmesi işleminin tasvirini olayın hem kurbanları hem de cellatları yapmış bulunuyorlar. Tasviri yapan cellatlardan biri Kırım ve Kafkasya’da NKVD memurluğu yapan ve 1950’li yıllarda, Sovyet yönetimiyle arası açılınca Batı Almanya’ya kaçan Grigorü Burlitskii’dir. Olay hakkındaki açıklamayı 1952 yılında yapmıştır. Benzer yorumlar Sovyet yönetimine verilen çok sayıda dilekçede ve sürgündeki Kırım Türkleri’na yazılan açık mektuplarda yeralmaktadır. Ann Sheehy, Kırım Türkleri’nin Rus dostlarından gelen açık mektuplardan alıntılar yapmakta, Kırım Türklerine hazırlanmaları için birkaç dakikalık bir zaman bile verilmediğini ifade etmektedir. Sözkonusu mektuplardan birinde şöyle söylenmektedir: “Öldürmeleri gerekmiyordu. Gaz odalarındaki gibi, tıka basa hayvan vagonları içine istif edilmiş insanların bu yolculuğu zaten yavaş yavaş öldüren bir yolculuktu. Üç hafta süren bir yolculuktan sonra, kurbanlar kitle halinde Kazakistan’ın kavurucu steplerine götürüldüler. Kırım’a ise onların yerine kızıl partizanlar, bolşevik yer altı savaşçıları ve partililer yerleştirildiler. Kırımda sadece yaşlılar ve sakatlar kalmıştı. Bunların dışında kalan Kırım Türkler’i cephenin ön kesimlerinde faşistlere karşı dövüşüyorlardı, fakat, savaşın sonunda onlar da sürülmekten kurtulamadı. Yük vagonlarına doldurulan insanların büyük çoğunluğu kadınlar ve çocuklardı. Hepsi de sıcaktan, açlık ve susuzluktan ve leş kokusundan öldü. Çünkü ölülerin cesetleri çürüyordu. İnsanlara cenazelerini gömme fırsatı bile tanımadılar.” Burlutskii ise kullanılan metotlar konusunda şunları söylüyor: “Aynı metotlar Kuzey Kafkasyadaki Çeçen-İnguş Cumhuriyeti’nde de tatbik edildi. Bütün Türkler aynı metotların cenderesinden geçirildiler. Hepsi de apar-topar NKVD müfrezelerince tutuklanarak, sürgün edilmek üzere Kırım’a götürüldüler. Kilitlenmiş mühürlenmiş vagonlara tıpkı balık gibi istif edildiler.” Sovyetlerin zafer kazanması için canla başla savaşan Kırım Türkleri bile bu sürgün işleminden kurtulamamışlardır. Bu gruptaki Türkler, Sovyet Komünist Partisi’nin üst kademelerinde görev almış bulunan Kırımlılar’dan, Almanlar’a karşı savaşan Partizanlar’dan ve Kızıl Ordu’da askerlik yapan savaşan Kırım Türkleri’nden oluşuyordu. Bu gerçek Sovyet tarihçileri tarafından her zaman göz ardı edilmiştir. 1 Nisan 1944’te Kızıl Ordu’nun Kırım’a girmesinde büyük hizmet görev 5. Partizan Birliği’ndeki Kırım Türkleri, Mayıs ayında birliklerinden alınarak sürgün edilmişlerdir. Ahmed Ahmedoviç, Abdullahev (Partizan tıbbiye taburu komutanı), Muhammed Hamzaov, Çavuş Mehmed Duliev, Çavuş Munid Kasavof ve diğerlerinin hepsi aynı kaderle yüzyüze gelmekten kurtulamadılar. İşin garip yanı yukarıda ismi zikredilen dört Kırım Türkü’ne de 17 Kasım 1943’te Sovyetler Birliği Kahramanı ünvanı verilmiş olmasıydı. Mahalli Kırım Türkler’nden komünist olanlar ve onların aileleriyle, savaş sırasında Almanlar’a karşı mücadele veren yazar ve gazeteci 50 Türk de aynı kaderi paylaşmak zorunda bırakıldılar. Kırım’ın Türk Kimliğinin Yok Edilmesi Bütün bu olaylar sırasında Sovyetler, Kırım’da, Türkler’le ilgili bütün tarihi, kültürel ve hatta dile dayalı eserleri ortadan kaldırma yoluna başvurdular. 115 Kırım Türkü’nün imzası bulunan ve Sovyet otoritelerine de sunulmuş bulunan bir dilekçede şu ifadeler yeralmaktadır. “Babalarımızın, büyük babalarımızın ve çocuklarımızın mezarlarıyla, Kırım kültürünün belgesi olan tarihi eserleri yaktılar. Bu tür olayların unutulması mümkün müdür? Hiçkimse kültürel değerlerimizin yok ederek, milletimizin varlığını inkâr edemez.” Kırım Türkleri’nin tehcirinden hemen sonra, Kırım’da büyük bir yıkıma gidilerek bütün yer isimleri değiştirildi. Maksat Türk olan her şeyi yok etmekti. Bu isim değişikliklerine göre, Küçük Uzun, (Malgrichnes’koe); Demirci, (Luchiste); Karasu Pazarı, (Bilogris’k); İslâm Terek, (Kirovs’ke); Büyük Onlar, (Oktiabrik’ke); Akmescid (Simferopol) isimlerini almıştı. Kırım Türkleri’nin tarihi de aynı kaderle karşı karşıya bırakıldı. İlk merhalede, 1948’in ilk aylarında Simferopol’de Kırım tarihini konu edinen bir kongre toplandı. Bu kongreye sunulan bildirilerde, 11. yüzyıl öncesi ile 19. yüzyıl sonrası konular işleniyor, bu tarihler arasında yeralan Osmanlı dönemi görmezlikten geliniyordu. Aynı şekilde B.S.E. (Bolşevik Sovyet Ansiklopedisi)’nin 1953 yılında yapılan ikinci baskısında, Kırım Kültürü ve tarihi yok sayılıyor. Kırım Türkleri Osmanlı yayılmasının bekçisi haydutlar olarak tarif ediliyordu. Ansiklopedi’ye göre Kırım nüfusunu Ukraynalılar ve Ruslar oluşturuyordu. Ansiklopedide ilâveten, yarımadanın Ruslar tarafından ilhakının yarımadanın sosyoekonomik ve kültürel gelişim tarihinde birileri merhale olduğu kaydediliyordu. Kırım Türkleri İkinci Dünya Savaşı’nda Sovyetleri arkadan vuran hainler diye vasıflandırılıyordu.Tarihte eşine az rastlanır bu kadar çaplı bir imhan hareketinde sonra, vatanlarına dönmek isteyen Kırım Türkleri’ni, Kırım’a yerleşme izni verilse bile, kendi kimliklerini inşa etmek konusunda büyük ve zorlu işler beklemektedir. Kaynak: Alan W. Fisher-Crimean Tatars (Tercüme:Hüsamettin Aslan).
II. Dünya Savaşında Kırım'ın Almanlar Tarafından İşgali Alan W. Fisher
İkinci Dünya Savaşı sırasında 30 Eylül-30 Kasım arasında ilk defa Prekop’da görünen General Manstein komutasındaki Alman ve Rumen birlikleri, Sivastopol dışında bütün yarımadayı işgâl etti. Naziler yalnızca Odesa ve Sivastopol’de ciddi bir direnişle karşılaştılar (Bu yüzden, sözü edilen iki şehir sonradan Sovyetler birliği Kahden, sözü edilen iki şehir sonradan Sovyetler birliği Kahraman şehirleri olarak ödüllendirilmiştir). Aralık ayı sonunda Sovyetler Kerch ve Feodosia’ya yeni birlikler çıkarmayı başardılar. Şiddetli bir dizi muharebeden sonra, 1942 Temmuz’unda Sivastopol Almanlar’ın eline geçti. Bu muharebelerde her iki taraf da ağır kayıplar verdiler.
1941 Eylül ayı ile Aralık ayında Kırım tarihi bakımından önemli iki olay vukubuldu. Olaylardan birincisi, Kırım şehirlerinde mahalli halk tarafından Alman ordusunun sevinçle karşılanması ve “kurtarıcılar” olarak görülmesidir. Fakat bu pek şaşırtıcı değildi. Çünkü Kırım Türkleri arasında, 1930’larda Sovyetler Birliği’ne bağlı olarak yaşamaktansa, herhangi bir devlete bağlı olarak yaşamak tercih edilen bir tutumdu. Savaş başlamadan önce Kırım’daki Türk yönetimi çeşitli temizlik hareketlerine hedef olmuş ve yıkılmıştı. 
1941 yılında, Kırım’daki Türk yöneticiler ya ölmüşler veya Batı Sibirya’daki çalışma kamplarındaydılar. Kırım Türkleri’nin Sovyetler Birliği’ne bağlı olarak kurdukları yönetim, Stalin’in milli bir komünizm, başka bir deyişle Slav ırkına dayalı bir komünizm kurma yönündeki faaliyetleri sonucu yıkılmıştı.. Bu sebeple, Almanlar topraklarına girdiğin de, Kırım Türkleri, nefret ettikleri Sovyet yönetiminin ortadan kaldırılmasına seviniyorlardı.
İkinci olay Kırım Türkleri’nin bazı liderleriyle ilgiliydi. Bu liderlerin arasında Cafer Seydahmet, Edigel Kırımal ve Necip Ülküsal gibi isimler vardı. Ülküsal on yıldır, Romanya’daki Kırım Türkleri’nin yayın organı “Emel”in editörüydü. Cafer Seydahmet ve Almanya’nın Ankara’daki Büyükçelisi Von Papen arasındaki görüşmeler, Ülküsal ve Kırımal’ın, Nazilerin Kırım ve Sovyet Birliği’ndeki Türkler üzerindeki siyasetinin belirlemesinde yardımcı olmaları için Almanya’ya davet edilmelerini sağladı. 1941 Kasım ayının sonunda bu iki lider Berlin’e gitmek üzere İstanbul’dan ayrıldılar. Almanya’da Kırım Türkleri’nin temsilcileri olarak bulunacaklar ve Kırım Türkleri davasında lobi faaliyetleri yapacaklardı. Yapacakları işler arasında, savaşın ilk aylarında Almanya tarafından ele geçirilen Sovyet birlikleri içinde bulunan Türk mahkûmların Kırım’a dönmelerini sağlamak gibi bir vazifeleri de vardı.
Kırım’daki Alman YönetimiAlmanlar, Kırım yarımadasında yönetimi mahalli gruplarda paylaşmak niyetinde değillerdi. Kırım’daki Alman idaresi üç bölüme ayrılmıştı. Bu bölümlerden her biri, birbirinden bağımsızdı. Birincisi Alman askeri komutanlığıydı. Görevi Kırım’da asayişi korumak ve Sovyetler’in o bölgede yeniden palazlanmalarını önlemekti. General Manstein, Kırım’ı minimum miktarda Alman’la yönetebilmek maksadıyla, Türklerle samimi bir işbirliği kurma yoluna başvurdu. Ruslara karşı savunma birlikleri kurmak için Türkleri teşvik etti. Maksat, Sovyet partizanlarına karşı direnmek ve mahalli karışıklıkları önlemekti.
Manstein, siyasi problemlerle ilgilenmiyordu. Ancak Manstein, Kırım Türkleri’nin aktif desteğini kazanmak yolunda pek başarılı olamadı. Kırım Türkleri’nden ve Almanlar’dan kalan belgelere göre, Manstein 15-20 bin kadar Kırım Türkü’nü savunma birlikleri kurma yolunda ikna edebilmiştir. Bu savunma birlikleri Almanlar tarafından silahlandırılıyor ve dağlık bölgelere partizan avına gönderiliyordu. Fakat, bu tür birlikler kuranlar yalnızca Kırım Türkleri değildi. Volga tatarları 35-40 bin gönüllüyle, Kafkasya’daki diğer unsurlar 110 bin gönüllüyle, Kalmuklar 5 bin gönüllüyle Ruslara karşı birlikler meydana getirmişlerdi. 
Meselenin garip yanı Kırım Türkleri ile Kalmuk’ların durumuydu. Bunlar, en az sayıda insanla, Almanlarla işbirliği yapan gruplardı. Buna rağmen savaştan sonra cezalandırılanlar, Volga tatarları değil yine onlar oldular. İlaveten, Sovyetler Birliği’ndeki Slav toplulukların Nazilerle daha büyük çapta işbirliğine girdikleri de bir gerçektir.
Alman yönetiminin Kırım’daki ikinci şubesi, politik işlerle uğraşıyordu ve Ukrayna Komiseri Erich Koch’a bağlıydı. Koch’un Kırım’daki temsilcisi ise Alfred Fraunfeld’di. Dallin, Fraunfeld’in fanatik ve dar kafalı bir Nazi olduğunu ve daha çok Kırım kültürünün gotik kaynakları ile ilgilendiğini söylemektedir. 
Alman yönetiminin üçüncü şubesi Alman SS örgütüne bağlı polis örgütüydü. Berlin’e bağlıydı. Görevi Kırım’dan Türk nüfusu tasfiye etmekti. Berlin’deki baş sorumlu Ohlendorf Kırım’daki kütüphanelerin müsadere edilmesini emretti ve Kırım Alman komiserliği, Kırım’daki bütün tarihi sanat değerlerini Almanya’ya taşıdı.
Türk İdare BirimleriBugüne kadar çok hatalı bir şekilde Kırım Türkleri’nin, Alman yönetimi sırasında imtiyazlı millet oldukları ileri sürülmüştür. Fakat belgeler bu iddianın tam tersi bir duruma işaret etmektedirler. Savaş sırasında Almanların Kırım Türkleri’ne gösterdikleri tolerans demokrasi prensiplerinden yola çıkılarak geliştirilmiş bir tutum değil, pratik çıkarlara dayalı olarak geliştirilmiş bir tutumdu. 
1941 Kasım’ında Alman yönetim, Kırım Türkleri’ne çeşitli şehirlerde Müslüman Komiteler kurma hakkını tanıdı. Bu göstermelik bir durumdu, çünkü söz konusu komitelere hiçbir siyâsî yetkili verilmemişti. Onlar kültürel ve dinî işlerle uğraşmak zorundaydılar. 
1942 Mayıs’ında Fraunfeld, Kırımal’dan, Kırım türkleri’nin çıkarlarının temsilcisi olarak Alman makamlarını tanıdığını ilân etmesini istedi. Böylece Kırımal’ın yetkileri de ekonomik ve kültürel işlerle sınırlandırılmış oluyordu. Mühlen’in belirttiği gibi bütün siyasi yetkiler Alman makamlarının elinde toplanmıştı.
Müslüman komiteler büyük nisbette, 1941’de sürgünden dönmüş bulunan aydınlardan oluşuyordu. Onlar, milli Fırka partisinin liderleriydiler. Aralarında 1942 ortalarında Simferopol Müslüman Komitesi’ne başkan seçilen Ahmet Ozanbaşlı da vardı. O, Alman işgâl rejiminin önde gelen muhaliflerinden biriydi ve Kırım Türkleri arasındaki seçkin yerini Kırım Türkleri’nin millî haklarını sağlamak gayesiyle kullanıyordu. Ozanbaşlı, Sovyet yer altı örgütleriyle Simferopol’de ilişkiler kurmuş ve onlara politik-stratejik bilgiler sızdırmıştı.
Tarihi belgeler, Almanlarca Kırım Türklerine tanınan kendi kaderini tayin hakkının, bir göz boyama olduğunda birleşmektedirler. İşgâl sırasında Simferopol belediye Başkanı Kamenski adlı bir Rus’tu. Simferopol Eğitim Müdürü Granowski de öyleydi. Simferopol polis şefi Fedov Alman makamlarınca maaş verilen bir Rus görevliydi. Bir Sovyet partizanı hatıralarında, Kırım’daki Alman savunma birlikleri arasında Kırım Türkleri kadar Slavların da yeraldıklarını ve reislerine Demir Haç nişanı verildiğini yazmaktadır. Bunlardan biri de lablonski idi. Mesleği traktör şoförlüğü olan lablonski, Kızıl Ordudan firar etmiş bir asker kaçağıydı. Kırım’daki Alman yönetiminde yer alan biricik Türk ise Tohtoroğlu adlı bir Türk’tü ve kültür bakanı görevindeydi. Müslüman komiteleri Kırım çapında bir otoriteye sahip değildiler ve hiçbir şekilde işgâl rejimiyle işbirliği yapmadılar. Eğer belgelere bağlı kalmak gerekiyorsa işbirlikçiler Slavlardı.
Kırım Türkleri’nin Alman’lardan hiçbir çıkarları yoktu. Onlara kendi müftülerini seçme yetkisi bile tanınmamıştı. Oysa ortodokslar kendi piskoposlarını seçme yetkisine sahiptiler. Resmi yazışma dili Rusça ve Almancaydı. Cadde ve sokak isimleri bile Almanca ve Rusça’dan seçiliyordu. Resmi radyo Rusça ve Almanca yayın yapıyor, yalnızca Cuma günleri yapılan dinî yayınlarda Türkçe kullanılıyordu. 
Kırım Türkleri’ne yalnızca iki konuda izin verildi. Birinci Simferopol’deki Kırım milli Tiyatro’sunun yeniden açılmasıydı. İkincisi ise Almanlar’ın Kırım’daki, Azat Kırım adlı gazetenin yeniden faaliyete geçmesine izin vermeleriydi. İlaveten Simferopol’de bir üniversite açılmasına müsaade edilmiş, başkanlığına da Ahmet Ozanbaşlı tayin edilmişti, ancak bu üniversite hiçbir zaman açılamadı.
Almanlar işgâl yönetimi sırasında çok sayıda Kırım Türkü’nü işçi kamplarında çeşitli endüstri projelerinde çalıştırmak üzere Almanya’ya gönderdiler. Sovyet tarihçileri bu Türkler’i gönüllüler olarak tanımlarken, Alman belgeleri bunların gönüllü olmadıklarını söylemektedir. Savaşın ilk aylarında Almanlar tarafından ele geçirilen onbinlerce Sovyet askeri arasında savaş süresince Almanya’da tutulan 500 kadar mahkûm Türk vardı. Kırımal’ın, Berlin’de bu Türklerin Kırım’a dönmelerini sağlamak için yaptığı çabalar bir sonuç vermedi ve bu Kırımlılar ancak savaştan sonra ülkelerine dönebildiler. Bunlar, savaşın sonuna doğru General Vlasov’un birliklerinde görevlendirilmişlerdi ama sayıları çok azdı. 
Kaynak: Alan W. Fisher-Crimean Tatars (Tercüme:Hüsamettin Aslan).
Kafkasya’da Kaynaşan İki Toplum: Karaçay ve Çerkezler Prof. Dr. Alâeddin Yalçınkaya Rusya Federasyonu’na bağlı Karaçay-Çerkez Özerk Bölgesi, Sovyet döneminde Stravpol bölgesindeki idari bilim, “oblast”tır. Buraya adını veren iki temel halk grubu Karaçaylar ve Çerkezlerdir. Karaçay-Çerkez Özerk Bölgesi’nin yönetim merkezi Çerkesk olup, nüfusu 1986’da 396.000, yüzölçümü 14.100 km karedir. SSCB’nin dağılma safhasında nüfusun yaklaşık %45’ini Ruslar, %30’unu Karaçaylar, %10’unu Çerkezler, %10’unu diğerleri teşkil ediyor. Karaçay ve Balkarlar Almanlarla işbirliği yaptıkları iddiası ile 1944 yılında Sibirya’ya sürülmüştür. Bir gün bir gece içerisinde Kızılordu birlikleri tarafından uygulanan bu zorunlu göçe karşı gelenler derhal öldürülmüştür. Diğer sürgünlerde olduğu gibi hiçbir eşya alamadan kamyonlara doldurulup istasyonlara nakledilen oradan da vagonlarla yola çıkarılanların bir kısmı Sibirya’ya varamadan yollarda ve Kuzey Kazakistan kamplarında ölmüşlerdir. 1957 yılında Kruşçev yönetimi Karaçay-Balkar halkının itibarının iade edildiğini bildirerek vatanlarına dönmelerine izin verdi ve bu halkın büyük bölümü yurtlarına döndü. Ancak sürgün esnasında halkın toplam nüfusunun yaklaşık yarısı yolda ve kamplarda hayatını kaybetmiştir. 1979 nüfus sayımına göre toplam 131.000 Karaçay’ın %60’tan fazlası (100.000 civarında) Karaçay-Çerkez Muhtar oblastı’nda yaşamaktaydı. Kafkaslar’ın Müslüman olduğu halde Türk olmayan en önemli etnik grubunu oluşturan Çerkezler, Rus istilası başlamadan Müslüman olmuş, siyasi olarak da her dönemde Osmanlı’ya yakın olmuştur. Şeyh Şamil’in mücadelesinde Osmanlı’dan alınan yardımlarla Çerkezler de Ruslara karşı savaşmış ve büyük başarılar göstermiştir. Şeyh Şamil’in yakalanmasından sonra Çerkezlerin Çar ile barış istemelerine rağmen Çar bunları sürgüne mecbur kılmıştır. Benzeri görülmeyen, yani henüz işgal edilmen bir ülkenin halkına tehcir uygulaması, Rusların hedefinin bölgeyi işgalle beraber Ruslaştırmak olduğunu göstermektedir.  Bu karardan sonra 100.000 civarında Çerkez dağlardan indirilerek bölgeye getirilen Ruslarla birlikte iskan edilmiş ve Kafkaslardan bir milyonu aşkın Çerkez Osmanlı ülkesine göç ettirilmiştir. Prens Mikhail’in Çerkezlere sunduğu, dağlardan inerek Rus kontrolü altında tarım alanlarında yaşamak veya Ruslara esir olmak yahut Türkiye’ye göç, aslında bu kavimlerin “Türkileşmesi”nin temel faktörlerden birini oluşturmuştur.1860’lardaki göçler için Rus kaynakları 400.000 Çerkez’in göç ettiğini söyleseler de bu rakamın sağ salim Osmanlı ülkesine yerleşenlerin miktarı olduğu, yollarda ve limanlarda büyük kısmı ölen Çerkezleri ihtiva etmediği Çerkez kaynaklarında belirtilir. Farklı kaynaklarda göçe tabi tutulan olan Çerkezlerin sayısı 1.750.000’e kadar çıkar.
Kırım, Kırım, Kırım Mehmet Şeker Kırım hep kırıma uğramak zorunda mı? Tarih boyunca kaç defa göçe zorlandılar, yurtlarından edildiler... (Galiba 6 defa. Başka yerde böylesi görülmedi.) Şimdi yine sıkıntılı bir dönem yaşanıyor Kırım'da.
Tapular ellerinden alınacak mı? Okullar kapanacak mı?Aileler dağılacak mı?Tekrar göçe zorlanacaklar mı?Kırım Türkleri bu sorularla meşgul.
Başbakan Erdoğan kısa süre önce Putin'le telefonda görüştüğünde, Ukrayna'nın toprak bütünlüğüne vurgu yapmış, Putin de aynı görüşte olduğunu belirtmişti. Herhalde 'Bütünüyle yutacağız' demek istedi.
Kırım'ın bizim için ne kadar önemli olduğunu anlamak için Kırım Tatarı olmak gerekmiyor. Akmescit, Bahçesaray, Akyar- Sivastopol, Yalta, Gözleve, Dervişler Tekkesi, Cuma Camii gibi isimleri hatırlamak ve bir türkü duymak yeter...
En meşhur Kırım türküsü, 'Ey, Güzel Kırım'. Fatma Halilova tarafından yazıldı, Şukri Osmanov tarafından bestelendi:
Aluştadan esken yeller yüzüme vurdu Balalıktan ösken evge köz yaşım düştüMen bu yerde yaşalmadım, yaşlığıma toyalmadım Vatanıma hasret kaldım ey güzel Kırım
Bahçelerin meyvaları bal ile şerbet Sularını içe içe toyalmadım menMen bu yerde yaşalmadım, yaşlığıma toyalmadım Vatanıma hasret kaldım ey güzel Kırım
Bala çağa vatanım dep köz yaşın döker Kartlarımız emenç yayıp dualar ederMen bu yerde yaşalmadım, yaşlığıma toyalmadım Vatanıma hasret kaldım ey güzel Kırım'
Yıllar içinde Rus nüfus Kırım'da çoğunluğa sahip oldu. Kırım Türklerinin büyük kısmı gittikleri yerlerden yurtlarına dönemedi. Bu sebeple Kırım'ı zaten Ruslar yönetiyordu. Şimdi uyduruk bir oylama ile Rusya'ya bağlandı. Kırım Türkleri, dünyada bir ilki gerçekleştirmişlerdi.

Mustafa Cemiloğlu'na selâm olsun; bir tek yasa dışı olay çıkarmadan, şiddete bulaşmadan haklarını savundular. Kırım Türkleri Derneği Başkanı Celal İçten, çok çarpıcı açıklamalar yapıyor:
'50 sene Sovyetler Birliği ile mücadele ettik. 50 sene de Rusya ile mücadele ederiz.' AB uyusun, ABD uyusun, özgürlük ve haklardan bahsedenler uyusun... Kırım Türkleri daha önce olduğu gibi yine şiddetten uzak kalarak, haklarını savunmaya devam edecek.


Kırım nasıl Osmanlı toprağı oldu, sonra nasıl kaybedildi? Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
VIII. asırdan beri Hazar, Kuman ve Moğol hâkimiyetinde yaşamış bir Türk yurdu olan bugünki Güney Ukrayna, Cengiz Han'ın oğlu Cuci'nin payına düşmüştü. Burada kurulan Altınordu Devleti'nin Emir Timur tarafından yıkılması üzerine, taht kavgalarına karışan prens ve beylerin sığınağı Kırım yarımadası olmuştur. 
XIII. asırda Müslümanlığın girdiği yarımadanın sâkinleri, Türk ırkının Kıpçak kolundan Tatarlardır. Cuci soyundan Hacı Giray, 1441'de Kırım'a gelerek bir hanlık kurdu. Kaybedilen Altınordu tahtını tekrar ele geçirmeyi ideal edindi. Ölünce oğulları birbirine düştü. İstanbul'un desteklediği Mengli Giray, han oldu; kızı Hafsa, geleceğin Yavuz Sultan Selim'i ile evlendi.
Altınordu toprakları birer birer Rusların eline düşünce; Kırım için İstanbul'a bağlanmaktan başka çare kalmamıştı. Sultan Fatih zamanındaki Kırım Hanı, Osmanlı Devleti'ni metbu tanıdı. Hanlığın statüsü, 1 Haziran 1475 tarihinde bir anlaşmayla tanzim olundu. Ülkede taht kavgaları son buldu. Osmanlı saray teşrifatı, bürokrasi gelenekleri, ilmiye ve kazâ teşkilâtı benimsendi. Göçebe hayat tedricen terk edildi.
Kırım'ın başında Cengiz Han soyundan eski Altınordu hânedanına mensup bir han bulunurdu. Hanlık ailesi erkeklerine giray denir. Han, önceleri mirza denilen Kırım asilzâdeleri ile seyyidlerin katıldığı bir meclis tarafından ittifakla ile seçilip, İstanbul tarafından tayin olunurdu. Kırım, ulus denilen beyliklere ayrılmıştı. Her ulusun başında bir mirza bulunurdu. Hanlık memurları ulus topraklarına müdahale edemezdi. Harb esnasında her mirza kendi askerleri ile hanlık ordusuna katılırdı.
XVII. asırdan itibaren hanların seçim, tayin ve azilleri İstanbul tarafından yapılmaya başlanmıştır. XVII. asır ortalarında Koçi Bey'in Tatar Hanları hakkında padişaha verdiği mütâlaa dikkat çekicidir: “Han ölüp yeri boşalınca, mübarek katınıza hangisi önce yüz sürerse o han yapılır. Pek lüzum olmadıkça bunları değiştirmemek lâzımdır. Kırım, beter ve yaban memlekettir. Urus, Moskof ve Leh komşudur. Kâfir ağzıdır. Serhad beklerler. Başka ellerinden iş gelmez. Bazen zararları da görülür. Lütuf buyurmalıdır.” Hutbede padişahtan sonra hanın adı zikredilir ve nâmına sikke kesilirdi. Divanları ve maiyeti vardır. Başka ülkelerle elçi teâti edebilir. Protokolde sadrâzam ile eşit seviyededir. Kırım Hanı Gâzi Giray, çok kudretli bir şairdi.
Osmanlı, Almanya ve Rusya devletleri arasında denge unsuru olan Lehistan'ın Ruslar tarafından işgali üzerine 1768'de çıkan savaşta, Osmanlı orduları yenilince, Rusya istediği fırsatı yakalamış oldu ve 1771'de Kırım'a girdi. Rusların, istiklâl vaadine kanan Kırımlı prens ve asilzâdeler, karşı koymamayı kararlaştırdılar. Hanın Ortaçağ düzenindeki atlı ordusu ve Osmanlı birlikleri yetişmeden, Kırım'ı teslim ettiler. Bu, Rusya'nın ilk zaferidir.
1774'de imzalanan Küçük Kaynarca Anlaşması ile Kırım müstakil oldu. Ancak dinî bakımdan İstanbul'daki halifeye bağlı kalacaktı. Seçilen hanın ismi, usulen İstanbul'a bildirilecek; tayini güya padişah yapacaktı. Ayrıca Kırım'daki kadı, müftü, imam ve vakıfları İstanbul tayin ve kontrol edecekti. Osmanlıların, padişahın dünya müslümanlarının ruhanî lideri olduğu yönündeki iddiaya Rusları inandırması, Kırımla irtibatı devam ettirmek ve belki birgün tekrar ele geçirmek içindi. Kırım'dan başka kaybedilen bir yer olmamasına rağmen, Osmanlı tarihinin en feci anlaşmalarından biri sayılır. İlk defa ahalisinin tamamı müslüman olan eski bir İslâm toprağı elden çıkıyordu. Osmanlı Devleti, büyük devletler arasındaki yerini Rusya'ya vererek 4. sıraya düştü.
Sürgünün 70. yıl Dönümünde Bir İşgalin Ortasında Kırım Türkleri Ceran Kenar Kırım Tatarları vatanlarından kendilerini koparan büyük sürgünün 70. yılında,  kadim korkularını ve endişelerini yeniden canlandıran bir ortamda  buldular kendilerini. Rusya'nın Kırım'ı işgali ile kapanmayan yaralar tekrar açıldı. Acıyla dolu ve Rusya'dan gelen zulümle dolu tarihlerinin  tekerrür edebileceğine dair korkular işgal ile ayyuka çıktı.
Öncelikle,  kendisi de aslen Kırımlı olan usta tarihçi Halil İnalcık'ın uyarısı ile  başlamakta fayda var. Kırım Tatarı ifadesi yerine Kıpçak Türkü terimi  kullanılmalıdır diyor İnalcık. İnalcık'ın ifadesi ile;

“Tatar ismi  Moğolcadır. Doğu Avrupa'ya 1240'larda gelen Moğol ordularında Tatarlar  vardı. Buradaki Kırım Hanlığını Osmanlı aldıktan sonra, diğer bölgeler  Altınordu Moğol Hanlığına tabiydiler. Moğol devletinin tebaası olarak  bunlara Tatar denildi. Tatar yanlış bir terimdir, asıl söylenmesi  gereken Kıpçak Türkü'dür. Kıpçak Türkü'nün lügati neşredilmiştir, Kıpçak  lehçesi vardır. Tatarlık iddiasında bulunmak Moğolluk iddiasında  bulunmaktır. Rusya bunu bildiği için kendi nüfuzunu kurmak istediği  bütün Türk illerinde Tatar unvanını kullanır. Bugün Azerilere bile Tatar der, oysa ki Azeriler Anadolu Türkü'dür." 

Osmanlı, Kırım Hanlığı'nı 1475'te Fatih Sultan Mehmet döneminde fethetti ve Küçük  Kaynarca Anlaşması ile kaybetti. Bu anlaşma ile Kırım önce bağımsız hale  geldi, 1783'te ise Rus işgaline uğradı. Kırım'daki Kıpçak Türkleri'ni  hedef alan nüfus politikaları da bu dönemde başladı. Dilleri yasaklandı,  entelektüelleri hapse atıldı. Baskılar Sovyetler döneminde de devam  etti. 1928-1939 yılları arasında 35.000 Kırım Türkü'nün ya hapse  atıldığı, ya da sürüldüğü belirtiliyor.
Ancak Kırım Türkleri  için en büyük felaket Stalin döneminde yaşanacaktı. İkinci Dünya Savaşı  sırasında, Stalin bir gecede 200.000'in üstünde Kırım Türkü'nü, Naziler ile iş birliği yaptıkları gerekçesi ile sürdü. Eşyalarını toplamaları  için 30 dakika verildi. Kırım Türkleri hayvan vagonları ile Orta Asya ve  Urallar'a sürüldü. Yolda 80.000 kişinin öldüğü belirtiliyor. Bu sürgün  yaşanırken, ailelerinin ne yaşadığından habersiz Kırım Türkleri’nden  bazıları Kızıl Ordu bünyesinde Naziler'e karşı savaşmaya devam ediyordu.  Sürüldükleri yerlerde Gulag'larda zorla çalıştırıldılar. Gorbaçov'un  “perestroyka” açılımına kadar Kırım Türkleri’nin, Kırım sınırlarına  girmesi bile yasaklandı. Bu etnik temizlik politikası sonucunda Kırım'ın  demografisi -dönüşümü olmayacak şekilde- değişti ve Kırım  “Ruslaştırıldı.”
1989 yılından itibaren sürgün mağduru Kırım  Türkleri Kırım'a dönmeye başladı. 1989 yılında 38.000 olan nüfus, bu  geri dönüş hamlesi ile bugün 270.000'e ulaşmış durumda. Toplam Kırım  nüfusunun %12'sine tekabül ediyor bu rakam. Rusya'nın Kırım işgali ile  başlayan süreçte yaşadıkları trajediler sebebiyle, Ukrayna'nın bağımsız olmasından sonra, Ukrayna'daki Rusya karşıtı siyasi gruplar ile hareket  ettiler. 
Kırım Türkleri'ni temsil eden Kırım Tatar Milli Meclisi,  Ukrayna'nın bağımsızlığından beri Rusya yanlısı gruplar tarafından idare  edilen Kırım Özerk Cumhuriyeti içinde muhalif bir grup oldu. Kırım Türkleri'nin siyasi pozisyon açısından epey konsolide olduklarını söylemek mümkün. Sovyet döneminden beri başlayan Kırım Türkleri’ni bölme  ve Sovyet yanlısı bir oluşum çıkarma girişimleri oldu. Bu teşebbüsler  Boris Yeltsin ile de devam etti. Kırım Türkleri’ne milli özerklik  verilmesi karşılığında, Rusya'nın Kırım'ı kontrol etmesini  desteklemeleri istendi. Ancak Kırım Türkleri bu teklifleri kabul etmedi  ve Kırım'ın Ukrayna sınırlarında kalması gerektiği yönündeki görüşlerini değiştirmedi.
Rusya'nın Kırım işgaline karşı en net tepkiyi Kırım Türkleri’nin verdiğini görmek mümkün. Bu tepkilerinde hiç haksız  sayılmazlar. Sadece tarihten gelen nedenlerden değil, mevcut Rus  politikası da Kırım Türkleri’ne bir güvence vermiyor. Putin'in Rusya'da  yaşayan Müslüman nüfusa karşı politikası Sovyetlerden pek de farklı  değil. Gittikçe merkezîleşme politikalarının arttığını ve azınlıklara  karşı anti-demokratik uygulamaların arttığını görmek mümkün Putin  Rusya'sında. Ural bölgesine sürülmüş olan ve hâlâ orda yaşayan Kırım  Türkleri’nin dillerini kullanmasına karşı ciddi bir baskı var. Ve  elbette Kırım Türkleri bu gelişmeleri yakından takip ediyor.
Rusya  işgalinden sonra, Kırım Türkleri’nin evlerinin kapıları, dün itibari  ile kırmızı çarpı işaretleri ile boyanmaya başladı.  Evi  işaretlenenlerden biri olan Rüstem Kadirov, bu gelişmeyi polise  bildirdiklerini ancak polisin bir işlemde bulunmadığını belirtiyor ve  ekliyor: “Putin'i burada istemediğimiz için bizi cezalandırmak  istiyorlar.” Kırım Türkleri'ne ait arabaların ve bir otelin de ateşe verildiği belirtiliyor.
Kırım Türkleri hep sivil muhalefet ve  pasif direniş gösterdi bugüne kadar. Kırım Tatar Milli Meclisi eski  başkanı Mustafa Kırımoğlu (Cemilev) Kırım Tatarlarının barışçı mücadelesine katkısı sebebi ile Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Nansen Mülteci Ödülü'ne layık  görüldü. Ancak Kırımoğlu, eğer Kırım Türkleri’ni koruyacak diplomatik  tedbirler alınmaz ise, öz savunma grupları kuracaklarını belirtiyor. Kırım Türkleri Birleşmiş Milletler Barış Gücü'nün Kırım'a  sevk edilmesini talep ediyor. Ancak bu taleplerinin gerçekleşme ihtimali  çok düşük.
Pazar günü gerçekleşecek referandumu ise boykot  etmeleri bekleniyor Kırım Türkleri’nin. Referandum sonrasında Kırım'ın  Rusya'ya bağlanmasına ise kesin gözüyle bakılıyor. Kırım Türkleri korku ve endişe ile yeni bir döneme hazırlanıyor...
Kırım Neyimiz Olur? Ayhan Demir Kırım üzerine kelam etmeden, bu beldeye yazılmış, Ey Güzel Kırım isimli halk türküsünün kollarına kendimizi bırakalım: 
 “Bala çağa vatanım dep köz yaşın döker
Kartlarımız emenç yayıp dualar eder
Men bu yerde yaşalmadım yaşlığıma toyalmadım  
Vatanıma hasret kaldım ey güzel Kırım.
”Bu mısraların ardından nasıl devam edilebilir? Hiç bilemiyorum ama deneyelim. Ukrayna’da aylardır süregelen krizin, Kiev’den sonra, yeni merkez üssü Kırım Özerk Cumhuriyeti. Rusya’nın Kırım’a asker çıkarmasıyla, zirve noktasına ulaşan krizin ne anlama geldiğini anlamak adına biraz geçmişe gitmekte fayda var.Oğuz boyları ve Altınordu Devleti’nin bakiyesi sayılan Kırım, Osmanlı toprağı olmadan çok önce İslam olmuş bir beldeydi. 1475’de Osmanlı hakimiyetine giren Kırım, 1774’te imzalanan Küçük Kaynarca Anlaşması’yla bağımsız bir statüye sokuldu. Çok geçmeden, 1783’te, Rus işgaline uğradı. Nihayetinde Osmanlı Devleti, Kırım Senedi denilen üç maddelik anlaşmaya imzalayarak, 8 Ocak 1874’te yarımadadaki Rus hakimiyetini tanımak zorunda kaldı.Kırım’ın kaybı, Avrupa’daki diğer toprak kayıplarına nazaran, daha derin anlamlar taşıyordu. Her şeyden önce zaten İslam beldesi olan bir toprağın elden çıkması anlamında bir ilk oldu. Osmanlı yönetimi ve hatta onun bakiyesi olan Türkiye Cumhuriyeti, Kırım’ın kaybedilmesini hiçbir zaman kabullenemedi. Bu sebepledir ki, Kırım, elden çıkalı neredeyse iki buçuk asır olmasına rağmen, Türkiye gündeminden hiç çıkmadı. Her şeyden önce Rusların Kırım’ı işgali sonrasında yaşanan büyük göçler buna imkan vermedi. Sadece on altı yılda, 1784’den 1800’e kadar, yarım milyon Müslüman vatanını terk etmek zorunda bırakıldı. Sonraki yarım asırda 200 bin ve 1860 sonrasında 230 bin insan sürgün edildi.Kırım Türklerinin cefası bununla kalmadı. Stalin rejimi, 18 Mayıs 1944’de başlayan sürgünlerde, 193 bin 865 Kırım Türkü’nü ‘Nazilerle işbirliği yaptıkları gerekçesiyle’ öz vatanlarından uzaklaştırdı. Sürgünün asıl amacı, Türkiye sınırına yakın bölgeyi Müslüman unsurlardan temizlemekti. Kırım’dan sürülen Tatar Türklerinin yerine, Rusların yerleştirilmesi de aynı amaca hizmet etmekteydi. Sürgüne gönderilen Müslümanlar, hayvan taşınan tren vagonlarıyla taşındılar. Birçok Müslüman açlık ve hastalıklar sebebiyle, yolculuk esnasında vefat etti. Ölenler trenden atılarak, yola devam edildi. Sürgüne gönderilen Müslümanların yüzde 46’sı öldü(rüldü).Yaşanan acıları daha iyi anlamak adına, sözü Biz Kırım’dan Çıkanda isimli Kırım türküsüne bırakalım: “Biz Kırım’dan çıkanda
Kar yağmadı kan aktı
Anam babam kız kardaşlarım
Kozleri dolu yaş kaldı
Kokten uçkan uçaklarının
Kanetlerini kim yazgan
Şu Kırım’da ölgenca cigitlerinin
Cenazelerini kim kılgan
Kaçaredim men Akyar’dan
Karadeniz bolmasa
Asaredim öz özümnü
Annem babam bolmasa.
”Kırım Tatarları, Stalin sonrasında yönetimi devralan, Kruşçev döneminde de öz vatanlarına dönemediler. Sürgünden dönüşler ancak 1989’da Sovyetler Birliği’nin çözülmesiyle başlayabildi. Sahip olduklarını yok pahasına elden çıkaran Kırım Türkleri, geri döndüklerinde artık Rusya’ya bağlı Kırım yoktu. Onun yerini Ukrayna almıştı. Zaten hiçbir zaman bıraktıkları evleri ve toprakları da tam anlamıyla geri alamadılar. 1991’den beri Kırım’a dönen Türk sayısı yaklaşık 300 bin. Bu sayı, nüfusun yaklaşık yüzde 13’üne tekabül ediyor. Buna karşılık orada yüzde 60 oranında bir Rus nüfus var.Bütün bunlar yaşanırken Türkiye, “Yurtta sulh, cihanda sulh” gerekçesiyle, Türk ve İslam dünyasında olan biteni görmezden geldi. Kırım da, bu yaklaşımdan payına düşeni fazlasıyla aldı. Türkiye, 1991’de Gürcistan ile Abhazya arasında ve sonrasında yine Gürcistan ile Güney Osetya Özerk Bölgesi’nde olduğu gibi, Rusların bölgesel oyunlarına seyirci kalmakla yetinmemeli. Çünkü bölgedeki her türlü gelişme, iki ateş arasında kalan, Kırım Türklerini fazlasıyla etkileyecek. Ne yazık ki, Türkiye’nin o bölgede somut ve planlı bir çalışması yok. Sadece o bölgedeki oluşumlara destek veriliyor. Türkiye, keşke Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, Rıfat Çubarov gibi isimlere desteğini daha da artırabilse… Son olarak, hâlâ aklında “Türkiye’nin Kırım’da ne işi var” ya da “Kırım bizim neyimiz olur” şeklinde sorular olan varsa, yeniden Cumhurbaşkanlığı forsunu işaret edelim. Emin olun, o forstaki yıldızlar, daha havalı görünsün diye orada yer almıyor.
Kırım, Yüreğimizdeki Sızı Rahim Er Batı, Suriye'den sonra Ukrayna'da da zorda. Suriye'de kaybettiği gibi Ukrayna ve ırım'da da kaybedeceğe benzemekte. Bir tarafta turuncudan mora renk renk devrimler getiremedi, bir tarafta Arap Baharı estiremedi. Onların yerini kan, ölüm ve gözyaşı aldı...Kırım, II. Dünya Harbi'ndeki gibi iki tehdit arasında. Nasıl ki Şam, Şanlıurfa kadar bizi 
ilgilendiriyorsa; Kırım da Kırıkkale kadar ilgilendirir. Bir başka ifadeyle büyüyerek  layık olduğu mevkiî tekrar alma yolundaki Türkiye, güneyden Suriye, içerden aldatılmışlıkla kuşatıldığı gibi bugün bir de Kırım'la kuşatılmaktadır.
Kırım, 1475'te Fatih'in iradesiyle Gedik Ahmed Paşa tarafından fethedildi. 1736'da yarımadaya giren Rus ordusu, Bahçesaray ve Akmescid'i kütüphanelere varıncaya kadar yaktı. 
Sonraki hamle ise bugünle benzerlik taşımakta; 1774 Küçük Kaynarca Andlaşmasıyla Türkiye, Kırım'ın istiklaliyle tarafsızlığını tanımaya mecbur kaldı. Çarlık, kurnaz bir şekilde, neticeye yaklaşıyordu, 1783'te Kırım Hanlığı'nı ilhak etti. Bu topraklar, 1853-56 arası Avrupa-Osmanlı ittifakının Rusya'ya karşı yaptığı Kırım Muharebesi'ne sahne oldu.1917'de Rusya'da komünist İhtilal patlak verince Kırım, bağımsızlığını ilan etti. Fakat  yeni rejim, vaziyete hakim olunca kısa süreli istiklal, 1920'de bitti. Stalin 1944'te Almanlara destek oldukları bahanesiyle bütün Kırımlıları yurtlarından kazıyarak hayvan vagonlarıyla önce Sibirya'ya sonra Asya bozkırlarına sürdü. 1991'de SSCB'nin çökmesi üzerine Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu liderliğinde vatanlarına dönmeye başladılar. Ama heyhat ki Kırım, Ukrayna'nın bir parçası olmuş, evlerine-ocaklarına Ruslar, Ukraynalılar vs. iskân edilmiş, mülkleri el değiştirmişti.
Kırım'ın bugünkü nüfusu 2 milyondan azdır. Nüfusun yüzde 50'den fazlası Rus, bunun yarısı kadarı Ukraynalı, yüzde 15 kadarı da Tatar'dır. Merkezi Bahçesaray olan Kırım, Ukrayna'ya bağlı muhtar bir cumhuriyettir. Tatarlar ise bir Milli Meclise sahiptir.
Yeni Dünya Düzeni, Turuncu Devrimler, AB'nin Karadeniz'e inme politikaları gibi sebeplerle Ukrayna son birkaç yıldır karıştırılıp duruldu. Sonunda halk ayaklandı, seçilmiş devlet başkanı Viktor Yanukoviç Moskova'ya kaçtı. Garip olan şu ki, hem Moskova ve hem Washington, Yanukoviç'i meşru başkan saymaktalar. Ukrayna ise  geçici sıfatını da taşısa yeni idareciler seçmiş durumda. Bu arada en tehlikeli gelişme Kırımda oldu. 
Kargaşa sonrası Kırım başbakanı  olan Serhi Aksyonov, Putin'den yardım istedi. Rusya, soydaşlarını koruma gerekçesiyle aslında sıcak denizler kapısı gördüğü Kırım yarımadasını bir kere daha işgal etmekte. Böylece Rusya tertip bir talep üzerine Kırım'a girmiş oldu. Osmanlı'nın "moskof" dediği Rus, olanca iştahasıyla tarihî rollerini tekrar oynuyor. 1991'de Abhazya'yı Gürcistan'dan kopardığı gibi 2008'de Güney Osetya Bölgesini de Gürcistan'dan ayırtarak tanıyıp kendisine bağlamıştı.
Kırım, İstanbul Türkçesiyle konuşup-yazan soydaşlarımız Müslüman Tatar-Türklerinin öz vatanıdır. Ukrayna parçalanma, Kırım Rus "Çarlığı"na yamanma eşiğindeyken Ankara, dikkatle yakın takip siyaset gütmelidir. Kırımlı kardeşlerimiz ise kim kaybederse etsin, 30 
Mart referandumundan ne çıkarsa çıksın kendileri kazanacak şekilde olgun bir strateji gütmeliler. 
Ay olaydı, olaydıYollar açık olaydı.Kanatlanıp hor halkım,Vatanına konaydı
Ukrayna Bizim İçin Neden Önemli? Mehmet Koçak Ukrayna’daki bu gelişmeler bizi de yakinen ilgilendiriyor. Çünkü; Kırım Yarımadası Ukrayna sınırları içindedir ve burada Tatar Türkleri kardeşlerimiz yaşamaktadır. 26 Aralık1917 tarihinde Kırım Tatar Türkleri Milli Kurultayı’nın ilan ettiği cumhuriyet, Rusların işgali sonrası yok sayıldı ve Kırım Yarımadası 23 Şubat1918 tarihinden sonra Ukrayna sınırları içerisinde yer almaktadır. 

Halen Özerk bir Cumhuriyet olan Kırım, aslında Tarat Türklerinin ana vatanı olmakla birlikte Sovyetler Birliği döneminde Tatar Türk toplumunun sürgünü ve Rusların bölgeye yerleştirilmesi sonucu çoğunluk Rusların eline geçmiştir.  
Ruslar ve Rus yanlısı Ukraynalılar Kırım’ın Ukrayna’dan Bağımsızlık ilan ederek Rusya’ya bağlanmasını istiyor. Sovyetler Birliği döneminde Tatar Türk toplumunun sürgünü ve Rusların bölgeye yerleştirilmesi sonucu çoğunluk Rusların eline geçmiş oldu..   Bizler Kırım’ın Ruslaştırılmasına karşıyız. Bağımsız ve demokratik bir Ukrayna’ya bağlı bir özerk bölge olarak kalmasını istiyoruz.  
Rus kontrolünde bir Ukrayna yerine AB üyesi bağımsız demokratik bir Ukrayna’yı Kırım Tatar Türk Topluluğu ve Kırım’ın siyasi geleceği için hem önemsenmeli hem de desteklemeli. Uluslararası dengeler, Kırım üzerindeki haklarımız ile soydaşlarımız olan Kırım Tatar Türkleri’nin hak ve hukuklarının korunması için bu bir zorunluluktur.Bu konuda Türk hükümeti uluslararası toplum nezdinde geç kalmadan Kırım için gerekli girişimleri başlatmalıdır. İhmal veya geç kalınması Allah korusun telafisi mümkün olmayan acı sonuçlar doğurabilir…


