Cinque Terre
Kırım, Kadim Türk Toprağıdır Prof. DR. Yücel Öztürk

K
ırım Yarımadası Hazarlar zamanında Kıpçak nüfusunun yerleştiği bir yerdi. Selçuklular zamanında buraya akınlar yapılmıştı. İzzeddin Keykavus zamanında buraya Türkmenler yerleştirilmiş daha sonra bunlar Dobruca-Besarabya bölgesine nakledilmişlerdi. 13. yüzyılın ilk yarısında cereyan eden bu hadiseler sırasında Sarı Saltuk da öncü bir rol oynamıştır. Kırım Tatar boyları yaklaşık 1430'larda Hacı Giray liderliğinde Kırım Hanlığı'nı kurmuşlardı” 

Kırım Hanlığı'nın 1475'te fethedilerek Osmanlı himayesine alındı. Fatih Sultan Mehmed'in Kırım'ı fethetmesi sadece Türk tarihi açısından değil dünya tarihi açısından da bir kırılma teşkil eder. Burada hâkim olan Latin menşeli Ceneviz ve Venedik'in saf dışı edilmesi, 'Osmanlı barışı ve birliği' fikrini en üst seviyeye çıkarmıştır. Rusya bu dönemde ehemmiyetsiz bir yere sahipti. 1650'lere kadar Kırım hanları, hem Lehistan Krallığı, hem de Moskova Devleti'nden yıllık haraç alırlardı.

Kırım Yarımadası Ruslar için de stratejik bir öneme sahiptir. Rusya ve Osmanlı'nın büyük devlet olma noktasında kaderini tayin eden başlıca faktör Kırım Yarımadası olmuştur. Osmanlı Devleti'nin 2. Viyana bozgunu ile zayıflaması ve güç dengeleri içindeki hâkim rolünü kaybetmesi üzerine 17. yüzyıl sonlarında Karadeniz'de ilk defa donanma sahibi olan Ruslar, yaklaşık bir asır sonra da Kırım'ı ele geçirdiler. Moskova, Tatar âlemine karşı çok kurnaz ve akıllı bir politikayla hareket etmiş, Kırım Hanlığı karşısında daima dostluk ve himayeci görüntü sergilemiş, hanlığın içindeki taht kavgalarında daima kendisine müttefikler bulmuştur. Bunları destekleyerek Kırım'a sahip olmuştur.



Başlık Yazar
BAHTİYAR VAHAPZADE Meryem Aybike Sinan
Sovyetlerin Son Zulmü: Bakü Katliamı İrfan Özfatura
Kırım, Kırım, Kırım Mehmet Şeker
Kafkasya Mücahidi Şeyh Şamil Niçin Teslim Olmak Mecburiyetinde Kaldı? Hedanlı Hacı Muhammed
Ahıskalı Türklerin Dramı Ünal Bolat
Kafkaslar’da Göç, Sürgün ve Soykırım Hasan İzzet Altınanıt
Geçmişten Günümüze Azerbaycan Tarihinden Bir Sayfa Galip Erdem
Stalin’in Kafkasya’dan Türkleri Sürgün Politikası Prof. Dr. Kemal Özcan
Ahıska Türklerinin Fergana Dramı Mircevat Ahıskalı
Karaçay Malkar Sürgünleri ve Katliamları Ufuk Tuzman
Stalin'in Zulmünden Türkiye'ye Kaçan Kırım Türkleri'nin Akibeti Ne Oldu? Prof. Dr. Emine Gürsoy Naskali
Kafkasya’nın Kara Günleri Osman Yüksel Serdengeçti
Kırım'ın Makûs Talihi ve Cengiz Dağcı Yavuz Bülent Bakiler
Kırım: Zorlu Bir Vatan Mücadelesi Saslanbek İsaev
Kırım’ın II. Dünya Savaş’ında Ruslar Tarafından İşgali Alan W. Fisher
Ahıska Tükleri'nin Vatanından Sürgün Edilmesi Rahim Er
Hazar Denizi'ndeki Türk Askerinin Ölüm Kampı : Nargin Adası Ö. Serdar Akın
Kerkük - Musul ve Batum'u Nasıl Kaybettik? Mustafa Yazgan
Osmanlı Kafkas Ordusu'nun Bakü Zaferi Akif Aşırlı
Osmanlı Esirlerine Azerbaycan Türklerinin Yardımları Akif Aşırlı
Bursa'da Bir Kafkas Mücahidi Doç. Dr. Doğan Yavaş
Kırımlı Leman Faşist ve Komünistlerden Neler Çekti? Tarih Düşünce
Kafkasya'da Ölüm ve Sürgünler Prof. Dr. Justin McCarthy
Türkiye'ye Sığınan Azeri Türkleri'nin Hazin Akıbeti İrfan Özfatura
Kırım'dan Gelirim Prof. Dr. Haluk Dursun
Karabağ Türk Yurdudur Prof. Dr. İsmet Binark
Karabağ’da neler oluyor? Dr. İsmail Kapan
Hürmetli Aliyev'e Teşekkür Rahim Er
Osmanlı Devletinin Çerkesleri İskân Siyaseti Fuat Uğur
Peygamber Huzurunda Bir Mücahid: İmam Şamil Dr. Murat Yeşil
Büyük Sürgün Kafkaslar Hüseyin Öztürk
A
hıska bir gül idi gitti,Bir ehli dil idi gitti,Söyleyin Sultan Mahmud’a,İstanbul’un kilidi gitti. Ahıska ağıdı.

Büyük Sürgün Kafkaslar dizisi için TRT Genel Müdürü Şenol Göka ve ekibiyle, diziye emeği geçenlere teşekkürler. Gayemiz “üzüm yemektir”, bu yüzden dizinin eksiğine gediğine bakmadan şunu söylemek gerekir:Milletin televizyonuna yakışan bir dizi olmuş. AK Parti iktidarlarına kadar Türkiye başta olmak üzere pek çok ülkenin “körebecilik” oynadığı hakikatler artık anlatılabilmekte.

Anadolu’da bir söz vardır; “El kadar yurdun olsun, tek üstü diken olsun”derler. Bu sözü; yurdunu, yuvasını, evini, ailesini, zalimlerin zulümleriyle kaybedenler çok iyi bilir ve anlarlar. İşte “Büyük Sürgün Kafkaslar”, yerkürede kıyamet kopuncaya kadar asla unutulmayacak zalimliklerdendir.
Orta Asya ve Kafkaslara seyahatlerimde vatanlarından, topraklarından birkaç saat içerisinde, yatak kıyafetleriyle karga tulumba hayvan vagonlarına doldurularak sürgün edilen Ahıskalıları; Kırgızistan,Kazakistan, Gürcistan ve Kırım’da çok dinledim.“Büyük Sürgün Kafkaslar”da anlatılanlar, ekrana gelebilecek olanlarla sınırlı kalmış. Ruslar öyle iğrençlikler yapmışlar ki, ne anlatılması ne de dinlenilmesi mümkün değildir.

Vatansızlığın ne demek olduğunu; eşine çok az rastlanılan Zalim Stalin’in, binlerce Müslümanı hunharca öldürttüğü 1944 sürgününü yaşayan Kırımve Ahıska Türkleri iyi bilir. Mevzuya devam etmek istiyorum ama yeri geldi daha büyük bir sürgünden zerre kare hatırlatmak lazım geldi.
Devletsiz ve vatansız kalmanın ıstırabını, kendi topraklarından, kendi kurdukları devletten, kendi halkından koparılarak sürülen ve ölüme terk edilen, öldükten sonra da cenazelerine dahi tahammül edilmeyen atalarımız Osmanlı hanedanı bilir.II. Abdülhamid torunu Ertuğrul Osman Osmanoğlu, manevi olarak çektiği bütün sıkıntı ve üzüntülerine rağmen, ülkesini ve halkını hep çok sevmiş bir hanedan üyesidir. 1949’da babası Şehzade Mehmed Burhaneddin Efendi’nin cenazesini taşıyan geminin; vatanına, İstanbul’a sokulmayışını hiç unutamamıştır.
Mehmed Burhaneddin Efendi daha sonra Şam’da, Yavuz Selim Camiihaziresindeki Osmanlı Hanedan Mezarlığı’na defnedilmiştir. O yıllar CHP’nin milletimize zulmettiği senelerdir. İnönü, yoldaşı Stalin’le yarış halindedir. Halkımız sürgünden beter işkenceler görmüştür. Ertuğrul Osman Osmanoğlu, Türkiye’ye ilk defa 1992 yılında gelir ve ata topraklarına ancak uluslararası seyahat belgesi ve özel izinle girebilir.
1924 yılından Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığına tekrar geçtiği 2004’e kadar; yani 80 yıl; “vatansız” “pasaportsuz” ve bir “soyadı” olmadan yaşamıştır. Geçelim. Ahıskalıların da, Kırımlıların da toprakları vardı, binlerce yıldır onlarındı. Nice nesilleri oraları vatan edinmişlerdi. Dinleri birdi, dillerini de, dinlerini de seviyor ve sahipleniyorlardı.

Tarih İçinde Karaçay Türkleri Dr. Hayati Bice Tarihi Türk boylarından birini oluşturduğu bütün tarihçi ve Türkologlar tarafından kabul edilen Karaçay Türkleri'nin tarihi hususundaki ‘‘yazılı’’ belgeler 17. yüzyıldan öncesini karanlıkta bırakmakta ve bu eski devirlerdeki Karaçay Türkleri Tarihi, topluluğun yüzyıllardır milli mirasını oluşturan destan ve efsanelerle, kimi farklı görüşteki ilim adamlarının hipotez ve yargıları ile açıklanmağa çalışılmaktadır. Bütün araştırıcıların ortak değerlendirmesi olan Türk kökenli oluş; Sovyetler Birliği'nin genel Rusçu politikasına uygun olarak yıpratılmağa ve saptırılmağa uğraşılmakta ve Türkistan Türk boylarını birbirinden ayrı köklere bağlama arayışında olduğu gibi ‘‘bazı arkeolojik buluntular’’a dayanılarak Kafkasya'nın kadim yerlileri olan Alanlarla Karaçay Türkleri irtibatlandırılmağa çalışılmaktadır. Bir yandan Karaçay Türkleri, Türklükten koparılmağa çalışılırken Büyük Sovyet Ansiklopedisi'nde "Karaçay-Balkar Dili"nin Türk dillerinden Kıpçak, Türkçesi grubuna dahil olduğu belirtilmektedir. 
Sovyetler Birliği'nde yayınlanmış olan çeşitli yayınlarda da Karaçay-Balkar Türkleri’nin Türk Dünyası'nın bir parçası olduğu etnogratik ve sosyal antropolojik veriler ile desteklenmektedir. 
1931 yılında Kislovodsk'da basılan "Karaçay Dili Grameri" adlı eserinde Karaçay alim Umar Bayramkul: "Karaçay dili Türk dillerinden biridir. Karaçay dilini bilen bir kimse Türk boylarıyla zorluk çekmeden konuşabilir. Kırım Tatarı, Nogay, Kazan Tatarı, Özbek, Türkmen, Kazak, Azerbaycan, Anadolu Türkçelerinin kökten Karaçay-Balkar diliyle aynıdır. Harfler aynı olsa Türk boyları, birbirlerinin kitaplarını kolayca anlayabileceklerdir..." sözleriyle Sovyetler Birliği'nin Türk halklarının birliğini açık bir şekilde savunuyordu. 
Daha yakın zamanda 1969 yılında Moskova'da basılan "Karaçay Halk Şarkdan" adlı çalışmalarında Karaçay Türklerinden bir araştırıcı grubu, Karaçay-Balkar Türkleri'nin etnik kökeninin tam olarak ortaya konamadığını belirterek arkeolojik ve etnolojik çalışmalara göre Karaçay-Balkan boyunun Kuban yerlileri, Alanlar, Bulgarlar veya Kıpçak Türklerinden gelebileceğini belirtirken Karaçay-Balkan Türklerinin dil, kültür ve diğer ortak özelliklerine göre bir millet olduğunu ve dillerinin de Türk dillerinden Kıpçak dil grubuna girdiğini özellikle belirtmektedirler. 
Türkologlar etnik olarak Karaçay Türkleri'nin Kuman-Kıpçak Türklerine bağlandığını ve Hazar Denizi'nin kuzeyinde kurulmuş olan Hazar Türk Devleti'nin Kafkasya'ya yayılması yıllarında bölgeye gelerek Kuman'la özdeş olarak "Kuban" adını verdikleri nehir vadilerine yerleştiğini kabul etmektedirler.
Bakü'den Doç.Dr.Süleyman Doğan Akşam üzeri Uluslararası Haydar Aliyev Havalimanı’na uçağımız kuş gibi süzüldüğünde Bakü şehri bir inci gibi Hazar Gölü kıyısında tüm haşmetiyle göz kamaştırıyordu. Her taraf bir ışık hüzmesine bürünmüştü. Çok geniş bir alana yayılmış Bakü şehri bir gelin edasıyla bizi selamlıyordu.

