Cinque Terre
Selanik'te Osmanlı İzleri Rahim Er
G

azi Evrenos Bey, Oğuzların "Bozok" kolundan bir akıncı beyidir. Uzun ömründe dört padişahın emrinde fetihler yapmış, Arnavutluk, Makedonya ve Yunanistan'ın alınmasında çok  büyük kahramanlıklar göstermiştir. 

Yenice-i Vardar şehrini kurma tarihi ise 1372'dir. Türbesi, dışı ve içiyle klasik türbelerimizden biriyken, yıkılmaya yüz tutunca Yunan kültür bakanlığı burayı küçük bir müze gibi bir şekle sokmuş. Eser, böylece yıkılmaktan kurtulmuşsa da hem asliyeti kaybolmuş ve hem de  kemikleri bir kenara nakledilerek üstü mermerle örtülmekle mahiyetinden uzaklaşmıştır.

Gazi Evrenos Camii de ayakta olan kıymetli eserlerimizden biridir. Uzun seneler çırçır atölyesi olarak kullanılmıştır. Bugün avlusu halen oto tamirhanesidir. Bir de Gazi Evrenos Bey, torunlarından Şerif Ahmed Beyin yaptırdığı saat kulesi vardır. Vakfiye olduğu, duvar kitabesindeki Osmanlı Türkçesinden okunmaktadır.   

Eminzâde Hacı Ahmed Ağa Camiî ise Karaferye'nin en büyük camiîdir. Kitabesi yoksa da vakfiyesinden 18. asrın başlarında inşa edildiği anlaşılmaktadır. Bugün de mevcut olan minaresi ve kubbesiyle bildiğimiz orta dönem Osmanlı mimariînden bir şâheserdir. 

Metropolitlik desteğiyle tamir edilmiş, fakat içi kiliseye çevrilmiş, mihrab ve minber örtüyle kapatılmıştır. Camide namaz kılınmasına izin verilmemektedir. 

Kubbe içinde karşılıklı hatla yazılmış kelimei tevhidler -biri zedelenmiş olsa da- bugün de olanca güzelliğiyle okunmaktadır. Cami yakınındaki namazgâhın mihrab ve minberi bir Hıristiyanlık efsanesine hizmet adına yıkılmıştır. Yakındaki Müslüman Mezarlığı da bugün yoktur. Camiîn hemen yanında bulunan ve şimdilerde eski Türk okulu denen mekteb ise Selanik'te de görüldüğü gibi İttihadçılar dönemi eseridir. Şimdi de okul olarak kullanılmaktadır. Bu okulun Selanik’tekinin adı Yâdigâr-ı İttihad'tır. Camiîn sokağa bakan dış duvarındaki  oluklu çeşme hâlâ gürül gürül akıyor.  

Bir günlük bir ziyarete çok yer sıkıştırılmıştı. Bu yüzden hızlı bir tur oldu. Mesela Alatini Köşkünü gezecektik. Abdülhamid Han, 3 yıl hapis yaşayacağı bu köşkün avlusundan girip merdiven basamağına ilk adımını attığında akşam ezanı okunmaya başlamış, bunun üzerine durup "aziz Allah!" demişti. 

O ânı yaşamayı çok istemiştim. Gittiğimiz yerlerde âlimlerin, velilerin, sultanların, kumandanların ruhaniyeti sanki elle tutulmaktaydı. Gazi Evrenos Bey'in türbe defterine yazdıklarımla bu zâta hitab ederken geçmişlerimizin cümlesine seslendik. İşte oradan bir cümle: "Sizlere minnettarız, daima kalbimizde ve dualarımızdasınız."

Ziyaretlerimizden sonra 21 Temmuz akşamı MET otelde iftar için buluştuk. Selanik belediye başkanı, Yunanlı din adamı ve misafirler de vardı. İmam Efendi orada başında sarıklı fesi ve üstünde cübbesi olduğu halde ezan okudu, yemekten sonra sofra duası yaptı. 

Hamdi Topçu'dan sonra, başkan Yannis Butaris konuştu. Bağımsız seçilmiş, liberal ve zeki bir siyasetçi. O'nun gayretleriyle THY Selanik'e haftada 14 sefere başlamış. Başkan, gerçekçi. Türk-Yunan dostluğunun yeşermesiyle bundan en evvel Yunanlıların kazanacağının farkında. O akşam iki sözü dikkatimizi çok çekti. "Biz Avrupalılarla ortak, Türklerle kardeşiz" dedi  ve ilave etti: "Selanik ve İzmir, İstanbul’un ikiz kızlarıdır."

Şunu hiç unutmamalı ki Suriye ve daha niceleri gibi Yunanistan’la da hudutlarımız sun'i. Yunanistan bugün zorda, maaşlar yarıya inmiş, insanlar köylerine dönmekte, manzara durgun.  

İş adamlarımız, izimizin ve özümüzün olduğu yerlere gitmeli.

Başlık Yazar
Üsküp Diyarbakır Hattı Rahim Er
Üsküp Diyarbakır Hattı Rahim Er
Dimetoka'dan Yanya'ya Taha Kılınç
Fatih'in Mirası: Bosna Hersek Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
Türk Akıncıları Avrupa İçlerinde Yılmaz Öztuna
Eski Vatan İbrahima Tenekeci
Arnavut sadrazamlarımız Arnavut vatandaşlarımız Yavuz Bülent Bâkiler
Bosna’ya Peyzaj Seyretmek, Fotoğraf Çektirmek İçin Gidilmez Ahmet Doğan İlbey
Balkanlar Kuşatma Altında Prof. Dr. Ebubekir Sofuoğlu
Taştan Dantel:"Poçitel" İrfan Özfatura
Balkan Harbi'nde Isimsiz Bir Kahraman: Kırcaalili Murat Ağa Fuat Balkan
Geçen Asrın Sonunda Bosna’da Neler Oldu? Prof. Dr. M. Şerefettin Canda
Plevne Kahramanı Gazi Osman Paşa'nın Esareti Mahmud Talat Bey
Unuttuğumuz Osmanlı Diyarı: Karadağ İrfan Özfatura
Çıkayım Gideyim Urumeli’ne Prof. Dr. Haluk Dursun
Balkanlardan 1879-1890 Göçleri Nedim İpek
Rumelili Dostlarımızı Tanıyalım Ayhan Demir
Rumeli’de Rus Mezalimi ve “Harmanlı Katliamı” Nedim İpek
Yahya Kemal’in Kaleminden “Tarihçe-i Vak’a-i Zağra” Yahya Kemal Beyatlı
Elveda Balkanlar İsmail Bilgin
Bir Tabiat Ve Tarih Harikası: Mostar Zekeriya Yılmaz
Unuttuğumuz Mora Türkleri Doç. Dr. Ali Fuat Örenç
Yücel Şehitleri Unutulmamalı Ayhan Demir
Kosova’da Türk Kültürü Prof.Dr. Ahmet Haluk Dursun
Türk Çınarının Balkanlar’daki Yaprağı: Pomaklar Hakkı Dinç
Ş
u zümrüt ormanların örttüğü, berrak derelerin serinlettiği toprak parçasında kendine göre bir hayat tarzı kuran, bir kültür oluşturan bu insanlar, kimdi?Osmanlı’dan bir – bir buçuk asır önce buralara gelip yerleşmiş olan bu insanların geçmişine bir göz atalım:

Tarihçilere göre bunlar, Kıpçak (Kuman) Türkleridir. Kıpçak adı Oğuz Destanı’nda geçen “kapçak” tan gelmektedir. “Kapçak” “ağaç kabuğu” anlamındadır. Kıpçaklar, Batı Göktürklerin bir koludur. Asıl yurtları Orta Asya’daki Balkaş ile İrtiş arasındaki bölgeydi. Siyasi ve iktisadi sebeplerle batıya geç ettiler. Karadeniz’in kuzeyinde, geniş bir bölgeye hakim oldular. 1098 – 1241 yılları arasında hüküm süren Kıpçak Hanlığı’nı kurdular.

Sert mizaçlı, ciddi insanlardı. Ruslarla savaşarak Tuna ağzına kadar yayıldılar. Rusların Karadeniz kısına inmelerine mani oldular, soğuk Sibirya topraklarına adeta hapsettiler.Lehistan’a girdiler. Rus, Bizans ve Gürcistan topraklarına akınlar yaparlardı. Büyük Selçuklu ve Harzemşahlar ile münasebet kurmuşlardı.
 Kıpçak çocukları on üçüncü yüzyılda Mısır’a getirilip askeri kışlalarda yetiştirilerek Eyyübi ordusunda vazife aldılar. Ordu kumandanlığına kadar yükselenler oldu.Kıpçakların hakimiyetine, doğudan gelen Moğollar 1241 yılında son verdi.Karadeniz kıyıları, Macaristan ve Romanya’da yaşayan Kıpçakların dili Türkçe’dir. Kıpçak Türkçesi (Lehçesi) ile konuşurlardı. Kıpçakça çok yaygın bir dildi. Romen devletinin kurucusunun adı olan “Basar-aba” Kıpçakça’dan kalmadır.

İtalyan ve Alman misyonerlerin hazırladığı Codeş Cumanicus, Kıpçakça sözlük ve dilbilgisi kitabıdır. İçinde ilahiler de vardır. Kıpçak Türkçesinin çok kıymetli bir eseridir. Bu sözlük Venedik’te Saint Marcus Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.Kıpçak, on birinci yüzyılda Müslüman olmuşlardı. Müslüman olmadan önce eski Türk inanışı olan Şamanizm’e inanıyorlardı. Şamanist idiler.

Kıpçaklar, aslında büyük bir Türk koludur. Tatarların bir kısmı, Kazaklar, Nogayar, Kırgızlar ve Özbekler, Kıpçak halkları olarak kabul edilmektedir. Özbekistan’ın doğusunda yer alan Fergana Vadisi’nde yaşayanlar, halen kendilerine “renkli, sarışın” anlamında “Kuman” demişlerdir.

Moğal baskısı ile hakimiyetini ve eski gücünü kaybeden Kumanlardan bir kol, Balkanlar’a, Rodop Dağları’nın güneyine gelip, orasını vatan edindi.Bizim konu ettiğimiz Drama civarındaki Leştan ve etrafındaki köylülerin Osmanlı’dan önceki hayat hikayesi kısaca böyledir. 

Orhan Bey zamanında Rumeli’ye ayak basan Osmanlı Devlet’inin, artık asırlar sürecek olan batı maratonu başlamış oldu. Aslında bütün Türk tarihinin özeti iki kelime ile ifade edilebilir:

I. Murat Han, Gazi Evrenos bey’i Gümülcine ve ona bağlı yerlerin zaptı için görevlendirdi. Gazi Evrenos Bey, buyruğu yerine getirdi. 1362 yılında Gümülcine ve Vardar’ı zaptetti. 

Osmanlı askeri, Balkanlar’da yayıldıkça eskiden beri orada yaşayan Türklerle (Kumanlarla) karşılaştılar. Bu buluşma, kurumuş toprak ile yağmurun kavuşup kaynaşması gibi teklifsiz, kendiliğinden ve bir o kadar da bereketli oldu. Oradaki Türkler, sanki yeniden can buldu. Bir sinerji oluştu.

Osmanlı ordusuna hiçbir yardımı esirgemeyen Müslüman Kuman Türkleri, daha sonraki yıllarda Türkiye’den buralara gelip iskân edilen Yörük Türklerine de çok yardımcı oldular.

Kumanlar, gerek Osmanlı askerine ve gerekse Yörüklere devamlı yardım ettikleri için Bulgarlar ve Sırplar bunlara “yardımcı” lakabını taktılar. Sırpça’da “pomaga” “yardımcı” demektir. “Pomaga” zamanla “Pomak” şeklinde söylendi.  Böylece, o bölgedeki Kuman Türklerinin adı “Pomak” oldu. 

Pomaklar, beş yüz elli yıldan çok süren Osmanlı döneminde, her hal ve durumda Osmanlı’ya sadıkane hizmet etmişlerdir. 
Rodos'da Namaz Prof. Dr.A. Halük Dursun Teknemiz tarihi limanından içeri girip demir atınca gözlerimle Rodos’un camilerini aradım, minarelerini bulmaya çalıştım. Ama hayret, Rodos’ta benim bildiğim çok cami olmasına  rağmen, şehrin siluetinde minare göze çarpmıyordu. Karaya çıkıp, öğle namazı vakti minaresiz bir caminin avlusuna girdim. Avluda turist  oldukları kıyafetlerinden belli olan insanlar dolaşıyor, resimler çekiyorlardı. Camiin açık  kapısı önünde bir adam oturmuş, gelenleri karşılıyordu. Ben de adama, yöneldim ve doğrudan,
-  ‘‘Selamün aleykum’’ dedim. Adam, hararetle selamımı aldı ve hemen arkasından  sordu:
- ‘‘Nerelisiniz?’’ İstanbul’dan geldiğimi duyar duymaz yüzündeki ifade yumuşadı ve kendini tanıttı: 
- ‘‘Ben de bu camiin imamıyım ve Gümülcineliyim.’’ Camiin ibadete açık ve cemaatin olup olmadığını, ezan okunup okunmadığını sordum. 
- ‘‘Cami, turistlerin ziyaretine  serbest, müezzin de ben de burada bekliyorum. Namaz kılacak cemaat bulursak, kılıyoruz.’’  dedi. 
Öğle namazı vaktinin geldiğini, büğün ne olacağını sorduğumda aslında sadece cuma namazlarını cemaatle kıldıklarını; ama bazen Türkiye’den ve Müslüman ülkelerden ziyarete  gelen türistlerin isteği olursa cemaatle vakit namazı da kılabileceklerini söyledi. Biz  konuşurken yeni abdest almış olduğu anlaşılan çok yaşlı bir kişi de yanımıza yaklaştı. O da  müezzin efendiymiş. Evet, artık imam, müezzin ve ben üç kişi olmuştuk. İstersek bir küçük  cemaat yapabilirdik. Bu teklifimi onlara aktardım. 
Müezzin efendi, 
- ‘‘Şimdi bir Arap geldi  abdest alıyor, belki o da kılmak ister.’’ dedi. O Arap kardeşimizi de bekledik. Sonra ben  müezzin efendiye çekinerek, 
- ‘‘Eğer mahzuru yoksa ezanı dışarıda yüksek sesle okuyup okuyamayacağını’’ sordum. Yüzüme bakıp, 
- ‘‘Müezzinin vazifesi ezan okumak, hazır cemaat  de bulduktan sonra okumaz mıyım?’’ dedi. Sonra da yaşından beklenmeyecek kadar gür bir  sesle ‘‘Ezan-ı Muhammedi’’yi Rodos semalarında yankılattı. 
Tüylerimiz diken diken olmuştu. Turistler şaşkınlıkla bizi izliyorlardı. Gümülcineli Türk bir  imam, Rodos’un yerlisi bir müezzin, İstanbul’dan gelme bir cemaat ve onlarla beraber bir  Arap. Hep birlikte namaza durduk. Arkamızdan flaşlar patlıyor, turistler geri planda bizi seyrediyordu. İmam efendi namazdan sonra uzunca bir süre Kur’an- ı Kerim okudu ve  sonunda Türkçe bir dua yaptı. Birbirimizi tebrik ederken, Arap kardeşimize,
- ‘‘Sen  nereliydin?’’ diye sorduk. 
- ‘‘Dimyatlıyım. Dimyat’ı bilir misiniz?’’ dedi. Aman Allah’ım,  Dimyat’ı bilmez miyiz?.. Hem de Rodos’ta, Dimyat’ı bilmez miyiz?..
Osmanlı, Rodos’a sefer yapacağı zaman donanmanın bir kısmı Mısır’ın Dimyat Limanı’ndan, diğer kısmı da İstanbul’dan sefere çıkardı. Aman ya Rabb’im şu işe bak! Aradan yüzlerce yıl geçmiş, şimdi Rodos Camii’nde iki Müslüman cemaat olmuş. Biri Dimyatlı biri de İstanbullu...
Ben ki, Kızıldeniz’den Adriyatik’e kadar Osmanlı coğrafyasını dolaşmış ecdad yadigarı nice  mabedde namaz kılmışım. Hatta sadece camide değil, Tuna kıyısında, Estergon Kal’asının  burcunda bile namaza durmuşum. Fakat şu Rodos’taki namaz var ya, Rodos’taki cemaatin  havası var ya bir tarihçi olarak bana neler yaşattı; beni nerelerden nerelere götürdü...
Balkan Harbinde Bulgarların Türkleri Hıristiyanlaştırma Politikası Prof. Dr. Justin McCarthy Balkan savaşları boyunca Bulgarlar, zapt ettikleri bölgelerin halklarını zorla Bulgar Ortodoks Kilisesine bağlamak politikası güttüler. Müslümanlar için din değiştirmek çok daha zordu. Bir Türk Müslümanı dinini değiştirmekle atalarını reddetmiş oluyor, âdetlerinin birçoğundan vazgeçiyor, eski diniyle birlikte etnik kimliğini ve ailesini de inkâr etmiş oluyordu. Vaftiz edilmek, inançlı bir Müslümanın nazarında, sonsuza dek lanetlenmek demekti.  Bu sebeple Müslümanların din değiştirmesi tamamen zora dayanıyordu. Yahudi ve Müslümanların 15. yüzyılda İspanya'da başlarından geçtiği gibi, Balkan Müslümanları da zorla din değiştirmek ihtimalinden kurtulmak için ellerinden geleni yaptılar. Elbette en çok başvurdukları çare kaçmaktı, fakat Bulgar birliklerinin gerisine düşmüş olanlar, dinini değiştirmekle ölüm arasında seçim yapmaya zorlanıyorlardı. Bulgarlar birçok Türk'ü dinini değiştirmeye zorladılar. Mesela Eski Kavala'nın bazı yörelerindeki zorla din değiştirtmek gayretleri, Türklerin kitle halinde Kavala şehrine göçmesine sebep oldu. Osmaniye'de ise sadece dinini değiştiren Türkler ölümden kurtuldular. Bulgarların dinini değiştirmeye özel gayret gösterdiği topluluk ise Rodop Dağlarında yaşayan Pomaklar oldu. Pomaklar yüzlerce yıl önce İslamiyet'i kabul etmiş, Slav dili konuşan Müslümanlardı. Fakat Bulgar komşularıyla ortak olan âdetlerinin çoğunu muhafaza etmişlerdi. Onları, Bulgar kimliğinden ayıran sadece İslamiyet olduğuna göre, din değişimine zorlanmak için adaydılar. Pomak halkını Hristiyanlığı kucaklamaya teşvik etmek için" Pomak köylerine silahlı asker ve komitacılar eşliğinde Bulgar Ortodoks papazları yollandı. İşte din değiştirtmek için kullanılan yöntemlerden birisi: Maléche yaylasındaki Pechtchévo'da özel bir komite kuruldu. Bu komitenin başkanlığına Bulgar kaymakam yardımcısı Chatoyev getirildi. Üyeleri arasında Bulgar okulların müdürü John İngilisov ve kaymakam yardımcısının kardeşi olan Papaz Chatoyev bulunuyordu. Bu komite, Maléche'nin bütün Müslümanlarına Hristiyanlığı kabul ettirmekle görevlendirildi. Eski mavzerler ve sopalarla silahlandırılan yerli halktan 400 köylü, bu komitenin emriyle, komşu köylerdeki Türklere saldırıp onları zorla Verovo'daki kiliseye tıktılar. Bu insanların hepsi, hapsedildikleri kilisede vaftiz edildiler. İşte bir başka örnek: Müslümanlar gruplara ayrıldılar. Bu grupların her birine, genellikle Bulgar tarihinde veya kilisesinde önem arz eden değişik isimler, vaftiz isimleri olarak tahsis edildi. Sonra bir piskopos yardımcısı {exarchist} bu grupların birinden diğerine dolaşarak, eşi emsali görülmemiş biçimde Hıristiyanlığın temel ilkelerini henüz öğrenmekte olan öğrencilerini birer birer önüne çekerek, bir eliyle alınlarına kutsal sudan serpip onları diğer eliyle ağızlarına soktuğu sosisi ısırmaya zorladı. Kutsal su vaftiz olunduğunu işaret ediyordu, sosis ise bu insanların Müslümanlığı inkâr ettiğini; çünkü Kur'an domuz eti yemeyi yasaklar. Din değiştirme töreni, ellerine tutuşturulan bir belgeyle son buluyordu. Fiyatı 1-3 Frank arasında değişen bu belge, İsa'nın vaftiz oluşunun resmi ile süslenmişti. Bugün Trakya'dan gelen bir arkadaşım bana, Makedonya'da gördüklerimin aynısının orada da yapıldığını söyledi ve yanında getirdiği iki adet vaftiz belgesini gösterdi. Arkadaşım bana, dini değiştirilen erkeklerin fes takmayı bırakmaya ve kadınların da sokakta yüzü açık olarak dolaşmaya zorlandığını da ilave etti.[1] Pomaklar ve Türklerin kendi dinlerine bağlılığı devam ettiğine göre, bu zoraki din değiştirmelerin uzun vadede başarılı olduğu söylenemez.
[1] Times gazetesinin Atina muhabirinin, 21 Ağustos tarihli mesajı (Carnegie, s.155 ve 156’da yayınlanmıştır). 
Osmanlılar Balkanlardan Çekilirken… Jerome ve Jean Tharaud Fransız gazeteci Jerome ve Jean Tharaud kardeşler, 1912 Balkan Savaşı sırasında, Aynaros Manastırlık Cumhuruyeti’nin başkenti Karyes’de idiler. Yunan ordusu bölgeye geliyor, Osmanlılar ise burayı terk ediyordu. Fransız gazeteciler burada yaşayan ortadoks Hristiyan ihtiyarları ve Osmanlı kaymakamından duyduklarını şöyle dile getiriyor:

“Bu akşam ihtiyarlar korosunu ateşli bir sabırsızlık sarmış. Yunan ordusu Selanik’e girdi! Donanma yakınlarda bir yerde! Yoksa gelirken Kunduriotis’in gemilerini mi gördüm? Yakında Aynaroz’a varacaklar mı? Esir dağ bugün mü yoksa yarın mı kurtarılacak? Birkaç gün içinde, birkaç saat içinde, beş yüz yıllık Türk egemenliği korkunç bir kabustan ibaret kalacak. ‘Beş asır!’ diye bağırıyor. Dini Meclis’in başkanı ve o esnada beni daha iyi ikna etmek için büyük değneğiyle yere vururken yüzü soluk pembe bir parıltıyla aydınlanıyor.

‘– Beş asırdır acı çekiyoruz! Bu kutsal toprağın, Juda ile beraber dünyanın en kutsal toprağının bir Osmanlı memurunun idaresi altında olmasının ayıbını taşıdığı beş asır! Bu Kutsal Dağ’ın Muhammed’e  haraç ödediği beş asır!.. Ama Bakire Meryem bizi korudu. İmtihan olma vaktimiz sona erdi. İslam’ın hakimiyeti bitti. Hristos Kazandı! Böyle olması gerekiyordu beyler! Ve onun gücüne bakın: Beş yüz yıl süren köleliği silmeye bir saat yetti!’

Bu düşünceyle ihtiyar keşişin yüzü bir tür vecd ile aydınlanıyor. Divanda oturan diğer yaşlılar, tasdik etmek için başlıklarını sallıyorlar ve gözlerinde parıldayan ümit ışığı bütün o yüzlere bir sarhoşluk ifadesi ve ağarmış sakallara hafif bir ahiret mutluluğu veriyor.

Hür olacaklar, bundan sonra daima azat edilmiş olacaklar! Peki ama kimden, Tanrım! Kutsal Dağ’daki varlığının bile hakaret addedildiği ve benim gidip konseyin çıkışında göreceğim meşhur Osmanlı yöneticisinden!

Ve ben, geçen gün Dulcigno kumsalında müezzinin okuduğu ezanı dinlediğim gibi burada bu kaymakamı ve daha sıradan ama onun da kendince bir asaleti olan şikayetini dinliyorum…”

Konuşmasının anlamı aşağı yukarı şöyle:

“Bakın bana. Yeteri kadar sefil miyim! Sultan’ın hâkimiyeti bu yörelerde sadece benim gibi zavallı sefiller tarafından temsil edildi! Etrafınıza bir göz atın; şu binlerce dindarı görün; manastırlarını ziyaret edin, onları bizzat kendiniz sorgulayın. Gerçekten şikayet edecekleri ne var ki? Onların kurallarına dokunduk mu, topraklarına el koyduk mu, haç çıkarmalarını yasakladık mı? Yüzyıllardır sürüp giden anayasalarında herhangi bir değişiklik yaptık mı?.. 

Batı’da hep söylenir. Türkler çok aşırı fanatiklerdir diye! İyi de hangi halk, sorarım size, hangi fatih burada yaşayan zavallı insanlara daha çok insanlık, hoşgörü ve dini müsamaha gösterdi? Bizim hukukumuz altında, Bizans imparatorlarının hukuku altındaki kadar hür, hatta daha da hür yaşadılar. Daha uzağa gitmeyelim, bizim egemenliğimiz altındayken, sizin Fransa’daki keşişlerinize, Avusturya’daki Katolik keşişlere ve şu çok Hristiyan İspanya’nın keşişlerine verdiğiniz sıkıntıdan yüz kez daha az sıkıntı çektiler… Haydi oradan mösyö! Onlar bizi arayacaklar. Yunan, Rus, Sırıp, Romen, Bulgar bütün bu keşişler birbirlerinden ölümüne nefret ediyorlar. Onları birleştiren yegane bağ, islam’a duydukları nefrettir. Biz buradan gittikten sora, birbirlerini yiyecekler. Ve bu bizim intikamımız ve haklılığımızın teyidi olacaktır, şayet buna ihtiyaç duysaydık…”

Kaymakam işte böyle söylüyor. Ve acaba haklı mı? Ama sözleri o kadar boşuna ki! O konuşuyor, ama donanma da yaklaşıyor. Mesele bu, inkar etmek mümkün değil. Ve günün birinde bugün olanın olması gerekmiyor muydu? Ne cevap vereceğimi bilemiyorum. Ona, İslam’ın bu evladına, artık kabullenmek zorundasınız demek bana mı düşüyor? O ise bunu benden daha iyi biliyor. Giderken, eliyle yerden bir avuç toz alarak kalbinin üstüne götürmek tarzındaki hoş selamını veriyor.

– Elveda mösyü, gezintinizin sonunda tekrar Karyes’ten geçerken beni artık göremeyeceksiniz.

Altında bütün bir alemin sona erişinin titreşimleri duyulan bu son derece sade sözler şüphesiz insanoğlunun bu en zarif veda hareketi, yüreğimin derinine işliyor. Ve birden bu zavallı memur, mağlub olmuş, güçsüz ve boyun eğilmiş asil Türkiye’nin bir hayali gibi görünüyor gözüme…