Gence'deki Sürpriz Yıldıray Oğur On yedi yaşındaki oğlunuz kalbinden rahatsızlanmış hastanede yatıyor. Nereye gidersiniz? Hastaneye mi yoksa Orta Afrika Cumhuriyeti’ndeki katliamları konuşmak üzere daha önce söz verdiğiniz binlerce km ötedeki zirveye mi?
Siz sorunun cevabını düşünürken önce Gence’ye uğrayalım. Azerbaycan’ın ikinci büyük şehri ve ilk başkentine. Mehmet Emin Resulzade’nin liderliğinde 1918-1920 arası kısa ömürlü ilk bağımsız Azerbaycan’ın başkenti burası. 12. yüzyılda yaşamış şair Nizami’nin memleketi.
Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun son anda Zagrep ve Bükreş durakları programdan çıkmasa Balkanlar, Kafkasya, Arabistan’ı kapsayan iki günlük küçük dünya turunun ilk durağı olan tarihî şehir Türkiye, Gürcistan ve Azerbaycan arasındaki üçlü temas grubunun toplantısına ev sahipliği yaptı.
Üçlü toplantının en ilginç detayı  2014’te bitecek Bakü-Tiflis-Kars demiryolu hattını Afganistan’dan çekilecek NATO güçlerinin de kullanacak olması. Bu demiryolu hattıyla Pekin’den Londra’ya kadar uzanan demirden bir İpek Yolu ortaya çıkacak.  Bölgeye ağır bir yük olmuş ABD ordusunun ağır yükleri de bu yol üzerinden çekilecek. Hâlihazırda Afganistan’daki Alman birlikleri Trabzon havalimanı üzerinden evlerine dönüyor. Türkiye bir taraftan bir hayra vesile olurken, bu transit geçiş 7 milyar dolara yakın da gelir bırakacak.
Gence’deki esas sürprizin adresi ise Bakan Davutoğlu’nun ziyaret ettiği Fuzuli Bey’in eviydi. 90 yıl bir tavan arasında beklemiş bir sürpriz bu. Enver Paşa’nın Kafkas İslam Orduları komutanı olarak destek için Azerbaycan’a gönderdiği küçük kardeşi Nuri Paşa Azerbaycan tarihinin kahramanlarından biri. 1918’de ordusuyla Bakü’yü 37 yaşında işgalden kurtaran Nuri Paşa, Gence’de Fuzuli Bey’in babası Ali Bey’in halen oturdukları evinde kalmış. Giderken ona Kur'ana sarılı Kafkas İslam Ordusu’nun ay yıldızlı bayrağını bırakmış. 
Fuzuli Bey, evin tavan arasında tesadüfen bulduğu sancaktan geri kalan parçayı çerçeveletip evine asmış. Suyu Arayan Adamlardan kalan baba yadigârı bayrak parçasını Davutoğlu’na gösteren Fuzuli Bey’in Azeri şivesiyle anlattığı hikâyelere gülüp, eşi hanımefendinin yaptığı Azeri usulü ev baklavalarımızı yiyoruz, biraz Türk dizilerinden bahsediyoruz...
Kırım Türklerinin Sürgününden Hazin Bir Hatıra "Emel Dergisi'nden 1928 yılında Kırım’ın Yalıboyu'ndaki güzel Simeiz’de doğdum. Sürgün edildiğimizde 15 yaşındaydım. O günler, birinci gününden son gününe kadar, hep aklımda. Nasıl unutulur ki o günler? İstesem de unutamıyorum.Sürgünden bir gün önce her şey sakindi. Pek çok evde olduğu gibi bizim evde de cepheden gelen izinli Rus askerleri yaşardı. 17 Mayıs 1944 günü evimizde büyük bir temizlik yapmaya başladık. Her şeyi yıkıyor, siliyor süpürüyorduk. Bizim bu çalışmalarımızı gören Rus askerleri “Niçin yapıyorsunuz böyle bir şeyi? Ne gerek var? Ya birden buradan çıkarılırsanız boşuna yapmış olmayacak mısınız?” dediklerinde, ben “Ömrümde bir yere gitmedim. Babaannem de hayatında hiç tren görmedi. Bir kere bile seyahat etmedi. Niye gidelim ki durup dururken?” diye onlara soruyla cevap veriyordum başka bir şey söylemediler, sürüleceğimize dair bir tek kelime etmediler.18 Mayıs sabaha karşı saat dört veya beş civarıydı. Askerler geldi evimize:-  “Çıkın, çabuk, çıkın!”-  “Niçin? Ne oldu? Nereye?”-  “Çıkın Çabuk hazırlanın! Yolcusunuz!”-  “Ne yolcusu? Niçin?”-  “Hainsiniz siz! Sovyet Hükûmeti’nin kararı bu! Çabuk, sallanmayın! Çabuk çıkın!”Şaşkındık. Sersem gibiydik. Büyük bir kaos yaşanıyordu. Evde beş kişiydik. Teyzem avluda ağlıyor:-   “Bizleri öldürecekler! Kefenlerinizi alın! Bizleri öldürecekler! Kefenlerinizi alın!”diye bağırıyordu. O gün, hatırımdadır, çok tuhaf bir olay da olmuştu. O gün bir fırtına vardı Simeiz’de. Rüzgâr uğulduyor, ağaçları sarsıyor, kimi ağaçların dalları kopuyordu. Rüzgârın, ağaçların uğultularına, köpeklerin acı acı havlamaları ulumaları (Arife hanım da ağlıyordu. Nasıl ağlamasın ki?) ineklerin böğürmeleri ve bizlerin feryatları karışıyordu. O günün sesleri… Tarifsizdi o günün feryadları… Korkunçtu… Ardından dolu yağdı, iri iri dolulardı. Biz ağlamadık yalnızca. Sanki, bizimle beraber gök ağladı, hayvanlarımız ağladı. Ağaçlarımız ağladı.Ölenleri Gömemedik
Bizleri Akmescit’e getirip hayvan vagonlarına doldurdular. 28 gün yol gittik. Bütün yol boyunca bir kere yemek verdiler, Sarıtav (Saratov)’da. Bazılarımız yanına yiyecek bir şeyler alabilmişti. Bazılarının unu vardı, pişirip bize de verirlerdi. Vagonumuz o kadar doluydu, o kadar sıkışıktı ki ayaklarımı uzatamıyordum. Vagonumuzda ölenleri yol kenarına bırakıp gittik, gömemedik. Semerkand’a getirdiler, stadyuma topladılar. Yanımıza alabildiğimiz eşyaları, bohçacıklarımızı bir kenara topladılar. Bizleri tüfeklerle ite kalka hamama götürdüler. Anlatılır gibi şeyler değildi. Bizleri dipçikliyor, küfürler ediyor ve üzerimize ilaçlı kaynar su atıyorlardı. Kaynar suya dayanamayıp ölenler oldu. Kaynar sular… (Yanaklarından akan ince ince yaşlar sel oldu burada Arife Hanım’ın. Bir süre hıçkırıklardan dolayı konuşamadı.)Hamamdan sonra yine stadyuma getirdiler bizleri. Biz dönene kadar bohçalarımız, eşyalarımız karıştırılmış, işe yarayacaklar yağmalanmıştı. Eşek arabalarına koyup köylere dağıttılar. At ahırlarında yattık. Ne yorganımız, ne döşeğimiz vardı. Günlerce, haftalarca yerde, yattık. Oradaki ağır şartlarda, pek çok insanımız hastalandı, pek çoğu öldü. Yeterli yiyecek verilmezdi. Ağır işlerde çalıştırılırdık. Yaşlı kadınlarımız, hep Kırım hasretini anlatırdı; pek çoğu son günlerini yaşarken, son nefeslerini vermeden, bir yudum dahi olsa Kırım’ın suyunu içmek isterlerdi. Bur yudum, bir yudumcuk Kırım suyu olsa, içsem, rahat ölebilirdim, derlerdi.Çakallar Yedi
Bir gün bir kadıncağızla oğlunu çakallar yemiş. Aç çakallar. Oğlancağızı ayakkabılarından tanıyabildik. Bu olaydan üç gün sonra cepheden babası geldi. Selâm verdi. (Burada Arife hanım yine kendini tutamadı, hıçkırıklara boğuldu.) Askerden gelen bu yiğit selâm verdikten sonra:- “Cemaat” dedi,- “Benim karım Arife, oğlum Server’i görenleriniz tanıyanlarınız var mı? Fotisalalı idiler? Kim biliyor?”Hiç kimse bir şey diyemedi, hiç kimse sesini çıkaramadı. Nasıl densin çakallar yedi diye.Sonra bir kadıncağız, yaşlı bir kadıncağız:-  “A balam!... Allah….. Allah sana sabırlar versin! Yazımız böyle imiş… Allah rahmet eylesin!.....”dedi ve anlattı. O, cepheden gelen yiğit adam, gözlerimizin önünde kendini yere atıp öyle bir ağladı, öyle bir dövündü, öyle bir yerleri tırmaladı ki dayanılır şey değildi. Sonra adamı, o yiğidi kaldırdılar yerden, su verdiler, biraz olsun teskin etmeye çalıştılar. Adamcağız yerden kalktığında saçları bembeyaz olmuş, çökmüş, bir anda ihtiyarlamıştı.Şimdi düşünüyorum, yaşadığımız bu facialara, dehşetli günlere rağmen nasıl sağ kalabildik, nasıl olup da Vatanımız Kırım’a dönebildik diye? Bunun bir tek açıklaması var o da birlik. İsmail Bey Gaspıralı’nın bize miras bıraktığı birlik. Biz birbirimizi koruyarak, birbirimizle dayanışarak, ekmeğimizi paylaşarak, birlikte mücadele ederek bugünlere gelebildik.Allah’a şükür her şeye rağmen dimdik ayakta kaldık. Millet olarak yok olmadık. Şimdi de halimiz ağır. Ama birlik beraberlik içerisinde bu günleri de geçeriz inşallah.
Revan, Erivan, Yerivan: Türk Yurdu idi Bir Zaman Asım Yenihaber Erivan bize çok uzak, Yerivan daha da uzak! Revan ise çok yakın. Erzurum gibi Kars gibi... İşte bir Erzurum türküsü:
O Revan’ın ak yokuşuOraya gider değilem!
Ya Topkapı Sarayı’ndaki o zarif köşk? “Revan köşkü”...
Saray’ın 4. Avlusundaki bu köşk, 4. Murad’ın Revan zaferinin hatırasına yapılmıştır. Mimar Kasım Ağa’nın yaklaşık 4 asır önce yaptığı köşk, çinileriyle, menkuş revzenleriyle (vitray), altın yaldızlı kubbesiyle bir sanat harikasıdır. Osmanlı padişahlarının sarıkları burada muhafaza edildiğinden, “sarık odası” diye anılırmış.
Revan zaferi” denilince, hemen Ermenilere karşı kazanılmış bir zafer olduğu aklınızdan geçebilir. 
Osmanlı “Ermeni Devleti” ile savaşmadı. Ermenilerle de savaşmadı. Böyle bir devlet yoktu. O bölgede Ermenilerin esamisi okunmuyordu. Osmanlı’nın bölgedeki rakibi Safevî İran’dı. 
Tarihler 4. Murad’ın Revan seferine, Irak için, Bağdat için çıktığını yazarlar. Nitekim, Revan seferi yetmemiş, bir de “Bağdat seferi” yapılmıştır. Ve bu sefer meşhur Kasr-ı Şirin Andlaşmasına giden yolu açmıştır. Hani İran’la değişmeyen sınırımızın çizildiği  anlaşma. Erzurumlu, Karslı, Ardahanlı... Revan’a gider gelir. Bu türkünün mazmunu budur. Revandakiler de bu şehirlerimize veya Osmanlı şehirlerine kolaylıkla gider gelirler. 
O Revan’a ben işleremOraya gider değilem!
Revan iki Türk devleti arasında çekişme konusudur. Fakat kuzeyden Rusların sarkmaya başlaması durumu değiştirir. Osmanlılar Revan’ı Ruslara bırakmamak için müdahale ihtiyacını hisseder, 1730’lu yıllarda. Sonra müstakil hanlık olur. Komşu Gürcistan’ın tesiri artar. İran da Revan’la fazla ilgilenemez .1827’de Rusların eline geçer. Bir yıl sonra Türkmençay anlaşması ile bu tastik edilir. İşte bu tarihten sonra Revan’da Ermenilerin sözü edilmeye başlar. 
Ruslar burayı “Ermeni vilayeti” ilan eder/ettirilir. Rus siyaseti, İran’a ve Türkiye’ye karşı Ermeniler üzerinden yürütülür. (Daha sonra Batı siyasetinin Ortadoğu’da İsrail üzerinden yürütüldüğü gibi.) Türkiye’den ve İran’dan Ermeniler göç eder. Buna rağmen 1886’da Revan merkezinin yüzde 38’i Ermeni, yüzde 52’si Türk’dür. 1908’de de durum pek fazla değişmemiştir. 
1. Dünya Savaşı’nın sarsıntılarında doğu sınırlarımız yeniden çizildi. Büyük Ermenistan hayalini şark ordumuz yerle bir etti. 1921’de Türkiye Ermenistan sınırını tanıdı. O tarihten sonra, Revan’da Türk sayısı hızla azaldı. Bugün belki de hiç yok!
Şehirde 18. asırda 8 cami vardır... O koskoca tarihten iki cami kalmış bugüne: Gökmescid ve Serdar.
Artık Revan, Erivan’dır...Lâfı evirip çevirmeye gerek yok: Ermenistan görünüşte bağımsız, esasında Rusya Federasyonu’nun tâbisi bir devlet. İran ve Türkiye sınırlarında Rus askerlerinin bulunmasının sebebi bu!
Ermeni diasporası batıda; Avrupa ve Amerika’da. Ekonomik bir varlığı olmayan, dünyanın en fakir ülkeleri arasında yer alan Ermenistan’ı onların yardımları ayakta tutuyor. Güya böylece Batı ile de ilişkili oluyor. İkili himaye görüntüsü veriliyor. Ama Rusya güçlendikçe Ermenistan üzerindeki ağırlığı da artıyor. 
Dışişleri Bakanımız Ahmet Davudoğlu’nun ikili ilişkiler için değil, Karadeniz İşbirliği Teşkilatı için Ermenistan’a gitmesi bir sürü yoruma yol açtı. Sanki Türkiye Ermenistan ilişkileri düzelecekmiş gibi!
Bu mümkün değil!İki sebeple. Batılı kışkırtmacıların da tesiriyle Ermeni katliamı efsanesinin tanınması baskısı. Evet bir “tehcir” yani göçürme var! Fakat, savaş sırasında Rusya’ya destek olan unsurların göçürülmesinin acayip bir tarafı yok. Bu göçürme sırasında olanlar ise, bahsi diğer. Şunun hesabını çıkarmalıyız: Bölgede ne kadar müslüman katledildi, ne kadar Ermeni?Belki de müslüman kıyımı daha fazla. 
İkincisi: Karabağ meselesi. Sovyetler dağılırken Rus askerlerinin denetiminde Ermenilerin Azerbaycan’a ait toprakları soykırım uygulayarak ele geçirmesi...
Revan “Erivan” oldu. Şimdi birileri “Yerivan” imlası ile bize tarihi unutturmaya çalışıyorlar. Tarih tek taraflı değildir. Türkiye Ermeni tehcirini “soykırım” olarak tanır mı? Rusya işin içinde olmasa idi, batılı başkentler bunu çoktan başarırdı. Bu saatten sonra başarmaları ise imkânsız!O Revan’da bir kuyu varOraya gider değilem!
Korkuyu Bağrında Eriten Adam Hüseyin Öztürk Mustafa Kırımoğlu’nun hayatını okuyan herkesin yazının başlığına hak vereceğine inanıyorum.Kendisiyle yüz yüze ilk defa 2005 yılında karşılaştığımda biraz da yüksek sesle; “Bu mu efsane Kırımoğlu” demiştim ve etrafımdakilerden ve kendisinden utanmıştım.İkinci görüşmemiz de kasım ayı içerisinde olmuştu. Yetmiş yaşına basmıştı ve sevenleriyle doğum gününde buluşmuştu. Yüzlerce insanın doldurduğu salonun en kısa boylusu ve en zayıfı oydu. Yanımda oturan TİKA Ukrayna Koordinatörü Hacı Bayram Bolat, şaşkınlığımı görünce;-“Bu cüssede öyle bir yürek var ki, bir milletin özgürlüğünü elde etti” dedi.
Neyse Kırımoğlu’nun hayatında bir gün bile huzur olmayan safhasına geçelim.1962 yılında Taşkent Ziraat Mekanizasyon ve Sulama Enstitüsü’ne girdi demiştik.Komünist Parti ve Sovyet Devleti aleyhine propaganda yapmak ve yazdığı; ‘Kırım’da XIII-XVII. Yüzyıllarda Türk Medeniyeti’ adlı makalesini, enstitü talebeleri arasında dağıtmakla suçlanarak KGB’nin isteği üzerine okuldan atılır.Hemen ardından askere çağrılır. “Benim milletimi yok sayan, tanımayan bir devlete askerlik yapmam” diyerek Kızıl Ordu’da askerlik yapmayı reddedince tutuklanır ve 1,5 yıla mahkûm edilir.1968 yılında Sovyetler Birliği’nin Çekoslavakya’yı işgalini protesto eden Moskova’daki grup arasında o da vardır. Bunun üzerine Sovyet Devleti aleyhine faaliyette bulunmak, Kırım Tatarlarının uğradığı zulümleri mektuplar ve makaleler yazarak, Sovyetlerin millî siyasetini lekelemekle suçlanarak, 1969 yılında tekrar tutuklanır ve 3 yıl ceza verilir.1974 yılında üçüncü defa tutuklanır ve 1 yıl müddetle Sibirya’da ağır şartlı çalışma kampına sürgün edilir. Cezasının bitimine üç gün kala kamp arkadaşlarına ve akrabalarına yazdığı mektuplarla, Sovyetlere karşı propaganda yapmak suçlamasıyla hakkında yeni bir dava açılır. Bunun üzerine açlık grevine başlar. Açlık grevi 303 gün devam eder. Açlık grevi boyunca zorla ve darp altında yemek yedirilir.Ünlü fizikçi Andrey Saharov, General Piyotr Grigorenko gibi aklıselim sahibi kişiler ile insan hakları savunucuları, serbest bırakılması için BM’ye, İslam dünyasına, insan hakları kuruluşlarına müracaat ederler.Kırımoğlu’nun adı ve Kırım Tatarlarının meselesi, Türkiye başta olmak üzere dünyaya böylece daha geniş duyurulmuş olur. O yıllarda Türkiye’de Mustafa Cemiloğlu olarak tanınan Kırımoğlu’na yapılan zulme, Sovyet makamları aldırış etmez ve Sibirya’nın Omsk şehrinde yargılanarak 2,5 yıl ağır şartlı çalışma cezasına mahkûm edilir.Kırımoğlu’nun yargılaması dünya kamuoyuna karşı halka açık yapılır fakat salonu KGB ve İçişleri Bakanlığı mensupları doldurduğu için içeri sivil kimse giremez.Ölümü ensesinde hissederek çektiği cezası bitince Taşkent’e getirilir. Şehirden ayrılamayacağı gibi akşam 20.00 ila sabah 06.00 saatleri arasında evinden çıkması ve halkın toplu halde bulunduğu yerlere gidip gelmesi yasaklanır.Taşkent’te süren göz hapsini ihlal eder ve yeniden yargılanarak 4 yıl müddetle Yakutistan’daki Zıryanka kasabasına gönderilir. Sürgündeyken Kırım Tatar kızı Safinar hanımla evlenir. Cezası bitince Kırım’a döner ama üç gün sonra ailesiyle tekrar Özbekistan’a yollanır.1983 yılı Kasım ayında altıncı defa tutuklanır. Mahkeme sonucunda üç yıl ağır şartlı çalışma kampına derdest edilir. Suçlamalar yine aynıdır. Sovyetlerin iç ve dış siyasetine müdahale etmek ve Kızılordu’nun Afganistan’ı işgalini kınayan bildiri yayınlamak.Ayrıca 1983 yılında Krasnodar bölgesinde vefat eden babasının naaşını yasak olmasına rağmen Kırım’a defnetmek ister. Bu esnada polisle ve askerle çıkan çatışmalara liderlik etmekle suçlanır.Magadan şehri yakınlarındaki kampta ceza müddetinin tamamlanmasına az bir zaman kala aleyhine bir dava daha açılır. Yeniden yargılanır ve 1986 yılı sonunda üç yıl hapse mahkûm edilir. Yargılandığı haberinin duyulmasıyla, Türkiye’de ve ABD’de de serbest bırakılmasına yönelik kampanyalar başlatılır.Bu kampanyalar neticesinde İzlanda’nın Reykjavik şehrinde yapılan tarihi Gorbaçov-Reagan zirvesinde, Reagan’ın ön şart olarak aralarında Kırımoğlu’nun da bulunduğu hapisteki 5 insan hakları savunucusunun serbest bırakılmasını talep etmesi sonucunda şartlı olarak serbest bırakılır.Kırımoğlu serbest kalınca, hiç vakit kaybetmeden, Kırım Tatar Millî Hareketi’nin Teşebbüs grupları mensuplarıyla görüşerek harekete geçer. Arkadaşlarıyla birlikte, 1987 yılında Kızıl Meydan’da Sovyet tarihinde benzeri hiç görülmemiş Kırım Tatar gösterilerini organize eder ve Kırım Türklerinin Kırım’a dönmelerini sağlar.1989 yılı Mayıs ayında Taşkent’te toplanan Kırım Tatar Millî Hareketi Teşkilâtı başkanlığına seçilir. Bu teşkilâtın öncülüğünde 1991 yılında, SSCB coğrafyasında Kırım Tatarlarının yaşadığı her yerde yaptıkları seçimler sonucunda “II. Kırım Tatar Millî Kurultayı” 26 Haziran 1991’de Kırım’ın başkenti Akmescit’de (Simferepol) toplanır.Bu Kurultayın seçtiği ve Kırım Türklerini temsile yetkili en üst organ olan Kırım Tatar Millî Meclisi Başkanlığına seçilir. 29 Mart 1998 yılında yapılan seçimler ile Ukrayna Parlamentosu’nda Kırım Türklerini temsil eden milletvekili olur. Bundan sonra dünyanın pek çok kuruluşundan ödüller alır.Son olarak Kırım Tatar Milleti ve Kırım Tatar Milli Meclisi, Dünya Demokrasi Hareketinin “demokrasi ödülüne” layık görülür. Bu ödülü 2006 Nisan’ında Başbakanımız R. Tayyip Erdoğan’ın elinden İstanbul’da alır. Kırımoğlu ilerleyen yaşına rağmen hâlâ milleti için çalışmalarını sürdürür.
Biri Şehri Kurtaran Şiir: Bahçesaray Çeşmesi Prof.Dr. Bülent Günsoy Şiir bir şehiri kurtarabilir mi? Sıkılan bir ruhu zincirlerinden, utangaç bir aşkı yalnızlıktan, özleyen bir kalbi durmaktan kurtarabilir rahatça… Ama bir şehri kurtarabilir mi bir şiir? Kırım seyahatimizde söylediler kurtarabildiğini… Söz konusu şehir Kırım Hanlığı’nın başkenti Bahçesaray. Söz konusu şiir: “Bahçesaray Çeşmesi”. Peki şair? Puşkin…Rus edebiyatının babası sayılan Aleksandre Puşkin. “Bahçesaray”, Kırım Hanlığı’nın başkentiydi bir zamanlar ve yemyeşil üzüm bağları, gür ağaçları, gülleri ve bostan bahçeleriyle dolu olduğu için bu ismi almıştı. Bugün Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin başkenti ise Akmescid yani resmi adıyla Simperepol. Kırım Hanları üç yüzyılı aşkın hakimiyetleri boyunca Bahçesaray’dan yönetmişler bu coğrafyayı. Bu şehirde yaşadıkları, ülkeyi yönettikleri sarayın adı “Han Saray”. Han Saray, Avrupa’daki saraylara hiç benzemiyor. Çok sade, sakin, huzurlu ve insanı sarıveren bir havası var. Avrupa saraylarının ürkütücü, azametli, taş ve mermer ağırlıklı, kimi yerleri ağır bir yağ kokusuyla kaplı, güç gösterisine meraklı havasından eser yok bu sarayda. Yerleşim planı olarak Topkapı Sarayı’na ve genel olarak da Endülüs’te bulunan Elhamra Sarayı’na benzetilir. Sarayda havuzlar, çeşmeler, güller ve iç içe geçen bahçeler ile bir cennet tasviri oluşturulmaya çalışılır. Ne gariptir ki Kırım Hanlığı’nın kaderi de Endülüs ile çok benzeşmektedir… Herşey Kırım Giray Han’ın haremine yeni getirilen Polonya asıllı Dilara’ya (asıl adı Maria) aşık olmasıyla başlar. Ama Dilara hastalanır, günden güne eriyip biter ve sonunda vefat eder. Haremdeki diğer kadınların bu büyük aşkı kıskandıkları için Dilara’yı zehirledikleri de iddia edilir. Giray han çok üzülür ve Dilara’ya olan aşkını ölümsüzleştirmek için bir eser yaptırmak ister. Bu amaçla çağrılan İranlı sufî mimar ve ressam Ömer, 1764’te bu “dinmeyen kederi” eserine yansıtmaya çalışmış ve başarılı olmuştur."Gözyaşı Çeşmesi"nin üst kısmından gözyaşları akarak ilk kurnayı “keder”le doldurur. Buradan taşan damlalar çift küçük kurnaya akmaya başlar. Yani “zaman acıları hafifletir”. Ama çift kurnalar dolunca taşar ve bu kez tekrar ortadaki büyük kurnayı doldurmaya başlar. Yani hatıralar zihinde canlanmakta ve acılar tekrar başlamaktadır. Buradan taşan su en alttaki delikten çıkar ve zemindeki spiralin üzerinden geçerek yer altında kaybolur. Yani “hayat böyle devam eder gider”. Akustiği öğle ayarlanmıştır ki, su damlalarının akışı sırasında ağlama ve hıçkırık sesleri oluşur. Gözyaşı Çeşmesi’nin ününü duyan Puşkin onu görmek için Bahçesaray’a gelmiştir.  1820’de yazmış olduğu “Hürriyet Kasidesi” adlı şiiri nedeniyle 1822’de Güney Rusya’ya sürgün edilir. Bu bölgede kaldığı ülkelerden biri de Kırım Hanlığı olur. Çeşmenin ününü duyar ve Han Saray’a gelerek çeşmeyi görür. Puşkin sürgünde olduğu yıllarda Kur’an’ı okumuş ve çok etkilenmiş bir şairdir. “Kur’an’ın Tesiri altında” isimli şu şiiri Ruslar tarafından sansür edilmiş ve yıllarca yok sayılmıştır:

Kur’an’ın Tesiri Altında
Sabit yeryüzü, sabit
Göklerse, kubbe kubbe..
Sensin ey yüce halik
Hükmeden her sebebe

Deniz karayı boğmaz
Kara, yutmaz denizi
Fırtınalar içinde
Koruyan sensin bizi
Sensin, sensin ey rahim
Kula sultanlık veren
Ve nur saçan Kur’an’ı
Muhammed’e gönderen

Duvarlar parçalansın
Kalksın siyah perdeler!
Gel Kur’an! yetiş bize,
Ruhumuza ışık ver

Çeviren:
Cemal Aydın
Bahçesaray veya Han Saray Hüseyin Öztürk Kırım denilince akla Bahçesaray gelir. İnsana insanca yaşama imkânı sunan ve kurdukları medeniyeti, “insanı yaşat ki, devlet yaşasın” prensibi üzerine inşa eden Hanlar, Padişahlar, Sultanlar, kendileri başta olmak üzere tebaalarıyla birlikte “Kul” olduklarını asla unutmamışlar.
Bu hakikati önce Topkapı Sarayı’nda, sonra da Bahçesaray’daki Topkapı Sarayı’nın benzeri Han Saray’da görmek mümkündür. Yolculuğumuz Bahçesaray’a.  Kırım Hanlarının idare merkezi olan Bahçesaray, 1530 - 1783 yılları arasında Kırım Hanlığına başkentlik yapar.
Türk-İslam kültürünün bir abidesi olarak yılda 250 bini aşkın ziyaretçiyi ağırlayan saraya, “Tatar El Hamra’sı” da denilir.

Han Saray, insanı bir baba, ana ve dost gibi sımsıkı kucaklar ve insanın ruhuna, kalbine, hayallerine, düşüncelerine ferahlık verir. 1503 yılında Kırım Hanı I. Mengli Giray Han döneminde inşasına başlanan Han Saray, Giray Han’dan sonra iş başına gelen Hanlar tarafından genişletilir.
Han Saray’ın yapımında Anadolu’dan, İran’dan, İtalya’dan, Ukrayna ve Rusya’dan ustalar ve işçiler çalışmış ama genel mimarisine Anadolu ruhu hâkim olur. Tabi bu benzerlikte veya aynılıkta diyelim, İstanbul’da yetişen Kırım Hanlarının Topkapı Sarayı’ndan etkilendikleri söylenmekte.
Bahçesaray’a Evliya Çelebi de uğrar ve sarayın etrafını ölçerek şöyle der;

-“Dört yanı kale gibi dört köşeli, kâgir duvarlı bir saray, çevresi beş bin altmış adımdır. Dört bir yanı demir kapılarla sarılı, bünyesinde; darphane, mutfak, kiler, hamam, cami vs. yapıları vardır.
Bu güzelim Han Saray, 1736’da General Münnich, 1737’de General Lassi ve 1771’de de Knyaz Dolgorukov’un orduları tarafından tahrip edilir. Özellikle I. Selim Giray Han tarafından kurulan ve paha biçilemeyen binlerce el yazmasından oluşan meşhur kütüphane yanıp kül olur. Yangınlardan sonra şehir ve saray yeniden inşa edilir ve Bahçesaray’ın tümüne artık Osmanlı mimarisi hâkim olur.
Eski canlılığına ve güzelliğine kavuşan Bahçesaray, bir müddet sonra yine insanı ve insani medeniyeti ortadan kaldırmak isteyen Rus Çarlığı tarafından yakılır, yıkılır. 1783 Kırım’ın işgali sırasında II. Katerina, bir Fransız mimara sarayı restore ettirerek Osmanlı mimarisini olabildiğince bozdurur.
Bu da yetmez, Osmanlı’nın ilk defa dış borç aldığı Kırım Harbi sırasında Han Saray hastane olarak kullanılır ve bu arada yine tahribata uğrar. Tüm tahribatlara rağmen sarayın bugünkü hali yine Topkapı Sarayı’nın ve Osmanlı mimarisinin özelliklerini taşımaktadır.
Hani Mimar Sinan için; “taşa ruhunu işleyen adam” derler ya. Sarayı ilk inşa edenler, “insanı yaşat ki devlet yaşasın” inancıyla inşa ettikleri için o ruh ölmemiş. Han Saray’ın içindeki iki minareli “Han Camii” ile “Gözyaşı Çeşmesi” sarayın vazgeçilmezlerinden.
Bahçesaray'ın "Gözyaşı Çeşmesi" Prof. Dr.Şükrü Elçin Bahçesaray'da bir "Gözyaşı Çeşmesi" vardı Akyar mermerinden yapılmış,
Bu çeşme Kırım Giray'ın gönül ikliminde açan nilüferdi.
Bu çeşme Kerem'di, bu çeşme Aslı'ydı, bu çeşme Dilara Bikeç selsebiliydi,
Bu çeşme gazilerle, erenlerle, şehitlerle beraberdi. Gaspıralı İsmail bu çeşme başında duydu, sesini tarihin;
Bu çeşmede uyandırdı Cemiller'i, geçmiş zaman hüzniyle hatıralar.
Kuru dallar, bu çeşme akar iken sevinçle yapraklanırdı,
Bu çeşme akar iken akmaz oldu, göç etti Anadolu'ya kuşlar. Sen, Yayla Dağları'nın rahmeti, sen sevdalara nakış çeşme;
Sen, Sibirya yollarında sürgün on binlerin, yüz binlerin yürek acısı.
Sen, Akmescid camiinde Karahisarı'ce bir sülüs,
Sen, Mengli Giray divanında ta'lik yazısı. Bu gece, tuğa dil bağladı Gazi Giray, kakül-i hoşbu yerine,
Bu gece, Cenevizli tavşan, Gedik Ahmet Paşa Karadeniz'de şahin;
Bu gece, şimşeklere el sallayan süvariler Tuna'dan geçti,
Bu gece, denizi yara yara yaklaştı Kefe'ye, gemileri Fatih'in.Gözleve'de Aşık Ömer'in sazı asılı kalmış duvarda,
Kefe'nin Kızlar Kulesi'nde baykuşlar ötmektedir.
Ay bir sarı gül Çadır Dağı'nda bu gece, donmuş, garip;
Bahçesaray'da Gözyaşı Çeşmesi'nden kan akmaktadır. Sibirya yollarında bir türkü tutturmuş Sudaklı kız, yanık;
"Sağlıkla kal vatan" derken içimi kemirdi firak.
Hacı Giray'ın türbesinde yanan mum sönmüş artık,
Salacık Boğazı'nda kuşlar ötmez olmuş, susuzluktan çatlamış toprak. Zehirli rüzgarlar esti Akyar'ın bahtı üstüne,
Zülfü gece, yanağı gündüz gelinleri sardı peygamber yası.
İstanbul'da yayıldı Hırka-i Şerifden Kur'an sesi perde perde,
Erik ağaçlarında sallanıp kaldı çocukların rü'yası.Bu gece gök yüzü kurşunla örtülü,
Bu gecenin karanlığında nefes alamaz insan.
Korkudan göz pınarları kurumuş analar, evlatlar gelmez kaleme,
Bu gece insanlık yerde sürünüyor, memleket olmuş bir zindan. Biz Geray'dık, biz Çora Batur, biz Ediğe, biz Dilara Bikeç'dik,
Üç dişli tarak damgamızla aziz-i vakt iken a'da zelil kıldı bizi.
Kırım'da beyaz kefenlere sarılı nur yüzlü ölülerimizle birlikte,
Susuz ceylanlar gibi kaybettik hürriyetimizi. Biz zamana hükm edenlerin soyundan, Altaylar'dan gelmişiz,
Allah’ın verdiği emanet, Zalim bizden alamaz.
Kasım'da buz tutan göl Mayıs'ta çözülür bir gün,
Gece, gecenin içinde tulu-i haşre kadar sürmez.Sen, Orhon'dan, idil'den, Sakarya'yla Arastan gelen su;
Sen, besmeleyle abdest alanların şiiri Dilara'm.
Bu gece Fatih'in minareleri niyazdadır senin için,
Yağmur yağar bu gece, yer doymaz, ben sana nasıl doyam. 
Ahıska’yı Bilir misiniz? Melike İdris Ben, sürgün bir halkın çocuğu olarak, yaşadığım ülkelerin kültürü ve hayat tarzıyla birlikte dilini de öğrendim ve konuştum. Bunun içindir ki kendimi de hayrete düşüren değişik bir şiveyle konuşmaktayım.
Türkiye'ye geldiğimiz ilk günden itibaren tanışıp konuştuğum kişiler, hatta şu anda kaldığım yurttaki oda arkadaşlarıma kadar herkes benim şivemi fark eder, eleştirir ve yorum yaparlar. Herhalde konuşma şeklim, bazılarının hoşuna gidiyor, "...ya sen çok hoş konuşuyorsun?” diyorlar. Hatta, "Sen neden r'leri çok vurgulu telaffuz ediyorsun? Re de bakim” diyenler oluyor. 
Sen Nerelisin?
Bazıları da eleştirerek bana konuşmayı, harfleri nasıl vurgulamam gerektiğini öğretmeye çalışıyorlar. Onların bu tür sorularına çoğunlukla göğüs geriyorum. İçimdeki sancıya yenilmeden anlayabilecekleri kısa bir açıklama yapıyorum. Bu melez şivemin beni ele verdiği zamanlar bana, "Sen nerelisin?" diye sorduklarında tahammülü zor bir sıkıntı yaşıyorum.
Türkiye'ye geldiğim ilk zamanlar bu soru sorulduğunda, soruyu soran kişiye bakakalırdım. Soruyu cevaplamak için biraz düşünürdüm. O zamanlar, Ahıska ve kim olduğum konusunda pek fazla bilgim ve fikrim yoktu. "Nasıl anlatsam?" diye kıvranırdım. "Biz Azerbaycan'dan geldik." desem, "Azerî misin?" diye soruyor; "Hayır aslında ben Özbekistan'da doğdum..." desem bu sefer de "Özbek misin?" diye soruyor, ben de, "Hayır, ben aslında Türküm ama sürgün edildik!" desem, "Neden, niye, nasıl oldu? Kim sürdü?" Bu soruları cevaplamak mümkün mü?
Bu, "Sen nerelisin?" sorusunu cevaplamanın bana ne kadar zor geldiğini kim bilebilir ki?! Şimdilerde biri bu soruyu sorduğunda, ben de onun sorusuna soruyla karşılık veriyorum: "Ahıska'yı bilir misin, hiç duydun mu?” diyorum. "Alaska mı, orası da neresi?” diye cevap alıyorum çoğunlukla. Böyle bir cevap almak, soru sorulmuş olmaktan daha ağır geliyor bana. "Ahıska, Posof'a ve Ardahan'a çok yakın." diye açıklama yapıyorum ama karşıdaki, Posof'un da neresi olduğunu bilmiyor. Bu durum karşısında çıldırmamak elde değil, isyan edesim geliyor.
Bazen de kendimi sakinleştirmek için, "Türkiye'de yaşayıp da Posof'u bilmiyorsa gülüm Ahıska'mı nereden bilsin?" diyorum. Bu konuda hiçbir fikri olmayan insanların "Nerelisin?" sorusunu cevaplamak, okumayı bilmeyen birine roman okutmak kadar imkânsız bir şey.
"Nerelisin?" diye soruyor biri bana, ne cevap vereyim bilmiyorum ki! "...ben Ahıska'yım!" desem "Orası neresi?" diyecek. "Tarihin en parlak sayfalarına sor!" desem, karşımdaki Posof'un neresi olduğunu bile bilmiyor, hatta kendi coğrafyasını ve tarihini bilmiyor, Ahıska'yı nereden bilsin? Bir gün içinde hayvan vagonlarına doldurularak, Orta Asya çöllerine götürülmek üzere çıkarıldığımız canım Ahıska'mı nereden bilsinler, nereden...
Ahıska'yı, Posof'u bilmeyenleri geçtim de, yine bir gün, "Nerelisin?" sorusunu cevaplarken, "Sürgün edildik!" cümlesinin vahşetini karşımdakine anlatmaya çalışırken, sürgün edilmenin ne olduğunu bilmeyen birine, açıklama yapmak ne kadar zor... Gerisini siz tahmin edin!
Cahil ve genel kültürü zayıf birine açıklama yapmak çok zor. Ailem, İkinci Dünya Savaşı yıllarında bir sürgün yaşamış, Ahıska'dan Özbekistan'a atılmış. O günleri görmedik ama hazin hikâyelerini çok dinledik. Sanki sürgün bizim kaderimiz olmuş... Daha dört yaşındaydım ki Fergana olayları sonucu bu ülkeden de ayrılmak zorunda kaldık. Yaşadığım bu sürgün faciasını yeniden hatırlamak, ıstırap verici, hatta dudak uçuklatan cinsten.
Türkiye de bir garip... Üniversitenin dördüncü sınıfına gelip de sürgün edilmeyi, lüks arabalarda seyahat etmek gibi bir şey zanneden bir gençliği var bu memleketin... Bu da insanı kahrediyor... 
Sürgünü Yaşamamışlar ki…
Varsın öyle bilsinler, sürgünü yaşamamışlar ki... Elinde kürek ve sopalarla saldıran Özbek haydutları uykularını bölmemiş! "Geliyorlar, kaçııın!” çığlıkları kulaklarını çınlatmamış! Düşman kesilmiş Özbek "kardeş'lerin eline geçmesin diye bütün tavuk, horoz ve tavşanların boğazının kesilip toprağa nasıl gömüldüğünü görmemiş! Gözlerinin önünde evi yakılan gözü yaşlı bir garibi görmemiş! Karısının gözlerinin önünde kocasının kafasını koparan haydutları görmemiş! Diri diri yakılan bir delikanlıyı çoraplarından tanıyan bir annenin feryadını duymamış! Kamyonlara doldurularak sarp kayalıklardan geçen sürgün konvoyu görmemiş! Kamyonda tuvalet isteyen bir çocuğun ağlayışlarını duymamış! Ama ben bunların hepsini gördüm, duydum... Halâ da görüyorum! Rüyalarımda halâ sürgünü yaşıyorum. Elinde sopalarla üzerime gelen haydutlar halâ rüyalarımı bölüyorlar. 
Kulaklarımda halâ "Kaçın, geliyorlar!" bağrışmaları çınlıyor. Maden ocağının zindan karası karanlığında çocuğunu kaybeden annenin çığlıkları hâlâ kulaklarımda. Helikoptere ya da maden ocağında kömür taşımak için kullanılan vagonlara binen var mı hiç (bizim gibi)? Merak ediyorum! Özbekistan ve Azerbaycan'daki evlerimizi görüyorum halâ rüyalarımda. Her sabah uyanırken nerede olduğumu anlamaya çalışıyorum; çünkü her sabah, kendimi o evlerimizden birinde zannederek uyanıyorum.
Bütün bunları yaşamış olsalar, kolayca, "Sen nerelisin?” diye sorabilirler mi... Ben, benimle aynı kaderi paylaşmış olan birine, "Sen nerelisin?” diye soramıyorum; çünkü yaşadığı vahşeti ona hatırlatmaktan korkuyorum.
Ama ne acıdır ki, her yeni girdiğim ortamlarda karşılaştığım bu sorularda ve bu soruları her cevaplamaya çalıştığımda sürgünü yeniden yaşıyorum sanki. İçim yanıyor her anlattığımda. Bu olayları her hatırlayışımda duyduğum üzüntüye mi yanayım, karşımdaki insanların, vatanım Ahıska'ya kendi adından başka her adı söylemelerine mi yanayım? 
Yoksa vatanıma olan hasretimi, haritalara, dergilerdeki resimlerine bakarak gidermeye çalıştığıma mı yanayım, bilmiyorum! Hangi açıdan baksam canımı acıtan bir şeyler var. Anlayışlı birinin o andaki duygularımı anlaması için sadece "sürgün" kelimesi yetiyor. Bu benim şanssızlığım olsa gerek ki, daha çok genel kültürü zayıf ve anlayışsız insanların sorularına muhatap oluyorum.
Bazen o kadar anlayışsız ve cahil insanlarla karşılaşıyorum ki, "Nerelisin?" diye sorduklarında, sürgünü ve dolayısıyla yaşadıklarımı anlatırken içimdeki acıya yenik düştüğüm de oluyor. "Yeter!" demesi için, anlatırken gözlerimin dolması, kelimelerin boğazımda düğümlenmesi yetmiyor. 

Karşımdaki insanın hiç olmazsa nezaketen, "İstersen anlatma!" yahut "Hatırlatmak istemezdim..." gibi şeyler söylemesini beklerken, "Ee sonra? Hadi ya, öyle mi? Sonra ne oldu?" gibi soruların gelmesi, kanayan yarama tuz basıyor adeta. 
Benim duygularıma ortak olduğu için meraklandığını  zannederken  hemen ardından sorduğu cahilce bir soruyla olayın ciddiyetten çok, macera filmi anlatıyormuşum gibi bir hava katıyor anlattıklarıma. Ben yaşadıklarımı hatırlayarak acı çekerken karşımdaki dinleyerek adeta zevk alıyor... Böylelerine cahil mi demeli, duygusuz mu...
Belki biraz abarttığım düşünülebilir. Ama bu bazı kişiler, daha dört yaşındayken, gerçek hayatın ne olduğunu bile bilmediğim bir çağda yaşadığım vahşeti her gün defalarca hatırlamak kolay mı... Hele bu kişilerin bunca vahşete, "Bunun o kadar da abartılacak bir tarafı yok!" havasıyla yaklaşmaları, anlaşılır gibi değil...
Benliğimi Saran Vatan Hasretim
Sürgünün bugün bile halâ geçmeyen izleri, kalbimin bir köşesini acıtırken, bütün benliğimi sarsan bir sancı var ki o da vatan hasretidir. Vatanına dönmesine izin verilmeden, derviş gibi diyar diyar dolaşmanın ne olduğunu bilir misiniz? Bazen bir sığıntı gibi, bazen de yetim bir çocuk gibi, vatan hasreti çekmek, insanın ruh halini nasıl etkiler bilir misiniz? 
Bugün bir misafirliğe gidemiyorum ya da ailemin yanına gitmek için yaptığım yolculuk bana dayanılmaz bir rahatsızlık veriyor! Neden biliyor musunuz? Çünkü hâlâ sürgünde yolculuk yaptığımı zannediyorum, hâlâ evsiz barksız, birilerine sığınmış gibi hissediyorum kendimi! Bunun ne demek olduğunu biliyor musunuz?
Ne gariptir ki, hiç görmediğim, sadece haritalarda bulduğum, havasını solumadığım, suyunu içmediğim, toprağına el sürmediğim, mevsimlerini yaşamadığım bir yer için inanılmaz bir hasretle acı çekiyorum. Vatan aşkı dedikleri bu olsa gerek. 
Belki bana deli yahut hayalperest diyebilirsiniz! Ama tartışılmaz bir doğru var ki, o topraklar benim vatanımdır; Ahıskalıyım diyen herkesin vatanı! Benim yurdum, diyarım, göz bebeğim, anayurdum, dede ocağım... Başka bir açıklamaya gerek var mı?
Reva mıydı bunlar, benim halkıma? Uğursuz bir gecenin karanlık saatlerinde evinden çıkarılıp hayvan vagonlarıyla hiç bilmediği, tanımadığı ülkelere gönderilmesi... "Kökünü kazımak" dedikleri bu olsa gerek! Ya ondan sonrası? Açlık, hastalık ve birçok zulümle karşılaştıklarını düşündükçe, vagonlarda ölen binlerce insan için bir nevi kurtuluşa ermişler demek geliyor içimden. Kaldı ki Türk olduğumuz için vatan toprağımız elimizden alınmıştı. Yaşadığımız bütün bu trajik olaylar yetmiyormuş gibi şimdi de Türk kimliğimiz elimizden alınmak isteniyor...
Bunları bilseler, "Sen nerelisin?" diye sorarlar mı? 

Ahıskalı Nine'nin Vatan Hasreti Ilgat Altun A zerbaycan'ın Sabirabad Köyünde kalabalık bir pazar yerinde dolaşıyoruz. Yanımda amca oğlu Hüseyin var. İnsanlar, önlerindeki mallarını satmak için bağırış çığırış içindeler. Azeri Türkçesiyle Anadolu Türkçesi iç içe karışmış. Yaşlı bir kadın tezgahına sıraladığı incik boncuk gibi şeyleri satmaya çalışıyor. Konuşmalarına kulak kabarttım. Bu bir Ahıskalıydı! Tezgaha doğru yöneldim, elime bir boncuk alıp Ahıska şivesiyle bunu bana kaça satacağını sordum. "-Siz onu nedeceksiniz? Almayacağınız şeyi niye soruyorsunuz? Beni meşgul etmeyin!" diyerek bizi terslemeye kalkıştı. Hüseyin kadına müdahale etti: "-Hala niye öyle diyorsun? Bak bu kimse Türkiye'den geldi, misafirimizdir." deyince kadın, gözlerini benden ayırıp Hüseyin'e yöneltti. "-Sus, hiç Türkiye'den gelinir mi? Siz beni kandırıyorsunuz. Gidin başımdan!" dedi. Ben hemen söze karıştım. Dedim ki: "-Nine ben Türkiye'den geldim. İnanmazsan sana oranın diliyle söyliyeyim!" deyip, çok ince bir İstanbul ağzıyla konuşmaya devam ettim. "-İstanbul'dan geliyorum. Sizleri çok özledim." Derken, sözlerimi tamamlamadan kadın, parmağını bana doğru salladı, sesini yükseltti: "-Sen lisan öğrenmişsin, Türkiye'den hiç gelinir mi?" Benim Türkiye'de doğup büyüyen bir Ahıskalı olduğumu, onları ziyarete geldiğimi amca oğlu Hüseyin'le bayağı uğraştıktan sonra kadına anlattık. Artık bize inanamaktan başka çaresi kalmayan nine, büyük bir mahcubiyet içerisinde elindeki boncukları bana hediye etmek istedi: "-Ne bileyim oğul... Türkiye bana göre Kafdağı'nın ardı. Oradan birilerinin geleceğini nereden bilebilirim ki..." dedi. Oradan bir kaç adım uzaklaşmıştık ki, kadının titrek sesi beni olduğum yerde durdurdu. Geri döndüm ellerini beline koymuş, sırtını kamburlaştırmış bir vaziyette beni süzüyordu: "Oğul, -Şimdi bizim bu veten işi ne olacak? Ben buralarda değil, vetende ölmek istiyorum!" Öylece kala kaldım. Yaşlı kadına bir vatan borcum var gibi ağır yük bindi omuzlarıma. Yutkundum. Ağzımdan şuursuzca şu laflar döküldü: "-Hala, inşaallah vatanda yaşar, vatanda ölürüz. Olmazsa da ne gam, dilimizi konuşabildiğimiz her yer vatanımız değil mi?"
Kırım’ın Dramını Edebi Eserleriyle Dile Getiren Yazar: Cengiz Dağcı Mehmet Niyazi Büyük şairimiz Necip Fazıl; “Öleceğiz ne çare!” diyor; evet ölüm hayatın parçası, ondan kaçış yok, Alah imandan, Kur’an’dan ayırmasın. Fakat gurbet diyarında ölmenin garipliğini herhalde bugüne kadar hiçbir kalem yeterince anlatamamıştır. Yıllarca önce hayata tutunmasından biricik yardımcısı olan eşini kaybetmesi mutlaka o duygulu insanı çok yalnızlaştırmıştı.
Cengiz Dağcı, 9 Mart 1920 tarihinde Kırım’ın Yalta şehrinin Kızıltaş köyünde doğdu. Çocukluğu kıtlık, yoksulluk, Rus emperyalizminin zulmü ve büyük baskılar altında geçti. Köyünde ve ilk ve ortaöğrenimini tamamlayan Cengiz Dağcı öğretmen olmak sevdasıyla Kırım Pedagoji Enstitüsü’ne girdi. Ancak II. Dünya Savaşı patlak verince, tahsilini bitirmeden askere alındı. Odesa’da subaylık eğitimini tamamladıktan sonra Almanlara karşı savaşa iştirak etti. 
Rusların safında savaşırken, rivayete göre, Ruslara duyduğu kinden dolayı bilerek Almanya’ya esir düştü. Bunda belki de I. Dünya Savaşı’nda Almanlarla müttefik olmamız rol oynamıştır. Çünkü biz Doğulular silah arkadaşlığının temelini menfaatte değil, yürekte ararız. 
Cengiz Dağcı da dünya Türklüğünü bir gördüğü için Türkiye’nin dostunu kendilerinin de dostu kabul etmiş olabilir. Oysa Batı kültürü ırkçılığa dayanır; diğer milletleri hor görürler. Herhalde bunun farkında olmadığı için Almanları onu şaşırttı. Savaşın sonlarına doğru bir fırsatını bulup Polonya’ya sığındı. 
Alman işgaline karşı Polonyalı milli direnişçilerin yanında yer aldı. Savaşın bitimiyle Polonya komünistlerin avucuna düşünce başına gelecek felaketi tahmin ettiğinden çare aradı; Dağcı da Sovyet vatandaşı olduğu halde onlara karşı savaşmıştı. Türk konsolosluğuna başvurdu, maalesef ilgi göremeyince, Kızılhaç vasıtasıyla Almanya’yı işgal eden müttefiklere sığındı; Londra’ya yerleşti.
Londra’ya yerleşti, ama o sisli dünyada bulunduğu sürece çocukluk, ilk gençlik yıllarının geçtiği Gurzof’ta, Kızıltaş’ta, Kırım’ın diğer yerlerinde yaşadı. Geçimini temin etmek için lokantada çalışırken, evinde gece yazarken hasretini duyduğu, Karadeniz’in yeşillikle kucaklaştığı güneşli diyarlardaydı. Aksi takdirde ağıt dolu, o lirik sayfaları yazabilir miydi? 
Duygulu bir yüreğin doğduğu topraklardan, çocukluk hatıralarından, yakınlarından, bilhassa annesinden kopması mümkün mü? Şu cümlesi hangi ırk, hangi dinden olursa olsun, insanlıktan nasibini almış herkesi titretmez mi:

“1940’ın kışı Akmescit demiryolu istasyonunda birbirimizden ayrıldığımız gün onun yüzü ve kendisinden uzaklaşan trenin arkasından bakan gözleri, taze çimentoya batmış bir taban izi gibi kaskatı kaldı aklımda.”

Gençliğimizde başucu kitaplarımızın arasında “Korkunç Yıllar”, “Yurdunu Kaybeden Adam”, “Onlar da İnsandı”, “Ölüm ve Korku Günleri”, “O Topraklar Bizimdi” gibi eserleri bulunurdu. Yaşar Nabi Nayır’a “Korkunç yıllar”ı gönderirken anlattıklarının doğru olduğunu belirten şöyle bir not da bulunduğu basında yer almıştı: “Elhamdülillah Müslüman'ım ve bu notlarımda yazdıklarımın hepsinin de hakikat olduğuna yemin ederim.” 
Edebiyatla ilgilenenler ancak hayattan kuvvet alan eserlerin canlı, etkileyici olduğunu bilirler. Başka türlü o unutulmaz tabloları resmedemezdi. Daha sonra “Yansılar”ı kaleme aldı; dört ciltten oluşan bu kitap ağıt, hasret, gözyaşı yüklüdür. Anlattıkları aslında bir ferdin değil, bir milletin dramıdır. Yazdıklarından nasibine düşeni almayana yürek taşıyor denir mi!?
Kaybetmeyen, vatanın ne olduğunu bilemez; vatanı olmayan, dünyalara sahip olsa, hiçbir şeyi yok demektir; o artık hüznün, çaresizliğin, kimsesizliğin esiridir. Dağcı’nın şu satırları, söz konusu ruh halini ne güzel anlatıyor:

“Esirlik yılları biti artık. Ömrümde ilk defa hür hissediyorum kendimi. Hür insanların yaşadıkları topraklardayım. Ölüm korkusu, işkence korkusu bıraktı artık yakamı. Yıllarca peşinden koştuğum hürriyete kavuştum, ama içim neden kapalı? Kendimi bildiğim anda kaybettiğim yaşama sevincine neden kavuşamadım yeniden? Yurdunu kaybeden adam için hürriyetin bile manası kalmadığını şimdi anlıyorum.”
İçini kemiren vatan hasretini dindirmek ümidiyle Türkiye’den getirttiği çiçek tohumlarını bahçesine diker; büyüyen çiçeklerin adlarını bilmez; sorduklarından bilen de çıkmaz. Ansiklopedilere bakar; ama Latince adları onlara yakıştıramaz ve şöyle der:

 “İsimleri önemsiz; çiçekler Türkiye çiçeği, bu yetiyor bana, yaz boyunca her akşam suladım, üzerlerine eğilerek okşadım; okşarken akrabayız, kardeşiz diye fısıldadım bile çiçeklere.”
Sovyet Rusya dağılma sürecine girince, belki Kırım’a gidebilirdi. Kızıltaş’ın camilerini, Akmescit’in yaşmaklı kızlarını bulamayacak, yâdında kalan Kırım’ın yerinde yellerin esmesi ona dayanılmaz bir cehennem sunacaktı. 
Gerçekle yüz yüze gelmeyi göze alamadı; hayallerinde yaşamayı tercih etti. İkinci vatan bildiği ülkemize gelmeyişinin sebeplerinin ne olabileceğini düşündükçe gözkapaklarımın altında acı bir sıcaklık hissediyorum. Günahları varsı, Rabb’imin çektiği acılara karşılık bağışlamasını diliyorum. Yalta’nın Kızıltaş köyünde doğan Cengiz Dağcı anlatılması mümkün olmayan dramlar, facialar yaşadıktan sonra Londra’da hayata gözlerini kapadı.
İsmail Bey Gaspıralı’den Sultan II. Abdülhamid Hân’a Mektup Yard. Doç. Dr. İsmail Türkoğlu “Kırımlı İsmail Bey Gaspıralı 29 Nisan 1984 tarihinde İstanbul’a gelerek Sultan II. Abdülhamid Han’a Bir mektup takdim etti. Mektuba ilave olarak sunulan ve özel bir şekilde hazırlanmış bir belgede de 1893 yılına kadar Bahçesaray, Kazan, Taşkent ve diğer bazı şehirlerde basılan bazı İslami eserlerin listesi yazılmaktadır. Bu listedeki eserler Gaspıralı tarafından II. Abdülhamid Hân’a takdim edildi. Abdülhamid Han'da kendisine Osmanlı Nişanı verdi. İsmail Bey Gaspıralı’nın Sultan II. Abdülhamid Hân’a yazdığı mektup aşağıdadır.” ------------- Şevketlû, adaletlû, zât-ı akdes-i şâhânelerine; Arz-ı ihlâs ve duâ-yı fâriza babında Rusya zâdegân-ı İslâmiyyesinden Bahçesaray'da neşr olunan Tercüman ceridesinin ser muharriri ve sahib-i imtiyazı İsmail Gaspirinskiy kullarının takdimnâme-i çâkerâneleridir. 1177 sene-i hicriyyesinden itibaren Rusya'da hurûfât-ı İslâmiyye peyda olup bu zamana kadar dört yüzden mütecaviz muhtelif kütûb-i İslâmiyye neşredilmiştir. Bunların ekseri tedrisât-ı diniyye ile mesâil-i şer'iyyeden bahis olarak fennî ve edebî kitablar pek az bulunup ancak bu beş on seneden beri 40-50 adedi meydan-ı intişâra çıkarılmıştır. Rusya'da ekser kütûb-i İslâmiyye Kazan'da tab' olunub her sene külliyetli olarak Kelâm-ı Şerif ve Arabî ders kitapları basılmaktadır. Bâdehû bir mikdar kütüb ve risâil kullarının Bahçesaray'da bulunan matbaasında basılıp ara sıra Tiflis'de, Taşkent'de, Bakü'de, Petersburg'da dahi neşredilmektedir. Zât-ı akdes-i şahaneleri en büyük hâmi-i din ve maarif oldukları ve umûr-u tedrisiyyeye olan himmet-i âliyye-i mukaddese-i şahaneleri cemiâne hayret vermede oldukları halde Rusya hududu dâhilinde neşr olunmakta olan Arabî ve Türkî ve Farsî kütûb-i İslâmiyyesinden cem' edebildiğim yüz otuz kıt'a kitapları kütübhane-i şahanelerine takdime ictisâr eyledim. İşbu kitaplar arasında Semerkand'dan alınıp Petersburg'ta hıfz olunan "Hazret-i Osman Radiyallah-ı Anh Efendimiz Hazretleri"nin Kelâm-ı Şerifinden aynen alınmış bir sâhife-i mübarek ile acaib âsâr-ı Türkî'den hatt-ı kadîm-i Türkî ile yazılmış Timur Kutlug Han'ın emirnamesinden aynen alınmış sureti ve pek nadir bulunan bir kıt'a "Babürnâme" ve "Mîr Ali Şirvânî”nin yazma divânı bulunmaktadır. Zât-ı akdes-i şahanelerine semere-i ubudiyetim olan işbu takdimât-ı çâkerânemi lütfen kabul ile bendelerini müşerref ve bu şeref ile bahtiyar buyurmalarını zât-ı hazret-i şevketmeâblarından temenni ediyorum. Fî 29 Rebiyülâhir sene 1312/1894
Çâkerleri
İsmail Gasprinskiy
(mühür İsmail 1302/1884)
Azerbaycanca Değil Azerbaycan Türkçesi Yavuz Bülent Bakiler
Yavuz Bülent Bakiler’in bir Azerbaycan seyahatinde rehberi Elçin Şıhlı ile yaptığı sohbeti aşağıda okuyacaksınız:
—     Azerbaycan’ın nüfusu kaç milyondur Elçin? —     Yedi milyon yarım! —     Peki bu yedi buçuk milyon halk, hangi dille konuşuyor? —     Azerbaycanca diliyle. —     Azerbaycan bir coğrafya ismidir. Dil başka coğrafya başka. Yani siz Azerbaycan’da Türkçe mi konuşuyorsunuz? —     Yok! Bizim dilimiz Azerbaycancadır! İçimden dedim ki: “Ben sana gösteririm Azerbaycancanın ne demek olduğunu! Ol mahiler ki, derya içindedirler de deryanın ne olduğunu bilmezler!” —     Elçin, şu uzaklarda yükselen toprak yığınlarına Türkçede biz “dağ” diyoruz. Siz onlara Azerbaycancada ne diyorsunuz? Başını bana doğru çevirerek cevap verdi: —      Biz de “dağ” deyirik. Ben gözlerimi iri iri açarak, çok şaşırmış gibi yaparak dedim ki: —      Allah! Allah! Şu büyük tesadüfe bak! Demek onların ismi Türkçede de, Azerbaycancada da “dağ” demek ha? Sonra, şahadet parmağımla gökyüzünü işaretleyerek sordum: —     Elçin, şu başımızın üstündeki maviliğe biz Türkçede “gök” diyoruz. Siz ona Azerbaycancada ne diyorsunuz? —     Biz de ona “göğ” deyirik! Ben yine hayretlere düşmüş gibi yaparak ve avuçlarımı birbirine vurarak söylendim: —      Allah! Allah! Bu kadar tesadüf olmaz yani! Sonra uçuşan kuşları, etrafımızdaki ağaçları, otları, çiçekleri göstererek sordum: —      Elçin! Türkçede bunların ismi “kuştur”, şunlar  “ağaçtır”, onlar da “ottur”, “çiçek”tir. Acaba bunlara Azerbaycancada ne deniliyor? —     Biz de onlara “guş”, “ağaç”, “ot”, “çiçek” deyirik! Sesimi biraz daha yükselterek, elimi oturduğumuz koltuklara vurarak bağırdım: —     Olamaz Elçin! Sen galiba benimle şaka yapıyorsun! İki ayrı dilde bu kadar benzerlik olur mu yani? Sonra şehadet parmağımla kendi başımı işaret ederek: —     Elçin Türkçede biz buna “baş” diyoruz. Buna “saç”, bunlara “kaş”, “göz”, “kulak” diyoruz. Bu “burun”dur, bu  “ağız”, bunlar “diş” tir. Bu “dil”, bu “dudak, bu “boyun”… Peki siz Azerbaycancada bunlara ne diyorsunuz? Elçin kendisini nereye çekmek istediğimi anladı. Ama artık kaçış yolu yoktu. Başını göğsüne düşürerek cevap verdi: —     Bizde de aynı! Bizde de aynı! Bir ferg yohdu. Oturduğum yerden, birkaç defa kalkıp kalkıp oturdum:  —      Hey Allah’ım! Yarabbim! Aklım sana emanet! Demek biz de Türkiye’de asırlardan beri Azerbaycanca konuşuyormuşuz da haberimiz yokmuş! Sonra genç arkadaşıma son darbeyi vurmak için yeniden söze başladım: —     Elçin, bir dili, başka bir dilden ayıran en büyük özellik sayılara verilen isimlerdir. Yani hiçbir dilin sayı isimleri başka bir dilin sayılarına verilen isimlere benzemez. Meselâ biz: Bir-iki-üç-dört diye sayıyoruz. Fransızlar: Ön-dö-truva-katr diye, İngilizce: Van-tu-tri-for diye ağızlarını açıyorlar. Bunun tek istisnası Kürtçededir. Kürtçenin sayılarına verilen kelimelerle Farsçanınki aynıdır. Yani sadece Kürtler sayılarına verdikleri isimleri Farslardan almışlardır. Azerbaycanca Türkçeden farklı bir dil olduğuna göre, sizin sayılara verdiğiniz kelimeler de herhâlde Türkçeden farklı olmalı. Sizin sayıları doğrusu merak ediyorum. Lütfen birden ona kadar sayar mısın bana Elçin! “Biz de öyle sayırık! Biz de öyle sayırık!” derken sesi kısıktı. Başı göğsündeydi. Sayıları saymak istemedi. Ben ısrar ettim. —      Lütfen! Birden ona kadar sayar mısın bana! Elçin öyle susup kalınca, o zamana kadar bizi dinleyen ve hiç konuşmayan arabanın şoförü, neşeli bir sesle saymaya başladı: —      Bir- ikki-üç-dört-beş-altı-yeddi-seggiz-dogguz-on! Vesselâm. —     Ay Elçin, şu üzerinden geçeceğimiz yapıya Türkiye Türkçesinde biz “köprü” diyoruz, yolumuzun sağında-solunda uzanan kara parçasına da “toprak”!  Azerbaycancada bunlara siz ne diyorsunuz? Elçin’in yüzündeki güzel gülümsemeyi görmenizi çok isterdim.  Sanki benden böyle bir soru bekliyormuş gibi gürledi: —     Biz şuna “körpi” deyirik; bu yanımızdakilere de “torpağğğ”. —     Sevgili kardeşim Elçin! İşte her şey ayan-beyan ortada! Sizin Azerbaycanca ile bizim Türkiye Türkçesi arasındaki fark “köprüyle körpi, taprakla torpağ” arasındaki fark gibidir. Azerbaycanca diye bir dil yoktur. Azerbaycan Türkçesi elbette vardır. Ama Azerbaycan Türkçesi de bal gibi bir Türkçedir. Moskova “Türk” kelimesinden hoşlanmıyor. Sebeplerini biliyorum. Moskova size “Türk” dememek için “Oğuz” diyor. İyi ama Oğuzlar da Türk milletinin som altından 24 boyudur ve o boyların hepsi de tamamen Türk’tür. Bizim cumhuriyetimiz, Osmanlının vârisidir. Osmanlı da Selçuklunun vârisi. Selçukluyu Oğuzların Kınık Boyu, Osmanlıyı ise Oğuzların Kayı Boyu kurdu. Yani şimdi Türkiye topraklarında, çeşitli Oğuz boyları yaşıyorlar. Ruslar sizin de Oğuz olduğunuzu kabul ediyorlar.  Demek ki, biz aynı millete mensubuz. Peki bir milletin iki ayrı dili olur mu? Bütün Oğuz boyları Türkçe konuşmaktadırlar sevgili kardeşim!  
Yurdunu Kaybeden Adam: Cengiz Dağcı Kürşat Reşat Demir Cengiz Dağcı, 300 yıl Osmanlı İmparatorluğu hâkimiyetinde olan Kırım'ın Gürzuf kasabasında doğar ve 4 yaşından itibaren de Kızıltaş'ta yaşar.O dönemde Sovyet Rusya'nın hüküm sürdüğü Kırım'da açlık, kıtlık ve baskı şiddetini artırmıştır. 1929'daki ilk sürgünde askeri kamyonlara bindirilen binlerce Kırım Türkü'nün ardından bakanlardan biri de Cengiz Dağcı'dır. Kolhoz rejiminin baskısı o kadar artmıştır ki, insanların topraklarına el koymakla kalmayıp, bu duruma duygusal olarak tepki gösterenleri bile şiddetle cezalandırmaktadır.Öyle ki, Dağcı'nın babasının üç ay boyunca tutuklu kalmasının tek sebebi, kolhozlaştırma öncesi kendisine ait olan bağdaki asma yapraklarını gördüğünde kendisini tutamayarak öpüp ağlamış olmasıdır.İlkokulu Kızıltaş'ta bitiren Cengiz Dağcı, babasının çağırması üzerine 1932'de Akmesçit'e gelir ve burada On İkinci Numune Mektebi'ne başlar. 1937'de de Akmesçit Pedagoji Enstitüsü'nün Tarih Fakültesi'ne kaydolan Cengiz Dağcı, o dönemde amcasını sık sık ziyaret eder ve ondan Ömer Seyfettin hikâyeleri dinler. Ayrıca amcasının kızı Dr. Zemine Dağcı'nın zengin kütüphanesinden de faydalanır. Böylesine baskının olduğu dönemde Kırım Türkleri'nin eğitime bu kadar önem vermesinde Kırım'ın milli-manevi değerlerinin ayakta kalmasında önemli payı olan İsmail Gaspıralı'nın etkisi kuşkusuz çok büyüktür.Cengiz Dağcı 1939'da ömrünün sonuna kadar hayalini daima zihninde taşıyacağı, ondan bir an olsun ayrılmayacağı Kızıltaş'ı son bir daha ziyaret edecektir.İkinci Dünya Savaşının başlamasıyla askere çağrılan Cengiz Dağcı, burada Rus subaylarının baskısı, 100-150 km'lik uzun yürüyüşler ve ağır kış şartlarına maruz kalır. Savaşın ikinci yılında Almanlara esir düşer ve esir kamplarına nakledilir. Susuzluk, açlık, yorgunluk, soğuk ve Alman askerlerinin acımasız kurşunları pek çok esiri bu yolculuk sırasında ölüme sürükler.1943 yılı sonlarında, savaşın kısmen durulduğu dönemde Kırım'a dönme isteğini bir dilekçeyle bildirir ve bu isteği kabul görür. Kırım'a gitmek üzere Varşova'ya geldiğinde, savaş dolayısıyla yolların kapalı olduğunu öğrenen Dağcı, mecburen beklemek zorunda kalır.Varşova'da bir süre bekleyen Cengiz Dağcı, burada hayatının 53 yılını birlikte geçireceği Polonyalı Regina ile tanışır ve 18 Haziran 1945'te evlenirler. 1947'de Dağcı ve eşi Regina, savaş sonrasının ışıksız ve soğuk Londra'sına gelirler. Artık savaş ve baskı sona ermiştir. Hür bir insan olmasına rağmen Dağcı, içindeki huzursuzluğu şöyle tarif ediyor;"Yıllarca peşinde koştuğum hürriyete kavuştum. Ama içim neden kapalı. Kendimi bildiğim anda kaybettiğim yaşama sevincine neden kavuşamadım yeniden. Yurdunu kaybeden adam için hürriyetin bile bir manası kalmadığını şimdi anlıyorum. İçinde doğduğum, gülüp oynadığım yerlerde benim dilim konuşulmuyor artık. Bir zamanlar o topraklarda dilimi konuşan insanların ne olduklarını da bilmiyorum. Son fırtına ağacı devirdi. Bizler, uçurduğu birkaç yaprak, boşlukta yolunu şaşırmış, ümitsiz ve şaşkın, meçhul bir geleceğe doğru yalpa vurup duruyoruz." Londra'ya ilk geldiği yıllarda Türkiye'ye gitme arzusunda olan Cengiz Dağcı'nın, başvurduğu Türk Konsolosluğundan olumsuz cevap almış olması, o zamanlarda Türkiye'de "milliyetçilik" suçundan yargılanan insanların var olduğunu düşünürsek, çok da şaşırtıcı değildir.1953 yılına kadar pek çok işte çalışan Dağcı, artık alt katını lokanta olarak işlettiği 3 katlı bir ev sahibi olur. Akşam geç saatlere kadar eşiyle birlikte lokantanın yoğun işlerini yürütürken günün geri kalan zamanını kitaplarını yazmakla geçirir. Ömrünün 65 yılını Londra'da geçirmiş olmasına rağmen yazdığı 25 eserin sadece 5'i Londra'da geçmektedir. Geri kalan 20 eserinde ise ömrünün bir anında bile zihninden çıkarmadığı Kızıltaş, Gurzuf, Yalta, Akmesçit, Soğuksu, Adalar ve Tübya kırlarındadır Cengiz Dağcı. Yine Kırım'a duyduğu özlem ile kaleme almış olduğu şiirden bir dörtlük:Gün doğmadı Kırım'ın semalarında
Üzülür mü, yanar mısın?
Kırım, Kırım böyle soğuk gecelerde
Sen de beni iyi sözle anar mısın?Dağcı, Türkiye dışında doğmuş, büyümüş, yaşamış ve hayatını kaybetmiş olmasına rağmen eserlerinin hepsinde Türkiye Türkçesi kullanmıştır. Bu da Türkiye'ye olan bağlılığını ve millet kavramının temel taşı olan dile verdiği önemi göstermesi bakımından önemlidir. Cengiz Dağcı 1998'de eşi Regina'yı kaybedince, kendisini hüzünlü ve karanlık bir dünyanın içinde bulur. 13 sene yalnız yaşayan Dağcı, 22 Eylül 2011 'de hayata gözlerini kapatır ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin de yoğun çabalarıyla o çok sevdiği, 70 yıl hasretini çekip, hayal dünyasında bir an olsun ayrılmadığı Kırım'a defnedilir. Mekanı cennet olsun…
Milli Mücadelede Azerbaycan Türklerinin Yardımı ve Bolşevik Soygunu Prof. Dr. Mim Kemal Öke Yıl 1923, üstelik sonları, Lozan Barış Andlaşması ikmâl edilmiş; Cumhuriyet de ilân edilmiş. Sabık Azerbaycan Maliye Bakanı Abdülvâsi Bey, Türkiye'ye sığınmış. Şehzadebaşı, Hoşkadem sokağı 48 numarada kalıyor. Abdülvâsi Bey  hemen devlete başvurmuş; Bakü Müslümanlarının sizler için topladığı yardım bankada… Madem Kızılay’ınız Güney Asya’ya destek talebi için gidecek; oradan da geçiniz, diye yalvarmakta. Başvekâlet bu müracaatı araştırır, Abdülvâsi Bey’in “Rüşdünü” tasdik eder. Ancak, “Birinci Baki İstikrâz Bankası’na tevdi edilen bu paranın Bolşevikler zamanında oradan alınıp alınmadığı veya ne olduğu” bilinmemektedir. Mesele Dışişleri’nin tetkikine sunulur. Bakü mümessilliği ve Moskova sefâretinin çabaları sonuçsuz kalır. Azerbaycan Türkleri’nin perişan hallerine rağmen, himmet edip Anadolu Türklüğü’nün istiklâl ve haysiyeti adına topladıkları yardımın yerinde yeller esmektedir!.. Millî mücadele büyük fedekârlıklarla kazanıldı. Bu zaferde Anadolu dışındaki Türk ve Müslüman’ın da maddî, manevî muazzam katkısı vardır. Belge, satır aralarına düşmüş bir gözyaşı gibidir âdeta. Lütfen, bu belgenin aslını ve transkripsiyonunu dikkatle okuyunuz. Ûslüpteki sıcaklığa dikkat ediniz. Ankara, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi’nden, temin ettiğimiz resmi sizin ile paylaştığımız bu belgede Abdülvâsi Bey sürgünde iken bile milli mücadeleye kaynak için çırpınmaktadır. Belgenin aslı ve transkripsiyonu aşağıdadır:  Kaynak: Tarih ve Medeniyet 
Kırım’da Türk Nüfusunun Azalma Sebebleri Mir Kasım Osmanov
Kırım Türkleri’nin tamamının 1944’te Orta Asya’ya sürgün edilmeden önce de 18-19. asırlarda da Kırım'dan Anadolu’ya önemli göçler olmuştur.
Bilindiği üzere, 1783 yılında Kırım Hanlığı Rusya İmparatorluğu tarafından istilâ edildi ve bu ülkenin yerli halkı olan Kırım Tatarları üzerinde baskılar uygulanmaya başlandı. 
O döneme kadar iç krizlere ve türlü şekildeki belâlara maruz kalan Kırımlılar, başlarına gelen baskı ve zulümlere (anavatanlarından sürülmeye, mülklerinin ellerinden alınmasına ve muhtelif baskılara) dayanamayarak "Pâdişah'ın Ülkesine" yani Osmanlı İmparatorluğu'na kitleler halinde göç etmeye, daha doğrusu kaçmaya mecbur kaldılar. 
Bu süreç uzun müddet devam etti. Meşhur şarkiyatçı “Alexandre Bennigsen” şu bilgileri vermektedir:
-1784 - 1787 yılları arasında sekiz binden fazla kişi Türkiye'ye sığındı;
-1792 yılından sonra 300 bine yakın Kırım Tatarı, bilhassa göçebe Nogaylar, vatanlarını terk ederek Türkiye'ye göç ettiler, yerlerine Rus sömürgecileri yerleştirildi;
-1812 yılında Rus-Türk Savaşı neticesinde Orkapı ardındaki Nogay ordası tamamıyla Türkiye'ye göçtü;
-1860 -1863 yıllarında Rus baskılarından korkarak 200 bin civarında Kırım Tatarı göçmeye mecbur kaldı;
-1874 -1875 yıllarında yine 8 binden ziyâde insan daha Kırım'ı terk etti; tedricî göçler ve anavatandan kaçışlar bu tarihten sonra da devam etti.
Kısacası, ortalama yüz yıl boyunca durmaksızın devam eden hicret âfeti neticesinde Kırım yarımadasında ancak 188 bin kadar Kırım Tatarı kaldı. 1897 nüfus sayımı sonuçlarına göre Kırım'ın tamamında nüfus 525 bin olarak hesaplanıyordu. Bu durumda bütün ahalinin sadece üçte bir gibi bir kısmını yerli halk teşkil ederken, kalan kısmını işgal ve sömürü süreci sonucunda sonradan gelenler oluşturmaktaydı.
Böylece, en iyi topraklardan sürülmüş, ve başka iktisadî zorlamalardan duçar olmuş olan Kırımlılar ekonomik açıdan tükendiler, fakirleştiler ve türlü sosyal dertlere maruz kaldılar. 
Meselâ, 1913 yılında askerliğe çağrılacak Kırım Tatar gençlerinin yüzde doksanlık kısmında verem tespit edildiği açıklanacaktı (Bu hastalığın halkın sürekli ezilmesi neticesinde yayıldığı şüphesizdir). Bu durum Kırım Tatarlarının tamamen yok olmaya mahkûm olduklarını gösteriyordu.
Ahıska ve Ahıskalı Türklerin Önemi Bülent Tarhan Türkiye’nin doğu sınırlarının devamı olan bir alanda yer alan Ahıska merkezli bölge 5 ilçe ve 200’ün üzerinde köyü içinde barındıran önemli bir Türk yurdudur (Ahıska köyleri sosyalist sistem gereği birleştirildiği için 200 sayısı yaklaşık 600’den fazla köyün birleşmiş halidir). 
Türkiye’nin sınır illeri Kars, Erzurum ve Artvin’in coğrafi, kültürel ve sosyolojik yönden karakteristik özelliklerini taşıyan bu bölge, aynı zamanda Kuzey Kafkasya ve Güney Kafkasya’da ki Türklerin Anadolu ile de irtibatını sağlamaktadır. Özellikle Azerbaycan’la Türkiye arasında ki coğrafi irtibatı bu bölge sağlamaktadır. 
Nahcivan bölgesi Türkiye ile sınır olmasına rağmen Türkiye’nin Azerbaycan ile doğrudan sınırı yoktur. Çünkü nahcivan ile Azerbaycan arasında da coğrafi irtibat yoktur. Aradaki Zengezor bölgesi Ermenistan’ın idaresi altındadır. 
Ermenistan adıyla maruf olan bölgenin Türkiye ile Azerbaycan arasındaki irtibatı kesmesine rağmen kuzeyde Acara-Ahıska-Borçalı bölgesi, güneyde ise Nahcivan ve Güney Azerbaycan vasıtasıyla Türkiye-Azerbaycan arasındaki coğrafi irtibat sağlanabilmektedir. Bu aynı zamanda Türkiye’nin Türk dünyası ile de irtibatını sağlamaktadır. 
Bugün Gürcistan sınırları içerisinde kalan bu bölgenin ayrıca Gürcistan içerisinde de önemli bir yeri vardır. Her şeyden önce Ahıska; Gürcistan içerisinde yeralan Acera ve Borçalı Türk bölgelerini de birleştiren bir özelliğe sahiptir. 
Ahıskalı Türklerin  Özellikleri

Ahıskalı Türklerin önemini ve özelliklerin şu şekilde sıralamak mümkündür. Ahıskalı Türkler Gürcistan’da yaşayan Türk nüfusun lokomotifi ve çimentosudur.
Ahıskalı Türkler gerek Çarlık döneminde, gerekse 1944’den sonraki sürgün döneminde bütün Türk coğrafyasına dağılmış, bütün Türk coğrafyasını en iyi tanıyan ve tüm Türk şivelerini en iyi bilen Türk topluluğudur. 
Tarihin bütün cilvelerini, her türlü kirli siyasetin, kanlı savaşların gaflet ve ihanetlerin veya mücadelelerin en katmerlisini yaşayan Ahıskalılar; milli kültür, milli düşünce konusunda, siyasi, fikri ve ideolojik seviyesi en yüksek olan Türk topluluğudur. Bu yönüyle Ahıskalı Türkler, yaşadıkları her Türk cumhuriyetinde devlet idare edecek şuura, tarihi ve siyasi bilgiye sahiptirler.
Gerek Rusya Federasyonu, gerek Gürcistan ve gerekse Türk Cumhuriyetleri ile Türkiye arasındaki iktisadi, siyasi, sosyal, kültürel ve diplomatik ilişkilerde köprü vazifesi görebilme konusunda en ehil ve en uygun topluluk Ahıskalı Türklerdir.
Ahıskalı Türklere bu özelliği sağlayan en büyük avantajları Türk Dünyasını ve diğer komşu toplulukları çok iyi tanımaları, onların tarihlerini, dillerini, sosyal yapılarını ve kültürlerini çok iyi bilmeleridir.
Ahıska toprakları ile ahıskalı Türklerin önemli Kıbrıs ve Kıbrıslı Türklerle benzer özellikler taşımaktadırlar. Ahıska bölgesi, Acara ve borçalı Türk bölgeleriyle birleştirilince, Azerbaycan Türkleri ile Anadolu Türkleri arasında coğrafi irtibatı sağlayan, stratejik bir konuma sahiptir. Bugün için Gürcistan’la mevcut iyi komşuluk ilişkileri çerçevesinde, Ahıskalı Türkler vatanlarına iskan edilerek, bu stratejik avantaj koruma altına alınmalıdır.
Ahıskalı Türklerin Bu Günkü Durumu

SSCB’nin dağılmasından sonra, bu çöküşten yararlanamayan Türk topluluklarının başında Ahıskalı Türkler gelmektedir. Yıllardan beri Ahıskalı Türkler stratejik olarak kendilerine bir yol seçememektedirler. Bugün Ahıskalı Türklerin önünde üç tercih görünmektedir.
Birincisi: Ahıskalı Türkler, şimdi yaşadıkları yerlerde kalmalı ve dağınıklık devam etmeli, kurulu düzenleri bozulmamalıdır.
İkincisi: Ahıskalı Türkler, her yönüyle bir parçası oldukları Türkiye’ye göç etmeli orada iskan olmalıdırlar.
Üçüncüsü: Ahıskalı Türkler bugün Gürcistan sınırları içinde olan kendi topraklarına, köy ve kasabalarına dönmelidirler.
Bu tercih sıralaması aynı zamanda kolay olandan, zor olanına doğru bir sıralamadır. Asıl amaç Ahıskalı Türklerin birlik ve beraberliğidir. Bunun için hangi tercih yapılırsa yapılsın, Ahıskalı Türkler arasında parçalınmış aileler birleşmeli, bir coğrafyada toplu halde yaşamalıdırlar. 1944’den beri sürgün hayatı yaşayan bu topluluk, bugüne kadar varlığını devam ettirmiş, bundan da sürgün acısı önemli bir rol oynamıştır.
Ancak, sürgün acısından habersiz yetişen yeni nesiller, yeni hayatın ve yeni bölgelerin havası içinde eriyip, kaybolabilirler. Ahıskalı Türkleri bir arada tutan unsurlar, bugüne kadar yaşarken, nesilden nesile bu halka zayıflayarak gelmiştir. Bugün, özellikle Kafkasya dışında yaşayan Ahıskalı Türkler, öz kimliklerini koruma konusunda çok zor durumdadırlar. 
Yeni yetişen nesil, kendi Türkçesini, kültürünü layıkıyla bilmemekte, Türkiye’ye yüksek tahsil için gelen gençler bile ancak bir yıl Türkiye Türkçesi (İstanbul Ağzı) kursu aldıktan sonra, tahsillerine devam edebilmektedirler.
Ahıskalı Türkler, yukarıda sayılan yollardan hangisini tercih edeceklerine, mutlaka kendileri karar vereceklerdir. Ancak bu tercihi yaparken; Ahıskalı Türklerin nüfus olarak bir arada olması, karakteristik özelliklerini korumaları önemlidir.
Ahıskalı Türkler yine tercihlerini yaparken, bugüne kadar elde ettikleri; özellikle tarihi, kültürel ve siyasi tecrübelerini heba etmemelidirler.
Ahıskalı Türkler tercihlerini yaparken, özellikle bu tercihin ekonomik ve sosyal yönlerini çok iyi tahlil etmeleri gerekir.
Ahıskalı Türklerin Vatanlarına Dönüşü Sağlanmalı

Ahıskalı Türklerin bugünkü durumları 1829 Rus işgali ve 1944 Rus sürgününün sonuçlarıdır. Bugün 1829 ve 1944 şartları ortadan kalkmıştır. Yapılması gereken en önemli şey Ahıskalıların Ahıska’a topluca dönmeleridir. Bu konuda gerek Türkiye Cumhuriyetine gerekse Gürcistan Cumhuriyetin önemli görevler düşmektedir. Ahıska topraklarının terk edilmesi Türk coğrafyasında gedik açmaktır. Aynı şekilde Ahıskalı Türklerin yaşadıkları topraklarda kaybolup gitmesidir ki, buna başta Türk Milliyetçilerinin, Türkçülerin göz yumması mümkün değildir. Aksi propagandaların altında art niyet aranmalıdır.
Geçmişte Dış Türklerden bahsetmeyen, Dış Türklerin esaretten kurtuluş davası yerine Filistin, Moro, Vietnam sorunları ile ilgilenen bazı mihrakların bugün özellikle Ahıskalılarla ilgilenmesi manidardır. Bu çevrelerin Ahıskalı Türkleri Türkiye’de iskan etmeğe çalışmaları Ahıska Davası’na ihanettir. Bu  edenler bu konu üzerinden rant ve menfaat elde etmek isteyenlerdir. Bu yanlış politika yüzünden Balkanlardaki, Suriye’deki, Eğe ve Akdeniz adalarındaki Türk varlığı erimiştir. 
Anadolu’nun verimli topraklarından pay almak isteyen bazı yerli gözü açıklar, Balkanlardan ve diğer Türk bölgelerinden Türk göçü yaptırarak, zaman içinde ekonomik, siyasi güç ve nüfuz sahibi olmuşlardır. Bugün Balkanlardaki Türk topraklarının mülkiyeti Türk olmayanların eline geçmiştir. Aynı oyun tekrar sahneye konmuştur. Şimdi ki hedef ise Ahıskalı Türkleri iskan edilmesidir. Çünkü, bugüne kadar Dış Türkler konusunu hiç ele almayan, Türklükten ve Türkçülükten bahsetmeyenlerin bugün Ahıskalı Türklerin hamisi, hem de hemşerisi rolüyle ortaya çıkmaları yeni görünen bir olay değildir.
Onun için Ahıskalı Türkler önce güzel vatan yeşil Ahıska’ya dönüşü, kendilerine Milli Ülkü olarak seçmeleri gerekir. Aksi durum Ahıskalı Türklerin eriyip gitmesidir. Ha Türkiye’de erimiş, ha da diğer Türk bölgelerinde. Hiç fark etmez sonuç aynıdır. 
Nitekim, daha önceki yıllarda Türkiye’ye gelerek çeşitli yerlere yerleşen Ahıskalılar yerli halka kaynaşmış ve kaybolmuşlardır. Ahıska davasının takipçisi olması gereken bu çevreler maalesef hayatın tozlu yollarında kaybolmuş, Ahıska Davasını sahipsiz bırakmışlardır. Allah’tan Milliyetçi-Ülkücü-Türkçü kesim bütün Türk illeri gibi Ahıska davasını da unutmamış ve sahipsiz bırakmamıştır.
Unutturulan Soykırım Mustafa Necati Özfatura Birleşik Kafkas Dernekleri Federasyonundan uğradıkları “soykırım”ı anlatan bir faks aldım. Bugün sizlere bu fakstan bazı bölümleri aktarmak istiyorum: “141 yıl önce Rusya’nın Kafkasya’da askerî hâkimiyeti tesis etmesinden sonra 21 Mayıs zafer günü olarak kutlanmaya başlandı. Kafkasya’da meydana getirilen sürgün şartlarının sonucunda göçe zorlanan 1.5 milyon insanın yarısına yakını çeşitli sebeblerle hayatını kaybetti. Üzerinde Kafkasyalıların yaşadığı bir coğrafyada mutlak hâkimiyet sağlayamayacağını çok iyi değerlendiren Rusya yetkilileri çeşitli bahanelerle Kafkas halklarını yok etmek için soykırım planlarını zaman zaman uygulamaya koymaktadır. Bu cümleden olarak;
21 Mayıs 1864 sürgününde 1.5 milyon kişi yurdundan sürülmüş ve bunun yarısına yakını hastalık, açlık ve kötü hayat şartlarından hayatını kaybetmiştir.  3 Kasım 1943 sürgününde 120.000 Karaçay-Balkar Kazakistan ve Kırgız step ve bozkırlarına sürülmüş ve 50.000 kişi hayatını kaybetmiştir. 23 Şubat 1944 tarihinde 700.000 Çeçen-İnguş yurtlarından edilmiş ve bunlardan 200.000’i Çeçenistan’a geri dönebilmiştir. Kırım Tatarlarının 18. asırda başlayan sürgün ve soykırımı daha o yıllarda 1.5 milyon kişinin yurdundan edilmesine sürgün, açlık ve hastalık nedeniyle birçoğunun ölümüne sebeb olmuştur. Soykırım uygulamaları devam etmiş 18 Mayıs 1944 tarihinde 423.100 kişi bir gecede Sibirya steplerine sürülmüş bunların 200.000’i yolculuk sırasında ölmüştür. Aradan bunca yıl geçmesine rağmen 1990 yılında 260.000 kişi Kırım’a ancak dönebilmiştir. Tatarlar vatanlarında %10 azınlık durumuna düşmüştür. Bu uygulamalar yıllarca dünya kamuoyunun bilgisinden gizlenmiştir. Eğer bu yapılanlar insanlığa karşı işlenmiş bir soykırım suçu değilse neden yıllarca insanlık âleminin bilgisinden saklanmıştır? Bu yetmiyormuş gibi 10 yıldır Çeçenistan’da uygulanan insanlık dışı uygulamalarla 250.000’den fazla insan hayatını kaybetmiştir. Bunun 100.000’e yakını çocuktur. Bir neslin geleceği yok edilmiştir. Bunun adı hiç tartışmasız soykırım- Jenosit’tir. Birleşmiş Milletler tarafından 1968 yılında yayınlanmış olan ve tüm üye ülkelerce kabul edilmiş (Savaş ve insanlık suçlarının zaman aşımına uğramayacağına dair sözleşmesinin hükümleri de, bir insanlık suçu olan soykırımın mutlaka cezalandırılmasını zorunlu kılmaktadır.) Rusya’nın önceki uygulamalarını da dikkate alarak son 5 yıl içinde Rus ordularının zavallı ve yoksul bir durumda olan Çeçen halkının sistematik bir biçimde yok edilmesi tarihi süreç içinde açık bir soykırım olarak ilan edilmelidir. Bu uluslararası hukukun gereğidir. Kafkas soykırımının önce kabul edilmesi ve daha sonra ilan edilmesi ile yeni bir süreç başlatılmalı ve Rusya’ya karşı cezalandırıcı hukuk mekanizmaları çalıştırılmalıdır. Soykırım kararının gereği olarak, çeşitli yaptırımların ve tazminatların gündeme getirilmesi, Kafkasya’daki soykırım ile yaralanmış olan uluslararası hukuk vicdanının onarılması açısından yararlı olacaktır. Kafkasyalılar ile onların dostu olduğunu söyleyenler, asırlardır Kafkasya’da süren soykırımı dünyanın gündemine getirmekte biraz geç kaldılar. Kafkasya’dan sürülen 1.5 milyon insanın yarısının yok olmasına neden olan büyük sürgünün yıl dönümü olan 21 Mayıs tarihini “Sürgün ve Soykırım Günü” olarak ilan edip bunu bütün dünyaya anlatmalıyız.”
Sürgünden Kırım'a Dönüş Doç. Dr. Kemal Özcan Sovyetler tarafından sürgün edilen yaklaşık 250 bin Kırım Türkünün %46,2’si, diğer bir ifadeyle neredeyse yarısı yol boyunca ve sürgünde geçirilen bir yıl içerisinde hayatını kaybetmiştir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde topluluklara karşı işlenen suçlar "Jenosit" (Soykırım) olarak tarif edilmektedir. Kırım Türklerinin maruz kaldığı sürgün hadisesi sırasında ve sonrasında verdiği kayıplar, onlara yönelik bir toplu katliam girişimi olarak görülmelidir. Diğer bir deyimle bunun adı Jenosit yani Soykırım’dır. Toplu katliamdan sağ kurtulan Kırım Türkleri son derece ağır sürgün şartlarına rağmen hayatta kalmayı başarmıştır. Ancak vatanında bıraktığı bütün maddi ve manevi varlıkları imha edilmiştir. Öncelikle Kırım’daki bütün Türkçe yer isimleri değiştirilerek yerlerine Rusça isimler konulmuştur. Sürgün sırasında Kırım’da bırakmak zorunda kaldıkları mal varlıkları müsadere edilmiştir. Tarihî ve kültürel eserleri tahrip edilmiş, mescitler değişik amaçlar için kullanılmış, mezar taşları yerlerinden sökülerek inşaatlarda kullanılmıştır. Sürgünden sonra büyük ölçüde boşalan Kırım’da Türklerin yerine Ukrayna SSC ve Rusya Federasyonu SSC’nin çeşitli yerlerinden zorla getirilen göçmenler yerleştirilmiş ve onlara Kırım Türklerinden kalan evler verilmiştir. Özerk bir cumhuriyet olan Kırım, Rusya Federasyonu SSC’nin bir bölgesi haline getirilmiştir. Stalin’in insanlık dışı bu uygulamaları onun ölümüyle birlikte nispeten son bulmuştu. Yerine geçen Hruşçev, KP XX. Kongresinde yaptığı bir konuşmada ülkede meydana gelen bütün kanunsuzluklardan ve gayr-i insaî olaylardan Stalin’in sorumlu olduğunu belirterek, onun döneminde birçok topluluğun yaşadıkları yerlerden sürgün edilip haksızlığa uğradığını itiraf etmiştir. Daha sonra peş peşe çıkan kanun ve kararnamelerle sürgüne maruz kalan toplulukların itibarları iade edilmiş, vatanlarına dönmelerine izin verilmiştir. Yalnız Kırım Türkleri, Ahıska Türkleri ve Volga Almanları bu haktan mahrum kalmışlardır. Sosyal Değişim Bu uygulama, Sovyet yönetiminin Türkiye ile yakın ilişkileri olan, sınırlarımıza yakın bölgelerde yaşayan Kırım ve Ahıska Türklerine karşı takındığı tutumun değişmediğini göstermiştir. Vatanlarına dönmelerine izin verilmeyen ancak sürgünlük kısıtlaması kaldırılan Kırım Türkleri, diğer Sovyet vatandaşlarının yararlandığı haklardan istifade etme hakkını elde etmişti. Kırım’da iken tamamen bir tarım toplumu olan Kırım Türkleri, sürgün olarak yerleştikleri başta Özbekistan olmak üzere Sovyetler Birliği'nin çeşitli bölgelerinde sosyal bir değişime uğramışlardır. Kırım Türkleri artık bir sanayi toplumu olmuş, insanlar fabrikalarda, çeşitli işletmelerde ve inşaatlarda çalışmaya başlamıştı. Bunun neticesi olarak yeni bir işçi sınıfı doğmuştu. Eskiden tarımla uğraşan bu insanların artık kimi şoför, kimi teknisyen, kimi marangoz gibi mesleklere sahip olmuşlardı. Nüfusunun büyük çoğunluğu şehirlerde yaşamaya başlamıştı. Gençler yüksek tahsil yapma imkanı bulmuş ve Kırım’da iken sürgün edildikleri dönemde hemen hiç mevcut olmayan öğretmen, doktor, mühendis, akademisyen gibi aydın bir Kırım Türk zümresi oluşmuştu. Ancak Kırım Türklerinde meydana gelen bu sosyal değişim, içlerindeki vatan sevgisini bir an olsun kaybettirmemişti. Sürgün yerlerinde doğan ve büyüyen bu yeni nesil, sürgünün bütün acısını yaşamış büyükleriyle birlikte vatana dönüş için milli mücadele hareketini başlatmıştı. Böylesine organize ve dinamik bir hareketin Sovyetler Birliği’nde eşi ve benzeri görülmemişti. Yeniden Sürgün Sovyet Hükümeti’nin her türlü baskılarına rağmen yılmadan mücadelesine devam eden Kırım Türk Millî Hareketi’nin ilk zaferi 3 Eylül 1967 tarihinde çıkan “Af Kararnamesi” olmuştur. Sovyet yönetiminin vermiş olduğu bu taviz, Kırım Türklerine Sovyetler Birliği’nin her yerinde yaşama hakkı veriyordu. Kararnamede “Kırım’a Dönemezler” şeklinde bir ibare yer almadığı halde, büyük ümitlerle geri dönmek isteyen Kırım Türkleri vatanlarına kabul edilmemiş, Kırım’a gidenler vatanlarından ikinci kez zorla çıkarılmışlardı. Buna rağmen mücadeleye devam eden Kırım Türkleri, Sovyet insan hakları savunucularının da büyük desteğini almıştı. Bu destekle faaliyetlerini daha da artıran hareket üyeleri Moskova’ya heyetler göndermiş, resmî makamlara toplu dilekçe ve mektuplar yollamış, büyük kalabalıların toplandığı gösteriler düzenlemişlerdi. Kırım Türklerinin bu mücadelesi yurt dışına da taşmış ve yabancı devletler tarafından dikkatle takip edilmişti. Mustafa Cemiloğlu’nun Mücadelesi Sovyet Devleti’nin bu mücadele karşısında yapabildiği tek şey, Kırım Türklerine uyguladığı baskı ve cezalandırma hareketleri olmuştu. Harekete katılanların bir kısmı tutuklanarak hapse atılmış, birçoğu hakkında birbiri arkasına davalar açılmış, kimi de işlerinden çıkarılmıştı. Hareket liderlerinden Mustafa Cemiloğlu ömrünün 15 yılını Sovyet çalışma kamplarında geçirmiş, bir mahkûmiyeti sırasında tam 303 gün açlık grevine gitmişti. Bütün dünyaya açlık grevinde öldüğü bildirilen Cemiloğlu, hayatta kalmayı başarmış ve 1987 yılında Moskova’nın Kremlin meydanında organize ettiği mitingle Kırım Türklerinin sesini tüm dünyaya duyurmuştu. Bu miting, Sovyetler Birliği’nde meydana gelen değişikliklere büyük etki yapmıştı ve Kırım Türklerinin vatana dönüş yolun açılmasında da büyük rol oynamıştı. Nitekim, 1989 yılında SSCB Yüksek Sovyeti tarafından Kırım Türklerinin bütün hakları garanti altına alınarak vatana dönmelerine izin verilmişti. Dileğimiz yıllardır hasretini çektikleri vatanlarına dönerek, burada huzur, barış, mutluluk ve refah içinde ebediyen yaşamalarıdır. 
Kırım Evliya ve Alimleri Bursalı Mehmet Tahir Osmanlı Devleti zamanında Kırım’da pek çok büyük evliya ve alim yetişti. Tefsir, fıkıh, tasavvuf, tarih ve fen ilimleri sahasında değerli eserler yazıldı. Bu evliya ve alimlerin isimleri ve eserleri aşağıdadır.
İbrahim Efendi: Tefsîr-i Sûre-i Nûr, Şerh-i Hadîs İnnallahe Te’âla A’tânî Seb’al-Mesânî,Merdâricü’l-Melik’l-Mennân fi-Beyân-i Ma’ârici’l-İhsân, Mevâhibü’r-Rahman fi-Beyân-ı Merâtibi’l Ekvân, Hâşiye ‘Âl’l-Câmî
Selim Baba: Burhânü’l-Ârifîn, Miftâhü’l-Müşkilâti’s-Sâdıkîn ve Âdâb-ı Tarîki’l-Vâsılîn
Haydar-zâde Muhammed Feyzî Efendi: Ravzatü’l-‘İbâd, Risâle fi-Hakkı’l-Hamr, Risâle fi-Cevâz-ı Devrân-ı Sûfiyye, Hadâ’iku’l-Ahyâr fi-Hakâyıkı’l-Ahbâr
Hâmid-bî Nevâ: Risâle-i Tevhid
Ahmed Efendi: Miftâhü’l-Gayb Şerhi
Hicâbî Abdu’l-Bâki Efendi: El-ebkiretü’l – Mu’telife fi-Şerh-i Emsileti’l-Muhtelife, Bâde-i Kevser, Hediyye-i Hilal, Înâs Ve’l-İstînâs, Nükât-ı Tevhidiyye, Bâde-i Fakr u Fenâ, Îkâzü’ün-Nâ’im, Ta’rifü’l-İnsân
Mevlânâ Şerefeddîn Bin Kemâl: Menâr Şerhi
Mevlânâ Seyyid Ahmed Bin Abdullah: Hâşiye-i Tefsîr-i Beyzâvi, Şerh-i Miftahü’l-Gayb, Şerh-i Gül-şen-i Râz, Hâşiye-i Şerh-i Akâ’id, Hâşiye-i Telvîh, Şerhu Lübbü’l-Lübâb, Hâşiye-i Mutavvel
Hüseyin Kefevî: Şerh-i Buhârî Şerîf ilâ-Hadis-i Gusl, Şerh-i Müslîmi Şerîf ilâ-Nısf, Şerh-i Dîvân-ı Hâfız, Şerh-i Lâmiyetü’l-‘Acem, Râz-nâme fi-Menâkıbi’l-‘Ulemâ-yı Ve’l-Meşâyıh
Ebü'l-Bekâ Muhibbüddîn Eyyüb Kefevî:Tuhfetü’ş-Şâhan, El’ıkdü’l-Ferîd, Hâşiye-i Vaz’iyye, Kitâbü’l-Bünyân fi-İrâbi’l-Kur’ân
Baba Kûşî Abdurrahmân Efendi: Bustân-ı Şakâyık-ı Numân, Enisü’l-Mülûk
Mevlânâ Rükneddîn Ahmed bin Muhammed: Buhari-i Şerif Şerhi
Abdullah Efendi: Kavi’id-i Hattı
Reşid Ahmed Efendi (Kırımî-zâde): Kırmîzade Mecmu’âsı (İlm-î Fıkıh)
Abdü’s-Settâr Efendi
: Teşrihü’l-Kavâ’idü’l-Külliye fi-Ahkâmi’l-Fer’iyyeti’l-‘Ameliyye, Medhâl-i Fıkh, Şerhu Kavâ’idi’l-Mecelle
Habîbüddîn Ali Efendi: Tuhfetü’s-Sultân
Ferruh İsmâ’il Efendi: Tefsîr-i Mevâkıb,  Manzum Mesnevî-i Şerîf Tercümesi
Kefevî Muhammed Efendi: İsbât-ı Vâcib, Hâşiye ‘Ale’l-Hayâlî, Hâşiye ‘Alâ Şerh-i İslâm, Hâşiye ‘Ale’l-Celâl, Hâşiye Lârî, Hâşiye (-i) Mîrzâ-cân, Şerh-i Binâ, Şerh-i Emsile, Hâşiye ‘Ale’l-Hüseyniyye
Abdü’n-Nâfi’ Efendi: Mültakâ Şerhi, Mevlânâ Receb Bin İbrâhim
Ömer Bin Sâlih Efendi: Tuhfetü’l-Fetâvâ

Şerîf Musâ Efendi: Şemsü’t-Tevârih
Vecîhî Hasan Efendi: Mürettep Dîvanı
Abdu’l-Gaffar Bin Hasan Efendi: Hadîs-i Erba’in Şerhi, Mecmû’a, Ümdetü’l-Ahbâri’l-Mütenevvi’a
Nûri Bey  (Yüzbaşı Osman Nûri Bey): Abdu’l-Hamidin Hayat-ı Siyâsiyyesi ve Husûsiyyesi, Karadanez ve Boğazlar Mes’elesi, Piyâde Ta’limnâmesinin Î’zâhı, Bölük Muhârebesi
Mahmûd Bin Süleymen Kefevî: Ketâ’ib
Rahmî Efendi (Vak’a-nüvis Mustafa Rahmî Efendi): Sefâret-nâme-i İrân 
Aziz Bey (Mîralay Kırımî Aziz İdris Bey): Kimyâ-yı Tıbbî, Emrâz-ı Umûmiyye
Hüseyin Rıfkı Efendi: Mecmû’ati’l-Mühendisîn, Lağım Risâlesi, Usûl-i Hendese, Müsellesât-ı Müsteviyye, Telhîsü’l-Eşkâl, El-medhâlü fi’l-Coğrafya, Müsellesât-ı Müsteviyye, Humbara Cedveli, Usûl-i İstihkâm, Usûl-i İnşâ’-i Tarik, İrtifâ’ Risâlesi, Ferîdetü’l-Münîreti fi-‘ilmi’l-küre
Kaynak: Mehmet Sarı : “Osmanlılar Zamanında Yetişen Kırım Mü’ellifleri”, Kültür Bakanlığı/1155 Yayınları.
Kırım Sürgününde Türk Köyü Arabat'ın Hazin Akibeti Doç. Dr. Kemal Özcan K ırım’da bütün halkı topraklarından çıkaracak olan sürgün operasyonun tarihi, yayınlanan kararnamede 20 Mayıs olarak tayin edilmiş olmasına rağmen, bu tarih Beriya’nın talimatıyla ikigün öne alınmış ve operasyon 13 Mayıs 1944’te başlamıştı. Sovyet askerleri, sabaha karşı üç sularında Kırım Türk ailelerinin evlerine ellerinde silahlarla girerek uyumakta olan bu insanları yataklarından kaldırarak dışarı çıkardılar. Elleri havada duvarlara dizilen halka, “onbeş dakika içinde yolculuk için hazırlanın, elinizde taşıyabileceğiniz neyiniz varsa yanınıza alınız.” Evlerinden çıkarılan halk bulundukları meydanların yanında veya uygun görülen başka yerlerde toplanarak kendilerini demir yolu istasyonlarına taşıyacak nakliye vasıtalarını beklemeye başlamışlardı. Korku ve endişe içerisinde bekleyen insanlar diğer taraftan da askerlerin taşkınlıklarına maruz kalmışlardı. Sürgünü gerçekleştirmekle görevli askerler bu görevlerini yerine getirmek dışında zaten korku ve çaresizlik içinde bekleyen halka rahatsız edici taşkınlıklarda bulunmuşlardı. Bu askerlerden bazıları yaşlı kadınları, acıdan çılgına dönen, aklını kaybeden insanları kaçmaları için serbest bırakmışlar ve daha sonra arkalarından kurşun yağdırarak onları öldürmüşlerdi. Sürgünde görevli Serov ve Kobulov’un son telgrafı 20 Mayıs’ta Beriya’ya ulaşmıştı. 18 Mayısta başlayan Kırım Türkleri’nin sürgün operasyonunun 20 Mayıs saat 16.00’da sona erdiğini bildiren telgrafta toplam 180.014 kişinin 67 katara doldurularak bölgeden çıkarıldığı, bunlardan 63 katarda bulunan 170.287 kişinin gitmeleri gereken yere gönderildiği ; geriye kalan dört katarın ise aynı gün yola çıkacağı bildirilmişti. Telgrafta ayrıca Kırım Rayon askeri komiserliklerinin askerlik çağında olan 6.000 Kırım Türkü’nü askere sevk ettiği, bunların kızıl ordu üniforması ile savaşa gönderildiği belirtilmişti. Vatana ihanet gerekçesiyle sürgün edilen bir topluluktan hâlâ orduya asker kabul edilmesi Sovyet Devleti’nin bizzat kendisi tarafından ileri sürülen sürgün gerekçesiyle düştüğü tezatı açıkça ortaya koymaktadır. Diğer taraftan Beriya’nın emri doğrultusunda 5.000 Kırım Türkü’nün Moskova kömür madenlerine çalışmaya gönderildiği ifade edilmiş, bütün bunlarla beraber Kırım’dan 191.014 kişinin çıkarıldığı zikredilmişti. Unutulan Köy Arabat… Sovyet yetkililerin, operasyonun başarıyla tamamlanmasından büyük memnuniyet duydukları, 19 Temmuz 1944'te bu "başarının" şerefine düzenledikleri büyük bir kutlama töreniyle belli olmaktadır. Bu tören esnasında, bu operasyonda görev alanlara çeşitle madalya ve nişanlar verilmişti. Tören büyük bir coşku ile devam ederken, Kobulov'a ulaşan bir haber, henüz Kırım Türklerinin tamamen bölgeden çıkarılamadığını, dolayısıyla operasyonunun tamamlanmadığını duyurmuştu.

Azak Denizi ile Sivaş arasında yer alan ve halkı balıkçılık ile tuz üretiminde çalışan Arabat köyündeki Kırım Türk halkının sürgün edilmesi unutulmuştu. Böyle bir unutkanlığın yaşanması ve bunun sürgün operasyonunun tamamlanması şerefine tertip edilen bir kutlamada duyulması Kobulov'u oldukça rahatsız etmiş olmalı ki, iki saat içinde orada tek bir Kırım Türkünün kalmaması yönünde adamlarına emir vermişti. Kırım Türklerinin taşıyan yük katarlarının çoktan yola çıkmış olması, bu köy halkının onlara yetiştirilmesini imkansız kılmıştı. Bunun üzerine Arabat'taki bütün Kırım Türkleri büyük ve eski bir gemiye bindirilerek hepsi mahzene kapatıldılar. Daha sonra gemiyi denizin en derin yerine getirip ambar kapaklarını açarak gemiyi içindeki insanlarla birlikte batırdılar. Bu faciadan sağ kurtulan tek bir kişi bile olmamıştı. Arabat'ın da Kırım Türklerinden arındırılmasının ardından Kobulov, nihayet Kırım'ın Türklerden "tamamen" temizlendiğini belirten raporunu ilgili makamlara iletebilmişti . Kaynak: Vatana Dönüş - Dr. Kemal Özcan  
İkinci Dünya Savaşındaki Ahıskalı Askerler Muhammed İzzetoğlu Faşist Hitler’in liderliğini yaptığı Almanya ile komünist Stalin’in liderliğini yaptığı Sovyet Rusya arasında meydana gelen ikinci dünya savaşında, Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin Ahıska vilayetindeki  Türkler’den yaklaşık 40 bin kişi askere alındı.   Bunlardan 26 bin Ahıskalı Türk çeşitli cephelerde şehit oldu. Yaralanan ve savaştan sonra Gürcistan’ın Ahıska vilâyetine, vatan topraklarına geri dönen yaklaşık 14 bin Türk de, Stalin’in emriyle, Özbekistan, Kırgızistan ve Kazakistan’a sürgün edildi.
Gürcistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Askerî Komiserliğine bağlı, Ahıska, Aspinza, Adigön, Ahılkelek ve Bogdanovka ilçeleri Komiserliklerinden alınan bilgilere göre, Ahıska vilâyetinden askere alınan 11 bin 866 Türk gazi ve şehidin ilçelere göre dağılımı aşağıdadır:
Ahaltsihe (Ahıska) İlçesi : 2.106                    Aspindza (Aspinza) İlçesi : 1.774         Bogdanovka İlçesi :     48                             Ahalkelek (Ahılkelek) İlçesi :   438 Adigen (Adigön) İlçesi : 7.500 
Bülent Arınç "Kırımlıoğlu" Belgeselinde Gözyaşını Tutamadı Ömer Ceyhun Özcan K ırımoğlu: Bir Halkın Mücadelesi adlı belgeselin TOBB Konferans Salonu'nda düzenlenen tanıtım gecesinde konuşan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, kürsüde Kırım Tatar Milli Meclis Başkanı Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu'nu anlatırken duygulandı. Böyle bir belgesel yapmanın sadece TRT'nin görevi olmadığını dile getiren Arınç, 75 milyon Türk vatandaşının her ferdine düşen bir görev olduğunu söyledi. Arınç, lise çağları ve üniversite yıllarında Cemil Kırımoğlu'nu çok iyi tanıdığını anlatarak,

"Onun haklı mücadelesini her zaman gözyaşları içerisinde takip ediyorduk. Bizim Bolşevik rejimin o zalim, o gaddar sürgünlerinde hayatlarını kaybedenlerle birlikte bir halkın, hayatta kalma mücadelesini veren herkese karşı bir vefa borcumuz vardı, bir kadirşinaslık borcumuz vardı. TRT Belgesel olarak bu konuyu özel olarak ele aldık" ifadelerini kullandı.

Kırımoğlu, Bizim İçin Milli Bir Kahramandı"Kırımoğlu, gerçekten yüzünü görmesek de bizim için bir milli kahramandı" diyen Arınç, "Stalin'in dönemi sadece şüphesiz Kırım Türklerini değil bir taraftan Ahıska Türklerini de yurtlarında etmişti, onlarda aynı işkencelere, aynı zulümlere maruz kaldılar. Belki o tarihlerin öncesinde de Kafkasya'da yaşayanlar da büyük sürgünlerle karşı karşıya geldi. Çerkezlerinden Dağıstanlılarından, Kafkasya'da yaşayan bütün kardeşlerimiz çok büyük eziyetler çektiler. Yıllar sonra bu mücadelelerin büyük başarılar kazandılar. O zor günler, bugün artık kendisini bir meclisle temsil eden, meclisinin başında da o gerçek kahramanı getiren bir halkı, bir milleti bugün dimdik ayakta tutuyor" dedi.
Meclis Başkanlığı yaptığı 2004 yılını hatırlatan Arınç, Eski Ukrayna Devlet Başkanı Viktor Yuşçenko'nun Türkiye ziyaretini anlatırken yaşadıklarını anlatarak, “Yuşçenko, zannediyorum, cumhurbaşkanı seçilmişti, ben onuruna bir yemek verdim. Türkiye'ye bir cemile yapmıştı, Cemil Kırımoğlu yani bize bir jest yapmıştı. Refakatinde değerli başkanımızı da getirmişlerdi. O da yemekte vardı. Aynı zamanda resmi görüşmelere katılmışlardı. İçimden geçenleri diplomatik kurallara uygun olur mu, olmaz mı? diye düşünmeden kendisine şunu ifade ettim;

Bakın Sayın Yuşçenko, bu Cemil Kırımoğlu bütün Türk milletinin milli kahramanıdır, ona hepimiz saygı gösteriyoruz, onu hepimiz seviyoruz, eğer onu kırarsanız bizi kırmış olursunuz, eğer onu üzerseniz bizi üzmüş olursunuz. Türkiye'ye değer vermek istiyorsanız, Türkiye'yle işbirliği yapmak istiyorsanız, önce Kırımoğlu'nu memnun etmek zorundasınız. Onun üzüleceği yerde, bizim de üzüleceğimize göre, ilişkilerimizin geleceği sizin Kırımoğlu'na göstereceğiniz saygıya bağlı' diyerek açıkça söyledim. Kendileri de bunun dışına başka bir şey düşünmediklerini açıkça ifade ettiler. Ama sırası ve yeri gelmişken bu mücadelenin milli kahramanımıza, bu saygının gösterilmesini istemek bizim elbette hakkımızdı."

Arınç, Ukrayna hükümetine, Kırım halkına gösterdiği ilgi ve alaka nedeniyle teşekkürlerini iletti.

Kırım Tatar Milli Meclis Başkanı Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu da;

"Biz hiçbir zaman silah kullanmadık. Bize karşı duranların kanlarını dökmeye çalışmadık" dedi.
Hürriyet mücadelesinin yaşandığı yılları anlatan Kırımoğlu, "Allah'a olan borcumuzu yerine getirme peşindeydik. Sovyetler Birliği'nin dağılacağına inanıyorduk ama vatanımıza geri döneceğimize kendimiz bile inanmıyorduk. 'Allah bize müsaade etsin de, cesetlerimizi o kamplarda değil, evde insanca toprağa verelim' diye dualarımız vardı. TRT'ye çok minnettarım. Dünyanın çeşitli ülkelerinde Kırım halkıyla ilgili araştırmalar yapıldı ve belgeseller çekildi ama hiç bu kadar titiz olmamıştı. Bu bizim milli davamıza verilen en büyük destektir" ifadelerini kullandı. Kırımoğlu, belgeselde emeği geçenlere teşekkür etti.