Türk Dünyası Araştırmalar Vakfı’nın davetiyle 13. Uluslararası Türk Dünyası Sosyal Bilimler Sempozyumu için Azerbaycan’ın başkenti Bakü’deyiz. Bakü âdeta 25 yılda bir baştan bir başa yeniden inşa edilmiş. 1992’de geldiğim Bakü ile şimdiki şehir arasında fevkalade bir değişimi gördüm. 
Nadide güzellikteki başkenti olan Bakü, gerek tabii güzellikleri gerekse tarihî yapılarıyla Kuzey Kafkasya’ya da açılan bir kapıdır. Onlarca üniversite ile birçok yükseköğretim kurumu vardır. Ayrıca liman kenti ve ticaret merkezi olmasından dolayı da dünyanın ilgisini çekmeyi başarmış bir şehirdir. Şehir; tiyatro, kütüphane, sinema ve diğer kültürel mekânlarla zengin bir başkenttir.

Azerbaycan halkı kendi kültür mirasına sıkı sıkıya bağlıdır. Bunların yanında gençlerin boş vakitlerini en iyi şekilde geçirebilmeleri için gerekli alanlar vardır. Bugün 5 milyonu aşan nüfusuyla Azerbaycan’ın, Kafkasların, Türk Dünyasının ve dünyanın stratejik öneme sahip çok önemli şehirlerinden Bakü, bu imkânlarını değerlendirecek öğrencileri beklemektedir.
Bakü’de Balıkesir Üniversitesi Rektörü Kerim Özdemir ve Beykent Üniversitesinden Muzaffer Ürekli hocalarımızla hem Şirvanşahlar’dan kalma tarihî eserleri gezdik hem de modern yapıları temaşa ettik. İstanbul Üniversitesi Rektör Yardımcısı Sedat Murat hocamızla  ‘Şehitler Hıyabanı’ndaki Türkiye’nin yaptırdığı Cami’nin ibadete açılmamasına bir mana veremedik. 
Başarıyla gerçekleştirilen 13. Uluslararası Türk Dünyası Sosyal Bilimler Kongresi’nin Türk ülkelerinin gerek kendi içinde gerekse çağdaş dünya ile münasebetleri için hayra vesile olmasını temenni ediyorum.

Kongreye desteklerini esirgemeyen Azerbaycan Milli Eğitim Bakanlığına, Bakü Büyükelçiliğimize, ev sahibi Azerbaycan Devlet İktisat Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Edalet Muradov’a, Kongreyi Koordine eden Sakarya Üniversitesi Rektörlüğüne, bildiri sunan akademisyenlere, SAÜ  İşletme Fakültesi Dekanı/Kongre Koordinatörü Prof. Dr. Ahmet Vecdi Can, Kongre Sekreteri Yrd. Doç. Dr. Köksal Şahin ve kongrenin yürütülmesinde büyük gayret gösteren Türk Dünyası Bakü İşletme Fakültesi Dekanı Doç. Dr. Ferruh Tuzcuoğlu’na, fakülte hocalarına ve hepsinden önemlisi Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı Başkanı Közhan Yazgan’ı tebrik ve teşekkür ediyorum.
Azerbaycan Türkiye münasebetlerine katkıda bulunan Türk Dünyası Araştırmaları (TDAV) kurulduğu 1980’den beri eğitim ve öğretime büyük önem vermektedir. TDAV’ın hizmetleri; Türkiye dışındaki eğitim ve öğretimler ilk ve orta eğitim, üniversite, yüksek lisans ve doktora seviyesi ile öğrencilere; kurslarla ise halka yöneliktir. Türk Dünyası Bakü Anadolu Lisesini ziyaret ettik. Sınıflarda çocukların parlayan yüzleriyle karşılaşmak heyetimizi mutlu etti. Bakü’den ayrılırken Türkiye ile Azerbaycan münasebetlerinin başta eğitim olmak üzere her alanda iyi ve doğru bir seyirde gitmesini temenni ediyorum.
Kafkas Gelincikleri Kerime Yıldız Yazın evvelinde Gence çölündeÇıhıblar yene de dize lâlelerYağışdan ıslanan yaprağlarınıSeripler dereye düze lâleler
Hayalimden neler gelib ne geçerYaz gelir ellere durnalar göçerBulağlar semâver ağ daşlar şekerBenzeyir çemende köze lâleler
Meylim üzündeki gara haldadırHicranın elacı ilk vüsaldadırNe vakittir aşığın gözü yoldadırBir gonağ gelesiz bize lâleler 