Ondan ayrılıyorum; O bu mavi odada daha kaç sigara içecek Yukarıda beş asırdır dalgalanan İslam’ın bayrağı daha kaç saniye akşam rüzgarında titreyecek?...
Rumeli'de İlk Türk Cumhuriyeti Ayhan Demir OBatı Trakya’nın yiğit evlatları, Karadağ, Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan’ın hep birlikte Osmanlı Devleti’ne kefen biçtikleri, 1878-1920 yılları arasında dört Türk Hükûmeti kurdular.  Bu hükûmetlerin ilki, Rodop Türkleri Hükûmeti idi. 1878’de Çirmen Kasabası’nda kurulan bu hükûmet, 20 Nisan 1886’ya kadar yaşayabildi.  İkinci hükûmet, Batı Trakya Geçici Hükûmeti’nin (Garbî Trakya Hükûmet-i Muvakkatesi) idi. 31 Ağustos 1913’te kurulan bu hükûmetin ömrü, sadece 55 gün oldu. Fakat çok önemli işlere imza attı. 15 Ekim 1919’da Fransız himayesinde kurulan Batı Trakya Hükûmeti ise 23 Mayıs 1920’ye kadar devam etmişti. Yunanlıların idareyi ele almasından sonra Hemetli Köyü’nde kurulan dördüncü hükûmet dekısa ömürlü oldu. Fakat bu hükûmette Harbiye Vekili olarak görev alan Yüzbaşı Fuat Balkan, Yunanlıların başına olmadık işler açmıştı. Fuat Balkan’ın başarılı işlerini bir başka yazıya bırakıp, Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’ne geri dönelim.   Osmanlı’nın Balkanlar’dan çekilmesi, diğer yerel Müslüman unsurlar gibi, Batı Trakya’daki ahaliyi de sahipsiz ve savunmasız bıraktı. Yunan ve Bulgar çeteleri, meydana gelen boşluğu yağma ve katliamlar eşliğinde, ‘fırsata’ dönüştürme gayretine girdiler. Bulgarlar, Birinci Balkan Harbi’nde, her ne kadar Çatalca önlerine kadar gelseler de, sonrasında işin şekli değişti. İkinci Balkan Harbi’nde, Balkan devletlerinin menfaat çatışmaları, Osmanlı birliklerine nefes aldırdı.  Edirne, Kırklareli ve Meriç Nehri’ne kadar olan topraklar, 23 Temmuz 1913’de geri alındı. Fakat Meriç’in batı yakasında kalan ve yüzde 85-90’ı Batı Trakya Türk’ü olan nüfusun durumu düşündürücüydü.  Yapılacak tek şey, bölgenin yönetimini yeniden ele almaktı.  Yeni hükûmetin temelleri, Koşukavak (16 Ağustos), Mestanlı (18 Ağustos) ve Kırcaali’nin (19 Ağustos) geri alınıp, yerel hükûmetler kurulmasıyla atıldı. Gümülcine de (31 Ağustos) geri alınınca, Batı Trakya Geçici Hükûmeti (Garbî Trakya Hükûmet-i Muvakkatesi) hayata geçirildi. Başkenti Gümülcine Başkenti Gümülcine olan Batı Trakya Türk Cumhuriyeti Cumhurbaşkanlığı’na Hoca Salih Efendi ve Genelkurmay Başkanlığı’na Piyade Kurmay Binbaşı Süleyman Askeri getirildi. Yönetimde, 9 kişi daha yer alıyordu. Fakat asıl yetkili, Süleyman Askeri’de idi.  25 Eylül 1913’de tam bağımsızlığını ilan eden Batı Trakya Bağımsız Hükûmeti (Garbî Trakya Hükûmet-i Müstakilesi), Güneybatı Kafkas (Kars) Cumhuriyeti’nden 5 yıl ve Türkiye Cumhuriyeti’nden 10 yıl önce olmak üzere, tarihteki ilk ‘Türk Cumhuriyeti’ unvanına da sahip oldu.  Gelişmeleri yakından takip eden Atina yönetimi, Osmanlı’nın Bulgaristan ile yakınlaşmasını engellemek adına, 2 Ekim 1913’de Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’ni tanıdı ve Dedeağaç’ı geri verdi.  Sofya yönetimi de, Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’ni hızla tanıyarak Yunanistan’a cevap verdi. Ayrıca Sırbistan, Karadağ, Avusturya-Macaristan, Arnavutluk ve İtalya da bu hükûmeti tanıdı. Fakat Osmanlı Devleti, Batı Trakya Türk Cumhuriyeti’ni tanımadı. Hükûmet, ilk iş olarak devletin sınırlarını belirledi: Doğuda Meriç, Batıda Makedonya, Kuzeyde Bulgaristan ve Güneyde Ege Denizi olmak üzere bütün Batı Trakya… Böylece, bugün Yunanistan ile Bulgaristan sınırlarında kalan, Kırcaali, Ortaköy, Mestanlı, Gümülcine, İskeçe, Dedeağaç, Koşukavak ve Mestanlı yeniden Türk toprağı oldu. Bütün resmi binalara, yeşil-beyaz-siyah zemin üzerine hilal ve üç yıldızlı bayrak çekilmişti. Süleyman Askeri’nin kaleme aldığı bir milli marş da vardı: “Şanlı şehitlerin sarılmış kurtuluş bayrağına / Bu ne ulvi şereftir gömülmek ecdad toprağına / Yurtta hürriyetin, istiklalin rüzgarı esiyor / Kahraman mücahitler şu pis esareti deviriyor.” Devletin, 6 bini Osmanlı neferi olmak üzere, 30 bin askeri vardı. İstanbul’dan, 3 bin tüfek ve 500 sandık mermi de getirilmişti.  Ekim ayında devlet bütçesi hazırlandı, gümrük kapıları kuruldu, pasaport uygulamasına geçildi. Bağımsızlık nişanesi olarak basılan Cumhuriyet pulları sonrasında, Yunan ve Bulgar posta pulları tedavülden kaldırıldı. Ne var ki, bütün bunlar devletin devamlılığını sağlayamadı. Osmanlı Devleti ile Bulgaristan arasında imzalanan İstanbul Anlaşması (29 Eylül 1913), ilk Türk Cumhuriyeti’nin idam fermanı oldu. Batı Trakya Türk Cumhuriyeti, Edirne’nin Osmanlı’da kalması karşılında, 25 Ekim’de feshedildi. Müslüman Türk kuvvetleri, gözleri yaşlı, geri çekildiler. Sonrası, hepimizin malumu...   Bütün bunları neden anlattık?..  “Atalarımızın destanları, bebek uyutmak için değil, adam uyandırmak içindir!” 
Balkanlar’da Sırp Zulmü Aziz Üstel Bize karşı uygulanan toplu katliamlar o kadar çoktur ki… Yıl 1804’tür. Başkaldıran Sırplar, Kara Yorgi diye birini reis seçer. Kara Yorgi’de Sırp Millet Meclisi (Skupçina) toplar. Meclis Kara Yorgi’ye, Sırp bağımsızlığını sağlayıncaya değin Osmanlıyla savaş yetkisi verir. Kara Yorgi, aslında bildiğiniz yol kesen, adam kaçırıp fidye isteyen, gözüne kestirdiği genç kızların ırzına geçen, Avusturya ordusunda da bir dönem askerlik yapmış bir eşkiyadır. Yeniçerilere karşı vur-kaç yöntemleri uygular, “Padişahın sadık bir kulu olduğunu” ilan ederek bir ara, yeniçeri dayılarından yaka silken Müslüman milletinin bile desteğini sağlar. Kara Yorgi ve tayfasının asıl marifeti Rus’un Eflak ve Boğdan’a girmesiyle başlar. Drimna’yı geçen Sırp eşkiya, Yadar, Rodiyavana derken Kuzey Bosna’daki Böğürtlen Kalesinde bulunan Müslümanların topunu hunharca öldürür,çoğunu kazığa oturtur. Bunların arasında kadınlar yaşlılar ve çocuklar da vardır. Bu sırada Karadağ ve Sırbistan’da yaşayan çok sayıda Müslüman Bosna’ya sığınır. İlk başlarda Kara Yorgi’yi dost sanan Müslümanlar, gaddarlığı görünce Bosna’da örgütlenip direnişe geçer. Travnik’te toplanarak Vali Mehmet Hüsrev Paşa’ya, Bosna’yı ve dinlerini sonuna kadar savunacakları konusunda yemin ederler. Bu yemine de bağlı kalırlar ama binlerce Müslüman öldürülmüş, binlercesi de topraklarından sökülüp göçe zorlanmıştır... Yunan mezalimine hiç girmiyorum sadece ünlü tarihçi W. Allison Phillips’in şu sözleri bile yeterlidir Yunan’ın Türk ve Müslümanlara uyguladığı katliamı anlatmak için: “Yunanistan’da Türk ve Müslümanları telef edilmesi savaş zamanının  olağan telefatı değildir. Müslüman Türklerin hepsi, kadınlarla çocuklar dahil, Yunan çetelerince dağa kaldırılıp öldürülüyordu. Sadece güzel genç kızlarla, parlak oğlanlar köleleştiriliyordu.” Onun için ikide bir kalkıp “Yahu biz de az çektirmedik onlara....Osmanlı dediğin habire zulmetmiş, talana soyunmuş... Başka ne yapmış ki!” cehaletini ve yobazlığını bir yana bırakın da Tahmiscizade Mehmed Macit’in “Girit Hatıraları” adlı kitabından şu satırı okuyun önce: “Türklere ait koyun sürülerinin yayıldığı yeşil otlakların arasında neşeyle akıp giden derelerin fısıltılarında, acımasız Girit palikaryalılarının öldürdüğü, diri diri yaktığı Türk kızlarının, beşikteki yavruların yürekleri dağlayan iniltileri bugün hala dağlarda, ormanlarda yankılanıyor...” Eğer bulursanız Şeyh Müşir Hüseyin Kaydavi’nin İslam’a Çekilen Kılıç (İstanbul Matbaası 1919)  adlı kitabını okuyun lütfen...
Balkanlar'da Osmanlının Çekilişinden Katoliklerin Büyük Endişesi Jerome ve Jean Tharaud 1912 Balkan Savaşı sırasında, Fransız gazeteci Jerome ve Jean Tharaud kardeşler, Osmanlının bölgeden çekilmesiyle hakimiyetin Ortodokslara geçeceğini, her yerde kuralları Ortodoksların koyacağını, bundan dolayı Türklerin gittiğine pişman olacaklarını, çünkü Sultan'ın hakimiyeti altındayken sahib oldukları hoşgörüyü artık bulamayacaklarını ifade ederek günlüklerine şöyle devam ediyorlar: Doğu dünyasının bütün Katolikleri, Türklerin bozgununa üzüntüyle şahit oluyor. Sicilyalı cahil bir papazın cesaretli ve içten duyguları aslında gelecek korkusunun işareti; Ortodoksluğa karşı duyulan nefreti, bu derin endişeyi dile getiriyordu. İşte, size İstanbul'dan, bir Hristiyan okulundaki görevli papazdan o sırada gelen ve daha geniş ifadesini bulan mektubu hiç değiştirmeden aktarıyorum: “…Sevgili ebeveynlerim, sizler beni çok Türksever buluyorsunuz. Nasıl olmam ki! Türklerin arasında yirmi üç yıldır yaşıyorum, bu milletin ruhunu, yüreğinin vasıflarını, büyük hoşgörüsünü, Tanrı'ya büyük inancını, otorite ye saygısını, yiğitliğini, vatanseverliğini anlamaya başlıyorum. Fransa'daki bütün gazeteler haçın hilale karşı duruşundan bahsediyor olabilirler, ama o haçın ne kadar Yunan olduğunu söylemeyi unutuyorlar. Ve gerçekten de yıllardır Türklerin, din adamlarımıza Fransa'nın esirgediği ekmeği verdiğini ziyadesiyle unutuyorlar. Satılmış ya da yanlış bilgilendirilmiş basının yalanlan bunu asla değiştiremeyecektir. Türkler askerce savaşıyorlar, Balkanlılar haydutça... Gazeteler Türk zulmünden bahsediyor olabilirler ama Ortodoks devletlerin zulümlerinin yanında, Türklerinkinin esamesi bile okunmaz. Selanik'ten ve Sakız Adası'ndan kardeşlerimizin yazdığı ve ebeveynlerinin okullarımızda okuyan, çocuklarına gönderdikleri mektuplar, Hristiyan olduklarını iddia eden bu küçük ülkelerin sözde medeniyetine örnek teşkil edecektir. Türkiye'de yerleşik çok sayıda din adamı, Cizvit, Lazarist, Kapüsen, Fransisken, gazetelerimizin Türk karşıtı kampanyasını beğenmiyorlar ve ileride bu bölgelerde dinimizin gelişimine engel teşkil edeceğini görüyorlar. Slavizmin girdiği yerde Katolikliğe savaş açılıyor. Bulgarlar Tanrısız bir halktır, Yunanlar hırsız, baştan çıkmış, ikiyüzlüdürler ve dini inançları yüzeyseldir. Sırplara gelince, bizim kültürümüzü kendi ülkelerinde yasaklıyorlar. Bütün Sırp ülkesinde, biri Belgrad’taki Avusturya hastanesinde olmak üzere sadece iki Katolik papaz var. Sofya'da, din kardeşlerimiz gettolarda yaşayan Yahudiler gibi özel bir mahallede yerleşmişler. Yunanistan'da her türlü tacize tabi tutuluyorlar. Katolik ve Ortodoks ayrı ayrı olayların kurulduğu Karadağ'da da tedirginlik yaşanıyor. İşte size Balkan ittifakının meşhur kurtarıcı hap! Bütün bu dinden sapmalar Kutsal Ruh'a karşı işlenmiş günahlardır. Onlar annelerinden süt emerken Katoliklerden ve özellikle Latinlerden nefreti de emmişler...” Kaynak: İşkodra’da Savaş
11 Temmuz.. İnsanlık Tarihinde Kara Bir Leke... Mehmet Koçak Kimileri aç ve susuz bırakılarak, kimileri öldürülüp Peruçats Gölü’ne ya da Drina Köprüsü’nden nehre atılarak, kimileri kendi evlerine hapsedilip topluca yakılarak, kimileri tecavüz edildikten sonra kurşunlanarak, kimileri...
Kısacası akla hayale gelmeyecek kadar vahşi işkencelerle katledildiler.
İşte her 11 Temmuz’da değil, 11 Temmuz’u hatırladığım her zaman burnum sızlar, gözlerim yaşarır, acılarım depreşir, duygularım kin ve nefrete dönüşür.  İçime sığmaz olurum, dua ederim, lanet okurum.
Bu kinim ve nefretim; bu insanlık faciasını gerçekleştiren sadist ruhlu Sırp canilere olduğu kadar, buna zemin hazırlayan ve müsaade eden Birleşmiş Milletler-GK, NATO, AB gibi kuruluşlar ile ABD öncülüğündeki Batı emperyalizminin uygulayıcılarınadır.
Çünkü:
8372 Müslüman Boşnak’ın sistematik bir şekilde katledildiği Srebrenica, 16 Nisan 1993’te Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararıyla “güvenli bölge” ilan edilmişti. Bu kararlarına sahip çıkmadılar ve “küresel sistem”in Balkan politik çıkarları uğruna o kanlı cehenneme bilerek müsaade ettiler.
Kadın, yaşlı, hasta, çocuk, bebek demeden soykırım gizli değil, tüm dünyanın gözleri önünde gerçekleşti.
Her ne kadar egemen güçlerin güdümündeki “Lahey Savaş Suçluları Mahkemesi” bir tiyatro olsa da, İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana, Avrupa’da gerçekleşmiş en büyük toplu insan kıyımı olan Srebrenica vahşetinin “SOYKIRIM” olarak kabul edilip hukuksal olarak tescil edilmiş olması bakımından önemlidir.
Fakat bütün bunlar içimizdeki acıyı dindirmeye yetmedi, yetmez...
Çünkü; yüreklerimizin parçalanmasını önleyemedi, kalplerimizdeki burukluğu gideremedi, zihnimizdeki fotoğrafı silemedi, zulmün dehşetini unutturamadı.
Bugün 20. yılında Srebrenitsa Soykırımında şehit düşenleri rahmetle, minnetle yâd ederken, bu vahşetin canilerini ve bu canilerin önünü açanları, onlara destek verenleri binlerce kere lanetliyorum.
Ey Srebrenitsa! Sen içimizdeki dinmeyen acının adısın. Seni unutmadık, unutmayız ve asla da unutmayacağız.
Rusya’nın vetosu ve Batılıların timsah göz yaşları..
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nde (BMGK) bir kınama metni oylandı. Oylama sonucunda 15 Güvenlik Konseyi üyesinden 10’u Srebrenitsa katiamını soykırım olarak tanımlayan ve kınayan metni onayladı. Çin, Venezuela, Angola, Nijerya çekimser oy kullandı. Konseyin daimi üyesi Rusya ise metni veto etti.
Elbette Rusya vetosunu kınıyorum ama bu metni hazırlayıp sunan Batılı ülkelerini de aynı derecede kınıyorum. Çünkü asıl onlar bu vahşetin baş sorumlularıdır. Şimdi ise her zaman yaptıkları oyunu tekrarlayarak çirkin yüzlerini gizlemek için timsah gözyaşları döküyorlar.
Kınamak yetmez. “Küresel güçler” yaptıkları ihaneti kabul edip önce özür dilemeli sonra ailelerine tazminatlar ödenmeli ve daha sonra Bosna Hersek’teki kirli ve çıkarcı politikaları ile Müslümanları asimile etme girişimlerine son vermelidirler.
“Srebrenica Soykırımı” konusunda siyasilerimizin ortak tavrını kutluyorum.Başbakan Sayın Davutoğlu’nun 20 anma merasimine katılmak üzere Türkiye adına katılıyor olması takdire şayan bir olaydır. 
Başkanı İsmet Yılmaz’ın  yönettiği  TBMM’de mecliste 4 siyasi parti temsilcileri  söz alarak  Srebrenitsa Soykırımı’nı kınadı. Bu gün yapılacak anma törenine yine tüm partilerin katılma kararı almış olması çok anlamlıdır.
Böylece HDP ilk defa bir ortak tavra katılmış oldu. Dileriz bu olumlu tavrını sürdürerek terör örgütü ile de alınacak kararlara benzer yaklaşımın içinde olur.
Srebrenitsa’yı düşünürken bugüne bakıyorum...
“İnsanlık Tarihinde Kara Bir Leke Srebrenica Soykırımı” adlı kitabın o günleri düşünen yazarı olarak bu günlerde yaşananlara bakıyorum. Görüyorum ki; insanlığın unutulduğu bu tip facialardan ders çıkarılmadığı gibi gafletten kurtuluşa, uykudan uyanışa doğru bir yönelme de yoktur. En büyük dersi alması gereken İslam dünyası, beklenen uyanışı ve dirilişi gerçekleştiremediği gibi, etrafını kuşatan ihanet çemberini kıramamıştır. Maalesef kendi içinde Srebrenica’yı yaşayarak ibretlik durumlara düşmüştür.
Çünkü sığındığı kavramlarla kurtuluşa ereceğine inandığı gibi o beynelmilel kuruluşlara hâlâ güvenmeye devam ederken, gerçekte ise intihar ettiğinin farkında bile değiliz.
Bunca vahşet, bunca katliam, bunca zulüm, nasıl anlatılabilir bilemiyorum? Hâlâ Srebrenica ve Hocalı soykırımlarını anlayamamışız. Öyle acınası bir haldeyiz ki; Doğu Türkistan’da, Filistin’de, Keşmir’de, Suriye’de, Irak’ta tezgâhlanan emperyalist güçlerin oyununu göremiyoruz ya da görmek istemiyoruz.
Maalesef şer güçlerin entrikalarına oyuncak olduk, birbirimize düştük, yılgın, bitkin ve biçareyiz. Rabbim içinde bulunduğumuz şu mübarek günlerin hatırına bizi kurtuluşa erdirsin, ufkumuzu açsın, irademizi güçlendirsin, gafletten uyandırsın, aklımızı kullanmayı lütfetsin. Âmin...
Yunan Mezalimi: Çamerya Soykırımı Ayhan Demir Osmanlı Devleti’nin Balkanlar’dan çekilmek zorunda kalması, Boşnaklar ve Arnavutlar için de göç, sürgün, tecavüz, katliam ve soykırım dolu yılların başlangıcı oldu.  Srebrenitsa Soykırımı, bu acıların en büyük ve en bilineni olsa da, ne ilk, ne de tektir. Sırp ve Karadağlı Çetniklerin Plav, Gusinye, Şahoviçi ve Syeniçe’deki diğer katliamları da hâlâ hafızalardaki yerini koruyor. Bir de Yunan mezalimi, Çamerya Soykırımı var.  Birçok kişinin adını bile bilmediği Çamerya’da, binlerce Arnavut kardeşimiz, sürgün, tecavüz, soykırım ve asimilasyona maruz bırakıldı, bırakılıyor. Arnavutluk’un güneyi ve Yunanistan’ın kuzey batısını kapsayan Çamerya’daki hızlı nüfus değişimi bile, olan ve bitmeyeni izah için yeterli.  Çamerya nüfusu, 1908’deki Osmanlı sayımına göre, 73 bin kişiydi. Nüfusun yüzde 92’si Arnavut, geri kalanı Yunan, Ulah ve Çingene idi. Birinci ve İkinci Dünya Savaşları öncesinde bu oran yüzde 84’e geriledi. (Çamerya Soykırımı, Berna Türkdoğan Uysal, Sayfa 74) Yunanistan, nüfus dengesini değiştirmek ve Arnavutları asimile etmek adına, birçok girişimde bulundu. Arnavutların yoğun olduğu bölgelere Yunan, Ulah ve Çingeneleri yerleştirdi. Arnavutça yasaklandı ve yerleşim yerlerinin adları Yunanca’ya çevrildi. Mülklere el konuldu, camiler kapatıldı. Keyfi tutuklama, sürgün ve sınırdışı etmeler gerçekleştirildi.  Baskılardan bunalan yaklaşık 85 bin Çameryalı Arnavut, 1923’teki Türk-Yunan Mübadelesi’nde, Anadolu’ya göç etti. (Çamerya Soykırımı, Sayfa 69) Buna rağmen istediğini elde edemeyen Yunan polisi, 1941’de Çamerya Arnavutlarının lideri Davut Hoca’yı şehit etti.  İkinci Dünya Savaşı ve İtalyan işgali öncesinde, Arnavutlar da Yunan Ordusuna dahil edildi. Fakat cepheye değil, amele taburlarına gönderildiler. İtalyan işgali esnasında, 14 yaşın üzerindeki erkekler, Midilli, Sakız ve Korint Toplama Kamplarına götürüldüler.  Yunanistan, Ortodoks Arnavutları da rahat bırakmadı. Onları da “Yunan kültürünün alt mensupları” olarak tanımlayıp, asimile etmeye çalıştı. Yunan İç Savaşı’nda anti-komünist cepheyi oluşturan ve önce cumhuriyetçi, sonra kralcı çizgide yer alan Yunan Demokratik Milli Birliği-EDES ve başındaki General Napoleon Zervas, Arnavutlara yönelik soykırım uyguladı. Çamerya Arnavutları, 27 Haziran 1944’ten itibaren, büyük bir soykırıma maruz bırakıldılar. Sadece Paramiti’de, bir günde 600’den fazla insan katledildi. Mart 1945’e kadar Filat’ta bin 286, Gümenice bölgesinde 192, Margelliç ve Parga’da ise 626 kişi katledildi. Haziran 1944’ten Mart 1945’e kadar 68 köyde, 5 bin 800 ev ve cami yakılıp, yıkıldı. 214’ü kadın ve 96’sı çocuk olmak üzere, toplam 3 bin 242 sivil katledildi. 745 kadına tecavüz edildi, 76 kadın kaçırıldı ve üç yaşından küçük 32 bebek katledildi. (Balkanlar El Kitabı Cilt II, Murat Hatipoğlu, Sayfa 453)  20-26 Ocak 1995’deki, Lahey’de Temsil Edilmeyen Milletler ve Halklar Örgütü 4. Genel Kurulu’nda; “Çamerya halkına; vatanlarına dönme müsaadesi verilmesi ve vatandaşlık haklarının iade edilmesi, mülklerini geri alma hakkı verilmesi, uluslararası anlaşmalardan doğan haklarının tanınması, Yunanistan’ın; Çamerya sorununu kabul etmesi, haklar ve çözümler için ciddi adımlar atması” yönünde kararlar alındı. Yunanistan, üzerinden yıllar geçmesine rağmen, bu kararları ve Çamerya Soykırımı’nı kabule yanaşmıyor. Çamerya Arnavutlarının, yaklaşık 2,5 milyar dolar değerindeki mal varlığını da iade etmiyor. Yunan toplumundaki Arnavut düşmanlığı da, halen tazelediğini koruyor.  Bugün Yunanistan’da 400 bin Arnavut, zorlu şartlarda yaşam mücadelesi veriyor. Aslen Müslüman olan bu insanlar, baskı ve şantajla, Yunanca isimler almak ve kendilerini Ortodoks olarak tanıtmak mecburiyetinde bırakılıyorlar. BM Uluslararası Araştırma Komisyonu raporlarına göre, mal varlıklarına el konulan 35 bin Arnavut vatanına dönemezken, 150 bin Çameryalı Arnavut Arnavutluk’ta yaşıyor. ABD’de örgütlü Demokratik Çamerya Ligi, Yunanistan’da, 100 bin Çameryalı Arnavut bulunduğunu ifade ediyor. Tiran merkezli Çamerya Yurtsever-Siyasal Derneği de, Temmuz 1993 tarihli bildirisinde, 250-300 bin Arnavut’tan bahsediyor.  Arnavutluk Halk Meclisi, 30 Haziran 1994’de, 27 Haziran’ı “Çamerya Soykırımını Anma Günü” olarak kabul etti.  Arnavutluk’taki Çameryalılar, her 27 Haziran’da Yunanistan sınırına yürüyerek, bir gün ana vatanlarına dönüş umutlarını tazeliyorlar. Çamerya Arnavutları, intikam değil, adalet; kan değil, vatandaşlık hakkı; ırkçılık değil, ana vatanlarında özgürce yaşamak istiyorlar. Hal böyle iken bize düşen tek bir şey var: Kardeşlerimizin derdiyle dertlenmek!  Mesela, TBMM Çamerya Soykırımı’nı tanısa, TRT canlı yayınlar ile sınıra yürüyüşü ve soykırımı ekrana taşısa, ne güzel olur değil mi?
Çıkayım gideyim Urumeline Prof. Dr. Haluk Dursun ıkayım gideyim Urumeline” diye başladığımız bu kaçıncı sefer saymadım bilemem ki… Bu defa yolculuğumuz Osmanlı tarihindeki istikamet üzere oluyor. Aslında; orta kol adı verilen İstanbul’dan Edirne’ye, oradan Belgrad’a; Belgrad’dan Budin’e; Budin’den Viyana’ya uzanan çizgiyi, doğrudan takip etmiyoruz. Uçakla kolayca Üsküp’e iniverdik. Bizi oradan karşılayan Sırpça bilen dostlarımızla beraber bir otomobile binerek Kumanova yoluyla Makedonya’yı terkedip Sırbistan’a girdik. Üsküp-Belgrad arası 440 km, uzunca bir yol sayılır. Bizi ilk şaşırtan ama tatlı bir sürprizle karşılayan Preşova’nın o ince zarif minareli Müslüman köyleri oldu. Sırbistan’da Kosova ve Sancak dışında Müslümanların bulunduğunu ve bir bölgede yoğunlaştığını görmek şaşırtıcıydı. Arkamıza Makedonya’yı, solumuza Kosova’yı alarak kuzeye doğru çıkmaya başladık. Bir tarafımızda Güney Morova nehri bizi takip etti. Viranje’yi geçtik Leskofça’ya (Leskovaç) ulaştık ve oradan Niş’e doğru devam ettik. Niş Osmanlı – Edirne – Sofya – Belgrad yolu üzerinde çok önemli bir konaktır. Bir Sırbistan şehri olduğu halde Sofya’ya daha yakındır (163 Km). Şehir merkezinde sadece Cuma günleri açık olan Hicri 1287 tarihli bir camii var. Kare planlı, tek minareli, beyaz badanalı, minaresi sarı renk olan bir cami. Öyle yol kenarında kalakalmış garip. Niş’in esas görülecek yeri kalesi. Nişova Nehri’nin yanı başına kurulan Niş Kalesi’ne girer girmez, sağdan bir Osmanlı yapısının sergi olarak kullanıldığı görüyoruz. Biraz ilerleyince de çok şirin, çok mütevazı, çok tenasüplü bir cami karşımıza çıkıyor; Kale Meydan Camii. Üç sütunlu son cemaat yeri, kırık minaresi ve içeride mihrabı duvarlarla örülü bir cami. O da sergi alanı olmuş. Ama yeşil çimenlerin sarı sonbahar yaprakları altında öyle güzel, öyle mahzun bir duruşu var ki. Onu gerimize boynu bükük bırakıp yine Morova Nehri’ni takip ederek, Pasarofça’yı, Semendre’yi (Pozarevac, Smederova) hiç görmeden geçiyoruz. Çünkü hedefe kitlenmişiz. Önümüzde Tuna “Dar’ül Cihad” olan Belgrad var. Evliya Çelebi “Alman kâfirin Belgrad’a inmek haddi değildir” demiş o zamanlar. Şimdi biz Belgrad’a vardık, bırakın sahip olmayı, dünya gözüyle bir gördük diye, sevinçli bir telaş içindeyiz. Hani son zamanlarla Avrupa’da, indirimli satışlarda kapı açılır açılmaz içeriye seller gibi akan insanlar var ya aynı öyle. Hemen kaleyi sorup, kale kapısından hem de adı İstanbul olan kapısından ve Saat kapıdan fırtına gibi geçip kale Meydanı’na ulaşıp, hiç olmazsa orada Şehit Ali Paşa’ya bir Fatiha okumak için bile durmayıp, kalenin bedenlerinden aşağıya sarkıyoruz. Çünkü, “gözümüzde daim hayali Tuna ve dahi Sava”. İki sevgili kollarını açmışlar, birbirine kavuşmuşlar ve vuslatı orada yaşamışlar. Aşağıda Tuna’nın en büyük kollarından Sava Nehri Tuna’ya katılıyor. Sessizce, ama heyecanlı bakışıyoruz. Sonra 1716 yılında Alman kâfirinin Belgrad’a inmek densüzlüğünü göstermeye başladığı günlerde Petervaradin’de şehid olan Mora fatihi Ali Paşa’nın türbesine yöneliyoruz. Paşa yine Tuna kışında Voyvadina’da şehid olmuş, getirilip “Dar’ül Cihad” olan, “Dar’ül Eman” olan Belgrad’a yatırılmış. Amma Belgrad da iki sene sonra bir kere daha düşürüldüğü için orada garip kalmış. Sultan II. Murad “Belgrad; Üngürüz (Macar) vilayetinin kapısıdır” diyip yola çıktığında (1441) fetih nasip olmamıştı. 1459’da fatih karadan ve dahi denizden geldiğinde yine Belgrad düşmedi. Fatih’in yaralandığı bu seferden sonra üçüncü büyük seferde Belgrad’ın fethi müyesser olur Muhteşem Süleyman’a. Hem Ramazan, hem Cuma, hem de Kadir Gecesi’nde. Tabii bu arada kanuni Sultan Süleyman’ın Zigetvar seferinde 1566’da şehid olduktan sonra ikinci cenaze namazının Belgrad’da kılındığı ve oğlu II. Selim’e de orada biat edildiğini hatırlatalım. Bir başka padişah Avcı Mehmed de tam 163 gün Belgrad’da oturup Viyana muhasarasının sonucunu ve fetih haberini beklemiştir. Amma ne çare. 1688’de Belgrad ilk defa düşer. 1690’da Köprülüzade Fazıl Mustafa Paşa geri alır. 1718’de bir daha düşer, 1739’da da İvaz Mehmed Paşa ve Hekimoğlu ali Paşa tekrar bir daha geri alırlar. Sırp milliyetçilerinin Belgrad’da hâkimiyetleri 1804 yılında Kara Yorgi ile başlar ve Tanzimat döneminden sonra Belgrad tamamiyle elimizden çıkar. Şair Ziya Paşa Belgrad’ı teslim ettiği için Âli Paşa’yı tenkit ederken: “Belgrad Kal’asın ihsan ile Sırbistan’a Devletin kıldı tamamiyetini istikmal” der. Yani Belgrad Osmanlı için mütemmim cüzdür. Ana parçayı tamamlayan, olmazsa olmaz bir bölüm. Bütün bu tarihi bilgileri gözden geçirmek, hatırlamak bir yana eğer günümüze dönersek, kale dışında Belgrad’ın bayraklı Camii yerli yerinde duruyor. Sıkışıp kalmış apartmanların arasında. Yerinde bir Kur’an kursu, dini eğitim yapan bir medrese yeni inşa edilmiş. Kadrolu 4 tane imamı var. Bir tanesi Türkçe biliyor. Yatsı namazında ancak bir futbol takımı kadar cemaat çıkıyor. Tam 11 kişiydi, hepsi genç. İmam efendi namazdan sonra Kur’an-ı Kerim’in mealini Sırpça anlattı. Çünkü cemaat Türkçe bilmiyor.
Saraybosna'dan Süleyman Doğan Saraybosna benim için hem hüzün hem de huzur şehridir. Bir taraftan Avrupalıların Müslüman Bosnalıları katlettikleri aklıma geldikçe hüzünlerinim. Diğer yandan Saraybosna’da başta Gazi Hüsrev Camii olmak üzere içinde huşu ile namaz kıldıkça huzur bulurum. İşte Saraybosna âdeta zıtlıkların şehridir.
1463 yılında Fatih Sultan Mehmet Han, bütün Bosna'yı fethetti. Türklerin Avrupa’da kurduğu en büyük şehir hâline gelen Saraybosna hâlâ bu özelliğini korur. 1878 yılına kadar Osmanlılara bağlı kalan şehir, daha sonra imzalanan Berlin Anlaşması’yla Avusturya-Macaristan yönetimine bırakılır. 1918’de Yugoslavya Krallığı’na, 1992’de de bir referandumla Yugoslavya’dan bağımsızlığını ilan eder.
Bosna Savaşı sırasında, 1992-1995 yılları arasında, dünya modern savaş tarihindeki en uzun kuşatmaya maruz kalmış ve çocuklar dahil on binlerce insan hayatından olmuş, çok daha fazlası da yaralanmış veya sakat kalmıştır. Kurşun izleriyle dolu binaları savaşın izlerini gösterir. Şehrin içindeki birçok parkta, bu şekilde beyaz mezar taşları göreceksiniz.
Şehirde birbirinden tamamen farklı üç mimari bölge var. Bir tarafı sosyalist dönemden izler taşır. Bazı yerlerde Türkiye’de bir kasabada, bazı yerlerde de bir an için kendinizi Balkanlar yerine Batı Avrupa’nın gelişmiş ülkelerinde hissedebilirsiniz. Kafanızı biraz kaldırıp şehri çevreleyen yemyeşil tepelere bakınca da, dik çatılı şirin evleriyle kendinizi Alpler’deki herhangi bir kasabada sanırsınız.
Saraybosna, birçok açıdan Türkiye'ye benzer. Türk kahvesi, börek, tarih, mimari, sosyal yapı gibi yönlerden Türkiye'ye yakınlığı belli olan bir şehirdir. Özellikle Başçarşı civarında, kendinizi Bursa veya Konya’da olduğunuzu sanırsınız. Şehrin nüfusu Boşnaklar (Bosnalı Müslümanlar), Sırplar (Ortodokslar) ve Hırvatlardan (Katolikler) oluşur. Kiliselerin önünden geçerken ezan sesi, camilerin önünden geçerken çan sesi duymak mümkündür. Zaten Saraybosna, bir zamanlar, Müslüman, Hıristiyan ve Yahudilerin birlikte uyum içinde yaşamasından dolayı, "Avrupa’nın Kudüs’ü" olarak görülürdür.
Arkadaşım Caner Taslaman, Ali Çaksu ve Metin Boşnak ile Osmanlı’dan kalan Başçarşı’yı gezerken bu şehrin manevi yönden ne kadar insana huzur verdiğini birlikte müşahede ettik. İnsanı sarıp sarmalıyor ve insanın tekrar gelmesi için bizden bir şehir olduğunu size fısıldıyor. Şehri yukarılardan seyretmekte bir başka güzellikte. Osmanlı’dan kalma birçok cami ve birbirinden güzel eserler var. Yerel lezzetlerin tadına bakabileceğiniz küçük, salaş lokantalar da var Başçarşı’da. Fatih Sultan Mehmet’e hediye olarak yapılan, Saraybosna’nın en eski camisi olan, Başçarşı’nın karşı tarafında, Miljacka Nehri’nin hemen kıyısında bulunan, Hünkar Camii, görülmeye değer enfes bir eser.
1914 yılında Avusturya Arşidükü Ferdinand’ın bir Sırp tarafından öldürüldüğü ve I. Dünya Savaşının başladığı yer Saraybosna’dır. Bu acı olay işte Saraybosna’da, Latin Köprüsü üzerinde gerçekleşmiş. Saraybosna’ya gelen Türkler öncelikle Başçarşı’yı görmeyi tercih etse de, Avrupalı turistler ilk olarak Osmanlı döneminden kalma Latin Köprüsü’nü görmeye gider.  
Osmanlı yapısı olan Saat Kulesi de şehrin sembollerinden. Başçarşı’da yer alan kule, Gazi Hüsrev Bey Vakfı tarafından 17. yy’da yaptırılmış. Farklı noktalardan görülen kuleyi, çarşıda kaybolmamak için işaret noktanız yapabilirsiniz. Hâsılı Saraybosna’yı yazmakla bitmez; gidip görmek lazım...
Karadağ'ın Kara Günleri Jérome ve Jean Tharaud F ransız savaş müşahidleri rome ve Jean Tharaud kardeşlerin kaleminden, 1912 Balkan savaşı sırasında eski bir Osmanlı şehri ve bu günkü Karadağ Devleti’nin başkenti olan Podgoriça’daki Türklerin hazin hallerini ibretle okuyacaksınız: …Podgoriça’da bulunan bir handa, ilk muharebeler sırasında esir edilen üç bin Türk’ün geleceğini öğrendim ve onları görmek istiyorum. Kırk yıl ya var ya yok, bu şehir Sultan’a aitti ve bugün de yarı yarıya Müslüman. Geçen hafta Kral Nikola, Dieçiç, Çipçanik ve Tuzi kalelerine, dünyanın her yerinde bir dakika süreyle isimleri yankılanan sonra tamamen unutulan bu gözden ırak, bu biçare Türk kalelerine saldırmak üzere ordusunun başında buradan hareket etti. Oraya vardığımda neredeyse gece olmuştu ama, geçen akşam Cattaro’da olduğu gibi bütün şehir ışıklandırılmıştı. Neşeli bir kalabalık, yağmurlarla yükselmiş olan Ribiniça Nehri’nin sahilinde ağaçlara asılmış kâğıt fenerlerin altında geziniyordu. Nehrin diğer sahilinde sadece birbirinden uzağa yerleştirilmiş birkaç gaz lambası, oranın da bozkır olmadığına tanıklık ediyordu. Orası gölgeye ve sessizliğe gömülmüş eski Türk mahallesiydi. Gecenin bu ilerlemiş saatinde, mağlupların gelişini sabırsızlıkla bekleyen, bu şenlik içindeki şehrin coşkusuyla o sessiz mahalle tam bir tezat teşkil ediyordu. İşte oradalar! Karanlık kırsalın dibinden üç gün süren muharebenin heyecanıyla geliyorlar. Uzun, kasvetli erat sıraları gezi yerine varıyor. Önde, elinde beyaz zemin üstünde kırmızı kartal resimli Karadağ bayrağıyla bir süvari ilerliyor. Arkasından koşumlarının üzerine eğilmiş, dizginleri serbest bırakmış, elleri eyerin topuzunda, altı Türk subayı geliyor. Sonra ağır hareketli bir kalabalık; kırmızı, sarı ve yeşil ışıklı fenerlerin üzerlerine tuhaf ışıklarını yansıttığı ve gecenin karanlığında siyahımsı görünen uzun sarımtırak üniformalı asker sürüsü. Hepsi silahsız, firar ederken götürülen, onlar için hazine değerinde olan adı bilinmeyen âlet ve edevatla yüklü. Her sınıftan, her ırktan, her ülkeden askerler var aralarında: sarı benizli, genellikle tüyü bitmemiş nizamîler; 30-40 yaşlarında redifler; Anadolu, Suriye Arap, hatta Sudan zencisi askerler çocuksu bir bakışla onları seyredenlere bakıyor, gülümsüyorlar; yanlarında taşıdıkları demir eşyaların takırtısından başka gürültü çıkarmadan sessizce yürüyorlar. Bu güruhun içinde, eşek üstünde giden ve kürk kaftanları altında kaybolan, rehine olarak alınmış civar kasaba eşrafı ve sakallı müezzinler var. Onları, çağların gerisinden geliyor sanılan uzun bir araba kuyruğu, şu çok yüksek, çok geniş ve devasa göbekli tekerlekleri olan, uzun boynuzlu öküzlerin çektiği, Balkanlardan İstanbul’a kadar her yerde görülen arabalar takip ediyor. Bunların üstüne bir kadın yığını oturmuş. Peçeleri çok kapalı olan bazıları insandan ziyade arabaların üstüne atılmış balyalara benziyor; ama aralarından biri ara sıra peçesini aralıyor ve meraklı gözlerini kocaman açarak ışıklandırmalara dikiyor. Heyecanlı, saygılı kalabalık hiçbir şey söylemeden önünden geçen bu uzun kafileyi seyrediyor. Basit görünüşlü kalabalık, yol boyunca karşılaştığım penceresiz, bacasız köy evlerinden daha hüzünlü, tuğladan yapılmış tek katlı modern ama sefil banliyö evlerinin bulunduğu dar sokaklara dağılıyor. Gezi yerinde kâğıt fener ışık saçmaya devam ediyor ya da sönerek hayata veda ediyor. Ve şimdi, birkaç kamp ateşi olmasa üç bin Türk askerinin orada yattığına ve ağaçların onların hapishanesi olduğuna inanmak mümkün değil. Türk mahallesi, nehrin diğer tarafında Avrupa tarzında inşa edilmiş olan Podgoriça kadar basit görünüşlü. Ama tarzı çekici! Orada, büyük mülk sahipleri ya da İşkodra paşasının eski teğmenlerinin eşraf evleriyle daha fakir halkınkiler karmakarışık. Ama gene Şark’ta olduğu gibi saraylar ve viraneler uyum içinde: aynı ağırbaşlılık, aynı kucaklayıcı, rüstik ve samimi hava ve aynı harabe, dar sokaklarında, sivri taşlarla döşeli çıkmazlarda, ne bir ışık, ne bir ses, ne de bir köpek havlaması var. Bu kapalı evlerde, hiçbir ışığın sızmadığı bütün bu duvarların ardında var olan, ama şüphesiz Ribiniça’nın öteki yakasına, çok renkli fenerlere kafeslerin arasından bakmakta olan birçok göz akıllarından neler geçiriyorlar? Çok yükseklerde, bulutların arasında hilal parıldıyor. Gururlu Sultan Murad’ın bayrağındaki hilalin yanına işlettiği söz geliyor aklıma: “Donec impleatur” (Dolunay olmasını beklerken). Bu rüyâ tamamen sona erdi. İslamîn hilali asla dolunay olmayacak…Ölü Şehir Burada her şey yıkıma doğru gidiyor. Bu toprak parçasının Türklerin elinden alınmasından itibaren, bahçelerdeki çökmüş evlerin sayısının da gösterdiği gibi, birçok Müslüman aile buraları terk etti. Geri kalanlar da neredeyse ölü gibi. Birkaç yıl sonra bu tepenin üstünde, Podgoriçalı duvarcıların, taşlarını almak için gelecekleri harabeden başka bir şey kalmayacak. Eski Müslüman hayatı her taraftaki şehirlerden işte böyle kaybolup gitti. Geçen gün Karadağlıların hücum ettikleri yamaçlara, bugün, taşların hareketsizliği ve çöken akşamın sükûneti hâkim. Daha bir haftadan az zaman önce birbirlerinin boğazlarına sarılmış, ölümde buluşmuş cesetlerle dolu olan çukurların yer aldığı bu huzur dolu tepeden gözlerimi ayıramıyorum. Orada 300 Türk katledildi; geri kalanlar kayaların arasından ve yarıklardan kaçtılar. Canlı renkli giysileriyle küçük bir çocuk grubu, taşların arasında galip tarafın tüfek ateşi altında, Türklerin Tuzi istikametinde kaçarken terk ettiği mühimmat ve silahları arıyor. Küçük çocuklardan biri birçok şey arasında neye benzediği belli olmayan bir şey getiriyor. Bana sunuyor. Tamamen kan ve çamura bulanmış bir Kur’an. Refakatçim olan Karadağlı bana “Bırakın o pisliği!” diyor. Gene de onu birkaç kuruşa satın alıyorum. Çocuk sefil kalıntıyı bana verince elimde yaralı bir hayvan, hâlâ sıcaklığını koruyan bir kuş, az önce ölümcül bir yara almış canlı bir düşünce tuttuğum duygusuna kapılıyorum… Arabalar sessizce çamurlu yolda ilerliyorlar. Sona ermekte olan günde uzun katır, koyun, araba ve kadın kervanı geri çekilen bir ordu kadar, bir bozgun kadar hüzün verici. Hiç ilginç bir yanı olmayan bu kasabada sonsuza dek benimle dolaşmaktan sıkılmış olacak ki refakatçi subayım nihayet bir an için benden ayrılıyor. Tarlalar ve bahçeler arasından, gecenin içinde pencereleri kasvetli biçimde ışık saçan yeni binaya koşuyorum. Orada, Dieçiç ve Tuzi’de yaralanmış yüz kadar Osmanlı askeri, beş ya da altı hemşire ve beni milletinin asil nezaketiyle karşılayan yaşlı bir binbaşıya rastlıyorum. Beni odadan odaya, salondan salona gezdiriyor, hatta aralarında on beş yaşında birçok bulunan, on yaralının ayakta veya çömelmiş hâlde durduğu küçük bir odaya götürüyor. Yüzlerinde çarpı işareti şeklinde pansuman var; vücutlarında başka hiçbir yara izi yok ama hepsinin burunları ve kulakları kesilmiş. Korkunç, ama geleneklere uygun! Karadağlı, askerî değerini daima savaştan dönerken getirdiği kesilmiş başlarla ölçmüştür. Her kesik Türk kafası için prensinden prim alır, tıpkı bizim köylümüzün idareye getirdiği her yılan ve kurt başı için ödül alması gibi ve bu onuru gözler önüne serilsin diye piskopos, savaşçının takkesine bir tüy takar. Altmış yıl kadar önce II. Pierre tüy âdetini kaldırdı; ama otuz küsur yıl önce 77 Harbi’nde, rütbeler, kesilip getirilmiş burun ve kulak adedine göre verilmişti. Bugün de, zengin bir tacın süsleri gibi Osmanlı kafataslarının dikildiği Çetine kulesinin etrafında aralıksız kargaların uçuştuğunu görüyorum. Günümüzde askerî yönetmelik kesindir: Düşmanı sakatlamayacaksın ve yaralı da olsa canlı da olsa kafasını kesmeyeceksin… Ama böyle geleneksel antrenmana nasıl hayır denebilir? Alışkanlıklar daima galebe çalar! Geçen gün Podgoriça’da Tuzi’nin alınmasını müteakip ellerinde iki sepet taşıyan iki jandarmanın geldi görüldü; bütün halk çevrelerinde toplandı. Sepetlerde elli kadar burun, birkaç düzine kadar da şekli az çok bozulmuş kulak vardı. Karadağ’da medeniyet işte böyle ilerliyor: Daha dün, şehir meydanında sepetlerin içinde halkın görmesi için bırakılmış olurdu bu uzuvlar. Mahzun Ezanlar…Şimdi kargaların, güneş batarken sahildeki burunlardan ayrılarak minarenin çevresinde çığlık çığlığa tur attıkları saattir. Buraya yüzlercesi geliyor. Akşam ezanı için minareye çıkan müezzin hepsini kovuyor. Zayıf sesi kumsalda kırılan dalgaların sesine ve dönerek uçuşan kargaların çığlıklarına karışıyor. Bu saatte, kırlaşmış sakalından çıkıyormuş gibi okunan bu zarif ezanın tabiatın gürültülerine karışması ne kadar duygulandırıcı! Sona eren günde mağrur ve mütevekkil İslam’ın serzenişini ne kadar da güzel anlatıyor! Diyor ki: “Ben istirahatim, rüyayım, derin düşünceyim, alçak gönüllülüğüm, bilgeliğim; ben geniş alanlarım, İran’ın gülleriyim, kumdaki bahçelerim, avlulardaki selvilerim. Ben ölümdeki hayatım. Beni yok etmek için ölüm makineleri icat edin! Dünyanın size ait küçük köşesinde yenildiysem de başka yerde çiçek açarım, kalabalık Çin’de, alev alev yanan Hindistan’da ve kara Afrika’da. Sizin dinleriniz ancak sislerin içinde serpilir. Benim yaşadığım yer güneşin var olduğu yerdir ve siz ne suyu, ne palmiyeleri, ne gül ağacının çiçeğini ne de servinin gölgesini yok edebilirsiniz...”Birden ses kesiliyor, ihtiyar kayboluyor, minareden iniyor ve sanki bütün bir Doğu onunla beraber ortadan kayboluyor. Denizin gürültüsü, ihtiyarın şikayetini ya da dinlerden, insanlardan sonra da yaşayacak başka bir ebedi şikayeti sonsuza dek uzatarak devam ediyor. Karga sürüsünün uçuşu sona eriyor ve şimdi devasa bir güvercinlik, büyük bir kuş yuvasına dönüşen minareye konuyor.Bu arada, mor cübbesi içinde çok gururlu, kar beyazı sarığının altındaki yüzü çok zarif olan müezzin camiden ayrılıyor! Ah! Bu Karadağ denilen yerde, bu güçlü adamlar ormanında, böylesine ince bir dal yetiştirmek için asırlar geçmesi gerekir!..  Kaynak: İşkodra'da Savaş - Jérome ve Jean Tharaud
Balkanlar'dan Kaçış İsmail Bilgin B alkanlar, bir dağ silsilesi, bir dağ yumağıdır. Omuz omuza vermiş her bir dağ, başka bir dağın dizine koyar dumanlı başını. Balkanlar’ın geçitleri zordur, aşılmaz. Dereleri coşkulu, kayaları sert ve keskindir. Korku bu dağlarda bütün heybetiyle gezer. Bir zirveden diğer bir zirveye atlayarak daima büyür. İnsanların yüreğine zehirli yılan misali çöreklenir ve artarak insanı esir alır. Korku, burada her ıssız taşın altına, dikenli çam yapraklarına, derin uçurumlara siner. Güneş nazlı bir şekilde Balkan Dağlarının göğsüne yaslanarak altın sarısı rengine bürünür. Gün, dağların ve nice korkunun üzerine buralarda hep telâşla doğar. Gece, Balkanlar’da daha karanlıktır. Zulme isyan edercesine başını kaldırmış zirvelerin üzerine bir perde misali iner. Dağların eteklerine yayılır, derelere çöker. Korku, karanlıkla daha da büyür. Çiçeklerin en yabanisi Balkanlar’da ayrı bir güzel açar. Er çiçeğin vahşi bir cezbesi, dağların sırtlarını kaplayan çimenlerin bir başka yeşili, gülün ayrı bir rengi ve kokusu, papatyaların ayrı bir sarısı ve beyazı vardır. Dağların bir kuşak boyunca çarpışıp yükselmesiyle oluşan o müthiş kırılganlık her yerde kendini kolayca belli eder. Bu kırılganlık insanlarda da gözle görülür. 1877 yılında, işte bu dağlarda başlayan kavga artık bir saldırıya dönüşmüş, Osmanlı’nın Plavne önlerinden çekilmesiyle artmış; 1912 yılına gelindiğinde bu dağlarda her Türk’ün endişesini mayalayarak büyümüş, o dağ silsilelerinde kin, bir kasırga olmuştur. Köknarların âdeta gizlediği küçük bir köyün bacalarından yükselen dumanlar, gamsız bir şekilde geceye karışırken, sert esen rüzgârın uğultusu camları sarsıyor, tahta kapıları gıcırdatıyordu. Uzakta havlayan köpekler, çöken bu kasvetli havayı dağıtmak istercesine gecenin sırrını ısırıyordu. Köylüler kapılarına sürgü üstüne sürgü vurmuş, kepenkleri sıkıca kapatmış, yüreklerindeki heyecan ve endişe her dem giderek büyümüştü. Yastık altındaki altıpatlarlar, piştovlar yağlanmıştı. Duvarlarda asılı tüfeklerin bakımı yapılmış, iğneleri gözden geçirilmiş, fişekleri doldurulmuş ve hepsi er an kullanıma hazır hale getirilmişti. Dışarıda bırakılan bazı eşyalar rüzgârla birlikte kâh taş avlulara, kâh ahşap evlerin duvarlarına çarpıyor, bu gürültüden dolayı köylülerin yürekleri ağızlarına geliyordu. Bir süre soluksuz kalarak, ne olup bittiğini anlamaya çalışan köylüler, neden sonra rüzgârın ve köpeklerin sesini duyunca yatışır gibi oluyorlardı. Ancak içlerinde yer eden endişe bir türlü yakalarını bırakmıyordu. Çakan şimşekler köyün girişindeki taş köprünün kemerlerini teşhir ediyordu. Türk köylüleri, Bulgar çetecilerini takip etmek üzere gönderilen Osmanlı askerlerinin geçişinden ne kadar güven duyuyorlarsa, Bulgar askerlerinin, bugünlerde sınıra doğru ilerleyip kendi köylerine varmalarından da o kadar korkuyorlardı. Onlar her şeye rağmen Osmanlı askerine güveniyorlardı. Son zamanlarda, Bulgaristan’a yakın Türk köylerine, Bulgar askerlerinin ve çetelerinin saldırısı başlamış, özellikle Türklere yapılan zulümler gittikçe artmış, iki devletin savaşa tutuştuğu yönünde haberler dört bir yana hızla yayılmıştı. Köylüler bu haberleri ilk önce önemsememiş, Bulgarların nasıl olsa yenileceğini düşündükleri için endişe etmemişlerdi. Zamanla çetelerin artan baskınları karşısında büyük bir korku duşmuşlar, çok sevdikleri ormana ne odun kesmeye ne de mantar toplamaya gidebilmişlerdi. Sınırdaki ve sınıra yakın köylüler evlerinden dışarı çıkamıyorlardı. Duyulan nal sesleri, atılan bir el silah, acı acı yankılanan bir çığlık tedirgin olmalarına yetip artıyordu. Artık bıçak sırtında yaşayan köylüler bir şey yapamamanın şaşkınlığı ve sıkıntısı içindeydiler. Köyün ileri gelenlerinden bazıları, yıllardır beraber yaşadıkları Bulgar komşularına mallarını ucuz, pahalı demeden satıyor ve köyü terk etmek için hazırlık yapıyorlardı. Türklerin tarlalarını ve evlerini çok ucuza alan Bulgarlar ise binbir şayia çıkararak Türkleri korkutuyor, mallarını daha da ucuza almanın hesabını yapıyorlardı. Halen Türk, Bulgar, Rum ve Ermeni halklarının birlikte yaşadığı köylerdeki papazlar ise Türk ahaliye gitmelerinin çok yanlış olacağını söylemelerine ve kalmaları için kendilerine güvence vermelerine karşın çok sayıda zulüm haberini işitenler kalıp kalmamak konusunda büyük kararsızlık yaşıyorlardı. Bir yangının rüzgârla yayılması gibi Bulgar çetelerinin yaptığı zulümler de sınırdaki köylere bir bir sıçramaya başlamıştı. Bu sıçrayış bazen o kadar hızlı oluyordu ki bir gecede beş on köyün yakıldığı, talan edildiği haberleri duyuluyordu. Köylerdeki Türk ahali Bulgaristan’ın kedi cürmüne aldırmadan Osmanlı Devleti’ne savaş açmasını hayretle karşılıyordu. Bugüne dek balkan içlerine doğru giden Osmanlı askerlerinden haber alınamamıştı. Üstelik Bulgarların; Yunanlar, Karadağlılar ve Sırplarla birleştiği yönündeki haberler her yerde dalga dalga yayılıyordu. Çetecilerin bıçakla ağaçlara astıkları bildirilerde “İstanbul’a kadar sizi kovalayacağız! İstanbul’u ele geçireceğiz!” şeklindeki tehditler okunuyordu. Köylüler ne yapacaklarını bilemiyor, bir süre daha beklemeyi düşünüyorlardı. Nasıl olsa Osmanlı askerlerinin zafer haberlerini yakında alacaklardı. Daha düne kadar, büyük bir devletin tebaası durumunda olan Bulgarlara koskoca Osmanlı yenilecek değildi ya! Daha düne kadar Yunanistan, Sırbistan, Karadağ birer Osmanlı eyaleti değil miydi? Ancak son yıllarda dağdan yuvarlanan kayalar misali bu eyaletler bir bir Osmanlı’dan kopmuş, Osmanlı’yı yenme hülyaları görür hale gelmişti. Bu olacak bir iş miydi? Beyhude bir heves, ham hayal ürünü işlerdi işte…
Makedonya'da Türk Varlığı Dr. Ali Dikici 1 9. asrın ikinci yarısında birçok Makedon şehrinde nüfus olarak çoğunluk Türklerden oluşmaktaydı. Ancak Balkan Savaşları ve Birinci Dünya Savaşı yıllarında Türklere yapılan baskılar sonucunda söz konusu yerlerde Türklerin nüfusu iyice azalarak bazı yerlerde azınlık durumuna düştüler. Birinci Dünya Savaşı’nın neticesinde kurulan Sırp-Hırvat-Sloven Krallığı'nın 1921 'de yaptığı nüfus sayımında Makedonya'da 150.000, Yugoslavya'da ise 430.000 Türkün yaşadığı tespit edilmiştir. 1918-1941 yılları arasında Türkler, Yugoslavya'dan özellikle Vardar Banlığı adı verilen Makedonya'dan Türkiye'ye göç ettiler. İkinci Dünya Savaşı yıllarında İtalyanlar tarafından işgal edilen Batı Makedonya, Arnavutluk'a devredildi. Arnavut idarecilerin buralarda yaşayan Türklere eğitim, kültür, ekonomik ve benzeri alanlarda uyguladıkları haksızlık ve baskıların neticesinde Türklerin bir kısmı Arnavutlaştırıldı. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki yıllarda Yugoslavya idarecileri Türklere dil, din, eğitim, kültür, sosyo-ekonomik ve siyasi baskılar yaptılar. Bu baskıların neticesinde onbinlerce Türk, Türkiye ye göç etti. Komünist bir Balkan federasyonu kurma hayaline kapılan Tito ve yandaşları, Arnavutluk'u yanlarına çekmek için Makedonya'nın Batı kesiminde yaşayan Türkleri Arnavutların ellerine teslim ettiler. Bu fırsattan yararlanan Arnavut idarecileri, 1941-1944 yılları arasında Türkleri tamamen eritme politikası gütmeye başladılar. Bütün bu baskı ve eritme haksızlıklara maruz kalan Türklerin bir kısmı 1948 nüfus sayımında kendini Arnavut göstermek mecburiyetinde kaldı. Bu nüfus sayımında Makedonya'da toplam 95.940 Türkün yaşadığı tespit edildi. Bu sayıma göre Türklerin çoğu Üsküp’te ve Makedonya’nın Doğu kesiminde yaşıyordu. Ancak bu tespit doğru değildi, çünkü Makedonya’nın batı kesimindeki birçok şehir, kasaba ve köylerin nüfusunun büyük bir çoğunluğu Türkler oluşturuyordu. Batı Makedonya Türklerinin azınlık durumuna düşürülmesine Makedonya hükümeti tepki göstermeyerek seyirci kaldı. Ancak, Yugoslavya’nın Mart 1948’de Sovyetler Birliği’yle arası açılınca devlet, Arnavutluk’a ve Makendonya Arnavutlarına karşı tavrını değiştirdi. Bu sırada Türkler biraz rahatladı. 1950-51 ders yılından itibaren birçok Batı Makedonya şehrinde Türk ilköğretim okulları açılmaya başlandı. Böylece o güne kadar çeşitli sebeplerden dolayı kendilerini Arnavut olarak gösteren Türkler yeniden kimliklerine sahip çıkmaya başladılar. 1951 nüfus sayımında, Makedonya’da 203.398 Türk’ün yaşadığı ve bu sayının Makedonya nüfusunun %15,6’lık önemli bir kısmını oluşturduğu görülmektedir. 1950’lerin başında Makedonya Türlüğü büyük bir tehlikeyi atlatmak üzereyken Türkiye Cumhuriyeti ve Yugoslavya arasında “Serbest Göç Anlaşması” imzalandı. Buradaki Türk varlığına büyük darbe indiren bu anlaşmanın imzalanmasıyla Makedonya Türklüğü çözüldü. 1952-1959/60 yılları arasında Makedonya’dan Türkiye’ye onbinlerce Türk göç etti. Birçok aile parçalandı, kalanlar ise perişan oldular. Balkan savaşları kadar feci sonuçlar doğuran bu göç yüzünden Makedonya Türkleri geleceklerine ait tüm umutlarını kaybederek, bir ölüm kalım savaşı vermeye başladı. 1961 nüfus sayımında Batı Makedonya’da yaşayan Türklerin sayısında bir artış kaydedildi. Ancak bu artış, Makedonya’nın bu kesiminde yaşayan bazı Arnavutların Türkiye’ye göç etmek için kendilerini Türk olarak göstermelerinden kaynaklanıyordu. Bu nüfus sayımı Makedonya’da 131.481 Türkün yaşadığını ve bunun Makedonya nüfusunun %9,4’ünü oluşturduğunu gösterdi. 1968 yılında Makedonya’da hızlanmaya başlayan Arnavut milliyetçiliğinden Türkler de nasibini aldı. Bu olaylardan sonra bazı Arnavut aydınları “Makedonya’da Türk yoktur. Türkçe konuşan veya Türkleşmiş Arnavutlar vardır” tezini öne sürmeye başladılar ve dil, eğitim, kültür, sosyo-ekonomik ve siyasî haksızlıklar yaparak Türkleri eritmeye çalıştılar. Bunun neticesinde Türk nüfusunun, 1971 nüfus sayımında 22.932 kişilik bir azalmayla 108.552’ye düştüğü görüldü. Bu göçler olmamış olsaydı, şu anda Makedonya’daki Türk nüfusunun sayısı 380.000-450.000 veya toplam sayının %19-%22’si olacağı tahmin edilmektedir. Makedon Komünist idarecileri söz konusu yıllarda bazen Türkleri, çoğu zamanda ise Arnavutları destekleyerek, bu iki Müslüman unsuru birbirine kırdırma siyaseti uyguladılar. Aslında Makedonların gözünde Arnavutlarla Türklerin çok fark yoktu. Tarih boyunca Arnavutlarla beraber “ortak düşmanları” Türklere karşı savaştıkları tezini öne sürerek, Arnavutları kendilerine bağlamaya çalıştılar. Ancak uygulanan politikalardan en büyük zararı gören sadece Türkler oldu. Nitekim 1981 nüfus sayımında Türklerin sayısı 86.591’e düştü. 1981-1990 yılları arasında son günlerini yaşayan Makedon totaliter rejimi Türklere ve Arnavutlara her zamandan daha çok baskı yaptı. Makedon idarecileri bu yıllarda Müslüman olan herkese kuşkuyla baktılar. Devlet dairelerinde, eğitimde ve bilim alanında Türk ve Arnavutlara birçok kısıtlamalar getirdiler. Başta Türkler olmak üzere Makedon olmayanların temel hak ve hürriyetlerini esirgeyerek onlara yabancı muamelesi yaptılar. Bu etnik unsurların sayılarını olduğundan çok daha az ve istedikleri kadar gösterdiler. Günümüzde Türklerin Durumu 2002 yılında gerçekleştirilen nüfus sayımına göre Makedonya’da 77.959 Türk yaşamaktadır. Ancak bu resmî rakamlara karşılık Türk topluluğu önderleri bu rakamın 150-200 bin dolayında olduğuna inanmaktadır. Üsküp, Manastır, Gostivar, Kalkandelen, Ohri, Resne gibi şehirlerde yoğun olarak yaşayan Türkler genellikle tarım, hayvancılık ve ticaretle uğraşmaktadırlar. Türklerin kurduğu birçok siyasi partinin yanı sıra Türkçe yayın yapan radyolar da mevcuttur. Makedonya’da Türkler arasında eğitim Türkçedir. Türklerin yoğun olarak yaşadığı bazı şehirlerde Türkçe eğitim verilen ilkokul ve liseler mevcuttur. Ancak Makedon Üniversitelerinde Türklere çok az bir kontenjan ayrılmıştır. Buralarda eğitim gören Türk öğrencilere zorluk çıkartılmakta, özellikle Türk toplumun geleceğini ilgilendiren ekonomi, tıp, mimarlık, siyaset gibi bölümlerde okuyan öğrenciler bir elin parmaklarıyla sayılacak kadar az bir yekün teşkil etmektedir. Binbir zorluğa rağmen, mezun olmayı başaran öğrenciler de iş bulma konusunda zorluklar yaşamaktadırlar. Makedonya’yı bugün Makedon ve Arnavut partilerinden oluşan bir koalisyon hükümeti idare etmektedir. Hükümete bağlı bakanlıklarda veya müesseselerde çalışan Türk bulmak neredeyse imkansızdır. Her alanda Türkleri dışlayan Makedon-Arnavut Hükümeti ülkede Türkler yokmuş gibi hareket etmektedir.  