Milletim, Vatanım, Canım Kırım Ayhan Katırcıkara
"Milletim, Vatanım, Canım Kırım" Bu bir Kırım türküsü...
Ruslar, insan kasabı, diktatör Stalin'in emriyle bir gecede bütün Kırım'ı Sibirya, Urallar ve Özbekistan'a sürdü vagonlar içinde. Her türlü ihtiyacı bu katarlarda giderilecekti. Yarısı yolda hayatını kaybetti, önemli bir bölümü kırıldı, hastalandı, sakat kaldı. Sağ salim ulaşanlar ise ailesinden, çoluk çocuğundan ayrı düştü. Zulüm başladı.Kırım'da sürgün günü 8730 Türk köyü vardı. 2500 cami, 680 mektep. Ruslar bu yerlerle birlikte, 2800 mezar taşını bile tahrip ettiler! Türk'e ait ne varsa görmek istemiyorlardı. Bu kin ile insanlık suçu işlediler.Kırım 1500 yıllık Türk yurdu, Türk kavimlerinin uğrak yeri Alaattin Keykubat'ın gönderdiği donanmayla Selçuklu Devleti'ne bağlanmıştı. Altınordu ve Kırım Hanlığı daha sonradır. Fatih zamanında, Gedik Ahmet Pasa ile Kırım Osmanlı'ya katıldı.Bölgede 1.5 milyon Kırım Türk'ü yaşıyordu. Rus politikasıyla Osmanlı içlerine, Anadolu'ya göçe zorlandılar önceleri. Kalanlara baskı uygulandı. Yüzbinlercesi kılıçtan geçirildi. 19. asrın sonlarında Kırım'da Türk nüfusu Rus-Ukran sayısının altına düşmüştü, işte bu noktada Gaspıralı İsmail, gazetesi Tercüman ve fikirleriyle Türklere ışık oldu, yol gösterdi.Ekim devrimi sonrası komünistler Kırım'daki Türk Cumhuriyeti'ni ortadan kaldırdılar. 2. Cihan Savaşı'nda adayı işgal eden Almanlarla işbirliği yaptığı iddiasıyla Kırım'daki bütün Müslüman ahali apar topar sürüldü, kırıldı, öldürüldü. Soğuk, açlık, hastalık Kırımlıların peşlerini bırakmadı. Komünistler Kafkas kavimleri için de aynı şeyi yaptılar. Ancak Stalin sonrasında onlar anavatanlarına döndü, Kırım Türküne izin vermediler. Ta ki SSCB dağılana kadar.Cengiz Dağcı'nın romanları hep bunları anlatır. Bir başka ünlü romancı Şamil Alaattin'den bizzat dinledim, Taşkent'te yaşarken sürgünü.Geçenlerde vatanında vefat eden Şamil Alaattin diyordu ki "Üç yıl Rus Ordusu'nda askerlik yaptım. İzinli geldiğimde bir de ne göreyim, evimde Ruslar var. Ailem yok. Çıldırmışım. Kendime geldiğimde işkence görüyordum ve sonra öğrendim, Taşkent'e götürmüşler. Ailemle yıllar sonra tesadüfen buluştuk."Sürgünü yaşayan bir başka Kırımlı Cafer Veliyef ile Kırım'da görüştüm: "Suma köyündeydik. Ruslar evimizi bastı. Yıl 1944. Ablamın sandığını açmasına izin bile vermediler. 15 dakika müsaade ettiler. Babama kızıyorlardı. Cevap verince de hepimizin gözü önünde kamçılıyorlardı. 58 vagonlu bir trene bindik. Aluşta'dan Akmescid'e, buradan da meçhule.."Hikaye dramalık, belgesellik ama bu duyarlıkta yayıncı nerede?Komünist mezalimi “18 gün aç, çıplak, hasta, bitkin vaziyette trenimiz yol aldı. Bir kısmı yolda öldü. Cesetlerle gittik bir müddet. Bitlendik. Cesetleri gömmemize bile müsaade etmediler. Trenden attılar, bu dileğimiz karşısında. Ölülerimizi bile kurda kuşa yem yaptılar. Uralga'da 20 yıl tuz işçiliği yaptım. Üniversitede okurken bizi Tatarız diye yurda bile almadılar."Sak'ta Rıfat Yahya'nın misafiri oldum. Anlattıkları şöyle:- “Zincirli medresede doğdum. 16 yaşında sürgüne gittim. 10 dakika müsaade ettiler. Hiç unutmam Annemin bir Singer dikiş makinası vardı. Onu yanına almak istedi. Müsaade etmediler, iteleyip düşürdüler kadıncağızı. Kardeşimin biri yolda öldü, öteki hastalıktan. Annemin göz yaşları, bu olayları hatırladıkça hep boşaldı. Sonra aklı durdu zavallının. ‘Keşke onların yerine ben ölseydim’ demeye başladı.”Kırım Türkleri anavatanlarına dönmeye başladığında, kıyı şeridine yerleşmelerine Ruslar şiddetle karşı çıktı. Ama Tatarlar Aluşta'ya gelip yerleştiler. Rus polisi mani oldu, evleri yıktı, içindekileri dövdü. Olaylar her gün yaşanmaya başlayınca Tatarlar 4 Ekim 1992 günü Parlamento Binasını bastılar. Tatarların isteği kabul edildi "Aluşta Olayları" sonrasında.325 bin Tatar Kırım'a döndü. 500 bin kadar da Sibirya, Urallar ve Özbekistan'da var.
Azerbaycan’a İslamiyyeti Ashab-ı Kiram Ulaştırdı Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı Hazreti Peygamber'in vefatından hemen sonra İslâm Dini'nin Turan Yurdu ve Orta Asya'ya doğru çıktığı bu tarihi ve ilahi yolculuğunda, hem de bu en erken devirlerde ulaştığı Türk yurtlarından birisi de şüphesiz ki bugünkü Azerbaycan olmuştur. İslâm hidâyet güneşinin feyzli ışıkları ilk defa bu topraklar üzerine düşmüş, İslâm dini buralarda dal budak salmış ve daha sonraları Azerbaycan İslâm Kültür ve medeniyetinin en göz kamaştıran ülkelerinden biri olmuştur. Gerçekte, İslâmiyet Azerbaycan'a siyâsi ve dini manada ilk defa Hazreti Ömer (634-644) devrinde girmiştir. Buna sebeb de İran'ın Müslüman Arab orduları tarafından bir yıldırım harekâtıyla fethedilmesi ve asırlık Sâsânî Devleti'nin bir daha ayağa kalkmamak üzere yıkılıp gitmesi idi. Daha sonra İran'ın kuzey kesimleri fethedilmiş böylece İslâm Dini'ne Azerbaycan, İrminiye, Kafkaslarda yaşayan Hazar Türkleri, hatta Don Volga boylarında yaşayan Bulgar Türk boylarına giden yol da açılmıştır. Güven Veren Anlaşmalar: Hazreti Ömer'in vali ve komutanları Azerbaycan yetkilileri ile yaptıkları anlaşmalar halkın itimat ve güvenine mazhar olmuş bu sebeble İslamiyet Azerbaycan içlerine kadar süratle yayılmıştır. Bu anlaşmalardan birini, Hazreti Ömer'in değerli komutanlarından Huzeyfe bin El-Yemân Erdebil şehri temsilcileriyle yapmıştır. Bu anlaşmada:  "Bütün Azerbaycan adına sekiz miskal ağırlığında ve sekiz yüz bin dirhem ödemeleri, ayrıca onlardan kimsenin öldürülmemesi, esir alınmaması ve bütün bunlardan daha da önemlisi ateş evleri ve Mecûsi mabedlerinin yıkılmaması" kaydedilmiştir. İslam kaynaklarından et-Taberi’nin tam metnini kaydettiği diğer bir anlaşmaları da Hazreti Ömer’in Azerbaycan Valisi Utbe bin Fergat, Erdebil şehrinin derebeyi olan İsfendiyar Ferruhzad ile yapmıştır. Bu anlaşmalarının metni de aynen şöyledir: Bismillahirrahmanirrahim; "Bu müminlerin emiri Hazreti Ömer bin el-Hattab'ın Azerbaycan âmili (valisi) Utbe bin Ferkad tarafından Azerbaycan ahalisine, dağlarında, ovalarında köşe ve bucaklarında, yaylalarında yaşayan bütün kavimlere, herkese verilmiş bir "emân" dokunulmazlık fermanıdır. Onlardan çocuk olanlar, kadınlar, elden ayaktan düşmüş zayıflar, ihtiyarlar, elinde avucunda bir şey kalmamış fakirler cizye ödemekle yükümlü değildir. Dünyadan elini eteğini çekmiş, münzevi bir hayat yaşayan kimseler de cizye ödemekle yükümlü değildir. Onlar böyle olduğu gibi, bu âbid ve münzevi kişilerle birlikte olanlarda aynıdır. Yani cizye ödemekle mükellef olmayacaklardır. Azerbaycan ahalisi Müslüman Arab askerlerini (gerektirdiği takdirde) birgün veya bir gece barındıracakları gibi, onlara rehberlikte edeceklerdir. Bu askerlerden bir kişiyi bir sene barındıranlar o senenin cizyesinden muaf olacaklardır. Bunun gibi dışardan gelenlerde böyle olacak, yanlarında misafir olarak kaldıkları kimsede bir sene cizyeden muaf olacaktır. Bundan sonra bu kimselerden yurduna dönmek isteyenler varacakları yere ulaşıncaya kadar emniyet ve güven içinde olacaklardır". Yukarda da ifade edildiği gibi, bu barış anlaşmalarının Azerbaycan'ın İslâmî dönemi ve İslâm Dini'nin bu topraklarda yayılması açısından çok ayrı bir yeri vardır. Zira söz konusu barış anlaşmalarının umumî muhtevasından da anlaşılacağı gibi bu anlaşmalar ile Müslüman şefkat elinin onları kucakladığı ve onları Allah'ın dinini kabul etmeye çağırdığı görülür. Bu bakımdan Azerbaycan anlaşmaları son derece şerefli bir anlaşmalardır. Zira bu anlaşmalarda; yerli halk hor ve hakir görülmemiş, onlara her türlü müsamaha ve kolaylıklar gösterilmiş, Azerbaycan ahâlisi ancak ödeyebilecekleri miktarda bir cizye ile mükellef tutulmuş, bunda son derece adil bir yol izlenmiş ve halkın ödeme gücünü zorlayan aşırı mali yükümlülüklere fazla yer verilmemiştir. Kimlerin cizye ödecekleri ve kimlerin bundan muaf tutulacakları çok bariz ve net bir şekilde ifade edilmiş ve bunda yerli halkın lehine son derece merhametli bir yol takip edilmiştir. Ayrıca kişilerin seyahat hakkı ve hürriyeti hiçbir şekilde kısıtlanmadığı gibi, üstelik seyahat edenlere her türlü yol emniyeti sağlanmıştır. Hülâsa bütün bu açıklamalar nazar-ı itibara alındığında Azerbaycan ahalisi ile yapılan bu barış anlaşmaları ve onun ihtiva ettiği hükümlerin ne kadar medeni, şahsi hürriyetlerine ne derece saygılı olduğu görülür. Anlaşmalar o çağlarda imzalanmış, kendi sahasında örnek ve Müslümanların hemen her devirde iftihar edeceği bir medeniyet ve insanlık belgesidir. Azerbaycan'a Sahabe Akını Bilindiği gibi Müslüman Fatihler Hazreti Ömer zamanında, Azerbaycan'ın iç kısımlarına dalmışlar ve buralarda İslâm namına bir çok şehir ve kasabalar fethetmişlerdir. Azerbaycan’da Hazreti Ömer devrinde yerli ahaliye verilen bu ahidnamelerle bir manada İslâm'ın yolu açıldığı gibi, son derece yaygın ve süratli bir İslâmlaştırma faaliyeti de kendiliğinden başlamış oluyordu. Azerbaycan'a İslâm hidayet nurunu götüren yüzlerce sahabe vardır. Bunlar arasında; Hazreti İmam-ı Hasan, Hazreti İmam-ı Hüseyn, Selman-ı Fârisi, Ebu Hureyre, Abdullah bin Ömer, Abdullah bin Zübeyr, Abdullah bin Abbas, Abdullah bin Amr b. el-As, Huzeyfe bin el-Yeman, Abdurrahman bin Rabia el-Bâhili, Selman bin Rabia el-Bahili gibi daha bir nice ve sahabenin en önde gelen simaları da bulunmakta idi. Bu nur yüzlü insanlar; bir çiçekten diğer çiçeğe koşan bal arıları gibi, Azerbaycan şehirlerine dağılmışlar, hatta Kafkas sınır boyları Babü'l-Ebvâb'a (Derbent) kadar gitmişler, küfrün karanlık girdabı ve dalalet çöllerinde susuzluktan sanki dudakları çatlayacak bir hale gelen bu zavallı insanlara Allah'ın hidayetine kavuşturmuşlardır. Onların bu mübarek hizmetleri ve baş döndürücü tebliğ ve irşad faaliyetleri sonucu Azerbaycan'ın her bir şehir ve kasabasında yüzlerce binlerce insan Müslüman olmuş ve bu şehirlerde birçok cami, mescid, Kur'an-ı Kerimi öğretmek için mektebler yapılmıştır.
Hocalı'da Türk Soykırımı M. Hâlistin Kukul Aşağıdaki cümleleri okuyup da; sızlayıp inlemeyen vicdan, titremeyen kalb, isyan etmeyen akıl, zonklamayan beyin, donup kalmayan şuur, sel olup akmayan göz, haykırmayan dil ve kendini darağacına çekmeyen "adalet", yok hükmünde değil midir? Yok, hükmünde bulunan bir "adâlet"in terazileri, hakikatte, birer "kör" olarak iflâs durumundadır. İbretle bu cümleleri okuyalım ve, "Türk milleti" olarak bizim, kendilerini "medeni" diye vasıflandıranlarla, nasıl bir "vahşi dünya”da hayat mücâdelesi verdiğimizi dehşetle ürpererek idrâk edelim.

Vahşet!..

1992 yılının 25 Şubatını 26 Şubatına bağlayan gece, 106’sı kadın, 83'ü çocuk toplam 613 Azerbaycan Türk'ü, Rus askerlerinin desteğiyle Ermeniler tarafından gaddarca katledilmişlerdir. Elbette ki, sâdece bu kadar değil; yaralanan, sakat kalan ve kaybolan binlerce Azerbaycan Türk'ü belirsizlikler içindedir!.. Bu vahşet hâlini, katliamdan dört sene sonra, 1996'da yayınladığı "Ruhumuzun Canlanması" adlı kitabında anlatan Zori Balayan adlı bir katilin şu sözlerini, herkesin ve her şeyden önce de her Türk'ün dikkatle ve ibretle okuması ve gereken dersi alması lâzımdır: "Çete üyesi olan Haçatur'la, zaptedilmiş evlerden birisine girdiğimizde, askerlerimizin 13 yaşında bir Türk çocuğunu pencereye çivilediklerini gördük. Haçatur, çocuğun bağırmaması için, anasının kesilmiş göğsünü (memesini), onun ağzına soktu. Ben de, önce, çocuğun karnının, başının ve göğsünün derisini soydum. Sonra Haçatur, cesedini doğradı ve onunla aynı kökten, Türk kökünden gelen köpeklere dağıttı. Aynı şeyi üç Türk çocuğuna daha yaptık. Halkımın intikamının yüzde birini bile aldı isem ne mutlu bana!"

Bu vahşeti, "insan" olan yapabilir mi? Bu vahşeti, insan olan bu kadar zevkle ve sükûnetle anlatabilir mi? Bu vahşete, insan kalbi taşıyorum diyen bir kişi susabilir mi? susanların insanlığından şüphe değil, endîşe edilmez mi? Onlar, şimdi de oturmuş, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 10 Aralık 1948'de kabul ettiği "İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi”nden bahsediyorlar. Bunların sözüne hangi Türk ve niçin inanmalıdır? Hangi akl-ı selim sahibi insan, bu sözlerin samimiyetine güvenebilsin? Bu katilin her cümlesindeki her kelime, adaletin birer "darağaçlık hükmü" olmalıdır, çünkü; yaptıkları akıl almaz insanlık dışı zulümleri bizzat kendisi söylüyor. Öyleyse; bu katliamlara karşı, sokakları dolduran insanlar ve onların, arşa yükselen "Adalet istiyoruz!" avazları, haykırışları hani, nerede? Baştakiler ve alttakiler, farketmez! Herbiri suskun! Niçin! Üçyüzmilyonluk Türk Dünyâsı susar mı? Susarsa ne için ve nasıl susar? O'nu susturabilecek güç niçin olabilir? Böyle bir güç “olmamalı” / “olabilmemeli”dir! Hani, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nde: " Herkesin yaşama hürriyeti, hiç kimseye zulmedilemeyeceği, kanun önünde herkesin eşit olduğu, erkek-kadın ve ırk ayırımı yapılmayacağı" teminat altına alınmıştı. Yoksa, bu katil yazarın satırları, bir "soykırımın itiraf vesikası" olduğu hâlde, kendilerine "medeni" vasfını yakıştıran bir sürü "insan hakları lâfçısı" , vahşeti desteklediklerinin farkında mı değildirler? Tabii ki, asıl mes’ele "Türk'ün uyanması mes’elesi"dir.Uyan Ey Türk Milleti! Önce; Türk uyanmalıdır! Türk’ün çok okuması, çok çalışması lâzımdır. Mes'ele; Türk'ün, dünyâ mes'elelerine muhakemeci ve murakabeci gözle bakabilme mes'elesidir. Asıl mes’ele; geçen her ânı, birbiriyle "nafile çekişmelerle" değil, ciddiyetle, birlik ve beraberlik içinde değerlendirmeleridir. Her varlık, kendi içinden büyür! Elbette ki, bu işin "tersi" de var! Yâni; "çöküş"de içten başlar! Allah göstermesin!.. Türk'e bakınız: Yirminci asrın başından beri, kanının, dünyâ sathında dökülmedik yeri kalmadı. Dünyâdaki Türk şehitlikleri bunun en bariz ispatı değil midir? Lütfen araştırınız! Yemen'den Galiçya'ya, Asya ortalarından, Sibirya'ya, Doğu Türkistan'a kadar ve oradan Avrupa ortalarına!.. Çanakkale'de ikiyüzellibin, Kafkaslar'da doksanbin, Kerkük'te, Kıbrıs'ta, Balkanlar'da ve nihayet Yukarı Karabağ'da!... Binler, onbinlerce şehit bizim değil mi ? Amerika'yla Rus çekişir, ölen Türk; Rus ile Çin çekişir, ölen Türk; İsrail'le Arap çatışır ölen Türk; İngiliz Hindistan'la boğuşur ölen Türk; Fransız'la Fas-Tunus didişir ölen Türk, Yunanlı-İtalyan selâmlaşır ölen Türk; Hocalı'da Türk Alman'la bilmem kim sürtüşür, ölen Türk; Afganistan'da, Kore'de, Gazze yolunda... Ölen Türk! Türk!.. Türk! Türk! Kanının, nerelerde, nasıl ve niçin "emildiğinden" habersiz veya gafletinde olarak bir yerlere yürüyor. Bu nasıl bir millettir ki, Allah aşkına, "öle öle" tükenmiyor! ve; bu nasıl bir millettir ki, O'nun mensupları, çıkıp, kendi "Meclis"lerinde bu "soykırım"ı haykırmıyor. İlkönce, Türk Dünyâsı Devletleri"nin Meclislerinde, kaç tane "aynı milletli devletimiz varsa", hepsinde, tam sayı ile niçin bu soykırımı kabul etmiyorlar? Türkiye olarak, niçin buna öncü olamıyoruz? Niçin? Daha "dün" dediğimiz "yirmi bir sene" oldu. Yirmi yılda -kendimizle çekişip didişmekten başka- hangi mesafeyi katettik. Bu acıları her ân damarımızda hissedemez isek, hiçbir yere varmamız mümkün olamaz.
Gözyaşı Döktüren Cezire (Ada): Nargin N.Nerimanov Birinci Dünya Savaşı’nda on bir ayrı cephede savaşmak durumunda kalan Osmanlı Ordusu, yüz binlerce şehit ve yaralının yanı sıra çok sayıda esir de vermiştir. Sarıkamış Harekâtı başta olmak üzere, 1917 yılı sonlarına kadar Kafkasya Cephesi’nde Ruslarla yapılan savaşlar sırasında esir düşen Türkler, Rus Çarlığı’nın çeşitli bölgelerindeki esir kamplarına dağıtıldılar. Her an 10-15 bin esirin tutulduğu Hazar Denizi’ndeki Nargin adası da bu kamplardan biriydi. Bu küçük adada tutulanlar yalnız askerler değildi. Rusların işgal ettiği Anadolu topraklarında esir edilen siviller de buraya yerleştiriliyordu. Aşağıda Nargin Adası’nı ziyaret eden N. Nerimanov’un, 1917 yılında Bakü Hümmet Gazetesi’nde çıkan Türk esirleriyle ilgili bir makalesini okuyacaksınız:-------------------  
Keşke bu cezireye gitmez olaydım. Keşke bir deri bir kemik bedenleri, fersiz gözleri, ah u zar eden bu insanları görmez olaydım. Keşke, “Efendim, su!”, “Efendim, yemek!”, “Efendim, giyecek” sözlerini işitmez olaydım. Keşke; çıplak, dudakları soğuktan titreyen, yüzleri morarmış anasız babasız çocuklarla konuşmamış olaydım. Keşke hastanede, başları kerpiç üstünde can veren yiğitlere rast gelmemiş olaydım. Bin iki yüz insan evladı şu anda ölüm nöbetinde bekliyor. Altı bini de bu nöbete hazırlanıyor. Tifo mu, veba mı ya da bulaşıcı olmayan başka bir hastalık mı, bunları adaya kurban edecek olan acaba? Yok, yok! Açlık! Susuzluk ve soğuk! Müslümanlar, “Efendim su!..” diyerek gözlerinize baktığında, aslında demek istiyorlar ki, “Siz insan mısınız, bir insanlık duygusuna sahip misiniz, siz insan evladı mısınız, biz zavallı insanlara cevabınız nedir?” Size bakan, sizi düşünmeye çağıran bu gözlerde, bu sözleri okuyabiliyor musunuz? Okursanız yüreğiniz daralır, gözleriniz gayri ihtiyari yaşla dolar. Ben ağladım… Ben, hastalık ve marazlar içerisinde kıvranan, düçar oldukları türlü türlü hastalıkların pençesinde inleyen insanların ah u zarlarını işitip, birçoğunun hayattaki son anlarına şahit olunca dayanamayıp gayri ihtiyari ağladım… Ağlamamak mümkün mü? Zamanında ana babasının göz nuru ve sonra çocukların nezdinde bir saygı abidesi ve daha sonra da vatan kahramanı olan bir insan, şimdi iskeletler meskeni olan susuz bir cezirede can verirken, susuzluktan kuruyup yarılmış dilini çıkarıp diyor ki: “Efendim, su!”, “Efendim, yemek!”, “Giyecek!” Bu, gözyaşı döktüren cezire sizi bekliyor, size ümit bağlıyor. Emin olunuz, siz de benim gördüğümü görse idiniz ve elinizden bir şey gelmeyeceğini düşünseydiniz, siz de benim söylediklerimi söylerdiniz: Keşke, bu cezireye gitmeyeydim! Kaynak: Akif Aşırlı - Nargin Sarıkamış-Kafkas Cephesi Esirlerinin Dramı, BKY.
Şeyh Şamil’in Dinî Hassasiyyeti Muhammed Tahir el-Karah’î Şeyh Şamil’in hususi kâtibi Muhammed Tahir el-Karah’î’nin hatıratından bir bölümünü aşağıda sunuyoruz:İmam Şâmil Aşiltaya köyünde iki sene kadar oturdu ve ahalisini dinî hükümlerden tamamıyla bî-haber bulduğu cihetle vaaz u nasihate ve iyiliği emredip kötülüğü yasaklamaya başladı. Köylüler Şâmil'i dinleyip sûreta kabul etmiş göründüler.
Bir gece sabi bir çocuk Şâmil'in nezdine gelip,- Filan evde erkek ve kadın karışık bir halde bulunup darı ayıklıyorlar. Hâlbuki siz böyle içtimaları menetmiştiniz, diye haber verdi. 
İmam Şâmil kalınca bir sopa yakalayıp,- O evi bana göster, diyerek çocuğun ardına düştü ve kapının önüne gelince içeridekilerden birini sesinden tanıyıp ona hitaben,- Kapıyı aç, diye haykırdı.
Herif titreyerek kapıyı açtı. Şâmil içeriye girip karşısına çıkana sopayı savurmaya başladı. Kısmetini alan savuştuğu cihetle bir köşeye büzülen kadınlardan başka kimse kalmadı. Onlar içinden de ev sahibesini çağırıp tekdir ve tevbih eyledikten sonra dönüp evine geldi.
Ertesi gün akşamkilerden ikisinin muhalefete kalkıştığını işitti ve ahalinin bunlara karşı gevşek davrandığını gördü. Bunun üzerine silahlandı ve eline bir kitap alıp o muhaliflerin mahallesine gitti. 
Kitabı karşısına koyup,- Bu gün dine ittiba edenle etmeyeni ayıracak bir gündür. Şimdi gidip o muhalifleri getirmelisiniz. Yoksa ben kendim gider din hükümlerini icra için o heriflerle mukatele ederim.
Sonra da etraftan yardımcı toplayıp sizin de haddinizi bildiririm. Şer'-i mübîni ikame eyleyecek kalmadı mı sanıyorsunuz? Cenâb-ı Hak dininin muhafızı ve ona yardım edenlerin muinidir, dedi.
Köylüler bu sözleri işitince gidip o adamları getirdiler. Onlar da Şâmil'in huzurunda şer'î tazire uğrayıp din ahkâmına inkıyat gösterdiler.
Kaynak: İmam Şâmil’in Hâtıraları-Yrdç Doç.Dr. Ahmet Özdemir
Azerice Değil Azerbaycan Türkçesi Dr. Abbasali Cavadi Bu gün bir İran Âzerbaycanlısı’na sorsanız, dilini Türkî, kavmiyet ve milliyetini Türk, vatandaşlık ve tâbiiyetini İranlı,  bölgesinin coğrafî mensubiyetini ise Azerbaycanlı diye adlandırır. Azerbaycanlıca, Âzerbaycan dili ve Türkçe  tabirlerine hemen hemen hiç, Âzerî  kullanılışına ise çok az rastlarsınız.

Bize de öyle geliyor ki, Azerbaycanca ve Azerbaycan dili  tabirlerinin pek tutarlı tarafı yoktur.Dr. Cevat Hey’et’in de Tahran’da çıkan kitabında yazdığı gibi, Azerbaycanca tabiri evvelâ gramer olarak yanlıştır, zira dilleri ülkeye ve arazi adlarına göre değil, ilgili millet ve kavime göre adlandırırlar. Meselâ Rusyaca değil, Rusca, Almanyaca değil Almanca, Macaristanca değil Macarca denir. Bu sebepten hiç olmazsa Âzerbaycanca değil, Âzerî demek gerekirdi.Azerbaycanca ve Azerbaycan dili tabirleri, bu dilin Türk dili olduğunu belirtmiyor. Mukayese tam uygun olmayabilir, fakat misâl için Arapça yerine Mısırca, Ürdünce veya Suudi-Arabistanca tabirlerini kullanmak doğru olmazdı, halbuki Arapça’nın bu şiveleri arasında da bir hayli fark vardır.

Bazılarının fikrince, bu dili adlandırırken Azerbaycan kelimesine “-ca” ekini ekleyerek kullanmak doğru değildir. Çünkü Âzerbaycan’dan başka İran’ın hemen hemen her eyâletinde, aynı şekilde Türkiye’de ve Irak’ta yaşayan aynı (veya çok benzer) Türk lehçesinde konuşan milyonlarca nüfuslu topluluklar vardır. Bu dile Âzerbaycan demek, Âzerbaycan hudutlarının dışında yaşayan, fakat aynı Türk lehçesini konuşan toplulukları inkâr etmek olur.

Başkaları ise Âzerbaycan’ın Türkleşmesi’nden önce burada Türk dili ve lehçeleriyle hiç alâkası olmayan dil ve lehçelerin konuşulduğunu hatırlatıyor ve aynı zamanda diyorlar ki günümüzde Âzerbaycan’da yaşayan bazı azınlıkların ana dili Türkçe ile hiç ilgili değildir. Bu itirazlar dolayısıyla Azerbaycan dili ve Azerbaycanca derken, kastedilen dil açıkça belli olmuyor.Bu itiraz ve tenkitlerden öyle anlaşılıyor ki, Sovyet Âzerbaycanı’nda yaygın ve resmî olduğu şekliyle Azerbaycanca ve Azerbaycan dili  terimleri çeşitli sebeplerden dolayı mahzurlu ve yanlıştır.

Diğer taraftan, bazıları, Âzerbaycan ve Türkiye lehçeleri de dahil, umumî Türk dilinin bu veya diğer lehçesine genel olarak Türkçe, Türk dili ve Türkî denmesini yetersiz buluyorlar. Hakikaten de Türk dilinin lehçeleri, çeşitli tarihî, coğrafî ve siyasî âmiller esasında, o kadar birbirinden farklı inkişaf etmiştir ki bunların lehçe farklılığını belirtmemek dikkatlilikten uzak olurdu. 

Bu sebepten, anlaşılan, dilin, hem Türklüğü’nü, hem de lehçe özelliğini belirtmek için, yine Azerbaycan TürkçesiAzeri Türkçe, Azerbaycan Türk dili veya Âzerbaycan Türkîsi tabirleri daha doğru, uygun ve isabetli gözüküyor. Nitekim tarihen de Âzerbaycan Türkçesi’ni umumiyetle (meselâ Farsça ve Arapça karşısında) Türkî ve Türkçe, aynı zamanda, onu Türkçe’nin başka lehçelerinden ayırt etmek için Oğuz Türkçesi, Selçukî Türkîsi, Âzerî Türkçe ve Âzerbaycan Türkçesi  şeklinde de adlandırmışlardır.
Türkistan Yolu Nasıl Kesildi? Yavuz Bülent Bakiler İki Parça AzerbaycanAnadolu'yu binbir yerinden vuranlar, onu bütün Türk dünyasından da koparmaya çalıştılar. İşin hazin tarafı, Doğu ve Batı dünyasının bu büyük tuzaklarından haberdar olmayışımızdır. Mesela, Ermenistan sınırları tesbit edilirken, dünyada görülmemiş bir düzenlemeye gitmişler. Ermenistan'ı getirip Azerbaycan toprakları ortasına bir hançer gibi sokmuşlar. Nahcıvan bir tarafta kalmış, Gence, Karabağ, Bakü bir tarafta. Aralarına Ermenistan toprakları uzatılmış. Bu ne demektir? Bu Türkiye'nin Azerbaycan ve Türkistan dünyasından koparılması demektir. Biz bu faciayı 1990 yılında Rus İmparatorluğu yıkıldıktan sonra fark edebildik. Mesela Türkmenistan'a veya Kazakistan'a gidecek Türk TIR'ları, İğdır'dan geçip Nahcıvan toprağına girdiler. Nahcıvan Azerbaycan'ın batısında kalan bir şehir. TIR'larımız Nahcıvan'dan doğuya doğru yola çıktıklarında Ermenistan sınırına geldiklerinde durduruldular. Azerbaycan'a ve Türkistan'a geçemediler. Güneyden gitmek istedikleri zaman karşılarına İran çıktı. Kuzeye yöneldiklerinde, Gürcistan askerleri önlerini kesti. Şoförlerimiz, binbir sıkıntıyla çırpındılar. İstanbul'dan Kazakistan'a dokuz günde mal götürebilecek bir TIR, yabancı sınırlar önünde dokuz ay kavrulup durdu. Rüşvet, gasp, zulüm, ölüm gölgemiz oldu. Bu rezil oyunu daha iyi anlatabilmek için şöyle bir örnek vermeliyim. Düşününüz ki Anadolu topraklarının tam ortasında, Karadeniz'den Akdeniz'e kadar uzanan “Okakinov!” isimli başka bir devlet var. Bir İstanbul veya Bursa Türk'ü, Erzurum'daki bir akrabasının yanına gidemiyor. Kars'tan veya Van'dan yola çıkan bir kamyon, Eskişehir'e, Edirne'ye ulaşamıyor. Böyle iki parçalı devlet olabilir mi?
Gunip Destanı Mustafa Butbay Eskişehir’in merkeze bağlı Ağapınar Köyü’nde doğan Mustafa Butlay aslen Dağıstan’lı muhacir bir ailedendir. Galatasaray ve Darüşşefaka liselerinde edebiyat öğretmenliği yaparken 1920 yılında bir heyetle Kuzey Kafkaya’ya gitti. Şeyh Şamil’in teslim olduğu Gunip’i ziyaret etti. Buradaki duygularını aşağıda okuyacaksınız. Editör
_________Yılankavi bir yolu takip ederek, Gunip dağı'na çıkıyoruz. Şimdi üzerinde yürüdüğümüz bu şoseye lanet ediyoruz. Çünkü bu yolda kanlı ve zehirli Rus istilasının izleri vardır.
Etrafımızda çağlayan suları, buralarda ağlamış anaların ve yetimlerin hâlâ dinmemiş olan gözyaşları gibi görüyor ve o suların etrafında akisler yapan düşüş seslerini, o anaların hâlâ susmamış olan ah u figanı gibi işitiyorum. Sanki susmuş ve dinmiş tabiatın bütün unsurları canlanmış; dillenmiş, bana 1854 ve 1864'ün kahramanlıklarının acı olaylarını anlatıyor ve o tarihlerin hüzünlü ağıtlarını okuyorlardı.
Bu düşünceler altında ben, o yolların feryad u figanlarına ve kanlı facialarına karışmıştım. Kendi kendime şöyle düşünüyordum:
Doğuda Gunip, batıda Hotz ve Ahçip!.. Bunlar Kafkas tarihinin kara ve kanlı sayfalarını teşkil ederler. İşte bu üç isim karşısında titremeyecek ve kalbinde bu yerler için hâlâ kanayan bir yaranın sızısını duymayacak olan bir Kafkasyalı yoktur. 
Gunip, Hotz ve Ahçip... Bu üç yer Kafkasyalıların umut ve bağımsızlıklarının gömüldüğü birer mezardır. Kafkasyalılar, bu yerlerde hürriyet ve istiklalleri için ölmüşler ve ölümün her çeşidinin kucağına hasretle atılmışlardır. Analar ve babalar, yalnız birbirleri ile değil, evlatları ile kucaklaşarak hep beraber ölmüşler, böylece hürriyet ve istiklallerinden mahrum, bedbaht ve hor görülen bir nesil bırakmak istememişlerdir!...
Böyle düşünüp yürürken, en son boğuşma ve boğazlaşmanın cereyan ettiği bir yer olan Gunip Kasabası'nı yakından gördüm. İşte o zaman 60 yılın bütün perdeleri gözümün önünden sıyrıldı ve o boğuşmalar tekrar canlandı. Şimdi mücahidlerin, tüfek, kama, kılıç veya ele geçirdikleri taş ve sopa ile düşmanlarının üzerine atıldıklarını görür gibi oluyordum. 
Düşmana karşı nasıl diş ve tırnakla boğuştukları, boğuşarak nasıl yerlere serildikleri, kin ve intikam ateşi saçan nazarlarını, nasıl düşmanın suratına fırlattıkları sonra da son aşk ve özlemlerini ifade için bu nazarlarını vatanlarının semasına nasıl çevirdiklerini ve nihayet son yaş damlaları ile nurlanmış olan gözlerini nasıl kapadıkları, gözümün önünde hüzünlü bir panorama gibi geçiyordu...
Mazinin bu manzarası, gözümün önünde, düşüncemin önünde o kadar canlı bir surette dikilmişti ki, ben şimdi Gunip'i hali hazırı ile değil fakat o zamanki kanlı ve elemli çehresiyle görüyor ve bu çehre karşısında kendimden geçmiş bir durumda bulunuyordum. 
Bundan dolayı, yanımdakilerin bana yönelttikleri sözleri duymuyor, bizi selamlamak için koşuşan ve bağrışan insan kitlelerini görmüyordum. Birdenbire yolun kenarında, büyük bir kaya üzerinde “Şirvanskaya Roto” yazısını gördüm. Bu yazı Şirvan Alayı'nın buradan geçtiğini hatırlatan bir levha idi. Bunu gördüğüm zaman büsbütün sarsıldım. Sanki kalbime zehirli bir hançer saplanmıştı. Ben bunun acısı ile kıvranırken, kale kapısından içeriye girdik. 
Burada bizi karşılamak için atılan top seslerinin gürültüsü ve şamatası ile kendime geldiğim zaman, beni içtenlikle selamlayan büyük bir insan kitlesi gördüm. Fakat ben bir şey anlayabilecek halde değildim. Yalnız gözlerimden bol ve ateşli yaşlar akmaya başlamıştı. Halk vaziyetimi anladı ve bana aynı üzüntülü durumda arkadaşlık ve yoldaşlık etti. Hep bakıştık, ağlaştık ve ayrıldık...
Binlerce şehidin kanlarının ve kemiklerinin bulunduğu bu topraklar üzerinde Çar II. Alexandr'ın sarayında idik. O Alexandr ki, 1864'te bir Rus milletine bağımsızlık belgesi dağıtırken, diğer taraftan istilası tamamlanmış olan mübarek Kafkasya'nın bedbaht ve başı aşağıya düşmüş halkının yok olmasını ve kovulmasını emrediyordu!..
İşte bu adam Ruslarca ve bütün dünyaca hürriyetsever imparator namıyla takdir ediliyor, alkışlanıyordu.
Batı hürriyetseverliği bu kadar ters ve anlamsız; hürriyetseverler de bu kadar aldatıcı ve insafsızdırlar!...
İşte Çeçen Soykırımının İlk Raporu İlhan Bardakçı Stalin, 1930 yılı Haziran'ının 18. günü Slav dışı ırkların eritilmesi için bir "Halklar Dağıtım" uygulamasına geçer. İlk adımda 35 bin Çeçen, Kazakistan'a ve Sibirya'nın kıraç topraklarına sürülür. Bilanço 30.180'dir. Aradaki 4.820 kişilik fark yolda, trenlerde veya tundrada doğan ve öldürüldükleri güne kadar birkaç ay yaşayabilen bebeklere aittir. Hitler, Rusya'ya saldırdığı zaman, Stalin, Çeçenler'in hesabını görmek ister. NKVD yani o zamanki KGB şefi ve İçişleri Bakanı Beria bu konu ile görevlendirilir. Stalin'in ölümünden sonra mahkemeye verilerek kurşuna dizilen Beria'nın son yazışmaları Kremlin arşivlerinde açıklandı. Okuyacağınız raporu oradan aldım. İşte bu gizli belgeler: 1942 yılı 15 Mayıs günü Beria'nın Stalin'e verdiği 376/00/065 numaralı not: 1. "Çeçenlerin sürülmeleri için 120 bin kişilik NKVD birlikleri hazır. Bu birliklerin Stalingrad savunmasının dışında tutularak emrine verilmesine teşekkür ederim." Bu arada sürgün çalışmaları sürer. Çeçenler'in sürgüne gönderilmeleri hazırlıkları sona ermiştir. İşte 24 Şubat 1944 saat 16.45 tarihli ve Beria imzalı belge: 2. 176.950'si bugün vagonlara bindirilerek gönderilenlerin ilk kısmı 33.739 Çeçen'dir... Bunların 18 bin 950'si iki yaşından küçük oldukları için annelerinden alınmamışlardır. Ve 1 Mart 1944 tarihli, aynı imzalı ve 248/64 işaretli rapor: 3.  İstenilen bölgelere gönderilen Çeçenler'in sayısı bugün 478.479'a ulaştı. Bunların içinde 91.250 de İnguş vardır. Peki ama böyle kütlesel bir sürgün nasıl yapılmış, bu kadar hızlı şekilde nasıl gerçekleştirilmiştir? Kremlin arşivleri bu soruyu da cevaplıyor... Beria adına Stalin’e rapor imzalayan Yevgeni İliç Smartınov şunları bildiriyor: 4. "Program tamamlandı. Görev süresince 20 bin subay ve 100 bin NKVD, mensubu kullanıldı. Bunların 8 bini sürgünlerle birlikte gönderilmişlerdir." İşte raporun bu bölümü: 4/d. "Bu operasyonda 194 konvoy planlanmıştı. Bunun için 12.500 vagon ve ayrıca içinde mollaların konulduğu 6000 imha vagonu kullanılmıştır." Biliyorum, içiniz bulanmıştır. Ama bitmedi. Ya gönderildikleri bölgeler? Ya oralarda başlarına gelenler?.. İşte Izvolskaya Kampı'ndan NKVD Başkanı Beria'ya gönderilen 1944 Aralık ayı raporu: 5. "Salgın hale gelen tifüsü önlemek imkanımız yoktu. Bu sebeple 38 bin 245 tifüs hastası, yatakları ve eşyaları ile kısa yol olarak imha edilmiş ve yakılmışlardır." 1943 yılı şubat ayı ile 1944 senesi aralık ayı arasında Stalin 2 milyon 700 bin masumu daha göçe yani ölüme iteler. Bunlar içinde Gagavuzlar, Tatarlar ve hatta Alman asıllı olanlar da vardır. Ve işte bir rapor daha: "Bu insanların 410 bini soğuktan, 680 bini hastalık, ilaçsızlık ve gıdasızlıktan hayatlarını kaybetmişlerdir."
Kafkas Kahramanı Şeyh Şamil’den Veciz Sözler Cafer Barlas Büyük bir âlim, yol gösterici mürşit, büyük devlet adamı ve asker olması yanı sıra kitleleri etkileyen büyük bir hatip olan İmam Şamil'in konuşma ve mektuplarından bazı veciz sözleri aşağıda sunuyoruz: -Kahrolsun sefil esaret, yaşasın şanlı ve güzel ölüm! -İstilaya uğrayan vatan toprakları sulh ile ele geçmez, cenkle alınır. -Vatan istilacılarına isyan edenlerin kırık utangaç hali, benim için, ibadetle olanların sert ve dik tavırlarından daha iyidir. -Ey Allah’ın makbul kulları, ey vatan dağlarının emsalsiz zineti şerefli muhafızlar, bu vatan sizindir, sizin olacaktır. -Çarlar ölecektir, Petrolarınız ve Katerinalarınız gibi Nikola da gözleri arkasında gidecektir. Fakat Kafkasya mutlaka kurtulacak hür ve mesut olacaktır. Allah, hak ve vatan uğrunda çarpışanlara yardımcı olsun. -Ölümü sevgili gibi kucaklayan ve şehitliğe susayan insanlara, esaret teklif etmek çok boş ve gülünçtür. -Düşmana karşı diri kedi, ölmüş aslandan iyidir. Vatanının kurtuluşu ve istiklal yolunda cehd ve cenk gereklidir. -Hürriyetimiz, zulüm ve kahrın döktüğü kanlarla kazanılacaktır. -Bizden torunlarımıza kalacak en büyük miras, hürriyet uğrunda savaşmak, hakkı yayma uğrunda can vermek olacaktır. Torunlarımız hürriyet ve istiklal uğruna yapılan savaşların kuyruğu değil, başı olmalıdır. -Savaşımız, Çarların, ruhani reislerin ve eşkıyaların milletimizden gaspettikleri haklarını iade için sonuna kadar devam edecektir. -Müslümanlık esasına göre kurulan idare teşkilat ile diktatörlük idaresi bağdaşamaz. -Ben Müslüman’ım; Müslüman olanlar kendilerini esarete almak isteyen zorba rejimlerle çarpışmak mecburiyetindedir. -Maddi silahlar yalnız başlarına hiç bir işe yaramazlar. -Müslümanlığı ve vatanınızı kurtarmak istiyorsanız bir tek yolu vardır: Düşmanlarınızın ellerindeki öldürücü silahları aleyhinizde kullanmasına fırsat vermeyiniz. -Müslümanlar zulme dayanan bir devletin esiri olamaz. Zulüm sistemi ile teşkilatlanan Çarlık Rusyası, ya zulümden vazgeçmeli, baş eğmeli veya ortadan kalkmalıdır. -Çar’ı büyük görenler, Allah’a şirk koşan kafirlerden farksızdır. -Bir naibe gönül bağlarken onda keramet aramayınız. Sadece şeriata saygı beslediğini ve hak yolunda yürüdüğünü görmek yeterlidir. Kafkasyalılar!

- Senelerden beri göğüslemeye çalıştığımız en vahim an gelip, çatmıştır. Yapabileceğimiz tek iş düşmanla fasılasız ve amansız çarpışmaktır. Bugüne kadar harp etmek şeref ve vatan borcu idi, fakat bugün hepimizin üstüne farz olmuştur. Kafkasya'nın hürriyeti için son kurşununa, son kılıcına ve sağlam kalan son bileğe kadar döğüşmeyen kâfirdir. Küfrün ve hıyanetin cezası derhal ölümdür. -Ölüm, bizi Allah'ımıza kavuşturan en ulvî hadisedir. Dünyaya geldik, O'nun eserlerini gördük, O'nun emirlerindeki isabete inandık, O'nun eserlerine gönlümüzden vurulduk. Şimdi de sevine sevine O'na kavuşmayı özlemeliyiz. Ölüm kâfirler için bir azap, bir ıstıraptır. Müslümanlar için bir sürür ve saadet olmalıdır. -Şehitlerin ruhları yeşil kuş kanatları içinde Allah'a kavuşur. Vatanınız için öldürünüz ve şehit olunuz. -Ey Dağıstan ve Çeçenistan milletleri, dinleyiniz beni: Ben sizleri para ve menfaat için bu savaşlara sürüklemedim. Bu Allah'ın emridir. Toprağımızı hürriyetimize kavuşturmak ülkümüzdür. Bu emre itaat ediniz. Hiç birimiz kamasını kınına sokmasın. Parolamız ölünceye kadar savaş olmalıdır. -Ancak, Allah yolunda kan dökünüz. Vatanın hürriyetine, saadetine refahına ve servetine göz dikenlere el uzatanlara aman vermeyiniz. Sizi koğdukları ve geri sürdükleri bir tek karış yurt toprağını düşman elinde bırakmayınız. Onları daima geldikleri yerlere sürünüz. Adam öldürmek ve Allah'ın binasını yıkmak fena bir şeydir. Fakat vatan uğrunda ölmek ve öldürmek Allah'ın takdis ettiği ulvî bir vazifedir.
Hocalı'da Yüreğimden Vurdular Beni Aziz Üstel Kar yağdı tane tane , ak akKanla yıkanmış çayırlara düştü bir birSiz hiç kıpkızıl kar gördünüz mü?

Celile üç aylık hamileydi. Sür-git gülümsüyor; ağzını toparlayamıyordu mutluluktan. “Aylardan Şubat günlerden yirmi beş” diye mırıldandı, gökyüzünde donuk donuk parlayan, sarı ışıkları cansız aya bakarak. Ağustos’ta doğuracaktı bebeğini; ikinci yavrusu olacaktı. İlki oğlandı: haşarı mı haşarı, yaramaz mı yaramaz; valla düz duvara tırmanırdı ki şaşa kalırdın bi defa görsen. Celile onun peşi sıra koşmaktantarifsiz zevk alırdı, kocasıyla kayınbabasının “Celile, öyle deli gibi koşma şunun arkasından, düşüp bir yerini kıracaksın kız!” gibisinden uyarılarına kahkahalarla cevap verir ama bir iki soluklandıktan sonra gene seğirtirdi yavrusunun ardından.

Son günlerde kocasıyla kayın babası, bellerinde tabancaları, dolanıp duruyorlardı gece boyunca ormanın kıyısında. Dağlara bakan gözlerinden salt kaygı okunuyordu. Celile kocasına sormuştu daha bir gün önce:

“- Neden dolanıp durursun sabahlara kadar; gözün bi dağda bi ormanda!”“- Kadın sen hayal aleminde mi yaşarsın! Hankendi’de, Kerkicihan’da o kaltabanların neler yaptıklarını bilmez misin! Yollarımız kesilmiş, dört bir yanımızı sarmışlar, kısılmışız kapana ki tarlanın faresi kaç para! Fırsat kolladıklarını, hepimizi, bizi yaratan Rabbime tez elden yollamak için gün saydıklarını bilmez misin de sorarsın böyle alık alık!”

Sesini çıkarmamıştı ama ağası Alef Hacıyev komutasında 160 özel polisin Hocalı’yı koruduğunu biliyordu. Hepsi bu; 160 delikanlı, ellerinde tüfek, bellerinde tabanca. Arada bir Ermeniler top ve mitralyöz ateşine tutuyorlardı ama henüz hiçbir insan evladını öldürmemişlerdi.
Celile karnındaki bebesinin düşünü kurup evinin bahçesinde dolaşırken, Allah’a hayırlı evlat vermesi için dua ederken üç kahpe kurşun saplanıverdi sırtına! Saat 11:00’di; ayın 26’sına bir saat var yoktu, iki bin Ermeni ipsizi, iki bin Ermeni çapulcusu, başlarında ASALA adına Türk milletinin dışişleri görevlilerini vurmuş Monte Melkonyan, dağdan inip kurşun yağdırmaya başladığında gariban Hocalı halkının üstüne. Vurulanlar boylu boyunca uzandılar otların üzerine, ağaç diplerine yığılıp kaldılar, başlarını dayadılar kayaların yosunlu yüzlerine. “Sen amanı bilmez misin!” diyenlerin başına çöktü Melkonyan’la adamları ve de mülteci Reise Aslanova! Bıçaklar çıktı kınlarından, kesildi gırtlaklar, kan fışkırdı şah damarlarından, Monte Melkonyan’la adamları ellerini, yüzlerini yıkadılar tertemiz Azeri kanıyla! Savaş sırasına...

Yo yo savaş değil; Rus’un 366. Motorize Piyade Alayı’nı da arkasına alarak saldıran Ermenilerin soykırımıdır Hocalı! İnsan Hakları İzleme Örgütü, “Hocalı katliamı, Dağlık Karabağ’ın işgalinden bu yana gerçekleştirilen en kapsamlı sivil katliam” olarak nitelendirir bu vahşeti. Azerbaycan Cumhuriyeti’nin resmi açıklamasına göre 106’sı kadın, 83’ü çocuk omak üzere 613 Azeri vatandaşı vahşice öldürülmüştür! Eksiktir bu sayı Melkonyan’ın günlüğüne göre. Ölen 613 cana ek olarak toplam 487 kişi ağır yaralanmış, bin 375 kişi tutsak alınmış ve 150 kişi kaybolmuştur! Meksika, Polonya, Pakistan ve İslam İşbirliği Konferansı’yla ABD’deki kimi eyaletler Hocalı’nın soykırım olduğunu kabul etmişlerdir resmen; anıtlar dikilmiştir ölenlerin hatırasına...

Savaş sırasında Rus destekli Ermeni birliklerine komutanlık yapan, daha sonra da Ermenistan Cumhurbaşkanlığı katına, Azeri kardeşlerimin cesetlerine basarak tırmanan Serj Sarkisyan, bir akşam üstü viskisini yudumlarken İngiliz gazeteci Thomas De Waal’e baktı gülümseyerek:
“- Hocalı’dan önce Azerbaycanlılar bizim şaka yaptığımızı sanıyorlardı. Ermenilerin sivil topluma karşı el kaldırmayacağına inanmışlardı. Biz bu varsayımı kökünden söküp attık. Olay bu kadar basit! Gereken dersi verdik!”

Arkadaş, “Ben de Ermeni’yim” diye İstanbul’un yollarına dökülüp bağıran çağıranlara armağan olsun bu satırlar...
Kafkasya'nın Büyük Mürşidi: Şeyh Cemaleddin Gazikumuki Numan A. Ünal Şeyh Cemaleddin Efendi, 1788 yılında Dağıstan’ın Gazikumuki şehrinde doğdu. Hazreti Peygamberimizin soyundan seyyid ve Nakşibendî tarikatında mürşid-i kâmil idi.

Büyük İslam âlim ve evliyası Mevlana Halid-i Bağdadi Hazretleri'nin halifelerindendir. Hafız olup, çok kerametleri görüldü. Hadis ilminde de üstad idi. Arapça, Türkçe ve Rusça ile bütün Dağıstan dillerine tam vâkıf idi. Fevkalade güzel yazısı vardı. Arapça mükemmel şiirleri de bulunmaktaydı. 
Nakşibendi tarikatının usül ve ahkâmını izah eden, “ El Adâbu’ l-Marziyye Fi’t-Tarikatin-Nakşibendiyye” kitabını yazmıştır.

Şeyh Cemaleddin Gazikumiki Hazretleri, Kafkasya’nın kahraman mücahidi Şeyh Şamil’in mürşidi ve kayınpederidir. 1823 yılında Gazikumuk’ta doğan kızı Zahidat'ı Şeyh Şamil ile evlendirdi. Bu kızından olan torunu Muhammed Kâmil I. Dünya savaşında Türk ordusunda büyük hizmetler gördü. Kabri Karacaahmet mezarlığındadır.

İmam Şamil, zalim, işgalci emperyalist, Hıristiyan Rus kuvvetlerine karşı büyük bir mücadele veriyordu. Bunun için eldeki bütün kuvvetlerine rağmen düşman kuvvetlerinin korkunç bir sayı ve silah üstünlüğü onu mecburen İslam ülkelerini harekete geçirmek için diplomatik teşebbüslerde bulunmaya zorlamış, ancak hiçbir netice alamamıştı. 

Bu meyanda Şeyh Cemaleddin Gazikumiki hazretleri de Osmanlı Şeyhülislamının dikkatlerini Kafkasya üzerine çekmek üzere kendilerine Ağustos 1848’de aşağıdaki mektubu göndermiştir.

Bismillahirrahmanirrahim…

Ey sevgili ve şerefli kardeşim!

… Sizin ve padişahın yüce Divanı’nın âlimlerin sessiz kalışına şaşıyorum. İçinde bulunduğumuz feci durumu bildiğiniz halde niçin Sultan’ı, yakınlarını, önemli kişilerini ve liderlerini ikna etmiyorsunuz? Susmaya hakkınız var mı? Kıyamet günü Allahu Teâlâ sizi suale çekerse ne cevap vereceksiniz? ‘ Ne yapıyordunuz, ne söylüyordunuz; neyi emredip, neyi yasaklıyordunuz?’ diye sorulduğunda ne söyleyeceksiniz? O halde bu soruya bir cevap hazırlayınız.’

Ey âlim kardeşim!

Sizin hakkınızda kötü düşündüğümü gizlemeyeceğim. En büyük imam yüce Halife sizi dinlediğinde ve siz de Onu savaşa girmeyi tavsiye etmediğinize göre başka türlü bir şey yapmanız gerekmez mi? Verdiğiniz sözü yerine getirmenizin tam zamanı değil mi?
Ey ilmi ile amil olan âlimler, Ey Kâmil müminler!

Sahip olduğunuz bütün imkânlarla İslamın düşmanlarına karşı savaşmak zorundasınız. Osmanlı “Bab-ı âli” sinden burada savaşan kimselere yardım ve destek sağlamasını istemelisiniz. Hem Allahın koruduğu askeri birlikler göndererek bize yardım etmeniz, hem de Sultanlar arasında yapıldığı gibi görüşmeler yapmak suretiyle Rus hükümdarının bize karşı sürdürdüğü askerî faaliyetlerine son vermeye mecbur etmeniz zaruridir.

Dağıstanlı âlimlerle yaptığım bir görüşmenin ardından size bildirmek istediğim bunlardan ibarettir. Sadece bu hakir size müracaat ediyorsa da bu mesajı bütün âlimlerin bir şikâyeti olarak kabul edebilirsiniz. 

Talebimi kabul ederseniz, Allah sizi mükâfatlandırsın ve cennetine koysun. Kabul etmezseniz Allah bize yeter. O, kendisine güvenilen kimselerin en iyisidir. Yüce Allahın dışında güç ve kuvvet yoktur. O, merhametlilerin en merhametlisidir.”
Yardım Yapılmadı
Şeyh Cemaleddin Gazikumuki Hazretleri'nin Osmanlı Şeyhulislamına gönderdiği mektubuna, ne cevap verildiğine ne de herhangi bir yardım yapıldığına dair arşivlerde bir kayıt yok.
Bu sıralarda Osmanlı tahtında Sultan Abdül’aziz Han bulunuyordu. Abdül’azîz hân, kardeşi gibi, memleketin idaresini Alî ve Füâd paşanın ve bunların yetiştirdiği masonların ellerine bıraktı. Bunlar da, İngilizin siyasetine göre hareket ettiler. Şeyh Şamil, yirmibeş sene Ruslarla kahramanca cihâd yaparak, ordularını perişan ederken, seyirci kaldılar. 

Bu mücahidin 1866'da esir düşmesine sebeb oldular. Rusların 1873'de, Semerkant, Buhâra ve Hive'yi işgâl etmelerine de sebeb oldular. Ömürlerini Avrupa’da geçirdiler. 

Memleketde kaldıkları zaman, Tanzimat fermânındaki mason plânlarının tatbik edilmeleri için çalıştılar. Bu hiyânetlerinin sebebi mes’ûlü elbette Halîfenin gafleti idi. Bu gafletinin neticesinde, masonlar ve onlara aldananlar tarafından şehid edildi.
Şeyh Şamil'in kuvvetleri Ruslara karşı adeta bir set, baraj idi. Bu sebeple Ruslar, Doğuya ve Güneye ilerleyemiyordu. 

Şeyh Şamil’in esir düşmesinden sonra Ruslar doğuya doğru ilerlemeye başladı. Daha önce bir türlü giremedikleri tarihî Türkmen şehri Göktepe’yi ele geçirerek otuz beş bin kişiyi öldürdüler. Bundan sonra bütün Türkistan’ı, son olarak da Afganistan’ı işgal ettiler.

Diğer taraftan 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 savaşında da Ruslar, İstanbul’da Yeşilköy'e, doğuda ise Erzurum’a dayandılar. 1914 Birinci Cihan Savaşında ise Trabzon, Erzincan ve Bingöl’e kadar Doğu Anadolu’yu işgal ettiler. On binlerce insan öldü, yüz binlercesi muhacir oldu. 

Şeyh Cemaleddin Kumuki Hazretleri, Şeyh Şamil’in tesliminden sonra Türkiye’ye geldi. 1869’da İstanbul’da vefat etti. Kabri Karacaahmet mezarlığında dır. 

Kaynaklar:

1- Eshâb-ı Kirâm- Hakikat Kitabevi Yayınları2- Âsâr-i Dağıstan- Hasan Al Kadarî3- Kafkasya Özgürlük Mücadelesi- Cafer Barlas4- B.O.A- Cevdet Hariciye No: 4681
Can Can Can "Yapma bee" Azerbaycan Akif Bülbül 17 yıl geçmiş, Azerbaycan’ı ziyaretimin üzerinden. Bağımsızlığını ilan ettiğinin 2. yılında gerçekleştirdiğimiz bu ziyarette “Kardeşlik” özlemimizi gidermiştik. Azeriler bize o kadar candan davranmıştı ki, o duygusal anları burada satırlara sığdırmak mümkün değil. Bakü Şehitliğini de ziyaret etmiştik o zaman... 

   Şehitlerimize dua ederken Azerbaycan’ın Ermeni-Bolşevik işgali ve vahşetinden kurtarılması için verilen mücadele gözlerimin önünden bir film şeridi gibi geçmişti. Enver Paşa’nın kardeşi Nuri Paşa komutasındaki 20 bin kişilik Osmanlı Ordusunun, 15 Eylül 1918 tarihinde bir Kurban Bayramı sabahı Bakü’ye girmesi... Bakü’yü işgalden kurtarmak için verilen mücadelede bin 130 askerimizin şehit olması ve Azerilerin hürriyetine yeniden kavuşması... 

   Düşman mezalimi altında inleyen Azerilerin; o zamanlar Nuri Paşa’ya gönderdiği şu mektup, bakın, nasıl kardeşlik kokuyor: 

“Ey Türk Askeri! Eğer sen Bakü’yü alamazsan, Bakü’de, senin için hazırlanan sofralar konaksız kalacak, senin için kesilen kurbanlar düşmana kalacak. Eğer sen bu şehri alamazsan, Müslüman gelinlerin duvaklarını düşman yırtacak, senin muzaffer olman için kalkan elleri zalimler kesecek...”

Azerbaycan’ın millî şairi merhum Bahtiyar Vahapzade’nin şu mısralarına bakın. Nasıl kardeşlik kokuyor:

“Dinimiz bir, dilimiz bir/Ayımız bir, ilimiz bir/Eşk’imiz bir, yolumuz bir/Azerbaycan-Türkiye/Bir milletiz iki devlet/Aynı arzu aynı niyet...”

Bir de Azerilerin şimdi yaptığına bakın hele!

   Sayın İlham Aliyev, şehitlerimizin gölgesinde huzur bulduğu şanlı bayrağımızın Azerbaycan semalarında yeniden dalgalanacağı günleri sabırla ve iyi niyetle bekliyoruz. Babanızın kemiklerini, şehitlerimizin de ruhunu sızlatmayın.
“Zam-zum, güzergah-müzergah...” tehditleri ile bize gözdağı verilmesin. Tek yumruk tek yürek olan Azeri-Türk kardeşliği bu tehditleri bir silindir gibi ezer de geçer...

NOT: Dün akşam saatlerinde gelen son dakika haberi bizleri sevindirdi. Bayrağımız gönderinde yine dalgalanacak...

 
Azeri Hassasiyeti Rahim Er Günler, talihin bize küstüğü zamanlardan biridir. Türk yurdu Azerbaycan, İngiliz, Rus ve Ermeni işgali altındadır. Yapılmayan kötülük yoktur. Osmanlı zor vaktindedir. Fakat yüreğinin bir yarısı Yemense diğer yarısı Bakıdır. Bu işgal böyle devam edemez. Onun için Nuri Paşa komutasındaki İslam Türk Kafkas Ordusu, canını dişine takarak Bakı’yı halas etmek içün şehrin üzerine yürür. 

   Kuvvetli bir düşman mukavemetiyle karşılaşır. Fakat aslan parçası Mehmetçik imanından aldığı kuvvetle düşman ordusunu darmadağınık ederek 15 Eylül 1918’de Bakı’ya girer. Azeri Türkü sevinçten serhoş gibidir. Düşmana ağır zayiat verdirilmiştir. Azerbaycan istiklaline kavuşur. Bu istiklalin bedeli 1130 şehittir. 

   Bu 1130 şehidimiz, toprağa düştüğü o günden bu tarafa Hazar Denizine bakan Başkanlık Köşkü ve Türk Camiinin de olduğu tepede rengini kanından alan bayrağının endamlı salınışı altında cennet bahçesi kabrindeki ebedi uykusundadır.

   İşte bu bayrağın Türk şehitliğinin semalarından indirildiği havadislerini almaktayız. Buna inanamayız. Azeri Türkü, Vefalı Türk’e bu vefasızlığı yapmaz.