Şiir, Azerbaycanlı şâir Talman Hacıyev’in. Lâle ile kastettiği çiçek, gelincik. Azerbaycan’da gelinciğe lâle deniyor. Talman Hacıyev, bu şiiri 1918’de, önce Gence’yi; sonra, Bakü’yü kurtaran Kafkas İslâm Ordusu için yazmış. Başlarındaki fesleriyle Osmanlı askerlerini gelinciklere benzetmiş.
1917 Bolşevik İhtilâli’nden sonra kurulan Azerbaycan Demokratik Cumhuriyeti, Ermenilerin ve Rusların taarruzları dolayısiyle, Osmanlı’dan yardım istedi. Azeriler, Ermeni ve Gürcüler gibi devlet kademelerine ve askerî görevlere alınmadıkları için örgütlenmeyi de savaşmayı da bilmiyorlardı. Enver Paşa, kardeşi Yarbay Nuri Bey’i tümgeneralliğe yükselterek Kafkas İslâm Ordusu’nu kurmakla görevlendirdi. Pâdişah adına Kafkaslar’da askerî faaliyette bulunabileceği yetkisi verilen Nuri Paşa, 20 subayla İstanbul’dan Musul’a geçti. Oradan Azerbaycan’a hareket etti. 25 Mayıs 1918’de Gence’ye ulaşan Nuri Paşa, dağınık birlikleri toplayarak Kafkas İslâm Ordusu’nu kurdu. Bunun çok yetersiz olduğunu Enver Paşa’ya bildirince, 5. Kafkas Tümeni yardıma gönderildi. Halk askerleri kurban kesip Türk bayrakları asarak karşıladı. Osmanlı birliklerinin ve yerli gönüllülerin katılımıyla on iki bir kişiyi bulan İslâm Ordusu, önce Gence’deki Ermenileri hizâya getirdi. Sonra, işgal altındaki Başkent Bakü’ye doğru yola çıktı. Yol boyunca zaferler kazanarak ilerledi. 
Bakü, hemen ele geçirilemeyince şehirdeki Türkler, bir mektup yazarak İslâm Ordusu’na ulaştırdı. Mektubun sonu şöyleydi:
“Ey Türk askeri! İngilizlerin gücünü kendi zorunla Çanakkale’de kırdın. En büyük harp gemilerinin büyük güllelerine aylarca göğüs gerdin. Kuttülamare’de 14.000’i esir aldın. Karşındaki düşmanın çoğunu, Ermenileri belki Azerbaycan’dan, Kars’tan beri önüne katarak da bu şehre tıktın. Türk adını büyüten Çanakkale, Kuttülamare, Galiçya, Romanya’dan sonra Kafkasya gelecek ve Bakû şehri de yiğitlik tâcının bir elmas taşı olacaktır. Al Bakû’yü! Vatanına bir altın armağan yap!”
Kafkas İslâm Ordusu, 15 Eylül 1918’de, Bakü’yü teslim aldı.
Fakat bu zafer, güya müttefikimiz olan Almanları bile rahatsız etti. Almanya’nın gözü Bakü petrollerindeydi ve “Derhal Kafkasya’yı bırakıp çekilin!” uyarısında bulunacak kadar ileri gitti. Bakü petrollerinden pay alarak Osmanlı Devleti’ne ihânet etti. Aslında Bakü halkının mektubunda yazdığı gibi birçok cephede başarılı olmamıza rağmen Almanlar yüzünden yenik kabul edildik ve Mondros Mütârekesi’ni imzâlamak zorunda bırakıldık. Halbuki yenik kabul edildiğimizden bir ay evvel, Bakü’de zafer kazanmıştık.
Mütârekenin 11. ve 15. maddeleri gereği Türk birliklerinin Kafkaslardan çekilmesi gerekti. Birliklerin Dağıstan ve Azerbaycan’ı tahliyesi, çok zor oldu ve 20 Ocak 1919’da tamamlandı.
Kafkas İslâm Ordusu, Azerbaycan halkının gönlünde öyle yer etti ki şehid düşenlerin kabirlerini Sovyetler’in yasağına rağmen evliyâ türbesi gibi ziyâret ettiler. Onlar için şehitlik yaptırdılar. Bakü’de kalan Kafkas İslâm Ordusu askerleri ve onların soyundan gelenlere, “Nuri Paşa emâneti” olarak her zaman saygı gösterdiler.
Kafkas İslâm Ordusu’nun Bakü’ye girişinin 97. yıldönümünde, Kafkas gelinciklerini rahmetle analım istedim. Allah, cümle şehidlerimize rahmet eylesin. Birliğimize, dirliğimize göz dikenleri, yer ile yeksan etsin.
Kafkasya’da Son Kale Karaçay’ın Düşüşü Dr. Ufuk Tavkul 1828 yılına gelindiğinde Kafkasya’nın büyük bir kısmı üzerinde hâkimiyet sağlamış olan Rusya’nın ele geçiremediği tek bölge Kafkasların en sarp bölümünde yer alan Karaçay bölgesiydi. Karaçay bölgesinin hem Osmanlılar hem de Ruslar açısından stratejik önemi vardı. Kafkasların en yüksek dağı Elbruz’un eteklerindeki bu bölge Karadeniz kıyılarındaki Abhazya’dan Kafkas dağlarının kuzeyindeki diğer Çerkes bölgeleri ile Kabardey’e ve oradan da doğu Kafkasya’ya uzanan geçidin üzerinde bulunuyordu. 1806 – 1812 Osmanlı – Rus savaşından sonra Belgrad antlaşmasına göre çizilen sınırlar neticesinde Karaçay bölgesi Rusya içinde kalmıştı. 1822 yılında Rusya tabiyetinde oldukları ilan edilen Karaçaylılar ayaklanmışlar, 1826 yılında Osmanlı devletinin Anapa Muhafızı Hasan Paşa Karaçaylılara yardım edeceklerine söz vererek Karaçay beylerinden Kırımşavhal oğlu İslam’ın Karaçay’a vali tayin etmişti. Ancak Kafkasya’ya tayin edilen Rus generali Emanuel’in Karaçay üzerine hücum hazırlığı içinde olduğunu haber alan Karaçaylıların Anapa Muhafızlığı’ndan istedikleri yardım, Kuban ırmağının Osmanlı – Rus sınırı olduğu ve Karaçaylılar Rusya tarafında kaldıkları için yardım edemeyecekleri gerekçesiyle reddedilmişti. Fakat eski Anapa Muhafızı Seyyid Edhem Paşa, Karaçay’ın stratejik önemini kavrayarak bu konuda Osmanlı devletini uyarmış ve Karaçay bölgesinin bir kaleye benzediğini, yedi-sekiz Kafkas kabilesinin yolu üzerinde bir kilit rolü oynadığını belirterek, elden giderse yazık olacağını İstanbul’a bildirmişti. 17 Ekim 1828 tarihinde üç ayrı koldan hücuma geçen General Emanuel komutasındaki Rus ordusu Karaçay’ı kuşattı. 30 Ekim 1828’de Rus ordusu ile 660 kişiden oluşan Karaçay savaşçıları Kuban ırmağı kıyılarındaki Hasavka’da çarpışmaya giriştiler. Düzenli Rus ordusu önünde direnmeye çalışan Karaçaylılar başarılı olamadılar ve Karaçay Valisi Kırımşavhal oğlu İslam’ın kılıcını General Emanuel’e teslim etmesiyle Karaçay da Rus hâkimiyetine girdi. Böylece Orta Kafkaslar’daki en stratejik nokta da Ruslar tarafından ele geçirilerek Kafkasya’nın işgali tamamlandı.Not: Karaçay bölgesinin Ruslar tarafından işgal edilmesinden sonra pekçok Karaçay Türk'ü Anadolu'ya göçtü. Bugün Eskişehir, Afyonkarahisar ve Konya'nın bazı köylerinde Karaçay Türkleri yaşamaktadır.
Rusların Korkulu Rüyası: Şeyh Şamil Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci Karadeniz ile Hazar Denizi arası, Kafkasya ve Dağıstan diye bilinir. Beyaz ırkın dünyaya buradan yayıldığı rivayet olunur. Bugün bile onlarca ırk ve yüzlerce lehçenin yaşadığı bu dağlık mıntıkada, sert kabileler asırlarca hürriyet içinde yaşadılar. Kafkasya ve Dağıstan’a İslâmiyet iki koldan girdi. Kafkasya’da yaşayan Gürcü, Laz ve Çerkesler, Osmanlı Türkleri vesilesiyle Müslüman oldu. Dağıstan ise İslâmiyet ile çok daha evvel, bu dinin doğuşunun daha ilk asırlarında Arap tacirler vasıtasıyla tanışmıştı. Havalide İslâm kültürü iyiden iyiye yerleşmişti. Zamanla Rusya ile İran arasında sıkışan Kafkasya ve Dağıstan, Türklere yakınlaştı. Rusların, Kırım Hanlığını ilhakı (1793) üzerine, Kafkasya, İstanbul himayesine girdi. Ancak emperyal Rus emellerine mukavemet edemeyen Kafkasya Müslümanları Çerkes ve Abhazlar, 1864’den itibaren kitle hâlinde Anadolu’ya hicret etti. Dağıstan’ın Türklerle münasebeti daha eskidir. XVI. asırda Dağıstan bir ara Osmanlı eyaleti oldu. Sonra İran eline geçti. 1747’den itibaren Ruslar tarafından işgal edildi. Ancak Dağıstan halkının mukavemeti sürdü. 1819’da General Yermolof kumandasındaki Rus ordusu tarafından sindirildi. 1830’da Dağıstan kabileleri Ruslara cihad ilan etti. Bu cihadın başında efsane isim Şeyh Şâmil vardı. Daha evvel Çeçen İmamı Mansur, Osmanlıların yardımına güvenerek Ruslara isyan bayrağı açmış; ancak kendi iç meselelerinden başını kaldıramayan Osmanlılar yardım edemeyince, bu isyan 1791’de Ruslar tarafından bastırılmıştı. 1797’de dünyaya gelen Şeyh Şâmil, dindar bir Avar çocuğudur. Avarlar, VI. asırda Orta Asya’dan Elbe Vadisi ve Alp Dağları’na kadar uzanan imparatorluk kurmuş bir Türk topluluğu idi. İstanbul’u bile kuşatmış; atlarıyla Boğaz’ı geçmişlerdi. 805’den sonra Germen hücumları sebebiyle tarihten silinmiş; parçalanan Avar grupları Doğu Avrupa ve Balkanlara dağılıp kısa zamanda Hıristiyanlaşarak ve dillerini unutarak yerli halk içinde eridi. Bir kısmı da Dağıstan’a yerleşti. Dillerini kaybederek Kafkasya’nın mahallî dillerinden Lezgice konuşmaya başlamış; bilahare de Müslüman olmuşlardı... İşte böyle bir tarih yazmış ırka mensubiyeti, Şeyh Şâmil’in ilerideki parlak hayatının habercisi gibidir. İdealistliği, daha gençliğinde kendisini gösteriyordu. Sık hastalandığı için, isim değiştirmenin faydalı olacağına dair halk inanışına göre, Ali olan ismi Şâmil’e çevrildi. Köyünde ananevi dinî tahsil gördükten sonra, tasavvuf ile tanıştı. Cemaleddin Gazikumukî adında bir Nakşibendi şeyhinden feyz aldı. Kızıyla evlendi. Sonra onun hocası meşhur şeyh Halid Bağdadi hazretleri ile tanışmak üzere Şam’a gitti. Dinî ilimlerde ileri bir mertebe kazandı. Memleketine dönünce, çocukluk arkadaşı Gâzi Muhammed’in işgalci Ruslara karşı başlattığı mücâdeleye iştirak etti. Gâzi Muhammed, 1832’de Ruslar tarafından öldürüldü. Onun yerine geçen Hamza Bey’in de kendi adamlarınca 1834’te öldürülmesi üzerine Dağıstan mücâhidleri, 39 yaşındaki Şeyh Şâmil’i İmam (dinî ve dünyevî lider) seçtiler. Nâiblikler Kurdu Şâmil, kendisine tâbi olan mıntıkalarda nâiblikler kurdu. Beş nâiblik, bir vilâyet sayılıyordu. Her vilâyetin başına dinî ve dünyevî işlere bakmak üzere bir emir tayin etti. Nâibler, vergi ve asker toplar, hâkimlik yapardı. Her ‘avul’da (köy) bir kâdı vazifeliydi. Kâdı, asayişi muhafaza eder, nâib ile yazışır; gelen emirleri halka ilan ederdi. Bolşevik hâkimiyetine kadar Karadeniz-Hazar arasında müşterek dil, Altınordu’nun dili olan Kumukça idi. Hazar sahilindeki Kumuklar, daha tahsilli ve medenîydi. Şâmil ve adamları da Kumukça bilirdi. Her nâib 300 süvari beslemekle mükellefti. Köyde, on evden bir asker alınır; ailesi vergilerden muaf tutulurdu. Bu mücahidlerin sayısı 1843’te 5 bin kişiyi buldu. Ayrıca, 15-50 yaş arası erkeklerin hepsi, ata binme ve silâh kullanmakta usta olmak zorundaydı. Çünkü bunlar, baskınlarda evlerini bizzat muhafaza ederlerdi. Şâmil, silâhlarını Osmanlılardan ve kısmen İran’dan, daha da mühimi Rusların ezeli düşmanı Polonyalılardan temin ediyordu. Fakat kendilerinin de, Kubaçi’de kayalıklar arasına yerleştirilmiş çok eski ve büyük bir silah imalathaneleri vardı. Şâmil’in etrafında yaklaşık bin kişilik seçme bir muhafız birliği vardı. İşaretleri, kuzu kalpaklarının ön tarafına yerleştirilen 4 köşe kül rengi bir bez parçası idi. Kalpak üzerine yeşil bir sarık sararlardı. Askerler sarı; subaylar siyah Kafkas kıyafeti giyerlerdi. Bekârları evlenemez; evli olanlar, vazifeleri süresince aileleriyle görüşemezlerdi. Ganimetten pay alırlardı. Gittikleri avullar, kendilerine ikramda yarışırdı... İki metreyi aşan boyu, atletik yapısı, metâneti, ilmî kudreti, hitâbeti ve sarsılmaz inancıyla Şeyh Şâmil, yanındakilerin emniyetini kazandı. Ruslara karşı tam bir birlik meydana getirdi. Teşkilâtlandırdığı mücâhidler, Rus birliklerinin korkulu rüyası oldu. Şâmil’in 1834-1859 arasında basit silâhlarla yaptığı mücâdelelere Ruslar, kalabalık birlikler ve ağır silâhlarla cevap verdiler. Kafkasya’daki şanlı direniş bütün dünyada duyuldu. Bu direnişin hikâyesini inşallah sonraki bir yazıda ele alalım...
Kafkas Muharebelerinde Zalim Bir Rus Generali: Yermolov Dr.Ufuk Tavkul 1816 yılı sonbaharında Kafkasya'daki Rus ordusunun komutanlığına General Yermolov'un getirilmesiyle Kafkaslar'daki mücadelenin seyri değişti. Yermolov'un Kafkasya'da uyguladığı politika ve sistem Rusya'ya Kafkasları kesin olarak işgal etmenin ve ele geçirmenin kapılarını açtı. Son derece başarılı bir askeri geçmişi olan Yermolov bir kumandan olarak da askerleri tarafından çok sevilen bir generaldi. Kafkas-Rus savaşları sırasında uyguladığı zâlimce metotlar kendisine büyük şöhret kazandırdı. Yermolov bu konuda şunları söylüyordu:

"Ben istiyorum ki, adımın sebep olacağı korku sınırlarımızı kalelerimizden daha iyi korusun. Benim bir sözüm Dağlılar (Kafkasyalılar) için ölümden daha kaçınılmaz bir ferman olmalıdır. Bir Dağlı'nın idam, yüzlerce Rus askerinin hayatını kurtarırken, binlerce Müslümanın da bize ihanet etmesini önler." 

Yermolov Kafkas dağlarında yaşayan herkesi ister savaşçı, ister barış yanlısı olsun, Rus devletinin bir tebaası olarak kabul ediyor ve onların kayıtsız şartsız boyun eğmelerini istiyordu. Bu düşünceyle ilk  önce dikkatini Sunja ve Terek ırmaklarının arasında yasamakta olan Çeçen kabileleri üzerinde yoğunlaştırdı. Onları kontrol altında tutabilmek için 1818 yılında inşa ettirdiği büyük bir kaleye Çar 4. İvan'ın lakabı olan ve Rusçada "tehdit eden" anlamına gelen "Grozni" adını verdi. 

Grozni kalesinin tamamlanmasının ardından Yermolov Çeçenistan'ın doğusunda, Dağıstan sınırında yer alan Endirey'de bir kale daha yaptırarak, küçük kaleler zinciriyle Grozni ile birleştirdi. Salatav bölgesinde yer alan bu kale savaşçı Dağıstan kabilelerinin yolunu keserken, Kumuk ovalarını da kontrol altında tutuyordu. 

1821 yılında Tarho'da inşa edilen üçüncü bir kale ile Yermolov Hazar denizinden Viadikafkaz'a kadar uzanan hattı tamamladı. Grozni kalesinin inşası yalnız Çeçenleri değil Dağıstan'da bulunan Avar, Karakaytak, Tabasaran, Gazi Kumuk gibi küçük hanlıkları da endişeye sevketmiş ve kendilerini savunmaya karar vermişlerdi.

Ancak Yermolov'un ordusu Çeçenler ve Dağıstanlılar üzerine arka arkaya düzenlediği saldırılarla Kafkas kabilelerini sindirmeyi başardı. Dağıstan'daki Tabasaran, Karakaytak, Akuşa bölgelerine boyun eğdiren Yermolov 1820 yılının Haziran ayında Gazi Kumuk bölgesini de işgal ederek Rusya'ya bağladı. Dağıstan’ın doğu kısımlarının fethini tamamlayan Yermolov henüz batı Dağısan’ın dağlık bölgelerinde yaşayan Avarlar ile karşılaşmamıştı. Bu arada, uyguladığı zâlim metotlar aralarında kopukluk olan Çeçen ve Dağıstan kabilelerinin aynı amaç etrafında birleşmelerini sağlamıştı.
1822 yılında Terek Hattı’nın terek ırmağının sol tarafına aktarılarak Kabardey’in iç bölgelerine doğru uzatılması Kabardeylerin ayaklanmasına yol açtı. Yermolov ordusuyla bölgeyi işgal ederek bütün Kabardey bölgesini yakıp yıktı. Savaşlar ve salgın hastalıklar sebebiyle nüfuslarının beşte dördünü kaybetmiş olan Kabardeyler’in bir kısmı Kuban ırmağının ötesinde yaşamakta olan Çerkes kabileleri arasına göç ettiler. Doğudan batıya doğru yeni kalelerle Kabardey’i kuşatan Rusya böylece onlarla diğer Kafkas halklarının irtibatını da kesmişti.
1823 yılında Yermolov Dağıstan kabileleri arasında dini inançlar temelinde ortaya çıkan ve güçlenmeye başlayan bir direniş hareketinin kıvılcımlarını farketmeye başladı. Ancak Rus işgali altındaki Dağıstan'da harekete geçme fırsatını bulamayan direniş hareketinin kıvılcımlarını 1824 yılında ortamın müsait olduğu Çeçenistan'da alevlendi. 
Dinî yönü ağır basan Taymi Biybolat komutasında başlayan ayaklanma hareketi kısa zamanda bütün Çeçenler arasında yayılırken, ayaklanmaya Aksay bölgesinde yaşayan Kumuklar da katıldılar. Terek eyaleti kumandanı General Lissaniyeviç ile General Grekov'un Kumuklar tarafından öldürülmesi bir anda bölgede gerginliği arttırdı. O sırada Tiflis'te bulunan General Yermolov bu olayı haber alır almaz Kafkas Ötesinden Vladikafkaz'a geldi ve oradan Grozni'ye geçerek Çeçen ve Kumukların hücumlarını önleyecek tedbirler almaya başladı. 