Deliorman Hatıraları Ahmet Davutoğlu Deliorman, Bulgaristan'ın kuzeydoğu kesiminde Rusçuk ile Varna arasında bir bölgedir. Kuzeyinde Tuna nehri, batısında Razgırad, güneyinde Şumnu, Yenipazar ve Pravadi kasabalar'ı, doğusunda Dobruca havalisi bulunmaktadır. Toprağının mahsuldarlığı ile meşhurdur. Vaktiyle burada balta girmedik ormanlar varmış. Bölge ismini bunlardan almıştır. Hâlen yer yer semaya yükselen ormanları mevcuttur. Eskiden suyu yoktu. Halk günlük su ihtiyaçlarını köyce kazdıkları gölcüklerden görürlerdi ki, bu hâl görülmeye değerdi. Gölcüklerde bir taraftan kaz, ördek sürüleri yüzer, bir taraftan iri ufak bütün ev hayvanları sulanır; bir taraftan da içilecek su alınırdı. İmkânı olanlar bir iki saatlik mesafelere giderek arabalarla temiz çeşme veya dere suyu getirirlerdi. Bu hâl senelerce böyle devam etmiştir. Nihayet 1928 yılından itibaren Bulgar Kralı Boris'in gayretiyle bölgeye yetecek kadar içme suyu getirildi. Deliorman'ın ahalisi hemen hemen kâmilen Türk`tür. Bulgar ve diğer unsurlar pek azdır. Bizim küçüklüğümüzde birçok köylerde yalnız birer hane Bulgar dükkâncı bulunurdu. Çünkü Türkler dükkancılık yapmaz "Sen terazi tutma da kim tutarsa tutsun!" derlerdi. Türkler vaktiyle Anadolu'nun muhtelif yerlerinden hicret ettirilerek buralara yerleştirilmiş tır. Onun için birbirine komşu köylerin, hatta bir köyün mahallelerinin konuşmalarında ufak tefek telaffuz farkları hâlâ göze çarpar. Meşhur Pehlivanlar Deliorman Türkü sağlam yapılı, dinç, kuvvetli ve mert insandır. Merhum Koca Yusuf; Yörük Ali, Hergeleci, Filiz Nurullah ve Kızılcıklı Mahmud gibi nice meşhur pehlivanlar Deliorman'dan yetişmişlerdir. Bölgenin havasına diyecek yoksa da, susuzluğu dillere destan olmuştur. Buna rağmen büyük cihangir pehlivanların hep buradan yetişmesi zannımca bir tesadüf değil, vaktiyle kuvvetli ve seçkin adamların serhat bekçisi olarak buralara yerleştirilmiş olmasındandır. Deliorman Türkü dindardır. Namazını kılar, orucunu tutar. Yalan söylemez, dolandırıcılık bilmez, hele içki, kumar, fuhuş gibi yasaklardan son derece kaçınır. Küçüklüğümüzde içki içen bir kimse dinden dönmüş sayılırdı. Bir köyde oruç yiyen bir kimseden şüphe edilirse, artık onunla kimsenin bir münasebeti kalmazdı. Kıyamet Alameti 1920'den sonra yeni açılan Türk mekteplerine hükümet lisan muallimi Bulgarlar göndermeye başladı. Türkler kendi mekteplerinin bütün masraflarına katlandıkları gibi, bu muallimlerin ücretlerini vermeye de mecburdular. Hiç unutmam, komşu köye Bulgar muallimi gelmiş, bir kocakarı namaz kılıyormuş. Bunu işitince aniden kendinden geçmiş ve namazı bozarak yanındakilere olanca avazı ile seslenmiş: "Evlatlarım tövbe edin! Dünyanın sonu gelmiştir. Bu kıyamet alametidir!.." Biz yakın zamanlara kadar Hora oyununun Türklerden alındığını bilmezdik. Onu Bulgarlara mahsus zannediyorduk. Hattâ Türkiye'ye güreşlere gelen bir pehlivan dönüşünde bir düğünde arkadaşlarına bu oyunu oynatmış. Artık görenler, duyanlar pehlivanın ve arkadaşlarının altlarını, üstlerini bırakmadılar. Onların dinden döndüklerine hükmettiler. Deliorman Türkü terbiyelidir, misafirperverdir, çalışkandır. Köylerde hemen herkesin evinden birkaç adım uzakta misafir odaları bulunur. Bu odaların ekserisinde yaz kış ateş eksik olmaz. Misafir gelir diye dayalı döşeli temiz tutulur. Çok adamlar bilirim ki, yatsıyı cemaatle kılmadan akşam yemeği yemezler, misafir beklerlerdi. Zengince ağaların koyun ve keçi sürüleri bulunurdu. Bunlar büyük fıçılara peynir doldurur fakat kimseye bir kuruşluk mal satmazlardı. Köylünün istihsal ettiği katık ve yemiş kabilinden bir şeyi satmak görülmüş şey değildi. O büyük fıçılar gelene gidene, fakire fukaraya bile yetmiyordu. Köylünün satılık malı, hayvanlarıyla ekin arpa gibi mahsulat idi. Bütün komşular birbirleriyle iyi geçinirlerdi. Büyüklere hürmet, küçüklere şefkat kaidesine son derece riayet ederlerdi. Gece ve sabah namazlarında cemaati camiler almaz, cemaate gelemeyenlerin hâli sorulur; icap ederse hemen yardımına koşulurdu. Kış günleri kır işi kalmadığı için köylüler serbestçe istirahat eder, akşamları odalara toplanarak sohbette bulunurlardı. Bu sohbetleri yaşlılar ekseriyetle yatsı namazından sonra caminin veya mektebin odasında yaparlardı. Merhabalar... Küçüklüğümde ihtiyarların sohbetini pek severdim. Babamla camiye gider; oradan çıkınca hep beraber cemaat odasına giderdik. Camiden çıkan ihtiyarlar birer birer oraya gelir. Her biri mertebesine göre hürmetle karşılanarak münasip yerlere oturtulurdu. Artık her gelene ayrı "Merhabalar!" denirdi. Her birinin hatırı sorulurdu. Artık sohbet başlardı. Ekseriya biri konuşur hattâ konuşturulur, diğerleri dinlerdi. Büyüklerin huzurunda gençlerin konuşması ayıp sayılırdı. Sohbetin konusu malumdu. Evvela günlük olaylardan bahsedilir, sonra avcılığa, daha sonra askerliğe ve muharebelere geçilir; bazen de ibretli hikayeler anlatılırdı. Gençlerin sohbet yerleri ayrı idi. Onlar malum bazı odalarda toplanır masallar söyler; şarkı ve türküler okur eğlenirlerdi. Bu maksatla köylerin delikanlılarının sık geldikleri ve bizimkilerin de onlara misafir gittikleri görülürdü. Deliorman Türkünün dünya zevki hemen hemen düğünlere münhasırdı. Gerek evlenme gerekse sünnet düğünlerine büyük ehemmiyet verilirdi. Düğünler Güz mevsimi geldi mi Deliormanlılar erkekli kadınlı kasabalara koşar, düğün pazarlığı görürlerdi. Nişanlı kızı veya oğlu bulunanlar, karşı tarafın büyük küçük bütün fertlerine bohçalar hazırlarlardı. Evlenmeler görücülük usulûyle yapılırdı. Ve bundan bugün iddia edildiği gibi hiçbir geçimsizlik, boşanma ve ayrılma meydana gelmemiştir. Nişanlılar düğünden önce katiyen birbirleriyle görüştürülmezdi. Komşu köye gelin gidecek bir kızın düğünü köyünde iki akşam, yani çarşamba ve perşembe geceleri yapılır. Perşembe günü gelin alınarak o gece güveği kapatırdı. Güveği kapamak gerdeğe girmektir. Düğün, güveğinin köyünde de iki akşam yapılırdı. Bu münasebetle çalgılar tutulur. Misafirlere ahenkler yapılırdı. Gece düğünlerini daha ziyade kadınlar yapardı. Düğünün ilk akşamına "kına gecesi" denir. Köyün kadınları, kızları büyük bir salona toplanır; türküler söyleyip oynarlar. Nihayet dağılma zamanı gelince genç kızlar, gelinin yanında kalarak hep beraber kına yakınırlar, yaşlılar evlerine giderler. İkinci gece hem gelinin hem güveğinin evlerinde takı yapılır. Takıdan maksat hediyelerin verilmesidir. Gelinin takısı başının üzerinde tutulan bir bohçaya konur. Güveğinin takısı daha mutantan olur. Yatsı zamanı çalgılar, sokaklarda dolaşarak ahaliyi takıya davet eder. Millet güveğinin evine toplanır. O zaman sırtlarına birer cübbe atılır. Artık babasından başlayarak bütün hısım ve akraba, konu komşu hediyelerini getirerek güveğinin önüne bırakırlar. Güveği ile sağdıcının ellerine de paralar koyarlar. Buradaki hediyelerin ekserisi kap kacaktır. Takının bittiği silah sesleriyle ilan edilir ve güveği ile sağdıcının sırtlarından cübbeler alınır. Kendileri de hızla oradan uzaklaşırlar. Bu arada güveğinin önüne bir bakır içine biraz su konur. Güveği bu bakın devirerek gider. Takıdan sonra o akşamki düğün bitmiştir. Ertesi gün perşembedir. Gelin alıcı günüdür. Gelinle güveği aynı köyden iseler gelin almanın fazla merasimi yoktur. Ayrı köyden iseler iş değişir. Gelinin bineceği araba çeşit tentelerle süslenerek üzeri kubbevari örtülür. Bu arabaya mümtaz hanımlar ve güveğinin yakınları biner. Artık kimisi kadınlara kimisi erkeklere mahsus olmak üzere birçok at arabası meydana çıkar ve tıklım tıklım dolar. Bazen 40-50 araba gelin alıcı kafilesi yola revan olur. Yürükler Yollarda çalgıcılar muhtelif havalar çalar. Gelinin köyüne birkaç kilometre yaklaşınca haberci mahiyetinde birkaç at yarışarak köye gider. Bunlara "yürük" derler. Hangisi birinci gelirse ona gelinin cihazından (çeyiz) bir gömlek; ikinciye peşkir, üçüncüye çevre (yemeni) vesaire verilir. Bu arada gelin alıcı kafilesi beklenmektedir. Yürükler dönüp gelince tekrar yola revan olurlar. Köye vardıklarında bütün arabalar köylüler tarafından taksim edilir. Zaten düğün gününden önce köylüler toplanıp kimin ne kadar misafir alacağı kararlaştırılır. Buna "kavil" derler. Bakarsınız bazı ağalar beş araba, bazıları üç araba misafir almış evlerine götürüyorlar. Bu misafirlere türlü yemekler ikram olunur. Yemekten sonra delikanlılar soyunarak güreş yaparlar. Nihayet çalgılar arasında gelin arabaya bindirilerek köye dönülür. Köyde yapılacak başka merasim yoktur. O akşam, yatsı namazından sonra güveği kapanır, yani gerdeğe girer. Deliorman Türkünün en büyük zevki, eğlencesi at koşuları ve güreşlerdir. Bunlar ekseriyetle sünnet düğünlerinde yapılır. Koşu atlarına "yürük" denir. Bu hayvanları birçok köylü, sırf zevk için besler ve davet olunca düğünlere giderek koşulara iştirak ederler. 
Osmanlı Valisi Avusturya Kralı'nı Nasıl Korkuttu? Şaban Er Sultan III. Ahmet zamanında Viyana’ya giden elçilik heyetinde bulunan Osmanlı alimlerinden Nahifî Süleyman Efendi bu seyahat esnasında Budin şehrinin Osmanlı valisi ile ilgili bir hadiseyi şöyle anlatmaktadır:    …Delî Seyyidî Pâşâ, Budim (Budin) Vâlîsi imiş. Gayet ile behâdır devletli ve gâzî imiş. Ammâ vaktinde Budim’den Beç’e (Viyana) bir bâzer-gân giderken Nemçe’nin toprağında mâlını gâret etmişler. Ol bâzer-gân gerü gelüp merhum Seyyidî Pâşâ’ya arz-ı hâl edüp ahvâli bildirdi. Ol dahî Beç Kralı’na bir Buyuruldı gönderdi. Ve yazmış ki “Buradan giden bâzer-ganın mâlını senin toprağında gâret etmişler. Buyuruldu’m  vusulünde bâzer-gânın mâlını buldurup tarafıma irsâl eyleyesin! Ve bulunmadığı hâlde, yanından tahsil edüp gönderesin! ‘Yok, yok’ dersen, tâc ü tahtın elinden gider!” Demiş. Buyruldı dahâ krala vusul buldukda, kral dahî “Be hâydi!” Dedi diyü cevâb etmiş. Seyyidî Pâşâ’ya bu haber gelince kırk dâne âdemi tebdil-i suret edüp Beç’e göndermiş. Ol kırk âdem Beç’e dâhil olup ve kal’anın içinde bir kiliseden bir keşiş çıkarup ve çalup Budim’e Seyyidî Paşâ’ya getürürler. Ammâ eğer kralın ve gayrının bu keşiş çalınduğundan haberleri olmadı. Gelelim Seyyidî Paşâ’ya: Ol keşişin boynunı urmak istedi. Recâ etdiler; buynunı urmadı, afv etdi. Tekrâr krala haber gönderdiler. “Kal’a içinde, fülân kiliseden fülân keşiş çaldırup getürdi. Boynunı urmak istedi. Recâ edüp afv etdirdik. Bilmiş olasın ki, tâc ü tahtın elinden gider. Hemân mâlı göndermeğe sa’y edesin!” Demiş. Kral dahî bu ahvâli işitdikde, kralın şapkası başına dar olup ol keşişi kilisede yoklatdı; Yok!.. Su’âl eder ki “Bu ahvâl ne şekl oldı ki bu keşiş zâyi’ oldı?!” Cevâb verürler ki “Kırk âdem geldi ve keşiş gâ’ib oldı.” Hemân aklı başına geldi. “Ol ki Beç’in içinden ve kiliseden keşişi çıkardı; Beç elimden gideceğini aklım kesdi.”  Hemân bâzer-gânın gâret olan mâlını kendü yanından gönderir. Bâzer-gân       : Tüccar
Gâret etmek   : Soymak, çalmak
Buyruldı         : Emir
Vusul              : Vasîl olmak, ulaşmak
Tebdil-i suret : Kıyafet değiştirme
Kaynak          : Nahîfî Sülaymân Efendi Külliyâtı- Şaban Er, Kutupyıldızı Yayınları.
Köklü Tarih, Sıcak İnsanlar, Muhteşem Coğrafya: Ohri İrfan Özfatura Bir şehri arabayla gezen kavanoz üzerinden reçel yalar. Çekeceksin çarıklarını, vuracaksın kamerayı omzuna. Sokak sokak dolanacak, deklanşöre basacaksın yüzlerce defa. Kaleleri, camileri türbeleri atlamayacaksın elbet, bir sürü de detay toplayacaksın ayrıca. Kapı tokmakları, yosunlu kiremitler, saksı çiçekleri, kapı önünde oturan çocuklar, hamur açanlar, odun kıranlar, semaver yakanlar…Eh üç bin kare fotoğraf çektiğiniz bir beldeyi tekrar görmek istemezsiniz bir daha. Öyle ya, dünya büyük, hayat kısa. Git başka bir yere, ne diye zaman kaybedeceksin ki tekrarla…Ama…Ohri başka. Üç kere gittim, haydi deseler yine giderim güle oynaya.Efendim burası köklü bir şehir. Değişik kavimler gelip geçiyor. Hristiyan dünyasının önde gelen merkezlerinden biri. Hatta bir ara “var mısınız” diyorlar, “365 tane kilise kuralım. Her gün birinde ayin yapalım sırayla…”Gerçekleşmiyor tabii ama kırk civarında kilise ve şapel bulunuyor sokak aralarında.Yabancı Olduk Şimdi!Biliyor musunuz Kiril alfabesi buradan yayılıyor dünyaya. Kiril ve Metodius iki kardeş, artık neden ihtiyaç duydularsa oturup yeni bir alfabe geliştiriyorlar. Bu harfler bir anda Ortodoks dünyasına yayılıyor. Ki halen Rusya, Ukrayna, Bulgaristan Makedonya ve Sırbistan’da kullanılıyor. Keyif kendilerinin ama Asya’daki Türklere de dayatılması hoş olmuyor.Henüz Latin harflerinin sancısını çektiğimiz yıllarda Kazak, Türkmen,  Özbek,  Azeri, Tacik, Kırgız, Tatar, Başkırt ve Yakutlar Slav harfleri ile yazmak zorunda kalıyor. Ne biz onları okuyabiliyoruz ne onlar bizi, irtibatımız kopuyor.Kiril alfabesinin tersliği okudum sanıyorsunuz ama başka manalar çıkmıyor. Misal “Hap” yazıp “Nar” “PoMaH” yazıp “Roman” okuyorlar.Makedonlara sorarsanız Ohri’nin 6 bin yıllık mazisi var. Frigler, Kral Filip filan… Sonra tabii ki Roma.Muhkem KaleOhri üç adet surla çevrili, birini aşsanız bile düşmüyor.  Bundan bin yıl önce Çar Samoil tarafından inşa edilen içkale muhkem bir hisar, surların yüksekliği yer yer 16 metreyi aşıyor.Ohri, Murat Han-ı evvel devrinde Çandarlı Hayrettin Paşa tarafından alınıyor.Yıl 1385, İstanbul’un fethine 68 yıl vardır daha… Ohri Rumeli Eyaletinin üç sancağından biri. İlk sancak beyi Aydınlı Cüneyd Bey şehri çok seviyor, büyük bir aşkla hizmet ediyor…Osmanlılar Ohri’deki kiliselerinin tamamını Hristiyanlara bırakıyorlar, bir tek Ayasofya’yı (ki o da silahlı direnişte bulundukları için) cami olarak kullanıyorlar. Mimari üslubünü değiştirmiyor kubbenin kenarına küçük bir minare ekliyorlar.  Minber ve mihrap koyuyor, levhalar asıyorlar.Ayasofya’ların akıbetine bakın, şimdi o da müze… Müşteri bekliyor sabırla.Ayasofya’ların akıbetine bakın, şimdi o da müze… Müşteri bekliyor sabırla.  Ne hikmettir bilinmez mutasavvıflar Ohri’ye ayrı bir ilgi gösteriyor. Tekke ve zaviyelerde güler yüzlü, kul hakkından korkan, samimi müminler yetişiyor, yerli halkın gönlünü kazanmasını biliyorlar. Unutmadan söyleyeyim Ohri tekke kültürünün yaşadığı nadir yerlerden biridir hala. Her gün sabah namazını müteakip Zeynel Âbidin Paşa Camisinin bitişiğindeki Pir Muhammed Hayâtî Baba tekkesinde zikr yapılıyor. Ecdad YadigârlarıHasılı Osmanlılar Ohri’yi kubbelerle donatıyorlar. Ohri’deki en önemli eserimiz Hünkar Camii.Büyük alim Ohrizade Sinanüddin Yusuf Efendi tarafından yaptırılıyor ve Fatih Sultan Muhammed’in adını taşıyor. Sadece camii değil koca bir külliye. Etrafında mektep, zaviye, aşevi ve kervansaray da bulunuyor.Sinaneddin Yusuf Efendi mal mülk sahibi bir hayırsever, yetimleri dulları gözetiyor kimsesizleri evlendiriyor. İmarette Müslim gayrimüslim ayırd edilmiyor, tasını uzatan aşını alıp gidiyor.Garip ama külliye (tapusu meşihatın elinde olmasına rağmen) işgal edilmiş, şimdi üzerinde Ortodoks Üniversitesi yükseliyor.Evliya Çelebi merhum Ohri’de 17 mahalleden söz açıyor ki onunda Müslümanlar oturuyor. 17 yy’da Ohri’de 17 mescid 17 cami 7 mekteb, 3 han  iki hamam, 150 dükkan ve bedesten bulunuyor. 7 kıraathanesinin yedisinde de ilim sahipleri toplanıyor, sohbete katılanlar bilgi ile donanıyor.Süleyman Han, Zeynel Abidin, Ahmet Şerif Bey Siyavuş Paşa ve Hamza Bey medreselerinde hem din hem fen ilimleri okutuluyor, nadide gençler yetiştiriliyor.Dar-ül Kurra’da tedrisat veren Hafız-ı kurralar ki (İbn-i Ömer onlardan biridir) Kıraat-ı hafs üzerine kaari ve hafız yetiştiriyor. Muslihiddin ve Ahmed Efendilerin talebeleri gittikleri yerlerde meşale oluyor.Osmanlı zamanında Ohri’nin nüfusu 10 binmiş, 6 bini Türk.Şimdi nüfus olmuş 60 bin yine 6 bini Türk (Türk derken Müslümanı kastediyorum tabii, Arnavut’u, Torbeşi, Boşnağı, Çingenesi hepsi bir arada)Evimizde gibi denir ya... Ohri kendinizi evinizde gibi hissedeceğiniz nadir yerlerden biri. Ben gidip de pişman olanı görmedim daha...
Biz Kültür Yolcuları: “Rumeli’den Göçler" Belgeseli Metiner Sezer Sirkeci Garı; trenlerin durup kalktığı, yolcu indirip bindirdiği bir istasyon olmanın çok ötesinde bir gar. Tarihî misyonu var bir kere. 1960 yılından sonra Avrupa’ya iş için giden vatandaşlarımız binbir ümitle bu gardan bindiler trene. Bir de Balkanlar'dan gelen göç dalgaları var. Yüz binlerce Osmanlı vatandaşı hürriyetine bu garda kavuştu.
“Türk insanı” ile “göç” birlikte anılan iki kavram. Bundan bin yıl önce Anadolu’ya ayak basan Türkler, dura kalka Torosları aşıp da Söğüt’e kadar geldi. Osmanlı 1326 yılında Bursa şehrini beylik merkezi yaptı. 1361’de ise Edirne fethedildi ve Osmanlı İmparatorluğu’nun başkenti oldu. Bin üç yüzlü yıllar Osmanlı’nın Balkanlar'da fetih yılları. 1448 yılında Makedonya Osmanlı sınırları içine girdi.
Osmanlı fethettiği Balkan ülkelerini Konya ve Karaman civarından getirdiği Türk nüfus ile güçlendirdi ve bu ülkeler 500 sene Osmanlı yönetiminde kaldı.
1912-1913 yıllarında yaşanan Balkan Savaşları ile Osmanlı Rumeli'deki topraklarını kaybetti ve Rumeli’de yaşayan Türk ve Müslüman nüfus Anadolu’ya göç etmek zorunda kaldı. Bu göçün başlama noktası Üsküp Garı idi. 500 sene efendisi oldukları insanlar tarafından hakarete uğrayan, taciz edilen, evleri yakılan Osmanlı’nın göçüydü bu. Acı ve elemin had safhaya çıktığı, kan ve gözyaşının sel gibi aktığı bir göç başlamıştı. Anadolu’dan göç eden Türkler ile Osmanlı gelir gelmez Müslüman olan Boşnak ve Arnavutların göçü yani.
Kosova Prizrenliler her sene mayıs ayında Sirkeci Garı'nda “Bir kofer, bir sandık” etkinliğini kutluyorlar. Kofer malum, bavul demek. Sandığına doldurduğu eşyası ve bavuluna koyduğu giysilerinin dışında tüm eşyalarını, evini, tarlasını ve en önemlisi de doğup büyüdüğü toprakları geride bırakıp canını trene atan insanların öyküsü bu.
Ünlü belgeselci Nebil Özgentürk, Can Dündar ve Coşkun Aral “Biz Kültür Yolcuları” başlığı altında bir belgesel hazırladılar. Denizbank’ın sponsor olduğu bu belgeselde Rumeli göçleri ele alınıyor. On bölümden oluşan belgeselin birinci bölümünü, göçün başladığı Üsküp’te seyrettim.
Ayşe Kulin de o göçü yaşayan bir ailenin mensubu. Belgeselde günleri anlatırken “Ailem, göçten asla bahsetmezdi” diyor. “O acıyı tekrar yaşamak onlara zor geliyordu. 500 sene efendisi olduğu insanlar tarafından yerlerinden edilmeleri, hakarete maruz kalmaları onlara çok ağır gelmişti.”
“Biz Kültür Yolcuları” belgeseli önümüzdeki günlerde yayınlanacak. Tavsiye ederim, seyredin. “Biz” kelimesinin içi gayet güzel doldurulmuş. Rumeli göçmenlerine “Suyun Öbür Tarafı”ndan gelmiş muamelesi yapmanın ne kadar yersiz olduğunu, onların yaşadıkları acıyı ve buna rağmen nasıl ayakta kaldıklarını görüp anlama fırsatı veren bir belgesel bu.
Bulgaristan'dan Bir Zindan Hatırası Osman Kılıç Osman Kılıç Bulgaristan Türklerinden ilim ve irfan sahibi bir kimsedir. Bulgarların büyük zulmüne uğramış, ölüme mahkum edilmiş, uzun müddet hapishanelerde kalmıştır. Hapiste iken Bulgaristan'ın son asır alimlerinden olan kayınpederi Hocazade Mehmet Muhiddin Efendinin kendisini ziyaretiyle ilgili hatırasını aşağıda sunuyoruz:Son görüşmemizde eşim, müteakip ziyaret gününde büyük Efendi Peder Hocazade Efendi'nin de geleceğini söylemişti. Bu yüzden görüşme gününü büyük bir merak ve heyecanla bekliyordum. Günler geçmek bilmiyordu. Bir taraftan kendisiyle görüşüp başıma gelen bu görülmez belanın hikmet ve manasını sormak isterken, diğer taraftan da onu bu yaşta buralara sürüklemiş olmaktan büyük bir üzüntü duyuyordum. Nihayet görüşme günü geldi, çattı. Sabahın erken saatlerinden itibaren, pencere önünde dikilmeye başladım. Devamlı, karşıki sokağa bakıyor, gelip geçenleri seyrediyordum. Bir anda gözlerime bir fayton ilişti. Aynı saniyede Efendi Peder' in beyaz sarığı ile siyah cübbesini gördüm. Fayton hızla gözden kayboldu. İçinde başka kimlerin olduğunu fark edemedim. Artık pencereden çekilip her an kapının açılmasını bekliyordum. Vücudumu korkunç bir heyecan sarmıştı. Kalbim hızla çarpıyordu. Kara tâlihimin zalim cilvesine bakınız. Ben böyle, beklenmedik bir şekilde idam hükmüyle zincirlere vurulup ölüm hücrelerine atılacağım, doksanlık ulu çınar, fadıl-ı muhterem, tek seçimle Bulgaristan'da başmüftü olmuş, zamanın âlimi, Fıkıh ilminde rüsuh sahibi Hocazade Efendi, hapishaneye, beni görmeye gelecek! Çok geçmedi, kapı açıldı. – Ziyaretçilerin var, dediler. Hemen zincirimi kavrayıp dışarı çıktım. Bir yandan kalbimin vuruşlarını, diğer yandan da zincirimin çangırtısını dinleyerek ziyaret salonuna yardım. Yakınlarımız girmeden evvel, biz yerlerimizi aldık. Benimle beraber başka mahkumlar da aynı anda, aynı sırada yakınlarıyla görüşebilirlerdi. Yer buna müsaitti. Fakat o takdirde beni de görecekleri için bu mümkün değildi. Ben yalnızca salona alındım. Başkalarını görmemeliydim ben. İdamlıktım ben. Harici âlemle alâkamın, kelimenin tam manasıyla kesilmesi gerekiyordu. Zincirimi hafifçe yere yatırdım. Ta ki görüşme esnasında yakınlarımız bu eziyet halkalarını görmesinler. İki tarafıma, Türkçe bildiklerini zanneden gardiyanlar gelip yerleştiler. En sonunda salonun kapısı açıldı. Efendi peder, elinde bastonu, vakur adımlarla içeriye girdi. Arkasından da eşim, gözyaşlarını silerek gelip, onun yanı başında yerini aldı. Konuşmaya başladık. İlk olarak sabırsızlanan eşim söz aldı. – Bak, bugün Efendi Babam da seni görmeye geldi. – Bak, bugün Efendi Babam da seni görmeye geldi. Ben kendilerini evvela "Hoş geldiniz" diyerek selâmladım ve hemen konuya girdim. – Başıma gelen bu görülmedik belâya, siz ne dersiniz Efendi Baba? Cevabı şu oldu: – Başına gelen bu felâketi, iki şekilde izah etmek mümkündür. Ya Cenab-ı Allah'ın bir sevgili kulusundur, hasbelbeşerş günahların kefaretini, daha dünyada iken ödüyorsun ya da çektiğin bu eziyet ve ıstıraplar karşılığında, dünya ve ahrette yüksek mertebelere ulaşacaksın. Bu ancak böyle izah edilebilir. Tek kurtuluş yolu Salah-ı hal, ibadet ve taat, dua ve istiğfar. Taat ve ibadet için şartlar müsait değil diyecek oldum. Çok yerinde olarak beni derin bir gafletten uyandırdı ve yol gösterdi. – Duvarlar, duvarlar. Şartlar ne kadar ağır olursa olsun, taat ve ibadetten geri kalma. Teyemmüm için zindanlarda yatanlara, duvarlar tek elverişli vasıtadır. Zikrü fikre, taat ve ibadete, teybe ve istiğfara devam! Sonu hayırdır inşaallah. Nice büyükler, yer altında, karanlık zindanlarda, en kötü şartlar altında yine taat ve ibadete devam etmek imkânlarını bulmuşlardır. Kalbime bir ferahlık geldi. İçime bir huzur çöktü. Derin ve manalı bakışlarıyla sanki bana kuvvet ve cesaret veriyordu. Kendime gelir gibi olmuştum. Zaten her zaman onun yüksek şahsiyetinde büyük fazilet ve ahlâk örnekleri müşahede etmişimdir. O anda da onun yüksek maneviyatından kuvvet alıyordum. Önümde yüksek bir cesaret ve sabır abidesi olarak dikilmiş, beni ihya etmişti. Bu kadarı yeterdi artık benim için. Bir iki söz de eşimle teati ettikten sonra ayrılmak mecburiyetinde kalmıştık. Süremiz bitmişti çünkü. Ziyaret saati dolmuştu. Beş dakika nedir ki. Baktım ki eşim ziyaret salonundan çıkmakta pek acele etmiyor. Ayağımdaki eziyet bağını görmek istiyordu. Ben de hemen yerden zinciri kaldırıp geriye, kapıya doğru ilerleyiverince, görüş açısı biraz genişledi ve o anda ayağımdaki yılankavi zinciri görüverdi. Bütün çıplaklığıyla benim yürekler acısı hâlimi, kuşbakışı seyretti. Ne kadar nahoş bir şekilde, ağır ağır adım attığımı, o idam hükmünün sembolü zulüm ve eziyet halkasını, dehşet nazarlarıyla görüp üzüldü. Onlar dışarıya, Bulgaristan denilen büyük, açık hava hapishanesinin Şumnu sokaklarına çıktılar. Ben ise tekrar ölüm hücresinin soğuk köşesine, kaderimle baş başa kalmak üzere geriye doğru adımladım. Çoktan beri beklediğim mühim ziyaret, çabucacık bitivermişti. Gök kapısı açılır gibi, bir anda her şey olup bitmişti. Ama zihnimde derin izler kaldı. Bu takviye ile bir hayli müddet devam edebilirdim. Kaderin sillelerine uzun bir süre dayanabilirdim. Moralim tazelenmişti. Bu tatlı hatıralarla göğüs gerebilirdim ölüm hücresinin dayanılmaz çilelerine. Üzülmemek elde değil. Hücreye döndükten sonra bir süre bu olağanüstü ziyaretin tesirinden, kendimi kurtaramadım. 1949 yılını da yarılamıştık. Zor da olsa, günler geçiyordu. Dışarıda olup bitenlerden hiç haberimiz yoktu. Hadiseler hızla gelişiyordu. 
Blagay Alp Erenler Tekkesi ve Düşündürdükleri Ahmet Yasin Gürkan Uçsuz bucaksız Türkistan bozkırlarında Yesi isimli bir şehir ve ismini o şehirden alan büyük bir mutasavvıf, Türkistanların “Hâce” dedikleri büyük bir Mürşid, Pîr-i Türkistan Hoca Ahmed Yesevî... Dergâhında binlerce dervişi olan bu büyük Mürşid en yakın halifelerinden Saru Saltuk’u yanını çağırır ve ona, o zamanlar Diyâr-ı Rûm olarak bilinen Anadolu’ya, oradan da Balkanlara geçmesini, din-i mübin-i İslâm’ı oralarda yaymasını ve İslâm dinine girenlere “irşad” faaliyetlerinde bulunmasını emreder. Şüphesiz Yesevî Hazretlerinin bu emri sofilerini şaşırtmıştır. Çünkü henüz Türkistan ahalisinin tamamı Müslüman olmamışken, Türkistan’a binlerce kilometre uzaklıktaki diyâr-ı Rûm’a gidip İslâm’ı tebliğ etmenin “hikmet”ini merak etmektedirler. Neticede bu dervişler Yesevî Hazretlerinin dervişleridir, “işittik ve itaat ettik” diyerek, hazırlıklara girişirler. Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri, huzuruna çıkan Saru Saltuk’a kılıcını vererek, nasihat eder ve üzerindeki vazifesinin ne kadar mühim olduğunu bir kez daha hatırlatır. İşte Yesevî Hazretlerinin manevî himayesinde yola çıkan bu kafilenin Balkanlardaki son durağı Blagay’dır. Blagay, Bosna’nın Mostar şehrine yirmi kilometre uzaklıkta bir yerdir. Saru Saltuk buraya bir tekke kurar. Tekkeyi kurduğu yerin manası derindir. Büyük bir kayalık dağ ve o dağın altından kaynayıp bir nehiri besleyen coşkun bir su ve sırtını o dağa yaslamış, suyun kaynağını tutmuş bir tekke… Dağ Kur’an-ı Kerim, dağın altından kaynayan su Kur’an-ı Kerim’den süzülen, İslâm’ı meydana getiren her şey, sırtına dağa yaslamış, kaynağın başını tutmuş olan tekke ise “Tasavvuf”, yani Kur’an’a dayanan, Kitabullah’dan beslenen ve o kitabın getirdiği dinin bulanmadan, donmadan, tıkanmadan akmasına vesile olan, en son dini en güzeliyle yaşama ve yaşatma dâvasının ismi olan Tasavvuftur. İşte eşyaya, maddeye mânâ kazandıran, coğrafyayı derinlemesine işleyerek, toprak parçasını vatan mefhumuna istihâle ettiren muhterem ecdadımız, Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri bölgeyi zahiren fethetmeden asırlar evvel mânâ planında fethetmiş ve oralara Türk-İslâm mührünü vurmuştur. Saru Saltuk ve Yesevî dervişlerinin birkaç satırla ifade ettiğimiz bu seyahati bundan yedi asır evvelini düşündüğümüz zaman çok büyük bir hadisedir. Türkistan ile Blagay arası, Saru Saltuk kafilesinin geldiği yola göre hesapladığımızda takriben on bin kilometreye tekabül etmediktedir. Yolların olmadığı, asayiş bakımından tehlikeli topraklarda geçen bu seyahati gerçekleştirmek, hatta böyle “dönüşü olmayan” bir seyahate çıkmayı kabul etmek, bugünün yapılan bir programa yahud sohbete gelmeye dahi kırk dereden su getiren insanının havsalasının dışında olsa gerek diye düşünüyoruz. Ecdadımız ile bugünün neslinin manevî gerilimi, ihlâsı, hizmet aşkı arasındaki farkı bu misalden yola çıkarak herkes düşünmeli ve kendine düşen payı almalıdır. Yukarıda ifade ettiğimiz gibi ecdadımız topraklardan evvel gönülleri fethetmiştir. Toprağın fethi zahir planındaki iştir ve diğerine göre kolaydır, güçlü bir ordun varsa tepeler geçersin, tıpkı Cengiz Han’ın yaptığı gibi ama o tepelediğin topraklarda gönüllerin fethini gerçekleştirememişsen bir insan ömrü kadar bile o coğrafyada kalamazsın. Yakın uzak geçmişte bunun misalleri çoktur. 12.-14. asırlar boyunca gerçekleşen bu manevî fetih bize çok şey anlatmalıdır. Bizim ecdadımız, ismini, cismini, toprağını bilmediği yerlere giderek oraların insanının gönlünü kazanmıştır. Biz ise bugün bırakınız böyle bir gönül kazanmayı, böyle bir şeyi aklımızın, ruhumuzun gâyesi haline getirmeyi, kendi içimizde birbirimizi boğazlamanın derdindeyiz. Balkanlar, Kafkaslar gibi yetmiş iki milletin yaşadığı yerlerde asırlarca huzuru tesis etmiş olan Türk milleti bugün kendi içinde birçok müşterek paydasının bulunduğu grupları dahi bir arada tutmakta güçlük çekmektedir. Dün ecdadımız o birlikteliği nasıl tesis etti, bugün biz niye sürekli bölünme senaryoları tartışıyoruz? Sualini kendimize sormalıyız. Türk milletinin bütün fertleri olarak partizanlığı bırakmalı ve “büyük ülkü”ye odaklanmalıyız. Partiler, siyasîler birer araçtır ve “gün”e yönelik politika yaparlar, yaptıkları politikanın temelinde ise aritmetik hesaplar vardır. “Demokrasi” dedikleri ne idüğü belirsiz, nereye çeksen oraya gidecek ve bugün adeta siyasi bir put haline dönüştürülen ucube mefhumu bir kez daha düşünmeliyiz. Biz Türkler o devasa devletlerimizin idaresini, ilk çağ Yunan filozoflarından öğrenmedik, bugünde idaremiz için onların torunlarından kopyala-yapıştır yapmanın bir mânâsı yoktur. Göktürk Hakanı Bilge Kağan’ın, asırlar evvelinden “Ey Türk titre ve kendine, dön” hitabını, slogan bayağılığına saplamadan iyi tefekkür etmeliyiz. O günki Türkler kendinde olsaydı böyle bir hitap gelmezdi, demek ki Türklerde kendinden, özünden bir kopuş meydana geldi ki ecdadımız o sözü söyleyip o taşlara kazıtmak ihtiyacını hissetti. Bugün de bizler için o söz tazeliğini korumaktadır. Hoca Ahmed Yesevî Hazretleri, Saru Saltuk’u, Çin, Hindistan, hatta İslâm olmamış Türkistan bölgeleri varken niye Anadolu’ya, Balkanlara gönderdi? Osmanlı nasıl kuruldu? “13. Asır Anadolusu”nu Moğol fırtınasından muhafaza eden manevî dinamikler ne idi ve o maneviyat erleri, Osmanlı’yı nasıl kurdu, İstanbul’un fethi nasıl gerçekleşti? Sakarya nehrinden Tuna’ya, Nil nehrine nasıl gittik ve Viyana’dan Sakarya’ya nasıl geriledik? Bütün bu sualler birbiriyle bağlantılıdır, derinlemesine tefekkür edilmelidir ve Râd Sûresi 11. Âyeti olan “Allâh (celle celalühü) bir kavmi- tağyir etmez- değiştirmez o kavim kendi nefsini, halini değiştirmedikçe.” ile alâkası olsa gerektir.  
Bulgaristan’ın Son Devir Osmanlı Ulemasından Hocazade Mehmet Muhiddin Osman Kılıç Hocazade Mehmet Muhiddin Efendi, 1858 yılında Şumnu’da doğmuştur. Babası Hacı Hüseyin Efendi de Şumnu’da Eski Cami Müderrisidir. Aynı zamanda uzun yıllar, Şumnu Müftüsü olarak hizmet görmüştür. Oğlu Mehmet, babasının yolunda yürümüş, evvelâ Şumnu’da, sonra da İstanbul’da tahsil görmüştür. İstanbul’da medresede tahsiline devam ederken, Şumnu’ya bağlı büyük bir Türk köyü olan Yankova’da ramazan hocalığı yapmış, senelerce burada halka vazu nasihatte bulunmuştur. Daha sonra İstanbul’dan İcazetini alıp memlekete dönmüştür. Babasının makamına oturmuş, Şumnu Müftüsü olmuştur. Aynı zamanda Eski Cami Müderrisi sıfatıyla ders okutmuş, büyük küçük Müslüman halkın Hocası olmuş, herkesin sevgi ve hürmetini kazanmıştır. 1905’lerde Başmüftü Kaymakamı olarak Sofya’ya gelmiştir. Gerek şahsi hayatında, gerekse memuriyet makamında, halk ve adalet yolundan zerre kadar inhiraf etmemiş, siyasî büyükler önünde, çizgisinden kıl payı ödün vermemiştir. İlmiyle âmil büyük bir din ve ilim adamıdır. Yüksek bir salabet’i dînîyye sahibi olan bu zatın, bazı çevrelerce tutucu olarak gösterilmek istenmesi ne yazık ki, kabrinde bile onu rahatsız edecek kadar haksız ve yersizdir. Yine bazı, Bulgaristan’la ilgili son çıkan eserlerde, merhumun fotoğraf çektirmeyecek kadar tutucu olduğunu söyleyenlere rastlanmaktadır. Bu da bir haksızlıktır. Fotoğraf çektirmeyen bir adamın, kitaplarımıza aldığımız resimleri nereden geliyor acaba? Bu hususta da yaptığımız gibi herkesin eline, eteğine, omzuna basarak ileri çıkıp poz vermiyor, sırf bazı gazete ve kitapçılarda görünebilmesi için, objektif karşısına çıkmaktan hoşlanmıyordu, o kadar. Hocazade Efendi’nin Başmüftü olarak Sofya’da bulunduğu zamanlarda, balkan harbinde esir düşen Türk askerlerine de çok büyük yardımları dokunmuştur. Başmüftülüğün öncülüğünde toplanan aynî ve nakdî yardımların, Türk esirlerine dağıtımı işlerinde, büyük ve hayırlı faaliyetleri olmuştur. Gerek o zamanlarda İstanbul’daki Meşihat’a bağlı olan başmüftülük makamında gösterdiği mesleki başarılar, gerekse Türk esirlerine yapılan yardımlarda oynadığı müspet role karşılık kendisine Babı Meşihat tarafından “Edirne Payelesi” rütbesi tevcih edilmiştir. Başmüftülükten ayrıldıktan sonra bir süre “Divan-ı Ali-i Şeri Reisliği”nde de bulunan hoca, Nüvvab’ın kuruluş heyetinde de bulunmuş ve sonra emekli olarak Şumnu’ya döndüğünde bir müddet Mekteb’i Nüvvab’ın Ali Kısmında “Usul-ü Fıkıh” dersleri okutmuştur. Fani dünyanın geçici değerlerine bel bağlamayan, şeriat hukukundan ayrılmayan, yakını ve sevdiği de olsa, yine adalet üzere fetva ve hüküm veren bir dînî otorite sıfatıyla, bütün Müslüman Türk halkının sevgi ve hürmetini kazanmıştır. Cenazesinde, arkasında yürüyen bu kalabalık bunun en canlı bir delilidir. Bu arada, merhumun üstün meziyet ve faziletlerine delil olarak bazı hâdise ve hususları zikretmeden geçemeyeceğim. 1. Bulgaristan Türk halkının ruhani reisi olarak Başmüftülük makamını işgal ettiği yıllarda, koltuğunu hakkiyle doldurmuş ve hiçbir zaman Hariciyye ve Mezahip Nezaretinin elinde oyuncak olmamıştır. Dışişleri bakanlığı ondan habersiz bir müftü tayini yaptığı zaman, sarığı ve cübbesiyle, bir Müslüman Türk Reis-i Ruhanisine yakışır bir şekilde gitmiş, Mezahip müdürünün masasına Başmütülük mührünü bırakıvermiştir. Şahsına ve makamına yaraşır bir şekilde: “Madem bana sormadan iş yapıyorsunuz, o hâlde burada benim işim kalmamış, bana ihtiyaç yok”, diyerek hiç kimseye veda etmeden Dışişleri Bakanlığı’nın kapısını vurup çıkıvermiştir. Böyle bir Başmüftü, Bulgaristan’da seyrek görülmüştür. Ondan sonra rica minnet, kendisinden özür dilenilmiş ve ancak onun inhası ve malûmatı ile tayinler yapılacağı hususunda teminatlar verilerek makamında kalmasına ikna ve razı edilmiştir. 2. Bankada muhafaza ettiği bir miktar servetinin faizinin tamamını, her bayram fakir fukaraya, ehline tesadduk ediyordu. 3. Merhumu ancak öğle yemeğinde görebiliyorduk. Sabah ve akşam yemeklerini eşim, odasına götürüyordu. Öğle yemeğinden sonra, eşimin pişirdiği kahveleri içerken kedisiyle sohbet ediyorduk. Genellikle “havadisler nasıl, ne var ne yok” diyerek ahval-i âlemden haberdar olmak isterdi. İşte o zaman biz de kendisine dünyanın siyasî durumu hakkında bazı bilgi ve haberler aktarıyorduk. Yani kendisi bu ileri yaşına rağmen inzivaya çekilip dünyadan bihaber yaşamıyordu. Bir gün, yine öğle yemeğinden sonra yaptığımız sohbet esnasında, bize şöyle demişti: – Memleketin bu tarafından hayır yoktur! Bu sözleriyle Bulgaristan’ı kastediyordu. Merhum ne kadar da haklıymış. 4. Geceleri sabahlara kadar taat ve ibadetle meşgul olurdu. Çok az yemek yer fakat tatlıyı çok severdi. Eski tıbba rağbeti vardı. Ufak tefek hastalıklarda, birçok tıbbî kitabı karıştırır ve nebati tedaviyi tercih ederdi. Gecenin geç saatlerine kadar Kur’an okurdu. Herhangi bir tarikat ehli değildi. Selefi Salihin mezhebi üzerine amel ederdi. Bilhassa Fıkıh ilminde rusuh sahibiydi. Şeriat hukukunda bir benzeri yoktu. 5. Son zamanlarda ancak Cuma namazları için camiye çıkabiliyordu. Çünkü çok ihtiyarlamıştı. Buna rağmen, Cuma namazından eve hiçbir zaman boş elle dönmezdi. Bir kasap ya da bir manava uğrar, mendilinde eve muhakkak bir şeyler getirirdi. Bu da İslâmda, bir aile reisinin, efradı ailesini, kendi eliyle, helal maldan beslemesinin ibadet sayılmasından ileri geliyordu. 6. İsraftan, şiddetle sakınıyordu. Oldukça bir serveti olmasına rağmen, sadece iki kat elbisesi vardı. Bir kat adamlık, bir de her günlük. Bir arefe günü, camiden gelirken para cüzdanını düşürmüştü. Rahmetli Hami nine, Polise haber verelim efendi, bir araştıralım, deyince şu cevabı vermişti: – Bize kısmet değilmiş, dünya malının ne ehemmiyeti var hanım, bulunursa bulunur, bulunmazsa ne gam, boş ver. Bir gün köylüler kendisine şöyle bir sual sormuşlar: – Hoca efendi, bu tütünü israf diyorlar, ne dersiniz? O anda sigarasını içmekte olan hoca, cevap vermeye acele etmez, devamlı sigarasını çekiyormuş. Artık parmaklarını yakacak kadar bir küçük izmarit kaldığı zaman, cevabı yapıştırmış. – İşte böyle, benim gibi içerseniz, israf değildir. Merhum H. İsmail Ezheri’den dinlemiştim. 1950 yıllarında, Türkiye’ye gelmezden evvel, rahmetli H. Ahmet Davutoğlu ile Hocaya gelirken maksatları hem veda etmek, hem de hicret konusunda onun fikrini ve iznini almak. – Biz hicrete niyet ediyoruz, acaba ne dersiniz, Hoca Efendi? derler. Bunun üzerine Hoca hemen Kur’an-ı Kerim’den iki ayet okur ve onları Türkiye’ye uğurlar. Yanından çıktıktan sonra iki arkadaş kendi aralarında şöyle konuşurlar: – Sanki biz bu ayetleri bilmiyor muyduk, neden Sorduk? Keşke sormasaydık. Ne kadar da büyük bir gaf yaptık. Pot kırdık. En sonunda bir hususu daha belirterek Hocanın hakikî şahsiyet ve karakterini çizmek isterim. Hoca, Şumnu’da müftüdür. Büyük bir devlet adamı şehri ziyarete gelmiştir. Bu arada şöhretini duyduğu Müftü Efendi’yi de ziyaret etmek ister. Müftülükte gerekli hazırlıklar yapılmıştır. Türk halkının ileri gelenleri, bütün eşraf müftülükte toplanmıştır, yüksek misafir bekleniyor. Bir ara, “geliyor” haberi verilir. Herkes dışarı çıkar. Büyük devlet adamını karşılayacaklar. Fakat hoca hiç yerinden kıpırdamaz. Halk telâş içinde. Hele mahzur, bir aşağıya, bir yukarıya koşar durur. Adam geliyor, bizim Müftü Efendi hiç oralı değil. Rezil oluyoruz. Acaba nasıl söylesek, yoksa unuttu mu? Nihayet devlet adamı gelir. Mahkemeye girer Hoca Efendi bütün vakar ve heybetiyle makamında oturmaktadır. Yerinden kalmaz bile. Biraz konuşup görüşürler, ziyaret biter. Misafir kalkıp gider. Hoca uğurlamak için yine yerinden kalkmaz, kılı bile kıpırdamaz. Sonra halk iki büklüm, hocaya sorarlar: – Niçin kalkmadınız, niçin bu yüksek misafiri dışarıda karşılamadınız? Hocanın cevabı: – O, beni değil, makamımı, Şeriat mahkemesini ziyarete geldi. Mahkemenin üzerinde bir kuvvet tasavvur edemiyorum. Evime gelseydi, o zaman durum değişirdi. Şahsi misafirim olarak onu ta sokakta, kapının önünde karşılardım.
Makedonlar Türk Tarihini Tahrip Ediyor Ayhan Demir Ancak Makedonların, Türk tarihine verdiği zararların hangi birini anlatalım?..Vardar Nehri’ne doğru dönüp derin bir nefes aldığınızda, ciğerleriniz Osmanlı tarihi ile dolar. Şehrin iki yakasını birleştiren Fatih Sultan Mehmet Köprüsü, bunlardan sadece bir tanesidir. Bu köprü, 2002 yılından itibaren, bir dizi restorasyondan geçti. Ancak Şehir Anıtları Koruma Kurulu’nun restorasyon çalışmalarındaki tüm yazışmalarda, köprünün adı “Justinyen Köprüsü” ve “Taş Köprü” olarak kullanıldı.
 Restoran çalışmaları kapsamında, köprü mihrabiyesinin karşı tarafına bir plaket yerleştirildi. Üzerine; “1689 yılında bu köprüde, Kumanova dükü Karpoş’un asıldığı” iddiası yazıldı.
 Osmanlı’ya başkaldıranlar kervanının bir mensubu olan ‘İskender Bey’in, Türk Çarşısı’nın orta yerinde yer alan, at sırtındaki heykelini de listeye ilave etmeliyiz. 
Şehrin batı yakasındaki, Burmalı Camii ise başlı başına bir hüzün sebebidir.
Karlızade Mehmed Bey tarafından 1494 yılında yaptırılan Burmalı Camii, 1923 yılında, dönemin Sırp rejimi tarafından yıktırıldı. İki yıl sonra, yerine subay ordu evi inşa edildi. Ancak Burmalı Camii’nin ahı tutmuş olacak ki, 1963 yılında meydana gelen depremde yerle bir oldu. Kısa süre öncesine kadar yeşil alan olarak kullanılan bu arazi, son birkaç yıldır, yeniden tartışmaların odak noktası oldu. 
Makedonya Hükümeti, buraya Ortodoks Kilisesi inşa etmeyi planlıyordu. Ancak Makedonya’daki Türk, Arnavut ve Boşnak Müslümanlar, koordinatörlüğünü Ramadan Ramadani’nin yaptığı, Burmalı Camii Platformu ile kuvvetli bir ‘dur’ ihtarında bulundular.
Her ne kadar kilise inşaatından vazgeçilse de, Burmalı Camii’nin “Üsküp 2014” projesine dâhil edilmesi sağlanamadı. Tartışmalar parlamentoya kadar ulaştı. Ancak Makedon yetkililer, bildiklerini okumaya devam ediyorlar. Sessiz sedasız, Burmalı Camii arazisine yeniden ordu evi inşa ediyorlar.
Geçen hafta, “Üsküp Skopje’ye devşirilirken, Türk politikacılar ne yapıyorlar diye bir sual aklınıza gelmiş olabilir” demiş ve ilave etmiştik: “Türk partileri, Makedon partilerine angaje olmuşlar.”
Yalnızca Türk Demokratik Partisi-TDP değil, Erdoğan Saraç liderliğindeki Türk Milli Birlik Hareketi-TMBH ve Adnan Kahil liderliğindeki Türk Hareket Partisi-THP için de benzer şeyler rahatlıkla söylenebilir.
TDP, Cumhurbaşkanı Gjorge Ivanov ve Başbakan Nikola Gruevski’nin; THP ve TMBH de, Sosyal Demokratlar Birliği-SDSM lideri Zoran Zaev ve Cumhurbaşkanlığı adayı Stevo Pendarovski’nin elinden tutup Türk köylerini gezdirdiler.
Arnavut cephesinde faklı bir şey yok. Menduh Thaçi liderliğindeki, muhalefetteki Arnavutların Demokratik Partisi-DPA ve Ali Ahmeti liderliğindeki, iktidardaki Demokratik Bütünleşme Birliği-DUI, Arnavutların çıkarlarından ziyade, kendi çıkarlarını önceliyorlar.
Üsküp Meydanı, at meydanına dönüşürken seyretmekten başka bir şey yapmadılar. Burmalı Camii’nin yerine kilise ya da ordu evi yapılması umurlarında bile olmadı. Nüfusun neredeyse yüzde 40’ı Müslümanların olan Makedonya’da, Müslüman bir Cumhurbaşkanı ya da Başbakan talep etmek gibi bir dertleri de olmadı.
Makedonyalı Arnavutların, Besa isimli yeni bir siyasi oluşumu daha var. Besa Hareketi’nin kurucu ve ideologları arasında Afrim Gaşi ve Zekeriya İbrahimi gibi önemli isimler bulunuyor. Ancak hareketin ölü doğduğunu, şimdiden söyleyebiliriz.Makedonya’daki bu tablonun tek sorumlusu elbette ülkedeki Türk ve Arnavut siyasetçiler değil. Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri de üzerine düşen vazifeyi yeterince yerine getiremedi. Ne “Skopje 2014” projesinin hayata geçirilmesi önlenebildi, ne de Burmalı Cami’nin bu projeye dahil edilmesi sağlanabildi.
Sadece Üsküp değil, Pirlepe, Manastır ve Ohri şehirlerindeki, bir çok Osmanlı Türk eseri ilgi bekliyor. Üsküp’teki Sultan Murat Camii, Pirlepe’deki Çarşı Camii ve Manastırdaki Yeni Cami, eski ihtişamlı günlerinden çok uzaktalar. Ohri’deki İmaret Camii yıkılıp yerine kilise yapılalı da tam 12 sene oldu. 
Sayın Başbakan Ahmet Davutoğlu’nun Dışişleri Bakanı olduğu dönemde yaptığımız çağrıyı tekrarlayalım: Türkiye, bir an evvel “Skopje 2014” projesine müdahil olmalı.Burmalı Camii’nin yeniden inşa edilmesi sağlanmalı.
Sözlerimizi, halen Üsküp’te yaşayan Türk edebiyatçısı Avni Engüllü’nün,Üsküp’ün Ortasında Burmalı Camii isimli şiirinden birkaç mısra ile noktalayalım:
Her şey geri geri döndü bir anlığına Önümde göklere değen o güzel minaresiyleBurmalı cami gene doluydu şadırvan kurnalardan sular şırıl şırıl herkes namaza durdu  Üsküb’ün ortasında burmalı camide hâlâ yaşayan o eski hisle.
Deliorman Bir Zamanlar Hafızlar ve Pehlivanlar Diyarıydı Osman Kılıç Bulgaristan Türkünün milli benlik ve dini ruhunun muhafazasında en mühim rol oynayan amillerden biri de "Hafız Duaları"dır. Bilindiği gibi dört büyük semavi kitaptan "Kur'an-ı Kerim" son Peygamber Hazreti Muhammed (Sallallahü Aleyhi Vessellem)'e verilmiştir. Bu mübarek kitap âhir zaman Peygamberinin en büyük mucizesidir. Kur' an-ı Azımüşşanın birçok hususiyetleri vardır. "Hıfz", işte bunlardan biridir.Müslüman halkıyla meskun olan beldelerde, hafız yetiştiren hocalar vardır. Kendileri de hafız olan bu kimseler, 8-10 yaşındaki çocukları hafız çıkarırlar. Hele Deliorman'da bu âdet çok yerleşmiş, şöhret bulmuştur.Hemen şunu da ilave edelim ki, bu çok ağır bir iştir. Arapça olarak nazil olan Kur'an-ı Kerim, Türkler için yabancı bir dil olmasına rağmen, kolayca ezberlenir. Henüz kendi ana dilini bile lâyıkiyle öğrenmemiş olan bu genç ve körpe dimağlar, bülbüller gibi şakıyarak mihaniki bir şekilde de olsa, Kur'an-ı Kerim'i ezberlerler ve sonunda büyük halk kitleleri karşısında baştan aşağıya, merasimle okurlar.Deliorman'da oğlunu bir başpehlivan olarak görmek isteyen köylüler olduğu gibi, hafız olarak yetiştirme arzusunda bulunan Türk köylüleri de pek çoktur. Kızlarını da hafız yapmak isteyenler vardır. Erkeklerin yanında, kızlardan da hafız olanların sayısı hiç de az sayılmaz.Çocuğunu hafız yetiştirmek isteyen köylü, evvela bir hoca hafız bulur. Eski zamanlarda hafız yetiştiren hocalar pek boldu. Çocuk hocanın evine götürülür, hoca-hafıza teslim edilir. Tabiî ki, bu iş için hoca-hafiza bir ücret ödenmektedir. Bir ya da azami iki yıl zarfında çocuk, bu hocanın evinde, usulüne uygun bir şekilde çalışır ve Kur'an-ı Kerim'i, baştan sona ezber eder.Hıfz işi tamamladıktan sonra, eğer hoca başka bir köydeyse, çocuğun babası evvela kendi köyünde komşularını evine davet eder. Buna Deliorman halk dilinde "danışıklık" denir. Davetlilere sofralar kurulur, yemekler verilir. Yemekten sonra hane sahibi, davetli komşularına:—“Komşular, ben bir cemiyet yapma niyetindeyim. Çok misafirlerim olacak. Kendilerini karşılama ve ağırlamakta bana yardımcı olur musunuz?" der.Komşular da eğer mevsim müsaitse:— "Sana yardım etmeye hazırız." derler.Böylelikle bir hafız duası yapılmasına karar verilir. Bir gün tayin edilir. Ekseriyetle iş ve hasat zamanları haricinde yapılır bu gibi cemiyetler. Bütün köylüler, merasimle, at arabaları ile hafızı alıp kendi köylerine getirmek için, hocanın köyüne giderler. Uzun bir at arabası kervanı kurulur. Kervanın önünde Yeşil Sancak-ı Şerif dalgalanmaktadır. Etrafa dini bir atmosfer çöker. Her tarafta ilâhi sesleri duyulur. Ezanlar, kuranlar okunur. Âdeta yer yerinden oynar. Dini ve ilahi duygular coşar. Kalpler Allah aşkıyla çarpar.Etraf köyler duaya davet edilmiştir. Kadın erkek, çok misafir gelir.   80 — 100 köyün davet edildiği vakidir. Bin-iki bin hanelik köyler pek çoktur. Dua yapılan köye bu yüzden binlerce halk toplanır. Her köyden gelen yabancılar, belli bir aileye verilir. Davet edilen bütün köyler, ayrı bir hanenin misafiri sayılır. Her köy, misafir kalacağı haneyi, organizasyon komitesinden öğrenir.Sabah, öğle ve ikindi namazlarında sonra kalabalık bir cemaat huzurunda, küçük hafız, hocasının önünde, 3-4 cüz okur. Cemaat da küçük hafızı, bülbüller gibi şakıyan bu yavruyu, huşû içinde dinler. Kadın ve erkekler aynı yerde bulunmaz. Kadınlar için ayrı yerler vardır.Her namaz vakti girmezden evvel, tekbir sedalarıyla hafız, evinden camiye getirilir. Her defasında Sancak-ı Şerif çekilir. Sancak önde, büyük bir kalabalık, tekbir sedalarıyla etrafı çınlatarak, küçük hafıza refakat eder. Sonra yine evine sancakla götürülür. Dört gün boyunca köyde ilahi ve kutsi bir hava eser. Gönüller dini vecd ile coşup taşar. Etraftan gelen Müslümanlar arasında bir kaynaşma ve bağlantı kurulur. Dini dayanışma duyguları kuvvetlenir. İslami duygular şahlanır. On binlerce Müslüman Türk, tekbir sedalarıyla İslâm'ın vahdetini, Kur'an-ı Kerim'in azametini ilân eder.Dördüncü gün nihayet son cüz'e gelinmiştir. "Nebe" süresiyle başlayan Kur'an-ı Kerim'in bu 30. cüz'ünün okunması, âdeta bir dini merasim manzarası arz eder. Dört günden beri hocasının önünde Kur'an-ı Azimüşân'ı baştan başa ezbere okuyan küçük ve genç hafıza yardım olmak üzere, ondan evvel duası buyurulan hafızlar bugün ona yardıma gelmişlerdir. Hepsi küçük hafızın etrafında halka olurlar ve onun hocasının önünde son cüz'ü beraber okurlar. Sırası geldikçe her hafız bu cüz'ün bir süresini okur. Böylelikle Kur'an-ı Kerim baştan aşağıya, büyük bir cemaatin huzurunda okunmuş olur. Bundan sonra merasimin ikinci kısmına geçilir. Memleketin meşhur âlimleri tarafından vaaz verilir. Kadınlara ve erkeklere ayrı ayrı olmak üzere, iki hoca kürsüye çıkar ve halka vaaz ederler. Bu vaazlarda Müslüman halkı ilgilendiren konular, özellikle Kur'an-ı Kerim ve ona mahsus olan hıfz etme olayı hakkında bilgi verilir, bu mukaddes kitabın ebediyet ve kutsallığı vurgulanır.Vaazdan sonra da güzel sesli bir hafız tarafından bir Aşr-i Şerif okunur, dua yapılır. Böylelikle genç hafız, resmen halk önünde verdiği imtihan sonunda Hafız-ı Kur'an olarak ilân edilmiş olur.Duası buyurulan genç hafızlar yeşil hırkalar giyer. Kız hafızlar ise başörtüsü olarak yeşil bir voal örtünürler. Oğlanın başında yeşil sarık, kızın da yeşil türbanı bulunur. En nihayet bütün cemaate de şerbetler ikram edilir.
Kosova-Prizren Hattı Hüseyin Öztürk Kosova denildiğinde hepimizin yüzünde tatlı bir tebessümle birlikte, hafif de bir burukluk belirir. Tebessümün sebebi; tarihi, kültürel ve ekonomik olarak bağlarımızın her geçen gün artarak devam etmesi, burukluğumuzun ise son yüzyıldır Kosova'nın kendi içinde yaşadıklarıdır. Pasaportla gidip gelsek de Kosova'nın başşehri “Priştine” ve tarihi dokusunu halen koruyan “Prizren” başta olmak üzere hangi şehrine gitsek, sanki Türkiye'de herhangi bir vilayete gitmişiz gibi bir duyguyla dolaşılır oralarda. Kosova'nın her noktasında mutlaka Türkçe konuşan "Evlad-ı Fatihan"lara rastlarsınız. "Biz Karaman’dan, biz Manisa'dan, biz Denizli'den, biz Adana'dan, biz Niğde'den gelmişiz" diye vilayetler sayılır dökülür. Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'ın, Başbakan iken Kosova ziyaretinde söylediği, "Kosova Türkiye'dir, Türkiye Kosova'dır" ifadesini bulursunuz. Kosova ve diğer şehirlerinde ticari olarak neler yapılabilir meselesine kısaca değinmeden önce Türkiye'den Kosova'ya giden herkesin uğramadan gelmediği, Sultan I. Murad Türbesi hakkında kısaca bilgi paylaşmak isterim. "Kosova Sultan Murad ile Sultan Murad Kosova ile anılır" ve Avrupa içlerine "İpek Yolu"nu Sultan I. Murad açar. Sultan I. Murad Hüdavendigâr Türbesi, Priştine—Mitroviça yolunun 6. kilometresinde, Mazgit köyünde bulunur. Balkanlar'daki en eski Osmanlı eserlerinden birisi olan ve Kosova'nın en çok ziyaret edilen tarihi, dini ve kültürel mekânların başında gelir. Türbenin bulunduğu yer, "Meşhed-i Hüdavendigâr" olarak anılır. Meşhed-i Hüdavendigar, şehid olunan veya şehidlerin bulunduğu yer anlamına gelir. Yine kısaca o günlere bir yolculuk yapalım. Osmanlı ve Sırp orduları arasında 10 Ağustos 1389 tarihinde Kosova Ovası'nda meydana gelen savaşı Osmanlı ordusu kazandı. Sultan I. Murad Hüdavendigar savaşın ardından savaş meydanındaki askerlerinin durumunu incelerken, Sırp Miloşobiliç'in saldırısı sonucu şehid oldu. Sultan I. Murad'ın şehid edildiği bu yerde iç organları gömüldü, oğlu Sultan Yıldırım Beyazıt tarafından türbesi yaptırıldı. Sultan'ın tahnit edilen naaşı ise Bursa'ya getirilerek Çekirge'deki türbesine defnedildi. Türbe 2005 yılında Türkiye Diyanet Vakfı tarafından restore edildi. Türbe kompleksi içerisinde atıl durumda bulunan "Selamlık" binası ise Türk İş Birliği Koordinasyon Ajansı (TİKA) Başkanlığı tarafından "Sultan I. Murad, Kosova Savaşı ve Balkanlar'da Osmanlı Mirası" konulu bir "Kültür ve Tanıtım Evi"ne dönüştürülerek, 4 Kasım 2010 tarihinde Başbakan olan Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan tarafından hizmete sokuldu. Bu tarihten itibaren gelen ziyaretçilere daha iyi hizmet verilmesi amacıyla Sultan I. Murad Türbesi'nin işletmesi ve bakımı TİKA'nın katkıları ile Meşhed-i Hüdavendigar Derneği tarafından yapılıyor. Kosova'nın Türkiye ve insanımız için öneminin başında, elbet yüzyıllardır süren ortak değer yargılarımız gelir. Son 10 yılda ise ticari ilişkilerimizle kültürel ve sosyal münasebetlerimiz, sadece Kosova'da değil, Balkanlar'ın tümünde arttı ve artmaya da devam ediyor. Balkanlar'ın her yerinde hem büyük hem de ortak ölçekli firmalar için ciddi iş sahaları bulunuyor. Turizm, gıda, tekstil ve inşaatın önde geldiği söylenebilir. Kosova ve Makedonya bir üzüm sahrasıdır. Önümüzdeki yılların yükselen değeri pekmez olacaktır. Buralarda ise pekmez ve kuru üzüm pek bilinmiyor ve ticari olarak değerlendirilememiyor. Turizm açısından ise Kosova ve diğer Balkan ülkelerinde keşfedilmeyen pek çok mekan olduğu ifade ediliyor. İnşaat meselesine gelince; otel, konut ve işyerleri hususunda büyük boşluklar olduğu sıkça dile getiriliyor. Bu sahalarda Alman firmalarının hızlı bir şekilde Kosova'da iş yaptıklarını da hatırlatalım. Balkanlar ile ortak değerlerimizden birisi de türkülerimiz, deyimlerimiz ve atasözlerimizdir. Hepimizin bildiği şu deyimle mesajlarını aktarıyorlar: "Burada un var, şeker var, yağ var, sadece helva yapacak adama ihtiyaç var. Haydi buyurun" diyorlar. Sözün özü; Kosova ve Balkanlar, I. Murad Hüdavendigâr'ın bir emanetidir.
Camiler Ve Mezarlıklar Beldesi Bosna Hüseyin Öztürk Cennet ve Cehennemin tarifi, her insanın kendi inanç çerçevesine göre değişebilir ve algılaması farklı olabilir.
Mesela bana; “Cenneti tarif etseniz, nasıl anlatırsınız” deseler, Saraybosna’nın merkezi hariç, doğusundan batısına, kuzeyinden güneyine kadar bütün coğrafyasının, Cennet’ten bir parça olduğunu söylerim.
Evet, bizim ülkemizde de öyle güzel yerler vardır. Karadeniz’in doğusu da batısı da böyle Cennet misali güzelliklerle doludur ama Saraybosna başka.
Atalarımız Osmanlı, İslam’a dayalı olarak kurduğu medeniyette, sadece insanı ele almamış. Dağlara, taşlara, sulara, ovalara, ormana, yer altındaki ve üstündeki hayvanlara kadar her ayrıntıyı düşünmüş ve ona göre bir sistem kurmuş.
Belki ne demek istediğim tam olarak anlaşılmayabilir. Ben de net olarak ifade edememişimdir.
Anlamak ve algılamakta zorlananlar varsa, kabahati bana yükleyip, kendilerini yormasınlar. Çünkü anlatmak istediklerim yazıyla değil, bizzat yaşayarak anlaşılabilir.
Bütün Bosna’nın, içinden veya hemen kıyısından su geçmeyen tek il, kasaba ve köy yoktur desem abartmış olmam.
Azınlıkta veya çoğunlukta Müslüman Boşnakların yaşadığı köy, kasaba ve illerde ise beyaz minareli camilerle, beyaz mezarlıklar gösteriye çıkmış gibidir.
Ve şu iddiada da bulunmak isterim ki, yine yeryüzünün en masum Müslümanları Boşnak’lardır.
Tabi bütün Boşnak’ları kastetmiyorum. Nasıl dünyanın her yerindeki Müslümanlar içerisinde bir sürü “arızalı Müslümanlar” varsa, oralarda da vardır.
Boşnaklar İslam’ı gözlerini kapatıp hiç sorgulamadan tertemiz iman etmiş bir millettir. Bosna’nın köylerini, ilçelerini dolaşıp konuştuğunuzda böyle olduğu görülecektir.
Büyük şehir merkezlerinde bu safiyet biraz bozulmuş ve bozulmaya devam etmektedir. Sebeplerden ikisi önemlidir.
Birincisi; dünyanın her yerinde Müslümanların içine bir virüs gibi giren Selefiler’dir.
İkincisi, Türkiye’den giden “vicdan sömürücüsü cüzdan tapıcısı” tiplerin, “Müslüman kisvesi” altında yaşadıkları ve yaşattıklarıdır.
Sadece Bosna’da değil, Bütün Balkan Müslümanları, bu iki gruptan bir hayli çekmektedir.
Eğer bodoslama iman edip; imanlarını ayet ve hadislerle muhafaza etmemiş ve tasavvuf geleneğine uymamış olsalar, çoktan İslam’a veda etmişlerdi.
Selefilerin, mezarlık ve türbe gibi dine bir zararı olmayan ve aksine birlik beraberliklerini sağlayan müesseseleri yok saymaları, Boşnakları şaşırtmış ve ürkütmüş.
Bizden giden bazılarının da kendilerini “kurtulmuş, seçilmiş, seçkin,” kabul edip, sanki batan, çöken, yok olan birileri varmış gibi oradakileri “kurtarma” kılıfı altında; “cüzdanlarını doldurup, nefislerini doyurarak dünyalıklarını halledenler” ürkütmüş.
Masum Boşnaklar elbette öncelikle Allah’a güvenmekte ve iman etmekteler. Kendilerine sahip çıkacak tek ülkenin de Türkiye, dolayısıyla Cumhurbaşkanı ve hükümet olduğuna inanmaktalar.
Velhasıl; Camiler, mezarlıklar, türbeler, bir İslam toplumunun yaşadığı vatanlarının tapusudur. Bunlara sahip çıkıldıkça o coğrafyada Kelime-i Şehadetin sancağı hep dalgalanacaktır.
Osmanlı Coğrafyasında Kurulan En Son devletlerden Karadağ’ın Dünü Bugünü Mehmet Can Osmanlı İmparatorluğu’nun yıkılışından sonra, Balkanlar’da kurulan Yugoslavya Devleti 1990’lı yıllarda komünizmin çöküşüyle dağılmaya başladı. 1992 yılında Karadağ-Sırbistan birliği kuruldu. 21.01.2006 yılında yapılan referandumla Karadağ bağımsızlığını kazanarak Birleşmiş Milletlerinin 192. Üyesi oldu.