   Azeri Türk’ü neye alındı? Ermenistan’la barış protokolü imzalanmasından tedirginlik yaşadı. Ardından gelen maçta Bursa stadına Azerbaycan bayrağı sokulmamasından rahatsız oldu.
Haksız mı?  Haksız değil. 

   Bir kere, Türkiye’ye kayıtsız-şartsız itimat etmektedir. En ufak bir harekete dahi bu itimadın verdiği hisle bakmaktalar. Çünkü vatan toprağının beşte biri Ermeni işgali altındadır. Türk yurdu Dağlık Karabağ işgaldedir. Yitik topraklardan gelen kaçkınlarla yerlerinden olan göçkünler senelerden beri çok perişan şartlarda hayat sürmüşlerdir. 

   Onları tren vagonlarında, çadırlarda, yaşadıkları kötü şartlarda ziyaret etmiştik. Görgü şahitlerinin ağzından yazılmış Ermeni mezalimini okumaya her insan tahammül edemez. O yapılanları vahşet kelimesi bile anlatmaya yetmez. 

   Bunlar malum. Bunları her Türkiye Türkü, yüreğinin tâ derununda olanca sızısıyla çekmekte. Zaten Ankara’nın çırpınışı da Azerbaycan-Türkiye hududunu tesis için. 
Bakı’nın her gönül sızısı Ankara’nın sızısıdır.

   Bir Azeri Türkünün her elemi Türkiye Türkünün elemidir. Bütün dâvâ kaybedilen hakları geri almaktır. Nitekim Zürih’ten evvel Nahcevan’da Türk liderleriyle içtima kılınmış, Türk Konseyi kurulması kararı alınmıştır. Bilahare, Suriye, derken Irak andlaşmaları gelmiştir. Şimdi Balkan temasları sıradadır. Azerbaycan’a düşen Ankara’ya tam teslimiyetle hiçbir zorluk çıkartmamaktır.. 

  Hedefe vasıl olmak ya harple olur veya sulhle. Şimdi Ermenistan ikinci yola zorlanmıştır. Azerbaycan’ın aleyhine olacak bir muahedeye hiçbir Türk hükümeti asla kol çekmez. İslam, Türklük ve barış remzi Azerbaycan bayrağını stada koymamak hiçbir Türk idarecisinin aklından geçmez. Nitekim Bursa valiliği müsaade vermiş iken Beynelmilel futbol teşkilatı FIFA bu yasağı getirmiştir. Şayet Türk idarecileri bu karara riayet etmeseydi müsabaka tatil edilerek Ermenistan hükmen galip ilan edilirdi.

   Aynı boyun, aynı soyun kan kardaşları, din kardaşları arasında böyle niza olabilemez. Azerbaycan bayrağı bizim de bayrağımızdır Türk bayrağı da Azerbaycan’ın..
Öyle güman ederiz ki bu hatadan rücu edilir. Yoksa Ahmet Cevat’ın Nuri Paşa Kafkas Ordusu’na yazdığı o Çırpınırdı Karadeniz şiiri incinir. 

Türkistan’dan esen yeller
Şimdi sana selam söyler
Vefalı Türk geldi yine
Selam Türk’ün bayrağına
 
Azerbaycan'a yakışmıyor Yavuz Bülent Bâkiler Azerbaycan, kendisinden asla beklemediğimiz bir büyük ayıbın içine girdi. Bir küçük aşiret topluluğuna bile yakışmayan bir kabalığın bir basiretsizliğin, bir çirkinliğin altında kaldı.

    Önce, 1918 yılında, Azerbaycan’ın bağımsızlığı için Ermenilere ve Ruslara karşı çarpışarak şehid düşen Mehmetçiklerimizin Bakü’deki temsilî mezarları başında dalgalanan bayraklarımız indirildi.

    Sonra, Diyanet İşleri Başkanlığımız tarafından Bakü’de inşa ettirilen iki camimiz kapatıldı. Bu câmi kapatma ve bayrak indirme işini, orada, sokak delikanlıları yapmadı. Bir Ermeni kindarlığıyla veya bir Moskof düşmanlığıyla... bayraklarımızı indirenleri, camilerimizin kapılarına kilit vuranları, Bakü’deki devlet yetkilileri vazifelendirdi. Bu bakımdan biz, yüzyıl sonra bile unutamayacağımız bir vefasızlık, bir idraksizlik, bir saygısızlık karşısındayız.

   Azerbaycan’da, bazı yetkililer, kendilerini temize çıkarmak için diyorlar ki: “Siz, Bursa’da yapılan Türkiye-Ermenistan futbol maçında, Azerbaycan bayraklarının, stadyuma sokulmasına mani olduğunuz için, biz de Bakü Şehitliğinizdeki bayraklarınızı indirdik, açtığınız iki caminin kapısına kilit vurduk!..”

    Ah ne kadar yazık! Biz, bu kardeşlerimize anlatamıyoruz ki. Bursa’da, Azerbaycan bayraklarının stadyuma sokulmasına engel olan biz değiliz. O yasaklamayı FIFA yetkilileri koydular. Ermeni diasporasının tesirinde kalan FIFA idarecileri, Bursa Valiliğine dediler ki: “Stadyuma Azerbaycan bayrakları girdiği, asıldığı ve sallandığı takdirde Türkiye-Ermenistan futbol maçını iptal ederiz!”

    FIFA yetkililerinin, bu kesin tavırları karşısında, bizim idarecilerimiz de, Azerbaycan bayraklarının stadyuma sokulmasını istemediler. Peki ne olmalıydı? Biz, Azerbaycan bayraklarını stadyuma alarak Türkiye-Ermenistan maçını iptal mi ettirmeliydik? Azerbaycanlı kardeşlerimiz, Ermenistan milli futbol takımını iki sıfır yenmemizden sevinç duymadılar mı? Duymuyorlar mı?

    Türkiyemizde Azerbaycan bayrakları asılmıyor mu?

    Zaman zaman Azerbaycan bayrakları, bizim bayraklarımız yanında dalgalanmıyor mu? Türkiye-Ermenistan milli futbol maçında, Azerbaycan bayrakları olsa ne olurdu; olmadığı için Azerbaycan ne kaybetti?

    Bizim devlet adamlarımız belki kırk yerde söylemiyorlar mı? “Azerbaycan toprağı, bizim için mukaddestir! Azerbaycan bayrağı aynı zamanda bizim de bayrağımızdır!” demiyorlar mı? Başbakanımız “Ermenistan, Dağlık Karabağ’dan çekilmedikçe, sınır kapılarının açılması mümkün değildir!” diyerek kararlılığımızı ortaya koymuyor mu? Peki nedir bu çocuksu alınganlık! Azerbaycan Cumhuriyetine, onun anlı-şanlı temsilcilerine yakışıyor mu bu?

    Azerbaycan Cumhuriyetini ilk defa Türkiye Cumhuriyeti tanımadı mı? Yeni Azerbaycan ordusunu bizim komutanlarımız eğitmiyor mu? Dünyada bizden daha fazla hangi devlet, hangi millet Azerbaycan’ın yanındadır? Bugünkü Azerbaycan yetkilileri, bayraklarının bir futbol maçına sokulmamasından üzüntü duyuyorlarsa, gözlerini Ermeni işgali altındaki topraklarımıza çevirsin. Önce gidip Azerbaycan bayraklarını kaybeden yedi Azerbaycan şehrinde eski yerlerine çeksinler. Sonra Türkiye-Ermenistan maçında olanları düşünsünler.

    Sonra camilerimizi nasıl kapatıyorlar? Allah’ın evine nasıl bir kayıtsızlıkla kilit vuruyorlar? Günahtır, yanlıştır, yazıktır!..
 
Dağıstan'dan Anadoluya Göçler Cafer Barlas Dağıstan’dan esas büyük göç Şeyh Şamil'in teslim olmasından sonra kara ve deniz yolu ile, çok zor şartlarda yapılmıştır. İlk gurupta Çeçenlerden 5000 bin aile göçe zorlanmıştır. 1865 yılında göç eden bu aileler, Kunduk Musa ile Res'ül-ayn bölgesine 1200 aile; Sivas civarında; Şarkışla, Aziziye, Elbistan bölgelerine 47 aile; Amasya bölgesine 25 aile;Halep, Çardak bölgesine 90 aile; Adana bölgesine 46 aile; Erzurum-Muş bölgesine 14 aile; Hınıs bölgesine 24 aile; Kars bölgesine 47 aile olarak dağıtılmışlardır. Bu hicret edenlerin 300 bin kadarı Rumeli bölgesine (Sırbistan, Bulgaristan, Arnavutluk, Dobruca)'ya kadar yerleştirilmişlerdir. Geri kalan ortalama 700 bin kadar nüfustan, Ürdün, Şam, Halep dışında Anadolu'ya iskan edilenlerin miktarı 600 bini aştığı tahmin edilmektedir. Şam'a 25 bin, Kıbrıs'a 10 bin göçmen yerleştirilmiştir. 1864 yılında Rumeli'ne göç eden göçmenlerin sayısı 20 bin hane olup nüfusları 70 bini buluyordu. Bunlardan; 5000-6000'i Edirne ve İslimiye tarafına, 6000'i Vidin eyaletine, 12 bin hane Niş, Sofya, Karlofça'ya, Lofça'ya 7500 hane; Niğbolu Ziştivu'ya 3.000 hane gönderilmiştir. Bundan sonra buralara ayrıca 50.000 kadar daha gönderilmesi hesaplanmıştı. Genel olarak Rumeli'ye gönderilen göçmen sayısı 175.000 bin kişiye yükselmiştir. Henüz Kafkasya'dan göç başlamadan önce Kırım ve Kazan göçmenlerinden Rumeli'nin muhtelif yerlerine yerleştirilenler olmuştur. Rusya'dan Gelen ve Osmanlı İmparatorluğunuzun Çeşitli Bölgelerine Yerleştirilen Kafkas Göçmenleri: Yerleşme Bölgesi: Nüfus Miktarı:
Yerleşme Bölgesi: Nüfus Miktarı: Kars5.000
Ankara 60.000 Bitlis 2.500
Konya 12.000 Muş 2.500
Bolu 32.000 Erzurum 3.000
Antakya 1.500 Mardin 1.000
Afyon 5.000 Gümüşhane 1.000
Eskişehir 14.000 Gaziantep 17.000
Sakarya 35.000 Sivas 49.000
Kütahya 3.000 Samsun 60.000
Bilecik 1.000 Amasya 6.000
Kocaeli 15.000 Tokat 33.000
Burdur 10.000 Hatay 1.500
İstanbul 100.000 Adana 13.000
Denizli 1.500 Sinop 10.000
Manisa 2.000 Çorum 16.000
Aydın 9.000 Yozgat 7.000
Çanakkale 10.000 Mersin 1.000
İzmir 10.000 Kırşehir 2.000
Kastamonu 5.000  1877 – 1878 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan Sonra Balkanlardan ve Rusya'dan Gelen Göçmenler: Hane Adedi Nüfus İskan Edildikleri yer: 10.000 50.000 Halep, Zoz Sancağı bölgesine (Çerkez ve Tatar, Nogaylar)   5.000 25.000 Arabistan ve Şam’a   2.000 10.000 Adana'ya   2.000 10.000 Konya'ya   1.000   5.000 Kastamonu'ya   2.000 10.000 Kıbns'a   1.000   5.000 Ankara’ya
     100      500 Cezayir'e (Bahrisefid)      900   4.500 Samsun ve Amasya bölgesine dağıtılmışlardır. /* Style Definitions */ table.MsoNormalTable {mso-style-name:"Normal Tablo"; mso-tstyle-rowband-size:0; mso-tstyle-colband-size:0; mso-style-noshow:yes; mso-style-priority:99; mso-style-qformat:yes; mso-style-parent:""; mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; mso-para-margin:0cm; mso-para-margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:11.0pt; font-family:"Calibri","sans-serif"; mso-ascii-font-family:Calibri; mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-theme-font:minor-fareast; mso-hansi-font-family:Calibri; mso-hansi-theme-font:minor-latin; mso-bidi-font-family:"Times New Roman"; mso-bidi-theme-font:minor-bidi;}
Kafkasya'da Ölüm ve Sürgün Cafer Barlas 1


567 tarihinden başlayarak, Şamil'in tesliminden sonra 1864'de sona eren 300 yılllık Rus-Kafkas savaşları belli aralıklarla büyük kıyamlar halinde 1920'ye kadar devam etmiştir. Özellikle Şamil'in tesliminden sonra ve 1877-1878 Osmanlı Rus savaşları ve 1864 yıllarından sonra kısmi ya da toplu olarak Anadolu’ya ve dünyanın çeşitli ülkelerine göç etmek zorunda kalmışlardır.
M. Venyukov, Kavfeaza'daki yazısında bu genocid uygulamasını bakın nasıl anlatır: “Savaş son derece amansızca cereyan ediyordu. Biz geri dönülmesi imkânsız bir tarzda ve askerin bastığı her toprak parçasını son ferde kadar Dağlılardan temizleyerek adım adım ilerliyorduk.
Kar erir erimez ve ağaçlar yeşermeden önce (Şubat ve Martta) yüzlerce dağ köyleri ateşe veriliyordu. Ekinler atlara yediriliyor veya çiğnetiliyordu. Köy nüfusu gafil avlandığı takdirde, derhal asker korumasında en yakın Kazak köyüne götürülüyor ve oradan Karadeniz sahillerine ve daha sonra Türkiye'ye sevkediliyordu. Bizim yaklaşmamız sırasında boşalan kulübelerde çoğu zaman masanın üzerinde, içinde kaşığı ile beraber henüz soğumamış lapaya, üstüne iğne takılı tamiri yarıda kalmış elbiselere, döşemeye yayılmış bir şekilde bırakılan çeşitli çocuk oyuncaklarına rastlanıyordu. Fakat bazen askerlerimizin şerefine uygun çok nadir, canavarlığa kadar varan hunharca hareketler de yapılıyordu.”
Kafkasya'ya Çar naibi olarak tayin edilmiş olan Grandük Misel, 1864 Ağustosunda bütün Garbi Kafkasya'nın geri kalan halkına şu fermanı tebliğ etmiştir:
"Bir ay zarfında, Kafkasya terkedilmediği taktirde bütün halk, harp esiri olarak Rusya'nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir!"
Bir başka yerlerden oralara gelmiş değil binlerce ve binlerce senelerden beri yaşadığı vatanlarında ölmeyi bile çok gören bu emir, bedbah ve yaralı halkın üzerine bir yıldırım gibi düşmüştü. Her şeylerini bırakarak Anadolu'ya doğru yola çıkan bu yaralı, silahsız ve şerefli kafileler ardına Moskoflar vahşetleriyle ünlenmiş Kazakları saldırtmış bu feci manzara karşısında bazı Slav vicdanları bile isyan etmiştir. Vatan topraklarından zorla koparılıp sürülen bu insanlar binbir mahrumiyetlerini fırsat bilen zalim düşmanların saldırılarına karşı koymak isteyen yüzlerce insan, çoluk çocuk, kadın, yaşlı merhametsizce imha edilenlerden sağ kalabilenler Karadeniz sahiline geliyorlardı. Burada da binbir ızdırap içinde, aç ve açıkta aylarca gemi bekliyor ve nihayet bulunabilen gelişi güzel gemilerle kısım kısım Osmanlı ülkesinin çeşitli mıntıkalarına dökülüyorlardı. Ne hazindir ki buraya gelinceye kadar mevcutlarının dörte biri telef oluyordu.
1864-1865 yıllarında ve daha sonraki yıllarda Kabarday halkının büyük çoğunluğu korkunç bir jenoside maruz kalarak Kafkasya'dan Osmanlı Devleti'ne sürülmüştür. Vaktiyle Çerkeslere uygulanmış olan bu jenosid ancak, faşist Almanya'nın Yahudilere uyguladığı jenosid ile karşılaştırılabilir. Zorunlu göçe maruz kalan Çerkeslerden Osmanlı'ya gelenlerin sayısı iki milyondur. Bunların yarısı da açlıktan, soğuktan ve çeşitli hastalıklardan kırılıp dökülmüştür.
XIX. yüzyılın ikinci yarısında 75.000 nüfuslu Abhazlardan 50.000'i vatanı terkedip Osmanlıya sığınmak zorunda kalmıştır. Aynı trajedi Nogayların, Karaçayların, Abazinlerin, 30.000 kadar Çeçenin bir o kadar Dağıstanlının ve yaklaşık 10.000 Osetin başına gelmiştir. Kafkas etniğinden olan Ubıhlar ise yok olmuştur, kalanlar ise yabancılara karışarak erimiştir.
Rus imparatorluğunun maksat ve hedefi "Kafkasya'sız bir Kafkasya” idi. XIX. yüzyılın sonunda (tam denemese de) yalan ve dolan ile Kuzey-Batı Kafkasya'da Kafkasyalı bulunmayan bir Kafkasya'yı gaddarca ve merhametsizce elde etmişlerdir.
Binlerce, on binlerce, yüz binlerce, hatta milyonlarca insan -sayı vermek mümkün değil- hapishanelere doldurulmuş, Sibirya'ya sürülmüştür. Demografik kayıplar incelendiğinde bugüne kadar gelen savaşlar sebebiyle Kuzey Kafkasya halklarını dünya yüzünden silmek istenildiği sonuca varılır. 1918-1921'deki Komünist İhtilali ve 1928-1937 yıllarındaki kollektivizm reformları sırasında Kafkasya dağlılarından pek çok insan Gulak Takımadalarına sürülerek, işkenceler altında helak olmuşlardır.
1944 yılında Stalin'in emri ile Volga Almanları, Kırım Tatarları, Mesket Türkleri, Kalmuklar XX. yüzyılın en insanlık dışı zulmüne maruz kalarak Sibirya'ya sürülmüşlerdir. Aynı tarihte Kuzey Kafkasya halklarından Çeçen-lnguşlarla, Karaçay-Malkarlar Sibirya'ya, Orta Asya'ya sürülmüşler ve sürgün sırasında nüfuslarının yarısı telef olmuş, geri kalanlar da Orta Asya'nın steplerine ve Sibirya'nın buzullarına serpiştirilmişlerdir. Asıl maksat bu halkların milli dayanışmasın engellemek idi. Ayrıca tehcirdeki bu insanların bulundukları yerlerden ayrılmamaları cezası da acımasızca uygulanmıştır.
Anavatandan bu tüyler ürpertici göç dehşeti hakkında bazı yabancı yazar ve gözlemcilerin yazdıklarından bir kaç örneği buraya almayı yararlı buluyorum: Kırım Seferinde Osmanlı donanmasında müşavir olarak hizmet etmiş olan İngiliz Amirali Dolfos, Kırım Harbi hakkında yazdığı eserinde, Kafkasya'nın kurtarılmamış olduğunu esefle hatırlattıktan ve bu kurtarış yapılsa, temin edilecek olan faydalardan bahsettikten sonra şöyle devam eder:
"Bundan başka Kafkasya kurtulsaydı, medeniyet yarım milyon Kafkasyalının üçyüz yıldır vatanlarını müdafaa etmek için muharebe ve mücadele etmiş olmalarının cezası olarak topraklarından kovulduklarını görmek ıstırabından; insanlık da bu zavallı muhacirlerin hasislik ve şehvetin kurbanı olmalarına şahit olmak eleminden kurtulmuş olurdu!"
En iptidai gemilerde üst üste yığılmış bir vaziyette Karadeniz kıyılarına dağıtılmalarına dair Trabzon Rus Konsolosluğunun bu dağılım işlerini idare etmekte olan Rus generallerinden Katraçef'e verdiği bir rapor şu bilgileri ihtiva ediyordu:
"Türkiye'ye gitmek üzere Balum'a 70.000 Çerkes geldi. (O gün için Çerkes ifadesi bütün Kafkas kabilelerini ihtiva etmekleydi). Bunlardan asgari olarak günde yedi kişi ölüyor. Trabzon'a çıkarılan 24.700 kişiden şimdiye kadar 19.000 kişi ölmüştür. Şimdi orada bulunan 63.900 kişiden her gün 180-250 kişi ölmekledir. Samsun civarında 110.000 kişi arasında her gün en az 200 kişi can veriyor. Trabzon, Varna ve İstanbul'a götürülen 4650 kişiden de günde 40-60 kişinin öldüğünü haber aldım."
Türkiye dışında muhacirlerin binlerce ailesi de daima tehlikelerle iç içe olan Dobrica, Bulgaristan, Sırbistan, Arnavutluk, Suriye, Irak, İsrail gibi ülkelere dağıtılmışlardır. Türkiye'ye yerleşmiş olan Kafkas muhacirlerinin akibetlerini "Şimali Kafkasya" isimli eserinde Kadircan Kaflı şöyle yazar: "Kafkas muhacirlerinin kurdukları nice köyler ve kasabaları vardır ki, bunlar yirmi-otuz sene sonra birer mezarlıktan ibaret kalmıştır."
Gerek Kafkasya'da kalmış, gerekse Osmanlı ve topraklarına hicret etmiş olanların talihleri uzun ve hazin bir realitedir. Merhum İsmail Berkok Paşa'nın dediği gibi; "Mahkûm ve vatansız kalmış bir millet için mes'ut bir hayat ve mahsus bir varlık gayesi beklenemez. Bu vaziyete düşen milletlerin, mukadderatın en fena ve makus tecellileriyle karşılaşacaklarını kabul etmeleri ve buna tahammül etmeğe hazırlanmış bulunmaları lazımdır." Şamil'in tesliminden sonra Kafkas halklarından, bilhassa kendileriyle büyük mücadeleye girişen Çeçenlerin ilk partide ülkeyi terk etmeleri istenmiş, ilk grupta 5000 hane Çeçen olmak üzere devamlı olarak akabinde bir milyon insan göç ettirilmiştir. /* Style Definitions */ table.MsoNormalTable {mso-style-name:"Normal Tablo"; mso-tstyle-rowband-size:0; mso-tstyle-colband-size:0; mso-style-noshow:yes; mso-style-priority:99; mso-style-qformat:yes; mso-style-parent:""; mso-padding-alt:0cm 5.4pt 0cm 5.4pt; mso-para-margin:0cm; mso-para-margin-bottom:.0001pt; mso-pagination:widow-orphan; font-size:11.0pt; font-family:"Calibri","sans-serif"; mso-ascii-font-family:Calibri; mso-ascii-theme-font:minor-latin; mso-fareast-font-family:"Times New Roman"; mso-fareast-theme-font:minor-fareast; mso-hansi-font-family:Calibri; mso-hansi-theme-font:minor-latin; mso-bidi-font-family:"Times New Roman"; mso-bidi-theme-font:minor-bidi;}
Bir Mazlum Millet-Revan Hasan Celal Güzel Tarihte her ırkın, kavmin ve milletin zulme uğradığı; bazen de katliâma ve soykırıma mâruz kaldığı görülmüştür. Bunun misâlleri saymakla bitirilemez. "Soykırım" (jenosit) denilince, günümüzde akla hep Nazi Almanyası'nda yahudilere karşı uygulanan zulüm gelmektedir. "Etnik temizlik" tâbiri de, Sırpların Bosna-Hersek'te Müslüman Boşnak ahaliye karşı yaptıkları zulmü hatırlatmaktadır.

  1965'lerden sonra Ermenilerin, 1915 yılındaki "Ermeni Tehciri" olayını, Türklerin Ermenilere karşı uyguladıkları bir "soykırım" gibi gösterme gayreti, son zamanlarda başta ABD ve Fransa olmak üzere bir çok ülkede hararetlenmiş; bu ülkelerin Türkiye karşısındaki hesapları ve kendi iç politikalarının tesiriyle tekrar gündeme gelmiştir. Üstelik, Hitler'in jenosit uygulamasında, Alman Milleti ile Naziler birbirinden farklı değerlendirilirken; sözde Ermeni soykırımı iftiralarında, Tehcir'i uygulayan İttihatçılar ile Türk Milleti ayırt edilmemekte; koskaca bir Millet, soykırımcı olarak suçlanmaktadır.

  Halbuki, tarihte Türkler kadar haksızlığa ve zulme mâruz kalan; zaman zaman etnik temizliğe ve soykırıma uğrayan başka bir kavim yoktur. Türk Milleti, tarih boyunca en fazla zulüm gören, mağdur ve mazlum olan millettir.Hemen dünyanın her yerine İkibin yıldan çok geriye giden uzun bir tarih döneminde, hemen uzanan büyük bir coğrafyada hüküm süren Türkler, kendilerine yöneltilen mezalime karşı mücadele etmişler ve azalarak da olsa varlıklarını devam ettirmeye muvaffak olmuşlardır.

  Bir sosyal siyaset profesörü ve nüfus uzmanı olan Nevzat Yalçıntaş'ın yaptığı araştırmalara göre; 16.asrın ortalarında dünya nüfusu 500 milyon civarında tesbit edilmiş ve Osmanlı Türkleri ile Türkistan'daki nüfusun asgarî 40 milyon olduğu tahmin edilmiştir. (Braudel ve Prof. Ömer Lütfi Barkan'ın çalışmaları da bu sonuçları desteklemektedir). Bunun yaklaşık olarak yarısı Osmanlı İmparatorluğu'nun sınırları içerisindedir. Diğer bir ifadeyle, 16. yüzyılın ortalarında dünya nüfusunun yüzde 8'inin Türk olduğu hesaplanmıştır. Halbuki, 20. asrın başında, dünya nüfusu 6 milyar iken, Türk nüfusu 180 milyon olmuş; yani yüzde 8'den yüzde 3'e düşmüştür. Eğer 16. asırdaki oran muhafaza edilebilseydi, bugün dünyadaki Türk nüfusu 480 milyon olacaktı. 16. asırdan bu yana dünyadaki Türk nüfusu 2,7 kat azalmıştır.

   Halbuki, Türkler'de doğurganlık oranı yüksektir. Bu itibarla, kaydedilen nısbî azalmanın sebebini doğurganlıkla izah etmek mümkün değildir. Demek ki, her fırsatta katliâm ve soykırım yapmakla suçlanan Türkler, aslında dünyanın en büyük mazlumları ve mağdurları olmuştur; mâruz kaldıkları savaşlar, katliâmlar, soykırımlar, sürgünler, kıtlıklar ve asimilasyon neticesinde nisbî sayıları azalmıştır.
 
  Sizlere fırsat buldukça Türk Milleti olarak uğradığımız zulümleri anlatacağım. Bunu, başkaları gibi kin ve intikam hislerini körüklemek için değil, genç nesilleri bilgilendirmek için yapacağım.
Bugün "Revan"dan başlıyorum. Osmanlı'nın Revan Vilâyeti'nin büyük kısmı, bugünkü Ermenistan topraklarıdır. Revan şehri de, Ermenistan'ın başkenti olan Erivan'dır.

  Bugünkü Ermenistan topraklarında M.Ö.1000 yıllarından itibaren Türkler yaşamışlardır. Hunlar, Bulgar Türkleri, Hazarlar, Azeriler, Osmanlılar bu bölgeye yerleşmişlerdir. 1829'da Revan Vilâyeti Rusya'nın eline geçtiği zaman Ruslar tarafından yapılan istatistiklere göre, bu topraklarda yaşayan 118.650 kişiden 81.749'unun Müslüman ve 25.131'inin Ermeni olduğu kaydedilmiştir. Revan'daki Müslüman Türk nüfusun oranı 1886'da % 59.9'dan 1915'de % 45,5'e düşürülmüştür. İstatistiklerden anlaşıldığı gibi, bir taraftan Ermenilerin İran ve Türkiye'den Revan (Erivan) Vilâyeti arazisine götürülmesine ve diğer taranan bölgedeki Türklerin baskı, zulüm ve kırımlarla bölgeden uzaklaştırılmasına rağmen, 1917 yılında bütün Erivan Vilâyeti'nin, yani Ermenistan'ın % 40'a yakın nüfusu Türk'tür.

  Erivan Vilâyetinde (Ermenistan Cumhuriyeti), 1918-1920 yılları arasında, Taşnak Hükümeti ve Taşnak Ordusu tarafından gerçekleştirilen "Türk Soykırımı esnasında şimdiki Ermenistan'da yaşayan 575.000 Türk'ten 565.000'ni soykırıma mâruz kalmıştır." Bu rakamı Ermeni araştırmacısı Zevan Korkodyan, "Sovyet Ermenistan'ın ahalisi 1831-1931" adlı kitabında tasdik etmektedir (Bakınız; Doç. Dr. Yavuz Aslan, Rus İstilasından Sovyet Ermenistanı'na Erivan (Revan) Vilâyeti'nin Demografik Yapısı 1827-1922, Yeni Türkiye, sayı 38).
 
  1915 Tehcir Olayı'nı, sadece "soykırım" olarak değil "etnik temizlik" şeklinde nitelendirenler, acaba sadece'Revan'da soykırıma ve etnik temizliğe uğrayan 600.000 Türk'ü neden ağızlarına dahi almazlar dersiniz?

Şimdi, o 600 bin Müslüman Türk'ten bize yalnız şu hazin Erzurum Türküsü kaldı:   "Kırmızı gül demet demet
Sevda değil bir alâmet
Gitti gelmez o muhannet
Şol Revan'da balam galdı
Yavrum galdı balam nenni"
   
Cengiz Dağcı'nın Bir Mektubu Editör Sayın Başkan Yahya Akengin;
Sayın İLSAM üyeleri.
Meslek Birliği'nin 1993 yılı "Türk Dünyası Edebiyatına Hizmet" ödülünün şahsıma tanınmasından duyduğum sevinç ve heyecanı sizlere anlatmak biraz zor geliyor bana özellikle, elimde olmayan sebeplerden, ödül törenine katılamamanın hüzünü içindeyim. Gene de, benim adıma sayın Mustafa Köker sizin elinizden bu şerefli ödülü alırken, üzüntümü yenerek, kendimin de sizin aranızda bulunduğumu hissediyor ve sevinç ve heyecanımı sizlerle paylaşmak istiyorum. Sizlerin de, sayın birlik üyeleri, bir an beni kendi aranızda ve sizlerden biri olduğumu düşünmenizi arzu ediyorum.

Sayın Başkan Yahya Akengin;

Geçen ocak ayı içinde İLESAM'm "Türk Dünyası Edebiyatına Hizmet" ödülünü şahsıma verilmesi kararını bana bildirdiğiniz mektubunuzda:

"Romanlarınız, diğer Türk illerinde olduğu gibi, Türkiye 'de de çok bilinmekte, okunmakta ve sevilmektedir. Yazdıklarınız dil ve kültür bağının birleştirici, bütünleştirici ve sevindirici olduğunu tarih önünde bir kere daha ispat etmiş oluyorsunuz. İnanıyoruz ki, romanlarınızda ortaya çıkan insan unsuru; sevginin, dostluğun ve barışın dünyasından ses vermektedir." diyordunuz.

Bu sıcacık övgülerinizi hak etmiş bir yazar mıyım? Emin değilim. Türk insanının acılarını, çilesini ve mutluluklarını değerli eserleriyle ortaya koyan başka Türk yazarları az değildir Türkiye'de. Onların arasında ödüle beni layık görmeniz, hem günlük hayatımda hem de edebî sahada çalışmalarımda önemli bir rol oynayacağından emin olabilirsiniz.

Burada, canınızı sıkmak pahasına da olsa, henüz yayınlanmamış “Yansılar 4” adını taşıyan bir eserimden birkaç paragrafı sayın Mustafa Köker'in okumasını rica edeceğim:

"Günlerdir Türkiye'nin Güneydoğu sınırındaki Irak Kürtlerinin acıklı tragediyasını (trajedi) izliyoruz televizyonda. Acıklı, zihinlerden silinmez bir tragediya. Dağlar, yamaçlar, vadiler vıcıl vıcıl. Kar ve yağmur içinde yüzbinlerce çırpınan insan. Kırım'ın tragediyası beni bu soy tragediyalara muaf mı kıldı acaba? Acı feryadlarla saçlarını yolan anaların, yüzlerine soğuk dövmeler gibi umarsızlık konmuş gençlerin, yüzlerinden gülümsemeleri belki de dönmesiyle silinip gitmiş kızların arasında Sevgil'in “Sen bizim tragedyamızdan daha büyük bir tragediya olmadığını mı sanıyorsun” diye seslendiğini duyar gibi oluyorum.

Gerçekten bu böyle mi? Büyük facialara tanık oldu insanoğlu yirminci yüzyıl içinde; büyük suçlar işlendi yüzyılımızda. Herkes kendi faciasının ölçüsüyle ölçer başkalarının faciasını. Yalnız bir ölçüde yanılmadığımdan kuşkulanmıyorum: bir ulusun kendi toprakları üstünden topyekun sürülmesi yüzyılımızda işlenmiş suçların en büyüğüdür.

Yok, ben ağlamıyorum. Çukurca'nın sarp bayırlarında yavrularını toprağa veren gözü yaşlı babalara bakarken, 1944 yılının baharında bizim babalarımızın bizim Çukurca'lı yavruların körpe cesetlerini sürgün trenlerinin katar vagonlarından demiryolların kenarlarına attıklarını görür gibi oluyorum.

Ama Regina (eşim) ağlıyor. Sessizce. İçin için ağlıyor. Gözlerinde yaşlar da var Regina'nın. Nasıl ağlamasın, onun da kendi tragediyası var - televizyonun ekranındaki görünümde ateş içine bırakıp çıktıkları yüzbinlerce Varşova'lının toplama kamplarına yürüyüşlerini görüyordu belki...

Ekranda bir Türk askeri. Tüfeği boynuna asılı askerin. Kucağında kıvırcık saçlı bir Kürt yavrusu. Sarp bayırı tırmanıyor asker. Arada ayağı kayıyor. Arada dizleri üstüne düşüyor. Her düştüğünde daha bir sıkı bastırıyor yavruyu bağrına asker. Regina bakışlarını ekrandan yüzüme çeviriyor; elimi tutuyor; sonra, öbür eliyle, gözlerinde biriken yaşları siliyor ve silerken,

"- Dünya Türk'ün insancıl yanını bu görünümde görmezse, başka hiçbir yerde görmez,"diyor.

Demek istediğim şu:

Eserlerimle Kırım'ın tragediyasını Türk okuyucusuna duyurmada başarılı oldumsa eğer, yalnız ve yalnız Türk dilinin güzelliği sayesinde olmuşumdur. Ben, ne denli istidatlı olursam olayımdı, Türkçe'nin güzelliğine ve ifade gücüne inanmadan romanlarımda başarılı olamazdım.

Sayın Başkan Yahya Akengin;
Sayın Meslek Birliği üyeleri;

Bu şerefli ödülü şahsıma ve eserime lâyık gördüğünüze bir kere daha teşekkür ederken, hem sizlere hem de İlsem'a uzun ve başarılı yıllar dilerim. Dileklerimin arasında, özellikle beni kendi aranızda ve sizlerden biri olduğumu düşünmeniz, en azından ödül kadar, mutluluk kaynağı olacaktır benim için.

Kaynak: Türk Edebiyatı
Kırım Türkleri'ne Kurulan Tuzak Yavuz Bülent Bâkiler Bana sorarsanız, size derim ki, bu kitapta şimdiye kadar yazılanlar bir tarafa, şimdi söylenecek olanlar bir tarafa. Ah keşke okullarımız ve üniversitelerimiz, çocuklarımızı ve gençlerimizi kuvvetli bir târih şuuru ve zengin bir Türkçe ile yetiştirmekte dâima başarılı olabilselerdi. Çünkü milletimizin ve vatanimizin dirliği, birliği hep bu başarıya bağlı. Size şu birkaç sayfa içinde Kırım Hanlığı'ndan ve Kırım Türklüğü'nden bahsetmek istiyorum. Kırım Hanlığı, Altın Orda veya Altın Ordu Devleti'nin yıkılmasından sonra 1441 yılında kuruldu. Tatar diye de adlandırılan Kırım Türkleri, Kıpçak Türkçesi'nin bir koluyla konuşmaktadırlar. Yâni Tatarlar hem soy bakımından, hem de dil bakımından Türk'türler. Kırım Hânı Mengli Giray Han, Fatih Sultan Mehmed'e yazdığı mektuplarda, ona hep "karındaşım" yani "kardeşim" diye hitab ediyordu. Mengli Giray Han 1475 yılında, Kırım'ın Osmanlı Devletiyle birlikte yaşamasına, kendi gönlüyle karar verdi. Mengli Giray Han aynı zamanda Yavuz Sultan Selim'in de Kayın atası idi. Kırım Hanlığı 356 yıl yaşadı. Bu sürenin 296 yılını Osmanlı Devleti'yle birlikte geçirdi. Biz, 1683 yılında Viyana'da bozguna uğrayınca, Ruslar da 1684 yılında Kırım'a ve Azak Kalesi'ne saldırdılar. yılında Kırım yarımadasını işgal ettiler. Güzelim Bahçesaray şehrini iki bin evle birlikte yakıp yıktılar. Han Saraylarını ve ülke kütüphanelerini yok ettiler. Rus İmparatoriçesi 2. Katerina Kırım Türkleri'ne seslendi "Gelin Osmanlı Devleti'nden ayrılın, hür ve bağımsız bir devlet kurun. Biz de size bu konuda yardımcı olalım!" dedi. İkinci Katerina'nın bu teklifi üzerine Kırım halkı ikiye bölündü. Bu teklife şiddetle karşı koyanlar yanında, inanmak gafletinde bulunanlar da oldu. Kırım Hânı, Şahin Giray, Rusya taraftarıydı. Osmanlı'dan, yâni kendi kardeşlerinden ayrılmak istiyordu. 1774 yılında yapılan Kaynarca antlaşması gereğince, Kırım tamamen müstakil bir devlet haline getirildi. Ruslar tek başına kalan Kırım Hanlığı'na 1783'te saldırdılar. General Potemkin 30.000 Kırım Türkü'nü katletti. Kırım'a 75.000 Rus yerleştirildi ve Kırım, Rus çarlığının bir vilâyeti hâline getirildi. Ruslar, 80.000 kişilik bir kuvvetle, Kırım'a ikinci bir defa daha saldırdılar. Bu defa 25.000 Kırım Türkü'nü toprağa gömdüler. Böylece Kırım, öz kardeşlerinden, Osmanlı Türkleri'nden ayrılmanın, tek başına kalmanın büyük felâketini âdeta kana boğularak yaşadı. Yüzbinlerce Kırım Türkü, yerinden, yurdundan kaçarak Türkiye'ye sığındı. Ruslar, Kırım Türkleri'ne son darbeyi 1944 yılında vurdular. Stalin'in emriyle, en az 500.000 Kırım Türkü bir gece içinde, Kırım'dan, öz vatanlarından, uzak diyarlara sürüldü. 20. Yüzyılın başına kadar sürgüne gönderilen Kırım Türkü'nün sayısı 1 milyon 200 bin civarındadır. Şimdi Kırım topraklarında 200 bin karındaşımız yaşıyor. Ruslar, Kırımdan sürüp çıkardıkları soydaşlarımıza kuvvetli bir aşı da yaptılar. Rusça'yı birinci dil hâline getirdiler. Kırım Türkçesi'ni unutturmaya çalıştılar. Böylece Kırım Türkleri bağımsızlık diye diye, Dimyata pirince giderken ev-deki bulgurdan da oldular. Yüzbinlerce insanın öldürülmesine, yerinden yurdundan olmasına yol açan Kırım Faciasını en iyi bir şekilde Cengiz Dağcı anlattı. Cengiz Dağcı Kırım Türklerinden! Onun, o birbirinden sürükleyici, birbirinden ibret verici, "Korkunç Yıllar, Yurdunu Kaybeden Adam, Onlar da İnsandı, O Topraklar Bizimdi" isimli romanlarını okumadınızsa ziyanda sayılırsınız. "Bir milletin târih şuurundan kopması ne de mektir? Dilinden, dininden, vatanından uzaklaşması nasıl felâketler doğurur?" sorularının cevabını bir de Cengiz Dağcı'nın eserlerinden almalısınız. Cengiz Dağcı'yı mutlaka okumak lâzım. Çünkü görülecektir ki; Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da meydana getirilen yangın, dünkü Kırım faciasından farklı değildir. Bir zamanlar Kırım'da oynanan oyun şimdi de Türkiye'de sahneye konulmak istenmektedir. Dehşet verici bir köksüzlükten bahsetmeden bu Kırım faciasını kapamak istemiyorum. Bir süre önce Eskişehir'e gittim. Orada bir devlet kuruluşunun üst yöneticileriyle tanıştım. Kırım Tatarlarından idiler. Türkiye'de doğup büyümüş yüksek tahsilden geçmişlerdi. Hepsine teker teker sordum: Cengiz Dağcı ismini duymamış, Onun Kırım faciasıyla ilgili kitaplarını okumamışlardı.    
Boraltan Köprüsü Faciası Rahim Er Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, Boraltan Köprüsü Faciasını çok veciz bir şekilde dile getirdi. Allahü teala, o konuşmasındaki her harfe karşılık o şehidlerin kanlarındaki her zerre kadar sevap yazsın.

Boraltan Köprüsü, Aras nehri üzerindedir. Facia, 1945’te bu köprü üzerinde yaşanır.. Sovyetler Birliği, nicedir Azerbaycan dahil bütün Türk illerinin üzerine bir devasa akbaba gibi tünemiş işgalcidir. SSCB’nin başında kan dökücü diktatör Stalin bulunmaktadır. Türkiye’de “Türk” diyen “Turancı”, “Müslüman” diyen “ümmetçi” damgası yemektedir. Reisi cumhur İsmet İnönü’dür. Selefinin “ebedi şef”liğine kinaye kendisine “Milli Şef” denmektedir. Buradaki şef, Almancadaki “Führer” karşılığıdır.

Stalin ortalığı kasıp kavururken 150’ye yakın Azerbaycan Türkü, bir yolunu bulup Boraltan Köprüsünden Türkiye topraklarına geçerler. İlk yaptıkları vatan toprağını öpmektir. Karakolumuzda mehmetçik kardeşlerini bağırlarına basarlar. Karşı tarafta ise Rus askerleri tehditler yağdırmaktadır. Mülteciler takibe uğramadan gelebilselerdi mesele yoktu. Ama bu durumda saklanması mümkün değil. Karakol komutanı teğmen, durumu Ankara’ya haber verir. Führer’den gelen cevap kan dondurucudur. “Hemen iade edin!” teğmen ne yapsa nafile. Emir kat’idir “iade edin!” Mülteci Türkler her şeyi görmektedir.

O ân teselli babında şunu haykırırlar “varsın ölen biz olalım yaşasın Türkiye!” Çaresiz bir grup teslim edilir. Onlar, daha köprü üzerindeyken kurşuna dizilirler. Yıkılan teğmenimiz, vaziyeti aynen rapor eder gelen yazı korkunçtur “derhal iade etsin, aksi halde vatan hainliğinden mahkemeye verilir!” İkinci grup da öncekilerin akıbetine uğrar.

Buhran geçiren teğmen o gece tabancasıyla canına kıyar.
Bu dram üzerine feryatlar kopar:
Boraltan bir köprü aşar geçer Aras’ı
Yuğsan Aras suyuyla, çıkmaz yüzün karası
Karası, karası, merhamet fukarası
Karası, karası, merhamet fukarası
Düşman bekler karşıda, önüne kattı beni
Can alınan çarşıda, kardeşim sattı beni
Dönüp seslendim geri merhametsiz birine
Beni siz vursaydınız şu gâvurun yerine.
Facia bundan ibaret kalmadı:

Kırımlı, Ahıskalı, Özbek, Türkmen daha kim iltica ettiyse onlar da iade edildi. Yazar Cengiz Dağcı, ikamet izni alamayınca Avrupa’ya gimek zorunda kaldı.
Kırım Türkleri'nin Dramı ve Mücadeleleri Ö.Serdar Akın
Anadolu’dan sadece 300 km kuzeyde bulunan Kırım Yarımadası bir Türk ve Müslüman halkı olan Kırım Tatarları’nın vatanıdır. Kırım Tatarları, dünyadaki Türk halkları içinde kültür, dil ve tarih itibarıyla Türkiye Türklerine en yakın olan halktır.

Türk halkları Kırım’a, Anadolu’dan yüzyıllar önce, daha 4. yüzyıldan itibaren yerleşmeye başlamışlardır. Hazar İmparatorluğu, zamanında dünyanın en güçlü devleti olan Altın Ordu İmparatorluğu ve nihayet Kırım Hanlığı, Kırım’da hâkimiyet sürdürmüş Türk devletleridir.
Osmanlı Devleti’ne ittifak yolu ile bağlanan Kırım Hanlığı, uzun yıllar kudretli bir devlet olarak dünya siyasetinde yer almıştır. Kırım orduları 300 yıl boyunca üç kıtada Osmanlılarla birlikte kanlarını döktüler. Kırım Hanlığı, 1783’te Rusya İmparatorluğu tarafından yıkıldı ve Kırım yabancı boyunduruğuna girdi.

Kırım’ı, Kırım Tatarlarından temizlemeye yönelik sistematik baskı ve zulümlerin neticesinde, XIX. yüzyıl boyunca milyonlarca Kırım Tatarı kitleler halinde kardeş ve soydaş Türkiye’ye göçe mecbur kaldı. Her şeye rağmen, XX. yüzyıl başlarında bütün Türk dünyasını etkileyen bir millî uyanışı başlatan ve Aralık 1917’de de bir cumhuriyeti hem de gerçek demokratik bir parlamentoyu kuran Kırım Tatarları, bunun bedelini, işgali altına girdikleri Sovyet hâkimiyeti altında, tarifsiz zulüm ve kıyımlara maruz kalarak ödediler.

Nihayet 18 Mayıs 1944 gecesi, Kırım Tatarları’nın evlerine zorla giren Sovyet askerleri, onlara 10 dakika içinde evlerini terk etmelerini emrettiler. Kadın-erkek, genç-yaşlı demeden bütün Kırım Tatarlarını hayvan vagonlarına tıkarak, kapılarını da üzerlerine kilitlediler. Kırım’da tek bir Kırım Tatarı dahi bırakılmadı.

Kırım Tatarlarının toptan yok edilmesi amaçlanmıştı. Onun için de, bu sürgün fiili her birinde oturacak yer dahi kalmayacak şekilde 300’ü aşkın insanın doldurulduğu hayvan vagonları içinde asgarî 20-25 gün hemen hiç kapılar açılmaksızın, hiç yemek verilmeksizin, cesetler dahi boşaltılmaksızın gerçekleştirilmişti. Orta Asya’daki sürgün yerlerine varıldığında, nüfuslarının yaklaşık yarısı feci şekilde hayatını kaybetmiş durumdaydı. Sağ kalanlar da uzun yıllar bom boş Orta Asya çöllerinde, pek çoğunun galip çıkamadığı bir hayatta kalma mücadelesine girdiler.
O dönemde Türkiye’yle bir savaşı kaçınılmaz gören Stalin, Türkiye’ye bağlılığı bilinen etnik unsurları, Türkiye sınırları civarından boşaltmayı ve düpedüz yok etmeyi amaçlamıştı. 
Sürgünlerin değil Kırım’a dönmeleri, onlara vatanlarını hatırlatacak her türlü işaret dahi kesinlikle yasaktı. Kırım Tatarları, tarihte hiç var olmamışlarcasına, kitaplardan onlara ait her şey çıkartıldı, Kırım’da Türklere ait hemen her eser yok edildi. Kırım’a dönme teşebbüsünde bulunan sayısız Kırım Tatarı da Sovyet döneminde çok ağır hapis cezalarına ve işkencelere maruz kaldılar.

Kırım Tatarları, verdikleri büyük mücadele sonucu, 50 yıl sonra da olsa kısmen Kırım’a dönmeyi başardılar. Buna rağmen hâlâ Kırım Tatar nüfusunun yaklaşık yarısı başta Özbekistan olmak üzere muhtelif Orta Asya ülkelerinde sürgünde olup, ekonomik ve siyâsî imkânsızlıklar yüzünden Kırım’a dönememektedirler. Kırım’a dönebilmiş bulunan yaklaşık 300.000 Kırım Tatarı, yok edilmek istenen varlıklarını ve kültürlerini vatanlarında tekrar kurabilmek için olağanüstü bir mücadele vermektedirler. 

18 Mayıs 1944 tarihi, insanlık tarihinin büyük facialarından birinin tarihidir. 18 Mayıs 1944 sürgün soykırımının 67. yılı münasebetiyle, Vatan Kırım mücadelesi ve Türk Dünyası şehitlerine Allah’tan rahmet diliyoruz. Böyle vahşetlerin bir daha tekrarlanmaması için asla unutulmaması, Kırım Tatarlarının hatırlanması ve daha çok ilgi gösterilmesini bekliyoruz..
Bakünâme Ayşe G. Tunceroğlu Amerika'daki dostlar (Türk dostlar) soruyor: "Ee, anlaşabildiniz mi Azerbaycan'da? Dillerini anladınız mı?" Bu soruyu soranlara kızıyorum. Azerbaycan'ın dili Türkçe'den farklı bir dil değil ki! Türkçe'nin şivelerinden biri. Türkçe ırmağı o taraftan, o yoldan aktı geldi Anadolu'ya. Geçtiği yerlerde kurumadı, devam ediyor! Elbette farklılıklar var. Memleketimiz dahilinde de değişik bölgelere, şehirlere gittiğimizde Türkçe'nin farklı söyleyişleriyle karşılaşmıyor muyuz?

Bazen yepyeni kelimeler çıkıyor karşımıza, yahut yazı dilimizdeki bazı kelimelerin farklı şekillerde söylenildiğini görüyoruz. Azerbaycan'da bu farklılıklar biraz daha çok. Hepsi bu! Ama oradaki dil özbeöz Türkçe ve anlaşamamamız için bir sebep yok! Hele biraz Anadolu ağızlarına ve biraz da Osmanlı Türkçesi lügatine âşina olanlar için anlaşmak daha kolay. Çünkü hem, bizim dildeki "özleştirme" çabalarımız sırasında Türkçe'den karga tulumba attığımız, unuttuğumuz kelimeler orada kullanılıyor hâlâ; hem de Anadolu ağızlarında kullanılmakta olan, İstanbul Türkçesi'nde farklı imlâlarla yer alan veya hiç yer almayan kelimeler.

Meselâ, "pambık." Anadolu'nun birçok yerinde köylümüz pamuğa "pambık" der. Azerbaycan'da şehirliler de öyle diyor, yazı dilinde de öyle. Yine meselâ, bizim bazı bölgelerde yüzmek yerine "çimmek" denir, bilirsiniz. Azerbaycan'da yazı dilindeki kelime bu. Hatta plaj yerine "çimerlik" diyorlar. Bunun dışında bazı kelimeleri bizdekinden biraz farklı mânâ ile kullanabiliyorlar. Meselâ, "Doğru mu?" diye soracaklarında "Düz mü?" diye soruyorlar. Eklerde de farklılıklar var. Bunun dışında Rusça'dan giren kelimeler var. 
Neyse, bu küçücük köşede Azerbaycan ve Türkiye Türkçelerini mukayese edemem zaten. Ama Azerbaycan bir Türk ülkesi, konuştukları dil Türkçe. Hatta o kadar ki... Polislerin düdükleri, arabaların kornaları, taş kırma, asfalt delme makinelerinin gürültüsü, havuzlardaki fıskıyelerden dökülen suların şırıltısı, Hazar kıyısındaki martıların mırıltısı bile bana Türkçe geldi! Amma velâkin İnce Sanat Müzesi'nin girişinde...

Giriş biletini verecek olan hanım kız, "beşerden 10 Manat" deyip iki bilet uzatmıştı ki... Baktım, biletler pek kaliteli kâğıda basılmış. "Ne hoş biletlermiş..." filan diye konuşunca, camekânın ardındaki kızımız "Özür isterem" dedi. "Siz hâricîsiniz, beheri 10 Manat o zaman." Harici mî? 5 Manat, 10 Manat mühim değil de... Bizi "hâricî" saydılar! Ona yanarım! Üstelik hâricîlere verilen biletler de daha âdi kâğıda basılmıştı.
Ey Güzel Kırım Ayşe Göktürk Tunceroğlu Ben onun adını lise yıllarımda duymuştum. 1970’li yılların ikinci yarısıydı. O yıllarda yaptığı aylar süren açlık greviyle gündeme gelmişti. Efsane bir isim olmuştu. Benim zihnimde kırk kişiyle Çin sarayını basan Kürşat gibi biriydi. Yahut o yıllarda okuduğumuz çizgi romanlardaki kahramanlar Tarkan, Karaoğlan gibi... Öylesine yiğit, destanlara lâyık bir isim.... Mustafa Cemiloğlu...

Ya da şimdiki resmî adıyla Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu. Resmî adı bu artık ama benim dilim hâlâ, o lise günlerinde kendisini bir efsane kahraman olarak tanıdığım isim olan “Cemiloğlu” demeye yatkın...

Geçen hafta bir dizi görüşme için ABD’deydi Cemiloğlu. Amerika Türk İslâm Ülkü Ocakları’nın tertib ettiği bir öğle yemeğinde bir araya geldik. Bize son temaslarından bahsetti. Kırım Türkleri’nin meselelerini anlattı. Sonuçta benim zihnimde iki esas mesele belirdi:

1-Millî kimlik davası. Bu meselede eğitimin ve okulların rolü büyük. Hâlâ eğitim konusunda çok fazla eksikler var.
2-Ekonomik durum.

Bir millet çoluk çocuk, kadın erkek, bir gece yarısı evlerinden yaka paça sürülüp çıkarılmış... Yollarda bellerde ölüp kalanlar bir yana, yıllarca sürgünde yaşadıktan sonra sağ kalıp ata toprağına dönmek nasib olanların karşısına da dev gibi dertler çıkmış elbette. Ev, toprak, iş...
Türkiyeli Türkler olarak, dünyanın farklı yerlerinde yaşayan Türkler olarak ne yapabiliriz diye düşündük.

Bir toplantıda şöyle demiş Cemiloğlu, “Kırım için ne yapabiliriz?” diye soranlara: “Kırım için hiçbir şey yapmasanız bile, rahatlamaya gelseniz yeter.” Rahatlamaya yani tatile... ;

Kırım yarımadası eski Rusya’dan, eski SSCB’den beri çok gözde bir tatil bölgesi. Ama Türkiye’den hiçbir turizm yatırımcısı rağbet etmemiş şimdiye kadar. Tatilcilerin de rağbet ettiği yerler listesinde değil. Halbuki hep Akdeniz diyeceğimize bir de Karadeniz diyebiliriz. Seyahat acentelerinde Maldiv Adaları var da neden Yalta, Sivastopol, Bahçesaray yok? diye sorabiliriz. Turizm yatırımcılarımız komşu ülkelerde oteller, tatil köyleri inşa ediyor; neden biraz da yüzlerini Kırım tarafına çevirmiyorlar, diye sorabiliriz. Kırım yarımadası, Kırım Özerk Cumhuriyeti bir Suriye kadar ilgiyi hak etmiyor mu?
 
Toprağın Sabrı: Ahıska Türkleri Necati Doğru Ahıska Türkleri: Yine mağdur, yine mazlum, bu kaçıncı zulümdür... Hesabı belli değil!.. Bu defa da Kırgızistan’daki olaylarda Ahıska Türkleri yine bir zulme uğradı. Artık Türkiye Cumhuriyeti devleti bu kardeşlerimize lâyıkiyle sahip çıkmalıdır. Ya oralarda huzurlarını temin etmeli veya hepsini Türkiye’ye getirmeli. Bu vesile ile Ahıska Türklerinin çilesini dile getiren Necati Doğru'nun nefis bir makalesini aşağıya alıyoruz.  Editör                                                               ***


Dünyada benzeri olmayan bir saflıkla, efendilikle, derin bir sevgi anlayışıyla fısıldamaktalar. Toprağın sabrını taklit ederek, gücenmeden, incinmeden, kızıp köpürmeden, bağırmadan fakat yumuşak, nazik, beyefendi ses tonlarıyla yeniden ve her fırsatta anlatmaktalar.

Sadece Din birliği için değil...
Peygamber birliği için değil...
Soy halkası tutkusu için de değil..
Bu dünya sarhoşluğu için de değil...


Haksızca, acımasızca, adaletsizce kırılmış, koparılmış, parçalanmış bir kompozisyonun yeniden birleştirilmesi için toprağın ve suyun da sabrını taklit ederek anlatıyorlar.
Şu anda bizim konuştuğumuz...
Türkçe'yi konuşuyorlar Ahıska Türkleri...

Anlattıkları tek şey şu:
Biz Türküz, zorla koparıldik...
Bizi unutma Türkiye....
Cumhurbaşkanı Bişkek'e gidiyor...
Onu karşılayıp anlatıyorlar...
Başbakan Alma Ata'ya gidiyor...
Onu karşılayıp anlatıyorlar...
Meclis Başkanı Semerkant'a gidiyor...
Onu ziyaret edip anlatıyorlar...
Başbakan Yardımcısı Bakü'ye gidiyor..
Onu bulup anlatıyorlar...
Liderlerden biri Sibirya'ya gidiyor..
Onu da bulup anlatıyorlar...

 Ahıska Türkleri, Kazakistan'dan, Tacikistan'a, Özbekistan'dan, Azerbeycan'a, Türkmenistan'dan Sibirya'ya kadar her yerde varlar. Ahıska adı verilen ve Batum, Tiflis, Ardahan üçgeninin Türkiye'ye bitişik sınırında kalan topraklarından sürüldüler.
İlk ihaneti Ankara'dan yediler...