Bu sırada Rus çarı 1. Aleksandır'ın ölüm haberi geldi. Rusya tahtına onun küçük kardeşi 1. Nikola geçmişti. 1. Nikola Kafkas savaşları sırasında başarısız bulduğu Yermolov'u görevinden alarak onun yerine General Paskiyeviç'i tayin etti. 

Kafkasya'da bulunduğu on yıl boyunca zâlimliği ve acımasız kararlarıyla şöhret kazanan Yermolov Dağıstan'ın büyük kısmını Rusya'ya bağlamayı başarmıştı ama, Kafkasyalılar arasında dinî ve milli bir birlik ve bağımsızlık fikrinin doğmasına da vesile olmuştu. Çeşitli Dağıstan kabileleri ile Çeçenleri aynı ideal etrafında birleştiren bu hareket İmam Mansur'dan kırk yıl sonra Kafkasya'nın doğusunda yeşeren "müridizm" hareketiydi. 
Kâtibinin Kaleminden İmam Şamil Yrd.Doç.Dr H.Ahmet Özdemir Osmanlı Devleti'nin çöküşünden, Rusya'da çarlık rejimine Bolşevik İhtilali'yle son verilerek yerini komünizmin, alışından sonra, burada derinlemesine tahlil etmek istemediğimiz birçok sebepten dolayı Türkiye coğrafyasında yaşayan bizler üç çeyrek asrı bulan uzunca bir süre adeta kabuğumuza çekildik. Bir iki gayretkeş ve fedakâr insanın ferdi bazı teşebbüsleri dışında artık dünyanın iki büyük süper gücünden biri olarak anılan o azman, baskıcı, totaliter rejim altında yaşayan insanımızla neredeyse hiç ilgilenmedik. Tâ ki o totaliter güç kendi iflasını ilan edinceye kadar... İşte o zaman orada aynı kandan, aynı candan, aynı dilden ve dinden birilerinin varlığını âdeta yeniden keşfettik. Hatta çoğumuzun şimdilerde kısmen bağımsız birer ülke hâline gelmiş olan bu kardeş yurtları hâlâ yeterince tanımadığını söylesek asla abartmış olmayız. Üzerinden yaklaşık bir asır geçmiş olmasına rağmen ne İmam Şamil, veya o taraflardaki unvanıyla İmam Şamil adı unutulmuştur, ne de Şâmil'in mücadelesi yolu, metodu… Tepelerine sağanak halinde yağan Rus bombalarının ardı kesilir kesilmez meydanlara fırlayıp "la ilâhe illallah" diye zikreden beyaz sakallı nuran'i yüzlü ihtiyarlar, İmam Şamil’in inancının, davasına ve halkına olan güveninin, tarikatının izlerinin hâlâ silinmediğini haykırıyor gibiler! Fakat hem İmam Şâmil'in artık tarihe mal olmuş hayat ve mücadelesini hem de bugünkü savaşı gelecek nesillere aktarmak gibi bir borcumuz olduğuna inanıyoruz. Bu borcu ödemek de elbette öncelikle bizlere düşer. Maalesef çoğu alanda olduğu gibi bu alanda da yeterli yayına ve çalışmaya sahip olmadığımızı görüyoruz. O bakımdan ne yapılsa kârdır. Son zamanlarda adı geçen sahada ufak tefek bazı kıpırdanmaların olması ise sevindirici bir gelişme. Ülkemizde Şamil hakkında yapılmış tutarlı çalışmaların sayısı neredeyse yok denecek kadar azdır. Dolayısıyla Şâmil'i tanıyanların ve anlayabilenlerin sayısı da o oranda azdır. Çoğu insana göre o, sadece Ruslar'a karşı savaşmış bir kahramandan ibarettir. Bunların, İmam Şâmil’i bir kez bile gerçek kimliğiyle tanıyamadıklarını rahatlıkla söyleyebiliriz. Birtakım insanlara göre ise o; olağanüstü, insan güç ve takatinin ötesinde efsanevi bir hayal şahsiyet; romanlara konu, filmlere baş aktör olacak ilginç bir kişiliktir. Böyleleri de bir türlü, aşırı abartının insanı efsaneleştirmekten daha çok, küçülttüğünün farkına varamayanlardır. Halbuki İmam Şamil, gayet sade bir tarifle Çarlık Rusyası emperyalizmine karşı verilen şanlı bir direnişin, soylu ve kutsal bir savaşın çeyrek asırlık lideri ve yılmaz mücahididir. Şâmil ve mücadelesi hakkında Türkçe eserlerin yetersizliğine yukarıda değinmiştik. Fakat bir eseri kesinlikle istisna etmeliyiz. “Kafkasya Mücahidi İmam Gazavatı” adlı eser, Osmanlı Türkçesi'yle yayımlanmış en ciddi kaynaktır. Eser, 1828-1859 yıllarındaki Kafkas savaşlarının ilk kaynağı olmak özelliğine sahiptir. Dolayısıyla bu alanda çalışan herkesin öncelikle başvurduğu en temel kaynaktır denilebilir. Biz, İmam Şâmil’in hayatını ve mücadelesini gelecek nesillere aktarmak gibi bir borcumuz olduğuna inandığımızdan, bu sadette alanda teşvik edici bir çalışma olması niyetiyle İmam Şâmil'in hayatına ve mücadelesine dair ilk elden güvenilir bilgiler veren bu temel kaynağı yayımlamaya karar verdik. Çünkü eserin yazarı o zamanki mücadeleye İmam Şâmil in yanında bilfiil katılmış Kafkas asıllı bir tarihçidir. Bunu kendisi, eser içine serpiştirdiği savaş ve kahramanlık şiirlerinde bizzat ifade etmekte ve bu durum yaygın biçimde bilinmektedir. Hazırlanan eser, Kafkas mücadelesinde İmam Şâmil’le birlikte bizzat yer almış bulunan, dahası, İmam Şâmil’in sır kâtibi, yani özel sekreteri olduğu yöre halkı arasında yaygın olarak bilinen Muhammed Tahir el-Karâh'i'nin yazdığı, uzun süre Şamil ailesi nezdinde kutsal bir emanet gibi korunan ve milli şairimiz Mehmed Akif Ersoy tarafından Şâmil'in Medine'de ikamet etmekte olan oğluna yapılan ziyaret sırasında neşredilmek üzere alınarak İstanbul’a getirilen hâtırat-savaş notları karışımı kitabın kısmen sadeleştirilip bugünkü alfabeye çevrilmiş halidir.  
Kafkasya’da İslamiyet’in Yayılışı Dr. Hayati Bice İslam’ın ikinci halifesi Hazreti Ömer (Radıyallahü Anh) devrinin son yıllarında 643'te İran seferinde başarı kazanan İslâm orduları serdarları Suraka bin Ömer komutasında Azerbaycan'ı geçerek Kafkas Dağları'na ulaştılar. Mevcudu 5.000 civarında olan İslam ordusu Hazar kıyıları boyunca ilerlemeyi planlamasına rağmen bunu başaramayınca Derbent hükümdarı ile barış antlaşması imzalayıp geri döndü. Barış Hazreti Ömer (Radıyallahü Anh) tarafından da kabul edilerek Suraka bin Ömer’in ölümüne kadar devam etti. Daha sonra Suraka bin Ömer'in ölümüyle komutanlığa getirilen Abdurrahman bin Rebia, yeniden Kafkasya'ya yönelerek Hazar Denizi kıyıları boyunca ilerleyip Derbent'i fethetti ve kuzeye doğru harekâta devam ederek Dağıstan'ın birçok bölgesini alıp İslâm'ı bölgede yayma çalışmalarına hız verdi. Ancak daha sonra Hazarlar karşı bir harekât ile 722'de Arapları Derbent'ten çıkararak bölgeye tekrar hâkim oldular. Bundan sonraki yıllarda Derbent ve çevresinde kutsal bir makam olduğu inancının etkisiyle Mesleme bin Abdulmelik Dağıstan seferine çıkarak Derbent'i aldıktan sonra kuzeye doğru akınlarına devam edip Dağıstan halkını İslâm'a davet etmiş ve İslâmiyet'i bölgede yaymaya çalışmıştır. 735 yılında Emevi Sultan II. Yezid devrinde Kafkasya seferine çıkan Ebu Ubeyd bin Cerrah yönetimindeki İslam ordusu Hazarların İdil nehri kıyısındaki başkentine kadar ulaşmayı başarmış ancak buradaki savaşta büyük kayıplar vererek geri çekilmek zorunda kalmıştır. 737-738 yıllarında Kuzeybatı Kafkasya'ya ulaşan İslâm orduları Abhazya'da İslâmiyeti yaymağa çalışmışlarsa da kalıcı bir etki bırakamadan geri dönmüşlerdir. 815 yılında Kureyş'ten Hazreti Hamza (Radıyallahü Anh) soyundan Şeyh Ebu İshak ve Abbas b. Abdulmuttalib (Radıyallahü Anh) soyundan Şeyh Muhammed Kindi Dağıstan üzerinden Kuzey Kafkasya'ya ulaşarak Kabartay ve Besni kabilelerine İslâm'ı tebliğ etmişlerdir. Araplardan müteşekkil İslâm orduları 1000 yıllarına kadar Güney Kafkasya'da kalmışlar ve İslamiyeti yayma çalışmalarını sürdürmüşlerdir. Bu yıllarda Haçlı seferlerinin de etkisiyle Arap yarımadasına çekilen Araplardan sonra bölgede İslam’ın tebliğ ve temsil misyonunu Selçuklular ve Osmanlılar devrinde Türkler üstlenmişlerdir. Bölgenin bundan sonraki tarihi Türk tarihinin de bir kısmını oluşturmuştur. İslâm'ın ilk yüzyıllarında Kafkasya'da İslâm'ı yaymağa çalışan Arapların faaliyetleri ancak kısmen etkili olabilmiş; Arapların bölgeden çekilmesinden sonra Müslüman olan Kafkasya yerlileri soydaşları arasında İslâm'ı tebliğe devam etmişlerdir. Bölgenin İslâm ülkesi vasfını kazanması daha sonraki yüzyıllarda Selçuklu, Osmanlı ve kısmen Kırım Türk Devletleri'nin yürüttüğü sabırlı çalışmalar sonucunda tahakkuk edecektir. Müslüman Türklerin Kafkasya ile münasebetleri Selçuklularla başlar; 1062 yılında Selçuklu Türklerinin Kafkasya üzerine akınlar düzenlediği bilinmektedir. Selçuklu Hanlarından Melikşah, Selçuklu hâkimiyetine katılmış bulunan Hazar Denizi'nin batı ve güneybatı bölgelerindeki nüfuzunu arttırmak için babası Alp Arslan'ın Anadolu'da uyguladığı iskân politikasına benzer bir şekilde Gürcistan'dan Hazar Denizi kıyılarına kadar Dağıstan’a birçok Türk boyunu yerleştirmiştir. Bugün bölgede bulunan Türk kökenli boylardan hiç değilse bir kısmının, bu yıllarda iskân edilen Türk boylarıyla ilgisi olduğu sanılmaktadır.