Karadağ’ın nüfusu Osmanlı’nın fethinden önce Hristiyandı.  Fetihlerden sonra on dokuzuncu yüzyıla  kadar İslamiyet sür’atle yayıldı. Hristiyan Hanedan ailesi İvan Crnoyeviç’in oğulları İslamiyeti en erken kabul edenlerin arasındaydılar.  İvan Crnoyeviç’in en küçük oğlu Stanişa İslamı kabul edip, İskender bey adını aldı. 

İslamiyeti kabul eden meşhur kişiler ve nesiller Osmanlı hükümetinin çok önemli mevkilerinde bulundular. Onlardan bazıları: Bosna başbuğu olan İskender Bey, Hersek Sancak Beyi olan Vraneşalı Ahmed Bey Vareşeviç, Mehmed Bey Obrenoviç, Hasan Bey Mihailbegoviç,  Ali Bey Pavloviç, Ahmed Paşa Hersegoviç vs.

1840 yılında Karadağ’da yedi Rüştüye vardı. Lise seviyesinde olan bu medreselerde hem dini, hem de ilmî dersler okutulmaktaydı. 

Facia Yılları

Osmanlı devletinin bölgeden çekilmesinden sonra Müslümanlara karşı çok sert hareketler oldu. Cami, mescid, medrese, misafirhane, hamam gibi tarihi ve kültürel eserler tahrip edildi. Karadağ Müslümanları soykırım ve manevi kültürlerinin de yok edilmesiyle karşı karşıya kaldılar. Kendi hayatlarını kurtarmak için atalarından kalan evlerini terk edip Bosna, Sancak ve Arnavutluk’da daha güvenli bölgelere yerleşmeye başladılar. 1878-1910 yıllarında Karadağ’dan 25 bin Müslüman, yani Karadağ’da yaşayan bütün Müslümanların % 80’i göç etti. 

Balkan savaşının olduğu 1912-1913 yıllarında Karadağ’ın kuzeyindeki Müslümanlar tekrar soykırıma uğradı, sürgüne zorlandı ve tarihi eserler yok edildi.

1914 yılında birinci cihan savaşı çıktı ve yine pek çok Müslüman öldürüldü. Osmanlı döneminde Karadağ’ın muhtelif köy ve şehirlerinde 162 cami inşaa edilmişti. Bu camilerin 88 i savaş, isyan, yangın ve depremden dolayı yıkıldı. 

İstatistiklere göre 1912’den 1920 yılına kadar Karadağ’daki Müslüman nüfus %80 azaldı. Bu dönemde yaklaşık 90 bine yakın Müslüman Türkiye’ye göç etti. 

1924 yılında Kovren vadisinde Müslümanlara Sırp ordusu tarafında akıl almaz bir soykırım yapıldı, çok cami yıkıldı. 

1991-1992 yıllarında eski Yugoslavya’nın dağılmasıyla, özellikle Bosna-Hersek, Kosova’da  meydana gelen savaş Karadağlı Müslümanların güvenliğini tehdit ediyordu. Bu sebeple binlerce Müslüman geçmişteki faciaları düşünerek bu defa da batılı ülkelere göç ettiler. Göçemeyip bölgede kalan Müslümanlar pek çok zulüm ve işgenceye maruz kaldılar. 1993 yılında birçok cami Sırplar tarafından yakıldı, yıkıldı. 

Günümüzde Karadağ

2006 yılında yapılan referandumla Sırbistan’dan ayrılarak bağımsızlığına kavuşan Karadağ’da son yıllarda meydana gelen sükunet ortamında kültürel yönden çok güzel gelişmeler görülmeye başladı. 

Bugün, Arnavutluk, Bosna-Ersek, Hırvatistan ve Adriyatik yoluyla İtalya ile komşudur. Yüzölçümü 13.813 km, nüfusu 672.656(1) Nüfusun %24’ü Müslümandır. Başşehri Potgorisya’dır. 

Uygun coğrafyası, deniz, karayolu, demiryolu ve hava yolu imkanları ile Karadağ, Akdeniz ile Avrupa arasında bir köprü gibidir.  

Son 15-20 yılda kırk cami yapıldı veya onarıldı. Bir kısmının da inşaatı devam etmektedir. İkinci dünya savaşı sırasında 1943 yılında bombardımandan büyük zarar gören Osman Agiça camii TİKA tarafından restore edilerek ibadete açıldı. 

Balkanların En Büyük Külliyesi

Adriyatik denizi kıyısındaki Bar şehri 1571 yılında II. Sultan Selim zamanında, Pertev Paşa tarafından feth edildi. O tarihte Bar kalesi içinde Osmanlı Padişahının ismini taşıyan ilk cami olan Selimiye inşaa edildi. 

Osmanlı devletinin Bar’daki hükümranlığı 1878 senesine kadar devam etti. Bu müddet zarfında Osmanlılar bölgede maddi ve manevi manada kıymetli pek çok eser bıraktılar. 
Günümüzde Bar şehrinin nüfusu 45 bin olup, 15 bin kadarını Müslümanlar teşkil etmektedirler. Bar kalesi içerisindeki tarihi Selimiye camii zamanla harabeye dönmüş, sadece temelleri kalmıştı. On dokuzuncu yüzyılda  Fatima Omerbaşiç tarafından vakf edilen arazi üzerine 28 Temmuz 2002 yılında Selimiye camii ve külliyesinin temeli atıldı. 

İnşaatın tamamlanmasında TİKA’nın büyük rolü oldu. Uzun süre imkansızlık sebebiyle yavaş devam eden inşaat TİKA’nın finansmanı ile kısa zamanda tamamlanarak 30 Mayıs 2014 tarihinde hizmete girdi. 

Kültür merkezi, cami ve ek binaları ile tam olarak bir külliyedir. Camide iki bin kişi namaz kılabilmektedir. Kütüphane, Konferans salonu, misafirhane, restoran, okuma ve tercüme odaları, gasılhane, çocuk bahçesi gibi sosyal bölümleri de bulunmaktadır. İslam Kültür Merkezi, muhtelif yönleriyle sadece Bar’ın değil, bütün bölgenin  her türlü dini hizmetine cevap verebilecek çok büyük bir külliyedir. Eşsiz mimarisi, inşaat kalitesi, modern ekipman ve malzemeleri bakımından örnek bir yapıdır.

 (1) 2003 yılı sayımı.

Kaynak: Islamska Zajednıca U Crnoj Gorı- Bajro Agovıc

Devlet-i Aliyye’ye İlk İsyan Eden Balkan Milleti: Sırplar Mustafa Durdu Balkanlarda Türk demek hâlâ Müslüman demektir. Mesela Boşnaklar yani Bosnalılar Müslüman oldukları için Slavlığı kabul etmiyorlar bilakis kendilerini Türk kabul ediyorlar. Bu gerçek maalesef Cumhuriyet ile birlikte Türkiye'de değişmiş durumda. Bunun yanında Sırp demek Ortodoks demeye gelir. Yani bir Sırp Müslüman olduğunda Sırplıktan da çıkmış oluyor. Anlayacağınız işin manevî boyutu ön planda. Sırplar son derece Ortodoksluk mutaassıbı insanlar. Fakat ilk bakışta bunu fazla belli etmezler. 19. asırdan itibaren Osmanlının başını ağrıtan Balkan isyanları işte bu Ortodoks-Slav milliyetçiliğine dayanmakta idi. Tarihçi Kemal Karpat'ın dediği gibi Balkanlardaki milliyetçilik Ortodoksluk temeline dayanan bir milliyetçiliktir. Balkanlarda Slavların tarihi fazla  eskiye gitmez. Sırplar Balkanlarda ilk devletlerini 11. asrın sonunda kurmuşlar. Bu devletlerin en güçlüsü 1346 yılında Stefan Duşan tarafından kurulan Sırp Krallığıdır. Osmanlıların Sırplarla ilk karşılaşmaları 14. asır ortalarında olmuştur. 1371'de Sultan Birinci Murad'ın kumandanı Lala Şahin Paşa önderliğindeki Osmanlı ordusu Sırp ve Bulgar ittifakından oluşan kalabalık bir Haçlı ordusunu mağlup ettiler. Bu savaşa Sırpsındığı savaşı denir ki anlamı "Sırp kırımı" demektir. 1389 yılındaki Kosova savaşı da Osmanlılar ile Sırplar arasında cereyan eden ve zaferle neticelenen bir savaştır. Bu savaşta Sultan Birinci Murad şehid edilmiştir. Sırp Kralı da aynı savaşta ölenler arasındadır. Sırbistan'ın büyük bölümü Osmanlıların eline geçmesine rağmen Belgrad ancak  8 Ağustos 1521'de Kanunî tarafından fethedilebilmiştir. Belgrad Osmanlılar tarafından imar edildi. Şehre pek çok Türk ve diğer Müslüman unsurlar yerleştirildi. Sırplar daha çok kırsal kesimde yaşamaktaydı. Viyana kuşatmasındaki başarısızlığı fırsat bilen Avusturya önderliğindeki Haçlı ittifakı şehri 1688 yılında kuşatıp işgal etti. Bu işgal ancak iki yıl sürdü.  Belgrad 1717-1739 ve 1789-1791 yılları arasında fasılalarla Avusturyalıların eline geçti. Bu işgallerde ciddî oranda yağmalanan Belgrad'da pek çok cami de tahrip edilmiştir. Sırbistan'da cami tahribatı yakın dönemlere kadar sürmüş. Vaktiyle 273 camili bir şehir olan Belgrad'da bugün sadece Bayraklı camisi var. Uzun yıllar Osmanlının  adil yönetimi ile varlığını sürdüren Sırplar, Rusların kışkırtması ile isyan etmişler. 1803 yılında Osmanlıların Kara Yorgi, Cermenlerin Karageorge, Sırpların ise Kara Corcev veya Sırnı Corcev dedikleri sıradan bir çobanın liderliğinde isyan eden Sırplar, 1807'de Belgrad'ı işgal etmişler. Bu işgal altı yıl sürmüş. Şehir nihayet 1813 yılında geri alınmış. Kara Corcev de kaçmış. Bundan birkaç yıl sonra Miloş Obrenoviç liderliğinde yeniden ayaklanan Sırplar yine mağlup olmuşlar ama Osmanlılar onlara bazı imtiyazlar vermiş ve nihayet 1830 yılında resmen özerk Sırp Prensliği kurulmuştur. Miloş Obrenoviç de bu prensliğin ilk prensi olmuş. Bununla birlikte Belgrad, Semendire (Smederevo), Böğürdelen (Şabac) kalesi gibi Sırbistan'daki bazı kalelerde Osmanlı askerleri kalmaya devam etmiştir. Osmanlılar Sırplara belli sayıda asker besleme hakkı da vermiş; fakat her zaman olduğu gibi bu iyilikten maraz doğmuş ve Sırplar şehirdeki Müslümanlara karşı katliama başlamışlar ve hatta kaledeki Osmanlı askerlerine hücuma yeltenmişlerdir. Neticede Müslümanlar şehirden göç etmişlerdir. Daha sonra Batılı ülkelerin baskısı ile Sultan Abdülaziz, Nisan 1867 tarihinde Belgrad'da bulunan son Osmanlı taburunun da oradan ayrılması için irade çıkarmıştır. 1878 Berlin Antlaşması ile Sırbistan Prensliği tam bağımsız hâle gelmiş. Bu tarihten sonra ülkede Karacorceviç ve Obrenoviç hanedanları hüküm sürmüştür. Bugün Kalemegdan parkının girişinde yer alan bir taştaki yazıtta Nisan 1867 tarihinde Belgrad'daki son Osmanlı askerlerinin çekilmesine dair Sultan Abdülaziz'in hattıhümayununun Sırp tarafına teslim edilişi yazılıdır. Ayrıca bu olay taşa kazınarak resmedilmiştir. Bugün Sırplar 19 Nisan tarihini ilk bağımsızlık günü olarak kutluyorlar. Balkan savaşlarında galip gelerek Üsküp ve Manastırı işgal eden Sırplar Birinci Dünya Savaşının başlamasına da sebebiyet verdiler. 28 Haziran 1914 tarihinde Gavrilo Princip adında bir Sırp Avusturya-Macaristan veliahtı Arşidük Franz Ferdinand'ı bir saldırı sonucu öldürünce Osmanlının yıkılmasıyla neticelenen Birinci Dünya Savaşı başlamış olur. Savaş sonunda yani 1918'de Hırvat ve Slovenleri de yanlarına alan Sırplar Yugoslavya Krallığını kurmuşlardır. 1941 yılında Belgrad, Nazi Almanyası tarafından işgal edilmiş, Yugoslavya toprakları İtalya, Bulgaristan ve Almanya arasında paylaşılmıştır. İşgale karşı iki grup direniş göstermiş. Bunlardan biri Bosna soykırımında adlarını sıkça duyduğumuz Çetnikler, diğeri de Sovyet destekli Partizanlar. Çetnikler faşizan bir yol takip etmişlerdir. Partizanların lideri Josip Broz Tito idi. Partizanlar Sovyetlerin de desteği ile Ekim 1944'te Belgrad'ı ele geçirmiş ve daha sonra Çetnikleri de bertaraf etmiştir. Böylece ülke 1945'te Demokratik Yugoslavya Federayonu, 1946'de Yugoslavya Federal Halk Cumhuriyeti, son olarak da 1963'de Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti adını almıştır.
Saraybosna’da Sakal-ı Şerife Sevgi Seli Yılmaz Öztuna 1876 yılının başında 4 tabur hassa askeri İstanbul’dan hareket etti. Bosna-Hersek eyaletimize gidiyordu. Savaş için mi? Hayır! Hâkan-Halîfe Abdülaziz Han, eyalet merkezi Saraybosna'ya Efendimiz’in Sakal-ı Şeriflerinden birkaç kıl gönderiyordu.  Alay gibi büyük bir askerî birlik, kutsal emanete saygı gösterisi olarak eşlik ediyordu. Sakal-ı Şerîf, Kâbe örtüsünden bir parçaya sarılmış olarak askerimizin başları üzerinde taşındı, Bosnasarayı’na ulaştı. Müslüman halk, Türkler, Boşnaklar, Arnavutlar, ayağa kalmıştı. Çevre illerden Hâkan-Halîfe’nin mukaddes hediyesini ve askerini karşılamak için gelenler çoktu. Bosna’daki Osmanlı askeri, saf tutmuştu. 101 pâre top atışıyle Sakal-ı Şerîf selâmlandı. Gazi Hüsrev Bey’in türbesine tekbirler getirilip ilâhîler okunarak sakal ulaştırıldı. Türbenin penceresi ile kapısı arasında duvara bağlı vitrinin içine kondu. Ziyaret etmek isteyenler, kilometrelerce kuyruk oluşturmuşlardı.  Ziyaret ancak birkaç günde bitti. Her Müslüman, yaşlı genç, elinde ve kucağında çocuk  anneler, türbeye girerek tâzim resmini yerine getirdiler. 1876’dan 1966’ya kadar her yıl Kadir Gecesi, terâvihten sonra, akıl almaz bir kalabalık, ertesi güne de taşarak, huşû içinde bu ziyareti yaptı. Hacca gidemeyen her Boşnak, hayatında en az bir defa mutlaka bu törende bulundu. 1966’da Yugoslav hükûmeti Kadir Gecesi ziyaretini yasakladı. O zamandan bu yana Gazi Hüsrev Bey türbesindeki kutsal emanetler, sadece alelâde günlerde ziyaret edilebiliyor.
Balkanlarda Türk İslam Eserleri Feridun Ay Balkanlar, Anadolu'daki birçok bölge ve ilden daha fazla Türk İslam eserini bünyesinde bulunduran bir coğrafyadır. Bu eserlerin neredeyse tamamının devlet, vakıf ve tarikatlar eliyle yapılmış olması bölgeye ayrı bir önem kazandırır. Eserlerin çoğunlukla vakıf ve devlet eliyle yapılmış olması her birinin gerekli özellik ve bilgileriyle kayıt altına alınmasını da sağlamıştır. Eserlerin geçmişten günümüze durumunu öğrenmek adına bu kayıt ve belgeler değeri ölçülmez bir kıymet taşımaktadır. Günümüzde Osmanlı Devleti'nin beş yüz elli yıla yakın süre hâkim olduğu Balkanlardaki mimari yapıların bulunması ve değerlendirilmesi için baktığımız "Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü Arşivlerinde" bulunan kayıtlar ışığında inşa ettiği mimarilerin tespiti yapılmıştır. Prof. Dr. Mehmet Z. İbrahimgil'in, bu arşivleri araştırması ve bölgede uzun yıllar yapmış olduğu inceleme çalışması sonucunda Balkanlar'da Osmanlı hâkimiyeti döneminde 15.846 vakıf ve resmi eserinin inşa edildiği tespit edilmiştir. Buna Türkiye dışında kalan veya kaybolan arşiv kayıtlarını ilave edecek olursak bu sayının daha da artması mümkündür. Onbir Balkan ülkesinde, günümüze kadar ayakta kalabilen eserlerin istatistiki olarak genel durumu şu şekildedir:    Balkan Ülkeleri İnşa Edilen Ayakta Kalan Oran Arnavutluk 1015 200 19% Bosna-Hersek 3560 657 18% Bulgaristan 3339 518 14% Hırvatistan 241 52 22% Karadağ 222 95 42% Kosova 361 221 61% Macaristan 724 41 6% Makedonya 1413 484 34% Romanya 291 110 38% Sırbistan 909 162 18% Yunanistan 3771 750 20% Genel Toplam 15846 3290 21% Yukarıdaki tabloda vermiş olduğumuz belgeli veriler ışığında eserleri değerlendirdiğimizde Osmanlı Devleti'nin fethettiği toprakların öz kaynaklarını yine hâkimiyetindeki topraklara yatırım ve kültürel değer olarak aktarmış olduğunu görmekteyiz. Aksi halde günümüze kadar Balkan Müslümanları ile zamanın yıkıcılığına rağmen ortak bir duygu ve payda da buluşmamız ayakta durmamız imkânsız olurdu. Zamanın aktörleri, yıpratıcılık ve asimile etme gayretine rağmen "bölgenin sahip olduğu askeri, ticari, ekonomik, kültürel ve sosyal önemden dolayı Osmanlılar Balkanlar'da yoğun bir imar faaliyeti yürütmüşlerdir. Mevcut şehirler yeni bir anlayışla imar ve ihya edilirken, yeni şehirler ve yerleşim yerleri de kurulmuştur." İdaresi altındaki bölgelerin öz kaynaklarını yine ait olduğu yere yatırım olarak aktarmışlar. Osmanlı Devleti döneminde Balkanlara yapılan imar türlerini araştırdığımızda yapılan eserlerin bölge halkına hizmet edecek eserlerden oluştuğunu görmekteyiz. Bu yapıları kendi içerisinde sınıflandıracak olursak; dini yapılar (cami-mescit, tekke, türbe, zaviye, namazgâh, hazire, hanikâh, külliye), eğitim yapıları (medrese, mektep, darül-kura, darül hadis, okul, kütüphane), sosyal yapılar (imaret, hamam, şifahane, matbaa, şadırvan, çeşme, su kemeri, sebil, sarnıç, köprü),  ticari yapılar (han, bedesten, arasta, kervansaray, debbahane, değirmen, çuha fabrikası), askeri yapılar (kale, hisar, kule-ocak, tabya, kışla, debboy, tophane, cephane, baruthane, zindan, redif), idari yapılar (hükümet konağı, vali konağı, şeriat mahkemesi, telgrafhane, saray, belediye binası, postahane, hastane, ıslahhane, trafo, saat kulesi, köprü, çeşme, hamam), sivil yapılar (konak, kule-ev, köşk, saray) olarak sayabiliriz. Balkanlardaki Türk İslam eserleri vakıf, devlet ve devlet büyüklerinin şahsi desteğiyle olduğu gibi tarikatlar vesilesiyle imar edilmiştir. Osmanlı döneminde iskân edilen tarikatların Anadolu halkının değerlerini koruması ve bölge halkının İslam'ı tanıması bakımından çok etkili olduklarını görmekteyiz. Kitabeler-Mezar Taşları Balkanlarda bir başka Türk İslam eseri olan mirasımız da cami, medrese ve mezarlık kapılarının üzerinde bulunan yazılı tablet taşlar, mezarlar ve mezar taşlarıdır. Balkan coğrafyasındaki Müslüman kardeşlerimizin ve ecdadın mezarları ortak mirasımızın bir tapusu olarak muhafaza edilmesi gereken eserlerdendir. Özellikle günümüze kadar gelebilmiş mezar taşlarının üzerlerindeki metinler veya şekiller, yapıldıkları dönemi yansıtmaları bakımından tarihi belge niteliğindedir ve kültürümüzün birer temsilcisidir. Türk İslam eserleri olarak ele alınıp her açıdan değerlendirilmesi gereken bir husus da yazılı kaynaklardır. Osmanlı Devleti'nin her kademesinde ve en tepe makamlarda vazife-yetki almış binlerce Balkan menşeli şahsiyet bulunmaktadır. Bu kişiler görevlerinin yanında yüz binlerce Osmanlı Türkçesi ve mahalli ilim dillerinde eserler yazmıştır. Yüz binlerce el yazması ve modern hayatın ürünü olan matbu eserler günümüze kadar devlet kütüphaneleri veya dini vakıflarca muhafaza edilmeye çalışılmaktadır. Ancak günümüze kadar gelebilen Türk İslam eseri vasfındaki bu kitaplar ne yazık ki muhafaza edilememiştir. Devletimizin ve Balkanlardaki Müslümanların çeşitli kayıt ve arşiv dökümlerinde bulunan eser sayısı ile mevcut olanlar karşılaştırıldığında elde bulunanların üç katı kadarının ne yazık ki yok olduğu tespit edilmiştir. Balkanlardaki yerel yöneticiler ve yeni yetişen nesil elde olmayan siyasi ve ekonomik sebeplerle bu yazılı eserlere sahip çıkamamaktadır. Yugoslavya sonrası oluşan devletlerin iç savaşlarında, ilk saldırının bahsettiğimiz eserlerin bulunduğu mekânlara veya kütüphanelere yapıldığını, kundaklanarak yok edilmeye çalışıldığına şahitlik ettik. Bosna savaşında yazılı eserlerin bir kısmı sistemli olarak eldeki imkânlarla korunaklı mekânlara taşınmış, bir kısmı bombalanma riski her zaman mümkün olduğu için tekrar toplamak şartıyla bölge halkına dağıtılmış. Ancak bu koruma yöntemi neticesinde çoğunluğu el yazması beş bine yakın eser kaybolmuş. Daha bu yıl şubat ayı içinde Saraybosna şehrinde istikrarsız yönetim ve ekonomik bunalıma tepki amaçlı yapılan eylemlerde göstericiler eylemleriyle uzaktan yakından ilgisi olmayan Balkanların en büyük resmi Osmanlı devlet arşivini ateşe vererek yok etmeye çalıştı. Ne yazık ki kasıtlı yapılan bu saldırıda arşivin büyük bir kısmı yandı ve incelenip, kayıt altına alınmadan yok oldu. 
Selanik'te Osmanlı İzleri Rahim Er G azi Evrenos Bey, Oğuzların "Bozok" kolundan bir akıncı beyidir. Uzun ömründe dört padişahın emrinde fetihler yapmış, Arnavutluk, Makedonya ve Yunanistan'ın alınmasında çok  büyük kahramanlıklar göstermiştir.  Yenice-i Vardar şehrini kurma tarihi ise 1372'dir. Türbesi, dışı ve içiyle klasik türbelerimizden biriyken, yıkılmaya yüz tutunca Yunan kültür bakanlığı burayı küçük bir müze gibi bir şekle sokmuş. Eser, böylece yıkılmaktan kurtulmuşsa da hem asliyeti kaybolmuş ve hem de  kemikleri bir kenara nakledilerek üstü mermerle örtülmekle mahiyetinden uzaklaşmıştır. Gazi Evrenos Camii de ayakta olan kıymetli eserlerimizden biridir. Uzun seneler çırçır atölyesi olarak kullanılmıştır. Bugün avlusu halen oto tamirhanesidir. Bir de Gazi Evrenos Bey, torunlarından Şerif Ahmed Beyin yaptırdığı saat kulesi vardır. Vakfiye olduğu, duvar kitabesindeki Osmanlı Türkçesinden okunmaktadır.    Eminzâde Hacı Ahmed Ağa Camiî ise Karaferye'nin en büyük camiîdir. Kitabesi yoksa da vakfiyesinden 18. asrın başlarında inşa edildiği anlaşılmaktadır. Bugün de mevcut olan minaresi ve kubbesiyle bildiğimiz orta dönem Osmanlı mimariînden bir şâheserdir.  Metropolitlik desteğiyle tamir edilmiş, fakat içi kiliseye çevrilmiş, mihrab ve minber örtüyle kapatılmıştır. Camide namaz kılınmasına izin verilmemektedir.  Kubbe içinde karşılıklı hatla yazılmış kelimei tevhidler -biri zedelenmiş olsa da- bugün de olanca güzelliğiyle okunmaktadır. Cami yakınındaki namazgâhın mihrab ve minberi bir Hıristiyanlık efsanesine hizmet adına yıkılmıştır. Yakındaki Müslüman Mezarlığı da bugün yoktur. Camiîn hemen yanında bulunan ve şimdilerde eski Türk okulu denen mekteb ise Selanik'te de görüldüğü gibi İttihadçılar dönemi eseridir. Şimdi de okul olarak kullanılmaktadır. Bu okulun Selanik’tekinin adı Yâdigâr-ı İttihad'tır. Camiîn sokağa bakan dış duvarındaki  oluklu çeşme hâlâ gürül gürül akıyor.   Bir günlük bir ziyarete çok yer sıkıştırılmıştı. Bu yüzden hızlı bir tur oldu. Mesela Alatini Köşkünü gezecektik. Abdülhamid Han, 3 yıl hapis yaşayacağı bu köşkün avlusundan girip merdiven basamağına ilk adımını attığında akşam ezanı okunmaya başlamış, bunun üzerine durup "aziz Allah!" demişti.  O ânı yaşamayı çok istemiştim. Gittiğimiz yerlerde âlimlerin, velilerin, sultanların, kumandanların ruhaniyeti sanki elle tutulmaktaydı. Gazi Evrenos Bey'in türbe defterine yazdıklarımla bu zâta hitab ederken geçmişlerimizin cümlesine seslendik. İşte oradan bir cümle: "Sizlere minnettarız, daima kalbimizde ve dualarımızdasınız." Ziyaretlerimizden sonra 21 Temmuz akşamı MET otelde iftar için buluştuk. Selanik belediye başkanı, Yunanlı din adamı ve misafirler de vardı. İmam Efendi orada başında sarıklı fesi ve üstünde cübbesi olduğu halde ezan okudu, yemekten sonra sofra duası yaptı.  Hamdi Topçu'dan sonra, başkan Yannis Butaris konuştu. Bağımsız seçilmiş, liberal ve zeki bir siyasetçi. O'nun gayretleriyle THY Selanik'e haftada 14 sefere başlamış. Başkan, gerçekçi. Türk-Yunan dostluğunun yeşermesiyle bundan en evvel Yunanlıların kazanacağının farkında. O akşam iki sözü dikkatimizi çok çekti. "Biz Avrupalılarla ortak, Türklerle kardeşiz" dedi  ve ilave etti: "Selanik ve İzmir, İstanbul’un ikiz kızlarıdır." Şunu hiç unutmamalı ki Suriye ve daha niceleri gibi Yunanistan’la da hudutlarımız sun'i. Yunanistan bugün zorda, maaşlar yarıya inmiş, insanlar köylerine dönmekte, manzara durgun.   İş adamlarımız, izimizin ve özümüzün olduğu yerlere gitmeli.
Rumeli’den Anadolu’ya Prof. Dr. Sabahattin Zaim
Rumeli Beylerbeyliği Osmanlı Devleti’nde Anadolu’dan önce gelirdi. Çünkü Anadolu Kök, Rumeli ise ileriye, atiye, “Kızılelma”ya uzanan yol idi. Akıncılar, Anadolu’dan, Kafkaslar’dan, Maveraünnehir’den gelir, Rumeli’ye akarlardı.  Maalesef, yeni nesillere Osmanlı Devleti, Osmanlı dili ve kültürü unutturulurken şu anda insanlarıyla, eserleriyle, kültürleriyle Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında kalan, bu yerler de unutturulmuştur. 

Bugünkü nesiller son Bosna hadiselerine kadar Rumeli’deki eyâletlerden habersizdi. Tıpkı Kafkaslar, İdil-Urallar ve Türkistan’dan habersiz olduğu gibi. Rahmetli Ekrem Ayverdi Balkanlar’daki medeniyetimizi mimari sahadaki eserleriyle yeniden fethedip, ilim ve medeniyet tarihimize hediye ederken, Samiha Hanımefendi de Balkanlar’ın ve Rumeli’nin kültürünü ve sosyal hayatını eserleriyle bize yeniden kazandırmıştır. Ruhları şad olsun.

Son yıllarda belli kalemler bizlere bu unutturulan yerlerimizi yeniden tanıtıyor. Yavuz Bülent Bakiler’in hazırladığı “Balkanlardaki Türk İzleri” adlı televizyon serisini hüzün duymadan seyretmek mümkün mü? İftiharımız olan eserleri muhafaza edememenin hüznüdür bu. Elin oğlu İngiliz, bir harp yaptığı ülkesinden binlerce km. uzaklıktaki Çanakkale’de, ölen askerlerine mezarlık yaptırıp, mülkiyetini de alıp, park gibi bakıyor ve baktırıyor da biz asırlarca yaşadığımız diyarlardaki eserlerimize sahip çıkmak şöyle dursun takip etmek, varlıklarından haberdar olmak zahmetine bile katlanmıyoruz. 

Kendimizi Anadolu’ya hapsedip, bunun dışındaki bizim olan her şeyle ilgilenmeyi Turancılık sayan, ilgilenenleri suçlayan, hatta hapislere koyan bir zihniyetin sonu budur. Yurdumuzun içinde milletimize karşı, yurdumuzun dışında hem milletimizin bakiyelerine, hem de kültürüne ve hatırasına yabancı bir zihniyet. 

İnşâllah demokratik sistem içinde devlet-millet bütünleşmesiyle birlikte, Türk-İslâm dünyasıyla da kaynaşma hareketleri hızlanacak “Adriyatik’ten Çin’e” bir siyasi slogan olmaktan çıkarılacaktır. Bugün Makedonya denince, birçoklarımızda sanki yabancı bir ülkeden bahsediliyormuş hissi halâ mevcuttur.

Ailem

Dedem keresteci Hacı Mustafa Efendi diye bilinirmiş. Baba tarafı ilmiye sınıfına mensup olduğu için “Efendi” diye anılırlardı. Annemin ceddi’nin bir kolu da yine 17. Asırlarda Kafkasya’dan kalkıp Rumeli’nin fethine iştirak etmişler. Köprülü’ye ilk gelen ve yerleşen Ayan Ahmet Ağa’dır. Mal mülk sahibi olarak, ticaret ve çiftçilik yaparak üç asır buralarda yaşamışlar. Annemin babasına sakallı Ali Bey derlermiş. Annemin ailesi eşraftan sayıldığı için “Bey” diye anılırmış. O zamanlar “bey”lik aileden tevarüs edilen bir unvan, “Efendilik” ise ilim ile elde edilen bir haslet olarak ifade edilir, her ikisine birden sahip olana da “Beyefendi” denirmiş. Sakallı Ali Bey’in oğlu olan dayım İbrahim (Vardar) Bey, İstanbul’da Fatih Koleji’ni yaptıran vakfın beş kurucusundan biri olup, gazeteci Ahmet Vardar’ın da babasıdır. Ailemin her iki tarafı da dindardı. Ailede sigara içen yoktu. Ana tarafı da baba tarafı da Nakşibendi tarikatına mensuptu. 

Babam, Cihan harbine gönüllü katılıp, Kafkas Cephesi’nde harbe katılmış, Erzurum’un Ruslar’dan geri alınışında şehre giren ordu içinde yer almış. Balkan harbinde bütün aile her şeyini yüzüstü bırakıp Selanik’e kaçmış, harbi müteakip tekrar yurtlarına dönmüşler. Birinci Cihan harbinden sonra Anadolu’da Türkiye Cumhuriyeti kurulurken Rumeli’de Yugoslavya kurulmuş.

Tasavvuf Ocakları Tütüyordu

Balkanlar’da ve İştip’te tekkeler kadim şekilde faaliyetlerini sürdürüyorlardı. Camiler açıktı, Yani dinî faaliyetler kesilmemişti. Dinî müesseseler ve hayrât vakıflar tarafından yönetilirdi. Türkleri’in hizmetinden sonra vakıflar. Bahsettiğim Nakşibendîlik bağları falan hep orada olan şeyler. Burada başlamış şeyler değil, Rumeli’de tekkeler İslâmî tebliğde çok önemli roller oynamıştır. 

Fetihlere önce iki uç gidermiş. Biri manevi öncüler, diğeri maddi öncüler. Manevi öncülere “derviş” denirmiş. Maddî öncülere de “akıncı” denirmiş. Bu ikisi gider, ortamı hazırlarmış. Biri manevi sahada sevgi bağları uyandırır, öbürü de maddi sahada devletin ihtişamını belirtir, korku salarak ortamı sağlarlarmış. Sonra ordu gelir, bu hazır zemin üzerinde çok zorlanmadan sistemini kurarmış. Onun için Rumeli’nde bu tasavvuf ocakları o zamanlar hâlâ tütüyordu. Oradaki meşayıh ve diğer elemanlar kayboluncaya kadar bu hareket devam etmiştir. Hâlâ devam etmektedir. 

Bosna’da çarpışan, Manastır’da diğer yerlerdeki İslâmî hareketlerin temelinde hep bu zevatı görürsünüz. Yani yanan ışıklar, mumlar hep oralardandır.  Aynı şey Türkistan’da da öyledir. Özbekistan’da İslamiyeti tutan nakşibendî tarikatıdır. Nakşibend hazretlerinin yaktığı ışık orada komünizme rağmen İslâmiyeti ayakta tutmuştur. Ama ibtidai, ama klasik, ama halk seviyesinde, ne olursa olsun tasavvuf içerisinde İslâmiyet bekasını muhafaza etmiştir. Ne kitap var, ne tahsil var ama o tekkeler ve dervişler, o şifahi bağlantılar İslâm’ın ruhunu devam ettirmiştir. İşte Rumeli’de de aynı şeyleri görüyoruz. Zaten o Maveraünnehir’den başlayan dalga oralara aynen gelmiştir. Kültürüyle, kelimeleriyle, âdetleriyle, davranışlarıyla hep gitmiştir. 

Yörük köyleri vardı. Buradan götürülen koloniler bunlar. Yörük köyleri hâlâ dururdu. Yine göçebe halinde dağlarda yaşarlar idi. Ofçabol, Kumanova gibi, Kuman Türkleri’nin geldiği yerin adı Kumanova olmuş yani. Ciddi sosyolojik araştırmalar yapılsa böyle tarihi izleri görürsünüz. Büyük hazineler yatmaktadır orada. Bu tasavvufi bağlar orada, Türkiye’de olduğu gibi kanuni bir sekteye uğramadığı için, bir de azınlık şuuru içindeki kenetlenmeyle ma’şeri vicdanındaki yapısını, devam ettirdi. Tabi o insanların imkanları, kapasitesi ve müktesebatı nisbetinde. 

Türkler Asya’ya…

Babam, hali vakti yerinde mal mülk, çiftlik, değirmen, bahçe sahibi bir tüccardı. Aile efradı ile kalan Türk vakıflarının da mütevellisi durumundaydılar. Fakat Yugoslavya’da Türklere zulüm devam ediyor, vergilerle, iktisaden Türk Müslüman unsurunu ülkeden kaçırtma politikası uygulanıyor; “Cita Tursi Azia” (Türkler Asya’ya) şarkıları söyleniyordu. Dikkat buyurunuz yıl 1930’lar. Balkan Paktı’nın yapıldığı Türkiye’nin kuvvetli olduğu dönemler.

Türkiye’deki yöneticiler, Türkiye dışındaki Türkler’le ilgilenmezken (bilhassa 1938’den sonra bu ilgisizlik son haddine varmıştır), Yugoslavlaya’daki yöneticiler de oradaki Türkleri Asya’ya geri gönderme politikasını, yerine göre resmi-gayriresmi, ama milli bir politika olarak uygulamaktadır. Tıpkı Yunanistan, Bulgaristan’ın ve Romanya’nın orada ki Türklere uyguladığı gibi. 

Yani; Balkanlar’daki devletler milli politika olarak Türkleri Asya’ya geri gönderme siyaseti uygulamışlar. Çünkü, devletler küçük, Türkler kalabalık, nüfusun önemli bir oranına sahip ve toprak sahibi olup, arazideki payı büyük, Kıbrıs’ta olduğu gibi. Bu yüzden asimile etme imkânları yok. Çünkü Türkler köylerde, tarım kesiminde yaşıyor ve bir bütünlük arz ediyorlar.

Anadolu’ya Hicret

 İşte bu dönemde, yani 1934’lerde babam kereste ticareti ile uğraşmasına rağmen baskılar karşısında Türkiye’ye hicreti düşünüyor. Fakat oradaki varlıklarını İslâma borçlu olan ve hergünkü hayratlarında Hilâl-Salip mücadelesi veren bu insanlar, Türkiye’den de İslâmi açıdan güzel haberler almıyorlar. Türkiye’de bu dönem tek parti rejimi içinde “Deislâmizasyon” uygulamalarının en şiddetli devresini yaşamaktadır. 

Yugoslavya’da (şimdiki Makedonya’da) arazi Türkler’indi. Sırplar, Bulgarlar ırgatlık yapardı. Onlar bilhassa kilisenin teşviki ve değişmeyen Ortodoks politikasıyla Türkleri sırf Müslüman oldukları için, İslâm düşmanlığı politikasıyla kovmaya çalışırlardı. Yugoslavya, bu işi sureti Hak’tan görünerek en demokratik biçimde, fazla gürültü çıkartmadan uygulamaya muvaffak olan ülke idi.

Yugoslavya’daki Türkler, İslâmi bakımdan böyle bir baskı altında iken, Anadolu’daki Türkler kendi yönetimleri tarafından lâiklik etiketi altında, baskı altında tutularak İslâmi kimliğinden uzaklaştırılmaya çalışılıyordu. Toplumun İslâmi hüviyeti silinmek isteniyordu. Bu haberler de Rumeli’de Türkler tarafından dikkatle takip ediliyordu. 

1934’te babam, Reisul Ulema’ya müracaat edip danışıyor ve şu suali soruyor:“Burada İslâmi kimliğimiz, istikbalimiz tehlikede, Türkiye’ye gitmek istiyoruz. Fakat oradan da İslami bakımdan iyi haberler gelmiyor. Ne yapalım?” 

Reisül Ulema’nın cevabı: “Orası Türkiye’dir. İslâm ülkesidir. Rejimler değişir. Bugün böyledir, yarın başka türlü olur. Çünkü orası Türkiye’dir. Burada ise ilerde çocuklarınızı Türk ve müslümanla evlendirme imkânı bile azalabilir. Gitmeniz hayırlıdır” diyor. 

Paraya çevrilebilen mallar yok pahasına satılıyor. Çünkü takip edilen milli politika icabı, fiyatlar düşük tutuluyor. Alıcı çıkmıyor. Türkler zaten almıyor. Öbürlerinde esasen para da yok. Böylece satılabilen satılıp, altına çevrilip (paranın dışarı çıkarılması yasak) gizli yollardan, daha ziyade ordaki ve İstanbul’daki Yahudi tüccarlar vasıtasıyla ve yüksek komisyonlarla Türkiye’ye naklediliyor. 