16 Mart 1921'de Moskova Anlaşması'yla Ahıska bölgesi Türkiye sınırlarının dışında kaldı.
Ankara Ahıska toprağını verdi...
Bebeğini cami avlusuna bırakan...
Sefil, zavallı kadın gibi davrandı...
Ahıska Türkü'nü unuttu...

Ankara, bu tarihten sonra bu bölgedeki 120 bin Ahıska Türkünü (şimdi çeşitli ülkelere sürülmüş olarak sayılarının 400 bin olduğu sanılıyor) hiç merak etmedi.
Onların durumuyla hiç ilgilenmedi...
İkinci Dünya Savaşı patlayınca...
Stalin 70 bin Ahıska Türkü delikanlısını...
Tüfeksiz, silahsız olarak...
Hitler ordusunun önüne sürdü...

Ahıska Türkleri, faşist Hitler orduları karşısında silahsız dövüştüler, öndeki asker ölünce, ölenin silahını alıp Alman askerlerine saldırdılar. 70 bin Ahıska Türkünün: yarısı, bu savaşta cephede dondu, tüfeksiz, silahsız öldü. Diğer yarısı da Ahıska'ya çoğu sakat kalmış, yaralanmış olarak döndü.
Ankara görmemezlikten geldi...
Duymamazlıktan geldi...

1944 yıkıda Sovyet Rusya, boğazları isteyince ve Türkiye'de NATO'ya girince Stalin, Ahıska bölgesinde Türklüğünü hiç unutmayan bu insanları  tehlikeli gördü.
1944 yılında bir gece...
120 bin Ahıskalı Türk..
Bebe, çocuk, anne, nine, dede, baba ayrımı yapılmadan silah zoruyla kara trenlere dolduruldular. Ve Sibirya, Kazakistan, Özbekistan, Tacikistan, Ukrayna, Beyaz Rusya neresi varsa her yere parça parça sürüldüler.
Trenlerde bebeler ve yaşlılar öldü...
Ölünü trenden at dediler...
Atmayanı dipçiklediler...

Ankara, Stalin'in bu vahşetini de görmedi. Görmemezlikten, bilmemezlikten geldi. Dünya ölçüsünde bir kampanya başlatmadı, uyarı yapmadı. Ahıska Türkleri, parça parça sürüldükleri her ülkede toprağın sabrını taklit ettiler. Suyun sabrını taklit ettiler.
Türklüklerinden çıkmadılar...
Dinlerini terk etmediler...
Kuru votka alkoliği olmadılar...

Sadece çalıştılar. Profesör oldular, doktor oldular, mühendis oldular, pedagog oldular, öğretmen oldular, teknisyen oldular, gittikleri her yerde, sürüldükleri her bölgede diğerlerinden daha zengin oldular. Fakat vatanları ellerinden alınmış...
Sibirya'dan Tacikistan'a...
Bölge bölge sürülmüş yaşıyorlar..
Bu insanlar Türkiye'ye gelmek istiyor..
Ankara bu insanları...
10 yıldan beri umutlandırıyor...
Fakat onları Türkiye'ye taşımıyor...
En son Kırgız Parlamentosu'nda..
Milletvekilliği yapan...

Maksut İzzet adlı liderleri aracılığıyla bir mektup yazdılar ve Ankara'ya çağırı yaptılar: Bizi Doğu Anadolu'da kimsenin beğenmediği verimsiz topraklara yerleştirin. Orayı isviçre yapalım. Bütün birikimimizi öz vatanımız Türkiye'ye taşıyalım.

Ahıska Türkleri: Toprağın sabrı...

Stalin'in faşizmi, tüfek zoruyla, süngü korkutmasıyla, haksızca, adaletsizce ve Ankara'nın da 1921'de onlara ihanet edip terk etmesiyle kırılmış, parçalanmış, koparılmış komopozisyonun yeniden birleştirilmesini rica ediyorlar.
Toprağın da bir sabrı var...
 
18 Mayıs 1944 Murat Bardakçı Türkiye, birkaç seneden bu yana, 1910'lardan 1950'lerin sonuna kadar yaşanan bazı tatsızlıklarla yüzleşme merakında...

"Tatsızlık" derken Anadolu'da meydana gelen toplu göçlerin, azınlıkların ve harekâtlarda can veren sivil vatandaşlarımızın kaderinin tartışılmasını kastediyorum...

1915 olayları, Edirne hadiseleri, Dersim'de olup bitenler ve 6-7 Eylül rezaleti gibisinden dramları...

Şimdi bütün bu hadiselerin dosyaları yeniden açılıyor, devletin vakti zamanında böyle yapmasına gerek olup olmadığı konuşuluyor ama karar, ayrıntıların daha tam olarak belirlenmesinden önce hemen, ânında veriliyor: "Sürdük, kestik, öldürdük, kaçmaya zorladık... Biz, bildiğiniz gibi eli kanlı bir milletiz... Aaaah ah! Görüyorsunuz ya, ne kadar berbat bir geçmişimiz var...".

Moda, artık böyle: "Geçmişle yüzleşmek" deyip geçmişi her vesile ile karalayacak ama konu bize yapılanlara gelince, sadece susacak ve bu bahisleri açanı da pişman edeceksiniz!

Stalinzede Tatarlar

Meselâ, 1912'deki Balkan Savaşı'ndan sonra Rumeli'de asırlardır yaşadıkları toprakları terke mecbur kalan 1 milyon 300 bin mültecinin kaderinden ve birkaçyüz bininin yollarda can vermiş olmasından asla bahsedemezsiniz. Zira, Balkanlar'da yaşanan dramı bırakın anlatmayı, telâffuz etmeye kalktığınız anda hemen "faşist" damgasını yersiniz!

19. asrın ortalarından itibaren Kafkasya'da olanlardan, çarların kılıcından Anadolu'nun dört bir yanına dağılarak kurtulabilen Kafkas halklarından söz etmeniz de ayıptır, zira böyle hadiseleri hatırlamak bile gericiliktir!

İşte, bütün bu hesaplaşma, yüzleşme, arınma vesaire fırtınasında bir başka dram daha neredeyse unutuldu, yahut unutturuldu: Kırım'da bundan tam 68 sene önce, üstelik bugün, 1944'ün 18 Mayıs'ında yaşananlar...

Bilmeyenler yahut şimdiye kadar öğrenmelerine mâni olunanlar için o gün neler yaşandığını kısaca anlatayım:
Kırım, İkinci Dünya Savaşı'nda bir ara Alman işgaline uğramış ve Sovyet diktatörü Stalin, işgalin sona ermesinin hemen ardından Kırım Tatarlarının tamamını "Almanlar ile işbirliği yaptıkları" gerekçesi ile Orta Asya'ya, Sibirya'ya ve Sovyetler'in en ücra köşelerine göndermişti.
Ama memleketlerini terketmeleri için öyle belli bir süre vererek falan değil: 200 bin civarında Kırım Tatarı bir gece içerisinde evlerinden süngü zoru ile çıkartıldılar, tıkış tıkış dolduruldukları hayvan vagonları ile ölüme gönderildiler.

1944 Mayıs'ının son haftasına gelindiğinde Kırım'da artık tek bir Tatar ve Müslüman kalmamış, onlardan kalan topraklara da Sovyet İmparatorluğu'nun değişik yerlerinden gönderilen Rus aileler yerleştirilmişti.

Okuyun Ama Dikkat Edin!

Topraklarından bir gecede kopartılan bu 200 bin kişinin Sovyetler'e göre yüzde 30'u, Kırımlılar'a göre de yüzde 46'sı daha gidiş yolunda telef oldu; hayatta kalanların memleketlerini görebilmelerine ise neredeyse 50 sene sonra, Gorbaçov'un iktidarı sırasında izin verildi. Ama öyle yerleşmek maksadıyla falan değil, sadece turist olarak gitmelerine! Zira artık ne evleri-barkları, ne de toprakları vardı...

Anavatanlarına son senelerde dönebilme izni alabilen Tatarların sayısı, bugün sürgün öncesi nüfusun yüzde onu bile değildir...

Kırım'da 1944'ün 18 Mayıs'ında yaşanan ve eşi-emsâli az görülen faciayı merak ediyorsanız öyle uzun araştırmalara kalkışmanıza hiç gerek yok; kendisi de Kırımlı bir Stalinzede olan rahmetli Cengiz Dağcı'nın konularını gerçek hayattan alan akıcı romanlarını okuyun, kâfi...
Ama başınıza gelmesi muhtemel bir tehlike hususunda sizleri peşinen uyarayım: Dağcı'nın romanlarını elinizde gördükleri anda derhal "faşist" damgası yersiniz; zira kendilerinin "aydın" olduğunu zanneden çevrelerde "Biz Türkler tarih boyunca ne kadar vahşet yapmışız" demek entellektüellik, "Vaktiyle neler neler çekmiş, ne dertlere uğramışız" demek ise faşistliktir!

Ezan Sesi Duyan Toprak Yavuz Bülent Bakiler 1990 yılından önce bir Azerbaycan seyahatimde şahit olmuştum. 1982 yılında Bakü'deydim. Bir Azerbaycan Türkü'nün evinde misafirdim. Gecenin ilerlemiş bir vaktinde kapı çalındı ve o eve genç bir adam geldi. Elindeki bir naylon torba içinde bir kese kağıdı vardı ve ağzı kapalıydı. Eve gelen delikanlı, Türkiye'den Bakü'ye dönen bir Azerbaycan Türküydü. Ev sahibine dedi ki:

    "Nene! Türkiye'den istediğin teberiki (mübarek şey) alıp getirdim, işte!"

    Yaşlı ev sahibi kalkıp o delikanlının boynuna sarıldı Ona çok dua etti. O kadar çok dua etti ve heyecan duydu ki ben de çok merak ettim ve sordum:

    Hayrola nene! Bu cavan (genç) kişi sana Türkiye'den ne getirdi ki seni bu kadar çok sevindirdi? Nedir o torbanın içindeki?

    Evin yaşlı sahibesi yaşlı gözlerle cevap verdi. Dedi ki "Bu sosyalist rejim 65 yıldan beri İslâmiyeti ve ezanı yasakladı. Minarelerimizden ezan okunmuyor. Ben artık ömrümün son yıllarını yaşıyorum. Bu kese kâğıdının içinde, Türkiye'de ezan sesi duyan toprak var. İstiyorum ki ben öldükten sonra çocuklarım, üzerime ezan sesi duyan toprak serpsinler. Sevincim, heyecanım, bahtiyarlığım bana Türkiye'den ezan sesi duyan toprak getirilmesidir."
     “Ezan, 1933 yılından 1950 yılına kadar tam 17 sene Türkiye’de de yasaklanarak, Türkçe okunmaya  başlanmıştı. Adnan Menderes 1950 yılında iktidara gelince ilk icraat olarak Ezan’ı tekrar aslî şeklinde, yani Arapça olarak okunmasına imkân veren kanunu çıkardı. Şehirlerde ve köylerde bütün Türk halkı sokaklara dökülerek minarelerden tekrar arpça okunan Ezanları göz yaşları ile dinlemişti.” Editör.
 
Paris Akşamları Buğra Alpgiray İkinci Dünya Savaşında komünist Rusya, topraklarında yaşayan yüz binlerce Türkistanlı, Kırımlı, Kafkasyalı Türk gencini askere aldı. Tarihin bu en kanlı ve korkunç savaşında, bunların on binlercesi yaralandı, şehit veya esir oldu.

      1947 yılı sonbaharında Sen nehri kıyısında bir ceset bulundu. Üstünden çıkan evraktan Kırımlı Türk askerlerden birisi olduğu ve savaştan sonra Paris’te kalıp; sefil, garip bir hayat yaşarken burada öldüğü anlaşıldı.Bu mazlum Kırımlının vatan ve aile hasretini dile getiren şiir:

Paris Akşamları

                       'Bu kent her şeyiyle bana yabancı 
                       Caddeler binalar bütün insanlar...
                       Öyle hasretim ki ezan sesine
                       Ararım çevremde minare cami
                       Lakin takılırım çan kulesine
                       Her semtin muhteşem kilisesine
                       Yad el elemleri sarar içimi

                       Uzaklarda yurdum! Burdan çok uzak
                       Her mevsimi güneşli masmavi göklü
                       Camili kubbeli kümbetli köşklü
                       Ozanlı garipli kervansaraylı
                       Hele insanları: Alpli Giraylı
                       Yok haber onlardan baba evinden
                       Bu yüzdendir halim kopuk bir yaprak
                       Herşey benden çok uzakta! Çok uzak

                       Gözlerim daima engine dalar
                       İsterim ki her an ana yurdumda
                       Dağları dumanlı yaslı Kırım'da
                       Duvarında mavzer ve Kur'an olan
                       Ata ocağında bizim konakta
                       Bir bakır sinili sofra başında
                       İftar beklenilsin dua edilsin
                       Ve sessiz sedasız yemek yenilsin
                       Sonra şadırvanda abdest alınıp
                       Hep birlikte teravihe gidilsin

                       Uyansam her sabah ezan sesiyle
                       Görsem Ayşeciği su testisiyle
                       Ninemi yaşmaklı namaz kılarken
                       Dinlesem dedemi Kur'an okurken
                                             Başımı huşuyla yastığa koysam
                       Sonra toparlanıp yola koyulsam
Yahut günün şavkı vururken camdan
Heybetli sesiyle çağırsa babam
Anam da kalk yavrum aslanım dese
Tutup elleriyle omuzlarımdan
O müşfik haliyle sarılsa öpse

Semaver kaynarken ocak başında
Dünya Türklüğünden Türk tarihinden
Bozkurt'tan Turan'dan söz etse dedem
Sonra Türklük için etse de niyaz
Gözlerinden akan yaşını görsem

Evet! Yurdum burdan çok uzak
Bir ferahlık yahut bir şevk umarak
Düşerim yollara akşam üstleri
Hep böyle çaresiz yollardan beri
Her zamanki gibi yorgun ve bitkin
Artırıp yükünü hasta kalbimin
Her an heyecanı gözlerimde yaş
Görmek ümidiyle bir Türk bir dildaş
Dolaşırım Paris caddelerini
Yorgun akan Sen'i köprülerini

Bir Karakış vakti Sen kıyısında
Kafamın içinde Türklük ülküsü
Ruhumu kavuran yurt hasretiyle
Böyle göçeceğim ebediyete
Donmuş cesedimi bulup çöpçüler
Defnedilmek üzere götürecekler
Kimim ben neyim ne bilecekler...!




Batum ve Ali Rıza Acara N. Aydoğan Ünal B Batum, Karadeniz Bölgesinin en güzel, en şirin, tarihî Osmanlı-Türk şehri. Bu gün Gürcistan’da, sınırımızın hemen yakınında, yani yanı başımızda. Çok güzel bir iklimi; ovası, dağı, ormanı var. Yeşilin her tonu, meyvenin her çeşidi var. Ayrıca şairin:        “Fırat niçin, Dicle niçin, Aras niçin       Benden doğar, bana dökülmez…”    dediği nehirlerden, bizden doğan Çoruh da Batum'da denizle kucaklaşır.      Osmanlı Devleti zamanında Batum, Karadeniz’de en önemli liman şehrimizdi. Her gün İstanbul’dan Batum’a, Batum’dan İstanbul’a büyük yolcu gemileri çalışırdı. Doğu Karadeniz ve Doğu Anadolu’nun doğusundan İstanbul’a gidecekler, Batum’dan gemiye binerlerdi.      Batum, 93 harbi olarak bilinen (1877 – 1808) Osmanlı- Rus Savaşında Rusların eline geçmişti. Bu yüzden binlerce insan, evlerini, yurtlarını terk ederek Acara bölgesinden Anadolu’ya göç etti. Batum’lu Bir Kahraman: Ali Rıza Acara     Batum’un kurtarılmasında ve Kurtuluş Savaşında çok hizmeti geçen Ali Rıza Acara Batum’da doğdu. Tahsil için ilim merkezi İstanbul’a geldi. Burada Mekteb-i Kuzzat’ı (Kadı Okulu) başarı ile bitirdi.     Ali Rıza Acara, Batum’u Rus ve İngiliz işgalinden kurtarmak için (1915–1917 ) yapılan hürriyet ve istiklâl mücadelesine katıldı. Düşman ve komitacılara karşı harekâtı bizzat idare etti. Çok çetin, zor, amansız bir mücadeleden sonra parlak bir zafer kazandı.     1918’de yapılan Brest-Litovsk Antlaşması ile hedefine ulaştı. Bu antlaşma ile Kars, Ardahan, Batum tekrar anavatana kavuştu.     Kars ve Ardahan’la birlikte Misak-ı Millî sınırları içinde olan ve hatta TBMM’de altı mebusu bulunan Batum, bir anda nasıl hudut dışı bırakıldı?… Bu muamma da henüz çözülmüş, anlaşılmış değil. Baba Kırk Yıl Sonra Evlâdına Kavuşursa…     Batum, Ardahan ve Kars’ın tekrardan Anavatana kavuşması münasebeti ile devrin Osmanlı padişahı Sultan Vahideddin Han, bu üç vilayetten bir heyeti İstanbul’a davet etti. Bunun üzerine Temur Paşa başkanlığında bir heyet İstanbul’a geldi. Padişahın Yıldız Sarayında bu heyete verdiği yemeğe Ali Rıza Acara da katılmıştı.     Ali Rıza Acara yemekte Padişah Sultan Vahideddin Han’ın yaptığı konuşmayı şöyle nakletmektedir:     “Yemekte Vahideddin Han, Temur Paşa’ya ve diğer heyet âzâlarına pek çok iltifatlar gösterdi ve; ‘Bir baba düşününüz ki, evlatlarını kaybetmiştir. Kırk yıl onların yokluklarının ızdırabıyla yaşadıktan sonra bir gün evine dönünce onları çıkıp gelmiş ve yemek masası etrafında toplanmış görse nasıl heyecan ve sevinç duyar, tasavvur edebilir misiniz? İşte ben o sevinç ve heyecan içindeyim.’ dedi.     Ali Rıza Acara,  İngilizlerin baskı ve sıkıştırması üzerine Batum’u terk etmeye mecbur oldu. Esasen TBMM’de Batum mebusu seçilmişti, Ankara’ya çağrılmaktaydı. Çok zor şartlar altında Ankara’ya gelebildi. Bu sırada Kurtuluş Savaşı da başlamıştı. Bundan sonra Ali Rıza Acara Anadolu’yu şehir şehir, câmi câmi dolaşarak emsalsiz hitâbeti ile vaaz ve konferanslarla halkı Kuruluş Savaşına teşvik etti. Ezan Sesleri Devam Etsin!     Kurtuluş Savaşında İznik'le Mekece arasındaki bir mevkîde Hâlid Paşa kuvvetleri yeni bir savaşa girmenin hazırlığı içinde bulunuyor. Bütün asker de hazır vaziyette durmaktadır.     Yoklama yapıldıktan sonra heybetli, siyah sakallı, ilim ve fazîlet sembolü, sarığıyla kır bir atın üzerinde Ali Rıza Acara meydana çıktı. Askerleri bir baştan bir başa at üstünde dolaştıktan sonra orta yerde durdu. Gür sesi ile ruhlara rahatlık, heybet ve heyecan veren şu konuşmayı yaptı:   "Askerler! Kardeşlerim!     Mübârek dînimizin ana şartlarından biri de hacdır. Hacılar hac maksadıyla mübârek Kâbe’ye gittikleri zaman orada “Hacerü'l-Esved”e yüzlerini, gözlerini sürmek sûretiyle onu öperler. Çünkü Hacerü'l-Esved Cenâb-ı Rabbülâlemin tarafından Cennet'ten gönderilmiş mübârek bir taştır.     Siz de bugün öyle şerefli bir mücâdele ve hizmet üzerindesiniz ki, Cenâb-ı Hakk'ın yardımıyla muvaffak olup, zafer müyesser olunca, bütün millet, ihtiyar analarımız, güngörmüş babalarımız, genç kızlar, çocuklar, hâsılı bütün arkada bıraktıklarımız, Hacerü'l-Esved’i öpen hacıların heyecan ve iştiyakıyla sizi sarılıp öpecek ve bağrına basacaktır.     Siz bu mücâdelede ölürseniz "şehîd", kalırsanız "gâzi" olmak sûretiyle Cennet-i âlâdan gönderilmiş bulunan Hacerü'l-Esved gibi bu mazlûm milletin mukaddesâtına dâhil olacaksınız.     Cenâb-ı Hak, nurlu ve açık alınlarınız gibi bahtınızı da açık eylesin ve yarın rûz-ı mahşerde Peygamber aleyhisselâtü vesselâm efendimizin iltifât ve şefâatlerine mazhar kılacak zaferi lütuf ve ihsân buyursun. Sizleri, İslâm'ın bin yıllık vatanı olan bu topraklarda ezan seslerini devâm ettirecek bu savaşın gâlibiyetiyle şereflendirsin."     Ali Rıza Acara Efendinin böylece devam eden heyecanlı vaazı sonunda erlerden yedi kişi aşırı heyecan sebebiyle bayıldı.     Bundan sonra başlayan taarruzda erler, kükremiş aslanlar gibi düşmana saldırdılar. Ali Rıza Efendi de elinde silâhla askerin arasında idi. Cenâb-ı Hakk'ın yardımı ile düşman püskürtüldü. İstanbul’un Arkası Anadolu’dur     Cephede bunduğu bir sırada İkdâm Gazetesi’nin muhâbiri ile yaptığı mülâkat, onun Cenab-ı Hakk’ın lütfu ihsanıyla tahakkuk edecek zafere ümit ve inancını belirtmektedir. Muhabir; — İleriyi nasıl görüyorsunuz? — Çok iyi olacak! — İngilizler İstanbul’dan giderler mi? — Mecbûren! — Pek güç, bakın Mısır’dan gitmediler. — Mısır’ın arkası Sudan, İstanbul’un arkası ise Anadolu’dur. Anadolu’daki azim ve iman İngiliz’i İstanbul’dan kovabilecek bir kudrete sahiptir!
 
— Bunu nasıl anlıyorsunuz? — Bu bir histir, böyle şeyler aklî hesaplara uymaz. Bu millet İ’lâ-yı Kelimetullah davasına bin yıl fedâkârâne hizmet etmiş büyük ve emsalsiz zaferler kazanmıştır. Biz de o şehit ve gazilerin evlatlarıyız. Cenab-ı Hak bizi onların hizmetleri hürmetine yardımından mahrum etmeyecektir. Benimle birlikte bütün Anadolu halkı, bu inancı taşımaktadır. İnanıyoruz, o halde zafer bizimdir!    Ali Rıza Acara 1960’ta Ankara’da vefat etti.
Ahıska’dan Hazin Bir Sürgün Hatırası Ali Paşa Veyseloğlu

Ali Paşa Veyseloğlu, 1922 yılında Ahıska vilayetinin Aspinza Kasabası'nda doğdu. Ali Paşa, küçük yaştan itibaren bir Osmanlı Türk'ü olarak yetiştirilmiş ve Doğu Anadolu'daki zengin kültürel kimliği Ahıska'dan alma şansına sahip olmuştur. Eğitimini dereceyle tamamladıktan sonra, bir öğretmen olarak göreve başlamıştır. Kısa süre sonra patlak veren İkinci Dünya Savaşı'na katılan Ali Paşa, bu savaşta başarılı mücadele verdiği için "kahramanlık nişanı" almış ve kendisine yedi madalya verilmiştir. Savaştan sonra Diğer Ahıska Türkleri ile beraber, Stalin tarafından ana yurtlarından Kazakistan'a sürgün edilmiştir. Ali Paşa Veyseloğlu güçlü bir halk şairi olup, vatan sevgisini ve sürgün faciasını şiirlerinde çok mükemmel bir şekilde dile getirmiştir.
Aşağıda Ali Paşa Veyseloğlu'nun sürgün hatıralarında bir bölümü okuyacaksınız.
-------------

II. Dünya savaşı büyük felaket oldu 1944 yılında halkımızın durumu çok kötüydü, yavaş yavaş her yerde açlık başlamıştı. Bütün erzaklar savaşa gönderiliyordu. Erkekler savaşta çarpışırken kasabalarda sadece yaşlılar, çocuklar ve kadınlar kalmıştı. Gül gülistan Aspinza viraneye dönmüştü. Yaralı askerler savaşamayacak duruma gelince, evlerine gönderiliyorlardı. Her yer yaralılarla dolmuştu, halk dört gözle savaşın bitmesini bekliyordu. Almanya savaşta yeniliyordu, gazeteler yakında savaşın biteceğini yazıyordu. Halkın gözü yollarda akrabalarının sağ salim geri dönmelerini bekliyorlardı. Bazen dönen gençler arasında evlendirilenler de oluyordu. Evlenenlerden biri de Yusuf oğlu Ali'ydi. Sonbaharda Oşora Köyü'nden evlenecekti. Köyün yaşlıları Yusuf’a toy (düğün) yapıp yapmayacağını sordular. Yusuf:"Milletimiz üzüntü içinde, ben nasıl davul çaldırırım" diye cevap verince köyün yaşlıları, "Oğul, keder herkesin kederi, ama biraz olsun gelinlerin ve çocukların gönlünün hoş olması için istersen toy yapabilirsin" dediler. Bunun yanı sıra kızın ana ve babası, "Kızımız Nergiz'i düğün yapmadan vermeyiz" diyorlardı. Bir ay önce kasabamıza Rus ve Gürcü askerleri gelip yerleşmiş ve bizleri kontrol altında tutmaya başlamışlardı. Halk söğüt ağacının altında toplanarak, "Acaba bunda ne iş var, biz bundan işkillendik (şüphelendik)" diye konuşmaya başlamıştı. O sırada birisi şöyle dedi. "Ne iş olacak, her yerde tabya kazdırttırıp hazırlık görüyorlar. Allah korusun Türkiye ile savaşmayı mı düşünüyorlar?" Başka bir kişi, " O zaman bizi niye kontrol altında tutuyorlar", deyince önceki konuşan, "Bunu bilmeyecek ne var, biz Türk'üz bunun için bize inanmıyorlar." 1944 yılı Kasım ayının on üçünde Yusuf oğlu Ali, Oşora'dan gelini getirerek düğün yapmıştı. Düğün bittikten sonra herkes Yusuf Ağa'dan izin alarak dağılmıştı.O gece herkes zorla evlerinden çıkarıldı O gece, askerler kasabanın etrafını kuşatarak hiç bir insanın kasabadan çıkmasına izin vermediler. Cemaatin bir yere toplanması için emir verdiler. O gece, Gürcü bir komiser yüksek sesle, Sovyetler Birliği Başkanı Stalin'in Ahıska Türkleri'nin sürgün olarak gönderilmesi gereğini emreden talimatını okudu. Hiç kimsenin soru sormaya hakkının olmadığını komutanlar açıklayarak, soru soranların ve karşı koymaya çalışanların öldürüleceğini belirtmeleri ile, halkı büyük bir korku sardı. Ama daha yeni evlenmiş olan Yusuf oğlu Ali buna karşı çıkarak komisere, "Ben vatanımızı korumak için yaralandım, halkımızın çoğu bu savaşa kurban gitti, onların babalarını, analarını, dul kanlarını vatanlarından nasıl sürgün edersiniz? Bu nasıl adalet, bu nasıl bir emir? Biz vatanımızdan başka hiç bir yere gitmiyoruz" deyince, askerler hemen ateş ederek Ali'yi ağır bir şekilde yaraladılar. Ali yere düşünce ana babası ve akrabaları Ali'nin üstüne yığıldılar. Yeni gelin olan Nergiz de Ali'nin üzerine kapanarak bayıldı. O sırada komiser, "Vakit kaybetmeyin, çabuk herkesi zorla evlerinden dışarı çıkarın, karşı koyanları öldürün" diye bağırdı. Yusuf’un ailesi dahil olmak üzere herkes iki saat içinde eşyalarını yarı buçuk toplayarak dışarı atıldılar. Ahıska Türkleri asırlarca her türlü zulme uğramışlardı. Ama bu zulüm, zulüm içinde zulümdü. Ruslar'a ve Gürcüler'e karşı koyacak hiç bir genç yoktu. Çünkü, hepsi cephede, kendi fikirlerince vatanı savunmaya çalışıyorlardı. Kâfirler iyi bir fırsat bulmuşlardı. Bizim bir tek günahımız vardı, o da dilimizin, soyumuzun Türk olmasıydı. Başka hiç bir kabahatimiz yoktu. 14 Kasım günü milletimizin perişanlık günü idi, ne kara gündü o gün. Diğer mahalleden savaştan yaralı olarak yakın zamanda dönen Eflatun oğlu Muhammet komisere, " 5 kardeşten sadece ben savaştan yaralanarak geri dönebildim, diğerleri cephede öldüler. Onların geride çırılçıplak kalan yetimleri ne olacak? Bu nasıl bir emir, babalar savaşta vatan uğrunda ölürken siz onların yetim çocuklarını nasıl vatanlarından sürersiniz ?" dedi.
Bu sözler üzerine Gürcü komutan, Muhammet'e nişan alarak ayağına ateş etti. Muhammet yere yığılınca, muhasara halindeki askerler havaya ve ayaklarımıza ateş etmeye başladılar. Halk dipçiklerle dövülerek, süngülerle tehdit edilip hareket ettirildi. Bizleri Alman faşistlerinden daha kötü görmeye ve düşmanca muameleye başlamışlardı. Halkın elinde bulunan pahalı eşyaları Rus askerleri zorla alıyorlardı. Kadınlar ve çocuklar feryattı figan ediyorlardı. İnsanlar, çocuklar o yana bu yana kaçışıyorlardı. Halk zaten fakirlikten yorgun, bitkin düşmüştü. İnsanlar aşsızlıktan (yiyeceksizlikten) çok kötü durumdaydı. Ahıska Türkleri, bu zulmün başlarına gelmesinin sebebinin ne olduğunu biliyorlardı. Binlerce yıl önce atalarımızın Asya coğrafyasının tek hâkimi olmalarının bedelini bizler, Ahıska Türkleri ödüyordu. Rus ve Gürcü halkının Türk milletine olan düşmanlığı tarihçe malûmdur.

Halkı tıka basa yük vagonlarına doldurdular Halk hızla kasabanın alt tarafında bir yerde toplandı. Demiryolu kasabamızdan 30-40 km uzaklıktaydı. Herkesi trenlere bindirmeye çalışıyorlardı. Fakat yük arabaları yetmiyordu. Öncelikle Türkiye'ye kaçışı önlemek için hudutta bulunan Niyaloshor Köyü'ndeki cemaati toplamaya başladılar. Yük arabalarının her birinin üstünde 3-4 asker oturuyordu, ellerinde otomatik tüfekler vardı. Aspinza Kasabası'ndaki halkı daha sonra büyük yolun yakasındaki düz bir tarlaya getirdiler. Niyaloshor Köyü'nün yük arabaları yanımızdan bir bir geçiyordu. Arabaların üstündeki kadınların feryatları cemaati daha çok üzmeye başlamıştı. Bir gün bir gece, cemaat bu üzüntüyle yük arabalarının geçişini seyretti. Aspinza Kasabası biraz yüksekte olduğu için, aşağıdaki kasaba sönmüş petek gibi bomboş ve cansız görünüyordu. Etrafta bulunan Ermeniler ve Gürcüler grup grup kasabaya girmeye başlamışlardı. Bizim evlerimizi, eşyalarımızı yağmalamaya, hızla topraklarımızı kendi aralarında bölüşmeye çalışıyorlardı. Mağrur mağrur önümüzden geçerken artık sıra bize geldi. "Eski öcümüzü böyle alırız" diye bağırıyorlardı. İkinci gün 3-4 aile hafif eşyaları yüklenerek götürüldü ama asıl eşyalar arabaya alınmadı. Onları da Ermeni ve Gürcüler hemen çakallar gibi yağmalamaya başladılar. Gürcüler bize bakarken biraz utanıyor, dostça yaşadığımız günleri hatırlıyorlardı. Ama Ermenilerde en küçük bir irkilme emaresi yoktu. Malları aşikârane bir şekilde talan ediyor, koyun sürülerini kendi sürülerine katarken hazzede hazzede (sevinçli bir şekilde) bağırarak gidiyorlardı. Hülâsa sıra bizim aileye geldi. Bizden üç aileyi eşya ve erzaklarıyla beraber arabalara yerleştirdiler. Yapılan son çalışmalarla demiryolu Ahıska şehrine kadar getirilmişti. Tren istasyonuna vardığımızda yük ve mal taşıyan trenlerin gelmiş olduğunu gördük. Trenler o kadar çoktu ki, 10 km'lik bir alanı kaplayacak kadar tren getirilmişti. Hemen bizleri vagonlara yerleştirmeye başladılar. Her vagona ot saman teper gibi, 8-10 aile yerleştiriyorlardı. Vagonlar ağzına kadar doldurulmuştu. Bazı ailelerin yarısı bir vagonda, yarısı diğer vagonda kalmıştı, çoluk çocuk ağlaşmaktaydı. Adeta o gün kıyamet gününü andırıyordu. Baba oğuldan ana kızından habersiz bir şekilde doğuya doğru gitmeye başladık. O tarihte, Ahıska Türkleri'nin nüfusu 200.000 civarında idi. Herkes birbirinden habersiz yollarda mahvolup gitti. Aradan çok uzun bir zaman geçtikten sonra yemek vermeye başladılar, vagonlar çok soğuktu. Cemaatin üstünde kışlık elbiseler yoktu, döşeklerin ve yorganların içine sığınarak ısınıyorduk. Ama her geçen gün hava daha da soğuyordu. İçmek için bile su bulamıyorduk, geçen her günün sonunda insanlar daha fazla kirleniyorlardı. Trenlerin içi leş gibiydi. Aslında böyle yerlerde sıçanlar bile yaşamazdı. Kısa sürede bitler peydah olmaya başladı ve çok çabuk türediler. Minderlerin, yorganların yüzleri bitten görünmüyordu. Bir yandan soğuk, bir yandan açlık ve kir cemaati mahvediyordu. Ama bize asıl ağır gelen şey böyle bir muamele görmekti. Bu bizleri kahrediyordu.

Ölenler vagonlardan dışarı atıldı Çeşitli hastalıklar başlamıştı. Ölenlerin sayısı bilinmiyordu, bu insanların mezarları da olmadı. Ölenler, gece Rus askerleri tarafından trenden alınıyor ve demir yolunun 20 – 30 metre uzağında açığa bırakılıyordu. Trenler ağzına kadar dolu olduğu için hareket edebiliyordu. Bazen hareket etmeden bir iki gün bekliyordu. Sonunda Volga Nehri'ne yapılan tren raylarının üzerine geldiğimizde Rus askerleri gelerek hiç kimsenin kapıları açmamasını söylediler. Ne kapıya bakılacak ne de pencereden bakılacaktı. Kim karşı koyarsa öldürülecekti. Halk iyiden iyiye korkuya kapılmıştı. Vagonlarda çıkan hastalıktan dolayı diğer insanlara bu bulaşıcı hastalıklar bulaşmasın diye vagonlar Volga Nehrine dökülecekti. Vagonlarda kolera, tifo ve veba hastalıkları başlamıştı. İnsanlar toplu olarak hayvan sürüleri gibi vagonlara doldurulduğu için tuvaletlerini herkesin içinde yapmaktan utanıyorlardı. Cennet Ahıska'da aileden haya abidesi olarak yetiştirilen kızlarımız ve gelinlerimiz utancından erkeklerin içinde tuvaletini yapamıyordu. Bazıları patlayarak ölmüştü. Kızlarımızın ve gelinlerimizin kaldırılırken vücutlarından çıkan kokudan patlayarak öldüğünü anlıyor, lanetler yağdırıyorduk. Bu yolculuk bizdeki hayâyı da öldürüyordu. Vagonda 10, 15 erkek arkamızı dönerek, kadınlara çember yapıyor, tuvalet yapan kızların görünmesini engellemeye çalışıyorduk.

Halkı Volga nehrine dökecekler zannettik Tren iki gün iki gece Volga Nehrinin üzerinde bekletildi. Halk ne zaman nehre döküleceğini beklemeye başlamıştı. Herkes acı sonu bildiği için helalleşiyordu. Ağlamalar ve isyanlar gökyüzüne ulaşmıştı. Bizim vagonda bulunan ve Kur’an-ı kerim okumasını bilen Binali Amca ayağa kalkarak yüksek sesle; “Ey benim ciğer köşelerim, dost, yaren ve akrabalarım biz bu fâni dünyadan göçmek üzere buradayız. Zalim kâfirlerin bizlere acımayacaklarını bilin. Biz şu anda kapıları kilitlenmiş, kafesteki kuş gibiyiz. Bizi ırmağa dökmeden evvel gelin bir kelime-i şehadet getirelim. İnşallah biz baki dünyada yani cennet bahçelerinde mutlu, hoşnut şehitler mertebesine ulaşırız. Hiç korkmayın rahat olun'' deyince Kelime-i şehadet getirdik. Müştak Amca ise "Binali efendi, tevbe-i istiğfar getirelim. Sonra kelime-i şehadet getiririz" dedi. Cemaat hep birlikte tevbe istiğfar getirdikten sonra bir ağızdan kelime-i şehadet getirdi. Arkasından Binali Efendi, Yasin-i Şerif okudu. Sonra Ayet’el Kürsü’yü İhlâs sûresi ile okuyarak ellerimizi kaldırıp Allahu Teâlâ'ya dua ederek amin dedik.

Çocuklar vagonlarda dünyaya geldi O sırada bir gelin karnındaki ağrıdan ve ıstıraptan dolayı yere düştü, gelini vagonun diğer tarafına götüren yaşlı kadınlar bir perde çekerek orada beklediler. Erkekler ve gelinin kayınpederi vagonun diğer tarafında idi. Gelin çığlıklar ata ata bir çocuk dünyaya getirdi. Utancımızdan yüzümüz kıpkırmızı olmuştu. O sesleri duyacağımıza, o sıkıntıyı çekeceğimize yer yarılıp yerin dibine geçseydik daha iyiydi. Yaşlı kadınlardan Şeyda Abla gelerek bir erkek çocuğun dünyaya geldiğini, bir yiğit daha artığımızı söyledi. Şükrü Amca ise,  “Bizi suya dökmeyi düşünüyorlar. Hadi biz rejim düşmanıyız, ya yeni doğan bu çocuğun günahı ne?” diye bağırarak ağlıyordu. Binali Hoca ise cemaati telkin ederek, “Akrabalarım korkmayın  Allah kerimdir. Bizi suya atmak isteyen kafirler neden kapıları kapatarak iki gün iki gecedir bekliyorlar? Bana öyle geliyor ki Allah celle celaluhu’n inayetiyle kurtulacağız." O sırada kapılar hızla açılınca çocuklar ve kadınlar korkup yüksek bir sesle ağlamaya başladılar. Koyunların kurttan korkarak bir araya toplanmaları gibi onlar da bir araya gelerek birbirlerine sarıldılar. Çocuklar "Ana ana!"diye bağırırken kadınlar ufak çocuklarını bağırlarına basıp ağlıyorlardı. Askerler bizim ne düşündüğümüzü bildikleri için "Korkmayın, problem yok, şimdi tren yola çıkacak sizleri nehre atmayacağız" dediler. Fakat bu haberden dolayı birçok insan kederinden ölmüştü. Ölenlerin içinde daha çiçeği burnunda gelin Nergiz de varmış. Ölenlerin cesetlerini Volga Nehri'ne attılar ve tren yavaş yavaş yürümeye başladı. Hocanın hulûsu kalpten yaptığı dua kabul olmuştu. Cemaat korkudan açlığı unutmuştu. Tren hareket edince insanlar aç olduklarını hatırladılar. Yemek yemeden önce Binali Amca yeni doğan çocuğun kulağına ezan okudu ve "Şimdi bu çocuğa ne ad koyalım ? “dedi. Yaşlı bir kadın, "Bu çocuğun adını Garip Türk koyalım" dedi ve bu isim kabul edildi. Garip Türk hali hazırda Çimkent'te yaşamaktadır. Cemaat daha sonra verilen ekmekleri aç kurtlar gibi yemeğe başladı. Bir çok insan gözleri yarı açık bir şekilde yatakta yatıyordu. Durumları hiç iyi değildi, bu manzaraya dayanamayıp, Allah kulu kula muhtaç etmesin diye ağladım.Çocuklar su su diye feryad ediyorlardıOnbinlerce yetim, acından, soğuktan, hastalıktan ahirete göçtü. Ne doktor, ne ilaç vardı. İnsanlar hastalıktan birer birer ölüyordu. Trenin mola verdiği duraklarda bile su yoktu. Hasta olan çocuklar " su su" diye ağlayarak etrafa bakınıyordu.