Kafkasya’nın Manevi Fatihi Ferah Ali Paşa ve Çerkezlerin Müslüman Olması Murat Kasap Kafkasya ile Osmanlı Hilafet merkezi arasında bağı kuvvetlendiren ve Çerkezlerin İslamiyet ile şereflenmesine vesile olan Ferah Ali Paşa aslen Gürcü olup, takva ehli bir Osmanlı paşası idi. Osmanlı Devleti 18 yy sonlarına kadar Kuzey Kafkasya ile doğrudan bir münasebet kurmamış, bu bölge Kırım mültehakından sayıldığı için münasebetler de Kırım Hanlığı üzerinden yürütülmüştür. Kırımın Rus işgaliyle ortaya çıkan gelişmeler sonucunca Osmanlı Devleti bu bölgede yeni bir politika takip etmeye başlamıştır.  1780 tarihinde Ferah Ali Paşa’nın Soğucak muhafızlığına tayin edilmesiyle birlikte Osmanlı Devleti’nin bölge halklarıyla olan manevi ve hukuki bağı daha da kuvvetlendirilerek iyi bir dereceye ulaşmıştır. Ferah Ali Paşa, Koca Abdi Paşa’ya divan katipliği yapmış, daha sonra Mirimiranlık (paşalık) rütbesi ile Bursa mutasarrıfı olmuştur. 1780 tarihinde Soğuçak muhafızı tayin edilmiştir. Bu görevine giderken önce Sinop uğramış, Soğucak’ın inşaası ve imarı için gerekli malzemeleri toparladıktan sonra Soğucak Kalesi’ne varmıştır. Ferah Ali Paşa özellikle bölgede yaşayan Çerkezler arasında İslam dinini yaymaya çalışmıştır. Şapsıh kabilesi beylerinden Hasan Bey’in kızıyla evlenmiştir. Paşa’nın askerlerinden bir çoğu da Kafkasya’daki Çerkez kabilelerin kızlarıyla evlenmiştir. Bu surette Çerkezler İslam dini hakkında bilgi edinmeye başlamışlardır. Özellikle minareden okunan ezanlar onların bir hayli merakını çekmiştir. Ferah Ali Paşa askerlerine evlendikleri eşlerine İslam dinini öğretmelerini emretmiştir. Paşa bölgede sünnet geleneğini yaygınlaştırmış bu maksatla İstanbul’dan sünnetçiler ve dini öğretmek için de hocalar getirtmiştir. Kabilelere gidecek hocalara önce Çerkez adetleri anlatılmış ve ondan sonra tebliğe gönderilmiştir. Ferah Ali Paşa’nın başarılı uygulamaları sonucunda kısa zamanda Çerkezler toplu halde Müslümanlığı kabul etmeye başlamışlardır. Paşa’nın çalışmaları sonucunda Çerkez kabileleri arasında İslami isimler yayılmaya başlanmış, daha önce verilen batıl isimlerin yerlerini Müslüman isimleri ile değiştirmişlerdir. Ayrıca bölgede mescitler yapılmıştır. Ferah Ali Paşa, bir taraftan Çerkezler arasında İslamiyet’in yayılmasını sağlarken diğer yandan Soğucak’ta imar faaliyetlerine girişip, buranın müstahkem bir kale olmasını sağlamıştır. Buradaki başarılı çalışmalarından dolayı kendisine Ankara Sancağı ile Rumeli Beylerbeyliği payeleri de verilmiştir. Bölge halkını buğday ekmeye ikna ederek Sinop kanalıyla tohumluk buğday temin etmiştir. İstanbul’dan altı adet sürat topu, birkaç kıta balyemez, havas, humbara ve bir süratçi topçu kalfası getirttirmiştir. Gelincik limanı kurulmuş ve buraya tabyalar inşa edilmiş, cephanelik oluşturulmuş ve bir cami yaptırılmıştır. 1782 senesinde Soğucakta büyük ve sağlam bir kule, cephane ve paşa konağı yaptırmıştır. Paşa, bölgede iskân faaliyetlerine de önem vermiş, Soğucak’a Kırım’dan gelen muhacirleri yerleştirmiştir. Karadeniz’de yaşanan eşkıyalık hareketlerinin önüne geçilmiş, eşkıyaların Sohum ve Batum taraflarındaki yağmaları önlemiştir. Anapa Şehrinin İnşaası 1782 yılında Kafkasya’da önemli bir mevkiye sahip olan bir yer olan Anapa Kalesinin inşaatına başlanmış, kale inşaatı tamamlandıktan sonra merasim yapılarak toplar tabyalardaki yerlerine konulmuştur. 1768 senesinde Ruslar’a tabi olmayan yaklaşık 40 bin kişilik Nogay Tatarı’da Anapa civarına yerleştirilmiştir. Şehrin içinde su kuyuları açılmış ayrıca Anapa yakınlarındaki Buhur nehrinde bir baraj yaptırılmıştır. Anapa ve Soğucak arasında güzel kerestelik ağaç yetiştirilmesine başlanmıştır. Bu tarihlerden sonra, Anapa’nın ticareti artmış, İstanbul ve başka yerlerden tüccarların uğrak yeri olmuştur. Anapa’da yel değirmenleri yapılmıştır. Ayrıca bölgede Rusya korkusundan yapılamayan balık avları tekrar başlamıştır. Ferah Ali Paşa Kafkas kabileleri arasında birliğin teminine çalışmış, Kırım’ın Ruslar tarafından işgali sonrası Rusya’nın kuzey Kafkasya saldırma teşebbüslerine karşı koymak için kabilelerden söz almıştır. Ferrah Ali Paşa Devlet-i Aliyye’nin kuvvetinin sarsılmamasına önem vermiştir. Kafkasa’da Osmanlı hâkimiyetinin devam edebilmesinin buraya tayin edilecek valilerin çalışmalarına bağlı olduğu belirtmiştir. Paşa Fazilet ve kemal ehli olup, maiyetinde bulunanlar onun kerametine inanırlarmış. Anapa gibi bir yerde muazzam bir şehir kurması, bölgede İslam Dininin yayılmasında büyük rol oynaması ve bu uğurda bütün varlığını feda etmesi onun en büyük başarısıdır. İstanbul’da bulunan çok sevdiği kızının vefat etmesi paşayı daha sonraları tamamen dini işlere yöneltmiştir ve münzevi bir hayat yaşamaya başlamıştır. Aynı zamanda tasavvuf ehli bir şahsiyet olan Paşa, İstanbul’da iken Takyeciler Şeyhi Şeyh Mehmet Efendi’ye intisap etmiştir. Elhamdülillahi Rabbilalemin ayetindeki (Rab) lafzının ebcet hesabıyla 500 sayısına uyduğundan 1200 (1784) yılında öleceği manasını çıkartmış, 1784 senesinde ustaları çağırarak kendisi de bir işçi gibi çalışmış ve yaptırdığı caminin yanına bir türbe inşa ettirmiştir. Kâtibi Haşim Efendi’ye öleceği haberinin İstanbul’a bildirilmesi ve kaleye liyakatli insanların gönderilmesini iletmiştir. Türbesinin inşası bittikten sonra eşi ile birlikte burada geceleri ibadetle meşgul olmuştur. Gündüzleri devlet işlerini takip etmiş, Osmanlı’nın şanını göstermek için her gün kalede mehter çaldırtmıştır. Kırk günü aşkın ibadetle geçirdiği türbesinde dua ederek vefat etmiştir. Yerine yeni vali gelinciye kadar kapıcıbaşısı Hüseyin Ağa’yı vekil bırakmıştır. Vasiyetini söyledikten sonra bir seccadeye oturarak Allah ismini söylemeye başlamış ve hüve hatimesini söylerken vefat etmiştir. Türbesine; İki alemde tasarruf ehlidir ruh-u veli
Ruh-u Şemşir-i Hüdadır ten glaf olmuş ona
Deme kim bir mürdedir bundan nice derman ola
Dahi ala kar eder bir tığ kim uryan ola…
Yazısının yazılmasını istemiştir. Paşa geriye dünyalık bir mal bırakmamıştır. Onun en büyük mal varlığı nice hazinelere bedel olacak bölgede bir düzen bırakmasıdır. Paşa’nın Şapsıh kabilesi reisi Hasan Bey’in kızı ile olan evliliğinden bir kızı olmuştur.  
Kafkasya’da Sovyet Zulmü Cafer Barlas Bolşevikler ihtilalden hemen sonra İslam’ın temel müesseselerini ortadan kaldırmakla işe başladılar. İslam Hukukunu yasaklayarak İslam mahkemelerini kaldırdılar bütün vakıflara el koydular. Daha sonraları 1928’de ise İslam’a karşı tam anlamıyla saldırıya geçtiler. (Allahsız Beş Yıllık Planı’nın) uygulaması olan 1932-1937 yılları arasında bütün din bilginleri ve aydınlar sürüldüler. 1938 yılının sonlarına doğru Sovyetler Birliği’nde bir tek ibadet edilebilecek bina bırakılmamış ve güya Allah’a olan iman kalplerden sökülmüştü. Aynı şekilde dini liderler, İmamlar, hocalar, vaızlar insanların insanlıktan çıktığı sefalet içeresinde öldüğü toplama kamplarına gönderilip, hücrelere hapsedildiler. Toplumu gerçek bilgiye giden yoldan mahrum etmek için İslam bilgilerini öldüren din aleyhtarı cinayetlerin sayısı 1940 yılında İdil-Ural bölgesinde 18.000 olmak üzere yaklaşık 50.000 civarındaydı. Kızıl ihtilalle uygulamaya konulan komünizmle birlikte oruç tutmak, zekât ve sadaka vermek ve hac ibadeti tamamen yasaklandı. Camiler kapatılarak pek çoğu maksatları dışında kullanılmaya başlandı. Din bilginlerini karşı devrimci diye itham edilip ölüm ve sürgünle cezalandırılarak toplum tamamen cahil bırakıldı. Ancak, daha sonra görülecektir ki, II. Dünya Savaşı sırasında Kafkasya cephesindeki Alman ordularına karşı başarılı olunmak için yerli halkı tekrar kazanmanın öneminin ortaya çıkmasıyla Stalin, Müslümanlara tavizler verir. Kısa bir müddet için de olsa Kafkas halkının en ufak bir fırsatı değerlendirerek İslam’a sahip çıkmalarıyla ihtilalci liderler camilerin açılabileceğini ima eder ve Müslümanlar bu durumdan yararlandılar. Alfabe Değişikliği Kafkasya halkları topluluklar halinde İslam dinini kabul ettikleri zaman Arap harflerini de benimseyerek onunla yazmaya ve okumaya başlamışlardır. Çarizmin işgaline kadar yaygın ve yüksek seviyedeki eğitim işgal sonrası gerilediyse de Çar yönetimi mektep ve medreseleri tamamıyla kapatmamış, eğitime izin vermişlerdir. Çarlar devrinde Müslümanlar arasında okuma-yazma bilenlerin nisbeti son derece yüksekti. 1897 tarihinde yapılan genel nüfus sayımında bütün Rus imparatorluğundaki okuma-yazma bilenlerin nisbeti yüzde 21 den fazla olmadığı görüldüğü halde Müslümanların içinde bu nisbetin yüzde yüze yakın olduğu görülmüştür. Batı Avrupa kaynakları, Rus istilası altında bulunan Müslümanların hemen hemen hepsinin okuma-yazma bildiğini kabul etmektedirler. Müslümanlar için bu kısa süreli ara dönemde ibadet yerlerinin açık olmasının pek önemi kalmamış camilere yalnız ihtiyarlar devam eder hale gelmiştir. Dini eğitimden uzaklaştırılmış olan genç nesil İslam hakkında hiçbir şey bilmemektedir. Önceleri, binlerce yıllar Arap harflerini kullanmakta olan Kafkasya ve Orta Asya’da konuşulmakta olan diller, önce latin alfabesiyle (1920 sonlarında) sonra Kril alfabesiyle (1839-1840) değiştirildi. Bir takım yeni eklentilerle ve sebepsiz olarak 5 ya 10 yılda bir milletlerin alfabelerini değiştirmeğe zorlandılar. Yukarda görüldüğü gibi Müslümanların kullandıkları Arap harfleri Latince’yle ve sonradan Rusça’yla değiştirildi ve her değiştirmede esnasında eldeki bütün kıymetli kitapları imha ettirilerek bu eserlere gerilik maddeleri damgasını vurdular. Bu suretle geleneksel milli alfabeden yoksun bırakılmış İslam halklarının Kur’an-ı Kerim’i öğrenmesi ve onu anlamasının önüne geçilerek İslam ahlakından mahrum bırakılmak suretiyle, insanın hürriyet yolu kapatılarak kula kulluk, kölelik ve teslimiyetçilik yolu açılmış olmaktaydı. Bolşevikler, Kafkasya’ya hâkim olduktan sonra aşağıda özetlenen işleri yapmışlardır: İslam dünyasını birleştiren müşterek yazı, müşterek dil, müşterek kültür, bin yıllık alfabeyi (Kur’an alfabesini) yıktılar, yerine Latin harflerini koydular.  