Kalan araziler ve mallar Tito döneminde el konularak üç asırlık hikaye noktalanmış oluyor. Oradaki vakıflar da sahipsiz kalıyor. Halen de öyledir. 
Ve Sözün Bittiği Tarih 11 Temmuz 1995... Mehmet Koçak
Srebrenica, Bosna Hersek’in doğusunda Sırbistan sınırına 10 km uzaklıkta Müslüman Boşnakların çoğunlukta olduğu bir şehir. İsmini gümüş anlamına gelen “srebren” kelimesinden alan bu şehir çok bilinmezken, bugün tüm dünya tarafından hem biliniyor hem de vahşetin, acının, gözyaşının sembolü olarak anılmaktadır.İçimizde dinmeyen acının adı oldu Srebrenica. Bundan tam 19 yıl evvel Bosna Hersek genelinde sürdürülen ve yakın tarihin en büyük insanlık faciası olarak tarihe geçen “Soykırım”ın finali bu şehirde gerçekleştirildi. 19 yıl geçmiş olmasına rağmen Srebrenica’da ağıtlar hâlâ dinmedi. Sırp caniler “Büyük Sırbistan” hayali uğruna ve uluslararası toplumun ihanetiyle bütünleşmesi sonucu beş gün içinde 8372 Müslüman Boşnağı işkenceyle katletmişti.  Her yıl olduğu gibi bu yılda 19. yıl münasebetiyle yine 10 binlerce insan Srebrenica’ya doğru yollardaydı.  Potoçari Anıt Mezarlığı’nda düzenlenen törende 175 soykırım kurbanı gözyaşları ve dualar eşliğinde defnedildi. Bu definle birlikte katledilen 8372 kurbandan kimlikleri tespit edilerek defnedilenlerin sayısı 6 bin 241’e yükseldi.Her yaştan kurbanların gömülü olduğu Potoçari şehitliğinde yine hüzün ve gözyaşı vardı. Okunan Kur’an ve yapılan toplu dualarla şehitler rahmetle anılırken, bu facianın failleri ve onlara müsaade eden, seyirci kalan, ihanet eden…, siyasiler ve Uluslararası Toplum lanetlendi. Srebrenica’da 19 yıl önce neler olmuştu?Bundan tam 19 yıl önceydi ve takvim yaprakları 11 Temmuz 1995 tarihini gösteriyordu. Bu tarihte tüm Bosna Hersek genelinde devam eden katliamların bir soykırıma  dönüştüğü ve kelimenin tam anlamıyla bir insanlık faciası yaşanmıştı. Sırp canilerinin “Büyük Sırbistan” hayali uğruna ve uluslararası toplumun ihanetiyle bütünleşmesi sonucu, beş gün içinde 8372 Müslüman Boşnak işkenceyle katledilmişti. Halbuki; 16 Nisan 1993 tarihinde gerçekleşen olağanüstü toplantıda 819 ve 824 no’lu kararları alan BM- Güvenlik Konseyi, Saraybosna, Tuzla, Jepa, Gorajde ve Bihac ile Srebrenica’yı “Güvenli Bölge” ilan etmişti. Bu karara rağmen gerekli önlemleri almayan BM’ye bağlı “Barış Gücü” (UMPROFOR) Sırp Çetniklerin “Soykırım” yapmasına engel olmadı.Bosna-Hersek’te yaşanan ve binlerce insanın ölümüyle sonuçlanan savaş hâlâ dünya kamuoyunun hafızalarından silinmemiştir. Avrupa’nın tam ortasında yaşanan bu insanlık faciasının failleri olan Sırp Çetniklerinden daha çok, görevlerini yapmamak ya da kötüye kullanmak suretiyle soykırımın işlenmesine müsaade eden, kışkırtan ve seyirci kalanlar suçludur. Bu gerçeklerden hareketle altını çizerek ifade etmeliyim ki; Srebrenica Soykırımı’nın baş sorumlusu Uluslararası Toplum adına BM ve AB ile NATO’dur. Unutulmaması gereken bir önemli husus şudur; tüm bilgi ve belgelere rağmen Srebrenica’da yaşanan bu insanlık suçunun asıl sorumluları yani bu oyunun perde arkası hiç görüntülenmedi ve ‘Beynelmilel hukuk’ Srebrenica için hiç işletilmedi. Önemle iki hususun altını çizmek isterim; Birincisi soykırım sadece Srebrenica’da yapılmadı. Bosna genelinde sürdürülen soykırımın finali Srebrenica’da yapıldı. Diğer bir ayrıntı şu; Srebrenica Soykırımı Müslüman Boşnak halkına yönelik tarihten bugüne yapılan soykırımların 10’uncusudur.  İçimizdeki dinmeyen acının adı;  SREBRENİCA... Seni unutmadık, unutmayacağız ve unutturmayacağız...  
Kosova'da Ramazan Ayhan Demir
Arnavut, Türk ve Boşnakların birlikte yaşadığı Kosova, bütün sıkıntılarına rağmen, on bir ayın sultanı Ramazan’ı, coşkuyla kutluyor. Ancak minareler şehri Prizren’de, Ramazan bir başka…
Ramazan yaklaşırken, şehrin çeşitli yerlerine Arnavutça, Türkçe ve Boşnakça, Ramazan tebrikleri asılıyor. Bir hafta önceden, ev ve sokaklar temizlenmeye başlıyorlar. Alış veriş için tarihi Yeşil Pazar’a gidiliyor.
Eskiden Ramazan’ın başlayacağını tam olarak tespit edebilmek için bir kimse görevlendirilirmiş. O kimse, Şaban ayının son günlerinde, ayın hareketini takip edermiş. Yeni ay göründüğünde, camilerde ve tellallar vasıtasıyla, halka duyurulurmuş. 
İftar vaktinin gelişi, top atışıyla duyurulurmuş. Top patlayınca, akşam ezanı, Prizren’in dar sokaklarında yankılanmaya başlarmış. Bu adet, 1950’li yıllara kadar bu şekilde devam etmiş. Sonrasında, belediyenin aldığı bir karar ile top patlatılması yasaklanmış. O günden sonra davulcular devreye girmiş. 
Davulcular, ilk günlerinde mahalle mahalle dolaşarak, Ramazan’ın gelişini halka duyuruyorlar. Prizren’de, Türkiye’den farklı olarak, hem sahur, hem de iftar vaktinde davul çalınıyor. Dolayısıyla, davul ve ezan sesi ile oruç açılıyor. 
Kosova’da iftar davetlerine ve iftar sofralarına, büyük önem veriliyor. Öncelikle akraba ya da yeni evlenen yakınlar davet ediliyor. İftar sofralarının olmazsa olmazı, yumurtalı pitayka denilen Ramazan pidesi. 
Yumurtalı pitayka, sadece Ramazan ayında, fırınlarda yapılıyor. Yumurta, maydanoz, dere otu ve yağdan oluşan karışım, bir kap içerisinde fırına götürülüyor. Yumurtalı pitayka pişmeden üzerine konup, fırına veriliyor. 
Arnavut, Türk ve Boşnak kültürünün etkisindeki Kosova mutfağının, iftar sofralarına yansıması da aynı doğrultuda. Kosova iftarlarında, paça, işkembe, şehriye, un ya da tarhana çorbası ikram ediliyor. Musakka, soğan dolması, biberli dolma, lahana dolması, asma yapraklı yalancı sarma, oturtma, büryan, rasul et, prizren tava ve elbasan tava, sebzeli yemeklerin en önemlileridir.
Pite ya da pita denilen böreğin, peynirli, etli, kıymalı, işkembeli, ıspanaklı, lahanalı, patatesli ve kara kabaklı gibi bir çok çeşidi var. Bir de börek şeklinde yapılan mantı var. 
Prizren’e has haşlama, sacda pişirilen fuliya ve tiganitsa, oldukça zahmetli yemeklerdir. Pilav, Kosova’da sık tüketilen ve sevilen ana yemeklerdendir. Yufkalı sebze, pek çok pilav çeşidinden sadece bir tanesidir.
Paşa köftesi, soğan köftesi, sarımsaklı köfte, kima çevabı, ototma, şirda ve uçti şokta/çurka ise en meşhur et yemekleridir.
Helva, revani, tulumba, baklava, kadayıf ve sütlaç gibi geleneksel Osmanlı tatlılarının yanı sıra, kaymaçina ve tespişte de, mutlaka denenmeli. 
Priştine’de Fatih Sultan Mehmet Camii ve Prizren’de Sinan Paşa Camii ve Bayraklı Camii, teravih namazlarının değişmez mekânları. Özellikle bağımsızlık sonrası Türkiye’den giden hocaların verdikleri sohbetler, okudukları Kur’an-ı Kerim ve mevlitler, Ramazan atmosferini daha da güçlendiriyor.
Prizren’de, itikaf ve teheccüd namazlarının iki adresi var: Bayraklı Camii ve Emin Paşa Camileri. Hafız sayısının az olmasından dolayı, hatimle namaz kılınan cami sayısı çok az.
Balkan Türkleri’nin Komünist Rejime Karşı Mücadelesi Prof. Dr. Sabahattin Zaim
İkinci Dünya Harbi'nden sonra, Yugoslavya'da komünist bir rejime karşı, Türkler'in de kendi kendini idare ve hürriyet mücadelesine girişmiş olduklarını, bu gayeyi gerçekleştirmek için Üsküp'te "Yücel", Prizren'de "Genç Türkler" ve Bosna'da "Genç Müslümanlar" cemiyetlerini kurduklarını, birçok kahramanların bu uğurda hayatlarını feda ettiklerini, bugünkü Türk gençliğinin yüzde kaçı bilmektedir? Türk Milletleri'nin hürriyet uğrunda şahı olan bütün kahraman mücahitleri ve bu arada Yugoslavya Türklerinin hürriyeti ve esaretten kurtulmaları için canlarını veren “Yücel”cileri anmamız milli ve insani bir borçtur. Yücel teşkilatı, Türkler'in esaretten kurtarılıp, şanlı tarihine uygun bir mevkie yüceltilmesi gayesini güttüğü için bu adı almıştır. 1941'de ilk Milli Türk Teşkilâtı’nın nüvesi kurulmuştur. Genişleyen teşkilat, bilâhare Üsküp Türk konsolosluğu ve Belgrad Türk Büyükelçiliği ile temasa geçmiştir. Teşkilâtın 18 maddelik bir tüzüğü ve Türkler'in menfaatleri için icab ederse canını vereceğini ifade eden bir “and” vardı. Teşkilatın tüzüğü ve üyeleri tarafından imzalanan “and”Iar Ağustos 1945'te zamanın Belgrad Büyükelçisi Dr. Kâmil Koperler'e tevdi edilmişti. Yücel teşkilatı Yugoslavya'daki Türkler'in benliğini komünizme ve Slavlığa karşı korumuş, Türk okulları, Türk öğretmeni yetiştirme kursları açmış, birçok milliyetçi muallimi şehir ve köylerdeki Türk okullarında görevlendirmiş, okuma kitapları basmış, Türkçe gazete çıkarmış ve Üsküp Radyosu'nda Türkçe neşriyat yapmıştır. Fakat çok geçmeden teşkilat ortaya çıkarılmış, Türk milliyetçiliğini söndürmek için Yücel teşkilatı üyeleri en şedit cezalara çarptırılmış, yüzlercesi de göz hapsine alınarak madenlerde çalıştırılmıştır. Yücel Teşkilatının Kurucuları Yücel teşkilatı, tam olarak 1944 yılında Şuayip Aziz adında münevver bir Türk tarafından teşkilâtlanmıştır. Şuayip Aziz Yücel, Kahire'de Ezber Üniversitesi'nde tahsilini tamamladıktan sonra Üsküp'e dönmüş, herhangi bir memuriyet kabul etmiyerek, çiftçilikle uğraşmıştır. Memlekette komünizm tehlikesi belirmeğe başladığı sıralarda Türkleri teşkilatlandırmaya çalışmıştır. Teşkilâtın tüzüğünün önsüzünü bizzat kaleme almıştır. Teşkilatın tabii ve gerçek başkanı ve Yugoslavya'daki Müslümanlar'ın en bilgilisiydi. Yücel hareketinin ikinci tarihi şahsiyeti Ali Abdurrahman Vardar'dır. 432 yılından beri Üsküp'ün meşhur Kurşunlu Han vakfına ait evlâdiyelik bir vakıfnameye sahip, köklü bir Türk ailesine mensuptur. İrfan sahibi, kuvvetli bir sezişe malik, hoş sohbet, girgin ve otoriter haliyle muhitinde sevilen, sayılan faal bir insandı. Teşkilâtın veznedarlığını yapmıştır. Yücel'in üçüncü kahramanı Nazmi Ömer Üsküp'ün yakınlarında, Slav’ların "Konyare" dedikleri, belki de zamanında Konya'dan gelen Türklerle iskân edilmiş, tertemiz iki Türk köyü olan "Güreler"lidir. Belgrat Hukuk Fakültesi'nde tahsilini yapmış, ağır başlı temkinli hali ile etrafına güven veren bir münevverdi. Yücel'in dördüncü kahramanı Âdem Ali Raştak’tır. Sessiz sedasız haliyle kendini çevresine sevdiren, sakin, fakat merdliğin timsali bir insandı. Korkunç Cezalar Bu dört kahraman 1948 yılında bir hafta süren bir mahkemeden sonra idama mahkûm edilerek kurşuna dizilmişlerdir. Yücel teşkilatı, Tito Yugoslavya'sında tahmil edilen suça nazaran en şiddetle cezalandırılmış olan teşekküldür. Mahkeme safahatı bütün Yugoslavya'da takip edilmiş, Yugoslavya Türkleri'ne gözdağı verecek şekilde onların esaretten kurtulma gayretlerini söndürecek bir gazap ve zulümle teşkilâtın mensupları cezalandırılmıştır. Yukarıda kimlikleri belirtilen dört şehidin dışında cezalandırılan milliyetçi Türkler şunlardır: Yirmi yıla mahkûm edilenler: Şerafettin (Yücelden), Refik (Özer), Kemal (Günsever), Abdülkerim (Sezer), Şefik (Ersoy); Onbeş yıla mahkûm edilen: Fettah (Süleymanpaşaoğlu); Onüç seneye mahkûm edilen: Muzaffer (Hocaoğlu); Oniki seneye mahkûm edilenler Fazlı Vehbi (Kadıoğlu), Mehmet (Andıa), Kemal (Türkkan); Onbir seneye mahkûm edilen: Sait (Emirler); On seneye mahkûm edilen: Ali (yücel); Sekiz yıla mahkûm edilen: Ahmet (Yücel)’dir. Cezası ve sürgünde çektikleri ızdırap neticesi daha sonra hayata gözlerini yuman Yücelciler: Emin Ruba, Refik Ali (Kotançe), Ferhat Günüç, Kâni Abacıoğlu, Abdullah Emirler’dir. Bunlardan başka otuz kadar Türk öğretmeni, yedi yıla kadar türlü cezalara mahkûm edildiği gibi yüzlerce Türk genci temerküz kamplarına gönderilmiştir. Yedi yıl sonra Yugoslavya’da ilân edilen afla kurtulan bu Türkler’den yedi yıllık hapis hayatı (cezaevinde sekiz seneden fazla kalalar da var) ve nazi kamplarındakine benzer çeşitli işkencelerden sonra hayatta kalabilenler Türkiye’ye gelen ilk göçmenler arasında yer almışlardır. Zira bunların mal ve mülkleri müsadere edildiği gibi hapisten çıktıkları zaman diğer siyasi Slav suçluları olup kendileriyle beraber hapisten çıkan arkadaşlarından farklı olarak hiçbir işe alınmamışlardır. İşte "Yücel" hareketi, bu esaret halkasına karşı bir direniş hareketidir. Bu bakımdan esir milletlerin direniş hareketleri incelenirken Makedonya'daki direniş hareketini temsil eden "Yücel" hatırlamamız gerekir. Yücel teşkilâtının imha edilmesiyle birlikte Yugoslavya'daki Türklere yapılan baskılar sonucunda iktisaden çeşitli yollarla varlıkları sömürülerek birçok Türk ailesi Türkiye'ye göçe zorlanmışlardır. Bunda komünizm ideolojisine rağmen Yugoslavya'da takip edilen tarihi Slavcılık siyasetinin, Türkler'in komünizme kolay intibak ettirilemeyişinin sebebi yanında bir diğer önemli sebep de şudur: İstikbalde Avrupa Birliği'nin tahakkuku halinde Makedonya'daki Müslüman Türkler'in Arnavutluk'la birleşmelerinden endişe edilmiş, bu tehlike baş göstermeden Makedonya Türkleri'nin tasfiyesi veya sindirilmesi cihetine gidilmiştir. Rumeli Beylerbeyliği Osmanlı devletinde Anadolu'dan önce gelirdi. Çünkü Anadolu kök, Rumeli ise ileriye, atiye, “Kızılelma”ya uzanan yol idi. Akıncılar, Anadolu'dan, Kafkaslar'dan, Maveraünnehir'den gelir, Rumeli'ye akarlardı. Maalesef, yeni nesillere Osmanlı devleti, Osmanlı dili ve kültürü unutturulurken şu anda insanlarıyla, eserleriyle, kültürleriyle Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışında an, bu yerler de unutturulmuştur. 
Kosova’da Osmanlı İzleri Alper Gazigiray 400 yıldan fazla bir zamandan beri Osmanlı idaresi altında yaşayan Kosova’da, bu hakimiyetin siyâsî yönü bitmesine rağmen, mimarî, dinî, lisanî-edebî, etnik yani kısacası sosyo-kültürel tesiri hâlâ devam etmektedir. Sırbistan Cumhuriyeti’nin güneyinde yer alan Kosova bölgesinde bu izlerin en açık şekilde görülebildiği yer ise Prizren şehridir. Metohia özerk bölgesinin merkezi hüviyetindeki Prizren şehri 1455 yılından bugüne kadar sayısız cami, hamam, tekke, kervansaray, han, çeşme gibi eserler ile yüzyıllar boyunca bir Osmanlı-Rumeli şehri olarak kalmıştır. Bütün tahrîbata rağmen günümüzde de hâlâ bu tarihî hüviyetini ve mimari dokunuşu koruyabilmiştir. Prizren’deki Türk eserlerinin mimari hususiyetleri hakkında Kemal Özergil, Hasan Kaleşi, İsmail Eren ve üstad Ekrem Hakkı Ayverdi’nin çalışmalarından bilgi edinilebilir. Son olarak da Prizren’de 1996 yılında Türk Demokratik Birliği tarafından Raif Vırmiça’nı “Prizren Camileri” isimli kitabı yayınlanmıştır. Tam Bir Türk Şehri Prizren, şimdiye kadar gördüğüm gerek Anadolu’da, gerek Türkiye dışındaki şehir ve kasabalar içinde eski Osmanlı şehri görüntüsünü en çok aksetiren yerdir. Daha girişteki cami minareleri, şehrin merkezinden geçip ikiye ayıran Bristiça nehri, üzerindeki taş köprüleri, şirin görünümlü, bahçeli, kiremitli evleri, Arnavut kaldırımlı sokaklarıyla görülesi bir mekândır. Ayrıca bu dış görünüşü, yani fizikî profili dışında sokaklarında, evlerinde çarşılarında en çok Türkçe konuşulan yer olması da diğer bir özelliğidir. 1455 yılında Fatih Sultan Mehmed tarafından fethedilen bu şehir tarihte Pür Zerrin, Pür Zen, bazen de Zerin adlarıyla anılmıştır. Kesin olarak 31 Ekim 1912 yılında Osmanlılar’ın elinden çıkan Prizren, o günden bu güne kadar bizden uzak kalmasına rağmen, “bizden” olan havasını, üslûbunu, çehresini kaybetmemiştir. Prizren’de, Osmanlı döneminde inşa edilen camilerden 20 tanesi bugün mevcuttur. 9 tanesi ise yok olmuştur. Osmanlı döneminden sonra d 4 yeni cami yapılmıştır. Yani bugün 20’den fazla Prizren camiinde ibadet yapılmaktadır. Ancak burada çok içler acısı bir durum söz konusudur ki, o da bu camilerden 18’inde Arnavutça, 4’ünde Sırpça-Boşnakça vaaz yapılırken, 1 tanesinde bile Türkçe vaaz yapılamamasıdır. Halbuki bundan 20 yıl öncesine kadar bütün bu camilerde vaazlar Türkçe verilmekteydi. Osmanlı Camileri Prizren camileri içinde en çok ilgiyi çekeni, en çok tanınanı Sinan Paşa Camii’dir. Camiin 3 kubbeli revak kısmın yıkık hali kendisine yaralı bir görüntü kazandırır. 1939 yılında bölgedeki Hıristiyanlar devlet gücüyle bu Osmanlı mabedini yıkmak istemişler, ama Müslüman halkın karşı çıkması sonucu başarılı olamamışlardır. Caminin banisi Sinan Paşa; Budin (1594), Bosna (1601) Beylerbeyliği ile Şam (1609) Valiliği yapan bir Osmanlı idarecisidir. Sinan Paşa Caii Prizren’in “Şadırvan” denilen merkezinde yer alıp alt kısımlarının kesme taştan yapılmış olmasıyla selatin camilerin havasındaki bir eser özelliğini devam ettirmektedir. Barok dekorasyonlu, ince minareli bu camide, 1996 yılındaki ziyaretim sırasında beş vakit namaz yerine sadece öğle, ikindi ve akşam namazlarının kılındığını; Sırpça, Boşnakça vaaz yapıldığını görmüştüm. Son yıllardaysa Sian Paşa Camii Türk Demokratik Birliğinin 1990’lardan itibaren Ramazan aylarında Türkiye’den getirdiği din adamları sayesinde Türkler tarafından doldurulan ve çok rağbet gören bir ibadet yeri haline gelmiştir. Prizren’de Sinan Paşa Camii’nden başka halkın Bayraklı Camii adını verdiği 1573-74 yılında inşa edilen Gazi Mehmet Paşa Camii meşhurdur. Bu camide 10 Haziran 1870 tarihinde meşhur Prizren Birliği Toplantısı yapılmıştır. Prizren’in tanınmış “Tabakhane” semsinde yer alan bir diğer camii de 1512-13 tarihli “Sûzi Çelebi Camii”dir. Sûzi Çelebi, Mihaloğlu Gazi Ali Bey’in kahramanlıklarını kaleme aldığ Gazavâtnameleri ile tanınmış bir Türk yazarıdır. Suzi Çelebi Camii ahşap çatısı ve direkli son cemaat yeriyle, sırtını dayadığı dağların eteğinde şirin bir görüntü arzetmektedir. Ayrıca Kâtip Sinan Camii (1893), Saraçhane semtindeki Kukli Mehmed Bey Camii (1534), Gazi Mehmet Paşa Hamamı’nın hemen arkasındaki 1831-32 tarihli Emin Paşa Camii’de bölgede Osmanlı’dan günümüze kalan eserler arasındadır. Prizren yakınlarındaki Pastrik Dağı’nın bir tepesinde de Sarı Saltuk Türbesi vardır. Bu türbeye halk, günümüzde de yoğun olarak rağbet göstermektedir. Evliya olduğuna inanılan Sarı Saltuk Baba’dan çeşitli dertlere derman olması için adaklar adanır. Sultan Murad Türbesi Sultan Murad’ın Kosova Sahrası’nda şehit olmasından sonra yapılan bu türbeye Osmanlılar baştan beri hep önem vermişler, Yavuz Sultan Selim ve Kanuni zamanında türbenin bakımı için tedbirler almışlardır. Evliya Çelebi, 1660 yılında türbeyi ziyaret ettiklerinde Melek Ahmed Paşa’nın bin akçe sarfederek türbenin temizliğini sağladığını, yüksek bir duvarla yüzlerce çeşitte meyve fidanı diktirdiğini, bir kuyu açtırdığını ve buraya bir türbedar tayin ettiğini yazmaktadır. 1848 yılında türbe esaslı bir şekilde yeni baştan yapılmıştır. Buharalı Hacı Ali, türbedar olarak görevlendirilmiştir. 1896 yılında II. Abdülhamid ziyaret edenlerin dinlenme ve barınmalarını sağlamak için iki katlı bir “konak” inşa ettirmiştir. Sultan Mehmed Reşad’ın 16 Haziran 1911 tarihindeki Kosova ziyaretinde de türbe bir aha onarılmış, avlusu kesme taştan döşenmiş, yeni bir çeşme yapılmış ve su getirilmiştir. Türbe, I ve II. Dünya Savaşları’nda işgal kuvvetleri tarafından yağma edilmiştir. Kosova türbesinin hemen yanı başındaki sahrada bulunan Gazi Mestan veya Bayraktar adı verilen başka bir türbe yer alır. Mamuşa Prizren Belediyesi’ne bağlı bir Türk köyü olan Mamuşa, Prizren-Yakova anayolundan sağa ayrılan tarafta bulunup, Prizren’e uzaklığı 18 km olan bir yerdir. Yörenin en zengin köylerinden biri olan Mamuşa, sanki Prizren’in bir dış mahallesi, bir banliyösü havasındadır. 3.500 kadar Türk’ün yaşadığı Mamuşa köyü halkının, lehçeleri, dil ve ağız özellikleri hakkında Prof. Nimetullah Hafız, Dr. İrfan Morina ve Cemail Küriezi’nin çalışmaları vardır. Köyün ihtiyarları, kendilerinin Osmanlılar zamanında Tokat, Ürgüp yörelerinden geldiklerini ifade etmektedirler. Mamuşa köyüne adını veren Mamud Paşa, merkez camiinin avlusunda bir saat kulesi yaptırmıştır. 1825 yılında yapılan bu kule birçok defa onarım görmüş ve kulenin yarım ton ağırlığındaki çanı Sırplar tarafından çalınmıştır. Ancak ne mutlu ki Mamuşa saat kulesindeki Türkçe kitabe yerini hâlâ korumaktadır.
TİKA Balkanlar'daki Osmanlı Eserlerini Yeniden İhya Ediyor Yener Dönmez 2
006 yılında bağımsızlığını ilan eden Karadağ Adriyatik Denizi’ne sınırı olan yaklaşık 600 bin nüfusa sahip küçük bir balkan ülkesi.
Özellikle Adriyatik sahilleri dünyanın en şirin, en güzel tabiat harikalarından birisi olarak gösteriliyor. 
Bağımsızlığını ilk tanıyan ülke olan Türkiye ile Karadağ’ın ilişkileri çok köklü bir geçmişe dayanıyor. Karadağlılar en müreffeh günlerini Fatih Sultan Mehmet döneminde yaşamışlar. Balkan savaşlarıyla parçalanma sürecinde Osmanlı’nın elinden çıkan bu topraklar hala refah içerisindeki o huzurlu müstesna günlerine muhtaç vaziyette.
Ecdat bu diyarlara anlatmakla bitmeyecek seviyede çok önemli eserler bırakmış. Fakat bu eserlerin büyük bir kısmı Balkan harbinde diğer bir kısmı da Yugoslavya’nın bölünme sürecinde Sırplar tarafından yağmalanmış, yakılmış, yıkılmış, tahrip edilmiş. 
Mesela ecdat Karadağ’ın geneline 150 Başkent Podgoritsa’ya ise 15 camiinin yanında sayısız köprü, kervansaray, han, hamam, külliye inşa etmiş ama bugün sadece iki camii ayakta kalabilmiş. 
Podgoritsa’ya gittiğimiz ilk gün ziyaret ettiğimiz bu iki camii de TİKA’nın yeniden restorasyonu ile muhafaza edilebilmiş. Mesela Sırp vahşetine tanıklık eden bir kardeşimiz, “Bu gördüğünüz Osmanagiç Camii’ne de saldırdılar. Öyle ki; bu camii onarılırken onlarca kamyon çöp ve enkaz çıkartıldı. Ardından camii yeniden ibadete açılabildi” ifadeleriyle anlatıyor o günleri. 
Tabii bu anlatılanlar karşısında insanın içi sızlıyor. O gün bütün heyet ve TİKA koordinatörleriyle birlikte Podgoritsa sokaklarında bilinebildiği kadarıyla imha edilen bu camilerin boş arsalarını büyük bir buruklukla gezdik. 
Bakan İşler yaklaşık 6-7 dönümlük bir arsaya geldiğimizde Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki’yi aradı ve bu arsaya içinde camii ve medrese de bulunan bir Meşihat yapılması talimatını verdi.
Canlı tarih şahit… Osmanlı yapmış Avrupa’nın göbeğinde batılıların gözü önünde Sırplar ise yakmış, yıkmış. Şimdi TİKA yeniden inşa ediyor bu eserleri. 
Osmanlı Şehitliği
Tuzi Osmanlı Şehitliği’nde tarih yeniden bir film şeridi gibi gözümüzün önünden akıp gidiyor. Nizam Camii tam 79 yıl ibadete kapalı kalmış. Ardından TİKA’nın restorasyon çalışmalarıyla bir Kadir Gecesi’nde ibadete açılarak vatan için gözünü kırpmadan canını veren aziz şehitlerimizin ruhu şad edilmiş. 11 bin metrekarelik alan üzerine kurulmuş olan buradaki şehitlikte Osmanlı dönemindeki önemli devlet adamlarının, bilim adamları ve askeri şahsiyetlerin mezarları da bulunuyor. Fatih Sultan Mehmet döneminde şehit olan kahraman askerler buraya defnedildikten sonra, şehitliğin içerisine Nizam Camii ile birlikte bir de kışla yaptırılmış.
Şimdi buralar baştan aşağı yeniden imar ediliyor.
Emeği geçenlerin tümünden Allah razı olsun.
Daha önce diğer Balkan ülkelerine yapılan hizmetleri de görme fırsatımız olmuştu. TİKA Balkanlar’a binlerce yeni eser kazandırmış. Binlerce ecdat yadigarını restore etmiş, bölge halkına katkı olsun diye binlerce yeni proje ortaya koymuş. Bakan İşler’in verdiği bilgiye göre; 1992’de kurulan TİKA 2002 yılına kadar geçen zamanda 2.241 proje hazırlarken 2002’den bugüne kadar ise tam 13 bin proje ortaya çıkartmış. İşler, “Artık yılda 2 bine yakın proje gerçekleştirir hale geldik.” diyor. Ne diyelim, “At binenin kılıç kuşananın.”Milletçe hepimizin kıvanç duyacağı onur verici bir durum bu.
Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar bütün mazlumların tek ümidi Türkiye artık…
Durmak yok, ecdadın bıraktığı yerden hizmete devam…
Fatih Devrinde Rumeli’de Türk Dili ve Edebiyatı Prof. Dr. Kemal Yavuz Geçmişe baktığımız zaman Türkçe’nin devir devir Fatih dönemine kadar geldiğini görürüz. Bu dönemler: “Altay devri, en eski Türkçe devri, ilk Türkçe devri, eski Türkçe devri ve orta Türkçe devridir”. Fatih devrinde ve oğlu ikinci Bayezid zamanının ilk on dokuz senesinde Türkçe bir devrini kapatır. Yani orta Türkçe devri bu zamanda 12. yy’dan 15. yy’la kadar gelen bir devirde süresini doldurmuş olur. Bu devir Türkçe’nin daha çok İslâm medeniyeti içerisindeki durumunu bize gösterir. Ancak Fatih devrine gelinceye kadar geçen zamanda, bugün büyük diller olarak bildiğimiz Fransızca, İngilizce, Rusça gibi diller daha yeni yeni teşekkül ediyordu. Bu bakımdan Türkçe’nin geçmişine baktığımız zaman eskiliğini ve tarih içerisine bıraktığı belgeleri hemencecik görürüz. İşte Fatih devri böyle bir zamanda karşımıza çıkar. Güneyde Kıpçak Mısır Türkçesi, Doğuda Çağatay Doğu Türkçesi, yine büyük eserlerini bu zamanda verirler. Türkçesi, yine büyük eserlerini bu zamanda verirler. Türkçe’nin bu devri içerisinde Türkçe için çırpınan hükümdarlarımız da vardır ki Fatihin babası Sultan II. Murat bunların başında gelir. İlmi, edebi toplantıları ilk defa, daha doğrusu düzenli bir şekilde II Murat devrinde görürüz. Fatih devrine geldiğimiz zaman, Fatih de babasının yolunda giden bir padişah olarak karşımıza çıkar. Gerçekte Fatih 29 Mayıs 1432’de Edirne’de doğar. Oğlu II. Bayezid 1448 yılında Dimetoka’da doğmuştur. Sultan Cem 1459 yılında Edirne’de doğmuştur. Bunların Türk edebiyatında da büyük yerleri vardır. Bir aile olarak baktığımız zaman, her üçünün de divanının olduğunu görürüz. Zaten Fatih Türk milletinin ilk divan sahibi padişahı olarak karşımıza çıkar. Prof. Dr. Muhammet Nur Doğan o divanı kısa süre önce neşretmiş bulunmaktadır. Fatih’in edebi çevresine baktığımız zaman, bölüm bölüm yahut küme küme açılarak ortada merkezi bir şekil aldığını görürüz. Fatih, gerçekte bir matematikçi, bir askeri dehadır. Bunun yanında sanata da açılan zevk sahibi bir padişahtır. Sadece şiir yazmakla, divan bırakmakla kalmamıştır. Etrafındaki paşalarını da görüyoruz. Yine Edirne doğumlu Ahmet Paşa Fatih’in pek yakınındadır. Bir Sırp yahut Rum asıllı olan fakat buraların fethinde büyük rol oynayan Mahmut Paşa da yine Fatih’in etrafındaki divan sahi bir başka paşadır. Bu paşaların özelliklerine gelince… Bu paşalar sanat ehli kimseleri, bunun yanında şair olanları tutup Fatih’e getirirler, tanıştırırlar. Mesela; Melihi diye bir şairimizi Ahmet Paşa Fatih’e tanıştırmıştır ki, bu Melihi’nin gönül redifli bir murabbaı Ahmet Paşa tarafından, daha sonra da Fatih tarafından nazirelerle bir armağan olarak kalır. Fatih diğer şairlerle de ilgilenir. Mesela; Kufi mahlaslı, Edirne doğumlu bir şairimizi esnaf olmasına rağmen kendi huzuruna çağırır. Onunla ilgilenir. Başka şairlerimizi de aynı şekilde Türk edebiyatına kazandırmaya çalışmıştır. Fatih’in böyle bir durumu söz konusudur. Fatih öyle beyitler, mısralar söyler ki, bunları sadece padişahlar söyleyebilir. Öyle beyitler mısralar söyler; güzellere, sevgililere armağan olur. Fatih hicivden hoşlanmaz. Hiciv yazan şairleri huzurundan uzaklaştırır. Affediciliği de vardır. Ahmet Paşa’yı affetmiştir. Daha sonraki isteklerini de yerine getirmiştir. Bu birinci halkada Fatih’in durumları, ikinci kısımda Paşalarının durumları ki, Türk edebiyatında hepsinin divanları vardır. Şehzadelere geldiğimiz zaman, Sultan Cem’in bu aile içerisinde ayrı bir yeri vardır. Cem Sultan, Fatih Otlukbeli Savaşına gittiği zaman Edirne’de onun yerinde kalmıştır. Türk edebiyatında, özellikle Balkanlarda Sarı Saltuk’un hikâyelerini, gazi destanlarını, Rumi’ye işaret ederek toplattırmıştır. Yani halkta olanları toplayıp millete kazandırmak bakımından Cem Sultan’ın farklı bir yeri vardır. Bu açıdan baktığımız zaman Sarı Saltuk’un hikâyelerini gazalarını anlatan Saltuknâmenin, Rumeli ağızlarının o günkü durumunu göstermede değerli bir yerinin olduğunu da belirtmemiz gerekir. Cem Sultan ayrıca bir divan şairidir. Ama talihsizdir. Bu talihsizliği ağabeyine yenik düşmüş olmasından ve Rodos şövalyelerinin elinde kalmasından dolayıdır. Cem Sultan ömrünün büyük bir kısmını gurbet ellerde geçirmiştir. Ölümü de yine İtalya’da olmuştur. Cem Sultan böyle bir bahtsız şairdir. Ancak Cem Sultan’ın etrafında yetişen, Cem şairleri diye bilinen bir küme şairler grubu vardır. Bunların da pek çoğu Rumeli kökenli, Rumeli menşelidirler. Bunlardan Sirozlu Sadi, Sirozlu Kani, Haydar hep Cem Sultan’ın yanında yer alan, onunla birlikte ağlayıp gülen şairler olarak karşımıza çıkmaktadırlar. Gerçekte Cem Sultan’ın şiirlerinde ağlamalı, hıçkırıklı eda da vardır. Türk edebiyatında tarih düşürme açısından da muamma yazma açısından da Ahmet Paşa’nın önemli bir yer tuttuğunu söylememiz gerekir. II. Bayezid’e geldiğimiz zaman, II. Bayezid bir divan şairidir. Ancak Fatih devrini büyük hadiselerini onun zamanında tarihleşmiş olarak görürüz. Sultan Bayezid devrine geldiğimiz zaman Üsküplü Salih, Florinalı Kebîrî, Vardarlı Hasan, Filibeli Sakî, Edirneli Kâdirî, Edirneli Şevki, Vasfi, Edirneli Safi ve Bizzat padişahın kendisi –Sultan II. Bayezid, Dimetoka’da doğduğu için, bütün bu şairlerin içinde yer alarak– Türk kültürüne büyük hizmetlerde bulundular. Gerçekten 16. yüzyıl edebiyatına girdiğimiz zaman görürüz ki, klasik bir devire girmekteyiz. 16. yy’ın Türk edebiyatında büyük bir şahika olduğunu hepimiz bilmekteyiz. İşte 16. yüzyıl, II. Murat, Fatih ve oğullarının meydana getirdiği bilgi toplumunun üzerinde yükselen büyük bir kültür asrı olarak karşımıza çıkar.
Son Akın Son Durak Viyana Altan Araslı Bugün 14 Temmuz. Vakit akşamın dokuzu. Viyana’da Burg Tiyatro’nun önlerindeyim. Aklım hep 316 yıl öncesinde. Çünkü, Türk topları bugün bu vakitler, benim şimdi bulunduğum yerde Türk’e set olmuş Aslanlı Kapı’yı dövmeye başlamıştı. O akşamın musikisi, top, silâh, vınlayan ok, uçuşan mızrak, savrulan gürz, atılan nara ve yeri göğü sarsan kösün, davulun, zurnanın, zilin nakkarenin musikisiydi. Kale içindekilerin musikisi ise, ilahiler, âyinler ve ruhu kasvete boğan ahlardı. Ben, 1354’te Süleyman Paşa ile Çimpe Kalesi’nin fethine katılmadım ki, “Keramet gösterip halka, suya seccade salmışın,
Yakasın Rumeli’nin desti takva ile almışsın.”beytinin manası neye vardı bileydim.  Ortalık sessiz ve ben bir bankın üzerinde oturuyorum yapayalnız. Zihnim günümüzden çok gerilerde, bu diyarlardan çok çok uzaklarda… Sâdece sâdece tâ Viyana’lara kadar nasıl gelindiğini düşünüyorum. Bir akıncı gibi asır Edirne’den Viyana’ya ilerliyorum. Rumeli’de o ilk fethin gücüyle yol alıyorum Edirne’den ta oturduğum yere kadar. İçimi, o ilk atılışın heyecanı, o ilk hamlenin ihtirası, o ilk fethin sevinci kasıp kavuruyor. Beynimde dönen, dudaklarımdan sessizce dökülen o günlerin türküleri: “Tuna’yı geçtik Sava’yı aştık,
Uçsuz bucaksız yerler dolaştık,
Kızılelma’ya vardık ulaştık.
Biz akıncıyız, akar gideriz,
Yeri göğü hep yıkar gideriz..” Yeniçeriler: “Kızılelma’yı yedik, gideriz gayri!” diyorlar; bir saltanatı daha devirmeye, bir imparatorluğu daha çiğnemeye. Yol alıyorum Viyana’ya doğru. Tuna’nın bağrına sinen Türk’ün cenk şarkılarını dinlemeye, yol alıyorum Viyana’ya doğru, Türkün akıncı rûhunun şahlanışını duymaya, yol alıyorum Viyana’ya doğru, tarihimi tarih yapan, dağa taşa işlenmiş destanlarımı tekrar tekrar dinlemeye…  Sizler, Rumeli’nin dağları, ovaları, ırmakları! Duyun, duyun beni! Göğsüme sığmayan yüreğime verin kulak, Nemli gözlerimin içindeki sönmez parıltıları hissedin, hissedin! Sizler, ey tabiatı donatan yeşilliklerden yana ne varsa; gübreniz de, suyunuz da ecdadımın kanı değil miydi, söyleyin! Bu kadar vefasız olamazsınız, şu ıssız yollarda beni hatıralarımla baş başa bırakamazsınız! Rumeli’nin dağları, viran dağları. “Alişimin kaşlarını”, “Bilâl Oğlanı” ne çabuk, ne çabuk unuttunuz öyle. Bağrınız yalçın kaya da olsa gene gene unutamazsınız Türkoğlunu. Edirne’den Viyana’ya yol biter mi? Benden kalan bir ince minare, bir sebil, bir kubbe arıyor gözlerim. Hani nerdeler, yeldirmeli bacılarım, hani feraceli analarım, hani cepkenli karındaşlarım? Tuna, her şeyi duymuş, görmüş, olgun, vakur nehir. Neden bazen öyle sus pussun da, bazen de huysuz mu huysuz, hırçın mı hırçınsın? Öyle ya, maziyi anmadan yaşanır mı?  “Alaman dağıdır Tuna’nın başı,
Eksik olmaz serhatlerin savaşı.
Kan ile yuğrulmuş toprak taşı,
Serhadleri çalkar seli Tuna’nın…”  Karapatları, Rodop dağlarını aşarken kulağıma içli bir türkü çalınıyor: “Rumeli’nin dağları var,
Ne güzel şimdi ağlar
Ağlama garip vatan,
Biz geliriz gene inan.”  Zihnimden söküp atmak, ezik yüreklerin ezik duyguların ifadelerini kovmak istiyorum. Bak diyorum kendi kendime: Tuna karanlık pırıltılarda titreyen bir siyah elmas yol olmuş, üstünde, bir altın kürekli sala binerek tarihim yola koyulmuş… Niğbolu Kalesi’nden kala kala bir kapısı kalmış. İşte kır bir atın üstünde kaleye yanaşıyor Yıldırım Bayezid. Bağırıyor burçlara doğru: - “Bre Doğan, bre Doğan!
- “Kimdir O?
- “Ben, Sultan Bayezid…”  Kime ne anlatayım, kime açayım dünyamı. Yüreğimin sesine gene yüreğim karşılık verdikten sonra, duramıyorum daha fazla oralarda. Tuna ve serhat boyları. Onlardan biri de “Vidin”im. Parke taşlı kaldırımlarında ilerliyorum pazara doğru. “İstanbul Kapısı”, “Topkapı”, “Kale Meydanı” yazılı benden kalan adları taşıyan levhaları, geride bırakıyorum. Şu yaşmaklı hanım benden. Ya şu beyaz tülbentli kız… Burg Tiyatro’nun hemen önünde bir bankta oturuyorum. Ortalık sessiz ve ben yapayalnız. Zihnim bu şehirden çok çok uzakta, günümüzden çok gerilerde…  Çoğu akşamlar hem yürümüş, hem düşünmüşümdür, şimdi bize her şeyiyle yabancı olan bu Avrupa şehrinin sokaklarında, eski mahallelerinde. Üzerlerinde ortaçağın izlerini taşıyan köhne evlerin küçücük pencerelerinden dışarı taşacak seslere kulak kabartmışımdır. Süslemeli, bezek bezek örülmüş balkonlara, pancurlu pencerelere,  üzerleri renk renk heykelciklerle donanmış çeşmelere baktıkça zihnimden Osmanlı asırları akmış, gözlerimin önünden Osmanlı Avrupası geçmiştir… Düşünüyorum, bir zamanların Tuna boylarındaki Estergon, Ciğerdelen, Kızılhisar kalelerini. Türk’ün Budin’ini, Manastır’ını, Üsküb’ünü, Vidin’ini. Duyuyorum, bir zamanların Estergon’da Kızılelma Camiinde, Üsküb’de İshak Bey, Budin’de Fethiye, Silistre’de Bayraklı, Dobruca’da Gazi Ali Paşa Camiinde okunan ezanları… Düşünüyorum, cumbalı, çatal kapılı, ahşap Türk evlerinde bir sini etrafında oruçların açıldığını, cezvelerin mangallara sürüldüğünü. Geçiyorum durmaksızın Küçük Kaynakca’daki Sohbetbaşı Çeşmesi’nden… Yürü yolcu diyorum kendi kendime. Geçiyorum, Lala Şahin Paşa’nın fethettiği Eski Zağra’dan. Sultan Sarı Saltuk’un yattığı Babadağ’dan. Bir zamanlar nüfusunun yüzde doksan üçü Türk olan Dobruca’dan.  Belgrad Kalesi’nden içeri tahta köprüden geçerek süzülüyorum. Güneşte ne yakıyor ya! Tuna durgun mu durgun. Orada, ilerlerde dev gövdeli çınarlar arasında nasıl da sarmaş dolay oluyor Sava ile. Kendimi ne de rahat hissediyorum burada. İçimi ısıtan, bana çok çok yakın bir şey var çevremde ama ne… İşte işte gözüme çarptı; az ötemde bir çardağın gölgesinde dinlenen sevimli bir türbecik gözlerimin içine nasıl da tatlı tatlı bakıyor. “Bu kadar uzakta durmak olur mu hiç a kardeşcağımız!” diyor gibi sanki. Daha durur muyum, ağır ağır yanaşıyorum yanına. İçerde yatan Mora Fatihi Mehmet Ali Paşa Türbenin küçücük demirden penceresine sokulayım da bir Fâtiha okuyayım bari diyorum. Diyorum ya, yanaşamıyorum ki. Altın sarsı saçlı, bal gözlü, cana can katan bakışlı Sırp kızlarını adakları bitmiyor ki! Açın bana bir yer, yolcuyum hatır sorup gideceğim diyorum sonunda gülümseyerek. İçinde yaşattıklarıyla baş başa olan eski komşu çocukları silkeleniyorlar birden. Buyur ediyorlar. Ah, ah! Savaş yurdum, Belgrad’ım. Tam 346 yıl biz bize, diz dize değil miydik seninle. Kanunî otağını eteklerinde, Zemun ovasında kurmamış mıydı? 1521’in 29 Ağustosunda Cumaya rastlayan bir gün benimsin diye başımı bağrına yaslamamış mıydım? Kırk mahallenin otuzunda Türk oturmuyor muydu? Sana ki Türk Oğlu derdi: “Belgrad kalesi, Zemun ovası,
Atlısı geçemez, değil yayası,
Burçlarında vardır kartal yuvası…”  Terâziye meydanında bakınıyordum etrafıma. Türk usûlü kahveler dizi dizi. Hasır taburelerde oturmuş tavla atanlar da kim? Gözlerimin önüne aşina yüzer geliyor. Biriken yaşlar zorluyor göz kapaklarımı. Ellerde gezen bakır cezveler de, sapsız fincanlar da benden kalma. Karşımdaki gül bahçeleri sanki alev alev tutuşmuş gibi, tabiata hâkim renk şimdi sadece al. Yedi veren güllerin rengi vurmuş dağlara, vurmuş ufuklara. Dilimin ucuna geliyor, Yahya Kemâl’in mısraları: “Gökte top sesleri, bir bir nerelerden geliyor?
Mutlaka her biri bir başka zaferden geliyor:
Kosova’dan…”  Sahi Kosova görünüyor.  Varayım Sultan Murat’ın huzuruna. Emektar Türbedar Haşim Ağa geziniyor söğütler altında. Otları hışırdata hışırdata yanaşan beni hemen çıkarıyor. -“Sen Hoş gelmişen beğim.” Bağdaş kurup oturuyoruz karşılıklı. Bakışı, bir çocuk vicdanı kadar temiz, gülümseyici bir başka candan.  Bakıyor, bakıyor yüzüme sonra: -“Süle, sen buracıkları neye büyle sevirsen?” Ne diyeyim, ne söyleyim, bu katıksız Türk ruhu taşıyan, bu Türk gibi yaşayan, duyan ihtiyarcığa. Bu ellerdeki hatıram sığar mı, sığar mı saatlere? O bir Kosova’yı bilir. Bir Kosova’nın Türk için taşıdığı önemi kavrar. Dünyası Kosova’dır onun. Öte dünyasını da burada kurmuş o. Dirseğimi dizime yaslayıp elimi yanağıma götürürken anlat anlat bir kere daha anlat hele Kosova’yı diyorum. Başlıyor, birazdan söylemiş gibi aklımdaki sözlerini tekrar etmeye: “Tee bizimkiler burada toplanmış. Sırp gavuru da şur’da. Sipahilerin önü sıra geçmişler Sultan Murad ilem Bâyezid Han. Amanın, İslâm ordusu ‘Allah Allah!...’ deyip hücuma geçince kodunsa bulasın gavuru yerin de. Efendiciğime..” İzin istiyorum istemeyerek. Ecdadımın başka bir otağında konaklayıp Or’dan da bir şeycikler derlemek için. Olanca, sür’atle giriyorum Mohaç’a. Ben de ufkunda görünmek hevesiyle. O zafer Türk kılıcıyla tarihin göğsüne burada işlendi. Şu ova Mohaç günü, tarihten bir yaprak olarak Türk’ün ayağı altında uzanıyordu. Bu ova üzerinde bulunan bir Türk, en haklı bir gururla Mohaç’ı nasıl hatırlamaz? Gravürlerle, rahlelerle, sedef kakmalı iskemlelerle donanmış Türk Kahvesi’nde yorgunluk çıkarıyorum… Gün batmak üzere. Mehter gürlüyor, her çadırdan bir kahkaha demeti taşıyor, ordu ozanları, köçürleriyle, kopuzlarıyla o gün yazdıkları zafer destanlarını terennüm ediyorlar…  Bu kere önüme nazlı Budin çıkıyor. Yürüyorum doğru Kızılelma Sarayına. Çünkü biliyorum. Kanunî Sultan Süleyman’ın şehri fethettiği zaman bu sarayın duvarına bizzat kendi eliyle: “Gaziler meskenidir, bunda beyim gayrolmaz,
Bunda zulmedenin akibeti hayrolmaz.” beytini yazdığını.  Gül Baba Türbesi de orada. Tuna’nın erguvana bürünmüş ufukları altında dünyada mevcut bütün çekiciliği, büyüleyici havayı sinesinde toplamış Türk’ün Budin’inden kalma Gül Baba Türbesi. Vitrinlere bakıyorum da en nefis tatlılar onun adını almış. Duyuyorum da adına operetler bestelenmiş. Türk adını âbideleştirmiş. Türbesi, bütün Macar kızlarının adak otağı olmuş. Nur içinde yatası Gül Baba! Tuna üzerinde sürdürüyorum yolumu. Sen diyorum Tuna, söyle nasıl nasıl unutursun Türk’ü. Sen ki: bir değil, on değil, yüz değil yüzlerce yüzlerce yıl Allah adına gaza veren ordularıma geçit olsun, sen ki; şefkâtli eteklerin de ordumu misafir ettin, sen ki; sıcacık koynunda yüzbinlerime Avrupa’daki son durak yeri oldun. Dağlar ağaçla dolu, ovalar yeşil, bu yolda konuşmak istiyor dil… Yelesi kabarmış atlarla değil, yabancı bir vapurla geçiyorum Tuna’dan… Ne yana baksam ecdad yadigârı. Estergon işte orada. İşte Or’da Mahkeme Câmii. Hâlâ yerli yerinde duruyor benden mısralar: “Adı belli şehitler var yanında,
Kimi sağında, kimi solunda.
Salâ verildi, namaz başlanıldı,
Muhammed Mustafa’ya vakfolundu.
Bu câmi oldu şehitler makamı,
Hüdâ makbul ede ânı yapanı.” İşte az ötemde Mimar Sinan’ın Kızılelma Câmii… Nerede, nerede o Macar ovalarını titreten köslerin sesi. Nerede, nerede “Estergonlu belasına uğraşasın” sözünü darbımesel hâline getirten yiğitler: “Kırım’dan gelurum adım Sinandır,
Kılıcımın suyu kandır, dumandır,
Haber gelmiş Macar Tuna’ya inmiş,
Haddin bildirmeye ahdım yamandır.” Gene mehter vuruyor, tazeleniyor gene eski ihtirasım: Dalkılıç oluruz, düşman üstüne dalarız, kralın tahtını başına geçirir, Kızılelma’ya kadar gideriz. Yürüyorum Viyana’ya, o, 1683 baharında Kara Mustafa Paşa’nın rüyasıyla…  
Filibe Şehrinin Osmanlı Günleri Niyazi Kurt Filibe’yi Lalâ Şahin Paşa daha 1364 yılında ele geçirmişti. 1390’da ise kesin fetihle Osmanlı Türkleri tarafından sancak ve kaza, 1878’de Berlin Antlaşması ile kurulan Doğu Rumeli (Rumeli-i Şarki) vilayetinin merkezi oldu. Evliya Çelebi, Seyehatname’sinde Filibe şehrinden söz ederek Hüdavendigar Gazi’nin bizzat Edirne’yi fethettikten sonra Lala Şahin’i Filibe üzerine kumandan tayin ettiğini ve şehrin yedi yerden kuşatılıp Meriç nehrine köprüler yapılarak kalenin fetholunduğunu teferruatlı şekilde yazar. Filibe’de Türk İslam Mimari Eserleri Filibe’de 53 cami, 70 okul, 9 medrese, 7 darulkurra, 11 tekke, 8 hamam, 9 han ve kervansaray bulunmaktaydı. Bunlardan bazıları; Ulu Cami, (Cuma Camii), Muradiye Camii, Hüdavendigar Camii, Vezir Şihabüddin Camii, Yeşiloğlu Camii, Anber Kadı Camii, Koruağası Camii, Köprübaşı Camii, Tabak İçi Camii, Emir Şehy Camii, Seyyid Mahmut Camii, Hacı Hasan Camii, Hacı Camii, musalla Camii, Yürüyüş Baba Camii, Kürkçüler Başı Camii, Süpürge Baba Camii, Koç Hüseyin Mahallesi Camii, Hacı Turgut Camii, Göl Mahallesi Camii (Kayaganlı Mescid), Hoşkadem Camii, Mevlevihane Camii, Çukur Camii, Mekke Mescidi, Hocaefendi Mescidi, Haci Ali Molla Mescidi, Tabakhane Camii, Tepe Camii, Hacı Bekir Paşa Camii, Kurşunluhan Camii, Kapakaltı Mescidi, Kapak Mescidi, Çelebe Kadı Camii, Hasan Efendi Camii, Şihabüddin Paşa ve Karagöz Paşa Medreseleri, Şihabüddin Paşa Han ve Hamamı, Lala Şahin Köprüsü vb. Filibe’deki en önemli Türk-İslam eserleridir. Bu yapılardan İmaret Camii’nin II. Murad’ın vezirlerinden Şihabüddin Paşa tarafından 1430’a doğru yaptırıldığı sanılmaktadır. Yapı imaret adı verilen eserlerin çoğunda olduğu gibi, aynı eksen üzerinde sıralanan kubbeli iki mekandan ibaret olup, bunlardan kubbe ile örtülmüş avlu geleneğini sürdüren ilk mekanın iki yanında misafir edilenlere mahsus tabhane odaları bulunmaktadır. Uzun yıllar çok harap ve bakımsız kalan caminin onarımına 1966’da başlanmış ve birkaç yılda bitmiştir. Filibe’de Türkçe Basın: Filibe’de 40 Türk gazetesi yayınlanmıştır. Filibe’de çıkan bu gazeteler ve dergiler zamanın siyasetine göre, Osmanlı Devleti ve çıkarlarını korumak, II. Abdülhamid lehine veya aleyhine propaganda yapmak; Türkiye Cumhuriyeti lehinde veya aleyhinde yayın yapmak için yayınlanmıştır. Ediseus tu Alnu:  İlk çıkan Rumca gazetesidir Hilal: Türkçe olarak yayınlanan ilk gazetedir (01.03.1884). Emniyet, Malümat, Müsademe-i Efkar, Nadas, Rağbet ve Resimli Emniyet: Bu gazeteler, İslam çıkarlarını ve Osmanlı hukukunu korumuş olan gazetelerdir. Kamer, Macera-i Efkar: II. Abdülhamid’in aleyhtarı Türkçe gazetelerdir. Ahali, Balkan, Bedreka-i Selamet, Doğruyol ve Muvazene: Jön Türklerin yayın organıdır. Resimli Emniyet, Rumeli Remil Telgrafları, Sada: Bu gazeteler II. Abdülhamid aleyhtarıdır. İrfan, Şam Sada-i Millet, Tunca, Türk Sadası ve Türk Sözü: Bulgaristan Türklerinin çıkarlarını koruyan gazetelerdir. Güneş, Hurşid, Şark Muhabiri, Şems: Bu gazeteler, Hıristiyan propagandası yapmış olan Türkçe gazetelerdir. Koca Balkan, Açık Söz, Medeniyet: Türkiye Cumhuriyeti aleyhtarı gazetelerdir. Balkan postası, Rodop gazeteleri ise Türkiye Cumhuriyeti çıkarlarını koruyan gazetelerdir. Dergi olarak “İrfan” ve “İhtişam” yayınlanmıştır. Nüfus-Ticaret-Sonun Başlangıcı XV. yüzyılda fiziki açıdan gelişme gösteren Filibe, nüfus yönünden de giderek kalabalık bir merkez haline geldi. XV. Yüzyılın son çeyreğinde burada %2,5’u muhtedi yerli halktan oluşan 796 Müslüman, yetmiş sekiz Hıristiyan (Rum ve Otuzüç Çingene hanesi mevcuttu (BA, TD. Nr.26). Bu rakamlara göre toplam 4.000-5000 civarında nüfusuyla Filibe, Niğbolu’dan sonra Bulgaristan’ın ikinci büyük şehri durumundaydı. Filibe canlı bir ticaret merkezi oldu. Daha sonraları Filibe’de Milletlerarası Panayır kurulmuş ve günümüze kadar gelmiştir. Şehirde antik vb. Tiyatrolar, kütüphaneler vb. kültür binaları bulunuyordu. 1876 yıllarına kadar Bulgar şehirleri ve Filibe gelişmeye devam ettiler. Bundan sonra her yerde Osmanlı ve İslam eserlerini yok etmeye başladılar. 1876 yılı adeta sonun başlangıcı oldu. Filibe’de Son Durum 1970’e kadar Cuma ve İmaret camileri hariç diğerleri tahrip edilmiştir. Cuma Camii yakınlarındaki oldukça büyük olan kurşunlu Han’ın ve bedestenin tahrip edilmesi Filibe için çok büyük kayıptır. 1970’lerle, II. Bayezid’in kazaskerlerinden meşhur alim Hacı Hasanzade tarafından XV. Yüzyıl sonralarında yaptırılan hamam ve cami ile Karşıyaka Hamamı tahrip edilmiştir. Komünist rejim döneminde tepeler etrafında kurulu şehrin Hıristiyanlara ait bölgesine tarihi bölge statüsü verilmiş ve geniş çaplı restorasyon çalışmaları yapılmıştır. Roma ve Bizans kalıntılarının yanı sıra Mevlevihane de restore edilerek bir lokanta olarak faaliyete geçirilmiştir. 1878’den bu yana Plovdiv olarak anılan Filibe, günümüzde yaklaşık yarım milyon insanını yaşadığı bir şehirdir. Bu gün Filibe’de 20.000 kadar Müslüman vardır, fakat bunların çoğu Türkçe konuşan Çingenelerdir. Filibe artık bir Bulgar şehri haline gelmiş ve Osmanlı zamanındaki çok kültürlü, çok cemaatli yapısını kaybetmiştir.
Rumeli Hasreti Samiha Ayverdi A dına Osmanlı dediğimiz aslan yapılı cihangir, Rumeli’nin ana damarlarından olan Tuna ile tam beş asır evvel kıyılmış nikâhı ile haşır neşir olarak yaşadı. Ammâ bu târihi nikâh arasına karaçalı gibi girenler: “Tuna artık benimdir. Bundan sonra da yalnız benim için akacak. Orada benim gemilerim, benim kalyonlarım boy gösterecek..” demişse de birbirlerine aşkla kenetli Tuna ile Türk, bu müdahaleye rağmen, o âşıkane muhabbeti, hiç değilse, kaçamak da olsa, devam ettirmeyi başarmıştır.  Uzaktan tâ buralara kadar âşinâlık destanları okuyan Tuna: “Ben Tuna, Türk’ün civarıma ilk ayak bastığı yıllarda Sava denen dostumla gönül birliği edip, baş başa vererek akıp dururken, zaman oldu keyfimize keder çökererek o kadim âşinâmız Osmanlı, buralardan uzaklaştı. Beşyüz seneden sonra elini eteğini bizden çekerek daracık sınırlarına doğru büzülüp gidiverdi. Ammâ bu, eğreti ve inanılmaz bir oyuna benziyordu. Ezelde verilmiş bir ahdi, bu gökkubbe içinde bozmak kimin haddi?” diyordu. Tuna hiç beş asırlık dostunu unutur mu? Öyle ki o kadim dostuna, o benzersiz âşinâsına, işte hırçın tanıdığımız Karadeniz’i aşarak, gene birbirinin kollarında berâberce coşup akmakla o ezeli ünsiyetini bir tecdid-i iman ile imzalayarak, o Dârülcihat’dan gizli nikâh şâhitlerini göndermekten geri kalmamış bulunuyor. Ne denir? İşte aşk, âşıktan koparılamıyor vesselâm… Estergon’da Namaz Ağabeyim mimar-mühendis Ekrem Hakkı Ayverdi, dürüstlüğü, mertliği ve hayırseverliği ile damgalanmış kimselerdendir. Kendisiyle muhtelif senelerde seyahatlerimiz olmuştur. Ama bu yolculukların, Bulgaristan, Yunanistan, Yugoslavya gibi vaktiyle bizim vilâyet, şehir ve kasabalarımız oldukları zamanı bilmekliğimden midir nedir, benim için Avrupa hududuna gelinciye kadar şiddetli ve âdetâ buhranlı günler geçirmek mukadder olmuştur. Arabayı durdurup ferâceli Türk kadınlarının boyunlarına sarılarak ağlamaktan, Belgrad Kal’asını gezerken âdetâ işkenceye tâbi tutulmuşum gibi titremekten kendimi alamamışımdır. Uzakta birbiriyle Kucaklaşan “Sava” ve “Tuna”, artık bizim olmayan o muhteşem ve heybetli Kal’a. Bir kere de hiç istemediğim halde, sırf kendisinin oradaki dostları görmeyi çok arzu ettiğini bildiğimden berâberce Saraybosna’ya gitmiştik. Bir eski İstanbul semti denecek kadar Türk tarzı mimârı âbidelerle: “Ben nasıl anavatandan koptum?” Diyen Saraybosna âdetâ bir açık hava müzesi gibiydi. Ama yâdellere bıraktığımız bu muhteşem âbidelerin hiç birini gezip görmek istemedim. Pek mecbur olmadıkça da dışarı çıkmadım ve otelde kapalı kalmayı tercih ettim. Hal benim için böyle olmasına rağmen, kardeşim gerek mesleği gerek mes’eleye bambaşka bir gözle bakması dolayısıyle bağrına taş basarak, Rumeli seyahatlerinden kendini alamaz. Altı asırlık bir idâre, medeniyet ve imar anlayışı ile cömertce yapıp bıraktığımız onbinlerce âbidenin çok büyük bir kısmını haçlı Balkanlıların yerle bir etmiş olmalarına rağmen, hiç olmazsa kalanların rölövelerini yapmak ve fotoğraflarını çekmek için hiçbir fırsatı kaçırmamıştır.Macaristan'ı karış karış işlersiniz de Estergon'u atlamak olur mu? Bir yandan gereken faaliyet gösterilir, ölçüler alınır, fotoğraflar çekilirken, kardeşim, bu nice yiğitliklere sahne olmuş, şerbet içercesine Türk kanını topraklarına sindirmiş kal'anın burcu üstünde bir an kendini "ilâ-yı kelimetullah"a adamış bir mücahid gibi görmekten nasıl kurtulabilirdi?Kurtulamadı da, genç mimarlar işleriyle meşgul oladursunlar O, kal'anın burcunda namaza durdu. Sanki başlarında hükümdarları, serdarları, henüz salâsını okumadan, iki rekât zafer ve şükran secdesine varan gaziler gibi idi.Tek başına namaz kılan adamın arkasında: “Allah, Allah!...” sesleriyle hücuma geçen ordular yoktu. Fakat elbette Türk'ün ruh orduları bir gün dirilecekti. Bir gün ülkede vatana ve imana kendini adayabilen tek insan da kalmış olsa, arkasından yürüyecek genç ordular, Hak ve hakikat bayrağını elbette iman kal'asının burcuna dikeceklerdi. Bu bir müjde bir beşâret ve bir işaretti.     
Balkanlar'da Müslümanların Yanlızlığı Osman Atalay Balkanlar’daki kadim dostlar Arnavutlar ve Boşnaklar; Türkler ile uzun bir aradan sonra 1990’lı yıllarda Yugoslavya’nın dağılma süreciyle yeniden tanışma fırsatı bulmuştu. Bosna ve Kosova’da yaşanan savaşlarda yüz binlerce Boşnak ve Arnavut hayatını kaybetmiş ve sürgünlere maruz kalmıştı. 
Bulgaristan, Makedonya ve Arnavutluk da ise siyasi, kültürel baskılar altında varlık mücadelesi veren Türkler ve Arnavut Müslümanlar uzun yıllar yaşadıkları sıkıntılı sürecin ardından kültürel, siyasi ve dini kimliklerini korumanın çabası içerisindeler.