Çocuklara ve yaşlılara çok acıyordum. Tren mola verir vermez kapları, güğümleri alarak hızla su aramaya çıktım. Uzaklarda bir yerde su bularak getirdim. Ama 22 numaralı tren gitmişti. Ben ne yapacaktım? Başka bir akrabamızın bulunduğu trene bindim. Öz halam ve akrabaları 16 numaralı trendeydi. Onların vagonlarına girdim. Bendeki su kablarını gören hasta ve çocuklar kablara hücum ederek " su var mı?" diye sordular. Ben, " var ama bu suyu maşrapa ile hepinize eşit bir şekilde dağıtacağım" dedim. Tama diyerek sıraya dizildiler. " herkes kendi bardağını alsın" diye söyleyerek önce hastalara, sonra çocuklara, sonra yaşlılara kadınlara ve en sonunda ise erkelere verdim. Herkes kana kana su içerek doyduktan sonra son iki litreyi hasta olarak yatan halama verdim. Bana bütün dostlarım dua ettiler. Cemaat, " Alipaşa, Hızır aleyhisselam gibi imdadımıza yetiştin, Allahü teala seni her türlü afetten sakınsın" dediler.Bindiğimiz tren Ahıska'dan Almaatı'ya tam 27 günde gelmişti. Bizimle gelenlerden aynı vagonda 7 kişi hayatını kaybetmişti. Ölenlere mezar bile nasip olmamıştı. Alllahü teala bütün ölenlere rahmet etsin.
Ahıska'nın Dramı Ömer Ceyhun Ahıska, 9 Ağustos 1578 Çıldır zaferi ile Osmanlıların eline geçti. Serdar Lala Mustafa Paşa’nın emri ile “Tahrir” ( köy ve arazilerin sayımı) yaptırılarak, 1578’de kurulan Çıldır eyaletinin ( Beylerbeyliği) merkezi yapıldı.  1828 yazında Ruslar’ın eline düşünceye kadar tam 250 yıl boyunca bu serhat şehrimizin 21 sancağı (ilçe) vardı. Bugün bu sancaklardan 11’i Türkiye’de 9’u Gürcistan’dadır.  Hiçbir düşman işgali görmemesi, işlek ticareti, silah ( kama, kılıç, tüfek) bakır, dokuma (şal-bez) işçiliği ile gelişmiş eyalet merkezi idi. 1828’de 50 bin Türk nüfusu vardı.  Ahıska Türkleri tarihte iki büyük facia ile karşılaştı.  Birincisi: 1828’de Çarlık Rusya’sı Ahıska’yı işgal ederek şehri yıktı, yaktı, harabeye çevirdi. İkincisi ise: 1944’de yaşandı. Bu defada Sovyet Rusya bütün Ahıska’nın Müslüman Türk halkını Orta Asya bozkırlarına sürdü. Binlerce Ahıska’lı açlık, hastalık ve soğuktan yollarda ve gittikleri yerlerde öldü.  Aşağıda bu felaketlerden 1828 Çarlık Rusyası’nın işgalinden bahsedeceğiz: Osmanlı devleti 1826’da Yeniçeri ordusunu kaldırmış ve yeni talimli askerini henüz çoğaltmamıştı. 1827’de  Navarin feleketiyle donanması yanmış bulunduğundan zayıf bir halde idi ve Yunan-Mora isyanı ile meşguldü. Böyle bir zamanda 26 Nisan 1828’de Ruslar Osmanlı Devleti’ne karşı harp ilan etti.  Ruslar 7 Temmuz 1828’de Kars’ı ilk defa işgal edip, yakıp, yıktı. Şehrin nüfusu 60 binden 12 bine düştü. Bundan sonra Moskof orduları Ahılkelek ve Ahıska üzerine yürüdü.  5 Ağustos 1828 günü yerli halkın büyük bir cesaretle savunduğu Ahılkelek kalesi toplarla düşürüldü.  Zalim Bir General   1827 Mart ayında Rusların kendi ifadesiyle, “ eğer elinden gelse, ayağının altında ot bitmesine bile izin vermeyecek derecede bir zalim” olan Paskeviç Kafkasya’ya başkumandan olarak tayin edildi.  Bugün dahi Türk halkı tarafından lanetle anılan vahşet timsali General Paskeviç 17 Ağustos 1828 de ordusuyla Ahıska önlerine gelip, mevzi aldı. Kısa bir zaman sonra da aniden taarruza başlayan Ruslar, önce şiddetli bir top ateşi müteakiben kılıçlarla yapılan çatışmalardan sonra Türk mevzilerini ellerine geçirmeye başladılar. Bu sıra Türkler, Rusların teslimiyet fikrine karşı din ve namus uğrunda ölmeyi tercih ettiklerini cevaben bildirdiler.  Ahıska halkından 10 bin kişilik cengaver ve yiğit gönüllüler Türk askerinin yanında savaşıyordu. Esasen şehir halkı eskiden beri sürüp gelen Ahıska’nın istilâsının mümkün olmadığına dair kesin bir kanaate sahipti. Öyle ki bu kanaatlerini, “ siz gök yüzündeki ayı Ahıska’nın Ahmediye Camisi’ndeki hilalden çok daha kolaylıkla sökebilirsiniz!” sözleriyle ifade ediyorlardı. Gece karanlığı çökünce Ruslar tarafından şehirde yangın çıkartıldı. Bizzat başkumandan Paskeviç yangın alevlerinin mümkün olduğu kadar etrafa yayılması için gayret gösterilmesini emrediyordu. Bu yakma neticesinde şehir alevler içinde kaldı. Her sokakta ve her hanede mücadele bütün şiddetiyle devam ediyordu. Zamanla kale müdaafileri ve halkta mukavemet gücü kalmadı.  Rus Genareli Karopatkin bu muharebeyle ilgili şunları yazıyordu: “ Türk kadınları ellerinde kılıç bulunduğu halde, Ruslar üzerine aslanlar gibi hücum ederek muharebede sebat gösteriyorlardı. Çaresiz kalan kadın mücahidler yine Ruslara teslim olmayı kabul etmeyip, esaret felaketine maruz kalmaktansa kendilerini diri diri yangın alevleri içine atıyorlardı.  Alevlere gömülüp cesetlerini küle, ruhlarını Cenab-ı Hak’ka teslim ediyorlardı.” 28 Ağustos 1828 günü kuşluk vakti koca Ahıska, küllerle kaplı ve üzerinde dumanlar tüten bir harabe olarak Moskoflar eline düştü.  Gazi Ahmet Muhtar Paşa 1926 yılında basılan kitabında diyorki: “ İnsanlık tarihinde emsali görülmedik aslanca müdaafada bulunan Ahıska mücahidleri ve mücahideleri, gazi ve gaziyeleri adına münasip bir yerde muhteşem ve muazzam bir abide dikilmelidir.” Ahmediye Camii Ahıska-Atabeklerinden Hacı Ahmet Paşa, Çıldır Beylerbeyi iken, Ahıskalı ustalara, İstanbul Selâtin Camileri örneğinde çok güzel  Medrese, Çeşme ile Ahmediye adlı bir ulu cami yaptırdı. 1750 yılında biten Ahmediye Külliyesi’nin küçük bir örneğini de yine Ahıskalı ustalar, Atabekli Küçük İshak Paşa’nın sancak beyi olduğu Doğubeyazıt kalesinde 1785’te yapmıştır. Her ikisi de Türk mimarlık şaheserleridir. 1828 Ahıska Felâketi'nin sonra Ruslar, Ahmediye'nin ak minaresini sökerek kiliseye çevirdiler. 1944’de Ahıska Türkleri'nin sürgününden sonra Gürcüler de camiyi müzeye çevirdiler.Kaynak:   - Türk Kültürü Dergisi Sayı -126             - Yusuf Zeyrek Ahıska’nın Şanlı Tarihi Huzurunda Aşağıdaki ağıt, bu caminin kiliseye çevrilmesi sonucu söylenmiştir.   Hicretten yapılmış cismin, Tiflis'ten gelmiştir hasmınBelirsiz olmuştur ismin, Ağlasan a Güzel – Cami Kerpiçlerin pek beyazı, Duadan unutma bizi,Senden çevirdiler yüzü, Ağlasan a Güzel - Cami.. Dahi okunmaz Ezanı, Cemaat ister iziniNida etmiyor müezzini, Ağlasan a Güzel - Cami.. Camimiz kalıyor burada, Gittikçe düşeriz derde,Aramıza geçti perde, Ağlasan a Güzel - Cami.. Cumamız kılınmaz, durdu; Terk ederiz yeri, yurdu,Anınçün çekeriz derdi, Ağlasan a Güzel - Cami.. Cemaat çekeriz âhı, Urus'a kalmışsın, sahi!Okunmadı Hutben dahi, Ağlasan a Güzel - Cami.. Biz gideriz döne döne, Haçperestler  dolar sana,Cümle Kafir olur mahkûr, Umut kesme Güzel Cami, Mehdi-Resul eder  zuhur, Sevinirsin bir gün olur,Bizden küsme Güzel - Cami!..Bizden küsme Güzel - Cami! 
İkinci Cihan Savaşından Sonra Kırım Türklerinin Hazin Akıbeti Avni Özgürel Kırım Türkleri Stalin zulmünden kurtulma ümidiyle Almanya saflarında savaşa katıldı. Savaş sonunda esir düşenler, Rusya'nın talebi, Londra'nın kararı üzerine aileleriyle ölüme yollandı. Her sene mayıs ayı sonunda Almanya'da yaşayan Müslümanlar mahiyetini fazla bilmedikleri bir anma töreni için Münih Camii'nde bir araya geliyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında Alman orduları geri çekilirken onlarla birlikte göçmen olarak Avrupa'ya gelen; savaş sonunda yerleştirildikleri topraklarda müttefiklere esir düşüp Rus infaz birliklerine teslim edilen 7000'i aşkın insan Kur'an ve mevlid okunarak anılıyor. Türkiye'de olan bitenleri hatırlayan, bilen kalmadı "Mavi Alay"ı... Devletin "derin" arşivinde onlarla ilgili bilgiler kuşkusuz var; ancak, Ankara suçluluk duygusuyla 1945 faciasının unutulmasını istiyor. Göç ve Esaret Ankara'nın da yüreklendirmesiyle Almanların safında yer tutmanın Kırım'a ve Kafkaslar'a özgürlük getireceğini sanmıştı oralarda yaşayan Türkler, Naziler de savaşçılıklarından ziyade istihbarat elemanı olarak ve yaşadıkları coğrafyaya hâkimiyetlerinden yararlanıyorlardı. Ne var ki 1944'te ibre tersine dönüp de Almanların geri çekilmesi başlayınca Türkler bulundukları topraklarda Ruslar'ın kendilerine hayat hakkı tanımayacağı düşüncesiyle kafileler halinde Alman ordusuyla birlikte Avrupa'ya göç ettiler. Yerleştirildikleri ilk coğrafya da Kuzey İtalya'daki Pazulla bölgesiydi. Kafkasya'da yaşadıkları coğrafyaya benzeyen dağ köylerine dağıtılmışlardı. Burada yeniden düzen kurabilecekleri umudunu taşıyorlardı. Ama beklendiği gibi olmadı. Müttefiklerin İtalya harekâtının gelişmesine paralel olarak Türkler Alman ordularının daha hâkim göründüğü Avusturya'ya göç ettirildi. Gönderildikleri yer Karnten bölgesinde Ober Drauburg çevresiydi. Drau Nehri kıyısında kurulan çadırlarda, derme çatma barakalarda aileler kalıyordu. Irschen Köy'ünden Delach'a kadar olan alana yerleşmişlerdi. İngilizlere Aldandılar! Ancak burada da huzur bulamadılar. Düzen tutturmaya çalıştıkları sırada Avusturya'nın işgalinde görev yapan 8. İngiliz Ordusu'na esir düştüler. Aslında bu esaret dahi "kurtuluş" gibi görünüyordu. Almanya'yla birlikteliğin kendilerini yurtlarından ettiğini görmüşlerdi, Ruslar'ın eline düşerlerse katledileceklerini biliyorlardı. Avusturya'da yerleştirildikleri bölge onları bütün saldırılara açık hale getirmişti. İngiliz idaresinin kendilerini ister orada tutsun, ister adaya götürsün canlarını kurtaracağını sanıyorlardı. Birçoğu İngiliz komutanlığının müsamahasıyla Türkiye'deki akrabalarıyla temasa geçip Anadolu'ya göç edebileceği ümidine kapılmıştı. Akrabası olmayanlar dahi İngilizler'in izin vermesi halinde Ankara'nın kendilerini mülteci olarak kabul edeceği düşüncesiyle dilekçe hazırlamanın derdindeydi. Ama yanıldılar. Bir aya yakın süre ihtiyaçları karşılanan ve kamp hayatına uyum sağlamaya çalışan Türkler, Londra'dan gelen, "Rus birliklerine teslim edilmelerini öngören" emirle neye uğradıklarını şaşırdılar. Bu kurtuluşu beklerken ölümle yüz yüze gelmekti. 28 Mayıs 1945'te karar tebliğ edildi. İngilizler esirleri Sovyet birliklerine teslim etmek zorunda olduklarını, ancak Moskova'dan öldürülmeyeceklerine dair güvence alındığını açıkladılar. Oysa böyle bir güvence yoktu. Türkler bu tebliğ yapılırken bir yandan da kelepçelenerek İngiliz birliklerinin kontrolünde bir başka kampa Dellach'a nakledildiler. Buraya esirleri teslim alacak Rus askeri konvoyları da gelmişti. İngiltere'nin kararı Dellach kampındaki Türkler için katliamla eş anlamlıydı. Zaten Rus birliklerine esir Türklerin savaş suçlusu oldukları ve teslim alındıktan sonra haklarında verilmiş genel emir gereği kurşuna dizilecekleri bildirilmişti. İngiliz askeri heyeti sadece kimlik tespitlerini uzatıp binbir ayrıntı üzerinde durarak zaman kazanmaya ve mukadder akıbeti geciktirmeye çalıştı. Bu arada Ruslar firarlardan İngilizleri sorumlu tutacaklarını açıkladıkları için kamp yönetiminin yapabileceği bir şey de kalmamıştı.   Türklere verilen tek seçenek Ruslara teslim olmaktansa bahar mevsiminde azgınca akan Drau Nehri'ne kendilerini atmalarıydı. Önce onlarca kadın çocuklarının ellerini tutup nehre atladı. Onları ailece suya atlayan gruplar takip etti. Kamptan dualar, çığlıklar yükseliyordu. Nehre girenler girdaba kapılıp kısa sürede boğuldular. 7000 kişiden üç bini bir hafta içinde intihar etti. Sağ kalanlar Ruslar tarafından kafileler halinde yola çıkarıldılar. Ancak kafilenin Rusya'ya yaya olarak götürülmesi mümkün olmadığı ve Doğu Avrupa'da tren yolları tahrip edildiği için zorunlu olarak Türkiye üzerinden taşınmaları kararı verildi. Sonuçsuz Kalan Sevinç Türkiye'ye gitmek, esirleri, Rusya'ya teslim edilecekleri kararı geçerliliğini koruduğu halde ümitlendirmişti. Ana vatanın onları ölümün kucağına atacağını düşünmüyorlardı. Bir şekilde diplomatik teşebbüsler neticesinde Anadolu'da kalacaklarını ümit ediyorlardı. Hepsi güçlükle temin edilen trene bu hayalle bindi. Edirne'ye yaklaştıkça esirleri sevinç dalgası kapladı. Ruslar'ın vagonlarda havalanma pencerelerini kapatmalarını dahi fazla önemsemediler. "Birkaç gün içinde Türk yetkililer kapıları açar ve bizi çıkarır. Göstermelik olarak bir süre mahkûm gibi tutarlar belki. Kurdukları kampı Ruslara gösterirler falan ama sonra serbest kalırız" diyorlardı. Bu hayal de bir anda yıkıldı. Türk sınırından girmelerine rağmen ne vagon kapıları açıldı, ne de kömür ve su ikmali hariç, tren yoluna devam etti. Adeta Ankara, Rus baskısı altında kuşatılmıştı. Zihinlerden, gönüllerden geçen ne olursa olsun bu Moskova'nın temsilcilerine iletilemedi bile.    Barajın Dili Olsa Türkiye tarafsızlık siyasetini terk edip son anda müttefikler safına katılmış Almanya'ya savaş ilan etmişti ama bu konuda Londra'nın desteği olmadığı takdirde bir şey yapamayacak haldeydi. Londra kendi derdine düşmüştü, Ruslar'dan esir Türkler lehine talepte bulunmayı aklından geçirecek durumda değildi. Tren Doğu Anadolu'da ilerledikçe esirlerin ümitleri önce şüpheye dönüştü, sonra panik başladı. Vagonlara muhafız olarak konulan askerlerden kendilerini vurmalarını isteyenlerin sayısı giderek artıyordu. Subaylar Ankara'dan gelen kesin emirle vicdanları arasında zorlanıyorlar, çaresizlik içinde kıvranıyorlardı. Esirler Kars'a ulaşıldığında, subaylara "Bizi Ruslar öldüreceğine siz vurun" diye yalvardılar. Askerlerin sinirleri isyan edecek kadar gerilmişti. Kırılan vagon kapaklarından bazı esirler kendilerini Serder Abad Kızıl Çakçak baraj gölüne attılar. Bir kez daha intihar izni çıkmış gibiydi. Ama 2000 kişi baraj gölünün öte yakasında Rus muhafızlara teslim edildi. Ve Ruslar kafileyi Türk delegelerin orada bulundukları sırada gruplar halinde kurşuna dizmeye başladılar. Bu işi Son esir öldürülene kadar aralıksız sürdürdüler. Ankara tek bir tepki gösteremedi.   Olay delegeler tarafından rapor edildiğinde de bu ayıbın üstü örtüldü. Tutanaklar o gün bugün açıklanmadı. Avusturyalılar tanık oldukları katliamın hatırasına Irschen Köyü'nde otoban yanında küçük bir anıt yapıp her sene mayıs ayı sonunda ölen insanların hatırasını canlı tutmaya dönük törenler düzenlediler. Türkiye ise bu olayı hatırlatacak bir taş dikmekten dahi imtina etti. Belki utançtan belki umursamazlıktan... Oysa bu insanları Almanya yanında saf tutmaya yönlendiren organizasyonun gerçekleşmesini Berlin'e karşı "iyi niyet gösterisi" olarak kullanan Ankara'ydı.
Kırım'ın Dramı Dr. Kemal Özcan Kırım Türkleri, asırlar boyunca yaşadığı Kırım topraklarının stratejik öneme sahip olmasından dolayı sürekli olarak Rusların baskısı altında kalmıştı. Kırım'ın Küçük Kaynaca Anlaşması (1774) sonrasında Osmanlı himayesinden çıkıp, ardından Rus Çarlığı tarafından ilhak edilmesiyle (1783) baskının şiddeti ve boyutları artmıştı. Kırım üzerindeki bu baskılar Rus Çariçesi II. Yekaterina'nın "Türksüz Kırım" ideali ile doruğa ulaşmış, bu dönemde milyonlarca Kırım Türkü ya katledilmiş veya vatanlarını terke zorlanmıştı. Buna rağmen Kırım'dan ayrılmayarak millî kimliklerini korumayı başaran Kırım Türkleri, Çarlık Rusyası'nın son zamanlarında bütün Türk-İslâm aleminde büyük yankılar uyandıran bir aydınlanma hareketinin öncülüğünü yapmışlardı. Gaspıralı İsmail Bey liderliğinde çıkartılan Tercüman Gazetesi etrafında cereyan eden bu hareket kısa zamanda bütün Türk dünyasına yayılmış ve geniş destek görmüştü.
Bolşevik İhtilaliyle birlikte Çarlık Rusyası tarih sayfalarına karıştı ve Kırım Türkleri de bağımsızlığını ilan etti. Ancak Rusların Kırım üzerindeki emelleri onu Türklere bırakmayacak kadar büyüktü. Nitekim Numan Çelebi Cihan başkanlığında kurulan Kırım Türk Hükümeti'nin ömrü çok kısa oldu ve bu defa Kırım Bolşevik Rusların hakimiyeti altına girdi. Ardından "halklara özgürlük" sloganıyla Bolşevik İhtilalini gerçekleştiren Lenin ve arkadaşları tarafından 18 Ekim 1921'de başkanlığına Veli İbrahimov'un getirildiği Kırım ÖSSC kuruldu. Uzun zamandan beri Çarlık zulmü altında büyük ıstıraplar yaşayan Kırım Türkleri, artık sıkıntıların bittiğine inanıyorlardı. Ruslaştırma Kampanyası
Kırım ÖSSC'nin kurulmasıyla birlikte Kırım'da "Tatarlaşma" hareketi de hız kazandı. Daha önce vatanlarını terk etmek zorunda kalanların bir kısmı yurtlarına dönmeye başladı. Bunların çoğu yurt dışında eğitimlerini tamamlamış aydın kişilerdi. Onların öncülüğünde Kırım Türkleri hemen her alanda büyük bir atılım gerçekleştirdi. Lenin'in ölümünün ardından Stalin'in hakimiyete geçmesiyle birlikte ülkede uygulamaya konulan Sovyetleştirme adı altındaki Ruslaştırma kampanyası, bütün toplulukları olduğu gibi Kırım Türklerini de olumsuz şekilde etkilemişti. Bu dönemde insanlar üzerinde amansız bir baskı ve takip furyası başlatılmıştı. Önce toprak sahibi zengin köylüler (kulaklar) sürgüne gönderilmiş, ardından ülkede binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan sunî açlıklar meydana getirilmişti.
1937-1938 yıllarında ise Sovyetler Birliği'nin her yerinde aydınlara yönelik bir imha hareketi baş göstermiş, Kırım Türk aydınları da bu dönemde birer birer ortadan kaldırılmıştı. Sıra Yekaterina'nın hayalini gerçekleştirmeye geldiği sırada bütün dünyayı kasıp kavuran II. Dünya Savaşı başlamış ve Alman orduları Sovyet topraklarına girerek Kırım'ı da işgal etmişti. Sovyetlerin, sürgün sırasında bile 6 bin Kırım Türkünü Kızıl Ordu saflarına alması, sürgüne gerekçe teşkil eden "vatana ihanet" suçlamasının ne kadar asılsız olduğunu göstermeye yeterlidir. Tam Bir Jenosit Sürgün edilen yaklaşık 250 bin Kırım Türkünün % 46,2'si, diğer bir ifadeyle neredeyse yarısı yol boyunca ve sürgünde geçirilen bir yıl içerisinde hayatini kaybetmiştir. İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi'nde topluluklara karşı işlenen suçlar Jenosit (Soykırım) olarak tarif edilmektedir. Kırım Türklerinin maruz kaldığı sürgün hadisesi sırasında ve sonrasında verdiği kayıplar, onlara yönelik bir toplu katliam girişimi olarak görülmelidir. Diğer bir deyimle bunun adı Jenosit yani Soykırım'dır. Toplu katliamdan sağ kurtulan Kırım Türkleri son derece ağır sürgün şartlarına rağmen hayatta kalmayı başarmıştır. Ancak vatanında bıraktığı bütün maddî ve manevî varlıkları imha edilmiştir.
Öncelikle Kırım'daki bütün Türkçe yer isimleri değiştirilerek yerlerine Rusça isimler konulmuştur. Sürgün sırasında Kırım'da bırakmak zorunda kaldıktan mal varlıktan müsadere edilmiştir. Tarihî ve kültürel eserleri tahrip edilmiş, mescitler değişik amaçlar için kullanılmış, mezar taşları yerlerinden sökülerek inşaatlarda kullanılmıştır. Sürgünden sonra büyük ölçüde boşalan Kırım'da Türklerin yerine Ukrayna SSC ve Rusya Federasyonu SSC'nin çeşitli yerlerinden zorla getirilen göçmenler yerleştirilmiş ve onlara Kırım Türklerinden kalan evler verilmiştir. Özerk bir cumhuriyet olan Kırım, Rusya Federasyonu SSC'nin bir bölgesi haline getirilmiştir.
Stalin'in insanlık dışı bu uygulamaları onun ölümüyle birlikte nispeten son bulmuştu. Yerine geçen Hruşçev, KP XX. Kongresinde yaptığı bir konuşmada ülkede meydana gelen bütün kanunsuzluklardan ve gayr-i insanî olaylardan Stalin'in sorumlu olduğunu belirterek, onun döneminde bir çok topluluğun yaşadıkları yerlerden sürgün edilip haksızlığa uğradığını itiraf etmiştir. Daha sonra peş peşe çıkan kanun ve kararnamelerle sürgüne maruz kalan toplulukların itibarları iade edilmiş, vatanlarına dönmelerine izin verilmiştir. Yalnız Kırım Türkleri, Ahıska Türkleri ve Volga Almanları bu haktan mahrum kalmışlardır. Bu uygulama, Sovyet yönetiminin Türkiye ile yakın ilişkileri olan, sınırlarımıza yakın bölgelerde yaşayan Kırım ve Ahıska Türklerine karşı takındığı tutumun değişmediğini göstermiştir.
Organize ve Dinamik Bir Mücadele Vatanlarına dönmelerine izin verilmeyen ancak sürgünlük kısıtlaması kaldırılan Kırım Türkleri, diğer Sovyet vatandaşlarının yararlandığı haklardan istifade etme hakkını elde etmişti. Kırım'da iken tamamen bir tarım toplumu olan Kırım Türkleri, sürgün olarak yerleştikleri başta Özbekistan olmak üzere Sovyetler Birliği'nin çeşitli bölgelerinde sosyal bir değişime uğramışlardır.
Kırım Türkleri artık bir sanayi toplumu olmuş, insanlar fabrikalarda, çeşitli işletmelerde ve inşaatlarda çalışmaya başlamıştı. Bunun neticesi olarak yeni bir işçi sınıfı doğmuştu. Eskiden tarımla uğraşan bu insanların artık kimi şoför, kimi teknisyen, kimi marangoz gibi mesleklere sahip olmuşlardı. Nüfusunun büyük çoğunluğu şehirlerde yaşamaya başlamıştı. Gençler yüksek tahsil yapma imkanı bulmuş ve Kırım'da iken sürgün edildikleri dönemde hemen hiç mevcut olmayan öğretmen, doktor, mühendis, akademisyen gibi aydın bir Kırım Türk zümresi oluşmuştu. Ancak Kırım Türklerinde meydana gelen bu sosyal değişim, içlerindeki vatan sevgisini bir an olsun kaybettirmemişti. Sürgün yerlerinde doğan ve büyüyen bu yeni nesil, sürgünün bütün acısını yaşamış büyükleriyle birlikte vatana dönüş için millî mücadele hareketini başlatmıştı. Böylesine organize ve dinamik bir hareketin Sovyetler Birliği'nde eşi ve benzeri görülmemişti.
Yeniden Bir Sürgün   Sovyet Hükümeti'nin her türlü baskılarına rağmen yılmadan mücadelesine devam eden Kırım Türk Millî Hareketi'nin ilk zaferi 5 Eylül 1967 tarihinde çıkan "Af Kararnamesi" olmuştur. Sovyet yönetiminin vermiş olduğu bu taviz, kırım Türklerine Sovyetler Birliği'nin her yerinde yaşama hakkı veriyordu. Kararnamede "Kırım'a dönemezler" şeklinde bir ibare yer almadığı halde, büyük ümitlerle geri dönmek isteyen kırım Türkleri vatanlarına kabul edilmemiş, Kırım'a gidenin vatanlarından ikinci kez zorla çıkarılmışlardı.
Buna rağmen mücadeleye devam eden Kırım Türkleri, Sovyet insan hakları savunucularının da büyük desteğini almıştı. Bu destekle faaliyetlerini daha da artıran hareket üyeleri Moskova'ya heyetler göndermiş, resmî makamlara toplu dilekçe ve mektuplar yollamış, büyük kalabalıkların toplandığı gösteriler düzenlemişlerdi. Kırım Türklerinin bu mücadelesi yurt dışına da taşmış ve yabancı devletler tarafından dikkatle takip edilmişti. Görülmemiş Bir Açlık Grevi
Sovyet Devleti'nin bu mücadele karşısında yapabildiği tek şey, Kırım Türklerine uyguladığı baskı ve cezalandırma hare ketleri olmuştu. Harekete katılanların bir kısmı tutuklanarak hapse atılmış, bir çoğu hakkında birbiri arkasına davalar açılmış, kimi de işlerinden çıkarılmıştı. Hareket liderlerinden Mustafa Cemiloğlu ömrünün 15 yılını Sovyet çalışma kamplarında geçirmiş, bir mahkumiyeti sırasında tam 303 gün açlık grevine gitmişti.
Bütün dünyaya açlık grevinde öldüğü bildirilen Cemiloğlu, hayatta kalmayı başarmış ve 1987 yılında Moskova'nın Kremlin meydanında organize ettiği mitingle Kırım Türklerinin sesini tüm dünyaya duyurmuştu. Bu miting, Sovyetler Birliği'nde meydana gelen değişikliklere büyük etki yapmıştı ve Kırım Türklerinin vatana dönüş yolunun açılmasında da büyük rol oynamıştı. Nitekim, 1989 yılın da SSCB Yüksek Sovyeti tarafından Kırım Türklerinin bütün hakları garanti altına alınarak vatana dönmelerine izin verilmiştir. Dileğimiz bütün Kırım Türklerinin yıllardır hasretini çektikleri vatanlarına dönerek, burada huzur, barış, mutluluk ve refah içinde ebediyen yaşamalarıdır.
Taşın Ağladığı Ülke: Kırım Mustafa Oğuz 2.Dünya Savaşı sonunda Sovyet Sosyalist Cumhuriyetleri Birliği (SSCB) Devlet Başkanı Stalin, Kırım Türkleri' nin savaş sırasında Almanlarla işbirliği yaptığını iddia ederek topyekûn sürgüne gönderilmesini emretti. Emir, 18 Mayıs 1944 gecesi Kırım Türkleri' ne iletildi. Bütün halkın iki saat içerisinde, evlerinden alabildikleri eşyaları alarak, bulundukları köyün-kasabanın şehrin meydanında toplanmaları istenildi. Evini terk etmek istemeyenler zorla götürüldü. Direnenler, dipçik darbeleriyle hemen ayakta öldürüldü. Çığlıkların doldurduğu gökyüzünün karanlığını delmeye çalışan güneş, kana bulanmış Kırım topraklarına ilk ışıklarını gönderirken, 423.100 kişiden oluşan Kırım Türkleri, hayvan taşınmasında kullanılan tren vagonlarına, âdeta istif eder gibi yerleştirildiler. Vagonlara doldurulanların 57.000'i 0-5 yaş arası çocuk, 68.000'i ise 60'ın üzerinde yaşlı insanlardı. Yapılan işlem, Kırım Türkleri'ni yok etme politikasının, o günün öncesinde ve
sonrasında, tarihin yazmadığı bir vahşetle uygulanması idi. Vasfiye Ana Anlatıyor Bir aydan fazla süren yolculuk sırasında, kimsenin vagonlardan inmesine asla izin verilmedi. Her türlü ihtiyaçlar, vagon içerisinde karşılanıyordu. Ölenler, pencerelerden rast gele atılıyordu. Yolculuk sırasında 195.371 kişi öldü.  Kırım Türkleri' nden bu sürgün olayını yaşamış ve Kırım'a geri gelebilme bahtiyarlığına ermiş Vasfiye İbrahim'in ağzından bu acı olayları aktarmak istiyorum sizlere: "1923 yılında Kuybışev Rayonu'nda Adımçorak köyünde doğdum. Babam Hacı Halil Efendi'nin oğlu İbrahim Efendi, Zincirli Medreseyi bitirdi. Yıl 1943. 15 yaşındaydım. Köyümüzün gençlerini; hatta eli silâh tutan yaşlı erkekleri ya Almanlar ya da Ruslar tarafından savaş için götürdüler. Babamı hasta olduğu için götürmediler. Birkaç komşu kadın bizim evde kalıyordu, çünkü evlerinde hiç erkek kalmamıştı. Babamı ve babam gibi köyümüzde tesadüfen kalmış erkekleri, genç, yaşlı demeden bütün kadınları; hatta benim gibi yetişkin çocukları Almanlar çalıştırmaya götürüyor, acımasızca çalıştırıyorlardı. O günlerde Almanların elinde kaç kişi öldü hatırlamıyorum. Gündüz Almanlar' ın yaptıkları yetmez gibi kendimize yetmeyen üç dilim kuru ekmeği de geceleri dağlardan inen partizanlar elimizden alıyor, karşı gelen olursa evlerini yakıp tekrar dağlara kaçıyorlardı. O vakitler partizanlar bizim eve geldiklerinde 10 yaşındaki kardeşim ve ben, annemin elini sıkı sıkı tutar, annemden medet umardık. Zavallı babacığım ne kadar da çaresizdi. Ne yapacağını bilmez, odanın içinde bir sağa bir sola deli gibi dolanıp dururdu. 1944'te kış yeni yeni bitmeye başlamıştı. İşte o dönemlerde Almanlar bizim köyü bırakıp gittiler. Kara Kara Kamyonlar Kapımıza Dayandı Köyümüzün erkeklerinden bazıları köyümüze dönüp geldiler. 17 Mayısta kapımızın önünden kara kara kamyonlar, arabalar geçti. Biz onların neden buraya geldiklerini çok merak etmiştik. Her eve bir asker koydular. Eniştem Nafî'yi Ruslar iş ordusuna götürdükleri için o gece bize Kokoz köyünden yanında iki çocuğuyla Hüsniye teyzem geldi. Üç çocuğuyla evde kalmıştı. Bizim evde bekleyen asker, teyzeme acımış olacak ki, teyzemi evine çocuklarının başına gitmesi için çok zorladı. Ama niçin gitmesi gerektiğini söylemedi. Biz o askerin neden öyle söylediğine bir anlam veremedik. Meğer o gece Kırım Tatar halkının kara gecesiymiş. Hiç unutmadım o kara geceyi. Kara toprağa girene kadar da unutmayacağım. Tan atmak üzereydi. Dışarıda bir takım gürültüler duyuluyor, hiç kimse uyumuyordu. Herkes çok tedirgindi. Çok geçmeden büyük bir gürültüyle kapı vuruldu. Kapıyı babam açtı. Hiçbir şey söylemeden babamın göğsünden itekleyerek içeriye askerler girdi. Bize bağırdılar, küfür ettiler, kudurmuş köpekler gibi sağı solu dağıttılar. Kufan'ın içinde 45 ruble vardı, onu aldılar, gözlerine ne güzel gözüktüyse onu aldılar. On yaşındaki kardeşimin yeni çizmelerini alıp bu bizim ayağımıza sığmaz diye dışarıya fırlatıp attılar. Ben korkup şaşırdığımdan içinde en çok sevdiğim mavi gerdanlık olan kutucuğumu aldım. Askerin biri yüzüme bir tokat vurup elimden kutuyu çekip aldı. Annem ve teyzem yanıma geldi. Üçümüz birden birbirimize sarılıp hüngür hüngür ağladık. Çocuklar da bizlere sarılıp ağlıyorlardı. Garip babam, ne yapacağını bilmiyordu. Sadece 15 Dakika Müsaade Sonra askerler: "Size 15 dakika müsaade. Hazırlanıp kapının önünde bekleyin." diye bağırdılar. Acele etmemiz için tüfeğin dipçiği ile bizleri itekliyorlardı. Ben ne bulduysam çuvala doldurdum. Askerin biri o çuvalı bıçakla yardı, benim topladıklarımı sağa sola saçtı. Üstüme çabuk çabuk üç-dört entari giydim. Daha hiçbir şey alamadan vaktiniz doldu diye itekleyerek bizleri çıkardılar. Bizim horanta (aile) çıkana kadar yukarı mahallenin ahalisini köy meydanına toplamışlardı.  İnsanlar bir koyun sürüsünden farksızdı. Ağlayan kadınlar, çocuklar, çaresiz erkekler... Bunları yaşamayan anlayamaz. Allah düşmanımın başına vermesin. Büyük kamyonlar geldi. Babam askerlerin başı olan adama gidip hiçbir şey alamadığımızı, izin verirse eve gidip birşeyler almak istediğini söyledi. Sonra bizi kamyona bindirip kendisi evden 1-2 kilo un, biraz yağ alıp geldi. Kamyon hareket etti. Ağlaya ağlaya Albat'a geldik. Bizimle birlikte Belişa Ağa'nın oğlu Seyitveli de vardı. Seyitveli savaşta Sovyet ordusunda başarılı olduğundan subaylığa kadar yükselmişti. O, kamyondan inip askerlere haksız yere zulmettiklerini anlatmak istedi. Bunun üzerine Seyitveli’nin rütbelerini sökerek kuşağına bağlı tabancasını kuşağıyla birlikte alıp bizim arabamıza iteklediler. Bütün halkı Bahçesaray stadyumuna topladılar. İnsanların toplanması bittikten sonra oradan tren istasyonuna götürdüler. İnsanların arasında çeşitli söylentiler çıkmıştı. Kimi bizi götürüp toplu hâlde öldürecekler, kimi çalıştırmaya götürüyorlar, kimi bizi sürgüne götürüyorlar, diyorlardı. Herkes bir şeyler söylüyordu, ama hiç kimse nereye, niçin gittiğini bilmiyordu. İstasyonda daha birçok köyden tanıdık insanlarla karşılaşıyorduk. Ben çocuk aklımla köy mollasının mahşer yerini anlattığı günleri hatırlıyor, herhalde biz mahşer yerindeyiz diye düşünüyordum. Çünkü molla efendinin dedikleri oluyor, hiç kimsenin kimseye faydası dokunmadan başlarının çaresine bakıyorlardı. Rus askerleri ise gözüme cehennem zebanileri gibi gözüküyordu. Ama bu kundaktaki bebeklerin ne günahı vardı, diye düşünüyor, sonra da Allah'a kötü şeyler düşündüm diye affetmesi için dua ediyordum. Tren geldi, yanımıza yanaştı. Vagonlarda daha önce hayvan veya mazot taşındığı gübre ve mazot kokusundan belli oluyordu, Karabahtlı halkımızı ite kaka hayvan ve, yük vagonlarına balık istifler gibi doldurdular. Bizim köyün ahalisinin bindiği vagonlarda hiç yer kalmamıştı. Onun için bizim aile Kahmtay ve Topçuköy köylüleri ile aynı vagona bindi. Vagonda ayak basmaya yer yoktu. Hepimiz bindikten sonra askerler vagonun kapısını kapattılar. İçeride karanlıktan birbirimizi dahi tanıyamıyorduk. Ben annemin elini hiç bırakmadım. Kardeşim babamın yanında, teyzem ve çocuklar da bizim aramızda duruyordu. Vagonun içi o kadar doluydu ki herkes oturamıyor, güçlü olanlar sırasıyla ayağa kalkmak zorunda kalıyordu. Açlıktan Perişandık Kemiklerimiz sertleşti, bütün gücümüz tükendi, Açlıktan ne yapacağımızı bilmiyorduk. Tuvalet ihtiyacımızı insanların üstüne basa basa vagonun bir köşesine girip yapıyorduk.
Artık hiç kimse kimseden utanmıyordu. Vagonumuzda kaç kişi öldü, artık sayamaz olmuştum. Ağlamalar, iniltiler, o iğrenç kokular arasında nasıl aklını yitirmedim hâlâ şaşıyorum. Hiç durmadan iki gün mü, üç gün mü bilmiyorum, kaç gün gittik? Vakit kavramını kaybettiğimiz zaman tren durdu. Kapılarımız açıldığında yolculuk bitti zannettik. Ama bitmemiş... Askerler vagonların kapağını açtılar. Yemek pişirebileceğimizi, ama tren vagonuna zamanında binmezsek burada kalacağımızı bağırarak bildirdiler. Zavallı insanlar... Kimisi ölüsünü gömmeye çalışıyor, kimisi iki taşın arasında çalı çırpı koyup aş pişirmeye çalışıyor, yetiştirirlerse yetiştiriyor, yetiştiremezse dağın başında kalıyordu. Analar, babalar yavrularını kaybettiler. Günahsız yavrularının ölüsünü gömemeden, dağın başında kurtlara, kuşlara yem olarak bıraktılar. Bu böyle günlerce devam etti. Vagonumuz, yolda kalan ve ölen insanlardan sonra nispeten boşalmıştı. İnsanlar bitlendi, kurtlandı... Zalim yolculuk bittiğinde Özbekistan'ın Semerkand şehrindeydik. Özbekistan’a Vardık, Zulüm Yine Devam Etti Suçumuz bitmemiş olacak ki yeni işkence metodları burada da başladı. Önce bizi hamama yıkanmamız için götürdüler, sonra gece Putnik-Kaytaştaki kömür ocağına çalışmak için getirdiler. Bir hafta üstü açık çukurda yaşadık. Oradan da havuç tarlasına götürdüler. Havuç tarlasında çadır kurmamız için 10 metre çadır bezi ve iki adet demir çubuk verdiler. Özbek halkı ilk günlerde bizim yanımıza hiç yaklaşmıyor, veba hastalığı var gibi bizi gördükleri yerde kaçıyorlardı. Hem çadırda yaşıyor, hem çalışıp para kazanıyor, hem de ev yapmaya çalışıyorduk. Hükümet bizlere ev yapmamız için 2500 gümüş kredi verdi ama 5000 gümüş geri aldı. Bizim ev iki ay içinde bitti. Ama yaptığımız evin tavanı toprak olduğu için bütün bir kış su içinde yaşadık. Topraktan, oturmak için sedirler yaptık. Bana iş elbisesi verdiler. O elbiseyi gündüz giyiyor, gece ise minder olarak kullanıyorduk.  Biz ev yapmaya başladığımız zaman Kırım'dan bizimle gelmek zorunda olan teyzemin diğer üç çocuğunun Siri Derya eyaleti Bayaut köyünde olduğunu öğrendik. İki hafta içinde kaynatasını ve çocuklarını bulup geldiğinde perişan durumu daha da perişan hâle gelmişti. Trende on yaşındaki oğlu Niyazi, daha sonra da kaynanası ölmüş. Çok geçmeden oğlu Fevzi, iç burma hastalığından öldü. Hasat sonu idi. Tarlalara gidiyor, toprak üstünde kalmış tek tek arpaları gizli gizli toplayarak kendimize yiyecek bulmaya çalışıyorduk. Bir gün teyzemin oğlu Hikmet, arkadaşları ile arpa toplamaya gitmişlerdi. Ufak torbalarına birer birer arpa taneleri topluyorlardı; fakat o sırada at üstünde ekip başı ve tarla bekçisi gelince kaçmaya başladılar. Arkalarından yetişen ekip başı küçük Hikmet'e atın tekmesiyle vurarak yere düşürdü. Sırf karınlarını doyurmak amacı ile arpa topladıkları için, yavrucağızı, kırbaçla vura vura oracıkta öldürdü. Teyzemin kızı Halide de hastalanıp öldükten sonra zavallı teyzeciğim beş çocuktan yalnız Halife'yle kaldı. Yaşadığımız yerde ismimizin bulunduğu bir deftere her ay gidip imza atıyorduk. Eğer izinsiz bölgeden çıkacak olursak ya da imzamız olmazsa ceza olarak Sibirya'ya 20-25 yıl tekrar sürgüne gönderiyorlardı. Korkumuzdan muhakkak imzaya giderdik. Hastalansak, bir köyden diğer köydeki hastaneye gidecek olsak, izin almak için bir hafta sürünürdük. Bu çölde yaşamak biz Kırım Tatarları'na çok zor geliyordu. Kırım'ın bağına, bahçesine, taşına, dağına, beyaz toprağına, suyuna hasrettik. Her günümüz Kırım türküleriyle,manileriyle, çınlarıyla geçer olmuştu. Elimize Kırım'dan gelen su geçtiğinde çoluk-çocuk, genç-yaşlı hepimiz bir araya gelir; sanki zemzem suyu gelmiş gibi herkese yetsin diye yudum yudum içer ve ağlaşırdık. Kaynak: Türk Edebiyatı Dergisi
Taşkent'teki Ahıska Türkleri'nin Türkiye Hasreti Yavuz Bülent Bâkiler K omünizmin şiddetle hüküm sürdüğü yıllarda Özbekistan'a giden şair ve yazar Yavuz Bülent Bâkiler, Taşkent'te Stalin'in sürgün ettiği Ahıska Türkleri ile karşılaşır. Aşağıda Yavuz Bülent Bâkiler'in Taşkent'te Ahıska Türkleri ile yaptığı sohbeti sunuyoruz" Editör. Taşkent'te otobüslerimiz kaldığımız oteli kucaklayan büyük meydanın önünde durunca, akasya ağaçlarının gölgesinde bekleşen halk arasında sir kaynaşma oldu. Yaşları 18 ile 25 arasında değişen bir topluluk birden ön plâna geçti. Önce bir alkış başladı. Ben, bizimle birlikte otobüslerden inen bazı film yıldızlarına, halkın tezahüratta bulunduğunu sandım. Ama daha beş on adım atmadan, bu grubun bizi sımsıkı bir sevgi çemberi içersine aldığını görünce şaşırdım kaldım. Hepsi, son derecede heyecanlıydılar. Ve sıcak kanlıydılar. Orta Anadolu'nun esmer delikanlılarından hiçbir farkları yoktu. Kat'iyyen abartmıyorum; bazıları, yüz metre yarışından yeni çıkmış gibiydiler. Heyecandan burun kanatları kabarmış, dudakları gerilmiş, göğüsleri, yüreklerinin çırpınışına teslim bayrağını çoktan çekişti. Tam bir Anadolu Türkçesiyle konuşuyorlardı:— Türkiye'den geldiniz değil mi?— Türk'sünüz değil mi?— Hoş geldiniz!— Safalar getirdiniz!— Başımızla gözümüzün üstüne geldiniz!...— Biz de Türk'üz! — Bizimle konuşur musunuz?— Bizim misafirimiz olur musunuz?Omuzlar üzerinden, yanlardan, gerilerden uzanan elleri sıkmaktan, bazılarıyla kucaklaşmaktan, doğru dürüst bir cevap veremiyordum. Sanki çocukluk yıllarımdan beri beraber büyüdüğüm kapı komşularımla, mahalle arkadaşlarımla bir gurbet dönüşünde karşılaşmış gibiydim. İçlerinden biri, iki elimi birden tutarak kırk yıllık bir dost rahatlığıyla sormaya başladı:— Hele bana bak! Hele bana bak! Adın nedir senin?— Yavuz!— Sağ olasın Yavuz Ağa! Benim adım da Ferman! Türkiye'de Ferman adı var mı?Yüreğimin burkulduğunu, bütün vücuduma bir garip ürpertinin yayıldığını hissettim. Kafası, kanı ve gönlüyle beraber, adıyla da Türk olmanın gururunu yaşamak isteyen Ferman'ı kucaklayarak öptüm.— Senin adına kurban olayım Ferman! dedim. TabiiTürkiye'de Ferman adı var. 'Ferman' padişah emri demektir. Sen adınla bin yaşa! Ne güzel bir ad koymuşlar sana!Birden yüzünde çiçekler açtı. Gözleri dolu dolu oldu. Ve yirmi yaşının bütün coşkunluğuyla, tazeliğiyle, güzelliğiyle, sevdalı yüreğinin büyük hasretini olanca samimiyetiyle ortaya koydu:—Ah Yavuz Ağa! İstanbul'u bir görsem, ölsem Yavuz Ağa! Vallah billah razıyım! İstanbul'u bir görsem öl sem!.. Razıyım!Yüreğim bir yaylı tambur gibi inledi. Bir zamanlar yirmi milyon kilometre kare üzerine yayılan muhteşem Osmanlı İmparatorluğumun yüzyıllarca payitahtı olarak kalan İstanbul, mübarek camileriyle, aydınlık medreseleriyle, türkülü çeşmeleriyle, nakışlı türbeleriyle, esrarlı evliya mezarlarıyla, merhametli kervansaraylarıyla ve zengin Türk-İslâm kültürüyle şimdi çok uzağımızda mahzun kalan soydaşlarımızın, gönül kubbelerinde, yine bir çolpan yıldızı gibi parlıyor.Ferman'ı omuzlarıyla ve dirsekleriyle biraz yana iten başka delikanlıların soru yağmuru karşısında şaşkınakına döndüm. — Benim adım Saltuk, Türkiye'de Saltuk var mı?— Benim adım Teymur... Türkiye'de Teymur var mı? Benim adım Bahadır... Türkiye'de...— Benim adım Dursun... Türkiye...Hepsiyle ayrı ayrı ilgilendim. Ellerimi omuzlarına koyarak, yüzlerini, saçlarını okşayarak konuştum. Arka sıralardan biri, arkadaşlarını aralayarak karşıma dikildi.— Peki bizim buralarda yaşadığımızdan haberiniz var mı? Bizi biliyor musunuz?Burnunun ucunu parmaklarımla, sıktım:— Nasıl haberimiz olmaz çocuklar? dedim. Bugün Türkiye dışında yüz milyondan çok fazla kardeşimiz yaşıyor. Şunu unutmayın ki soydaşlarımız Kaf Dağı'nın arkasında bile yaşasalar onları biliriz ve unutamayız! Ve hepsini de çok severiz!— Doğru mu? Doğru mu?— Doğru tabiî! Siz bizi biliyor musunuz? Bizi seviyor musunuz? ?— Babamız gibi, atamız gibi seviyoruz!— İşte siz bizi nasıl babanız gibi, atanız gibi seviyorsanız, biliyorsanız, biz de sizi öyle biliyor ve seviyoruz.Birden aklıma, uçakta dostluk kurduğumuz Cuma geldi. Etrafımı alan delikanlılar, aynen onun şivesiyle konuşuyorlardı.— Bakın şimdi siz, Taşkent'te yaşıyorsunuz. Ama, Özbek değilsiniz. Babalarınız veya dedeleriniz, Stalin zamanında, Ahıska taraflarından buraya sürgün edildi eğil mi? dedim. "Siz Ahıskalı Türklersiniz!" Birbirlerine iri gözlerle baktılar. Şaşıranlar, sevilenler oldu.— Doğru! Doğru! Vallahi tanıdı bizi!— Ahıska'dan gelmişiz biz Alaska'dan!— Biz, Tiflis'ten...— Bizimkiler Batum'dan!Adının Teymur olduğunu söyleyen yağız bir delikanlı kalabalığın önüne çıkarak Timur öfkesiyle bağırmaya başladı. Boyun damarları parmak parmak, esmer yüzünün bir günlük sakal dipleri diken dikendi:— Bu şehirde serbestçe gezeceksiniz! İstediğiniz yere gideceksiniz! Hiç kimse yan gözüyle bakamayacak size! Vallahi yakarız lâf söyleyenleri! Öldürürüz onları! Kimse dokunamayacak size! Sonra koyun cebinden çıkardığı cüzdanını büyük bir cömertlikle bana uzattı:— Para lâzım olursa, sizin için biz harcayacağız! Balalarınıza (çocuklarınıza) ne lazımsa söyleyeceksiniz, hepsini biz alacağız! Ne istiyorsanız biz alacağız! Paramız size helâl olsun! Ne kadar istiyorsanız o kadar alın!Teymur'dan sonra, birkaç delikanlı daha, arka ceplerinden çıkardıkları cüzdanlarını açarak uzattılar. Üç beş dakika içersinde, yıllara sığmayan bir sevgi dünyası doğmuş, hayranlıktan, şaşkınlıktan, heyecandan kolum-kanadım düşmüştü. Kendimi zor toparladım ve onları yatıştırmaya çalıştım:— Sevgili kardeşlerim! dedim, hiçbir endişeye kapılmayın. Biz, resmî bir vazifeyle Taşkent'te bulunuyoruz. Yâni bir daveti kabul ederek Özbekistan'a geldik. Kim bize yan gözle bakabilir? Niçin baksınlar? Kim şehri rahatça gezmemizi engelleyebilir? Niçin engellesinler? Heyecanlanmaya, "Öldürürüz onları!" demeye ne lüzum var? Buraya kavga için gelmedik. Yüreğimizde, size ve Türkistan'a sevgiden ve hasretten başka nasıl bir duygu olabilir? Hepsinin üniversite öğrencisi olduğunu öğrendiğim bu sıcakkanlı çocuklardan ayrılamıyordum. Onlar da beni bırakmak istemiyorlardı. Kalabalığı yaran bir başka delikanlı elimden tutup çekti:— Sizinle biraz konuşabilir miyiz?— Elbette!— Ama burada olmaz. Ağam ilerdeki gölgeli ağacın altında sizi bekliyor.Gösterdiği yer, otuz metre kadar ilerimizdeydi. Üniversite öğrencileriyle tekrar buluşmak dileğiyle vedâlaştık.    
Ahıska'nın Kara Günü 14 Kasım 1944 Muhammet İzzetoğlu 14-16 Kasım 1944 tarihinde, 86 bin Ahıskalı Türk, Sovyetler Birliği lideri Josef Stalin ve İçişleri Bakanı Lavrenti Beriya’nın emriyle, vatanlarından Orta Asya’da Özbekistan, Kazakistan ve Kırgızistan’a sürgün edildiler. Bir ay süren sürgün sırasında, 17 bin Ahıskalı kadın, çocuk ve 2. Dünya Savaşı’ndan dönen yaralı gaziler soğuk, hastalık ve açlıktan hayatlarını kaybettiler…     Sürgünden önce, 40 bin Ahıskalı Türk, Sovyetler Birliği Ordusu saflarında Nazi Almanyası’na karşı cephelerde savaşıyordu. Bu savaşta 26 bin şehit veren Ahıskalılar’dan, sağ kalıp vatanlarına dönmeyi başaranlar da Stalin tarafından yurtlarından sürülerek, Orta Asya’ya gönderildiler. Bu acıları yaşayan nesil hâlâ hayatta. Bu yaşananları unutmamız mümkün değil…    1989-1990 yıllarında Özbekistan’ın Fergana ve Taşkent vilâyetlerinde meydana gelen acı olaylardan sonra 100 bin Ahıskalı Türk, Bağımsız Devletler Topluluğu’na üye olan 12 ülkenin 4267 yerleşim birimine dağıtıldı…    2004 yılında Rusya Federasyonu’nun Krasnodar bölgesinde yaşayan Ahıskalı Türkler, ABD’ye göç etmek zorunda kaldılar…   2010 yılında ise Kırgızistan’da yaşayan Ahıskalı Türkler de saldırılara maruz kaldılar…     Sayıları yaklaşık yarım milyonu bulan Ahıskalı Türkler hâlen bulundukları başta Türkiye olmak üzere, ABD, Rusya, Ukrayna, Gürcistan, Azerbaycan, Kazakistan, Kırgızistan, Özbekistan ve BDT’ye üye diğer ülkelerde dağınık hâlde yaşıyorlar. Ahıskalı Türkler, bir taraftan kaybettikleri vatanlarına kavuşma ümitlerini yaşatırken, diğer taraftan da dil ve kültürlerini, kimliklerini korumak için büyük mücadele veriyorlar…      Ahıskalı Türklerin Gürcistan’a dönme meselesi, 1999 yılında Gürcistan’ın Avrupa Konseyine üye olması ile gündeme geldi. Gürcistan Hükûmeti, uluslararası hukuk kurallarına göre Ahıskalıları 2012 yılına kadar topraklarına kabul etmeyi taahhüt etti…    Ancak Gürcistan bu konuda samimi davranmıyor. Dönmek isteyenlere olmadık engeller çıkartıyor, Ahıska’ya dönülmemesi için elinden geleni yapıyor. Uluslararası kurumların Gürcistan’ı uyarması, bu konuya daha köklü çözümler bulması gerekir.
Gürcüler'in Osmanlılar'a Güveni Prof. Dr. İsmet Miroğlu Osmanlı tebaası iken antlaşma hükümlerine aykırı olarak Rus idaresine geçen Gürcistan halkının her iki yönetim hakkındaki kanaatlerini ihtiva eden belgeler, Türk adalet ve hoşgörüsünü, insan hak ve hukukuna saygıyı aksettirmek bakımından önemlidir. Gürcü meliki tarafından Osmanlı sultanına gönderilen bir taahhüt senedinde kendilerine düşen her türlü vazifeyi kabule hazır olduklarını, devlet hizmetinde canlarını, başlarını esirgemeyeceklerini ve aslında Osmanlı Devleti'nin tebaası olduklarını belirtmekte ve dört, beş bin kişilik bir kuvvet istemektedirler.(1) Diğer bir belgede de özetle şöyle denilmektedir. "... Ruslar'ın baskısından kurtarılmamızı rica ediyoruz. Bu hareketinizle bütün Gürcistan halkının hayır duasını alacaksınız. Gürcistan halkının Osmanlı idaresinden uzaklaşarak Rusya'nın eline bırakılmamasını bilhassa niyaz ederiz. Biz bu zalimlerin takip ve tasallutuna uğradık, vatanımızı terkettik, ötede beride başıboş dolaşıp dururuz." (2) Bir başka vesikada şöyle denmektedir: "... Ülkemize gelmenizi bekliyoruz; ne istiyorsanız yapmaya canla, başla hazırız. İsterseniz yurdumuzu terkederek size gelelim; ancak bu takdirde size büyük bir yük olacak, evlat ve iyalimizi ve mallarımızı burada bırakmak zorunda kalacağız. O zaman da bunlar şüphesiz tasallutuna uğrayacak, onlar tarafından gasp ve yağma edilecektir. Bu zalimlerin elinden kurtulmamıza yardım ediniz”(3) Yine Gürcü meliki tarafından gönderilen bir mektupta özetle şu ifadelere yer verilmektedir:"...  Öteden beri Devlet-i Aliyye'nin bir kölesi ve tebaasıyım ve Gürcistan, Osmanlı topraklarının bir parçasıdır. Bütün Gürcistan halkının, Osmanlı Devleti'nin sayesinde sakin bir hayat sürdüğü de gün gibi ortadadır. Fakat birkaç yıldır türlü hileler ile Ruslar, Gürcistan topraklarına ayak bastılar. Bendeniz de padişah uğrunda mal, mülk, çoluk, çocuğumuzu terkederek, ecdadımızın da sığınağı olan Devlet-i Aliyye'ye iltica etmiştim. Halen bütün Gürcistan halkı bayram yap¬makta ve padişaha dualar etmektedir. Ancak Ruslar antlaşmalara aykırı olarak bazı bölge ve kalelerden çıkmamaktadır. Gerek ben, gerek Gürcistan halkı, Ruslar kendiliğinden bu topraklardan çıkmadıkları takdirde, çıkarmaya hazır ve bu hususta Padişah 'ın emrine amade bulunmaktayız" (4) Gürcistan ileri gelenleri ve halkı tarafından gönderilen bir dilekçede de şöyle denmektedir: "... On yıldır Ruslar, hile ile memleketimize girdi; ileri gelenlerimizi aldattı; sonra altından kalkamayacağımız ağır vergiler koydu; çok şiddetli baskılara başladı; çoluk, çocuğumuza tasallut etti; yaşlılar ve yedi yaşında çocukların dışında kalanları Rusya'ya götürdü; halbuki Gürcistan altı yüz yıldır Osmanlı Devleti sayesinde asayişi düzgün bir ülke idi. Biz artık kesin kararımızı vermiş bulunuyoruz: Ya Rusları memleketimizden çıkaracak veyahut bu ülkeyi baştan başa tahrip edeceğiz. Biz, Devlet-i Aliyye'nin tebaasıyız; Osmanlı Devleti'ne sığınıyoruz; eğer bizi bu felaketten kurtarmazsanız, hepimiz kendi kendimizi öldürerek, Osmanlı tebaasının sağ iken düşmana teslim olmayacağını ispat edeceğiz" (5)Gürcü halkından gelen diğer bir mektupta da özetle şunlar dile getirilmektedir:"... Öteden beri düşkünlere yardımcı olan sizler, şanınıza yakışanı yapınız. Bizi boğulmakta olduğumuz şu istila selinden ancak siz kurtarabilirsiniz. Bu olmadığı takdirde... Padişahımız bize yeter derecede yer verirse, sizlere gelir ve reaya sıfatiyle vazifelerimizi yeri ne getiririz. Şimdiye kadar Ruslar'a karşı dinimizi değiştirmekten başka elimizden gelen herşeyi yapmakta kusur etmedik; fakat Rusya kralının yanından bir papaz geldi; ibadet tarzımızı değiştirmek, ne kadar papazımız varsa krallığına götürmek istedi. Tapulu mülkümzü elimizden almaya başladı... (6)KAYNAK:1- BA, Hattı-i-Hümayun (HH), No: 44599 d., tarih 1226 (1811); krş. Şinasi Altundağ, Osmanlı İdaresi  ve Gürcüler, DTCFD, X,1-2  (11952), s.552- BA, H.H. No. 44615 g.ı.; T. 18143- BA, H.H. No. 44615 h.ı.; T. 18144- BA, H.H. No. 44615 i.ı.; T. 18145- BA, H.H. No. 44615 g.ı.; T. 18146- BA, H.H. No: 4426 c; T. 1820  
Kırım ve Kafkasya'dan Sürülen Türkler Dr. Hayati Bice Son zamanlarda basına açıklanan arşiv meteryalleri 2. Dünya Savaşı esnasında sürgün edilen insanların sayısını veriyor Mevcut veriler sürgün operasyonu sürecinde hayatta olan insanların sayısını ve özel sürgün yerleşim yerlerinde ilk beş yılda ölenlerin kaydını yansıtmaktadır. Geçen yıl Sotsiologicheskie İssledovaniya gazetesinde yayınlanan rakamlar sürülenlerin sayısını gösteriyor.             Sürgüne Gönderilen Halkların Nüfusu Çeçenler: ......................362. 00İnguşlar:.........................134.178Karaçay Türkleri:.........68.327Malkar Türkleri:...........37. 406 Kırım Tatarları:.............183.155 Diğer Kırımlılar:............45. 237Ahıska Türkleri:............94.555 Beria'dan Stalin'e verilen bilgiler, Kırım Tatarları, Malkarlar ve Kalmuklardan sürgün yerlerine ulaşabilenlerin sayısını ihtiva etmekte olup, gerçekte bu insanlardan daha fazlası sürgün edildi. Bu insanlar anayurtlarından sürgün yerlerine nakledilirken yolda ihmal sebebiyle veya kasdi olarak pek çoğu hayatını kaybetti.Sürülen Halk     Toplam Sürülen      Ölen           Yüzdesi Kırım Tatarları.............191. 044........................7. 889.......................%5 Malkarlar ....................40. 900 .........................3.494......... ..............%8 Kalmuklar................... 93-139.............................1.220........................%1.3 Özel sürgün yerlerinde 1949 yılında kapsamlı bir yeniden nüfus sayımı yapılarak sürgünlerin durumunun belirlenmesini mahalli idare üstlendi. mahalli komünist yöneticiler sürülen insanlardan o güne kadar ne kadarının ölmüş olduğunu kaydettiler.Kuzey Kafkasyadan Sürülen Milletler         Ölen           Yüzdesi Çeçen, İnguş, Karaçay-Malkar Türkleri.....................144. 704................%24,7 Kırımdan Sürülenler.......................................................44.125....................%13Gürcistan'dan sürülenler................................................14. 895...................%15.7Kalmuklar.........................................................................16017.....................%17.3 Sürgün edilenler ilk beş sene özel sürgün yerlerindeki ağır şartlar altında çok kötü bir duruma düştüler ve aralarındaki ölüm oranı çok yükseldi. Ancak ilk beş yıldan sonra doğum sayısı ölenlerin sayısını geçmeye başladı. Sürgünler arasındaki ölenlerin sayısı yukarıda görüldüğü gibi dehşet vericidir. Bu Sovyet rakamlarından ayrı olarak sürgün edilen halkların kendi tespit ettikleri rakamlar da aynı derecede dehşet vericidir. Mesela Kırım Tatarları sürgün esnasında ölüm oranlarının % 46 olduğunu bildirmektedirler. Özellikle ilk yıl özel sürgün yerinde vahim olaylar yaşandı. Sürgün edilenlerin nüfus kaybına dair benzer bir oran da MVD dairesi istatistiklerinde görülüyor. Haziran 1989'da Groznensky Rabochii isimli Çeçen ve İnguş’lara ait bir günlük gazetede yayınlanan makalede V. Baulin şöyle diyor: "Sürgün süresince sadece Çeçen ve İnguş'lardan ölenlerin sayısı 200. 000 Çeçen, 30.000 İnguş olmak üzere 230 bin kişidir. " Bu acı gerçekler Stalin döneminde sürgün edilen milletlerin durumuna dair bilgilerden sadece bir bölümüdür.Arşivlerinde gömülü durumda duran daha nice gerçek gün ışığına çıkacağı günü bekliyor. Her geçen gün ortaya çıkartılan gerçekler sayesinde doğru ve gerçek Rus tarihinin çerçevesi çizilmekte ve hatta Türk ve dünya tarihinin bir kesiti aydınlatılmaktadır. Gün ışığına çıkartılan bu bilgiler, Stalin gibi katillerin ve katilin baş yardakçılığını bıkmadan yerine getirdikten sonra ortadan kaldırılan Beria gibi zalimlerin kanlı elleriyle boğazlanan milyonlarca kardeşimizin varlığından ancak şimdi haberdar olmamızı sağlıyor. Ne kötü kardeşleriz biz!..(*) Bu yazının istatistik verileri Vera Tolz tarafından hazırlanarak Report on The USSR, April 26,1991. S. 16-20'de yayınlanan makaleden alınmıştır. Kaynak: Türk Yurtları Üzerine Notlar  
Kırım'dan Gelen Kırımlı Anlatıyor Ünal Bolat Kendisi aslen Kırım Türklerinden olup, çok önceden Türkiye'ye yerleşmiş bir kişi. İki üç günde bir de çay içme bahanesiyle gürüşüyoruz. Bir gün samimiyetimize sığınmış olmalı ki, "Sana enteresan bir şey anlatacağım. Beni bir dakika dinler misin?" dedi. Anlattığı üç ayrı anekdottu. Ama üçünden ortaya çıkan sonuç çok enteresandı. Efendim, yaklaşık üç dört sene evvel Kırım'a giden bir heyetin içindeydim. Kırımlılar bizi o kadar candan karşıladılar ki kelimelerle anlatılamaz. Misafirperverlikleri, izzet ve ikramları saygıda kusur etmeyişleri yönünden hiçbir şekilde dejenere olmamışlar. Geleneklerimizi olduğu gibi taşıyorlar. Oraya kurbanlıklardan götürmüş ve fakir fukaranın yemesi için kurbanlarımızı orada kesmiştik. Gerçekten, hiçbir israfa meydan vermeden, usulüne uygun bir şekilde kurbanlıklar kesildi. Büyük büyük kazanlarda içine domatesi, maydanozu ne bileyim çeşitli sebzeler de karıştırılarak sanki bir aşureye benzer mükemmel bir yemek yapıldı. Yediden yetmişe herkese bedava dağıtılan bu yemekler, kurban kelimesindeki yakınlaşmayı çok güzel tarif ediyordu.Bu esnada iki olaya şahit oldum... Birincisi, bir iki yerde lazım gelen dua okuma işini bana havale ettiler. Dedim ki, "Ama ben hoca değilim." Bunu söylerken, bizdeki din görevlilerini kastediyordum. Yoksa, elhamdülillah ben kendime yetecek kadar dua biliyordum. Meğer bulunduğum grubun arasında benim bildiğim kadarını bile bilen yok. Din namına, Allah, La ilahe illallah Muhammedun Resulullah, Fatiha ve İhlas sureleri gibi bir iki sureden başka dua bileni yok. Çok şaşırmış olarak, kendi bildiğim duaları okudum. Herkes hem şaşkın hem hürmet içinde beni dinliyordu... Sonra bir ara, bir eski otomobilin içinde, yaşlı bir teyze çağırdı beni. Gözleri çok az görüyormuş. Kolumdan tuttu ve dedi ki:-İstanbul'dan gelmişsin öyle mi?-Evet.-Orada büyük büyük camiler varmış öyle mi?-Evet.-İnce ince, kalem gibi minareleri de varmış öyle mi?-Evet.-Bir ezan okur musun bana. Oku da dinleyeyim. Sandım ki, yine bizdeki din görevlileri gibi ezan okumam isteniyor. "Bilmiyorum ki teyze" dedim. Sen misin bunu diyen. Elimi bıraktı ve "İnanmıyorum. Sen İstanbul'dan gelmemişsin" dedi. Sonra anladım ki, teyze ezan sesine hasret. Bu kez de ezan okudum... Bu arada dikkat ettim, elimi sıkı sıkıya tutmuş, gözlerini yummuş bambaşka aleme dalmış gitmişti... Gözlerinden inci taneleri gibi yaşlar süzülüyordu. Dedi ki, "Ah oğul, ben daha çocuktum. Bizde cami komadılar. Ezan sesi çığrılmaz oldu. Yıllar var ki o sese hasretiz. O sese hasret... Siz hep ezanı dinlersiniz değil mi? Ah onu hep dinlersiniz değil mi?” Tuhaf duygularla teyzenin yanından ayrılırken, bu insanların dine olan sevgilerinden asla bir şey eksilmediğini ama din adına en ufak bir bilgiyi de bilmediklerini fark ettim hüzünlenerek.Bu duygum bir Kırımlının evine misafir olduğumda daha da netleşti. Çünkü çok güzel bir evin avlusunda bizi ağırlayan ev sahibi, ikram için bize votka sunuyordu. Adına da rakı diyorlardı. Bu esnada kulağına eğilen birisi, "Bu gelenler, bunu içmiyorlar. Haramdır" dediğinde, ev sahibi adamcağız nasıl mahcup oldu anlatamam. Öyle üzüldü öyle üzüldü ki, kelimelerle tarif edilemez. Yüzümüze bakamaz oldu ve bir anda ortadan kayboldu.Neden sonra, telaş ve üzüntü içerisinde, elinde bir şişeyle çıka geldi. Sorduk bu nedir diye. Verdiği cevap çok enteresandı:-Aziz beğim. Ne olur kusuruma bakmayın. Size haram olan şeyden getirmekle kusur ettim. Bunu telafi etmek için dört beş komşuyu dolaşıp, ancak bunu bulabildim. Buyurun bunu getirdim size.-Nedir bu?-Bu mu, bu şaraptır. Kattiyen rakı değildir.Neyin haram neyin helal olduğunu bile bilmiyordu iyi kalpli Kırımlı. Dini bilgilerden bu kadar habersizdiler.Ve üçüncüsü de, böylesine dîn bilgisine muhtaç insanlara, Diyanet İşleri yine iyi niyetle Kur'an-ı kerim gönderiyordu. Oysa bu adamlar değil Kur'an-ı okumak, en temel bilgilerden mahrumdular. Dolayısıyla Diyanet İşlerine buradan sesleniyorum! O insanlara, Kur'an-ı kerimle birlikte, dinlerini doğru öğrenebilecekleri kitaplar da göndermeliler...  
Türk Tarihinde Bir Vahşet Günü: Ahıska Sürgünü Rasim Bayraktar 1 4 Kasım 1944 gecesi bütün Ahıskalı Türkler Stalin’in emriyle vatanlarından zorla sürgün edildi. 40 binden fazla Ahıskalı erkek de  II. Dünya Harbinde Alman Cephesi’ne gönderilmişti. Savaşın bitişinde Ahıska’da geri kalan ihtiyar kadın ve çocukların tamamı eski yük vagonlarına doldurularak Orta Asya’ya sürgün edildi. Savaşa giden Ahıska erkeklerinin çoğu da muhtelif cephelerde öldüler. Sağ kalanlar ise evlerine, köylerine döndüklerinde yakınlarından hiç birini bulamadılar.     İnsanlık tarihinin kaydettiği en hazin olaylardan biri olan bu sürgünü yaşayan Sadi Eşrefoğlu’nun hatıralarını kendi dilinden dinleyelim:   “1944 yılı sonlarına doğru bizim yaşadığımız bölgeye Askeri birlikler yerleştirilmeye başlandı. Bu birliklerin geliş sebebi Almanlar'a karşı savaş hazırlıkları olduğu söylendi. Bu askeri birlikler durmadan köylere giden yolları genişletiyor ve köprüler yapıyorlardı. Bütün çalışmaların sebebi askeri mühimmatın taşınması olarak söyleniyordu.    Bu çalışmalar devam ederken köylerde her ailenin reislerini köy merkezine topladılar. Bu sırada ben de savaştan yeni dönmüş ve 26 yaşında idim. Toplantıda bizden askeri mühimmatın taşınması için yapılan yol ve köprü çalışmalarında yardımcı olmamız istendi.  Bunun üzerine biz de askerlere yol ve köprü çalışmalarında yardımcı olduk. Bir kaç gün sonra yapılan yol ve köprülerden askeri zırhlı araçların geldiğini gördük. Arabaların geldiği günün gecesi her eve bir asker gönderilerek, her aileden bir kişinin köy merkezine gelmesi emredildi.Erkeklerin Çoğu Savaştaydı     Bu yıllarda erkeklerin hemen hepsi II. Dünya Savaşına gönderildiğinden dolayı, çoğu ailede erkek bulunmuyordu. Bu emir üzerine erkeğin olmadığı evleri temsilen kadınlar toplantıya geldi. Toplantıda iki saat içinde aile fertleri ve eşyalımızla birlikte köy meydanına gelmemiz söylendi. Bazı kimseler bu duruma itiraz ettiler. Bu yüzden toplananlar arasında kargaşa çıktı. Bu kargaşaya sebep olan halkımızın ileri gelenlerinden birçoğu yakalanarak hapse atıldılar.     Çok geçmeden zırhlı araçların gürültüsü bütün köyü sarstı. Altı veya yedi ailenin zorla yerleştirildiği araçlara hareket emri verildi. Hareket eden araçlar Ahıska'nın Azgur köyünde durdular. Burada bizi daha önce cepheye askeri malzeme taşınmasında kullanılmış kırık dökük vagonlar bekliyordu. Daha sonra aile fertleri birbirinden ayrılmış bir şekilde, altı yedi aile askerler tarafından zorlanarak bu hayvan vagonlarına dolduruldular. Çoğu ailenin reisi cephede olduğu için geride kalan hanımları yalnızca çocuklarını toplayabildiler. Birçoğu da yanlarına yiyecek ve eşya da alamadan vagonlara acımasızca dolduruldular.    Sürgün esnasında görev alan askeri birliklerde bulunan Türk kökenli askerler bu duruma dayanamayıp ortada kalan kimsesizlere yardımcı olmaya çalışıyorlardı. Sonu belirsiz bu yolculukta trenler bir kaç günde bir istasyonda duruyor ve her vagona birer kova sulu yiyecekle bir kaç ekmek dağıtılıyordu. Lokomotif sayısı az olduğundan bazen istasyonlarda günlerce bekliyorduk. Çünkü bizi getiren lokomotif, geri dönüp diğer istasyondaki vagonları bizden önceki istasyonlara çekerek getiriyor sonra da dönüp tekrar bizi alıyordu. Hasta ve İhtiyarlar Perişan Oldular   Bu mecburi yolculuğun yapıldığı eski yük vagonlarında bilhassa yaşlı, hasta ve çocukların çoğu açlıktan ve soğuktan perişan oldular. Vagonlarda tuvalet olmadan ihtiyaçlarını gideremeyen kadınlar ve yaşlılar idrar torbalarının patlamasıyla hayata veda ettiler. İhtiyar ve hastaların durumu ise daha acı verici idi. Bu durumda olanlar askerler tarafından vagondan zorla alınıyor, istasyonlarda karlar üzerine terk ediliyor ve bir daha onlardan haber alınamıyordu.   Bu yolculukta anne ve babalarını kaybeden insanlar halen yaşamakta; Anne, baba ve vatan hasretini çekmektedirler. Yolculukta soğuktan donmamak için istasyonlarda yakacak türünden her şeyi vagona atıyor ve bunlarla ısınmaya çalışıyorduk. Yolculuk sonunda sadece bizim köyden 96 kişiden 86'sı soğuktan donarak can verdi. Geri kalan 10 kişiden ise sadece 6 kişi ayakta durabiliyorduk. Bir aydan fazla süren yolculuk sonunda Özbekistan'ın Nemengan rayonuna (vilayet) ulaştık.Yalan Propaganda    Burada yerleştirilmeye başladığımız ilk dönmelerde Özbekler bizden kaçıyor; bizimle ilişkilerinde dikkatli ve şüpheli davranıyorlardı. Daha sonra edindiğimiz bilgelere göre biz buraya gelmeden önce Özbekler arasında bizim hakkımızda "insan eti yiyen" ve "kan içen" bir millet olduğumuz propagandası yapılmıştı. Tabii ki, bu propagandayı yapan devrin Stalin hükümeti idi.     Daha sonra Özbeklerle ilişkilerimiz iyileşiyor ve günden güne gelişiyordu. Ama şunu da söyleyeyim ki. bazı bölgelerde Özbekler Stalin'in etkisiyle halkımıza olmadık zulüm ve işkenceler yapmışlardır. Ne yaptıklarının farkında olmayan bu insanlar kadın, çocuk, yaşlı demeden kanal, yol ve köprü inşaatlarında çalıştırıldılar.       Bütün halk bu ağır şartlar altında kışı çıkardıktan sonra, bu sefer de yerleştirildiğimiz bölgeler "olağanüstü" hal bölgesi ilan edilerek askeri denetime tabi tutulduk. Tam sekiz sene her 10 günde bir gidip merkeze aile sayısının durumunu, sağ ve ölü sayısını bildirmek mecburiyetinde kaldık. Geçen bu müddet zarfında ölü sayısında bir artış oldu. Bunun sebebi ise aç kalan insanlarımızın otla beslenmesiydi.     Burada bunu söylememin sebebi ise bizi sürerlerken her ailenin bütün mal varlıkları kayıtlar geçilerek gittiğimiz yerde bu mal varlığının karşılığı ödenecektir, denilmişti. Fakat, buna karşılık sekiz sene zarfında bize verilen bir baş hayvan ve bir kaç ev eşyasından başka bir şey yoktu.” Kaynak: Rasim Bayraktar - Ahıska
Kırım Türkü'nün Bayrak Hasreti Muhiddin Nalbantoğlu Türkiye, İngiltere, Fransa ve Sardunya krallıkları ile Rusya arasındaki 1854-1856 Kırım Savaşı sırasında, Kırım kalesi müttefiklerin eline geçmiştir. Teslim olan kaleye tabiatıyla baş muhârip olan Türklerin sancağı çekilmesi gerekmektedir.     Oysa taraflardan Fransız İmparatorluğu’nun ordu kumandanı Mareşal Pelisiye, Türk Başkumandanı Serdar-ı Ekrem Ömer Paşa'ya müracaat ederek İmparator III. Napolyon'un bir ricasını iletir. Büyük Napolyon'un da yeğeni olması hasebiyle Fransız İmparatoru kaleye Fransız bayrağının çekilmesini rica etmektedir. Dolayısıyla Rus-Fransız savaşından yenilgi ile çıkan Büyük Napolyon'un da böylece hâtırasına saygı gösterilmiş olacaktır.     Türk Başkumandanı kendisine; “Memnuniyetle... Ancak, eğer İngiliz kuvvetleri kumandanı Lord Raglan da rızasını gösterirse kaleye Fransız bayrağını çekmekten imtina etmeyiz.” der. İngiliz kumandanının da rızası ile kaleye Fransız bayrağı çekilir.     Ancak, ertesi gün şafakla beraber kaleye bakanlar, Fransız bayrağının yanında kocaman ve rengi solmuş bir Türk bayrağının da dalgalanmakta olduğunu görürler. Bundan büyük bir infiale kapılan Fransız mareşali, Türk Başkumandanı Ömer Paşa'ya çıkarak bunun sebebini sorar. Fâilinin bulunarak cezalandırılmasını ister.     Araştırırlar, kaleye Türk bayrağının gayrı nizamî olarak ve kimsenin haberi olmadan yaşlı bir Kırımlı tarafından çekilmiş olduğunu öğrenirler. Kendisini yakalayarak Başkumandanlık karargâhına getirirler. Orada Türk, İngiliz ve Fransız mareşallerinin yanında sorguya çekerler.     Gerekirse Beni İdam Ediniz!     Kırımlı ihtiyar, iki büklüm olmuş belini zorla doğrultarak şunları söyler:    "Kumandanım! Kırım düşüp, Rus orduları buraya girdiklerinde, bu birlikleri yaşlı gözlerle seyrettiğim anların hâtırası ile yıllardır ızdıraplar içinde saçlarımı ağarttım. Ömür tükettim. Kalede dalgalanan bu eski Türk bayrağını o günlerden beridir bin bir ihtimamla yastık altlarında, sandık diplerinde muhafaza ettim. Yıllardan beridir bu günü bekledim. Kırım kalesi düşünce, bu kalenin burçlarından indirilen Türk bayrağını yine eski yerine çekmeden canımı almamasını yüce Rabbimden niyaz etmiştim. Şimdi o büyük murâdıma erdim. Allah’ım bana bu günleri göstermek lütfunda bulundu. Devletimin ve sizlerin sâyesinde bu mutlu günleri de görmek nasip oldu. Artık bu suçuma karşılık gerekirse beni idam ediniz. Gözüm açık gitmez. Vereceğiniz bütün cezalar benim kazandığım mükâfatın yanında cana minnet olacaktır..."     Onu dinleyen kumandanların da gözleri yaşarmıştır. Daha sonraları bu olanları Fransız İmparatoru Napolyon'a da anlatan Fransız mareşali, olayı Fransa'da yayınlanan hâtıralarına da almış ve "Kırım Savaşı'nın beni en çok heyecanlandıran ve büyüleyen olayı Kırımlı bu ihtiyarın yaşadığı bayrak hasreti ve sözleri olmuştur." Demişti.
Kırım'ın Efsanevî Lideri: Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu Zafer Karatay 13 Kasım 1943 yılında Bozköy'de doğdu. Babası Abdülcemil ve annesi Mahfure, Stalin döneminde Sudak'ın Ayserez köyünden "Kulak", yani zengin aile çocukları oldukları gerekçesiyle Urallar'a sürüldü.II. Dünya Savaşı esnasında gizlice Kırım'a dönen aile, Kırım'ın çöl bölgesindeki (Kırım'ın kuzeyinde kalan ovalık   bölüme verilen ad) Bozköy’e yerleşti. Ağabeyleri Hanefi ve Hasan, ablaları Şevkiye ve Vasfiye ile birlikte henüz altı aylık bir bebekken 18 Mayıs 1944'te, bütün Kırım Tatarları gibi Kırım’dan sürgün edildi. Yanlarında anneleri vardı. Babası sürgünden iki gün önce diğer Kırım Tatar erkekleri gibi muhtemel bir direnişe karşı tutuklanarak tecrit edilmişti. Aile Özbekistan’ın Andican bölgesine sürgün edildi. Çocukluğu burada bir köyde geçen Kırımoğlu, 1955 yılında Taşkent yakınlarında bir kasabaya yerleştiler.Bu Nasıl Çifte Standart?    1959 yılında Rus dilinde orta öğrenimini tamamladı ve Taşkent Üniversitesi Arap Dili ve Edebiyatı Bölümüne girmek için müracaat etti. Ancak "Kırım Tatarlarını, yani Sovyetlere sâdık olmayan bir milletin mensuplarını bu fakülteye almıyoruz." diyerek reddedilmesi üzerine bir fabrikaya işçi olarak girdi.1961 yılında arkadaşlarıyla birlikte "Kırım Tatar Millî Gençlik Teşkilatı"nı kurdular. Bir kaç hafta sonra teşkilatın liderleri tutuklandı, Kırımoğlu işten çıkarıldı.1962 yılında Taşkent Ziraat Mekanizasyon ve Sulama Enstitüsü'ne yazıldı. Ama üç yıl sonra KGB'nin isteği üzerine "Milliyetçi, Komünist Parti ve Sovyet Devleti aleyhine propaganda yapmak ve yazdığı, “Kırım'da XIII-XVII. yüzyıllarda Türk Medeniyeti” adlı makalesini enstitü talebeleri arasında dağıt-makla suçlanarak okuldan atıldı. Milletimi Yok Sayanı Ben de Yok Sayarım!    Enstitüden atıldıktan sonra askere çağırıldı. "Benim milletimi yok sayan, tanımayan bir devlete askerlik yapmam!" diyerek Kızıl Ordu'da askerlik yapmayı reddedince tutuklandı ve 1,5 yıl hapse mahkûm edildi.1968 yılında Sovyetler Birliği'nin Çekoslovakya’yı işgalini protesto eden Moskova'daki bir grup aydın arasında o da vardı. Bunun üzerine Sovyet Devleti aleyhine faaliyette bulunmak, Kırım Tatarları’nın vaziyeti ve onların hakları hakkında mektuplar ve makaleler yazarak Sovyetler Birliği'nin millî siyasetini lekelemekle suçlanarak 1969 yılında tutuklandı. Aynı suçlamalarla, Moskova'da yaşayan Yahudi şairi İlya Gabay ve II. Dünya Savaşı'nın ünlü generallerinden Piyotr Grigorenko da tutuklanarak Taşkent'e getirildi. Ancak Grigorenko'nun davası onlarınkinden ayrıldı ve akıl hastanesine kapatıldı.Böylelikle bu Kızıl Ordu'nun ünlü generali, yalnızca Kırım Tatarları’nın haklarını savunduğu için beş yılını tımarhanede geçirdi. Kırımoğlu ve İlya Gabay üçer yıl hapis cezasına mahkûm edildiler.Açlık Grevinde 303 Gün!     Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu 1974 yılında üçüncü defa tutuklandı ve 1 yıl müddetle Sibirya'da ağır şartlı çalışma kampına sürgün edildi. Cezasının bitimine üç gün kala kamp arkadaşlarına ve akrabalarına yazdığı mektuplarla Sovyet Devleti'ne karşı propaganda yapmak ve iftira etmek gibi suçlamalar ile hakkında yeni bir dava açıldı. Bunun üzerine açlık grevine başladı. Açlık grevi 303 gün sürdü.    Açlık grevi boyunca zorla ve darp altında beslendi. Ünlü fizikçi Andrey Saharov, General Piyotr Grigorenko gibi Sovyet aydınları ve insan hakları savunucuları onun serbest bırakılmasını talep etmeleri ve bu maksatla Birleşmiş Milletlere, dünya kamuoyuna, İslam dünyasına, insan hakları kuruluşlarına yazdıkları müracaatlar, mektuplar ile Kırımoğlu'nun adı ve Kırım Tatarlarının meselesi dünya kamuoyuna, bu meyanda Türkiye kamuoyuna duyuruldu.     O yıllarda Türkiye'de Mustafa Cemiloğlu olarak tanınan ve halkı adına verdiği mücadele dolayısıyla Kırımoğlu olarak anılan bu ünlü insan hakları savunucusunun hapishanede öldüğüne dâir haberler çıkınca, Türkiye'de pek çok yürüyüşler, toplantılar, protestolar ve açlık grevleri yapılmıştı.Sovyet makamları onun yaptığı açlık grevine ve dünya kamuoyunun tepkisine aldırmadan onu Sibirya'daki Omsk şehrinde yargıladılar ve 2,5 yıl ağır şartlı çalışma kampı cezasına mahkûm ettiler. Mahkemeyi KGB Mensupları Doldurdu!    Muhakemesine ne akrabalarını ne de onu savunmak üzere Omsk şehrine gelen Andrey Saharov ve eşi Yelena Bonner'i aldılar. "Halka açık" yargılamada dinleyiciler sırasını KGB ve İçişleri Bakanlığı mensupları doldurmuştu. Kırımoğlu cezasını çekmek üzere Çin sınırındaki Primoraki Çalışma Kampı'na gönderildi.Ceza müddetini tamamladıktan sonra Taşkent şehrine getirildi. Şehri terk etmesi, akşam 20.00 sabah 06.00 saatleri arasında evden çıkması, halkla toplu bulunabileceği yerlere (kahvehaneler, çay salonları, tiyatro, pazaryerleri vb.) gitmesi yasaklandı ve her hafta karakola gitme mecburiyeti getirilerek açık nezaret altına alındı. Bir yıl sonra açık nezaret şartlarını ihlâl ettiği gerekçesiyle beşinci defa tutuklandı.    Taşkent'teki muhâkemesine, Andrey Saharov'u, diğer arkadaşlarını ve akrabalarını almadılar. Kapalı yargılama sonucunda dört yıl Yakutistan'daki Zıryanka kasabasına sürgün edildi. Yakutistan'dan döndükten sonra, ailesiyle birlikte yerleşmek maksadıyla Kırım'a geldi. Üç gün sonra cebren Özbekistan'a götürüldü. Yangiyul kasabasında yaşamaya başladı.    1983 yılı Kasım ayında altıncı defa tutuklandı. Taşkent'teki yargılama sonucunda üç yıl ağır şartlı çalışma kampına gönderildi. Artık geleneksel olan öncekilerle benzer suçlamalarla, yani Sovyet Devleti'nin iç ve dış siyasetine iftira etmek, antisovyet olmak, Kızılordu'nun Afganistan'ı işgalini kınayan bir bildiriyi, Andrey Saharov ve bir kaç aydınla birlikte neşretmekle suçlandı. Ayrıca 1983 yılında Krasnodar bölgesinde vefat eden babasının naaşını, yasak olmasına rağmen Kırım'a gömmeye teşebbüs etmek; bu esnada polisle ve askerle çıkan çatışmalara önderlik etmek gibi ek suçları vardı. Reagan’ın Talebi ve Şartlı Salıverme!    Magadan şehri yakınlarındaki kampta ceza müddetinin tamamlanmasına az bir zaman kala Kırımoğlu aleyhine yeni bir dava açıldı. 1986 yılı sonunda Magadan'da yargılandı ve üç yıl hapse mahkûm edildi. Ancak yargılandığı haberinin alınmasıyla, Türkiye'de ve ABD'de serbest bırakılmasına yönelik başlatılan yoğun kampanyalar ve Rejkyavik şehrinde yapılan ilk Gorbaçov-Reagan zirvesinde, Reagan'ın ön şart olarak aralarında Kırımoğlu'nun da bulunduğu hapisteki beş insan hakları savunucusunun serbest bırakılmasını talep etmesi sonucunda şartlı olarak serbest bırakıldı. Siyasî faaliyetlerde bulunduğu takdirde, üç yıllık hapis cezasını tamamlamak üzere tutuklanacaktı.Kılıç Kınından Çıktı!     Kırımoğlu hapisten çıkınca, Kırım Tatar Millî Hareketi'nin Teşebbüs Grupları mensuplarıyla görüşerek millî faaliyetlerini sürdürdü. Arkadaşlarıyla birlikte, 1987 yılında Kızıl Meydan'da Sovyet tarihinde benzeri hiç görülmemiş Kırım Tatar gösterilerini organize etti. Bu gösteriler, gerek Sovyetler Birliği'nde gerekse hür dünyada büyük yankı yaptı ve dikkatleri Kırım Tatar meselesine çevirdi. Kırım Türklerine Kırım'ın yolunu açtı.     Kırımoğlu 1989 yılı Mayıs ayında Taşkent'te toplanan Kırım Tatar Millî Hareketi Teşebbüs Grupları genel toplantısında kurulan Kırım Tatar Millî Hareketi Teşkilatı başkanlığına seçildi. Bu teşkilatın öncülüğünde 1991 yılında, SSCB'nin Kırım Tatarlarının yaşadığı her yerinde yaptıkları seçimler sonucunda “II. Kırım Tatar Millî Kurultayı” 26 Haziran 1991'de Akmescit'te toplandı. Bu Kurultay’ın seçtiği ve Kırım Türklerini temsîle yetkili en üst organ olan “Kırım Tatar Millî Meclisi Başkanlığı”na seçildi. Kasım 2001'de toplanan IV. Millî Kurultay'da, meclis başkanlığına üçüncü kez getirilen Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, iki dönemdir Ukrayna milletvekili olarak çalışmaktadır.Kırımoğlu, evli ve üç çocuk babasıdır. Bahçesaray'da yaşamaktadır.
Ölüm Treninden Bozkıra Savrulanların Aşkı Biter mi? Ahıska Dosyası K ompartımanın kapısının açılmasıyla gözlerin, askerlerin kolundan tutarak içeri ittikleri genç kıza çevrilmesi bir oldu. Ağlamaktan gözleri kan çanağına dönmüş, hatta şuurunu yarı yarıya kaybetmişti… "Bak bakalım" diye gürledi sağındaki asker; "Bunların hangisi baban?" Başını kaldıran genç kız, gözlerini perdeleyen saçlarının arasından taradı içeriyi. Köşede, cam kenarında oturan kirli sakallı ihtiyarla göz göze geldiklerinde tâ derinlerden bir "Âh!" yükselip boğazında yankılandı da umutsuzca debelenip kuyunun içinde kaybolan sesler gibi kimse duymadan kayboldu sonra. "Yok" diyebildi kız; "Bu kompartımanda da yok babam." Solundaki asker iki büklüm olmuş kadının yüzüne diziyle vurduktan sonra "Gidelim" dedi yanındakine. Onlar kompartımandan çıkarken çaresiz bir babanın küllerinin havaya savrulduğunu kimseler göremeyecekti.       Bu öyküyü Üsküdar'da, Kanuni'nin kızı Mihrimah Sultan'ın adına Sinan'ın yaptığı caminin avlusunda Zafer öğretmenden dinlemiştim. İri çınarın yaprakları, bir güz alacasını eliyordu üstümüze. Caminin geniş saçaklarına gölgeler abanıyordu. Türkçe öğretmeni olan Zafer Beyin söyleyeceklerini, tarihin mermer tenine kulaklarını dayayıp dinleyen arkeologlar kadar merak ediyordum.     1995'in serin bir Eylül sabahı, dersine geç kalmış bir talebe gibi hızlı adımlarla okuluna yürüyor Zafer öğretmen. Her dâim giydiği koyu lacivert takım elbisesi üzerinde, rüzgâr, alnına dökülen siyah saçlarını hafifçe dalgalandırmaktadır. Bugün yeni bir sınıfla tanışacağı için heyecanlıdır. İlk Sevdaları...    Sınıfa girdikten sonrasını o anlatıyor, ben not alıyorum: "Arkadaşlar" dedim çocuklara; "Hem tanışalım, hem de başımızdan geçen ilginç olayları konuşalım." Talebeler sırayla kendilerini tanıtıyor, ardından da unutamadıkları bir hatırayı anlatıyorlardı. Sıra Aydos'a gelmişti. Usulca kalktı sıradan. Kesik kesik ifadelerle, zar zor duyulabilecek bir ses tonuyla başladı hikâyesini anlatmaya:     Ahıska Türklerindeniz. Ailem Batum'un güzel ve şirin bir kasabasında yaşıyormuş. İkinci Dünya Savaşı'nın olanca şiddetiyle devam ettiği 1944 yılının soğuk bir Kasım günü. Büyükbabam 20, büyükannem de 18 yaşındalarmış. Evleneli üç ay olmuş olmamış. Birbirlerini ölesiye sevdiklerinden kasabada adları Ferhat ile Şirin'e çıkmış. En taze baharlarını yaşadıkları günler. Büyükbabamın koynunda büyükannemin işlediği mendili, büyükannemin boynunda ise onun kolyesi varmış. İlk sevdalarını, bir kayanın üzerinden Karadeniz'in hırçın dalgalarına cemre gibi bırakmışlar:     “Sen benim ay ışığımsın  / Sen de benim gün ışığım.”    İşte o Kasım gecesi, şiddetli rüzgâr kasabayı kasıp kavurmaktadır. Gecenin sessizliğini askerî kamyonların gürültüsü bozmuştur. Karanlığın derinlerinden uzanan farların ışıkları, kasabanın meydanını gündüze çevirmiştir. Gecenin ikisi... Evlerin kapılarını dipçiklemekte askerler. Korkularından cevap veremeyenlerin kapıları kırılmış, askerler, gecenin ayazı ile birlikte girmişlerdir kırılan kapılardan içeri. Tahmin edeceğiniz gibi sessizliğin koynundaki evlerden figanlar yükselmiş semâya. Köye son bakış… Herkes 15 dakika içinde kamyonlara binmeliymiş. Almanlar çok yaklaşmışmış, Moskova'nın emriymiş, sınır boylarındaki cümle köyler boşaltılıyormuş, kendi güvenlikleri içinmiş bütün bunlar. Velhasıl bu sinsice planı haklı gösterecek bütün mazeretler sıralanmış. Çocuklar uyandırılmış, genç, ihtiyar, hasta demeden gecenin ayazında bindirilmişler kamyonlara. Düne kadar nice güzelliğin çiçeklendiği köylerine gecenin karanlığında son kez bakmışlar buğulu gözlerle. Kamyonlar, gecenin bağrına açtığı yırtıcı hırıltılarla silkelemiş yığınları tren istasyonuna. Yürüyen Toplu Mezarlar: Vagonlar…    Vagonlara balık istifi gibi doldurulan insanları nasıl bir sonun beklediği, kapıları dışardan tahtalarla çaprazlama çivilenirken anlaşılmış. Yanlarına ne yiyecek, ne de doğru dürüst giyecek alabilmişler. Tren uçsuz bucaksız bozkırlarda günlerce yol almış. Kimi açlıktan, kimi korkudan, kimi soğuktan, kimisi de hastalıktan birer birer ölüyormuş insanların. Ölenler umursamazca atılıyormuş trenin penceresinden.     Bozkırlar açık mezar olmuş binlerce insana. Her ölünün arkasından boğazlara düğümlenen çığlıklar, ağlamanın bile isyan sayıldığı bu vagonların ortak sesi olmuş. Acı sirenler çalarken yaşlı annesi, büyükbabamın dizinde verir son nefesini. İnsanlar tuvalete bile bırakılmazlar. Nice iffet âbidesi kadınların idrar torbaları patlar hicâbından. Ay Işığı ve Gün Işığı, bu yolculuğun sonu olmadığını anlamış ve nöbetçilerin bir anlık dalgınlığını kollayarak el ele tutuşup atlamaya karar vermişler. Büyükbabam atlamış atlamasına ama büyükannemi son anda asker kolundan yakalamış. Tren acı sirenlerini çalarken...    — Haceeeer! çığlığı büyükannemin “Gün Işığı”ndan duyduğu son söz olmuş. Bitkin bedenine ardı ardına inen tekmeler, yumruklar, geride bıraktığı ve belki de bir daha hiç göremeyeceği " Gün Işığı”nın yüreğindeki acısından daha mı çok acıtıyormuş, hiç anlamamış. Kan revan içinde yere yığılıp kalmış. Kaçmaya yeltenenlerin, bu halden ibret almaları için iki asker girmiş kollarına ve sürükleyerek onu başka tanıyan olup olmadığını araştırmaya karar vermişler. İşte az önce anlattığım kompartımandaki olayın evveliyatı bu. Zafer öğretmenin sözlerine vapur düdükleri ve kırlangıç çığlıkları eşlik ediyor, gölgeler habire uzuyordu. "Sonra?" dedim merakla. Belli ki o ânı yeniden yaşamaya hazırlanıyordu:     Sonra dayaktan yarı baygın vaziyetteki kadını bir Rus subayı saçlarından tutup ayağa kaldırmış ve trenin duvarına dayayıp tabancasını çekmiş. Tam parmağını tetiğe götürürken bir anda yüzündeki nefret ifadesi değişmiş, ateş etmekten vazgeçip silahını indirmiş. Yanındaki askere dönüp "Sorun bakalım, elini neden karnına götürdü?" demiş. Tek umudu olan bebeğini koruma içgüdüsüyle dudaklarından dökülen "Hamileyim" sözü hayatını kurtarmış büyükannemin. Soyadları Tutanlar Ayrı Kalsın     Günler süren yolculuktan sonra insanları, ıssız yerlerde indirmeye başlarlar. Soyadları tutanları, birbirlerini bulamasınlar diye aynı istasyonda indirmezler. Yine istasyonun birinde bir grup inerken, vagon tahtalarının aralığından, annesinin burada indirildiğini görür büyükanne ve kalabalığın arasından ona seslenir: Koşar sesin geldiği vagona doğru ama bir asker dipçiği durdurur onu. Bir diğer istasyonda da babasını fark eder. Yine sesleri yankılanır... Tren tam 17 gündür durmaksızın yol almaktadır. Taşıdığı bedenlerin ağırlığı bir bir azalırken aslında bir başka yük belini bükmüştür trenin. Asrın acıları ve ayrılıkları, rayları da, vagonları da yormuştur. Nihayet bozkırın tam ortasında durmuş tren. Son kalanlarla beraber büyükanne de indirilmiş. Bırakılmışlar kendi kaderlerine. O da birkaç arkadaşıyla beraber bir Kazak köyüne yerleşmiş. "Annesini, ölümün sıcak kollarından kurtaran babam işte bu Kazak köyünde doğmuş. Birbirini sevgiyle tutan o iki el koparılalı tam yarım asır olmuş öğretmenim" cümlesi Aydos'un tükendiği an olmuş, hıçkırıklarını zapt edememiş.     Sakinleştikten sonra şöyle devam etmiş sözlerine:    “Biliyor musunuz, babaannem, büyükbabamın hâlâ geleceğine inanır. Evde ona ait boş duran bir sedir vardır. Sofraya boş bir kaşık hep onun için konulur. Kapımızın zili her çaldığında 'O geldi' diye koşar ümitle. Birileri kendisine “Gün Işığı”nın Türkiye'de olduğunu söylemiş. Bu yüzden Kazakistan'da bir Türk okulunun açıldığını duyunca babama, "Torunumu bu okula kaydettirmezsen sütümü helal etmem" diye tembihlemiş. Ortaokulu Kazakistan'daki Türk okulunda okudum. Büyükannem bana, Türkiye'ye gitmemi, hem okuluma orada devam etmemi, hem de eğer hayatta ise Ferhat'ından bir haber getirmemi vasiyet etmişti. O dakikaya kadar sınıfta Aydos'un anlattıklarını nefes almadan dinleyen Mehmet adlı öğrenci heyecanla ayağa fırlar. Şaşkındır:     “Aydos'un anlattığı Ferhat Bey benim dedemdir öğretmenim. O yaşıyor, bizim evde.” Aydos derin bir şaşkınlık geçirir. Bir taraftan yanaklarına süzülen yaşları siler, diğer taraftan da Mehmet'e koşar, sarılırlar. Sonu gelmez bir kış günü açan dallar meyveye durmuş, Asya'nın bu taze baharının ilk günlerinde buluşmuştur meyveler. Zafer öğretmenin yüzü, yaz yağmurlarından çıkmış toprak gibidir. Mehmet'le Aydos'un saçlarında gezdirir ellerini ve kararını bildirir:     “Artık silin gözyaşlarınızı. Biz sizin acılarınızı dindirmek için buradayız. Vakit kaybetmeden Ferhat amcaya gidiyoruz.” Ölme “Ay Işığım” Geliyorum…    Mehmet'in annesi Canan Hanım açar kapıyı. “Ferhat Bey'e bir torun daha getirdim”, diye takılır Zafer Öğretmen. Dallar kökleriyle buluşmuştur artık. Öpüşüp koklaştıktan sonra Ferhat Bey en ziyâde merak ettiği soruyu sorar torununa:     “Hacer’im sağ mı?”      Torun cevap verir:      “Evet ama ben gelirken çok hastaydı.”      Hemen ertesi güne uçaktan yer ayırtırlar. Ferhat Bey sabaha kadar oturur pencerenin önünde. 'Ya yetişemezsem, ya Hacer’imi göremezsem' diye söylenir durur: 'Ölme Hacer’im! Ölme Ay Işığım! Geliyorum.'     Sabah ilk uçakla uçarlar Kazakistan'a. Aydos'un babası karşılar kendilerini. "Bu konaklar kim Aydos oğlum?" diye sorar merakla. Aydos konakların kim olduğunu telefonda söylememiştir. Babasına;      “Ben sana her baba deyişimde için burkulur ve zaman zaman, ‘Oğlum, biliyor musun ben hiç baba diyemedim’ derdin, ben de boynumu bükerdim ya, işte sana babanı getirdim.” der. Ferhat Bey'le oğlu Sadık sarılırlar birbirlerine. Tam yarım asır sonra bu kez sımsıcak gözyaşları ıslatır elbiselerini. Ferhat Bey, yol boyunca anlatır oğluna cümle hikâyesini:     “Ölüm treninden bozkıra savrulduğumda sen annenin karnındaydın. Kurtulamadı Hacer’im askerlerin ellerinden. Seni düşündüğünden atlamadı. Sen ayırdın oğlum bizi, şimdi sen buluşturuyorsun. Derin bir 'oh' çeker ve devam eder:     — Bin bir zorlukla Kars sınırından Türkiye'ye girdim. Oradan İstanbul'a geçtim. Gazetelerde ölüm trenindeki bütün yolcuların öldüğü yazıldı. Bizimkine yaşamak denmez oğul, ben hiç yaşamadım ki. Evin önüne gelmişlerdir. Kapıyı Sadık Bey’in hanımı açar. Sadık Bey kapıdan bağırır "Babam, babam geldi!” İçerden mecalsiz bir ses inler:     — Bir ömür boyu beni hep babam geliyor diye aldattın oğul, ben yalan olduğunu bildiğim halde hep koştum, doğrulabilsem yine koşarım Ferhat'ıma ama kalkamıyorum!”      Derken karşısında görür Ferhat Bey'i. Bu Mendilde Kokun Var!     — Hacer’im, Ay Işığım!     — Cemal’im, Gün Işığım, geldin demek!     El ele tutuşurlar, tıpkı trenden atlayacakları anda tutuştukları gibi. Ferhat Bey yüreğini yakan ukdeyi sorar ilk olarak:     —Hacer’im, neden atlamadın? Neden bıraktın elimi? Neden bitmez tükenmez acılara savurdun beni?     Koynundan ismi yazılı işlemeli mendilini çıkarır:     — Senin kokun var diye bir ömür boyu kokladım onu. Sensiz gecelerin gözyaşlarını biriktirdim onda. Atlayamadım Ferhat'ım, bebeğimiz geldi aklıma, atlayamadım. O bir saniye yarım asırlık hicran ateşimizin kıvılcımı oldu. Olsun, seni bir kere daha gördüm ya, ölsem de gözlerim açık gitmez gayrı.     Ferhat Bey, “Karadeniz kıyısındaki o kayanın üzerine oturduğumuzda da böyle bakmıştın Hacer’im” dedi. Hacer Hanım'ın güzel çakır gözleri parladı bir anda. Solgun yüzü, hafifçe gülümsedi. Dudakları, ebedî vuslatın imâna şahadet eden en tatlı kelimeleriyle son kez kımıldadı. Derken bir çığlık koptu evde. Önce hâlâ açık duran çakır gözlerini kapattılar. Sonra sıkı sıkıya yumduğu avucunu açtılar ve “Gün Işığı”nın yadigârı olan altın kolyenin elinden düştüğünü gördüler…
Kırım'ın Kara Günü: 18 Mayıs 1944 A.N.İdrisli 1 8 Mayıs 1944 Kırım Türklerinin, II. Dünya Savaşı'nda Almanlarla işbirliği yaptıkları iddiasıyla bir gecede, iki saat içinde, balık istifi halinde hayvan vagonlarına doldurulup vatanlarından, Kırım’dan sürüldükleri “kara gün” dür.     Kırım’ın Arabat bölgesinde, o kara günün ertesinde, bir köyün unutulduğu fark edilir. Haber Stalin’e gelince, o da cellatlarına “Bunların işini 24 saat içinde bitirin!” emrini verir. Ertesi gün bütün köy halkı bir tekneyle Karadeniz’de, biraz yol aldıktan sonra denize dökülür ve onların mezarları Türk’ün bayrağına bakıp aşkla çırpınan Karadeniz olur.     O kara günlerin acılarını anlatabilmeye niyetlenince kalem elden düşüyor… Sürgüne şahit olan bir Kırım Türkü'nün şu hatırasıyla o kara günleri dile getirmeye çalışalım.     “1928 yılında Kırım'ın Yalıboyu'ndaki güzel Simeiz'de doğdum. Sürgün edildiğimizde 15 yaşımdaydım. O günler, birinci gününden son gününe kadar, hep aklımda. Nasıl unutulur ki o günler? İstesem de unutamıyorum.     Sürgünden bir gün önce her şey sakindi. Pek çok evde olduğu gibi bizim evde de cepheden gelen izinli Rus askerleri yaşardı. 17 Mayıs 1944 günü evimizde büyük bir temizlik yapmaya başladık. Her şeyi yıkıyor, siliyor süpürüyorduk. Bizim bu çalışmalarımızı gören Rus askerleri: "Niçin yapıyorsunuz böyle bir şeyi? Ne gerek var? Ya birden buradan çıkarılırsanız boşuna yapmış olmayacak mısınız?" dediklerinde, ben "Ömrümde bir yere gitmedim. Babaannem de hayatında hiç tren görmedi. Bir kere bile seyahat etmedi. Niye gidelim ki durup dururken?" diye onlara soruyla cevap veriyordum. Başka bir şey söylemediler, sürüleceğimize dair bir tek kelime etmediler.     18 Mayıs sabaha karşı saat dört veya beş civarıydı. Askerler geldi evimize:     - Çıkın, çabuk, çıkın!     - Niçin? Ne oldu? Nereye?     - Çıkın çabuk! Hazırlanın! Yolcusunuz!     - Ne yolcusu? Niçin?     - Hainsiniz siz! Sovyet Hükûmeti'nin kararı bu! Çabuk, sallanmayın! Çabuk çıkın!     Şaşkındık. Sersem gibiydik. Büyük bir kaos yaşanıyordu. Evde beş kişiydik. Teyzem avluda ağlıyor, "Bizleri öldürecekler! Kefenlerinizi alın! Bizleri öldürecekler! Kefenlerinizi alın!" diye bağırıyordu. O gün, hatırımdadır, çok tuhaf bir olay da olmuştu. O gün bir fırtına vardı Simeiz'de. Rüzgâr uğulduyor, ağaçları sarsıyor, kimi ağaçların dalları kopuyordu. Rüzgârın, ağaçların uğultularına, köpeklerin acı acı havlamaları, ulumaları, ineklerin böğürmeleri ve bizlerin feryatları karışıyordu. O günün sesleri... Tarifsizdi o günün feryadları... Korkunçtu... Ardından dolu yağdı, iri iri dolulardı. Biz ağlamadık yalnızca. Sanki, bizimle beraber gök ağladı, hayvanlarımız ağladı. Ağaçlarımız ağladı...      Bizleri Akmescit'e getirip hayvan vagonlarına doldurdular. 28 gün yol gittik. Bütün yol boyunca bir kere yemek verdiler, Sarıtav (Saratov)'da. Bazılarımız yanına yiyecek bir şeyler alabilmişti. Bazılarının unu vardı, pişirip bize de verirlerdi. Vagonumuz o kadar doluydu, o kadar sıkışıktı ki ayaklarımı uzatamıyordum.     Vagonumuzda ölenleri yol kenarına bırakıp gittik, gömemedik. Semerkand'a getirdiler, stadyuma topladılar. Yanımıza alabildiğimiz eşyaları, bohçacıklarımızı bir kenara topladılar. Bizleri tüfeklerle ite kalka hamama götürdüler. Anlatılır gibi şeyler değildi. Bizleri dipçikliyor, küfürler ediyor ve üzerimize ilaçlı kaynar su atıyorlardı. Kaynar suya dayanamayıp ölenler oldu.     Hamamdan sonra bizleri yine stadyuma getirdiler  Biz dönene kadar bohçalarımız, eşyalarımız karıştırılmış, işe yarayacaklar yağmalanmıştı. Eşek arabalarına koyup köylere dağıttılar. At ahırlarında yattık. Ne yorganımız, ne döşeğimiz vardı. Günlerce, haftalarca yerde, yattık.     Oradaki ağır şartlarda, pek çok insanımız hastalandı, pek çoğu öldü. Yeterli yiyecek verilmezdi. Ağır işlerde çalıştırılırdık. Yaşlı kadınlarımız, hep Kırım hasretini anlatırlardı; pek çoğu son günlerini yaşarken, son nefeslerini vermeden, bir yudum dahi olsa Kırım'ın suyunu içmek isterlerdi. Bir yudum, bir yudumcuk Kırım suyu olsa, içsem, rahat ölebilirdim, derlerdi.    Bir gün bir kadıncağızla oğlunu çakallar yemiş. Aç çakallar. Oğlancağızı ayakkabılarından tanıyabildik. Bu olaydan üç gün sonra cepheden babası geldi. Selâm verdi. Askerden gelen bu yiğit selâm verdikten sonra, "Cemaat" dedi, "Benim karım Anife, oğlum Server'i görenleriniz tanıyanlarınız var mı? Fotisalalı idiler? Kim biliyor?" Hiç kimse bir şey diyemedi, hiç kimse sesini çıkaramadı. Nasıl densin çakallar yedi diye.     Sonra bir kadıncık, yaşlı bir kadıncık; "A balam!... Allah ...... Allah sana sabırlar versin! Yazımız böyle imiş... Allah rahmet eylesin!..... " dedi ve anlattı. O, cepheden gelen yiğit adam, gözlerimizin önünde kendini yere atıp öyle bir ağladı, öyle bir dövündü, öyle bir yerleri tırmaladı ki dayanılır şey değildi. Sonra adamı, o yiğiti kaldırdılar yerden, su verdiler, biraz olsun teskin etmeye çalıştılar. Adamcağız yerden kalktığında saçları bembeyaz olmuş, çökmüş, bir anda ihtiyarlamıştı. ”
Kırım, Cengiz Dağcı ve İkinci Dünya Savaşı Prof. Dr. İbrahim Şahin T arih bazen, bir milletin yaşadıkları ile o millete mensup bir ferdin yaşadıklarını aynı minval üzere şekillendirmektedir. Böyle durumlarda, bir ferdin tarihi üzerine eğilmek, aynı şahsın milletinin tarihi üzerine eğilmek anlamına gelmektedir. Cengiz Dağcı, doğumundan başlayarak Kırım Türklüğünün yirminci yüzyıldaki macerasını âdeta şahsında toplamış bir insandır.