Daha sonra bunları da Kril ile değiştirdiler. Milli tarihi hayâsızca tahrif ettiler, uydurma tarih icad ettiler. Maziyi inkar ettiler, Büyük Türk ecdadını tahkir ettiler, “kanlı düşman” diye gösterdiler. Kalp akçe gibi düzme kahramanlar ortaya sürdüler. Mekteplerde genç nesilleri milli benlikten, milli hafızadan, milli şuurdan mahrum yetiştirdiler. Türk ecdadının kahramanlıklarını vahşet ve gerilikle itham ettiler. “Ananevi sahada kendisiyle mücadele imkânı olmayan İslam kuvvetine serbest inkişaf verilemez” diye Türk milletinin manevi varlığını idama mahkûm ettiler. Müslümanlığın birleştirici kudretinden korktukları için dini teşkilata ve dini inkişafa imkân vermediler. Dini vazifelerini ifa eden din ulemasına en ağır hakaretlerde bulundular. Şeriat mahkemelerinin verdikleri hükümlerin uygulanması hususunda din ulemasına karşı geldiler. Yetiştirdikleri dinsiz gençleri din ulemasına karşı saldırttılar. Dinsiz, materyalist felsefeyi benimsediler ve yaydılar. Mekteplerden din derslerini kaldırdılar. İmam, hatip, vaiz, müezzin yetiştiren medreseleri yasakladılar, yaktılar, yıktılar. Kökünü kuruttukları din rehberlerinin hariçten gelmesine de müsaade etmediler. “Allahsızlar Cemiyeti” vasıtasıyla din aleyhinde müthiş propagandalar yaptılar. Mukaddes aylarda ve günlerde dine karşı hücumlarını şiddetlendirdiler. Dini tezyif ve tahkir için serbest münakaşalar tertip ettiler. Müslümanlarla mücadele için dinsiz gençler yetiştirdiler. Nice din ulemasını idam ettiler. Camileri depo, meyhane, bar ve kulüp gibi eğlence yerlerine çevirdiler; bir çoklarını da yıktılar. Mektebin dinden ayrı olduğunu ilan ettiler. Öğrencilere mahsus dinsizlik kursları açtılar. Sarayları dinsizlik müzeleri yaptılar. Velhasıl zulûm ve şenaat namına ne yapmak mümkünse yaptılar.” Parçalanan Kafkasya Kafkasya ve Türk toprakları ve halkı bölünüp parçalandı. Bolşevikler, her yerde mevcut olan kabile, lehçe ve coğrafi farklılıkları, parçalama ve yok etme ameliyesi ile istismar etmektedirler. Mesela, Kafkasya bölgesini evvela kuzey ve güney olmak üzere ikiye böldüler. Güneyde Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan Cumhuriyetleri ve Acara, Abhaziya, Güney Osetiya ve Nahçivan muhtar bölgeleri adı altında sekize ayırdılar ve bir de kürt topluluğu meydana getirdiler. Kuzey Kafkas’ta ise Dağıstan, Çeçen, Kuzey Osetiya, Kabartay, Balkar ve Adige Cumhuriyetleri ve birkaç da muhtar eyalet ve şehir olmak üzere ondan fazla parçaya ayırdılar.
Bir Millet İki Devlet Aynı Arzu Aynı Niyet Demet Şimşek Kurtlar olur çobanların koyunuİtten öğrenirse, kendi soyunu“Azerilik” komünizmin oyunuAzeri değiliz, Türkoğlu Türk'üzBahtiyar Vahapzade Azerbaycan Türkleri, Kafkasya bölgesinin en büyük Türk soyunu oluşturmakta. Ne acıdır ki  bu tarihi süreç içerisinde büyük zulüm ve soykırımlara  maruz kalmış, toprakları ellerinden alınarak halk göçlere zorlanmıştır. Birinci Dünya Savaşı'nın ardından bağımsız bir ülke olarak kurulan Azerbaycan,  2 yıl sonra Sovyet Rusya tarafından işgal edildi. 1918'de Ermeni ve Rus çetelerinin saldırısı neticesinde binlerce masum Azerbaycan Türkü katledildi. Sovyet boyunduruğunda geçen yılların ardından 1991'de yeniden özgürlüğünü kazanan Azerbaycan, Ermeni çetelerinin saldırısına uğradı. Azerbaycan'ın Karabağ bölgesi, kanlı saldırılar sonucu Ermenistan tarafından işgal edildi. Halen Ermeni işgalinin sürdüğü Karabağ, Azerbaycan toprakları üzerinde yerleşik durmakta. Şehitlikler ve Kuba Ama güne Bakü'de merhaba demek ve Hazar'dan gelen tatlı kış esintisinde Azerbaycan'ı içime çekmek:geçmişi düşününce biraz buruk, bugünü düşününce heyecan verici. Güne erken başlıyoruz. Ganire Paşhayeva ve ekibinin “kardaşlığı”, tenimizi okşayan kış rüzgârının aksine içimizi ısıtıyor. Bakü'ye Türk dünyasından gelen her soydaşın yaptığı gibi, ilk olarak Şehitler Hıyabanı'nı  ziyaret ediyoruz. Burası 1918'e kadar,  özgürlük mücadelesinde, 1918 sonrası vatanı savunma çabalarında şehit düşmüş Azerbaycanlı kahramanların ebedi istirahatgâhı. Ayrıca, 1918'de, Ermeni ve Rus çetelerinin Kuba ve çevresine saldırısını bertaraf etmek için, Türkiye'den gelen Nuri Paşa komutasındaki ordudan şehit olan kardeşlerimiz,  yine bu hıyabanda yatıyor. Azerbaycan'da daha büyük bir soykırım yapmasını, Osmanlı askerleri engelliyor. Bu savaşta çok sayıda Osmanlı askeri de şehit düşüyor. Bakü'de Türk askerlerinin yattığı bölüm de, şehitler memleketlerine göre sıralanmıştı. Türkiye'nin her şehrinden yüzlerce şehit…  Fahri Hiyaban adlı mezarlığa vardığımızda yeşillikler arasına oturtulmuş devasa mezarlarla karşı karşıya kaldık. Kimler yoktu ki burada; Perestroika sonrası, Azerbaycan'ın ilk Cumhurbaşkanı Ebulfeyz Elçibey, Cumhurbaşkanı Haydar Aliyev ve eşi Zarife Aliyeva, ünlü şair Bahtiyar Vahapzade, Azerbaycan'daki  ilk Türkçe gazetenin yayımcısı Hasan Bey Zerdebi ve niceleri... Burası adeta yaşayan, nefes alan bir anıt mezarlık. Azerbaycan'a gelip de burayı ziyaret etmeden gitmek, ülkeyi tam görmemek, anlamamak olur. Soykırımın Belgesi: Kuba Bakü'den yola çıkıp, iki saat süren yolculuğun ardından, mistik ve tarihi dokuyu gördüğümüzde Kuba şehrine geldiğimizi anlıyoruz. Burası 1918'de 16 binden fazla Azerbaycan Türkü'nün öldürüldüğü yer. Kazı çalışmaları esnasında tesadüfen ortaya çıkan yaklaşık 600 kişiye ait kemiklerin bulunduğu Soykırım Müzesi'ne ulaştığımızda, karşılaştığımız manzara adeta kanımızı donduruyor. Sözün bittiği, gerçeklerin konuştuğu yerdeyiz. Ermeniler tarafından İşkenceyle katledilen Kadın, çocuk, erkek, üst üstte istiflenmiş kemik yığını... Kimi ayaklarından çivilenmiş kimi başından, birçokları da yakılmış…1915'deki tehcir ve iç savaşın adını “soykırım” koyup, Ermeni soykırım çığırtkanlığı yapan batıya haykırmak istiyorum şimdi; Bu gördüklerimizi neyle açıklayacaksınız? Toplu mezarın hemen yakınında fiziki olarak  modern bir yapıya sahip soykırım müzesi yer alıyor. İçeriye girdiğinizde ise adeta tarihi bir yolculuğa çıkıyorsunuz Azerbaycan Türklerine yapılanları daha iyi anlamak için buraları mutlaka gezmek lazım. Kuba şehri tarihi dokusunun yanı sıra son derece modern yapılarıyla  ve uluslar arası projelerle de dikkatleri çekiyor. Şehir, “Quba Rayon İcra Hakimiyyetinin Başçısı” yani Vali Mübariz Ağayev tarafından yönetiliyor. Vali beyin çalışma ve başarıları burasını aynı zaman da bir turizm cennetine dönüştürmüş.
Tatar Türkçesi, Türkiye Türkçesi İngiliz Casusu Yavuz Bülent Bakiler 1981 yılıydı. Mavi trenle Ankara'dan İstanbul'a gidiyordum. Trenin hareketinden 15-20 saniye kadar önce bir genç adam koşarcasına gelip yanımdaki koltuğa yığıldı. Bir süre nefesini toplamaya çalıştı. Sonra etrafını seyre koyuldu. Ben “Kırım Mânileri” isimli bir kitap okuyordum. Bir ara gözü elimdeki kitaba takıldı. Mâniler Kiril alfabesiyle yazılmıştı. Merakını artırmış olmalı ki sordu: -Afedersiniz efendim, elinizdeki bir şiir kitabı galiba dedi. Şiiri çok severim de dikkatimi çekti. Harfleri bir tuhaf geldi bana, ne harfleridir bu harfler? – Kiril harfleridir. Yüzüme merakla baktı. – Hangi millet kullanıyor bu harfleri? – Oooo bu alfabeyi kullananlar çok. Ruslar, Bulgarlar, Romenler, Çekler, Azeriler, Türkmenler, Özbekler, Kazaklar, Kırgızlar, Gagavuzlar, Karaimler, Çuvaşlar, Tâcikler, Çeçenler, Tatarlar Karakalpaklar, Uygurlar, Başkurtlar... Say sayabildiğin kadar. Ancak bu kitap Tatar alfabesiyle basılmış. Ben bu kitabı gecen yıl Özbekistan'a gittiğimde almıştım. İçinde Tatar manileri var. İki dudağını birbirine yapıştırarak bir süre başını salladı. Sonra merakla sordu: – Siz Tatar mısınız efendim? – Hayır değilim! – Peki Tatarca'yı nereden öğrendiniz? Yol arkadaşımın bizim târihimizle bizim milletimizle dilimizle, çilemizle hiç ama hiç ilgilenmediğini anladım. Onunla doğrusu biraz eğlenmek istedim: – Ben Tatarca'yı yeteri kadar annemden öğrendim. – Anneniz Tatar mı? diye sordu. – Hayır dedim. Biz Azerbaycan'ın Dağlık Karabağ bölgesinin Ağdam köyünden Türkiye'ye göçmüş bir aileyiz. Tatar değiliz. – Peki anneniz Tatarca'yı nereden öğrenmiş? – O da annesinin annesinden öğrenmiş! – Ha anladım sizin anneanneniz Tatar galiba. – Değil! Değil! Değil! – Peki bu nasıl oluyor efendim? dedi. Tatar olmadığınız halde Tatarca'yı nasıl biliyorsunuz? – Siz Tatar'ca bilmiyor musunuz ? diye sordum. – Ben Türküm, dedi. Tatar'ca bilmem – İddia ediyorum ki siz en az bir kaç bin kelime Tatarca biliyorsunuzdur! dedim. – Siz beni neredeyse Tatar dili profesörü yapacaksınız efendim dedi. Ben altı yıl Fransızca okuduğum, yüksek tahsil yaptığım halde, şimdi saysam bildiğim Fransızca kelime sayısı bir kaç yüzü geçmez! dedi. – Fransızca başka, Tatarca başka... Bakın denemesi bedava. Şimdi size bu maniler kitabının ilk kıtasını okuyayım, bakalım ondan kaç kelime bileceksiniz, dedim ve ona şu mâniyi okudum: Kayadan endim bugün
Elimde altın gügüm
Erkün görkem yaremni