Bu süreç AB ve ABD’nin Balkanlar’da oluşturmaya çalıştığı yeni düzenle ilintili süreçtir. Bosna -Dayton anlaşmasıyla zorunlu ve karmaşık bir siyasi demografik dayatmaya maruz kalırken, Kosova, Arnavutluk ve Makedonya ise ABD ve AB özel komisyonları tarafından yönetilmeye devam ediyor.
Bosna hükümeti; bir yandan Sırbistan diğer yandan Hırvatistan’ın siyasi baskısıyla mücadele ederken, AB’nin dayatmaları sonucunda kilitlenen Siyasi ve Ekonomik Düzen Boşnakların Sosyal Güvenliğini tahrip etmektedir.

Bosna’da yaşanan olayları tetikleyen özelleştirme, işsizlik, ekonomik ve siyasi sorunların birikmesi ile manipüle edilen gençlerin sokağa çıkması 10 yıldır beklenen bir hadiseydi. Boşnak ve Türkiye halkının birbirlerine olan güven ve sevgi ilişkisinin siyasi ve ekonomik sahada desteklenerek kalıcı uzun vadeli projelerin hayata geçirilmesini zorunlu kılıyor.Bosna-Türkiye ilişkilerinin 20 yıllık bir geçmişi var.

Bosna’da siyasi ve ekonomik anlamda Operasyonel aktif bir stratejiye ihtiyacımız var. "TİKA ve Yunus Emre Kültür Merkezi" gibi devlet kurumlarının sınırlı bütçeleri, kardeş belediyelerin yaz aylarında panel ve kültürel  projelerinin şekil ve hedefini biraz daha planlı ve programlı geleceğe dönük sosyal projelere dönüştürmemiz gerekiyor.
Balkanlar’da en büyük potansiyelimiz olan Arnavutları unutmayalım. Yaklaşık 8 milyon Arnavut’un yaşadığı Kosova, Arnavutluk, Makedonya, Karadağ ve Sancak bölgeleri bizim en büyük potansiyelimizdir.

Türkiye kardeş şehir belediyeleri, devlet kurumları ve sivil toplum kuruluşlarımızın planlı, projeli bir şekilde Arnavutların yaşadığı ülkelerde stratejik olarak dengeli bir şekilde sosyal, kültürel ve siyasi projeleri buralara kaydırmaları gerekiyor.

Türkiye’nin Balkan masası ve özelde ülke masaları oluşturarak bu ülkelerdeki faaliyetlerinin hükümetler ve sivil toplum kuruluşları bazında ele alınması gerekiyor.

Balkanlar’daki dost, kardeş olan yeni ülkelerin en büyük problemi siyasi, politik birikim ve tecrübeden yoksun olmalarıdır.

İkinci ihtiyaçları ekonomik kaynakların desteklenmesi ve gelecek kuşakların yetiştirilmesi projesidir.

Balkanlar’da Boşnak ve Arnavut nüfusların barındığı ülkelerin hemen hemen tamamının AB sürecinde olmaları gelecek kuşakların sosyo-kültürel manada tarihi açıdan da ciddi entegrasyona uğrama riskini göz ardı etmeyelim.

Bugün Balkanlar’a olan bağımızın seviyesiyini, kalitesini ancak plan, proje ve yetişmiş insan kaynaklarıyla pekiştirmemiz gerekiyor.

Balkanlar’a olan ilişkimizin kriz dönemi, duygusal, turistik, kardeş belediyecilik festival seviyesinden   Bakanlık ağırlığında ciddi bir ilişki yapılanmasına gitmemiz zaruri bir hal almıştır.
Bosna’da İslâm’ın İzini Silmek İstediler Amir Pasiç Bosna 400 yıldan daha uzun bir süre Osmanlı İmparatorluğu’nun bir parçası oldu. Bu dönem içinde Bosna kültürünün en belirgin karakteri teşekkül etti. Bugün de Bosna kültürü Osmanlı kültürünün bir parçasıdır. Ayrıca Avrupa’nın da çok kuvvetli etkisi altında. Çünkü Bosna Avrupa kıtasında. Bu 400 yıl boyunca ve ondan sonraki yüzyıl boyunca mimari ve şehir dokusunun başlıca özellikleri muhafaza edildi. İslam mimarisini aksettiren binlerce yapı korundu. Savaş öncesindeki Osmanlı dönemindeki Bosna kültürünün diğer önemli özelliği de Fatih Sultan Mehmet döneminden başlamak üzere Bosna’da çok çeşitli etnik menşeilere sahip toplulukların bir arada bulunmasıydı. Bu sebeple de Müslüman Boşnaklar, Katolik Hırvatlar, Ortodoks Sırplar ve Yahudiler arasında bir ahenk oluşmuştu. Bundan 100 yıl önce İstanbul’da da aynı özellikleri görmek mümkündü. Bosna’da bu özellik daha da göze çarpıyordu. Çünkü orada başlıca üç din bir arada bulunuyordu. Üç dilinin kaynaştığı bir yerdi. Bosna Avrupa’daki Müslümanların ve Müslüman kültür mirasının tek sembolü olarak kalmıştır. Bu savaşın olması bunu yıkmak için, İslam mirasını yok etmek içindi. Osmanlı dönemine ait eserler daha çoktu ve tahrip bakımından bakacak olursak Osmanlı eserleri takriben yüzde 90 oranında zarar görürken, Avusturya-Macaristan döneminden kalan eserler yüzde 20 oranında tahrip edildi. Macaristan döneminden kalan yapılar çok büyük, abidevi, sağlam yapılardı. Ve bunları tahrip ederken binaya yönelik bir saldırı değil, binanın içinde bulunan İslam dönemine ait arşivler veya belgeleri yok etmek için saldırı yapılmış, nitekim Milli Kütüphane ve Şarkiyet Enstitüsü yıkılan Avusturya-Macaristan dönemine ait binalar ve özellikle bina içindeki kütüphane ve enstitüsü tahrip edildi. Fakat İslam ve Osmanlı dönemine ait eserlere olan saldırılar ise binayı kökünden yok etmeye yani temelini bile yok etmeye yönelmişti. Bu eserleri yok ederken amaç aslında Müslüman kimliğini de yok etmekti. Çünkü Müslümanlığa ait bütün izleri yok etmeye çalıştılar. Zira kültür mirasından yoksun kalan bir millet kimliğini kaybetmiş sayılır. Bosna’nın yeniden imarı konusunda tahrip edilen kültür mirasının yeniden ortaya konması hususunda Boşnakların Türkiye’den çok beklentileri olmuştur. Türkiye bu hususta onlara çok büyük vaadlerde bulunmuştur. Fakat maalesef bu vaadlerin mühim bir kısmı halen gerçekleşmemiştir. Biz bunun sıkıntısını yaşıyoruz. Bosnalı muhataplarımız da bunu nezaketlerinden dolayı söylemiyorlar. Ama biz hissediyoruz ve görüyoruz. Onun için onlar bu hususta dünyanın hiçbir ülkesinden Türkiye’den bekledikleri yardımı ve ilgiyi beklemiyorlar. Çünkü bir yerde Türkiye Osmanlı’nın mirası üzerine kurulmuş bir devletse ve aynı milletin devamıysa Türk milleti bu eserleri ecdad tarafından yapılmış ve İstanbul’un bir uzantısı olduğunu, onun için İstanbul’un ve Anadolu’nun onlara kucak açmasını, yardım etmesini bekliyorlar. Gerek mimarî eserlerin restorasyonu gerek bir takım eski müesseselerin tekrar hayata kavuşturulmasında onların tarihi ile ilgili arşiv belgeleri bizim kütüphanelerde Boşnak müelliflerin ve alimlerin yazılmış eserlerin mikro filmlerinin verilmesi bakımından ve buna benzer bir çok hususta Boşnaklar Türkiye’den gerekli yardımı bekliyorlar. 
Konya ve Bursa'dan Balkanlara Gönül Köprüsü Muhsin Meriç Bursa Büyükşehir Belediye Başkanı Recep Altepe’nin desteğiyle yürüyen ve hayati önemi hâiz bir çalışma olan "Balkanlar’la İşbirliği" Projesi’nin "balkanisbirligi.org" Yürütme Kurulu’nu Priştina’da karşılayan heyette bulunan Kosova Gençlik Konseyi Başkanı Mensur Morina’dan Kosova’daki son durumları, siyasi çalkantıları, Sırbistan’la ilişkilerin seyrini, ekonomiyi, sivil toplum faaliyetlerini sıcağı sıcağına dinledim. Ben ısrarla Kosova’yı sormama rağmen o ısrarla sözü Türkiye’ye ve Başbakan Erdoğan’a getirerek;

“Başbakan’ın seçimleri kazanması sizin için çok önemli olabilir, bizim için çok daha önemli. Erdoğan’ın kaybetmesi Kosova için felaket olur”
dedi. 
Konya-Sancak İrtibatı ve Mehir Vakfı
Priştina’dan Mehmed Âkif Ersoy’un memleketi İpek yoluyla Sancak’ın kalbi Rojaye’ye doğru yola çıkarken Boşnak Kültür Derneği’nin gayretli isimlerinden Enes Falya “Rojayeliler size güzel sürprizler hazırladı” müjdesini verirken son zamanlarda Türkiye’yi kaos ve keşmekeşe sürüklemek için akıl almaz tertipler peşinde koşan yapıların Balkanlar’da çevirdikleri dümenleri de bir bir sıralıyordu.

Şimdilerde Karadağ sınırları içinde kalan ve nüfusunun yüzde doksandan fazlasının Müslüman olduğu güzel Rojaye’ye karlı tepeleri aşıp ulaştığımızda Konya’dan Sancak’a kurulan muhabbet köprüsünün ne kadar kıymetli olduğunu da çok iyi anlamıştık. 
Bugüne kadar on bin çifti evlendiren Konya merkezli Mehir Vakfı, Balkan İşbirliği Projesi ile oluşturulan stratejik planlama çerçevesinde, altı ay önce Rojaye’de maddî durumu müsait olmayan yirmi çifti evlendirmeye karar vermişti. Güzel insan Mustafa Özdemir başkanlığındaki Mehir Vakfı ve Cengiz Çivi başkanlığındaki Genç Mehir’in samimi çabaları ve Kızılay’ın desteğiyle 20 çiftin düğün malzemelerinden oluşan iki TIR, bizden çok önce Rojaye’ye ulaşmış ve eşyalar evlere yerleştirilmişti bile.  Mehir Vakfı’nın cesur ve hamiyetperver mensupları bu hayırlı işleriyle bölgede de güzel bir ittifakın, kardeşlik havasının oluşmasına katkıda bulundular. Konyalı dostlarla karşılaştığımızda yüzlerinde laf değil iş üretmenin haklı gururu ve sevinci vardı.  
Bizim için küçük ama bölge için büyük bu projenin oluşturduğu güzel havayı, Başbakan Erdoğan’ın sesinden Mülk Sûresi’nin dinlenmesiyle başlayan ve dualarla sona eren düğünde yapılan konuşmalardan ve Rojayelilerin gözlerindeki heyecandan okumak mümkündü.  "Bir halkın iradesinin elinden alınmasının ne demek olduğunu en iyi biz biliriz” diyen bölge müftüsünün şu sözleri Rojayelilerin hissiyatına tercüman oluyordu: 
“Bugünlerde Erdoğan aleyhine oynanan oyunları gayet açık görüyoruz ve ona ve Türkiye’ye dua ediyoruz. Erdoğan sadece Türkiye’nin değil, İslam Dünyası’nın lideridir.” 

Öldürüldük ve Sürüldük D. Mehmet Doğan B ugünü yaşamak kaçınılmaz. Fakat bu dünün olmadığı ve yarının gelmeyeceği anlamına gelmez... Geçmiş hafızamızda ne kadar yer tutuyor? Bugün ve gelecek için gözümüzde ne kadar değer taşıyor? Kimliğimizi yapan şahsi geçmişimiz nasıl yok sayamazsak, insanlık geçmişimizi, millet geçmişimizi, coğrafî geçmişimiz de yok addedemeyiz. Bugünü yarına devrederken mazi hep bizimledir. Biz onu yeterince bilir ve gereğince değerlendirirsek hata payımız azalır. Bu sene, 1. Dünya Savaşı’nın 100. Yılı... Saraybosna’da siyasî bir suikastle çakılan kıvılcım, üç eski kıt’anın, Avrupa, Asya ve Afrika’nın yangın yerine dönmesine yol açtı. Savaş’a okyanus ötesinden, Avusturalya ve Amerika’dan da katılım olduğu unutulmamalı. Bu savaş bizim için acı bir son ve yeni bir başlangıç. Bir cihan devletine veda ettik, zor şartlarda kurulan yeni bir devletle yolumuza devam etmeye razı olduk. Bütün dünyada bu yıldönümü ile ilgili çok sayıda çalışma ve yayın yapılıyor. Türkiye’de henüz görünür bir hareket yok. Türkiye Yazarlar Birliği’nin hakemli dergisi “TYB Akademi”nin bir sayısı bu yıldönümüne tahsis edilecek. İki yıl önce de bizim için yine acı bir savaşın yıldönümü idi. Balkan Harbi! Bu yıldönümü ile ilgili de bir “Büyük göç ve muhaceret edebiyatı” sayısı yayınlamıştık. Balkan Savaşı Balkanlarda hatırlandı mı? Şüphesiz, unutulmamıştır. Osmanlı bakîyesi Müslüman ve Türk unsurlar da elbette bu elim savaşın acılarını unutmamışlardır. Kosova’nın Prizren şehrinde bir Balkan Türkoloji Araştırmaları Merkezi var. Prof. Dr. Nimetullah Hafız’ın 30 Mart 2000’de eşi Prof. Dr. Tacida Hafız ile birlikte kurduğu merkez “Bal-Tam Türklük Bilgisi Araştırmaları” dergisini yayınlıyor. Bu derginin 18. ve 19. sayıları Balkan Savaşlarının 100. Yılına adanmış. 500’er sayfalık iki cilt halinde yayınlanan dergide, ilgi çekici yazılar yer alıyor. Bu dergide yayınlanan bir yazı bilhassa dikkatimi çekti. Prof. Dr. Zeynep Zafer’in “Prof. Dr. Justin McCarthy’nin ‘Ölüm ve Sürgün’ adlı kitabının Bulgaristan’da etkileri.” Zeynep hanım yazının özetinde konuyu ortaya koyuyor: “2010 yılında Bulgarcaya çevrilen ‘Ölüm ve Sürgün’ kitabı, Bulgar tarihçileri arasında büyük şaşkınlık ve korku meydana getirmişti. Osmanlı İmparatorluğu ve Türkleri tek taraflı ve olumsuz yönleriyle yansıtmaya alışık Bulgar tarihçilerinin çoğu bu kitabın varlığından daha önceden haberdar olsa da ondan hiç söz etmemiş Türkleri suçlayan, Bulgar halkının masumiyetini ve mağduriyetini öne süren eski yorumlarını sürdürmeyi tercih emişlerdir. Bu çeviriyle ilk defa geniş Bulgar okuyucu kitlelerine sunulan ‘Ölüm ve sürgün’ adlı değerli çalışma, hem Mc Charthy’nin yorumuna sıcak bakan, hem de bakış açısını değiştirmekte direnen tutucu Bulgar tarihçileri zor durumda bırakmıştır. Kitap, içerdiği iddialarla ilk defa karşılaşan Bulgar kamuoyu üzerinde büyük bir şok meydana getirmiştir.” Ölüm ve Sürgün gerçekten çok önemli bir kitap. Batının ürettiği Osmanlı-Türk-Müslüman imajı birçok gerçeğin üstünü örtmekte kullanılmıştır. Balkanların Osmanlılardan temizlenmesi süreci bu yüzen batı ilim camiası tarafından objektif olarak yansıtılmamıştır. Bunda elbette bölge devletlerinin Osmanlı karşıtı bir kimlik inşaa etme çabasının da büyük rolü vardır. Mc Charty’nin kitabı, bu yerleşik tezleri darma duman etmektedir! Kitabın yazarı nüfus bilimci/demograf. Louisville Üniversitesi’nde görevli profesörün Balkanlar ve Yakın Doğu ile ilgili çok sayıda incelemesi var. Bir nüfus bilimci olarak Osmanlı Devleti’nin son yüzyılını demografik açıdan inceleyince, bu kitabın yazılmasına yol açan dehşet verici sonuçlara ulaşmış:  “Balkanlar, Anadolu ve Kafkasya'nın son iki asırlık tarihi müslümanların muhacereti ve nüfus kayıpları dikkate alınmaksızın tam mânasıyla anlaşılamaz. Bir asırlık tarihte müslüman nüfusun uğradığı kayıp, büyük önem taşır. Milliyetçilikle emperyalizm, sonuç olarak en çok müslüman halka acı çektirmiştir. Tarih dersi kitaplarında, Bulgarların, Ermenilerin ve Rumların uğradığı kıyımlar anlatıldığı halde Türklerin maruz kaldığı katliamlar tamamen görmezden gelinmiştir.” “Bir kitap ne yapabilir ki?”, dememek lâzım. Türkiye’de herkes, bilhassa Osmanlıya/Türkiye’ye soykırım-katliam isnad etmeye mütemayil gafil aydın görünümlüler bu kitabı okumalı. Kitabın dünya dillerine, bilhassa Ermenice’ye, Rusça’ya ve Yunanca’ya çevrilmesi hususunda gereken yapılmalı. Önümüzdeki yıl 2015. Türkiye karşıtı kampanyaların azdırılacağı bir dönem. Buna cevap teşkil edecek ciddi çalışmalara ve yayınlara ihtiyaç var. Ölüm ve Sürgün’ün muadili kitaplar, ilim ve fikir adamlarımız tarafından ortaya konulmalı... Ölüm ve Sürgün’ün Türkçeye çevrilme macerasına gelince. Orijinali 1995’te yayınlanan kitabın Türkiye’de yayın hakkı, 1998’de ünlü bir yayınevi tarafından alınmış. Eser’in, “Profesör” unvanın taşıyan bir zat tarafından berbat bir tercümesi var. Bu çeviri bir kaç defa basılmış. (Yüzyılın Soykırım kitabımızda bu çeviriyi eleştiren bir bölüm var.) Neyse ki, Türk Tarih Kurumu geçen sene yeni bir tercümesini yayınladı. Fatma Sarıkaya’nın tercümesi, ilk çeviriden daha başarılı. Müellifin, bu tercümeye yazdığı önsözde söylediği dikkat çekici: “Ölüm ve Sürgün kitabı Balkanlar, Anadolu ve Güney Kafkasya müslümanlarının maruz kaldığı zulmün tamamını kapsamamaktadır, çünkü geçtiğimiz on yedi yıl içinde katliama ve sürgüne maruz kaldığı halde, Ölüm ve Sürgün’de yer almamış başkalarının da var olduğunu öğrenmiş bulunuyoruz.” Onun bildikleri, öğrendikleri bizim ilim ve fikir adamlarımızın da bilmesi gereken şeyler değil mi? Bilmek yetmez, kitlelere bu bilgileri ulaştırmak için kolları sıvamak şart!
Azmin Zaferi: Kanije Yavuz Bahadıroğlu Yıl 1601; aylardan Ağustos… Devir, Sultan III. Mehmed devri… Avusturya Arşidükü Ferdinand, Alman, İtalyan, İspanyol, Fransız, Macar ve Papalık gönüllülerinden oluşan 50 bin kişilik büyük bir orduyla Kanije Kalesi’ni kuşatıyor. 9 Eylül gününden başlayarak, hemen her gün, 42 büyük topla kaleyi dövmeye başlıyorlar. Öyle müthiş bir cehennem ki, her gün Kanije Kalesi’ne ortalama 1.500 gülle düşüyor. Buna karşılık kalede sadece 5 bin mücahit var… 
Kalede yiyecek-içecek ve barut azalmıştır. Bu yüzden az yiyor, az içiyor ve her kurşunu dikkatle atıyorlar. Ekim sonlarına doğru, düşman, Kanije’ye girebilmek için varını yoğunu ortaya koyuyor. Önce nehir üzerine köprü kurup asker geçirmeye çalışıyor, ne var ki Hasan Paşa, geceleyin köprüyü yaktırıyor. Kurulan ikinci köprüyü ise çengellerle çektirip tahrip ediyor.
Tüm denemeleri âkim kalan Ferdinand, askerlerinin para hırsına bel bağlayıp Hasan Paşa’nın başını getirene kırk köy vadediyor.
Kanije’de yalnızca dört bin mücahit kalmıştır. Her taraf yanmış, yıkılmış, kale harabeye dönmüştür, ama moraller hâlâ yüksektir. Askerler çok güvendikleri ve “Paşa Baba” dedikleri Tiryaki Hasan Paşa’nın etrafında kenetleniyorlar.
Süreç içinde, Kanije’de yiyecek-içecek ve barut tamamen bitmiştir. Hasan Paşa, “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” diyerek, üç bin kişilik kuvvetiyle kaleden çıkıyor. Son bir gayretle düşman üzerine atılıyor. Böyle bir şeyi aklından bile geçirmeyen düşman, hazırlıksız yakalanmıştır: Panikleyip kaçmaya başlıyorlar. Düşman karargâhı Osmanlıların eline geçiyor (İmkânsızlıktan imkân çıkarmak budur). 
Tiryâki Hasan Paşa, Arşidük Ferdinand’ın sarayı aratmayan gösterişli çadırına giriyor. Çadırın ortasında etrâfı altın ve gümüş parmaklıkla çevrili mücevherli bir taht, tahtın iki yanında ise sırma saçaklı on iki koltuk vardır: Hasan Paşa, komutanlarına bu debdebeyi göstererek şöyle diyor:
“Onlar gururlandıkları için kaybettiler, biz kulluğumuzla kazandık!” 
Şöyle sürdürüyor konuşmasını: “Bilin ki bu zaferin sabır, sebat, birlikte hareket ve kumandana itaattan ibaret dört ayağı var: Bu şekilde harekete devam edersek, Cenab-ı Allah bize daha nice zaferler ihsan edecektir.”
Mağlubiyet haberleri almaktan bıkmış olan Sultan III. Mehmed (1596-1603), Kanije Zaferi’ne çok sevinmiştir. Tiryâki Hasan Paşa’ya vezirlik rütbesi veriyor. Murassa kılıç, muhteşem şekilde donatılmış üç hilâlli sancak ve bir de Hatt-ı Hümâyun (padişah fermanı) gönderiyor.
Pâdişâh, Hatt-ı Hümâyununda, Hasan Paşa’yı kutluyor, “Berhudar olasun, sana vezâret virdum ve seninle olan asker kullarım ki, mânen oğullarumdur, yüzleri ak ola. Makbûl-i Hümâyunum olmuştur. Cümlenuzi Hakteâlâ Hazretleru’ne ısmarladum” diyerek övüyor.
Hatt-ı Hümâyunu okuyan Hasan Paşa, birden hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Sevinmesi gereken bir anda ağlamaya başlaması herkesi şaşırtıyor, sebebini soruyorlar. 
“Bizum gençluğumuzde böyle küçük hizmetlere vezirlik verilmez, pâdişâh mektubu yazılmazdı” diye açıklıyor duygularını Hasan Paşa. “Kanije Müdafaası gibi küçük hizmetlere de artık vezirlik verilmeye, Hatt-ı Hümâyunlar yazılmaya  başlanması, kaht-ı rical (adam kıtlığı) emaresidir ki, âcil tedbir düşünülmezse, Osmanlı’yı kasıp kavurur. Biz nerede idik, nereye geldik diye ağlıyorum!” 
Kanije savunmasını zafere dönüştürüp destanlaştırırken, Tiryaki Hasan Paşa’nın yaşı 70’in üzerindedir: 40’lı yaşlarda emekliye ayrılıp tembellik edenlere ibret olsun!
 

Balkan Türk Tarihinde İki Önemli İsim: Deliorman Ve Tuna Dr. Şaban Kalkan
Deliorman’ın Bulunduğu Bölge, Tuna Ovası
Tuna ovası, Kuzeyden gelip Tuna ırmağından geçerek Bizans topraklarına akınlar yapan, savaşlar yürüten ve bu topraklarda kalıp yerleşen bir çok kavimlerin ve halkların buluştuğu yerdir. Deliorman’ın konumu, adı ve sınırlarına geçmeden önce Tuna ovası ve onun bölümü olan Doğu Tuna ovasıyla tanışalım. Tuna ovası, Avrupa’nın en verimli ovalarından biri olan Aşağı Tuna havzasının güney kısmıdır. Bu havza (Aşağı Tuna Havzası) kuzeyde Romanya’daki Karpat dağları ile güneyde Bulgaristan’daki Balkan dağları arasında kalmaktadır. Doğuda Karadeniz’e kadar uzanmaktadır. Adını, yaklaşık tam ortasından geçen Tuna ırmağından (nehrinden) almıştır. Bu topraklara hayat veren, Avrupa’nın en verimli toprakları haline getiren Tuna nehri, kaynağını Almanya’nın Şvarzdvald (Karadağ) dağlarından aldıktan sonra Avusturya, Çek ve Slovak cumhuriyetleri, Macaristan ve Yugoslavya ülkelerinin yaklaşık ortalarından geçerek Bulgaristan ve Romanya arasında sınır rolünü üstlenip Karadeniz’e dökülmektedir. Volga ırmağından sonra Avrupa’nın ikinci büyüklüğünde olan Tuna, buralarda yaşayan halkların sosyo-ekonomik yaşamında büyük katkısı olmuştur ve olmaktadır. Bu halkların hayatlarında olduğu gibi Türklerin de yaşamında ve tarihinde Tuna hiç eksik olmadı. Türkler Tuna kıyılarına kuzeyden gelip seyrettiler, çadırlarını kurdular ve daha fazla dayanamayarak bu güzel ırmağı geçerek ha babam sedalarıyla Balkanlara yürüdüler. Diğer bir kısmı ise güneyden Balkan dağlarını geçerek Tuna’ya dayandılar. Atlarını suladılar. Ama durup kalmadılar. Orta Avrupa içlerine yürüdüler. Tuna boylarında köyler, kasabalar kurdular. Şiirler yazdılar, şarkılar, türküler söylediler.  Tuna nehri akmam diyor
Etrafımı yıkmam diyor
Ünlü büyük Osman Paşa
Plevne’den çıkmam diyor
Şair, Ecdadımızın kahramanlık destanı yazdığı Plevne’yi Tuna nehriyle bütünleştirmiş. Kaynaştırmış. Uyak (kafiye) uysun diye yazılmamış bu mısralar. Burada bir tarihi gerçek anlatılıyor. Türkülerimize de yansımış Tuna. “Ben bir Romen kızı gördüm Tuna boyunda Elinde bir deste gül var hem de goncası…” Başka bir türkü: “Görmedin mi civan Alişimi Tuna boyunda? Görmedin mi Arslan Alişimi eller koynunda?...” Bir başkası daha: “Tuna, Tuna kanlıca Tuna…” Daha nice türküler, şarkılar, şiirler… Adlarımızı, soyadlarımızı bile Tuna’yla bütünleştirmişiz. Tunalı, Tuna, Aktuna, Gürtuna… vb. Yukarıda da belirttiğim gibi Tuna ovası Aşağı Tuna havzasının güney kısmıdır. Yaklaşık 31.520 km kare yüzölçümü olan Tuna ovası Bulgaristan’ın dört coğrafi bölgesinden biridir. Kuzeyde Tuna ırmağı, güneyde Balkan dağlarının etekleri; doğuda Karadeniz, batıda da Balkan dağlarının devamı ve Timok Irmağına kadar varan sınırlar içinde kalmaktadır. Batıdan doğuya doğru genişler. Batıda ancak 20 km genişlikte olan ova, doğuya gidildikçe genişlemekte ve Doğu Tuna ovasının bir yöresi olan Dobruca’da genişliği 120 km’yi geçmektedir. Yüzey biçimleri engebeli ovalar, platolar ve oyaklardan oluşmaktadır.  Kışları seri olan, karasal iklimi vardır. Bitki örtüsü bozkır ve meşe ağaçlarından oluşan orman ilktir. Deliorman’ın bulunduğu bölüm ise Doğu Tuna ovası (Kuzey Doğu Bulgaristan)’dır. Tuna ovasının üç bölümünden biridir. Batıda Yani ırmağı, doğuda Karadeniz, kuzeyde Tuna ırmağı ve güneyde Koca Balkan’nın etekleri (Pred Balkan) arasında yer almaktadır. Tuna ovasının üç bölümün en büyüğü olan Doğu Tuna bölümü 1300 yıldan beri Türklerin yoğun olar yaşadıkları yerdir. Bu yörelerinin adlarına dikkat edersek bizlere hiç yabancı olmayan temiz Türkçe kelimelerdir onlar. Yöre adlarından başka her köy ve kasabanın, dere, tepe adları bunun doğruluğunu göstermektedir. Doğu Tuna ovasının kuzey doğusunda Dobruca (halkın ağzında Doburca denir) yöresi bulunur. (Güney Dobruca Bulgaristan, Kuzey Dobruca da Romanya sınırları içindedir). Tuna yakınlarında Yalı yöresi. Deliorman’ın güneybatısın da Razgat ve Popköy tepeleri; güneyinde ise Şumnu, Madara ve Irava di  (Pir-i vadi) platoları yükselmektedirler. Bunların hemen güneyinde batı-doğu uzantılı Kuştepe platosu (Royak). Platoların arasında verimli Kamçı boyu uzanır. Işıklar tepeleriyle Şumnu ve Madara platoları arasında da Ovaköy (Ovço pole) ve Ağababa (Pliska) ovaları bulunur. Ancak bu küçük ovalar, bilhassa ova yöresi Deliorman’la her yönden çok sıkı bağları olduğu için çoğu kez ayrı yöre olarak ele alınmaz. Deliorman’ın güney batısında Ak-Lom, Kara-Lom ve Banin-Lom arasında kalan bölgesi Lomlar arası (Lomiya) denmektedir. Coğrafi bölge olarak Doğu Tuna bölümünün dışında kalan, fakat sosyo-ekonomik ve etnik bakımdan bu bölümde sımsıkı bağlanmış olan Gerlova (Geri-Liva) ve Tuzluk (bu yöreye bazıları Tuzluk, bazıları Tozluk demektedirler) yörelerin yukarıdaki yörelerden ayırmak olanaksızdır. Bütün bu yörelerin arasında Deliorman ve Dobruca en büyüklerindendirler.  
Belene Ölüm Kampında Şair Bir Türk: Nuri Adalı Mehmet Türker “Bulgaristan Türklerinden olan şair ve öğretmen Nuri Adalı, Belene’de 20 sene hapiste kaldı. 1994 göçü ile Türkiye’ye geldi. 2004’de Bursa’da vefat etti. Aşağıda merhum Nuri Adalı’nınBelene’de geçirdiği günlerden bir hatıra okuyacaksınız. ” Birkaç gece hücrede kapalı tutulduktan sonra konserve kutusu gibi kapalı bir otomobille yola çıkmıştık. Bütün gün gittikten sonra gecenin yarısında indiğimiz yerde kar diz boyuydu, ayazsa donduruyordu.  İncecik ceketten soğuk iliklerimize işliyordu. Önce kelepçeleri aldılar. Bir alışkanlık, soğukta hemen ellerim cebime gitti. “Bıçak mı çıkaracaksın devletin polisine” diye sırtıma inen cop bir kez daha bana sokakta değil, ceza evinin girişinde olduğumu hatırlattı. Hepimiz tel avlu boyunca bir sıra olduk ve beklemeye başladık. O an birinin “Ateş” emri vermesinden korkuyorduk. Böyle anlarda dakikalar saat, saatler de gün kadar uzun sürer. Beklediğimiz emir gelmedi. İçimizde küçücük ümit kıvılcımları canlandı. Soğuktan yüzlerimiz morarmış, çenelerimiz tutmaz olmuştu. Kar üzerinde soyunmamızı emrettiler. Anadan doğma soyunduk, üzerimizde tek don kaldı. İçeride bir görevli tarafından bıçak, silah türünden bir şeyleri zula edip etmediğimizin anlaşılması için tek tek arandık gece yarısı, elbiselerinden mahkûm olduklarını anlayabildiğimiz gruplar bir yerlerden geliyordu. Hiçbir suçumuz olmasa bile, şu anda burada olmaktansa, onların yerinde olmayı tercih ederdim. Giydikten sonra bizleri de ceza evindeki avluda bulunan iki katlı binaya aldılar ve bir yatak odası büyüklüğündeki koğuşa soktular. Ranzalardan birer yer seçip, uzandık. Koğuşlarda soba veya kalorifer türünden ısıtıcı bir şey yoktu. Kışın ayasında bu koğuş bir buzdolabından farksızdı. Uzun yolculuk ve uykusuz geçen geceden sonra bile kimsenin gözüne uyku girmiyordu. Sırtı kavi olanlar, sabaha karşı biraz kestirdilerse de ben gözümü kırpmadım. Kaçıncı haftanın gecesiydi hatırlamıyorum. Ama bura olmak felâket sıkıcıydı. Her yeni günü yeni ümitlerle bekliyorduk. Gazete yok, televizyon yok. Yeni gelenleri de bizim koğuşlara almıyorlar. Sadece arada bir sorgu memuruna kadar götürüp getiriyorlar. Sorulan sorular ise “Patlayıcı madde bulunduran birilerini biliyor musun? İsmini değiştirmeye geldikleri gün neden kaçtın? Bulgaristan Komünist Partisi (BKP)’nin uyanış harekâtını (Vızroditelen protses) tasdikliyor musun?”  türündendi. Sonunda da “Görüyorsun, burada bu soğukları çekmek istemiyorsan, bize karşı direnme, gel bizimle ol ve buradaki çileden kendini kurtar. Her şey senin elinde.” Deniyordu. Bu konuşmalardan sonra evine gidenler de oldu… Günler birer birer geçiyor, ama her gün bir yıl kadar uzun sürüyordu. Koğuştaki pencerede buzun kalınlığı ağzımızdan çıkan buhardan her gün bir kat daha kalınlaşıyordu. Ben otuz beş yıllık ömrümde böyle bir soğuk yaşamamıştım: ama kitaplarda bundan 100 yıl önce bu derece soğuk yaşandığı yazıyordu. Bu soğuklarda vücut ısınmıyor, ısınmadan da uyunmuyordu. Kapıda anahtarın iki kez şıraklamasıyla gardiyanın kapıda görünmesi bir oldu. “Haydi ihtiyaç görmeye” emrini verdi. Bizleri birer birer tuvalete çıkarıyor. Bir başka gardiyan da kapısız tuvaletin önünde tutuyor ve “Daha çabuk, acele et!” türünden emirler yağdırıyor. Tecrit koğuşlarında su bir yana, gazete parçası bulmak da mümkün değildi. Havlu, sabun, diş fırçasının burada sadece adı vardı. Uzayan sakalımızla tam bir esiri andırıyorduk. Bunca zamandır kapalı bulunduğumuz bu mekânın neresi olduğunu hâlâ bir bilen yoktu. Bu şartlarda, burada kalmaya ne kadar dayanabilirdik? Suç işlemediğimiz için biraz müsterihtik. Burada uzun süre kalmayacağımızı düşünüyorduk. Bulgaristan'da Türkler'in isimlerinin değişmesi sona erince, evimize gideriz düşüncesindeydik. Bir gün duvardan açılan küçük bir delikten bir başka mahkûm burasının belene olduğunu söyleyince, yüzümün sapsarı kesildiğini gören arkadaşlar da şaşırdılar. Ne olduğunu gizlemenin mânâsı yoktu. Buranın “Ölüm Adası Belene” olduğunu söyleyince, koğuş ıssız bir mezarı andırmıştı. Herkes yerinde donmuş, dilini yutmuşçasına birbirine bakakalmıştı. Ranzaya sırt üstü uzanıp, ellerimi başımın altına aldım. Anlatılanları unutmaya çalışırken, yine bitmek tükenmek bilmeyen geceden korkuyordum. Her birimizin gözleri tavanda, kapının her an şıraklamasıyla sonumuzun geleceği korkusuyla yaşarken, koğuş arkadaşlarımın “Olmaz kardeşim olmaz. İki milyon Müslüman Türk dünyanın gözü önünde öyle eritilip, yok edilemez. Bu mantığa sığacak bir olay değildir. Bir de bizim Anavatanımız-Türkiye- buna nasıl izin verir?” yorumları biraz da olsa benim gibilerini cesaretlendiriyordu. Bir pazar günüydü. Sabah erken saatlerde dışarıdaki hoparlörden buradaki cinaî mahkûmlar dört ismiyle anons edilip görüşmeye çağrılıyordu. Hâlen isimlerin bir çoğu Türk’tü. Demek ki, bugüne kadar buradaki tutuklu cinaî Türk mahkûmların isimleri hâlâ değişmemişti. Acaba Bulgaristan’ın Türk bölgelerinde neler oldu? İsim değiştirme sona ermiş miydi? Bir de dışarıdan yeni bir havadis alabilseydik. Bunu o an çok arzuluyorduk. Tuna Nehri üzerindeki en büyük adanın Belene olduğunu biliyordum, ama yıllar önce burada bu kadar insanın ölümle cezalandırıldığını hiçbir yerde duymamıştım ve okumamıştım. Yatağımda oturduğum yerden seslendim: “Aranızda eskiden hapis yatanlar var. Bu ülkede buna benzer çok hapishane var mıdır?” Aralarında biri gülümseyerek ve alaycı bir ifadeyle cevap verdi: “Senin on altı yıl okuduğun kitaplarda böyle bir bilgi yok muydu? Dedi ve yine kendi cevapladı: “Komünizm ideal bir sosyal ve ekonomik sistemdir diye okutulan kitaplarda her şey toz pembe gösterilse de gerçekler hiç de öyle değildir. Hak, hukuk, eşitlik sadece kitaplarda yazılı olarak vardır. Sen neden buradasın? Kendini Bulgar değil, Türk asıllı olarak gördüğün için ve bu ülkede yaşadıkça, Türk ismiyle kalmak istediğin için bu hücrelerde bu cefayı çekiyorsun. Bak, hoparlördeki isimlerin arasında ne kadar çok Türk var. Oysa kitaplarda Bulgaristan’da Türkler azınlık, ceza evlerine bakılınca çoğunluk. Biz Türkler çok mu namussuz ve ahlaksızız? Biz Eski Zağra Ceza Evi’nde yatarken bunun hesabını yaptık ve 8 milyon nüfusu olan Bulgaristan’da 50 bin civarında mahkûm olduğu ortaya çıktı. Hattâ bu ceza evlerinde nice soydaşımız canını verdi. Kırcali’nin Adaköyü’nden Nuri Turgut ağabeyimiz ise siyasi ceza evlerinde 20 yılını geçirmekte.” Deyince, şaşırdım kaldım. Bizim birkaç hafta anamızdan emdiğimiz süt burnumuzdan gelmişti, bu adam bunca yıl nasıl dayanmıştı?... Merhum Nuri Turgut Adalının hapiste yazdığı şiirlerden biri aşağıdadır: Menfada Mutlu Öldürenler gafil, ölenler haklı
Düşünen kafalar zindanda saklı
Ne feryat duyan var ne de dinleyen
Birkaç değil artık, binler inleyen
Yardımcı olmazsa bizlere Hüda
Kalır mı feryattan bir aksiseda?
Aleve benzeyen bir hevesimle
Kaderim yok olmak kendi sesimle!... Mutlak Bulgar bir gün eğecek boyun
Sanmasın bizleri uysal bir koyun…
Rumeli’de sabah olacak elbet
Kahraman kesilir bu mazlum millet
Hürriyet uğruna her şey yapacak
Marks’a değil ancak Hakk’a tapacak
Karanlığı bir gün yurttan kovacak
Türklüğün güneşi mutlak doğacak…
Bu inançla ruhum menfada mutlu
Türk evlâdı yaşar her an umutlu…
Belgrad Camileri Altay S. Recepoğlu
Osmanlı egemenliği altında bulunan balkan ülkelerinin Saraybosna ve Üsküp dışındaki başkentlerde sadece birer cami yıkılmadan günümüze kadar ayakta kalmış ve hizmet etmektedir. Oysa bu şehirlerde çok sayıda caminin inşa edildiği ve birçoğunun mimari ve sanat açısından üstün değerde olmasına rağmen yıktırıldığı bilinmektedir. Buna rağmen dünyanın birçok ülkesinde son yirmi yıl önce Müslüman nüfusunun yaşamadığı şehirlerde bile bugün camiler bulunmaktadır. Belgrad’ta 1521 yılından bu yana kalabalık bir Müslüman nüfusunun yaşaması ve çok sayıda Müslüman ülkenin diplomat personelinin görev görmesi yüzünden yeni bir caminin inşa edilmesine ihtiyaç duyulurken ve yetkili makamlara yapılan müracaatlar olumsuz sonuçlanırken 17 Mart 2004 günü Kosova’da çıkan olaylar sırasında Ortodoks-Sırp kiliselerinin yakılmasıyla Belgrad’ta  Bayraklı Camii ve Niş’te 1718 yılında İslam Ağa tarafından 1870-71 yılında onarılan camiler Sırp fanatikleri tarafından yakıldı. Ama buna rağmen bilim dünyası, tarih meraklıları ve Belgrad’ın geçmişiyle ilgilenenler Belgrad’ta çok sayıda caminin varolduğunu biliyor ve her vesileden bunu dile getiriyorlar. 1536 yılında Belgrad’ta 4 Türk mahallesinin ve 4 caminin bulunduğu, 1571 yılında Türk mahallesinin 21 sayıya çıktığı ve 21 caminin bulunduğu biliniyor. Kurulan yeni mahallelerde cami de kuruldu. Seyyahlardan Stefan Gerlah ve Salomon Şvayger “Belgrad, cami sayısıyla Budin’i geçiyor” diye yazıyorlar. 1608 yılında Belgrad üzerinden İstanbul’a giden Maksimiliyan Prandşteter şehirde 60 kadar caminin bulunduğunu bildiriyor.  Katip Çelebi “Cihannuma”sında etrafı bahçeli olan 100 caminin bulunduğunu yazıyor. Vakıf kayıtlarına ve tapu defterlerine göre ise Belgrad’ta 250 caminin bulunduğu görülüyor. 1658 yılında Belgrad’a gelen Fransız seyyah Kikle şehirde çok güzel camilerin bulunduğunu bildiriyor ama cami sayısını vermiyor. 1663 yılında Belgrad’a gelen Fransız seyyah Kikle şehirde çok güzel camilerin bulunduğunu bildiriyor ama cami sayısını vermiyor. 1663 yılında birkaç defa Belgrad’a gelen Avusturya diplomatı Haynik Otendorf 56 büyük caminin ve 20 küçük caminin bulunduğunu bildiriyor ve Dörtgül Paşa Camii, Halil Efendi Camii, Bayram Bey Camii, Hacı Mehmet Camii, İmam Bey Camii gibilerinin adlarını getiriyor. Bu dönemde Belgrad’ın nüfusu 100.000’e ulaşmıştır.  1721 yılında Alman Belediyesi kurulunca şehrin simgesi üç cami üzerinde uçan çar kartalıdır. 1728 yılında Belgrad’ın Alman Belediyesi kayıtlarında şehirde 70 cami vardır. Ne var ki bunların 7’si depo, 1’i belediye araba garajı, 1’i tuz deposu, 1’i tiyatro binası, 1’i askeri hastane, 7’si cami, diğerleri Katolik mezheplerinden Trinitorlar, Kapuçinler, Yezuitler, Minoritler ve Franyevaçlar tarafından kiliseye dönüştürülmüş, bir cami de Katolik Ermeniler tarafından kullanılmaktadır. M. Katançiç XVIII. yy. “250 cami vardı-13 cami  Sava nehrinin sol tarafındaydı ki minareleri Belgrad’a güzel bir görüntü veriyordu” diyor. 1808 yılında Belgrad’ı ziyaret eden Bantiş Kamenski “Belgrad’ta taştan yapılmış Türk camileri çoktu ve uzaktan görünen beyaz yüksek minareleri şehri süslüyorlardı” diye yazıyor. Bantiş Kamenski kimi caminin bakal dükkanı, kimileri ise domuz ahırı olarak kullanıldığını bildiriyor. Birkaç camini dul ve eşyasız kalan Türk kadınları tarafından barınak (ev) olarak kullanmaları için Kara Corce tarafından tahsis edildiğini bildirenler de vardır. Sırp yazarı Yoakim Vuyiç 1822 yılında ilk defa Belgrad’a geldiği zaman varolduğunda çok sayıda Türk camiinin bulunduğunu bildiriyor. Üç yıl sonra Belgrad’a yeniden geldiği zaman varoşunda 30 caminin kaldığını bildiriyor. Sırp dil bilimcisi Vuk Stefan Karaciç XIX. yy. Sırbistan hakkında yazarken Belgrad’ta 14 caminin varolduğunu bildiriyor. Sırp yazarı Laza Komarçiç bu dönemde Belgrad’a 5-16 caminin bulunduğunu yazıyor. Birkaç yıl sonra Sigfird Koper hayran kaldığı Belgrad’ın “Mavi gökyüzüne yükselen ince beyaz minarelerin” den bahsediyor. Belgrad Osmanlı döneminde birçok bilim adamı ve şair yazarın doğduğu veya eser verdiği bir şehirdir. Belgrad hakkında birçok eser yazılmıştır. Sa’yi’nin 1521 yılında Belgrad’ın fethini anlatan “Feth-i kal’a-i Belgrad”, II. Murat döneminde Belgrad ve Macaristan için yürütülen savaşları anlatan Belgrad Seferi, Mora, Girit (Kandi), Bosna, Budim, Estergon vs. yerlerin fetihlerini anlatan ve bu yerlerden bilgiler veren Fethiyye-i Belgrad’tır.    
Boşnaklar Drina Nehri'ne Küsmüş… Ekrem Kızıltaş Saraybosna'sı, Konjiç'i, Mostar'ı ve diğer bütün yerleriyle Bosna Hersek, muhteşem güzelliklerle dolu bir ülke: Tabiatı, tarihi eserleri, sizi kendileri gibi kabul eden insanları ve tabii ki yeme-içme konusuna düşkün olanlar açısından mutfağı ile…
Aliya İzzetbegoviç'in vefatının 10. Yıldönümü vesilesiyle Bağcılar Belediyesi öncülüğünde düzenlenen Uluslar arası sempozyumda sunulan bildirilerde de vurgulandığı gibi; Bosna-Hersek, bütün bu güzelliklerin yanında, yakın dönemde maruz kaldığı, tarihte benzeri çok az yaşanmış bir vahşetin acı hatıralarıyla da dolu.
Bosna-Hersek coğrafyasının değişik yörelerinde yaşanan ve çeşitli sebeplerle çoğu anlatıl(a)mamış olayların zamanla kayda geçmesi yanında, birbiri ardına bulunan toplu mezarlar, durumun farkında olanlar için artık alışılmış bir hüzün kaynağı.Eğer teselli sayılabilecekse, tek teselli ise; kayda geçen onlarca, yüzlerce ve binlerce olaydan çok azının, adeta yok sayılabilecek kadarının Boşnaklarla ilgili olması… Bulunan yenileriyle beraber, bütün toplu mezarların Boşnak Müslümanlara ait olması, bunun en güzel izahı…
Bunun böyle olmasının en önemli sebeplerinden birisi, Bilge Kral Aliya İzzetbegoviç'in liderlik özellikleri idi. Merhum Aliya'nın, ‘maruz kaldıkları davranışların benzerini Sırp ve Hırvatlara karşı uygulama' teklifinde bulunan Boşnak savaşçılara: “Hayır! Biz Müslümanız, bu sebeple onlar gibi davranamayız” mealinde cevap verdiği ve aykırı davranışlarda bulunanlar kim olurlarsa olsunlar en sert şekilde cezalandırdığı bilinmektedir.
Ülkenin çeşitli bölgelerinde yaşanmış, değil şahit olunması; sadece dinlenilmesi bile can yakmaya yetebilen vahşet olaylarının belki de en çok bilineni olan Srebrenitsa Katliamı'nı bile gölgede bırakabilecek şeyler yaşandığı anlaşılan Bosna ile alakalı şunu aktarmak yetebilir: Ülke TV Genel Yayın Yönetmeni Hasan Öztürk'ün anlattığına göre,Drina nehri kenarında yaşayan Boşnaklar, tabir caizse Drina'ya küsmüş durumda: Drina'da artık yüzmüyor, suyunu içmiyor ve balıklarını da yemiyorlarmış… 
1992-1995 arasında Drina Nehri, zamam zaman katledilen binlerce kardeşlerinin başları vücutlarından ayrılmış cesetleri ile dolu olarak akmış çünkü… Nehrin çeşitli yerlerinde ve Drina üzerindeki barajlarda halen kemikler bulunuyormuş…
Sempozyumun tanıklıklar bölümünde anlatıldığında, dinleyenleri bile ciddi şekilde etkileyen bir vahşete maruz kalmanın yanında; varlıklarının neye yaradığı halen tartışılan birtakım uluslar arası kuruluşlar ve bazı ülkeler kanalıyla tabi tutuldukları muameleler de, Boşnak Müslümanların durumunu iyice zorlaştırıyor, anlaşıldığı kadarıyla.
Avrupa'nın göbeğinde, sadece Müslüman oldukları için yok edilmeye çalışırlarken, tam da dünyayı şaşırtan bir atakla saldırganları köşeye sıkıştırmaya başladıklarında mecbur bırakıldıkları ve kimileri açısından Bosna-Hersek'in var oluş belgesi zannedilen Dayton Anlaşması, Bosnalılar için ciddi bir sıkıntı sebebi.
Zaten yapısı itibariyle anlaşılması güç bir sistem öngören Dayton, İlgili tarafların alabildiğine tarafgir ve çifte standartlı davranışları, bütün Bosna-Hersek'te ama özellikle de Sırp ve Hırvatların yoğun oldukları bölgelerde yaşayan Boşnaklar açısından, hayatı dayanılmaz hale getiriyor.
Sırpların yoğun olduğu bölgelerdeki Boşnak öğrencilerin, okullarına gelip giderken ve okullarda karşılaştıkları muameleler, konunun belki en hafif ama en acil tarafı. Şu günlerde Saraybosna'da, bu sıkıntıları yaşayanların ailelerinin gösteri amacıyla kurdukları bir çadır mevcut. Problemlerin halli için yapılan girişimler ise, anlaşılması ve özellikle de anlatılması son derecede güç olan Dayton Anlaşması gereği oluşturulmuş bürokrasinin sağır duvarları arasında halledilmeyi bekliyor.
Bosna-Hersek bizim için önemli… Ama biz yani Türkiye insanı ve özellikle de Devlet ve Hükümetimiz, Müslüman Boşnaklar için çok daha fazla bir öneme sahip. Onları anlayabilen ve aleyhlerine döndürülen ağır çarklar arasında onlara -tıpkı Saraybosna Tüneli gibi- bir nefes alma imkanı sağlayabilen, sadece Türkiye çünkü…
Konuştuğumuz birçok Saraybosnalı'nın, Gezi Parkı olayları sırasında ciddi tedirginlik yaşadıklarını söylemeleri, belki daha çok bu durumla alakalı…
Son olarak Drina Nehri kıyılarında yaşamakta olan Boşnak Müslümanların Hasan Öztürk'e söylediklerini aktaralım: “Lütfen buralara gelip gitmeye devam edin; bir şey yapmanıza gerek yok, sadece varlığınızı hissetmek bile bize yetiyor!.. 
Ve hatırlatalım: Bosna-Hersek hakikaten muhteşem bir ülke, yani gitmeye değer…
Türkiye ‘Rumeli Sancağı’ Mirasına Sahip Çıkmak Zorunda Yiğit Bulut Balkanlarda yaşayan bazı kardeşlerimiz ziyaretime geldiler... Onları gördüm ve bir defa daha “Büyük Türkiye’nin etki alanını” net olarak idrak ettim... Bugün bizler buradayız ama orada başta Bosna ve Kosova olmak üzere “Bizimle çarpan yürekler” var...
Sevgili dostlarım, Türkçe çok iyi konuşan bir kardeşimiz aynen şu cümleyi kurdu; “...kendine medeni diyen dünya, Sırplar eliyle bizi katlederken, Türkiye o dönemde bir şey yapamadı sebebi de çok açık; Türkiye’nin üst kadroları o gün kimliksizdi, bugün yeni bir Türkiye var...”
Sevgili dostlar, Avrupa’nın ortasında “Osmanlı’nın son kalanı olarak” algılanan ve post modern asimilasyon teknikleri ile “yok edilmeye çalışılan” o topraklar ve en önemlisi kalbi bizimle çarpan o insanlar, ne pahasına olursa olsun, sahip çıkmamız gereken parçalarımız...