   Tarih ilmi, milletlerden ve milletlerin tarihinden söz ederken, mücerred bir dünyadan söz eder gibi tedaisi olmayan kelimelerden kurulmuş metinler sunmaktadır. Halbuki edebî metinler, insan hayatının, en az düşünce tarafı kadar insanî olan his yanını da ifade eden dünyalar kurarlar. Bu yüzden Cengiz Dağcı'nın romanlarındaki dünya, ferdî olarak, Dağcı'nın şahsî tarihi olabileceği gibi mensup olduğu Kırım Türklüğü'nün de tarihidir.

  Yirminci yüzyılın ilk çeyreğinde, Osmanlı imparatorluğu tasfiye edilirken, Anadolu coğrafyasında ve bu coğrafyanın dışında kalan bir yığın insan, insanlık tarihi boyunca, eşi görülmeyen ve görülmeyecek olan acılara şahit olmuşlardır. Tarih kitaplarının sözünü etmedikleri muzdarip insanların hayatı, Dağcı'nın “Korkunç Yıllar”ından başlayarak hemen hemen bütün eserlerinde anlatılmaya çalışılmıştır. Onun hayatı ve eserleri üzerine yapılan bu çalışmanın temel sâiki, yazılmamış bir tarihi, bir şahidin hayatından yola çıkarak, edebî metinlere yansıdığı biçimiyle gösterebilmektedir.
Savaş ve Acı Hayat Şartları

    Dağcı, çocukluğunu, sürgünlere, sorgusuz sualsiz kurşuna dizmelere şahit olmasına yol açan şartlar içerisinde geçirmiştir. Gençlik yıllarında, daha ilk edebî eserlerini yazmaya başladığı zaman, şuuraltına yerleşen, çocukluğunda şahit olduğu olayların izleri açığa çıkar. Sovyet Rusya rejiminin tüm telkinlerine rağmen, onun ne gençlik dönemi eserlerinde, ne de sonraki dönem eserlerinde, sosyalizmin propagandası mahiyetinde anlaşılabilecek mesajlara rastlanır. Kolhoz, kolhozla birlikte ailesinin sürgünü, daha evvel depremler, Yejov terörü yıllarında yaşanılan korkulu günler onun daha gençlik yıllarında yazdığı "Söyleyin Duvarlar" adlı şiirinde, gün ışığına çıkan pasif bir direnişi açığa vurur.
   
İkinci Dünya Savaşı ise, Türklerin resmî olarak iştirak etmedikleri, fakat Türkiye dışındaki Türklüğün, -bilhassa SSCB sınırları içinde yaşayan Türklerin- topyekün iştirak ettikleri ve sonuçlarına da herkesten çok muhatap oldukları bir savaştır. 1938-1945 yılları arasındaki bu savaşla ilgili olarak hazırlanmış hiç bir belgeselde, yazılmış hiçbir romanda, hikâyede, şiirde, piyeste ve çekilmiş filmde, Türklerin bu savaşa iştiraklerinden ve bu savaşta yaşadıklarından söz edilmez. Dağcı'nın romanları, yazılmamış bir tarihi arayan ve belgesel değeri olan edebî metinlerdir. Dikkat edilirse, görülecektir ki, onun romanları, sadece, ikinci Dünya Savaşı yıllarında Türklerin ve/veya Kırım Türkleri'nin çektiği acıları değil, 1920'li yıllardan başlayarak, SSCB coğrafyasında yaşayan Türklerin acılarını anlatır. Bu bakımdan dünya Türklüğünün tarihi yazılırken, ihmal edilmemesi gereken bir noktaya da dikkat çekilmiş olur. Sadık Turan, Ahmet Akın, Aksakal Huşnud, Azerbaycanlı, Kılıçbay, Muhan gibi binlercesi için Dağcı'dan başka kimse ağıt yakmadı. Dağcı'nın eserleri bir bakıma o insanların destanıdır.

Millî Şuur-Dil Şuuru
    Dağcı'nın sanatını oluşturan ilk büyük keşfi, mensup olduğu milletin ve kendisinin tarihi ise, ikinci büyük keşfi ana dilidir. Kırım Türkçesi'yle kaleme alınmış bir edebî eserin, kendisinin hedefleri bakımından yeterli olmadığını fark eden Dağcı, yerinde bir tercihle, eserlerini Türk şive/ lehçelerinin en gelişmişi olan Türkiye Türkçesiyle kaleme almıştır. Polonyalı bir yazarın "Ana yurt dediğin dildir aslında!" sözünü bir düstur olarak alan Dağcı, bu sayede, yarım yüzyılı aşkın bir zamandır, ana dilini konuşan insanlardan uzakta yaşamış olmasına rağmen, yurduna ve milletine bağlılığından zerre kadar taviz vermeden yaşamış ve yazmıştır. 1940 Aralık'ında, bir daha görmemek üzere kaybettiği vatanına, ana-ata yurduna kavuşma umudunu besleyen yegâne kaynak Türkçe'dir. 1990'ların dünyasında Kırım Türkleri'nin yurtlarına bin bir zorlukla karşılaşarak da olsa dönebilmeleri, bir bakıma, Dağcı’nın umutlarının yeşermesidir. Onun, elli iki yıldır gördüğü rüya nihayet gerçekleşmektedir.     Burada, Dağcı'nın, Kırım Türkleri'ne haksızlık yapanlara karşı düşmanca bir tavır içinde olmadığı, kin beslemediği, onlardan nefret etmediği de belirtilmelidir. Onun istediği, yurtlarından kan ve gözyaşı dökerek yarım yüzyıl evvel sürülmüş insanların, yurtlarına dönmesi ve oraya kendileri sürüldükten sonra yerleştirilmiş insanlarla kardeşçe yaşamalarıdır. Görüldüğü gibi, Dağcı'nın millet sevgisi, daha açıkçası milliyetçiliği insanî bir milliyetçiliktir.     Edebiyat eserlerinin malzemesi tabii olarak dildir. Dil ise millî bir olgudur. Ancak, edebiyatta millîlik ve milliyetçilik meselesi sadece dille sınırlı değildir. Romancının ya da şâirin duyuş ve düşünüş tarzı, bakış açısı edebiyat eserinin millîliğine veya gayr-i millîliğine tesir eden temel faktördür. Türk romanının 1960 - 1975 yılları arasındaki döneminde ortaya konulan ve "Köy Romanı" adıyla bilinen birçok romanın, bu anlamda millîliğinden sözedilemez.

  Cengi Dağcı'nın, eserlerini neşrettiği yıllar Türkiye'de "Köy Romanı"nın gündemde olduğu yıllardır. Onun romanlarında da köylüler bir yığın problemle uğraşırlar. Fakat Türkiye'de yaşayan ve köy romanı yazan isimlerin eserleriyle Cengiz Dağcı'nın eserleri arasında köye ve köylüye bakış yönlerinden çok büyük farklar vardır. Onlar köylüyü geri kalmış/bırakılmış insanlar olarak görüyorlar ve devlete karşı bir öğretmen önderliğinde ayaklanmaları gerektiğini anlatıyorlardı. Bu bakış açısında Türk aydınının yaklaşık 150 yıldır üzerinde taşıdığı "halkına yabancılaşmışlık" söz konusudur. "Aydın despotizmi" adını da verebileceğimiz bu bakış açısı temelde, çoğunluğun cahil olduğunu ve onun, "ona rağmen" aydınlatılması gerektiğini kabul ettiğinden, bazen "cebrî" tedbirler de kullanmayı meşru sayar. Ki Tanzimat, Meşrûtiyet ve Cumhuriyet dönemlerinde bu durumun net örnekleri yaşanmıştır.

İçlerinden Biri
     Cengiz Dağcı ise köye ve köylüye 60'ların köy romancısı gibi bakmaz. O her şeyden evvel dünyaya ve eşyaya bakış açısı yönünden köylüye yabancı değildir. Onların sahip oldukları değerleri o da korumaya çalışır. İdeolojik sebeplerle kendi insanına yabancılaşmamışlık Dağcı'nın romanlarında açıkça görülür. Bunların yanında Dağcı'yı 60'ların köy romancılarından ayıran mühim bir özellik de onun kolektif alt şuuru çok iyi tanımasıdır. Örneğin “Onlar da İnsandı” romanının kahramanı Bekir, Ruslarla veya başka milletlere mensup insanlarla münasebetlerinde Türklüğün şuuraltını ifade eden yaklaşımlar gösterir.

   Dağcı’nın bir ferdi, o ferdin mensup olduğu milletin temsilcisi olacak derecede millî vasıflarla mücehhez kılabilmesi onun kendi milletini çok iyi tanıdığını gösterir. Edebiyat eserleri ancak temsilî nitelik taşıdıklarında büyük eser olabilmektedirler. Nitekim bu özelliği taşımayan köy romanları bugün gündemin dışındadır.     Cengiz Dağcı'nın eserlerinin önemli özelliklerinden biri de Türk destanlarından, efsanelerden, halk hikâyelerinden vs. yararlanılarak yazılmış olmalarıdır. Modern Türk edebiyatında Dağcı'dan önce de millî kaynaklardan faydalanan romancılarımız olmuştur. Fakat Dağcı'daki "doğum" arşetipi yenidir. Onun eserlerindeki "çoğalma, üreme" arşetipinin temelinde ise Kırım Türkü’nün yaşadığı trajedi vardır. “Korkunç Yıllar” yazarının eserlerinde Kırım Türkleri'nin nüfus bakımından artmaları gerektiği fikri, adı geçen arşetiple ele alınır, bu da Türkler'in Ergenekon'dan çıkışını hatırlatmaktadır.

Samimî ve Gerçekçi
    Cengiz Dağcı'nın sanatı konusunda söylenecek sözlerin başında, eserlerinin realiteye bağlılığı ve üslubunun sadeliği, abartısızlığı gelir. Kendisi ile yapılan bir mülakatta, özellikle “Korkunç Yıllar” romanı için, bir muhayyile romanı değildir diyordu. Bu cümlenin mânâsı az çok farklılıklarla, onun bütün romanları için söylenebilir. Bütün romanlarında,   Kırım acısını,   abartısız bir üslupla anlatmaya çalışan Dağcı,   SSCB’deki siyasî değişmelerle birlikte başlayan,  Kırımlılar'ın Kırım'a dönüşlerinin etkisiyle yazdığı ve dönüşü anlatan son iki hikâyesinde bile bu sadelikten uzaklaşmamıştır.

  Modernleşme devri Türk Edebiyatı Tarihi içerisinde bu bakımdan Dağcı'nın, hayatı, sanatı ve sanatının kaynakları bakımından ayrı bir yerinin olacağı tartışılamaz. Türkiye coğrafyasında yetişen ve daima, konu sıkıntısı çektiklerini, kendilerinin büyük eserler yazmasını sağlayacak trajik bir tarihlerinin olmadığını iddia eden romancılara da Dağcı, trajediyi görmelerini ve anlatmalarını sağlama bakımlarından iyi bir örnek olacaktır.      Bugün Türk dünyası bir dönüm noktasını yaşamaktadır. Türk entelektüeli de bu dönüm noktasını fark etmek, kaynaklarına inmek; hepsinden önemlisi "yerli" olmak mecburiyetindedir. Dağcı'nın yerliliği ve kendinden olan unsurlara, değerlere yabancılaşmamışlığı, Türk entelektüeli için ulaşılması gereken bir hedef olmalıdır. Yaklaşık yüz elli yıldır, halkla aydın arasındaki duygu-düşünce-ülkü-değer farklılığı ve kopukluğu, ancak entelektüellerimizin yerliliği tercih etmeleri ve mensup oldukları cemiyetle onun tarihini, mücerred bir lüks olarak değil, yaşanılabilir bir realite olarak kabul etmeleri ile mümkündür.

Ahıska Türkleri'nin Vatan Sevgisi Bahadır Ali Vatan olmadan bir milletin ayakta durması mümkün değildir. Vatansız bir millet ezilmeğe, dağılmaya ve parçalanmaya mahkûmdur. Bir milletin var olması ve devam edebilmesi ancak vatana sahip olmakla mümkündür. İşte var olan vatanın korunması veya elden çıkmış vatana tekrar sahip olunabilmesi vatan sevgisiyle elde edilir. Vatan sevgisi, sevgilerin en mukaddesidir. Efendimizin buyurduğu "Vatan sevgisi imandandır " hadisinin bilinci altında olmak her Müslümanın vazifesidir. Vatan sevgisinin imandan olması hasebiyle, vatan uğrunda ne gerekirse yapabilecek aşka ve samimiyete ihtiyacımız vardır. Bu sevgi yalnızca söz ile değil icraatlarla gerçekleşir. Gecesini gündüzüne katarak aşkla şevkle vatan için mücadele edenle yalnızca sözde vatan sevgisine sahip olan hiçbir zaman aynı kefeye konulamaz. Vatanını seven kişi gerekirse onun uğrunda canını, malını ve her şeyini feda etmekten çekinmez.

Yıllarca sürgün hayatı yaşamaya mahkum edilen Ahıska Türklerinin, kalplerinden vatan sevgisinin silinip çıkarılmak istenmesine rağmen bu asla başarılamamıştır; çünkü Ahıska Türkleri yıllardır yurtlarından sürülmüş olmalarına rağmen daima bir gün vatanlarına dönecekleri umuduyla ve imanıyla yaşamışlardır. Vatan hasreti adeta burunlarında tütmüştür. Dünyanın neresinde olursa olsun kendi kimliklerini ve benliklerini asla kaybetmemişlerdir. 1944 yılında sürgün günlerinde niçin direnmeden veya tepki göstermeden sürüldüğümüze dair sorular birilerinin aklına gelebilir. O birilerine cevabımız şudur. Tarihte silah gücüyle yenilmeyen halklar, başka türlü oyun ve tuzaklara düşürülerek haince yenilir. Ahıska Türklerinin kolayca yurtlarından çıkarılmaları ve sürgüne gönderilmelerinin benim tespitlerime göre iki sebebi vardır: Birincisi, Ahıska Türklerini sürgün eden Stalin gaddarı, sürgünü halkın bütün gençleri İkinci Dünya Savaşında SSCB topraklarını Almanların işgalinden korurken gerçekleştirmiş ve bu sebeple yurtta hainlere karşı koyacak kimse bulunmamıştır. İkincisi, halkı yalan uyduruklarla bir aylığına buradan çıkarıldıklarını daha sonra tekrar döndüreceklerini söyleyerek çıkarmışlardır; yoksa tarih boyunca meydana gelen savaşlarda Ahıska Türklerinin Ahıska’yı savunmaları meşhurdur. Defalarca Ahıska’ya saldıranlar bozguna uğratılmışlardır. Maalesef 1828’de gerçekleşen son saldırı Ahıskalıların aleyhine sonuçlanmış ve Ahıska Ruslar tarafından işgal edilmiştir. Ahıska Türklerinin vatanlarına ne denli bağlı oldukları hakkında yabancı yazar J. Baddeley, Rusların Kafkasya’yı İstilası ve Şeyh Şamil adlı kitabında şu bilgileri aktarmaktadır: "Kendi mahallî başkanları tarafından yönetilen Ahıskalılar, çok savaşçı ve korkusuz, kıpır kıpır insanlar olarak ün salmışlardır." "18 Ağustos 1828’de Rus ordusu Ahıska şehri önlerine geldi. Şehirden beş altı kilometre uzaktaki garnizon, Ruslarla iki gün süren kanlı çarpışmalar yaptı. Burada üstün gelen Rus kuvvetleri, Ahıska'yı kuşatmağa başladılar. Rusların gelmesini dört gözle bekleyen Yahudi ve Ermeni azınlığı saymazsak geriye kalan Müslüman halk, cesur ve savaşçı insanlardan oluşuyordu. Bunlar, kadınları da dâhil olmak üzere hayatlarını, evlerini ve mallarını sonuna kadar savunmaya kararlıydılar. Bu insanlar, Ruslara gülerek kendilerine olan güvenlerini şu biçimde açığa vuruyorlardı: "Siz gökteki Ay'ı Ahıska camisindeki hilâlden daha kolay sökebilirsiniz!" "Ruslar, 27 Ağustos’ta sabaha karşı ânî bir hücuma geçtiler. Şehir toplarla dövüldü, çevredeki binalar ateşe verildi. Her tarafa yangın paçavraları atarak şehrin evlerini yakmağa başladılar. Genç-ihtiyar, çoluk-çocuk şehir halkı büyük bir cesaretle savaştılar. Kadınlar canlı olarak Rusların eline geçmektense yanan binalara dalarak canlı canlı yanmağı tercih ediyorlardı. Bir camide toplanan yüzlerce insan diri diri yakıldı. Rus askerleri bu kahramanca mücadeleyi sindiremiyor, ele geçirdikleri insanları çoluk çocuk demeden acımasızca öldürüyorlardı.” Evet, yabancı yazarların bile kabullendikleri gibi cesur halkımız tarih boyunca vatanı için canlarını, mallarını ve her şeylerini hiç düşünmeden feda etmişlerdir. Tarihte adlarını altın harflerle yazdıran atalarımızın bize bıraktığı bu mukaddes vatan sevgisi mirasını ihanet etmeden sürdürmemiz gerekmektedir. Son zamanlarda, yıllardır vatanlarından mahrum olan Ahıska Türkleriyle ve yurda dönüşle ilgili olumlu gelişmeler meydana gelmektedir. Tabii ki bütün bunlar, halkımızın ve değerli başkanlarımızın vatan sevgisi aşklarından dolayı bıkmadan, usanmadan uzun uğraşları ve çabaları sonucunda elde edilmiştir. Bugün dünyanın dört bir yanında farklı kıtalarda, farklı milletlerle barış ve sevgi içinde yaşayan ve yaşamasını bilen halkımı Gürcistan’a; yani Gürcistan sınırları içinde olan Ahıska bölgesine dönmeğe ve tarih boyunca Gürcü kardeşlerimizle aramızda nifak tohumlarını ekmelerine rağmen barış ve esenlik içinde yaşadığımız gibi yine aynı biçimde yurdumuza dönerek yaşamağa davet ediyorum.