Ne dün gördüm ne bugün Yüzüne bakarak sustum. Gözleri iri iri açıldı. – Efendim bu bal gibi Türkçe dedi! Ben de: – Tatarlar da bal gibi Türktürler ve bal gibi Türkçe konuşmaktadır! dedim... Sonra ona Kırım Fâciasını bütün dehşetiyle anlattım. Murat Girayhan’dan, Şahin Girayhan’dan bahsettim. Sonra 2. Katerina zamanında oynanan oyunları özetledim. 1783 yılında, Potemkin ordularının önce otuz bin sonra yirmibeşbin Kırım Türkü’nü nasıl katlettiğini belittim. Ruslar’ın 296 yıl bizimle yaşayan Kırım Türkleri’ni bizden nasıl kopardığını özetledim. Nihâyet 1944 yılında Stalin’in, bütün Kırım Türkleri’ni bir gece içinde Kırım’dan nasıl sürüp çıkardıklarını yüreğim yanarak bir bir sayıp döktüm. Yol arkadaşım büyük bir dikkatle ve hayretle beni dinledi ve: – Çok utandım efendim dedi. Çok utandım! Tarihimiz, milletimiz ve Türkçemiz üzerine bize doğru dürüst bir şey öğretmemişler ve biz de okumamışız. Ben ki yüksek tahsil yapmış biriyim. Çok utandım! Bu hâdiseden 13 yıl sonra Kırım’a gittim. Bahçesaray’da Türk Ocakları bir gençlik şöleni düzenlemişti. O şölende beni bir İngiliz gazeteciyle tanıştırdılar. İsmi Lora idi. Lora güzel bir Türkçe ile konuşuyordu. Tokalaşırken ona çok açık bir şekilde sordum. – İngiltere devleti sizi buraya casus olarak mı gönderdi Lora? Dedim. Aramızda şiddetli münâkaşa oldu. Ve inanır mısınız üç gün sonra Lora’nın mükemmel bir İngiliz casusu olduğu ortaya çıktı. Ah ne olurdu, Kırım’da düzenlediğimiz bir gençlik şölenine koskoca İngiltere’nin gösterdiği büyük ilginin onda birini olsun biz de kendi milletimize, kendi târihimize, kendi meselelerimize gösterebilseydik; böyle utanmazdık herhalde.
Esir Türkler Ve “Karanfil” Adnan Şenel 1978 yılıydı; lisede tarih dersinde hanım tarih öğretmenimiz büyükçe bir dünya haritasını karatahtanın önüne açmış ve “Bana bu haritada Azerbaycan’ın yerini gösterecek olan var mı?” diye sormuştu. Sınıfta sadece iki öğrencinin parmağının kalktığını görünce acı acı gülümseyen öğretmen “yazık” demişti sadece… “Yazık!” Ondan bir yıl öncesinde, 1977’de, o fırtınalar koparan “Güneş Ne Zaman Doğacak” filmine gitmiş ve iki karakter nezdinde, ülkemize sığınan Azerbaycanlı soydaşlarımızın Sovyetlere iadesini üzüntü ve öfke içinde seyretmiştik. Yine 12 Eylül 1980 darbesinden önceki dönemde, duvarlara asılan “Esir Türklere Hürriyet” afişlerinde, o demir parmaklık arkasındaki temsilî soydaşımızın yüzünden yansıyan hüznü ve acıyı görüp “Aa, Türkiye dışında da Türkler mi varmış!” diye şaşırıp kalanlara, sınırlı da olsa bilgimiz dâhilinde, milyonlarca soydaşımızın Sovyet, Çin ve Bulgar emperyalizmi ve mezalimi altında bulunduğunu anlatmaya çalışırdık. “Esir-Dış Türkler” meselesinin bu kabataslak tarihçesini vermekteki maksadım, emekli General Osman Gazi Kandemir’in “Karanfil”adlı romanı için yapacağım tahlilin daha iyi anlaşılabilmesine matuftur. Bilhassa tarihî ya da dönem romanları, ele aldığı o tarihî olayın-şahsiyetlerin ya da belirli bir dönemin daha sarih ve iyi anlaşılabilmesi açısından önemli bir rol taşırlar. Kuru ve kalıplaşmış cümlelerle bezeli ders kitaplarıyla başarılamayan “tarih öğretimi”, bir roman ve/veya film aracılığıyla çok daha tesirli şekilde gerçekleştirebilir. Son yıllarda insanlarımızın tarihe ve geçmişimize ilgi duymasının bir sebebi de televizyon dizileri, sinema filmleri ve tarihî romanlar değil midir? Ciddi Bir Roman: Karanfil...Bu çerçeveden hareketle, Osman Gazi Kandemir’in “Karanfil” adlı romanı, ele aldığı dönem ve konu itibariyle, üzerinde özellikle durulması gereken bir eser. Her ne kadar konu Nahçıvan ağırlıklı olmak üzere Azerbaycan’da geçiyor ve 3-4 aylık bir dönemi ele alıyorsa da, roman boyunca tarihe yapılan yoluculuklarda ve geri dönüşlerde Türkiye’nin ve Türk karakterlerin sık sık vurgulanması ve hepsi bir yana, Türkiye’nin bir asır boyunca Azerbaycan’la münasebet içinde bulunuyor olması sebebiyle, “Karanfil”, “biz”e de ait bir tarihî roman olma niteliği kazanıyor. 1991’de Sovyetlerin dağılması ve Azerbaycan’ın bağımsızlığını kazanmasından bir yıl sonra Ermenistan’a bağlı silahlı birliklerin Dağlık Karabağ bölgesindeki Hocalı kasabasını basıp, çoluk-çocuk, genç-yaşlı ayırımı yapmadan (resmî rakamlara göre) 613 sivili katletmesi, Türkiye’de de büyük infial ve öfkeye yol açmıştı. Roman, bu katliamdan kısa bir süre sonra, yüzbaşı iken ordudan firar eden ve kaçak olarak market işiyle uğraşan Seyfi’nin İstanbul’dan kalkıp Nahçıvan’a gitmesiyle başlıyor. Kendisi önceden seçilmiş, takibe alınmış, uygun biri olduğuna kanaat getirildikten sonra “bize yardım et” ricası ve teklifiyle ikna edilmiştir. İstanbul’da iken kulağına fısıldanan “Kafkas İslam Ordusu”nun ne olduğu merakı da eklenince, bu göreve talip olmuş; gizli yollardan Nahçıvan’a gelmiştir. Burada, rüyalarına da giren aksakal Mirza Bey, onun torunu Reyhan ve kaldığı evdeki diğer kişilerle tanışır; kaynaşır ve Bakü’ye gidip gençlere askerî eğitim vermek için uygun zamanı bekler. Geçen süre içinde, bulunduğu kasabada gerek hâlâ etkisini sürdüren KGB uzantılarına, gerek iç hainlere yönelik kararlı davranışlarıyla adından söz ettirmeye başlar. Bir süre dağlara çekilen Seyfi, yanına aldığı gözü pek birkaç gençle Laçin’de Ermeni askerlere karşı eylemler düzenler. Nihayetinde Ebulfez Elçibey’in Cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra Bakü’ye geçer; dört bir yandan gelen gençlere askerî eğitim verir. Fakat Azerbaycan’da iç siyasetteki kaos ve belirsizlikler; öte yandan da Rusya’nın nüfuzu ve baskısı devam edince Seyfi’ye ülke dışına çıkması bir nevi dayatılır. Ya Türkiye’ye ya da Kırgızistan’a gidecektir. Onun niyeti Kırgızistan’a gitmek, kaldığı işe devam etmek ve günü geldiğinde de Azerbaycan’a geri dönmektir. Peki, bunu gerçekleştirebilecek midir? Evet, ana hatlarıyla muhtevası bu olan “Karanfil”; konusu, kurgusu, örgüsü ve kahramanları itibariyle dört dörtlük bir “macera-aksiyon” romanı. Üstelik tek taraflı da olsa tutkulu bir aşk’ın da yer aldığı bir roman… Akıcı bir üslup, güzel bir dil ve dozu iyi ayarlanmış bir gerilim eşliğinde bir çırpıda okunuveren bir roman… Sadece bu unsurlar itibariyle bile, güzel bir roman olarak, okunmayı hak ediyor “Karanfil”… Lâkin bu vasfıyla yetinmek eksik ve haksızlık olacaktır; çünkü bu roman, içindeki bilgiler ve mesajlar açısından da ayrı bir kıymet kazanıyor. Yıllarca yaptığı askerlik mesleğinin ardından, bir kenara çekilip “emeklilik” rehavetine ve tembelliğine düşmeyen; bir sorumluluk hissiyle böylesi romanlar yazan emekli General  Osman Gazi Kandemir’i, öncelikle bu cesaretinden ve teşebbüsünden ötürü kutlamak gerekiyor. Zaten kısır ve güdük olan roman sahamıza Osman Gazi Kandemir gibi kalemlerin giriyor olması, geleceğe dönük ümitlerimizi ve beklentilerimizi bir kat daha arttırıyor. Hülâsa: “Karanfil”, okunması ve kitaplığımızda yer alması elzem bir roman… Kaynak: Türkyurdu Dergisi
Kırım Kırım Kırdılar Yusuf Hebu Allah rahmet eylesin babam Celal Hebu ayaklı arşiv gibiydi adeta. Küpürler kesmiş, notlar tutmuş, zarflamış dosyalamış kaldırmış kenara. Karıştırırken büyük ninemin hatıralarını buluyorum ve üç beş de sararmış fotoğraf yanında… Cihan harbi yıllarına dair değerli bilgiler var. Ninem sade yazmış, girizgâhsız girmiş mevzuya: Adım Gülsüm. Kırım Akmescid eşrafındanız. Tatarlar olarak Çarlardan da çok çekmiştik zamanında. Komünistler daha beter çıktı, hani gelen gideni aratır derler ya. Bolşevikler malımızı mülkümüzü elimizden aldılar. Beyim öğretmendi, boğaz tokluğuna çalışıyordu, devlet kapısında. Büyük bir baskı vardı, camileri hedef almışlardı, Akmescid’de mescid kalmamıştı adeta. Ve Cihan Harbi patladı, Almanlar 1941 yılında Kırım’a yöneldiler. Ruslar panikledi, ambarları yakıp kaçtılar. Bu arada beyimi de (40 yaşındaydı oysa) silahaltına aldılar, sürdüler ateş hattına. Öz Yurdumda Gariptim Almanlar Ruslar kadar baskıcı değildi, ibadetimize karışmıyorlardı en azından.  Şehirler bombardımana maruz kalıyordu. Bu yüzden Seyyidler reyonuna bağlı, Beş Kurtga köyüne çekildik, ata topraklarımıza. Günün birinde beyimden mektup geldi. Almanlara esir düşmüş. “Halsizim hastayım çocukları görmek istiyorum” diyor. Hemen bir hindi kestirdim, verdim fırına. Çocukları alıp çıktım yola. Kar, kış, ayaz. Burnumuzdan çıkan buhar buz oluyor anında. Canköy az yol değil, günde on saat yürüyebilirsen, 5 gün sürüyor. Akşamları Tatar köylerinde kalıyoruz, döşek seriyor, sofra açıyorlar. Hindiyi de niye yük ettim bilmem, cam gibi dondu, bi’ de onu taşıyorum sırtımda. Alman komutan bize iki dakika süre tanıdı, sokulduk kapıya.  Muhafızlar asabi “nayn nayn” deyip duruyorlar. Kızım tellere kadar yaklaştı ona ses çıkarmadılar ama. Birden kurt köpekleri daldı çocuğa. Allahtan üzerindeki elbiseler yorgan gibi kalın, diş geçmez ki, bildiğin keçe aba.  Neyse beyim geldi, erimiş solmuş. Henüz kucaklaşıp ağlaşamamıştık ki “bitti” dediler, “ayrılın tamam!” Biz Akmescid’e döndük beş on gün sonra da beyim geldi ardımızdan. Komutan sormuş “Sen Türk müsün?” Evet. Komünistlere karşı mısın? Elbette! -Salın bunu, gitsin köyüne. Ancak yolda ayakları donmuş morarmış, koca adam ağlıyor ıstıraptan. Beyimi fıçı içine oturttular, otlar kökler attılar adeta haşladılar. Boncuk boncuk terledi iyi geldi bi iznillah. Almanlar Rus aleyhtarlarına toprak veriyorlardı, bize de düştü bir parça. O sene mısır ektik, karpuz kavun aldık yaza.  