Kardeşimiz, orada kalmış, esir olmuş, hatta bütün dünya seyrederken katledilmiş ve sağolsun “karakteri-duruşu olmayan tepedekiler” sayesinde Türkiye’nin yumruğunu o dönemlerde masaya vuramamışız...

Oysa son yıllarda durum gerçekten çok farklı. Türkiye’nin büyüklüğünü, ağırlığını, Avrupa’dan güçlü oluşunu arkalarında hissediyorlar ve Sırplar, Hırvatlar, onları kullanan diğer kendine medeniyet diyen “tek dişi kalmış canavarlar” eskisi gibi saldırabilirler mi diye korkmuyorlar... Kardeşimize, dedemizin bize emanetine, sahip çıkıyoruz ve yeni Türkiye büyüdükçe-güçlendikçe daha fazlasını yapacağız...
Bugün “fiziki saldırı yok” belki ama ekonomik kuşatma, kültürel baskı da az değil. Avrupa’nın göbeğinde “Avrupa değerlerine” değil Türk-İslam dinamiklerine bağlı birkaç milyon insan... İstekleri Avrupa’ya girmek, bağlanmak da değil. Çok iyi biliyorlar; girdikleri asimilasyon-kültürel katliam gelecek ve fiziki olmasa bile eldeki bütün imkanlar ile “tek dişi kalmış canavarlar” onları yok edecek, eritecek...

Türkiye'ye Büyük Görev Düşüyor

İşte bu noktada Türkiye’ye büyük bir görev düşüyor ve bu sadece Devlet yapısına ait bir görev değil. Türk sermayesi, o bölgelerde “ekonomiden-kültüre” AB baskısından onları koruyacak her türlü teşebbüsü yapmalı. Devlet öncü olmuş, bugün Ziraat Bankası 15’ten fazla şube ile o bölgelerde Türk Sancağını dalgalandırıyor. Sıra şimdi iş adamlarımızda. Para kazanmak da önemli değil burada, Türkiye’nin onlara verdiklerini verme sırası şimdi sermaye kesimimizde. Eğitim kurumları, kültürel girişimler, yayıncılık, Telekom hizmetleri başta olmak üzere bu insanlara Türkiye’nin varlığını hissettirecek adımlar atılmalı...

Sonuç 1: Osmanlı parçalanıp, bizler şanslı bir şekilde bu topraklar içinde kalırken, dışarıda kalanlar bizim kadar şanslı değildi. Onlar 100 yıldır zulüm, işkence, katliam altında yaşamaya, geçmişlerine ve dinlerine sahip çıkmaya çalışıyorlar.

Sonuç 2: Eskiden güçlü değildik, darbe-devalüasyon-manipülasyonlar altında kendimize sahip çıkamıyorduk! Şimdi güçlüyüz, imkanımız ve en önemlisi duruşumuz var! Sahip çıkmalıyız, sınırlar çizilirken dışında kalan ve 100 yıldır işkence gören her kardeşimize sahip çıkmalıyız! Büyük, güçlü, emperyal, Cihanşümul Türkiye’ye yakışan budur...

Sonuç 3: “Nedir yeni Türkiye” diyorsanız, cevabı yukarıdaki satırlarda. Geçmişine geleceğine her coğafyada sahipçıkabilen bir Türkiye!
Belene Kampı ve Komünizm Zulmü N. Turgut Adalı Sene: 1952. Yer: Bulgaristan’ın Hasköy ili Emniyet Müdürlüğünce sorgulandıktan sonra gönderildiğim Belene Temerküz Kampı. 14 ay sorgulama ve Ölüm Adası Belene’ye atılma. Bu ne demektir bilir misiniz? Ünlü yazar Vasil Lilov Kazaski ile orada karşılaştım. Bu zat Belene’de ben sonra fazla kalmadan ben geldi kaçtı, kurtuldu ve daha sonra “Ölüm Kampı Belene” adındaki eseri yazarak bu dehşet, korku ve cehennem adasındaki gördüklerini dünyaya tanıttı.  Türkçe’ye çevrilmiş olan bu kitabı özellikle anavatanımız Türkiye’de yaşayıp da komünizme gönül vermiş ve ona sevda çekenlerin mutlaka okumalarını tavsiye ederim. “Davulun sesi uzaktan hoş gelir” derler ya komünizm; Bulgaristan’da Faşizm esareti çekerken, bizlere de iyi görünmüş, cazip gelmişti. Özellikle Türk azınlığı için eşitlikçi bir rejimdi (!) Halbuki üstü şekerle kaplı zehirli haptı. Ama biz işin o tarafını göremiyor, sezemiyor ve yeni rejime sempati ile işin o tarafını göremiyor, sezemiyor ve yeni rejime sempati ile bakıyorduk. Çok geçmeden Hanya’yı Konya’yı öğrenecektik… Benimle aynı yoldan geçmiş ve büyük acı ve ızdırap çekmiş olan değerli insan Nüvvab’lı Osman Kılıç kardeşimiz, Kültür Bakanlığımızca basılan “Kader Kurbanı” adlı eserinde, Bulgaristan Türklerinin çektiklerini ve kendi çektiklerini pek güzel ve ibretli bir şekilde anlatmış. O meyanda şüphesiz benim de söyleyeceklerim vardır. Allah izin verse yazmaya çalışacağım.   1937-38 yıllarında Türki Cumhuriyetlerde ne kadar Türk yazar ve şair varsa hepsini toplayıp Sibirya’ya sürmüş ve bir daha da o insanlardan hiçbir haber alınamamıştı. Tabii aynı akıbete Berie canavarı kendisi de duçar olmuştur. Tarihi, eşine ender rastlanan bir “sadist” olarak geçti. Allah-ü Teala insanlığı bundan sonra benzer zulümlerden korusun derken, acaba insanlık bir canavarın zulmüne müstehak olmasaydı mevlam bunu gönderir miydi? demekten de kendimi alamıyorum ve bu başa gelenlerin “Bir Gadab-ı İlahi” olduğunu düşünüyorum. Tarihi hakikatleri insanlara olduğu gibi öğretmek, göstermek zorundasınız. Gerçekleri değiştirerek, tersyüz ederek de bir yere varamazsınız. Bizimle ve Rusya ile ilgili olarak şu misali vermek istiyorum. Bulgar ihtilalcisi ve yazar Zahari Stoyanov’un yazmış olduğu iki ciltlik kitabı çok dikkatli okumuştum. Kitaplarıma hapisler ve sürgünler sebebiyle el konduğu için aklımda kaldığı kadarıyla bu kitabın ikinci cildinin 415’inci sayfasında şöyle bir değerlendirme vardı: “Türk esareti zamanında yaşadığımız bu topraklarda hiçbir Bulgar kadının ırzına tecavüz edilmemiştir. Eğer böyle hadiseler senede bir iki kere vuku bulduysa o da kadınların rızasıyla olmuştur. Halbuki Hıristiyan Rusya’da bir sene içinde sadece bir pomeştik (köy ağası) 80 kızın ırzına tecavüz etmiştir. Bu memlekette biz böyle bir ağa, bey, paşa tanımıyoruz…” Bu kadar vahşice idare edilen Rus çarlığına herhalde Stalin gibiler azdır bile. Ne demişler: “Her toplum, müstehak olduğu idarecilerle idare edilir.” 
Türk-Yunan Dostluğu Rahim Er Gazeteci-Yazar Rahim Er'in geçen hafta Batı Trakya'ya gerçekleştirdiği seyahat intibalarını aşağıda sunuyoruz.
Batı Trakya Derneğinin davetlisi olarak, Trenle gidiyorduk. 140 kişilik kafilede Sn. Mehmet Müezzinoğlu da vardı. Gece hududa geldiğimizde Yunan tarafı pasaport kontrol işlerini saatler boyu uzattı. Sonra vagonlara güçsüz bir lokomotif verdiler. Yol bitmez oldu. Bakan, yanına birkaç kameraman alarak taksiyle tören yerine gitti. Kalan ekipse ancak öğlende Selanik'e varabildi. Bu hadise neyin göstergesiydi?
En evvel komşuluk nezaketine aykırıydı. Seyahat hakkına saygısızlıktı. Türklere duyulan duyguların rengini göstermekteydi. Batı Trakya Türklerine reva görülen muamelelerin ne demek olduğunu isbatlıyordu. 150 binlik bir koca nüfus, azınlık sayılamaz. Bir insanın dedesinin dedeleri bile yaşadığı topraklarda doğmuşsa  o, ne azınlıktır ve ne de yetim. Buna rağmen ve uluslararası andlaşmalara inat, Atina zihniyeti, Batı Trakya Türklerine farklı davranmaya devam etmekte. Gümülcine'de  Gençler Birliği var. Bunun tarihten beri gelen adı "Türk Gençler Birliği" iken 'Türk' kelimesi yasak. Bizdeki -bugün utandıran- 'Kürt yoktur' ilkel anlayışı Yunanistan'da devam ediyor.

Batı Trakya Türklerinin problemsiz olan hemen hiçbir meselesi mevcut değil. Hak ve hürriyetlerden, ekonomik serbestliğe, dini hayat ve kurumlara, her kademedeki eğitim haklarına kadar akla gelebilecek her alanda olması gerekenden ya tamamen mahrumlar veya baskı ve engelleme görmekteler. Halbuki doğru olan bu değil.
Ermenilere dediğimizi Yunanlılara da söylüyoruz:-Tarihî olayları, tarihe bırakalım!Osmanlı idaresi, 500 sene hüküm sürdüğü o topraklarda ırkçılık, inanç düşmanlığı ve adaletsizlik yapsaydı, bugün  Yunanistan'da tek Rum kalmazdı ve tek eski Yunan eseri görülemezdi. Aksine Partenon Tapınağına bile minare ilave ederek camie çevirip yaşamasına imkân kazandırmıştır. Yunanistan ise bugün  Fethiye Camiini açmadığı gibi Batı Trakya Türkleri Dayanışma Derneği Genel Başkanı Taner Mustafaoğlu'na vize vermemekte. Bu uygulamaların tamamı, insan haklarına, hukuka ve mevcut andlaşmalara aykırıdır. Ve sadece husumet sebebidir.
Oysa... Komşumuzu bizden 40 yıl geride kalmış gördük. Şuna inanmaları lazım:AB onları rahata alıştırdı. Türkiye ise kalkındırır. Aynı iklimin din farkı olan ortak kültür taraflarıyız. Bu vizeler, bu kompleksler ve inatlaşmalar lüzumsuz. Yunanistan haksızlığa devam edince sadece Batı Trakya Türklerine değil, vatandaşlarına ve tabiatiyle Türkiye'deki Rum asıllılara da kötülük etmekte. O zaman Ruhban Okulu açılamıyor...

Atina iyi düşünmeli. Geri bıraktıran düşmanlık mı? Çağı yakalatacak dostluk mu?
Prizren’de Fatih Sultan Mehmet Namazgâhı Ömer Ceyhun Kosova’nın ikinci büyük şehri Prizren’dir. Prizren 1455 tarihinde Fatih Sultan Mehmet tarafından fethedildi ve 1912’ye kadar Türklerin elinde kaldı. Bu dönem içinde sayısız Türk-İslâm eseriyle bezendi. Prizren; camileri, medreseleri, külliyeleri, hanları, hamamları, köprüleri ve kaldırım döşeli sokaklarıyla bugün bile bir Anadolu şehrini andırır.
Prizren'de Fatih Sultan Mehmet Namazgâhı, 1455 yılında yapıldı. Ancak Balkan Harbinden sonra öksüz kaldı. Zaman içinde büyük tahribata uğradı. Temmuz 1999’da Kosova’ya giden Türk Taburu, namazgâha sahip çıktı. Gönüllü bağışlar ve T.C. Diyanet İşleri Başkanlığının katkılarıyla onu onardı, yeniden düzenledi. 2002 ilkbaharında Prizren’deki Kosova Türk Taburu personelinin de iştirakiyle düzenlenen törenle yeniden hizmete açıldı.
Namazgâh: Osmanlı döneminde açıkta namaz kılmak için hazırlanmış olan ve kıble yönüne doğru dikili bir taşı bulunan yer. Savaş sırasında ordu, barış sırasında sefere gidenlerin namaz kıldıkları, minberi ve mihrabı bulunan açık hava camiidir. Bazı yerlerde Cuma ve bayram namazları da buralarda kılınırdı. 
Ruhban Okulu'na karşılık Atina'da Fethiye Camiî Rahim Er D emokratikleşme Paketi'nde Heybeliada Ruhban Okulu'nun da açılacağına dair kaydın yer alacağı bekleniyordu. Ne var ki paket açıklanınca bu okula dair bir malumatın bulunmadığı görüldü. Sebebinin mütekabiliyet esası olduğu Başbakan Tayyip Erdoğan'ın daha sonraki bir beyanıyla anlaşıldı..Dış politikada "mütekabiliyet" önemli tutamaklardan biridir. Bir devlet, bir konuda adım atıyorsa diğer devlet de bir adım atacaktır. Bu itibarla biz, Heybeliada Ruhban Okulu'nu açacaksak Yunanistan da mütekabil adımı atmalıydı. Türkiye, bu mevzuda Batı Trakya'da iyileştirmeler beklediği gibi esas itibariyle Fethiye Camiînin ibadete açılmasını istemekte.Osmanlı'da Atina'nın ismi Medine'tül Hükema'dır. Fatih Sultan Mehmed tarafından alınan şehirde asırlar içinde birçok eserler inşa edilmiştir. Çarşı, han, hamam, sebil gibi bu eserlerin arasında birçok cami de vardır. Onlardan biri de Fethiye Camiîdir. Adı üzerinde Fetih Camiî. Bakmaya doyulmayacak zarafette tam bir Osmanlı mimariî. 1821 Yunan isyanının az sonrası, 1824'e kadar hizmet vermiştir. Daha sonra fırın dahil çeşitli şekillerde kullanılmış. Halen kapalıdır.Bundan birkaç yıl evvel Atina'ya cami yapılması meselesi dile gelmişti. Bu ihtiyacı gündeme taşıyanlar, Atina'nın camisiz tek başkent olduğunu ifade etmekteydiler. Bu görüş iyi niyetli fakat eksikti. Çünkü Atina'nın ortasında Fethiye Camiî sapasağlam ayaktaydı. Küçük bir tamirle ibadete açılabilirdi. Nitekim biz de 15 yıl evvel bu mahzun mâbedin son cemaat mahallinde namaz kılma bahtiyarlığına kavuşmuştuk. Bir zaman Atina Camiî haberleri basında ara-sıra görüldü. Atina’nın dışında, uzak bir yerde cami yapıldığı söyleniyordu. Bu belli ki yasak savmaydı. Eğer Yunan hükümeti, samimi olsaydı yeni bir masrafa  girmeden Fethiye Camiîni Müslümanlara verirdi.Nihayet hadisedeki çarpıklık Ankara tarafından fark edildi. Bundan sonradır ki Fethiye Camiî telaffuz edilir oldu. Şimdi de Demokratikleşme Paketi'nde de pazarlığın diğer parçası oldu.Türkiye, haklıdır.Bununla birlikte büyük olana büyüklük yakışır.Türkiye, büyük devlettir. Biz, bize yakışanı yapmalıyız. Şayet iyi değerlendirilirse Patrikhane ve Ruhban Okulu, millî menfaatlerimiz için avantaj sebepleridir. Onlar, bu ülkenin kurumlarıdır. Oralardaki insanlar da vatandaşlarımız. Ankara,  "Filozoflar Şehri" Atina'nın Batı Trakya ve Fethiye Camiî'ne baktığı gibi Patrikhane ve Ruhban Okulu'na bakamaz. Hukuktaki temel kaidedir ki "sui misal, emsal olamaz/kötü örnek, gerekçe yapılamaz." Ankara, Osmanlı uygulamalarının yolundan gitmeli. Bu itibarla ikinci paketten Heybeliada Ruhban Okulu için beklenen çıkmalı. "Sen yapmazsan ben de yapmam!" demek yerine bu hakkı vatandaşlarımıza tanıdıktan sonra Atina'ya "dönüp haydi sıra sende!" diyerek üstüne gitmeli. O zaman kimsenin itirazı olamaz. Atina da dünya önünde mecbur kalır.
Ferace Çıkarma Töreni Hüseyin Öztürk Saraybosna’nın birkaç ismi var. Bilinmeyenlerden birisi “Medine-i Saraybosna,” diğeri “Şeher-i Saraybosna.” Balkan Savaşlarına kadar kullanılan ve yazılı kaynaklarda geçen ismi, “Medine-i Saraybosna.” Aynı yıllarda İstanbul’un ismi de “İslambol” olarak geçmekte.
18’nci yüzyılda Bosna’da günlük hayata dair mecmua çıkaran “Saraybosnalı Molla Mustafa’nın” mecmuasında bu isimler yer almakta.

Medine-i Saraybosna’nın, “diyanetli ve dirayetli” olan hanımları, Balkan Savaşlarına kadar feracelerini çıkarmamış ve sosyal hayatın içerisinde hep yer almışlar.
Türkiye’deki kıyafet inkılabından sonra İstanbul’a ayak uydurmak için, Bosna’da da feraceler resmi törenle çıkarılmış ama aynen Türkiye’de olduğu gibi baskıyla çıkarılmış.
Yani Bosnalıların başına sadece Sırplar, Hırvatlar iş açmamış, içeriden de zulüm yapılmış, Türkiye’deki inkılaplar yakın takibe alınmış, Milli Şef zulmünün aynısını Tito da uygulamış.
18’nci yüzyıl Bosna’sındaki sosyal hayatı inceleyen ve günü gününe olayları not eden Molla Mustafa’nın anlattığı Bosna, hakikaten de tam bir “medeni Müslüman” memleketiymiş. İnsan münasebetleri, aile münasebetleri, komşu münasebetleri, yardımlaşma, dayanışma ve paylaşma gibi hasletler zirvedeymiş.
Lakin Balkan Savaşları sonrası tüm bu özellikler terk edilmiş ve terk ettirilmiş. Türkiye’den çok medet ummuşlar ama bakmışlar ki, Türkiye’de vaziyet çok daha vahim.
Hatta Türkiye’ye göç eden nice aileler, “Ezanların Türkçe” okunduğunu duyunca geri dönmüş ve Tito’nun zulmüne razı olmuşlar.
Bosna’da feracesini çıkarmamak için Türkiye’ye göç edenler de burada feracenin yasak olduğunu görünce çok şaşırmış ve geri dönme imkânları kalmadığı için feracelerini çıkarmak zorunda kalmışlar.
Balkanlar’ın tümünde Tito’nun zulmü, Türkiye’de İsmet İnönü’nün zulmü, hem oradaki hem buradaki Müslümanları köşeye sıkıştırmış ve nefes aldırmamış.
Her göç, değerlerini kaybederek başlar ve biter. Balkanlar’dan göçen birinci ve ikinci nesiller dini ve milli değer yargılarını koruyabilmişlerse de üçüncü ve sonraki nesiller maalesef koruyamamışlardır.
İslam dininin kimseye bir düşmanlığı yoktur ama İslam’ın ve Müslümanların düşmanları pek çok olduğu gibi bu çoklar, İslam ve Müslüman düşmanlığında bir ve beraber olmaktadırlar.
İşte Balkan Müslümanlarının bir de böyle gariplikleri vardı. Hem orada hem burada dinlerinden ve dillerinden çok çekmişler. Neyse geçelim ve sözü Mehmed Akif Esroy’un şiiriyle bitirelim. 

“Balkan’ı bildin mi nedir, hemşeri?Sevgili ecdâdının en son yeri.Bir sıla isterdin a çoktan beriŞimdi tamam vakti… uğurla olaBalkan’ın üstünde sızan her pınarBir yaradır, durmaz içinden kanar!Hangi taşın kalbini deşsen: mezar!Gör ne mübarek yerler uğurlar ola.Eş hele bir dağları örten karı:Ot değil onlar, dedenin saçları!Dinle: Şehid sesleridir rüzgârı!Durma levend asker, uğurlar ola.”
Güneş Doğdu Banyaluka Üstüne Fikri Şişko Balkanlarda bir Osmanlı şehri Banyaluka, Almanlar tarafından muhasara edilir. Bunun üzerine Bosna Valisi Hekimoğlu Ali Paşa Banyaluka’ya derhal asker sevk edip, düşmanı bozguna uğratarak kuşatmayı kaldırtır. Bu savaşa iştirak eden bir mücahit şair aşağıdaki şiiri yazar. Edebiyatçı Fikri Şişko’nun bu şiiri tahlil eden yazısını sunuyoruz: Şairin bu şiirini okuduğumuz anda kendisinin savaşa katılan bir kişi olduğu anlaşılmaktadır. Savaşa kendisi fiilen katıldığı için, his ve duygularını mısralarında dantele gibi örmüş. Savaşı gerçek açıdan anlatıyor. Düşman ordusunun savaş hazırlıkları, sözleşmeyi bozan Alman kralının durumu, köprüler yapıp Gradişka’dan Sava nehrini geçtiklerini, Banyaluka’yı dört taraftan kuşatıp binlerce toplarla ateş açtıklarını delillere dayandırarak, duygularını anlatırken temanın özelliği farklı meydana çıkıyor. Şair mısralarında düşmanın Banyaluka’daki Ferhadiye camiine girip, caminin minberini yıktıklarını, cami minaresinden Banyaluka’nın kalesini gözettiklerini anlatırken, şiire bütünlük kazandırmaktadır. “Gördünüz mü Nemçe Kralı neyledi
Ahdi bozup çenge ragbet eyledi,”  mısrasında ise Alman Kralının yapılan sözleşmeyi bozmakla ihanet ettiği vurgulanırken, halkın canlarının kurtarmak için kaleye sığındıklarını, canlarının kurtarılması için Allah’a yalvarmakta oldukları ironik bir şekilde aktarılmaktadır. Şair şiirinde Banyaluka’nın yıkımını ve Ali Paşa’nın çağrılışını anlatıyor; Ali Paşa da askerleriyle “Allah Allah” deyip düşmanı yenmeyi başardıklarını ve düşmanın Vrbas nehrine kaçışını ifade etmekte.  “Güneş doğdu Banyaluka üstüne ve tarih 1150 yazıldı huzur kondu Banyaluka üstüne” mısrasında tarih düşürülmüştür. Görüldüğü gibi şiir akıcı bir üslup ile yazılmış, hakikati göstererek tedbirli yaklaşımı elden bırakmamıştır. ŞİİR Gördünüz mü Nemçe kralı neyledi
Ahdı bozup çenge rağbet eyledi  Nâme ile cenerale söyledi
Süre asker Banyaluka üstüne  Tunbazlarla köprüleri yapdîlar
Gradişkada Sava suyînı geçdiler  Tâbor ile toplar ile kalkdilar
Geldi kâfir Banyaluka üstüne  Dört yanından muhasara etdiler
Yere girüp meterizler kazdılar  Günde bin top Yezerine vurdiler
Dumân düşdü Banyaluka üstüne  Ferhadiye câmi’ne girdiler
Mihrâp ile minbereyi yıkdilar  Minberden kal’asına bakdilar
Gelen kâfir Banyaluka üstüne  Kal’a halkı niyaz eder Hudaya
Nasip etme bizi bây ü gedâyâ  Esîr olmak bunun gibi a’dâya
Şimdi gelen Banyaluka üstüne  Feryâd eder Banyaluka kal’ası
Kal’a ile Ferhadiye câmi’isi Harâb oldı şehrimizin hepisi
Yetiş Paşa Banyaluka üstüne  Ali Paşa niyâz eder dostuna
Zevki koyup çekdi gayret postuna  Seyf kuşatdı kâfirin kasdına
Tûg çekilsin Banyaluka üstüne  Zabitları hep götürdü araya
Fermân etdi atraf ile Saraya  Yeniçeri kulları çıksın alâya
Tiz yetişsin Banyaluka üstüne  Pazâr günü gülbend du’â okundu
Allah Allah deyüp kılıç çekildi  Çarh u felek dayanmadı bozuldu
Güneş doğdu Banyaluka üstüne  Anda kâfir taborını bozdilar
Tarîhini bin yüz elli yazdilar  Başsız Nemçe Vırbas suyunu yüzdüler
Devlet kondi Banyaluka üstüne.Banyaluka şehri ve Ferhadiye Camii son savaşta Sırplar tarafından büyük bir tahribata uğradı.
Osmanlı Devletine İlk Defa Toprak Kaybettiren Anlaşma: Karlofça Nuh Albayrak Osmanlı İmparatorluğu ile Avusturya imparatorluğu'nun temsil ettiği "Kutsal İttifak" arasında 1699'da imzalanan antlaşmaya “mekân” olan ve adını veren Karlovci (Karlofça) kasabası... Voyvodina Bölgesi'ndeki Srem şehrine bağlı kasaba, Belgrad'tan Macaristan'a giden kara ve demiryollarının üzerinde yemyeşil bir tarım merkezi...  İşte O Tepe, O “Çadır” ve O Kapı. Karlovci kasabasının bu hâkim tepesi, Osmanlı'nın; alışmadığı “ilk”leri yaşamak zorunda kaldığı bir mekân. Avrupa'da ilk yenilginin ve büyük toprak kaybının tescil edildiği antlaşma bu şapelin yerinde bulunan çadırda gerçekleşti. İlk defa taraflar çadırın ortasında kurulan yuvarlak masa etrafında müzakere yaptı. Dört taraf ülkenin temsilcileri, çadıra açılan dört ayrı kapıdan aynı anda girdi. Böylece, dört yüz yıl boyunca, gücünün tescili anlamında masaya en son oturan Osmanlı İmparatorluğuna daha masaya gelirken çöküşün başladığı kabul ettirilmiş oluyordu. Bu çadırın yerine 18. asır başlarında inşa edilen "Barış Şapeli", imar biçimi ile o çadırı, yuvarlak kubbesi ile de anlaşmanın imzalandığı masayı temsil ediyor. Dahası, aynen çadırda olduğu gibi 4 ayrı giriş kapısı var. Bunlardan, ana girişin tam arkasındaki kapı, Karlofça Antlaşması'nda Osmanlı İmparatorluğunu temsil eden Hüseyin Paşa ve Dışişleri Bakanı Mehmed Efendi'nin girdiği kapı, özellikle inşa edilmesine rağmen tuğla duvarla kapatılıyor. Böylece, Türkler'e Avrupa kapılarının burada kapatıldığı ve artık ilelebet Avrupa'ya giremeyecekleri ilan edilmiş oluyordu. Bu durum 200 yıl böyle devam etti. Sırp devleti, Türkiye'nin talebi üzerine, bu tuğlaların ilişkilerin gelişmesine mani olmaması için yıktı, diğer kapılarla aynı duruma getirdi. 26 Ocak 2009'da burada düzenlenen Karlofça Antlaşması'nın 310. Yıldönümü Törenleri'ne ilk defa Türkiye Cumhuriyeti temsilcisi de katıldı. Aynı imza gününde olduğu gibi, antlaşmaya taraf ülkelerin büyükelçileri, kendi ülkelerine ait kapılardan aynı anda içeri girdiler. İşte fotoğrafın sağındaki bu kapıdan Cumhurbaşkanı Gül de girerek Avrupa'ya anlamlı bir mesaj verdi...
Yunanistan’da Türkler G. Galip Batı Trakya Türkleri olarak bizler 80 yılını aşan bir azınlık durumundayız. Bu durum Lozan Antlaşması’nda kayıt altına alınmıştır. Yunanistan bu anlaşmayla oradaki Türkler’in varlığını ve haklarını kabul ettiği halde, o dönemden bu yana “ben buradaki Türkler’i nasıl buradan kaçırırım, nasıl onları asimile ederim” düşüncesinde olmuştur. Bu durum bugüne kadar devam etmektedir. Dönem dönem bizleri Yunanlaştırmak, hatta mümkünse dinimizi değiştirmek için çabalar sarf etmiştir. Ancak din meselesi Yunanistan’ı o kadar fazla ilgilendirmemiştir. Daha Venizelors’dan beri başlayan bir anlayış vardır: “Oradaki Müslümanlar cami açsınlar, ama yeter ki okul açmasınlar”.  Bu anlayış halen devam etmektedir. Bizler bütün bu zorluklara göğüs gererek ne dini inançlarımızdan, ne de milli kimliğimizden taviz vermeden bugüne kadar gelebildik. Hiçbir taktikleri başarılı olamadı. 1955 yılında Yunan vatandaşlık kanununa ekledikleri 19. Madde ile 60 bin batı Trakya Türkü’nü Yunan tebaasından iskat ederek, büyük bir darbe vurdular. Bu maddeyi birkaç sene önce kaldırmak zorunda kaldılar, çünkü son derece ırkçı bir maddeydi. Bu maddeye göre, Yunan ırkından olmayan vatandaşlar eğer yurt dışına çıkarlarsa ve tekrar dönmeyecekleri kanaati hasıl olduğunu da kimse anlayabilmiş değildir. Türkiye’de bir akrabasını ziyarete gelen bir kişi, bir ay sonra geri döndüğünde “biz sizi artık geri dönmeyecek sandık ve bunun için sizi vatandaşlıktan çıkardık” denilerek, pek çok insanını vatandaşlık hakları ellerinden alınmıştır. Bunun yanı sıra Lozan Anlaşması’ndaki 45. Maddeyi daha o dönemlerde değiştirerek, tek azınlık yerine “azınlıklar” ifadesini kullanıp, oradaki Türkler’i bölmeye çalışmıştır; bazı Pomaklar, Çingeneler, hatta Türkçe konuşanlar, Türk kökenine yakın olanlar gibi adlandırmalar da bölmeye çalışmıştır. Bunun sebebi Türklüğümüzü unutturmak istemeleridir. Yunan makamları bu çabaların hiçbir netice vermeyeceğini anladılar. Zaten altına imza attıkları uluslar arası anlaşmaların verdiği bir mecburiyetle ferdi olarak Türklüğümüzü ifade edeceğimizi, söylemektedirler; ancak bunu telaffuz edenlerin de başına türlü türlü belalar gelmektedir. Yine bu anlaşmalara göre açılan Türk okullarında bu defa Yunanlı öğretmenlerin hazırladığı Türkçe eğitim kitapları okutulmaya çalışıldı; fakat biz verdiğimiz mücadeleyle bunu asla kabul etmedik. Bundan bir süre önce Türkiye’den kitaplar geldi ve böylece ilköğretimdeki kitap meselemiz halledilmiş oldu. Bu toplantıdan bir netice çıkarmak gerekirse, bence toplum olarak, her şeyden önce bilhassa Batı Trakya Türkleri olarak, Türkiye Cumhuriyeti’ne şükranlarımızı ifade etmemiz gerekir. Çünkü Lozan antlaşmasındaki maddelerin uygulanmasının her zaman takipçisi olmuş ve her zaman yanımızda olmuşlardır.
Haçova Zaferi Nasıl Kazanıldı? Yavuz Bahadıroğlu
Yıl 1596... Devir, Sultan III. Mehmed devri... Estergon Kalesi düşmüş, sınır kasabaları Avusturyalıların eline geçmiştir... Padişah, hocası meşhur tarihçimiz Sadüddin Efendi'nin de zoruyla çarnaçar ordunun başına geçip düşman üstüne savlet eyler... Amacı, Avusturya Arşidükü Maksimiliyan'ın kumanda ettiği Alman, Macar, İspanyol, Leh, Çek, Slovak, İtalyan, Hollanda ve Belçika ordularından oluşan Birleşik Avrupa Ordusu'na haddini bildirmektir... Kanuni Sultan Süleyman'dan bu yana (yaklaşık 50 yıldır), ilk kez bir Osmanlı padişahı sefere çıkmaktadır. Hoca Sadüddin Efendi de Padişah'ın yanındadır. Nihayet Haçova'da Avrupa Ordusu'yla karşı karşıya gelinir. Tatar kuvvetleriyle birlikte Osmanlı Ordusu 100 bin civarındadır. Birleşik Avrupa Ordusu ise 300 bin... İlk kapışmada Osmanlı Ordusu büyük bir sarsıntı yaşar. Padişah bile tereddüde düşüp Hoca Sadüddin Efendi'ye danışır: "Ne iştir Hocam?" "Bu büyük bir iştir Hünkârım, ecdadınız zamanında dahi cengu cidal böyle olmuştur... İnşâallahü teâlâ fırsat ve nusret ehl-i İslâmındır. Hatırınızı hoş tutasuz." Padişah, Peygamber Efendimiz'in hırkasını giyer, hilafet kılıcını çeker, Peygamber sancağını açar, "Allah'ını seven arkamdan gelsün!" diye nâralanıp saldırır... Düşman çok kalabalıktır. Bu yüzden. Padişah etkili olamaz. Sol kanat bozgunundan sonra, Rumeli Beylerbeyi Hasan Paşa'nın tuttuğu sağ kanat da bozulunca, düşman Padişah'ın bulunduğu merkeze yüklenir. "Hurra" çığlıkları "Allah" seslerine karışır. Düşman ilk zaferini ilk saatlerde kazanır: Osmanlı ordugâhının bir bölümünü işgal edip yağmaya başlar. Yenilgi kaçınılmaz gibidir, ama gün doğmadan neler doğar... Şimdi gelin, savaş gününden altı ay öncesine gidelim... İstanbul'da Hoca Sadüddin Efendi'nin makamındayız. Yeniçeri yazılma hevesiyle Balkanlardan kopup gelen Çolak Hasan, bir eli olmadığı gerekçesiyle reddedilince, Sadüddin Efendi'den yardım istemeye gelmiştir. O kadar yalvarır, öyle bir ağlar ki, Hoca, farklı bir formül bulmak zorunda kalır: "Gazi olmak ille de asker olmakla kaim değil a benim oğlum, aşçı yamağı olarak seni orduya aldım mı, gaza sevabına daldın demektir. Din-i Mübine hizmetin küçüğü büyüğü olmaz." Böylece Çolak Hasan, Haçova'ya giden orduya aşçı yamağı olarak katılır. Haçova Savaşı'nın en amansız anında, mutfak çadırından dışarı çıkar. Savaş meydanına bakar bakmaz bozgunu fark etmesiyle içeri dalıp eline geçirdiği nacağı (küçük balta) döndüre döndüre feryada başlaması bir olur: "Küffar, Padişah'ı ele geçirmek üzere, durmayın, davranın!" Karakullukçu Ocağı (hademe takımı) bir anda hareketlenir. Balta, nacak, kepçe, satır, bıçak, tokmak, kazma, kürek, ellerine ne geçtiyse kapıp savaş meydanına dalarlar. Çolak Hasan ön safa geçmiş, Karakullukçu takımına önderlik etmektedir. Dağılan Osmanlı askerlerin bir kısmı bu cesaretten utanıp savaşa döner. Bu kararlılık ve fedakârlık yeniçerileri coşturur. Yağmaya dalan düşmanın üzerine öyle bir atılma atılırlar ki, düşman Osmanlı Ordusu'nun taze takviye aldığını zanneder, kaçmaya başlar. Savaşın çehresi bir anda değişmiştir: Avrupa Ordusu kendini bir daha toparlayamaz ve çolak bir aşçı yamağının önderliğinde, tencere-tava saldıran hademe takımı sayesinde Haçova Savaşı hezimetten zafere döner (22 Ekim 1596).
Makedonya'da Türk Varlığı Dr. Ömer Turan Tarihi geçmişi Antik Çağlara kadara dayanan Makedonya coğrafyası tarih boyunca Doğu ile Batı arasında ticaret, kültür ve sanat yolunun köprü başlığını yapmıştır. Tarihin çok eski dönemlerinden beri Türkler hakim unsur olarak bu bölgede yaşamışlardı. Makedonya’nın Balkan Savaşlarından sonra Osmanlı hakimiyetinden çıkışından bugüne kadar da sayı olarak ihmal edilemeyecek bir miktarda Türk Makedonya’da varlığı sürdürmektedir.
Makedonya’da Türk varlığı çok eskilere dayanır. Daha 4. Yüzyılda Hun Türklerinin Balkanlarda boy gösterdiklerini biliyoruz. M.S. 378 yılında Hun Türkleri Makedonya’dan geçerek Bizanslılarla Edirne yakınlarında yaptıkları savaştan galip ayrılmışlardı. Bu cihetten Makedonya’da Türk varlığının 1618 yıllık bir geçmişi vardı bu uzun süreyi;
1. Osmanlı Öncesi Türk Varlığı (378-1371)2. Osmanlı Dönemi Türk Varlığı (1371-1912)3. Osmanlı Sonrası Türk Varlığı (1912 sonrası)olarak üç dönemde incelemek uygun olur. Hun Türklerinden sonra Makedonya’da Türk varlığı Avar, Bulgar, Oğuz, Kuman Peçenek, Mak-Peçenek ve Selçuklu Türkleri ile devam etmişti. Bunların tamamına yakın bir bölümü zaman içerisinde Hıristiyanlaşıp Slavlaşarak Türklüklerini kaybetmişlerdir. 
Çok azı araştırılmış olan yaklaşık bin yıllık bu dönemden geriye sadece Vardar, Kumanova ve Şar (dağı) gibi bazı yer adları ile Gostivar’dan Selanik’e doğru uzanan Vardar Vadisi’nde bazı kule, hisar ve mezarlık türü kalıntılar kalmıştır.
Türkler Anadolu’dan Getirildi
Müslüman Anadolu Türklerinin Makedonya’ya gelişleri 13. Asırda Sarı Saltuk gibi – Ömer Lütifi Barkan’ın ifadesiyle- kolonizatör Türk dervişleri ile başlamıştır. Sözkonusu dervişler askeri fütuhattan evvel yerli halkın ve bilhassa 9. Asırda bölgeye gelip yerleşen Peçenek ve Kuman Türklerinin gönüllerini kazanarak fetih hareketinin zeminini oluşturmuşlardır. 
Makedonya’nın Osmanlı İmparatorluğu hakimiyetine girmesi 1371 Meriç zaferiyle olmuştur. Fetihle birlikte Anadolu’nun Aydın, Konya, Karaman ve Maraş gibi yerlerinden bu bölgeye iskan edilen insanlarla Makedonya kısa sürede bir Türk yurdu haline gelmiştir. 
541 yıllık aralıksız bir hakimiyetten sonra mezkur coğrafya 1912-1913 Balkan Savaşları neticesi Ege Makedonyası Yunanistan’a Prin Makedonyası Bulgaristan’a ve Cardan Makedonyası Sırbistan’a verilmesi suretiyle Osmanlı Hakimiyetinden çıkmıştır. Sözkonusu paylaşım dolayısıyla baş gösteren ihtilaflar I. ve II. Dünya Savaşları boyunca sürmüştür. Halen bu ihtilaflar devam etmektedir. 
Bu makalenin konusunu teşkil eden Makedonya Balkan savaşlarından sonra Sırbistan'a kalan Vardar Makedonya Balkan savaşlarından sonra Sırbistan’a kalan Vardar Makedonyası’dır. 
Yugoslavya Krallığı'na bağlı bulunduğu 1918-1940 yılları arasında bölgenin ismi “Güney Sırbistan” olmuştur. 1945 yılında “Makedonya Federal Cumhuriyeti” ismiyle eski Yugoslavya Federasyonu’nun altı Cumhuriyetinden biri olmuştur.
Bu tarih aynı zamanda çağımız Balkanlarında Makedonların ayrı bir etnik topluluk olarak kabul edilmelerinin tarihidir. Yugoslavya Federasyonu’nun dağılmasını müteakip 8 Eylül 1991 tarihinde bağımsızlığını ilan etmiştir.
Balkan yarımadasındaki diğer bölgelere nazaran Makedonya, Osmanlı hakimiyetinde en uzun süreli kalan bir yerdi. Bu nispette de Türk kültürünün yerleşmişliğinden bahsetmek tabiidir. Başta Üskübi, Zari, Feridi, Muidi, Yahya Kemal ve Manastırlı Cenap Şahabetin olmak üzere Makedonya’dan yetişen Türk divan şairlerinin sayısı 150’nin üzerindedir. 
Türk edebiyatının tesiri Makedon lirik şiiri, düğün türküleri, halk hikayeleri ve masalları, atasözleri, deyimler, efsaneler ve destanlarında görülür. Osmanlı döneminden sonra yazılan yeni Makedon edebiyat türlerinde dahi bu tesiri görmek mümkündür.  
Folklor ve müzik alanında da Türkler Makedonları etkilemişlerdir. Türkçe’den Makedonya’ya ve Makedonya’da konuşulmakta olan Arnavutça, Ulahça gibi diğer dilleri kelimeler, cümle yapıları, Türk meslek adları, yemek, sebze ve meyve adları geçmiştir.
Balkan Savaşından Önce Türkler Çoğunlukta İdi
Balkan savaşlarına kadar Selanik, Kosova ve Manastır vilayetlerinden müteşekkil olan Makedonya’da Türkler en yüksek nüfusu teşkil eden topluluk idiler. Makedonya Genel Müfettişi Hilmi Paşa’nın 1904 yılı raporlarına göre bilgede çoğu Türk azı Arnavut olmak üzere 1.379.000 Müslüman, 869.000 Bulgar, 128.000 Arnavut, 307.000 Rum ve 100.000 Sırp yaşıyordu. 
Balkan Savaşlarından sonra Makedonya’da Osmanlı hakimiyetinin çekilmesiyle Türkler ekonomik, sosyal, dini, kültürel vs.. her alanda baskılara maruz bırakılarak Türkiye’ye göç etmeye zorlanmışlardı. Aralıksız göçlere rağmen 1953 yılında Türklerin hala 203.938 kişi ile Makedonlardan sonra gelen ikinci büyük grup olarak bu topraklarda varlıklarını sürdürdüklerini görüyoruz.
1952 yılında Yugoslavya ile Türkiye arasında imzalanan “Serbest Göç antlaşması” sekiz yıl içerisinde Makedonya’da Türklerin nüfusunu yarı yarıya azaltmıştır. Makedonya Nüfusunun Etnik Dağılımı tablosu incelendiğinde 1961 yılından itibaren Makedonya’da Türkler üçüncü grup durumuna düşmüşlerdir. 
Makedonya Nüfusunun Etnik Dağılım tablosu incelendiğinde 1961’den günümüze kadar bütün etnik grupların nüfusları arttığı halde, Arnavutlarda olduğu gibi yüksek doğurganlık oranlarına rağmen Türklerin nüfuslarının gittikçe azaldığı görülmektedir. Kanaatimizce bu husus Makedonya’da Türk varlığını tehdit eden en önemli unsurdu. 
Manastır’ın durumu bu bakımdan çok çarpıcıdır: asrımızın başında Manastır’da çok az gayrimüslim vardı. 1950’den önce göçler olmakla birlikte Türkler hala şehir nüfusunda çoğunluğu oluşturuyorlardı. 1952’den sonra başlayan göçler sebebiyle bugün şehirde yaşayan Manastır’ın yerlisi Türk ailelerin sayısı 10’a varmaktadır. Yerli ailelerin Türkiye’ye göçmesinden sonra civar yerleşim merkezlerinden Manastır’a gelenlerle birlikte 1996 yılı itibariyle şehirdeki Türk aile sayısı ancak 50 civarındadır. 
Bir insanlık faciası: Srebrenica Soykırımı Mehmet Koçak Srebrenica; BM, AB ve NATO ile Uluslararası Toplumun ihaneti sonucu katledilenlerin arda kalan kemikleri sadece değil aynı zamanda Avrupa medeniyetinin öldüğü ve defnedildiği yerdir. İsmini her telaffuz ettiğimde, Srebrenica’yı her hatırladığımda; tek suçu Müslüman olmak olan 8372 Müslüman Boşnak’ın işkenceyle katledilişleri aklıma gelir.  11 Temmuz 1995’de Srebrenica’da neler olmuştu? BM Güvenlik Konseyi kararıyla; Srebrenitsa güvenli bölge olarak ilan edilmesine rağmen, yardım talep eden Boşnaklar BM tarafından korunmamıştır. Sırp Çetniklerinin kasabaya girmelerine müsaade edilmiş ve soykırımın gerçekleşmesine yol verilmiştir. Srebrenica’da Sırp zulmünden kaçan insanları korumakla görevli olan BM’ye bağlı Hollanda askeri birliği; bu katliama sadece seyirci kalmayıp kendilerine sığınan Boşnakları Sırplara teslim etmişti. Srebrenica’da bir ihanet sonucu gerçekleşen bu Soykırımın sorumluları sadece Sırp caniler değildir. Bölgede görevlendirilen BM Barış Gücü komutanı ve BM Barış Gücü Karargâh komutanları ile Uluslararası Toplum’da asli görevlerini yerine getirmeyen ve soykırıma engel olmayanlar da en az Sırp canileri kadar sorumlu ve suçludurlar.  Neden Srebrenica!.. Sırpların hedefi “Büyük Sırbistan”ı kurmaktı. “Büyük Sırbistan” ideolojinin adı ise “Podrinje Projesi”dir. Bu sebeple; Büyük Sırbistan’ın gerçekleşmesi için Srebrenica’nın da içinde olduğu doğu Bosna yani; Drina nehri havzasının öncelikli olarak Sırplar tarafından işgali ve Müslümanlardan temizlenmesi yani Sırplaştırılması gerekmekteydi. Srebrenica’da yaşanan insanlık faciası ve işgal işte o Podrinje Projesi’nin bir parçasıydı. Kim kiminle ve kim neyi hedefliyordu? Rusya, Sırp kadroları kullanarak Balkanlar’a yerleşmek istiyordu. Amerika ve Avrupa ülkelerinin ise Rusya’nın bu planını boşa çıkarmak ve bölgedeki nüfuzunu kırmayı hedefliyordu. Öncelikle Rus yanlısı Sırp kadrolarının tasfiye edilmesi gerekiyordu. Bu konuda ilk adım, Sırpların suç işlemesinin sağlanması, ikinci adım ise bu suçlar gerekçe gösterilerek Rus yanlısı Miloseviç ve ekibinin tasfiye edilmesiydi. Nitekim öyle de oldu. Bu plan başarılı bir şekilde işledi. İkinci adım ise, Yugoslavya’nın dağılmasından sonra, Avrupa’nın ortasında Bosna-Hersek gibi Müslüman bir devletin oluşmasını engelleyerek tek dinli, tek kültürlü yapıyı sürdürmekti. Egemen güçler kendi siyasi hedef ve emelleri uğruna Srebrenica’da masum Müslümanları Sırp canilerine teslim ettiler. Ve ne yazık ki Srebrenica şehri bugün “Republika Srpska” dâhilindedir. Yani “etnik temizlik” (?!) başarıya ulaşmıştır. Savaş öncesi Srebrenica’da yaklaşık 30 bin Müslüman yaşıyorken, bugün bu oran sadece 5 bin civarındadır. Zira bölgedeki Müslümanların çoğu 1995 yılındaki savaş esnasında ya katledilmişler ya da oradan sürülmüşlerdir. Son olarak 11 Temmuz 1995’de Srebrenica’da yaşananlar ihanetti. Dünya durdukça bizde bu ihaneti ve orada yaşanan Soykırımını Unutturmayacağız…
Srebrenitsa: Kanlı Gümüş Ayhan Demir Her şeyden önce bilinmesini isterim ki, bu yazı masa başında değil, Srebrenitsa’da kaleme alınmıştır. Adını gümüş anlamına gelen “srebren” kelimesinden alan Srebrenitsa, maden rezervleri, şifalı suları ve tüccarlarıyla meşhur  kasabaydı.

Ragusalı tüccarların, Alman madencilerin ve Fransisken keşişlerin aşırı ilgi gösterdiği Srebrenitsa, Ortaçağın sonlarında, Batı Balkanların en müreffeh kentlerinden biriydi.

Osmanlı topraklarına dâhil olduğu 15. Yüzyıldan, eski Yugoslavya’nın dağıldığı döneme kadar Balkanların uğrak noktalarından biri olma özelliğini muhafaza etti. Ancak, 1992-95 yılları arasındaki Sırp saldırganlığı neticesinde, insan dışkısı kokan büyük bir mülteci kampına dönüştü.

Lord Owen, uluslararası bir grubun, 1993’deki durumu anlatan raporunu şu şekilde aktarıyor: “Hiç yiyecek yok ve halk birbirinden dileniyor. Her gün 20-30 kişi ölüyordu ve 100-200 civarında ağır hastanın yanı sıra, 300 civarında o kadar ağır olmasa da bakım gerektiren hasta vardı. 60 civarında da verem hastası vardı.” [Balkan Yolculuğu, Sayfa 131]

Dört yıl boyunca devam eden kanlı şarlatanlığın sonlanmak üzere olduğunu anlayan Çetnikler, finali de kendilerine yakışır bir şekilde yaptılar. 11-17 Temmuz 1995 tarihleri arasında, yaşları 12 ile 77 arasında değişen, 12 bin civarında silahsız sivil Boşnak erkeği katlettiler. Bunların 8 bini Srebrenitsalı, 4 bini ise Bratunats, Zvornik, Vlasenitsa, Miliçi, Rogatitsa ve Vişagrad belediyelerindendi.    

Dnevni Avaz muhabiri Almasa Haciç, Ramiza Ayşiç’in, oğulları Muyo ve Halil ile birlikte sığındıkları Potoçari taburunda yaşadıklarını şu şekilde aktarıyor:

“Çocuklu bir kadın, içinde iki günden beri bulunduğumuz BM üssünün yaklaşık beş yüz metre uzağındaki çeşmeden bir şişe su getirmesi için oğlum Muyo’ya rica etti. Çeşme, “beyaz ev” diye çağırılan bir zamanlar otobüs şoförlüğü yapan Mehan isimli şahsın mülkiyetinde olan bir evin avlusundaydı. Oğlum su almaya gitti. Yaklaşık bir saat bekledim ve oğlum dönmeyince onu aramaya gittim.

Su almak üzere beyaz eve giden, adeta çılgına dönmüş bir kadın, Sırp askerlerinin oğlumu bıçakla keserken gördüğünü söyledi. Buna inanmak istemedim, koştum ve o evin önüne geldiğimde, avluda kanlar içinde yatan oğlumu gördüm. Kafasından tutum, bedeninden ayrılıp elimde kaldı. Koşuyor ve elimde halen sıcak olan kafasını tutuyordum. Kafanın altındaki damarlar kımıldıyor, gözleri ise açık, sanki bana bakıyordu.

O sırada evden elinde kanlı bıçak bulunan bir adam çıktı. Adamın üzerindeki deri kasap önlüğü ise tamamen kanlar içerisindeydi. Ona oğlumu neden kestiklerini sordum. O ise elimdeki başı hemen atmamı, aksi takdirde beni de keseceğini söyledi. Allah’ın adına yemin ediyorum ki, içeride bir yığın kesilmiş insan kafası daha gördüm.” [Uluslararası Suçlar: Bosna-Hersek Örneği, Sayfa 31-32]

Srebrenitsa, 14’ncü Yüzyılda, gümüş madenleri ve şifalı suları için kazılıyordu. Bugün ise parçalanmış ve ayrı ayrı yerlere atılmış bedenleri bir mezara kavuşturabilmek umuduyla kazılıyor.

Boşnak Müslümanlar, yıllardır, bir yandan kazıyor, bir yandan da şu soruyu soruyorlar: Saraybosna, Bihac, Gorazde, Zepa, Tuzla ve Srebrenitsa, BM Güvenlik Konseyi kararlarıyla, “Güvenli Bölge” ilan etmesine rağmen, tüm bunlar nasıl ve niçin yaşandı?

Richard Holbrooke, bu mühim soruyu şu şekilde yanıtlıyor:

“Srebrenitsa, Zepa ve Gorazde. Buralar esasen savaşın başından beri Sırplar tarafından kuşatılmıştı. Güvenlik Konseyi tarafından 1993 kararlarıyla 'BM Güvenli Bölgesi' olarak seçilmiş bu yerlerin güvenlikle ilgisi yoktu. Mladiç, her üç kenti haritadan silip, Doğu Bosna’yı baştan başa Sırp toprağı yapmaya karar verdi.” [Bir Savaşı Bitirmek, Sayfa 95]

Çetnikler, sadece Srebrenitsa değil, Priyedor, Sanski Most, Klyuc, Kotor Varos, Bosanska Krupa, Bosanski Samac, Brçko, Biyelyina, Zvornik, Bratunats, Vlasenitsa, Vişegrad, Foça, Rogatitsa ve Nevesinye’de de aynı soykırım ve tecavüzleri gerçekleştirdiler.

Neticesinde: İki milyondan fazla insan mülteci konumuna düştü, 200 binden fazla insan hayatını kaybetti, 20 binden fazla kadına tecavüz edildi, 27 bin 734 kişi kayboldu ve bugüne kadar 21 binden fazla kişiye ait kalıntılar çıkarıldı.

BM İnsan Hakları Raportörü Tadeusz Mazowiecki, insanlık dışı bu tabloyu tek bir cümle ile özetliyor:

 “Sivil halka yönelik saldırılarla, cinayetlerle ve tecavüzlerle, ancak barbarca olarak tanımlanabilecek kadar muazzam çapta olan çok ciddi bir insan hakları ihlalidir.”
Türkler'in Rumeli'yi Fethi ve İskânı Yrd. Doç. Dr. Fahamettin Başar Rumeli'ye ilk defa, Orhan Gazi döneminde (1326-1362), 1350'li yıllarda ayak basan Osmanlılar, Rumeli fâtihi Şehzade Süleyman Paşa komutasında yaptıkları sürekli akınlarla Bizans yönetimindeki bu topraklarda Selânik'e kadar ilerlediler. I. Murad Edirne'yi fethedince Balkanlardaki askerî harekât için elverişli bir yer olması dolayısıyla burasını devlet merkezi olarak kullanmaya başladı. Daha sonra sırasıyla Dimetoka, Filibe, Eski Zağra ve Gümülcine fethedildi. Osmanlıların Bulgaristan içlerine doğru ilerlemeleri Sırbistan, Bosna ve Macaristan'da büyük bir korku meydana getirmişti. Bu Balkan devletleri, Türkleri Trakya'dan çıkarmak için kalabalık bir ordu hazırlayarak Edirne'ye doğru hareket etmişler ancak, 1364 yılında Meriç nehri yakınlarında yapılan ve tarihe "Sırp Sındığı" olarak geçen savaşta ağır bir yenilgiye uğramışlardı. Osmanlılar, Sırp Sındığı Savaşı'ndan sonra 1371 yılındaki "Çirmen Savaşı"nı da kazanınca, Türk akıncıları Makedonya dâhiline kadar ilerlediler. Nitekim kısa bir süre içerisinde Bulgaristan ve Makedonya'nın büyük bir kısmı Osmanlı idaresine geçmiş; Çandarlı Hayreddin Paşa'nın Selânik'i fethinin ardından, Kara Timurtaş Paşa idaresindeki kuvvetlerde Makedonya'nın önemli şehirlerinden olan İştip, Manastır ve Pirlepe'yi Osmanlı topraklarına katmıştı. Sultan I. Murad'ın 1389'da Kosova'da ve oğlu Yıldırım Bâyezid'in 1396'da Niğbolu'da kazandıkları büyük zaferlerden sonra ise Balkanlar'ın büyük bir kısmı ve özellikle Makedonya tamamıyla Osmanlı hâkimiyeti altına girmiş oldu. Türk İskân Siyaseti Osmanlılar Balkanlar'ı yalnızca fethetmekle kalmıyor, Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden Trakya ve Balkanlar’a naklettiği Türk nüfusu ile bu illerin Türkleşmesi ve İslâmlaşmasını sağlıyorlardı. Bu göç ve iskân hareketleri sistemli bir şekilde yapılıyordu. İlk fetih yıllarında Anadolu'dan Rumeli ve Balkanlar'a uzanan bu göçler. XV. ve XVI. yüzyıllarda da devam etmişti. Balkanlar'daki Osmanlı fetihleri zorla veya kanla değil, çoğu defa uzlaşma ve barışçı bir siyaset (istimâlet) sayesinde gerçekleşiyordu. Bunun yanında Osmanlı hükümdarlarının fethedilen bölge halkına karşı gösterdikleri adalet ve hoşgörü, gittikleri yerlerde kalıcı olmalarını sağlıyordu. Balkan yarımadası, Türk fethinden sonra siyasî bakımdan huzura kavuştuğu gibi, ekonomik yönden de çok gelişmişti. Nitekim Türk fethiyle beraber ziraî üretim arttığı gibi, bölgede bir çok köy ve kasaba kuruldu. Balkanlarda da XV. ve XVIII. yüzyıllar arasındaki bu ziraî ve ekonomik gelişme, Osmanlılar'ın buralardaki sistemli iskân siyaseti sayesinde sağlandı. Fethi müteakip Bulgaristan ve Trakya ile Makedonya'ya iskân edilen Anadolu menşeli Türk göçmenler, yerleştikleri topraklan kısa zamanda canlandırdılar. Göçmenler, genellikle ormanlık bölgelere veya buna benzer arazisi ziraatta kullanılmayan topraklar üzerine yerleştiriliyorlardı. İskân edildikleri verimsiz araziyi ekime elverişli hale getiren bu göçmen Türk köylüleri, kısa zaman içinde ziraat ve ticaretten kazandıkları maddî varlık sayesinde Balkanlarda yeni bir medeniyetin başlamasını sağladılar. Balkanlar'a yerleşen Anadolu insanı, ziraat ve tarımı geliştirdikleri gibi, Balkan coğrafyasının mimarî atmosferini de değiştirmişlerdi. Mesken oldukları köy, kasaba ve şehirlerde Türk kültür ve medeniyetinin simgesi olan pek çok esere imza atarak Balkan geçitlerinde han ve hamamlar, nehirler üzerinde köprüler, şehirlerde cami, mescid, çeşme ve bedesten gibi eşerler vücûda getirmişlerdi.
Çamerya Soykırımı’nı Unutma Ayhan Demir Yunanistan’ın Osmanlı toprağı olmaktan çıkışı, bölgedeki bütün azınlıklar gibi, Arnavutlar için de zorlu günlerin başlangıcı demekti. Bölgenin nüfus dengesini değiştirmek isteyen Yunanistan, Arnavut nüfusun yerine, Yunan nüfusu bölgeye yerleştirdi. Yerleşim yeri adlarını Yunancaya çevirdi. Keyfi gerekçelerle tutuklamalara, sınırdışı etmelere ve mülklere el koymaya girişti. Bütün kanunsuz uygulamalara rağmen Arnavut varlığının önüne geçemeyen Yunan polisi, 1941’de Çamerya Arnavutları lideri Davut Hoca’yı öldürdü. İkinci Dünya Savaşı ve İtalyan işgali öncesinde ilan edilen genel seferberlikte, Arnavutlar da askere alındı. Ancak cepheye değil, amele taburlarına gönderildiler. 14 yaş ve üzerindeki erkekler, İtalyan işgali esnasında, Midilli, Sakız ve Korint Toplama Kamplarına götürüldüler. Yunanistan, Arvanites (Arvanitler) olarak adlandırdığı Ortodoks Arnavutlarını, “Yunan alt kültürünün mensubu” olarak tanımlayıp asimile etmeye çalışırken, Çamerya Arnavutları olarak bilinen Müslüman Arnavutları da, ya sınırdışı ettiler ya da soykırıma maruz bıraktılar. Çamerya’da kalan savunmasız Müslüman Arnavut kadınlar, yaşlılar ve çocuklar, Aziz Bartalemo Günü’ne denk gelen 27 Haziran 1944’te başlatılan saldırılar neticesinde, büyük bir soykırıma maruz bırakıldılar. İnsanların çeşitli uzuvları kesilip parçalandı, hamile kadınlar ve bebekler katledildi. İlk 24 saat içinde sadece Paramiti’de 600’den fazla insan katledildi. Mart 1945’e kadar devam eden soykırımlar neticesinde Filat’ta bin 286, Gümenice ve çevresinde 192, Margelliç ve Parga’da ise 626 kişi öldürüldü. Haziran 1944-Mart 1945 tarihleri arasında bütün Çamerya’da; 2 bin 900’ü erkek, 214’ü kadın, 96’sı çocuk olmak üzere, 3 bin 242 sivil katledildi. Ayrıca 745 kadına tecavüz edildi, 76 kadın kaçırıldı ve üç yaşına basmamış 32 bebek katledildi. İnsafsızca saldırılan 68 köyde, 5 bin 800 ev ve cami yakıp, yıkıldı. Bununla birlikte, 84 bin 752 kilogram zeytinyağı, 674 bin 344 kilogram buğday, 4 bin 453 koşum hayvanı ve 49 bin 435 kümes hayvanını çalındı. Aslına bakarsanız, bu Yunan tarihinde bir ilk değil. 1821 İsyanı, Balkan Savaşları ve Anadolu’nun işgali esnasında yaşanan soykırım girişimlerinin tekrarından ibaretti. Çamerya Soykırımı, Ocak 1995’de, Lahey’de Temsil Edilmeyen Milletler ve Halklar Örgütü Dördüncü Genel Kurulu’nda gündeme getirildi. 20-26 Ocak 1995’deki genel kurulda: “Çamerya halkının yeniden yurtlarına dönmesi ve vatandaşlık haklarının geri verilmesi, Çamerya halkının mülklerinin iade edilme hakkının verilmesi, Uluslararası anlaşmalardan doğan haklarının tanınması, bunun için Yunanistan’ın, Çamerya Sorunu’nun tarihi gerçeklerini kabul etmesi, hak ve çözümler için ciddi adımlar atması” kararı alındı. Ne var ki, kararın üzerinden geçen bunca yıla rağmen Yunanistan, tarihe kara bir leke olarak geçen Çamerya Soykırımı’nı kabule yanaşmıyor. Yunanistan, Çamerya Müslüman Arnavutlarının ana vatanlarına dönmesine de müsaade etmiyor. Yunanlılar, Çamerya Arnavut Müslümanlarının, yaklaşık iki buçuk milyar dolar değerindeki mal varlığını iade etmeye de yanaşmıyor. Yunanistan’ın baskı ve yıldırma politikalarına rağmen bu ülkede yaşamaya devam eden 100 bin civarındaki Çamerya Arnavut’u ve 300-400 bin civarındaki Arnavut göçmene karşı, toplumundaki Arnavut düşmanlığı (Albanophobia) halen tazelediğini koruyor. Arnavutluk Halk Meclisi, 30 Haziran 1994 günü oybirliğiyle kabul edilen bir yasa tasarısıyla; 27 Haziran’ı, “Çamerya Soykırımını Anma Günü” olarak kabul etti. Halen Arnavutluk’ta yaşamını sürdüren yüz binlerce Çameryalı Müslüman Arnavut, her sene Yunanistan sınırına kadar yürüyerek, ana vatanlarına bir gün mutlaka döneceklerine olan inançlarını tazeliyorlar. Çamerya Müslüman Arnavutları, intikam değil, adalet istiyorlar. Çamerya Müslüman Arnavutları, kan değil, vatandaşlık haklarını istiyorlar. Çamerya Müslüman Arnavutları, ırkçılık değil, ana vatanlarında insanca yaşamak istiyorlar.
Saraybosnalı Molla Mustafa’nın Endişesi: "Kâfir İslambol’a dek Girerse…" Mehmet Doğan Osmanlı tarihinin son döneminde yüz yıllık dalgalar halinde iki büyük Rus savaşı var. Birincisi, Küçük Kaynarca anlaşması ile neticelenen 1768’de başlayan savaştır.

Rusya bu savaşla dünya gücü olduğunu kabul ettirmiştir. Osmanlı Kırım’a müstakillik vermek zorunda kalmış, Balkanlarda ve Kafkaslarda kısmî Rus yayılması ve nüfuzunu kabul etmiştir. Ruslar, anlaşmanın bir maddesini tahrif ederek ortadoks Osmanlıların hâmisi konumuna gelmiştir. İkinci dalga 1876-77’dedir (93 Harbi). Bu defa Rus ordusu İstanbul’a, şimdiki Yeşilköy’e kadar ulaşmıştır. İki yüz kırk yıl önce Rusların Tuna’yı geçerek başkent İstanbul’a varabileceği, bunun nasıl tehlikeli bir durum olduğu, Saraybosna’nın gündeminde idi. Bunu nereden biliyoruz? “Saraybosnalı Molla Mustafa’nın Mecmuası”ndan!

Saraybosna’da Osmanlı döneminde halk ana diliyle konuşuyor ve yazıyordu ama, Türkçe de güçlü bir konuşma ve yazı dili idi. Molla Mustafa’dan önce ve sonra, çok sayıda Bosnalı edebiyatçı, yazar Türkçe eserler kaleme aldılar. Bunlar içinde Derviş Paşa, Mehmet Nergisî, Şeyh Fevzî, Ahmet Vahdetî, Hasan Kaimî, Üsküf-i Bosnevî, Hasan Kâfî, Füsus şârihi Abdullah Bosnevî, Şeyh Sadî’nin eserlerini şerh eden Suudî ilk hatıra gelebilecek isimler.

Molla Mustafa’nın 1730’da doğduğu tahmin ediliyor. İlköğrenimini “Mimar Sinan mahallesi”ndeki mektepte yapmış. Mimar Sinan ve Bosna… Cihan Padişahı’nın mimarı Koca Sinan Bosna’da bulundu mu? Eserlerinin listesine bakarsanız, bulunmuş olmalıdır. Molla Mustafa halktan bir adam. Kazazlık öğrenmiş, öğretmenlik, imam hatiplik, kâtiplik yapmış, tasavvufa meyletmiş. Yeniçeri ocağına mensubiyetinden ötürü “başeski” unvanını almış. “Şevkî mahlâsıyla şiirler yazmış... Günlüğünü 1756’da yazmaya başlamış, 1804 yılına kadar hem şahsî ahvali, hem de Saraybosna’da olup bitenleri defterine kaydetmiş. Bu sıradan Osmanlının günlüğü Saraybosna’nın tarihi, geçmişteki hayatı ile ilgili çok değerli bir kaynak olduğu gibi, Türkçenin bu ülkede, şehirde kullanımı ile ilgili de çok önemli bir metin.

Molla Mustafa, hiç bir süs ve yapmacığa, sanata başvurmadan olup bitenleri anlatıyor. Sade bir lisanı var. Bosna Türkçesinin sevimlilikleri kitaba ayrı bir tad katıyor. Mecmuayı okurken, İstanbul’un, Osmanlı Devleti’nin geleceği ile ilgili bir kaygı ifadesi dikkatimi çekti:

…Bozguna dek haber geldi. Tuna’ya varınca öte yakadan Hotin gerek Bender gerek İsmail ve kulli ve gayrıyı kâfir istila eyledi. Ve halk azim kederler ve gamm u gussalara giriftar oldu. Tuna donarsa ve kâfir geçerse artuk İslambol’a dek gidebilür…”Metin’de dikkat edilirse, İstanbul değil, “İslâmbol” kelimesi kullanılıyor. Halkın düşmanın İslâmbol’a ulaşma ihtimalinden büyük üzüntü duyduğu, kederlendiği ve sıkıntı hissettiği belirtiliyor. Ne zaman? İkinci Rus dalgasından, Saraybosna’nın Avusturya-Macaristan tarafından işgalinden yüz yıl önce...Yüz yıl sonra düşman İslâmbol’a ulaştı, Avusturya Macaristan Bosna’yı işgal etti!

Bulgaristan’dan Türkiye’ye Göçler Murat Yıldız Osmanlı devleti zamanında Bulgaristan’ın hemen her yerinde Türkler çoğunluktaydı. 93 harbi olarak bilinen 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşından sonra bütün Balkanlar, Rumeli ve özellikle Bulgaristan’dan yüz binlerce Türk çok zor şartlarda Türkiye’ye göçtü. Bu sebepten Balkanlar ve Rumeli’nin bazı bölgelerinde hiç Türk kalmadığı gibi pek çok yerlerde de azınlık durumuna düştüler.Göç Tarihleri I. 1877-1878 Göçü Bulgaristan'dan ilk büyük Türk göçü, “93 Muhacereti” olmuştur. Yani 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı sırasında görülen bozgun göçü. Bu göç, Bulgaristan'ın kuruluş günlerine rastlamış ve yedi ay kadar süren 1877-1878 savaşında bir milyon kadar Rumeli Türkü göçe zorlanmıştır. Hukuki antlaşmalar yapılmadan göçe zorlanan yüz binlerce Türkün geride bıraktıkları mallar, mülkler Bulgarlarca yağma edildi. Bulgar ve Rus tarihçileri bu büyük gasp olayını uzun zaman gizlediler. 1953'te Bulgar devletinin 75. yıl dönümünde bu konuda yayın yapmaya ve bir “toprak ihtilali” yaptıklarını söylemeye başladılar. Bulgar Prensliği nezdinde ilk Osmanlı Komiseri veya temsilcisi Nihat Paşa, gasp edilen Türk topraklarını da Bulgarlarla görüşmek niyetindeydi. 1880 yılında Sofya'ya giderken yanında 100 sandık dolusu tapu senedi de götürdü. Bunlar 93 Muhacirleri'ne ait mülklerin tapularıydı. Ama Türk göçmen emlakinin bedeli Bulgarlardan alınamadı. II. 1879-1880 Göçü Rus Ordusu 1879 yazında Bulgaristan'dan çekildiğinde, Türklere yönelik Bulgar terörü yeniden başladı. Bulgar yönetimi Türklerin can ve mal güvenliğini sağlamak gerekçesiyle Türk bölgelerinde sıkıyönetim ilan etti. Sıkıyönetim gerekçesiyle Türklerin silahları toplandı, geceleri sokağa çıkmaları yasaklandı. Bu durumdan yararlanan Bulgar çeteleri yeniden köylere saldırmaya, yağma etmeye ve çocuk, kadın yaşlı demeden öldürmeye ve göçe zorlamaya başladı. Bu olaylar sebebiyle de Bulgaristan'dan Türkiye’ye göçler yeniden hızlandı. III. 1884 Göçü 1884 yılında Bulgaristan'dan Türkiye'ye 600 bin Türk göç etmiştir. Sofya'daki Fransız Temsilcisi 3 Nisan 1884 gününkü raporunda Bulgaristan'dan 600 binden fazla Türkün göç ettiğini bildiriyor ve şöyle diyordu: Tuna nehrinden Balkan Sıradağlarına, Balkanlardan Sofya'ya kadar toprak pek bereketli ama pek işlenmiş değil. Çünkü Müslümanların göçü, Bulgaristan'ı 600 binden fazla işgücünden mahrum bıraktı. IV. 1893-1902 Göçü Bulgaristan'dan Türkiye'ye göçlerin en durgun olduğu yıllardır. Türk-Bulgar ilişkileri normaldir. Böyle olduğu halde göç durmayıp devam etmiştir. Bu yıllarda bile Bulgaristan'dan Türkiye'ye her yıl ortalama 7 bin kadar göçmen gelmiştir. Bulgar resmi istatistiklerine göre; 1893 - 1902 yılları arasında Bulgaristan'dan Türkiye'ye 70.603 göçmen gelmiştir. V. 1912-1913 Göçü Balkan Savaşlarından sonra canlarını kurtarabilmek için yüz binlerce Rumeli Türkü Anadolu'ya sığınmak için göç yollarına düştü. Balkan Savaşı, göçmenlerinin kesin sayısı bilinmiyor. VI. 1923-1939 Göçü Cumhuriyet döneminde Bulgaristan'dan ilk defa göç işi bir anlaşma ile düzene bağlanmıştır. 18 Ekim 1925 tarihinde Ankara'da imzalanan Türk - Bulgar ikamet sözleşmesi, göç konusunu da düzenlemiştir. Buna göre, Bulgaristan'da yaşayan Türklerin isteğe bağlı göçlerine engel olunmayacaktır. Bu dönemde 2 silahlı Bulgar örgütü, Bulgaristan Türklerine zulüm yapıyordu. Kuzey Bulgaristan'da Rodna Zaştita(Yurt Koruması) ve Güney Bulgaristan'da Trakya Komiteleri, Türk azınlığına durmadan saldırıyorlardı. Bu günkü Bulgar kaynaklarının belirttiğine göre, Rodna Zaştita 1923 yılında kurulmuş faşist bir örgüttür. 1936 yılına kadar ayakta kaldı ve o yıl askeri rejim tarafından lağvedildi. Bulgaristan Türklerini göçe zorlamak istiyor ve Türklere karşı çeşitli saldırılar düzenliyordu. Güney Bulgaristan'da, özellikle Rodop bölgesindeki Türklere karşı saldırıları da daha çok Trakya Komitesi düzenliyordu. Bu iki örgütün saldırılan karşısında Bulgaristan Türkleri kafileler halinde Türkiye'ye göç etmek zorunda kalıyorlardı. Bütün bunların sonucunda da Bulgaristan'dan Türkiye'ye göç kesilmiyordu. 1923 -1933 yılları arasında Bulgaristan'dan Türkiye'ye 101.507 kişi göç etmiştir. VII. 1940-1949 Göçü 2.Dünya Savaşı(1939-1945) boyunca ve hemen savaşı takip eden yıllarda Bulgaristan'dan Türkiye'ye göçler çok yavaşladı. Neredeyse kesilme noktasına geldi. Bulgaristan'ın kuruluşundan 1949 sonuna kadar Bulgaristan'dan Türkiye'ye gelen göçmen sayısının en düşük olduğu dönem bu dönemdir. VIII. 1950-1951 Göçü 2.Dünya Savaşı'ndan sonra Bulgaristan'da Türklerin kendi dillerinde eğitim görmeleri imkânı kademeli olarak ortadan kaldırıldı ve Türk okulları kapatıldı. Devlet okullarında Türkçe dersleri ise üçte bire indirildi. Bulgaristan'ın İstanbul Konsoloslu olan Bulgar diplomatı Jelez Jelezov 1950 yılındaki göçü şu şekilde açıklamaktadır: "Baskı ve zulüm 1950 de insanların topraklarının zorla elinden alınarak tarımın kooperatifleştirilmesi için işe koşuldu. Tarlasını ve toprağını vermek istemeyenlerin ölesiye dayaktan geçirilmesi ve böylelerine karşı uygulanan daha bir sürü sapıklıklar, binlerce Türk ailesinin yoğun göçüne sebeb oldu." Eylül 1949 da Bulgar hükümeti tutum değiştirdi. Türklere daha kolay pasaport verdi ve Türk konsoloslukları da vize verdiler. Bu gelişmeler olurken Bulgaristan 30 Ağustos 1950 tarihinde Türkiye'ye bir nota vererek 250 bin kişinin Türkiye'ye gönderileceği ve 1925 tarihli Türk - Bulgar İkamet sözleşmesine dayanarak bunların 3 ay içinde Türkiye tarafından kabul edilmesi gerektiğini bildirmiştir. IX. 1969 -1978 Yakın Akraba Göçü Parçalanmış ailelerin birleştirilmesi maksadı ile 21 Ağustos 1966 tarihin de Türk Bulgar ikili beyannamesi yayınlandı ve daha önce Türkiye'ye göç etmiş bulunan Türk asıllı Bulgar vatandaşlarının yakınlarından isteyenlerin Türkiye'ye göçleri konusunda anlaşma yapılması için görüş birliğine varıldı. Bundan sonra binlerce Türk göçerek akrabalarına kavuştu. X. 1989 Göçü Bulgaristan Devleti tarafından yıllardır sürdürülen asimilasyon politikasına karşı Türkler 1989 da yılların birikimi ile hemen her yerde protesto yürüyüşleri ve açlık grevleri gibi direnişlere başlamışlardır. Bunlara karşılık Bulgaristan Hükümeti 12 Mayıs 1989 da Bulgaristan da serbest pasaport kuralı getiren bir yasa kabul etmiş ve pasaport alma işlemlerindeki katı şartlar kaldırılarak işlemlere esneklik getirilmiştir. Türk azınlığın insan hakları ve demokrasi konusundaki isteklerinin öncülüğünü yapan bu kişilerin Türkiye'ye gelmelerini sağlamıştır. Bulgaristan yönetimi 1989'da "Türkler dışarı" sloganlarıyla bir yürüyüş düzenleyerek Türklere ve Türkiye'ye karşı kamuoyu oluşturma çabasına girmiştir. Bu arada, Bulgarların yeni pasaport kanunundan yararlanmak isteyen 500 bin kişi Türk pasaport almak için Bulgar makamlarına başvurmuştur. Bu talepler üzerine zamanın Dışişleri Bakanı Peter Mladenov, isteyene Türkiye'ye gitmesi için serbestçe vize verileceğini açıklamıştır. Böylece ikinci Dünya Savaşından sonra yaşanan en büyük kitlesel göç olayı başlamıştır. Bulgaristan'dan zorunlu göçün başladığı 1989 Mayıs, Haziran, Temmuz 3 ayda vizesiz 345.960 (82.390 aile) geldi. Bunların 298.243'ü (69.904 aile) Edirne Kapıkule karayolu demiryolu ile Türkiye'ye gelmiştir. 47.717'si (12.486 aile) ise Kırklareli Dereköy kapısından girmiştir.
Bosna’da Ezan-ı Şerif Mustafa Necati Özfatura Bosna- Hersek’te yaşayan Müslümanların inancına göre; teslis’i inkâr eden Allahü tealânın var ve bir olduğuna ve İsa aleyhisselamın da O’nun kulu ve elçisi olduğuna inanan Boşnaklar; âlemlere rahmet olarak gönderilen sevgili ve şerefli, güzeller güzeli, şan ve şerefi çok yüce peygamber efendimiz, Hazreti Muhammed sallallahü aleyhi ve sellem dünyayı şereflendirdiği ve İslam dinini yaydığını ticari kervanlardan öğrenirler.  

Bir heyet seçerek Medine-i Münevvere’ye varırlar. Fakat sevgili ve şerefli peygamber efendimiz, kısa bir müddet sonra ahirete intikal etmişlerdir. Bu heyeti Hazreti Ömer misafir eder. Bu heyetin ayakları çıplaktır. Sizin lisanınızda “ çıplak ayak “ ne demektir?  diye sorar “ bosn” derler. Sizin adınız Bosna’dır der ve ilave eder “sizin şehrinizde kıyamete kadar Ezan-ı Şerif susmayacaktır.”

Müjdelenen şehirler çok azdır. Son savaşta Saraybosna, Sırplar tarafından kuşatılınca, elektrik ve su kesilir. Sırplar, eloktronik cihazlar  bozulsun diye arada sırada elektrik verirler. Saraybosna televizyon ve radyosu ne olursa olsun hemen ezan okuyarak Hazreti Ömer’in müjdesini devam ettirmek niyetiyle halka mesaj verirler.
Türk Tarihinde Bosna Dr. İsmet Binark Bugün, Osmanlı Devleti'nin mirası üzerinde otuzdan fazla devletin tarih sahnesinde yer aldığı görülür. Bosna-Hersek de bunlardan sadece birisidir. Bilindiği üzere, Bosna-Hersek, 1463 yılında Fâtih Sultan Mehmed tarafından fethedilerek Osmanlı topraklarına katılmıştır. Osmanlının âdil ve hoşgörülü idaresi, bu bölge insanlarının hiçbir baskı altında kalmadan İslâm dinini seçmelerine, Osmanlı Devleti'ne ve onun temsil ettiği ideallere bağlı kalmalarına sebep olmuştur. Büyük Fâtih, Bosna'yı fethettiği zaman Osmanlı devlet politikasının gereği olarak bölge halkına dinî serbestlik tanımış, mal ve can güvenliği sağlamıştır. Fâtih Sultan Mehmed, buradaki Lâtin papazlarına gönderdiği bir fermanda; "Ben ki Sultan Mehmed Hân’ım. Cümle avam ve havasa malûm ola ki işbu darendegân-ı fermân-ı hümâyun Bosna-ruhbanlarına mezîd-i inayetim zuhura gelip buyurdum ki, mezbûrlara ve kiliselerine kimse mâni ve müzâhim olmayup ihtiyatsız memleketimde duralar. Ve kaçup gidenler dahi emn ü emânda olalar. Gelüp bizim hâssa memleketimizde havfsiz sakin olup kiliselerine mütemekkin olalar. Ve yüce hazretimden ve vezirlerimden ve kullarımdan ve reayalarımdan ve cemi'-i memleketim halkından kimse mezbûrelere dahi ve taarruz edip incitmeyeler. Kendülere ve canlarına ve mallarına ve kiliselerine ve dahi yabandan hâssa memleketimize âdem gelirler ise yemin-i mugallaza ederim ki yeri, göğü yaratan perverdigâr hakkıçün ve mushaf hakkıçün ve Ulu Peygamber hakkıçün ve yüz yirmi dört bin Peygamberler hakkıçün ve kuşandığım kılıç hakkıçün bu yazılanlara hiçbir fert muhalefet etmeye. Mâdâm ki bunlar benim emrime mutî ve münkad olalar. Şöyle bilesiz." diye seslenmiştir. Bu ferman suretinde de görüldüğü üzere, buralarda yaşayan bölge halkına mal, can güvenliği verilmiş, dinî serbestî tanınmış, onların geniş bir hürriyet ortamında hayatlarını sürdürmeleri sağlanmıştır. Geçtiğimiz yıllarda Avrupa'nın ortasında, medenî dünya ülkelerinin gözleri önünde Müslüman bir topluluk, Haçlı taassubunun soykırımına uğramış ve Bosna-Hersek meselesi Balkanlar'ın kanayan yarası olmaya devam etmiştir. Balkanlar, Türkiye bakımından son derece önemli bir coğrafî bölgedir. Altı yüz yıllık Osmanlı medeniyetinin ve kültürünün yoğurduğu bu topraklarda, bugün üç milyon Türk ve on üç milyon Müslüman, İslâmiyeti Türkler aracılığı ile kabul ettikleri için yüzlerini Türkiye'ye dönmüşler, ümitlerini bize bağlamışlardır. 1463 yılında Fâtih Sultan Mehmed tarafından fethedilen Bosna-Hersek'te Osmanlı idaresi süresince halkın önemli bir bölümü İslâmiyeti kabul etmiştir. Bunun neticesi olarak, Osmanlı-İslâm kültürü burada süratle gelişmiş ve kökleşmiştir. Uzun yıllar bir Osmanlı vilâyeti olarak kalan Bosna-Hersek, 1876-1878 Osmanlı-Rus Harbi'nden sonra fiilen Osmanlı tasarrufundan çıkıp Avusturya-Macaristan İmparatorluğu'nun kontrolüne girmiştir. 7 Ekim 1908'de, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu burayı kendine bağlamış; 1878'de başlayan işgal ve 1908'deki ilhaklarla birlikte toplam kırk yıl devam eden Avusturya-Macaristan idaresi boyunca Bosna-Hersek'in sınırlarında fazla bir değişiklik olmamıştır. 1989 yılında Doğu bloku ülkelerinde başlayan çözülme Yugoslavya'yı da etkisi altına almıştır. Bosna dramı ise Boşnak Müslümanlarla Hırvatların 29 Şubat 1992'de bağımsızlıkları lehine oy kullanmalarından hemen sonra başlamıştır. Sırp milisleri Müslümanlarla meskûn Bosna-Hersek şehirlerine saldırarak, binlerce Müslüman’ı katlederken, Bosna toprakları üzerinde de Bosna-Hersek Sırp Cumhuriyet'i ilân edilmiştir. Bu nüfusun  %44’ünü Müslümanlar, %33'ünü Sırplar ve %17'sini Hırvatlar teşkil etmektedir. Bosna-Hersek’te Müslümanlar ile Ortodoks ve Katolikler yıllardır içice yaşamaktadırlar. Dinî ve kültürel farklılıklara rağmen Yugoslavya’nın bu bölgesinde Müslüman, Sırp ve Hırvatlar uzun bir süre uzlaşmayı, birtakım milliyetçi taleplere tercih etmişlerdir. Başkent Saraybosna'da Katolik ve Ortodoks kiliselerinin çanları ile camilerden yükselen ezan sesleri günlük hayatın tabiî bir parçası olmuştur. Son zamanlara kadar hiçbir etnik grup ayrılma talebini dile getirmemişti. Bosna-Hersek'te yaşayan Müslüman, Ortodoks, Katolik ve Hristiyanlar, Osmanlının bu bölgede hükümrân olduğu dönemde huzur ve asayiş içerisinde yaşamışlardır. Gerçi, zaman zaman komşu bölgelerdeki Sırp ve Karadağ isyanlarından Bosna-Hersek ve buranın ayrılmaz bir parçası olan Sancak bölgesi de etkilenmiş ve Müslüman ahali muhtelif yerlerde çeşitli baskı ve zulümlere maruz kalmıştır. 1521 'de Bosna sancağı, Rumeli eyaletimizden ayrılarak müstakil sancak olmuş ve 1583'te eyalet statüsüne yükseltilmiştir. 1872'de Bosna'da demiryolu hatları hizmete sokulmuştur. 1876'da Bosnasarayı'nda Türkçe öğretim veren bir “Mekteb-i Hukuk-ı Şâhâne”, yüksek derecede “Gazi Hüsrev Bey” Medresesi, Türkçe eğitim yapan 28 lise ve ortaokul, 917 ilkokul, pek çok orta dereceli medrese vardır. Hıristiyanların kiliselerine bağlı Sırpça ve Hırvatça öğreten okullar yukarıda verilen rakamların dışındadır. Nüfus ise kesin olarak Müslümanların lehinedir. Hersek sancağımızın merkezi olan Mostar şehrinde, 1878 yılında, mevcut 36 camiye karşılık; 2 Ortodoks Sırp ve 1 Katolik kilisesi vardır ki, bu nüfus oranına bir örnek teşkil eder. 1939'da ise, Saraybosna şehrinde cami sayısı 108'e, 1955'te 87'ye düşmüştür. Gradişka şehrinde 1934’te 26 olan cami sayısı, 1957'de l'dir. 1890'da 12.000 nüfusa ve 12 camiye sahip olan Foça'nın, 1934 yılındaki nüfusu 4.600'dür. Ülkeye devamlı olarak Hırvatlar, bilhassa Sırplar yerleştirilmiştir.
Balkan Türkleri İlgiye Hasret M. Necati Özfatura Balkanlar, Osmanlı-Rus savaşından sonra da bilim adamlarımız tarafından ihmal edilmiştir. Bazı araştırmacılarımız, Bulgaristan'daki Türk varlığını, Vidin'in fethedildiği 1339 yılı ile sınırlandırmaktadırlar. Oysa bu topraklarda 4 ve 5. yüzyıllardan sonra Hun'larla beraber Türk soyundan olan Kuman'lar, Kıpçak'lar, Peçenek'ler, Oğuzlar ve Avarlar, Batıya karşı yaptıkları seferler sırasında at oynatmışlardır. Ancak 14. Yüzyılın ortalarında Osmanlı Türkleri'nin Balkanları fethiyle beraber Anadoludan, hususen Konya ve Karaman yörelerinden toplu olarak Yörüklerin, Nakşibendi tarikatına mensup Müslümanların göçüne sahne olmuştur. Tarihi verilere göre, 15. Yüzyılın sonlarında bu şirin vatan toprağı Türklüğün kışlası, alınmaz kal'ası haline gelmiştir. Ecdadımız Osmanlı bu topraklarda yeni yeni yerleşim merkezleri (şehir ve köyler) oluşturmuş ve bu merkezlere Türkçe adlar vermişler, bu toprakları Osmanlı-İslâm eserleriyle süslemişlerdir. Osmanlı-Rus Savaşına kadar, Bulgaristan'ın 5.500 civarındaki yerleşim merkezinden 4.800-5.000'i Türk adı taşımıştır. Bu yerler cami ve mescitlerle, okul ve kışlalarla, saray ve kervansaraylarla, han ve hamamlarla süslenmiştir. Bilindiği üzere, Osmanlı Rus savaşına kadar Bulgaristan'ın genel nüfusu yaklaşık 3,5 milyon civarındadır ve bu nüfusun yüzde 55'ten fazlasını Müslüman-Türk toplulukları oluşturmuştur. Osmanlılar döneminde olduğu gibi, bundan sonraki dönemlerde de bu topraklarda artık Bulgaristan kökenli yüzlerce şair ve yazar, bilim ve sanat adamları, gazeteci ve eğitimciler, din hadimleri ve evliyalar yetişmiştir. Ömer Osman Erendoruk, Osmanlı-Türk savaşından sonra bilhassa krallık ve sosyalizm dönemlerinde bunlara ambargo uygulandığını, sahnede onların sadece cılız seslerinin kaldığını aşağıdaki üç misalle açıklamaktadır: “Birincisi: 16. Yüzyılda Sofya'da Bali Baba veya Bali Sofyalı adlı bir Türk mutasavvıf şair, yazar ve bilim adamı yaşamıştır. Halveti Şeyhi Kasım Çelebi’nin halifelerinden olan Bali Baba'nın 20'den fazla eser sahibi olduğu biliniyor. Ama Bali Baba kişiliği ve eserleriyle unutulmuşluğa terkedilmiştir. Oysa o topraklarda daha yüzlerce Bali Baba yetişmiştir, ama bunlar yazılmamıştır. Gelecek kuşaklar bunların adlarını bile bilmeyeceklerdir. Sessiz ve ilgisiz kalmak milli tarihimize ihanettir. İkincisi: Osmanlı-Rus savaşında Bulgaristan Türkleri'nin hayatı zindan edilmiştir. Rus askerleriyle beraber Rusların cazgırlığını yapan Türk düşmanı Bulgar çeteciler (haydutlar) yüzbinlerce Türk'ü katletmiş, 800.000'den fazlasını göçe zorlayarak menkul ve gayrimenkullerini yağma etmişler, yüzlerce Türk köyünü ateşe vermiş, binlerce Osmanlı-İslâm eserini yıkıp yakmışlardır. Eskizağra'da müftülük ve Rüşdiye okulu öğretmenliği yapan ünlü yazarımız Hüseyin Raci Efendi, Zağra katliamını "Tarihçe-ı Vak'a-i Zağra'" adlı belgesel eserinde, işkencelerle dolu zorunlu göçü de 364 beyitlik "Hicretname Destanı"nda tarihe mal etmiştir. Bilinmelidir ki, o topraklarda yüzlerce Hüseyin Raci Efendiler yetişmiştir. Ama, gerçekçi birer Türk milliyetçileri olarak bu ünlü kalem ustalarını ve eserlerini tanıyor muyuz? Onlara sahip çıkabiliyor muyuz? Üçüncüsü: Osmanlı-Rus savaşından sonra o topraklarda 160'tan fazla Türkçe gazete ve dergi çıktı, yüzlerce gazeteci,şair ve yazar, sanat, kültür, eğitim din ve dil faahyetçisi yetişti. Birçoğu, sınırdışı edilince bu faaliyetlerini Türkiye'de sürdürdü ve sürdürmektedir. Milli kültürümüzün meş'aleleri olan bu büyüklerimizi, Bulgaristan'da (kelle fiyatına hürriyet) bilinciyle sürdürdükleri milli mücadelelerini tarihimize mal edebildik mi?”
Göç Ateşten Gömlek Hakkı Tezel Türkler, en amansız, en yıkıcı ayrılıkları, Osmanlının Bulgaristan’ı elden çıkardığı (1877-78) Osmanlı-Rus yıllarında yaşamıştı. Parça parça çözülmekteydi koskoca imparatorluk. Her kıpırdanışta sanki bir toprak parçası daha kopuyordu bağrından, eriyordu Osmanlı. Çaresizlik... Kararsızlık... Ya bundan böyle "Haç gölgesinde" onursuz ve boynu bükük sürdürecekti kalan ömrünü veya kökeninden, toprağından sökülecek, evini barkını, işini gücünü bırakıp düşecekti yollara... Kendi gibi yüzlerce garibin yanı sıra, denkler, yükler, torbalar, kağnı arabalarıyla İstanbul’a doğru... İşsiz güçsüz, yersiz yurtsuz kalmaya. Bir bakarsın ki, iki yüzü keskin bıçak. O günden sonra muhtelif tarihlerde yine toplu göçler devam etmiş. Sıra bize yani 1950 senesine gelmişti. Babamlar, üç kardeş, bir araya toplanıp, göç konusunu konuştular. Babam ve amcam yaşlı olmalarına rağmen, sırf biz, gençleri, okutmak ve o rejimden kurtarmak için kendi hayatlarını riske atıyorlardı. En güvendiğimiz yönümüz ise çalışkanlığımızdı. Elbette devlet elimizden tutup bizi aç bırakmayacaktı. Anavatana göç etme karan aldıktan sonra ilk yapacağımız işlerden biri, babamın işyerini kapatıp vergilerini ödemekti. Evimizi ise senelerce uyum içinde komşuluk yaptığımız, bir birimizin dertlerine çare bulduğumuz, İvan ve Ganka ablalara bırakacaktık. Ancak vizemizi alıp eşyalarımız vagonlara yüklendikten sonra satış muamelesini yapacaktık. Heyecen içinde vizemizi bekliyor, hazırlığımızı yapıyorduk. Komşumuz Terzioğulları aracılığıyla vizemizi alabildik. Vagon sırasını beklemeye başladık. Doğduğum kasabadan ayrılacağıma bir türlü inanamıyor, geceleri uyku uyuyamıyordum. Buna rağmen Vatan sevgisi ağır bastığı için üzülmemeye gayret ediyor, arkadaşlarımla ve akrabalarımla vedalaşma faslına devam ediyorum. Vizemizi aldıktan sonra heyecan ve neşe dolu günler hiç anlaşılmaksızın su gibi akıp gidiyordu. Babam işyerini Bulgarlara değil de Türkiye’ye gelme imkânı bulamayan kalfasına devretti. Bundan Sonra Ne İş Yaparız Düşünüyorum da babamın mesul olduğu üç evlâdı bir de annemiz vardı. 12 kişinin çalıştığı iş yerini bırak, bir kuruşsuz memleket değiştir. Üstelik de Anavatana gittiğimizde bizlere vaad edilen hiç bir şey, yani yardım yoktu. Bazen duygusal maceradan çıkıp hayatın gerçek macerasını düşünüyorum. Tabiî ki, yalnız ben değil babam ve annem de bazı geceler sabahlara kadar uyuyamayıp bir birbirlerine cesaret veriyorlardı. Şu kaderin cilvesine bak ki, bir zamanlar hayata sıfırdan başlayıp belli bir seviyeye ulaştıktan sonra tekrar sıfıra düşmekle karşı karşıyaydık. Bilhassa babam için çok acı bir durumdu. Buna rağmen karamsarlığa düşmeden yeniden tırmanışa geçmekten başka çaremiz yoktu. Babamın bütün gayesi bizleri okutmaktı. Henüz 20 yaşını doldurmuş gençliğimin zirvesine erişmiş bir genç olarak yakınlarıma, vatanıma kavuşma heyecanı... Ama aynı oranda havasını soluduğum, suyunu içtiğim, hayatımın 20 yılını geçirdiğim bu ülkeden ayrılmanın buruk heyecanı da vardı içimde.Ayrılık Saati Yaklaşıyor Ayrılık saati yaklaştıkça insan bir garip oluyor, kavuşma sevincini ve ayrılma hüznünü birlikte yaşıyor, bu sevinç ve hüzün karışımı duygunun tutsağı oluyordum. Aslında daha önceleri yaptığım işin ağırlığından, yaşama şartlarının düzensiz ve biçimsizliğinden kaynaklanan bu duyguyla çevremden, Razgrat’tan ayrılacağıma üzüleceğimi, hüzünleneceğimi hiç sanmıyordum. Bizler Bulgaristan için bir çıkar aracı idik ama Bulgaristan’ın güzelliklerini, ormanlarını, güzelim evlerimizin, taşının, toprağının ne suçu vardı ki?... Ömrümün 20 yılını geçirdiğim Razgrat’ta doğup büyüdüğüm, sünnet olduğum, çocukluk devrimin geçtiği o tatlı günler, bağlar, bahçeler, oyun alanları gibi yerleri nasıl unutabilirdim ki?... Anavatana vardıkta yepyeni bir ortam, yepyeni, değişik bir yaşamla tanışıp yeniden yaşam mücadelesine gireceğimizi biliyorduk. Babamın 50 yaşına kadar didinip elde ettiği varlıkları bir kuruş değerinde bırakıp gelmek büyük bir cesaret işi idi. Hâlâ da Razgrat yollarında, kaldırımlarında ayak izim duruyor... Umutlarım, umutsuzluklarım, sevinçli günlerim, hüzünlerim, sıkıntılarım, neşeli anlarım, sevgi ve nefret duygularım var oralarda... Samimi arkadaşlarım, dert ortaklarım, beraber geçirdiğimiz neşeli günler ve ağlaşmalar, velhasıl, hazin bir manzara idi bu vedalaşma faslı. Dayanabilen yüreğe aşkolsun, erkeklerin iradeleri daha kuvvetli olduğundan, kendilerine hâkim olabiliyorlardı. Etraf aydınlanır aydınlanmaz okuduğum okulun sınıflarını, öğretmenlerimi tek tek ziyaret ederek vedalaştım. Yakın olan Başpınara gidip elimi yüzümü yıkadım. Etraftaki bağ ve bahçeleri dolaştım. Küçüklüğümün unutulmaz hatırası olan yerleri tek tek dolaşıp beni duyabildikleri kadar: “Allaha emanet olun!" diye sesimin çıktığı kadar bağırdım. En son dedemin ve babaannemin mezarlarını ziyaret edip ruhlarına birer fatiha okudum. Hep Beraber Ağlıyorduk Eve döndüğümde babamlar ve amcamları beni bekler buldum. Hep beraber doğup büyüdüğümüz evimizi son kez dolaştık. Babamın ve annemin en tatlı hatıraları olan evde hiç çekinmeden bol bol ağlaştılar. Bu hazin manzara hepimizi ağlattı. Komşular ve amcamlar da aynı durumdaydılar. Amcam, kardeşi ile vedalaşıyordu. Yaşları bir hayli ilerlemiş olan iki kardeşin bir daha görüşüp görüşmeyeceği kadere kalmıştı. Düşünüyorum da dedelerimiz kim bilir ne emekler verip başa çıkardıkları bu han gibi evleri, dükkânları, tarlaları ve daha bir çok gayrimenkulü bir anda ve beş kuruş kıymetinde bir para karşılığı, hattâ o zamanki rayiçlere göre bedavaya, başka birilerine hazır olarak devretmek, hepimizin çok ağrına gidiyordu. Buna rağmen ne pahasına olursa olsun azimliydik. Şu dünyanın cilvesine bak!.. Dedemin, babamın, annemin, akrabalarımın doğup büyüdükleri, havasını teneffüs etmiş, ekmeğini yemiş, suyunu içmiş, bir çok acı ve tatlı hatıralarımız olan bu topraklardan arkamızda bir çok akraba, sevdiklerimizi bırakıp ayrılmanın buruk acısı vardı içimizde. Bu cesaretimizi ve azmimizi gören Bulgar yöneticileri, Türkiye’ye göç etmemizi engellemek için ellerinden gelen zorlukları önümüze seriyorlar, dedemin dedesinin ödenmiş olan vergilerini bizlere bir kez daha ödettiriyorlardı. Bu hayali vergileri ödemek kolay değildi. Çok büyük bir yekûn tutuyordu. Fakir aileler ödeyemediklerinden dolayı kalıyorlardı. Buna rağmen rüşvete alışmış bulunan parti yöneticileri ile işini uyduran, vergilerini ödemiş gibi gösterip pasaportlarını alıyorlardı. Bu arada fakirlere yardım eden bir çok zenginimiz de vardı. Hüzünlü Veda Bizi yolcu etmek üzere komşu Bulgar ve Türk erkek kadın, konu komşu, tanıdık ve tanımadıklar da gelmişlerdi. Hiç bir zaman komşu çocuklarının bu kadar çok olabileceğini düşünmemiştim. Bütün akrabalar toplanmış, herkes üzgün gözlerle, hasretle bize bakıyorlardı. Gelenlerden bazıları bizleri canı gönülden sevdikleri, bazıları ise senelerce iyi komşuluk münâsebetlerinden dolayı, bazıları ise bizim yerimizde olamadıkları, Türkiye’ye gelme imkânları ellerinde olmadığı için ağlıyorlardı. Bizi istasyona götürecek Memiş Ağanın faytonu hazırdı. Bizleri ve annemi kucaklayarak gözyaşları içinde vedalaşmalar, komşu Bulgar genç ve yaşlıların da ağlamalarına mani olamıyordu. Faytoncu hemen hareket etmemizi, aksi halde treni kaçıracağımız ikaz ile hareket ettik.
Türk Milletinin Hoşgörüsü, Asaleti, Büyüklüğü Yavuz Bülent Bâkiler
1976 yılında “Struga Şiir Akşamları”na katılmak üzere Yugoslavya’ya gitmiştim. Orada, benim şiirlerimi Makedon diline çevirerek okuyan bir tiyatro sanatçısıyla tanışmıştım. Çocukluğu Türk mahallelerinde geçen, Türk arkadaşlarından Türkçe’yi çok iyi öğrenen o kişi bana demişti ki: “Türkler bu topraklara 550 yıl hâkim oldular. O süre içinde, her gün bir Sırp, bir Makedon, bir Yunan, bir Bulgar ailesini ortadan kaldırsaydılar, bugün Balkanlar’da bir tek gayri Türk kalmazdı. Ama Türkler böyle bir yola girmediler. Siz, böyle büyük ve asil bir millete mensup olduğunuz için, ne kadar öğünseniz bu sizin hakkınızdır. Biz de bu topraklarda, Türklerle birlikte 550 yıl beraber yaşadığımız için üzgün değiliz!..”

    Milletimizin asaletini, büyüklüğünü, kadrini, kıymetini... bir Makedon tiyatro sanatçısı kadar bilmeyen keçeleşmiş beyinler karşısında susanlardan, tarihimizi bilmeyenlerden, bildirmeyenlerden, bize hayır yoktur.

    O Makedon tiyatro sanatçısının söylediklerini doğrulayan Fatih Sultan Mehmed Han’ın şu muhteşem fermanına bakınız! Fransa ihtilâlinden 326 yıl önce, Birleşmiş Milletlerin kabul ve ilân ettikleri İnsan Hakları Evrensel Beyannamesinden ise 485 yıl önce, bizim padişahımızın, şu medenî, şu örnek fermanını bütün dünya milletleri önünde, sesimizin en yüksek tonuyla yeniden okumalıyız:

    “Ben, Fatih Sultan Han! Bütün dünyaya ilân ediyorum ki, kendilerine, bu padişah fermanı verilen Bosnalı Fransiskenler himayem altındadır ve emrediyorum: Hiç kimse, bu adı geçen insanları ve onların kiliselerini rahatsız etmesin ve zarar vermesin. İmparatorluğumda huzur içinde yaşasınlar.
Hatta bu insanlar, başka ülkelerden, devletime birisini getirirlerse, onlar da aynı haklara sahiptirler.

    Bu padişah fermanını ilân ederek burada, yerlerin, göklerin yaratıcısı ve efendisi Allah, Allah’ın elçisi aziz peygamberimiz Muhammed ve 124 bin peygamber ile kuşandığım kılıç adına yemin ediyorum ki, emrime uyarak, bana sadık kaldıkları müddetçe tebaamdan hiç kimse bu fermanda yazılanların aksini yapmayacaktır!..”


    Bu fermanın aslı, Bosna Hersek’in Fojnica şehrinde, Fransisken Katolik Kilisesinde bulunmaktadır. Açıkça görüldüğü gibi, Fatih Sultan Mehmed Han, 1463 yılında, Bosna-Hersek bölgesinde yaşayan kimselerin insan haklarına ve dinî inanışlarına, hiç kimsenin zarar vermeyeceğini, Allah’ın ve sevgili peygamberimizin huzurunda, 124 bin peygamberle kuşandığı kılıç adına yemin ederek söz vermektedir. Yalnız, Fatih Sultan Mehmed Han, Fojnica şehrinde yaşayan Fransiskenlerden bir tek şey istemektedir: Devlete sadık kalmalarını, isyan etmemelerini şart koşmaktadır.

    Bugün de, bütün medeni devletler, aynı hassasiyet içerisindedirler. Devlete başkaldıranları derhal susturmak, yok etmek yoluna gitmektedirler. Diyebilirim ki, birlikte yaşadıkları azınlıklara ve halklara, bizim kadar merhametle bakan milletler, devletler çok azdır...
Fırsatı Kaçıran Turanî Bir Kol: Bulgarlar Samiha Ayverdi T uranî ırka mensup olan Bulgarlar, Orta Asya’dan gelerek Tuna boylarına yerleşip bir devlet kurmuş olmakla beraber, aynı yollardan geçip Selçuklu ve Osmanlılar gibi devletlerini bir gayenin temeli üstüne oturtmamış olmaları yüzünden asırlarca bocalamada kalmış ve topluluklarının dümenini tutanların bir beşeri-ilahi şevkten mahrumiyeti, onları kâh Bizanslılar’ın kâh Sırplar’ın tecavüz ve tazyiki altında ezdikçe ezmiştir.
Bir Orta Asya boyu olan Bulgarlar, zamanla hem Ortadoksluğu kabul etmek, hem de Slavlaşmak suretiyle, sonradan taktıkları bu yabancı maskenin altında hüviyet değiştirerek,dostluğunu kazanması,hatta birleşmesi selamet ve bekası icabı olan Türk’e düşman olmak gibi ters bir politikanın anaforu içine girivermiştir.
Selçuklu ve Osmanlılar’ın geçtikleri yoldan gelerek kurdukları devleti “İla-yı Kelimetullah” adına genişletmeyi bir ilahi borç bilen Osmanlı ile birleşmeye yanaşmadığına göre, Osmanlı hakanının da 1370 yılından itibaren Bulgaristan’ı fethetmek istemesi tabii idi.
Bir Turanî ırk olarak Orta Asya’dan akan selin bir kolu olan Bulgarlar Tuna havzasına yerleşirken, “teslis”e değil de “tevhid”e meyletmiş olsalardı belki de bu gün bir Balkan hailesi olmayacak ve Rumeli Türklüğü’nü temsil eden bu Oğuz boyu, Türk birliği içinde yer almış olarak Rus patronajı altına girmeyecekti. Fakat mukadderatları bu kavme acı bir tarihi kader çizerek onları adeta zorla Slavlaştırmış ve taktıkları maske ile de çehrelerini çirkinleştirmiştir.
Osmanlılar parçalanan Selçuklu devleti bakiyesi bulunan beylikleri müşterek bir kader teknesinde yoğurup birlik ve beraberlik şuuru cihan tarihine haşmetli bir imparatorluk hediye ederken, Tuna boylarından gelerek sonunda “haç”a mağlup olan Bulgarlar bu birlik ve beraberlikten mahrum kalakalmışlardır.
Ama bu da yetmiyormuş gibi Slav kavimlerin patronluğunu siyasi çıkarları adına kullanan Rus menfaatlerinin pençesinde bu gaddar efendinin esiri olmak bedbahtlığına uğramışlardır.
Hala da müşterek yoldan ve müşterek soydan gelen Türk’ü düşman belleyen Bulgar, Türk hâkimiyetine hasret çeken çileli bir esaret içinde olmaktan kurtulmak için ne yapması lazım geldiğine karar verecek bir hamleye de sahip olmamanın kahrına katlanmış bulunmaktadır.
Nobel Kazandıran Osmanlı Köprüsü: Drina M. Selim Gökçe
Drina köprüsü; Sokullu Mehmet Paşa’nın doğduğu ve gençlik yıllarını geçirdiği Vişegrat’ta, Drina n