İki yıl geçti sanırım, Rus saldırıları başladı bu defa. Gece sirenleri duyunca sığınaklara koşuyoruz, bir çatırtıdır kopuyor ortalıkta. Zor Seçim Rusların Kırım’ı ele geçireceği belli oldu. Almanlar çekilmeye başladılar. Mütereddittik. Ne yapsaydık acaba? Ani bir kararla Almanlara takıldık, üst baş, nevale bile alamadan çıktık yola. Vatanımda ölmek istiyorum diyenler de arzularına nail olamadılar, Stalin onları bir gece de topladı, sürdü Orta Asya bozkırlarına. Çoluk çocuk hayvan vagonlarına tıkılmışlar.  Tek verdikleri süpürge tohumu. O da felâket ishal yapıyor, garipler eriyip soluyor, cesetleri atıyorlar aşağıya. Neyse Ukrayna’nın Odesa limanına geldik. Mültecileri bir kışlada topladılar. Zemheri, rüzgâr kesiyor adeta. Tekneler kalkıyor ama binmek ne mümkün. Edige Krimov adlı biri yardım etti, gemiye aldılar. Nihayet kazanlar yandı, halatlar toplandı, çarklar döndü ve başladı macera. Nereye götürüldüğümüze dair bir bilgimiz yok, bindik bi alamete, gidiyoruz kıyamete. Yakınlarımıza cup cup bombalar düşüyor, gemi bir o yana yatıyor, bir bu yana. Köstence limanına yanaştık, bizi bir alana aldılar, etrafımız da dikenli teller, kuleler, muhafızlar. Almanlar bizi yük vagonlarına koydular, nasıl pis anlatamam, pireler bulut halinde saldırıyor. Battaniyelere sarılıp büzüştük, nereye götürüldüğümüzü bilmiyoruz daha. Yol zaman zaman kapanıyor saatlerce bekliyoruz. İnip tuğla arasında ateş yakıyor, yemek yapmaya çalışıyoruz telaşla. Meskûn mahallerde durunca ekmek, peynir, süt, alıyoruz. Fiyatlar uçmuş, para yetmiyor gıdaya.  Romanya, Macaristan, Avusturya… Derken Almanya. Dile kolay belki bir ay gittik, dura kalka, dura kalka. Ve adı …heim’la biten bir beldede indirdiler sonunda.  Yolda çok kirlenmiştik bitlenmiştik hatta. Kölelik Kalkmıştı Güya  Bizi DDT ile fırçalayıp hamamlara soktular, kışla gibi bir yer, gıcır gıcır battaniyeler, temiz temiz çarşaflar. İlk defa deliksiz uyudum, rüyada mıydım acaba? Ertesi gün bizi çiftlik sahiplerine dağıttılar, adamlar işinin ehli, omzu geniş, bileği kalın olanları seçiyorlar. Benle oğlumu Tizis köyünün muhtarı aldı, küçük bir oda verdi. Düşünün kendimize ait bir çatı altı, ne büyük nimet, anlatamam asla.  Beyimle kızımı alan çiftçi yatacak yer göstermemiş, ahırlara sığınacaklar. Rica ettim onlar da yanımızda kaldılar. Sabah erken kalkıyor, gece yarılarına kadar çalışıyoruz, sadece ineklerin yemini vermekle, altını almakla, sütünü sağmakla kalmıyor, çapaya, sabana gidiyoruz ayrıca. Patates söküyoruz, kümeslere bakıyoruz..   Bir nevi köleyiz yani, bir değerin yok, itilip kakılıyorsun icabında. Beyim ufak tefekti, iyi bir ırgat sayılmaz. Çiftlik sahibi bir gün bağıra çağıra üstüne yürüyor, dirgeni kaldırmış tam vuracak, kızım giriyor araya. Sen misin karşı gelen tam 13 araba gübre yükletiyor el kadar çocuğa. Düşünün 4 yıl ter döktük yaranamadık adamlara. Berlin Münih Beyim bir fırsatını bulup mülteci komiserine çıkıyor, olanı biteni anlatıyor. Ben tahsilli bir insanım, birkaç lisan biliyorum, büyük şehirlerde daha yararlı olamaz mıyım acaba? Mâkul bulmuşlar bizi Berlin’e yolladılar. Orada Tatarların çıkardığı bir dergide iş buldu kolayca. Derken Berlin bölündü, baktık Ruslar yine yakınımızda, huzursuz olduk, Münih’e geçtik bu defa. Ve harp bitti, Kırım, Kafkasya ve Polonyalı mültecileri Mittenwald kampında topladılar!  Burası ABD hükümetinin uhdesindeydi. Odalarda ikişer üçer aile. Bir nevi koğuş kışla. Yiyecekler Amerika’dan geliyor herşey kutularda. Kullanılmış elbise de dağıtıyorlar ama kızıma göre bir şey bulamadık yığınlarda. Garibim eski urbalarla gelin oldu, bir Karaçay genciyle yuvasını kurdu kampta. Her şey karne ile veriliyor, bakliyat, konserve, yağ, tuz, çikolata.  Bunlar bize lüks, Alman çiftçileri ile değişiyoruz, meyve sebze alıyoruz karşılığında. Fransız birliklerinde Arap askerler vardı, zaman zaman zerzevat getiriyorlar, ne büyük ikram ama! Ben mutfakta çalışıyordum, patatesin kabuklarını kalın soyuyordum,  alıp geliyorum eve, yıkayıp yemek yapıyorum çocuklara. Kampta yemek var ama domuz katıyorlar. Evli Evine Köylü Köyüne Yıl 1948 artık herkes yerine yerleşiyor, bu saatten sonra Kırım'a dönemeyiz. En iyisi  Türk’üz demek, yollasınlar Anadolu’ya. Damat becerikli bir genç. Türk talebelerden bilgi toplayıp senaryo yazmış, “yok şu vilayetteniz, yok şunlardanız filan...” Evet sorsalar öyle birileri var.  Evrak istenince ümidimiz kırıldı ama damat oturup belge düzenledi. Patatesten mühür kazıdı bastı kağıtlara. Almanlar titizdir güya yuttular, kim bilir belki de üstünde durmadılar.  Ausburg’dan İtalya’ya geldik, Napoli’den gemilere bindik çıktık deryaya. Deniz nasıl dalgalı anlatamam, içimiz dışımıza çıktı adeta. 4 gün sonra Tuzla’ya vardık. O gece denizde bekledik, çalkantıdan yanaşamadık karaya. Bizi İzmir’de iskan ettiler, kızımı ise Eskişehir Çifteler’e yolladılar.   Hasılı onca ülke dolaştım ama Türkiye’nin yeri başka. Ne kadar mesut olduğumu anlatamam burada. Evet, hatıra böyle bitiyor, rahmetli nineme bir Fatiha okumuşsunuzdur mutlaka. Hilalsiz Olmaz Mittenwald kampında oğlum ve arkadaşları... Çocuklar erimediler kültürlerinden kopmadılar. Onca işimizin arasında Ayyıldız işliyorduk formalarına.
Doğu Türkistanlılar ve İkinci Boraltan Faciası Hüseyin Öztürk Tayland mülteci kampındaki Doğu Türkistanlı kardeşlerimiz Çin’e iade edilirlerse, “İkinci Boraltan Faciasının” yaşanacağına kesin gözüyle bakılıyor. Bilmeyenler için “Boraltan Faciası” nedir hatırlayalım. Stalin zulmünden Türkiye’ye sığınan Azeri Müslümanları, geri Stalin’e teslim eden İsmet İnönü’nün, İslâm âlemini yasa boğan ünlü zaferidir. Acı hadiseyi Prof. Dr. İsa Kayacan’ın anlatımından özetleyelim. “Boraltan Faciası, dünya Türklüğün hafızalarında kapanması zor yaralar açmış bir faciadır. Bu facianın yaşandığı yıllar, Milli Şef İsmet İnönü dönemidir. Olay, İkinci Dünya Savaşı sırasında Stalin yönetiminin acımasız baskılarına dayanamayan bir grup Azeri Türk’ün, “öz kardeş” saydıkları Türkiye’ye sığınmaya karar verip yola çıkmasıyla başlıyor. Orada uğradıkları baskınlar sebebiyle arkaları sıra mezar taşlarından izler bırakarak, nihayet Aras Nehri’nin üzerinde bulunan Boraltan Köprüsü’nü (Iğdır) geçiyorlar ve Türk sınır karakoluna sığınıyorlar. Artık kurtulduklarını, özgürlüğe kavuştuklarını düşünen 146 Azeri Türk’ü, başta Karakol Komutanı olmak üzere Mehmetçikler Azeri kardeşlerini bağırlarına basıyor, ekmeklerini bölüşüyor, yataklarını ikram ediyorlar. 146 soydaşın hayatlarını kurtardıklarını düşünerek onlar da mutlu oluyor. Sevinmekte acele ettikleri kısa bir süre sonra anlaşılıyor. Zira karakol komutanının üstlerine yazdığı mektuba gelen şifreli cevap, tamı tamına bir “kara haber”dir: “Karakolunuza sığınan Azerileri derhal Sovyet yetkililerine teslim edin!” Komutan bu işte bir yanlışlık olduğunu düşünüyor. İnsan, öldürüleceğini bile bile kardeşini düşmana teslim eder mi? Buna vicdan dayanabilir mi? Daha tafsilatlı olarak durumu bir kez daha bildiriyor, fakat gelen cevap aynıdır: “Derhal teslim edin!” Hâlâ inanamıyorlar. Ama Ankara’nın emri kesindir. Karakol komutanının ve karakoldaki askerlerin tüm itirazları, Azerilerin tüm yalvarışları, Ankara’daki sağır sultanları yumuşatamıyor: - “Derhal teslim edin, yoksa vatana ihanetle yargılanacaksınız.” Hangisi“vatana ihanet” acaba? Mazlum insanları ölüme göndermek mi, yoksa göndermemek mi? Azerilerin lideri karakol komutanına yalvarıyor: - “Bizi siz kurşuna dizin, ama Moskof’a teslim etmeyin. Öleceksek, ay yıldızlı bayrağımızın dalgalandığı Anadolu topraklarında ölelim.” Komutan ağlıyor, askerler ağlıyor, Azeriler ağlıyor. Ankara’daki yöneticiler ise Stalin’le aralarında bir pürüz olmaması için soydaşlarını kurban etmeye çoktan karar vermişlerdir. Kendisine “Milli Şef” dedirten ve “Milli kahraman” ilân ettiren İnönü ise şöyle buyurmuştur: - “Sovyetler Birliği ile aramızda bir pürüz istemiyorum. Bir daha böyle küçük meselelerle beni meşgul etmeyin.” Hiçbir şey Ankara’yı kararından döndüremiyor. “Bizi siz kurşuna dizin” diye yalvararak ağlayan 146 Azeri, gözyaşları içinde Kızılordu görevlilerine teslim ediliyor. Boraltan Köprüsü’nün bir ucu Türk toprağında, bir ucu Sovyet toprağındadır. Azeri kafilesi, Boraltan Köprüsü’nü yarıladıkları sırada, karşıdan yaylım ateşine tutuluyorlar. Çoğunun son sözleri, “Yaşasın Türkiye” oluyor ve hepsi ölüyor.
Türk Yurdu Kırım Yrd.Doç.Dr.Tunç Boran Kırım’daki gelişmeleri millet ve tarih şuuruna sahip vatanseverler büyük bir kaygıyla takip ediyorlar. Rusların Kırım’ı işgal etmesi veyahut Kırım Özerk Cumhuriyeti’nin bir oldubitti ile denizaşırı komşumuz Ukrayna’dan ayrılarak Rusya’ya dâhil olması bu kaygının sebebi. Kırım hakkında derin değil yüzeysel bile bilgi sahibi olmayan/olamayan kamuoyu, Türk vatanseverlerinin ve milliyetçilerinin Ukrayna’nın toprak bütünlüğü konusundaki kaygısını anlamakta zorlanıyor. Kırım gibi Karadeniz’in en önemli üssünün Rusya’nın eline geçmesi Türkiye’nin güvenlik politikaları açısından büyük bir risk. Ancak stratejik planlardan, ekonomik faktörlerden, kâr/zarar hesaplarından, küresel, bölgesel dengelerden ve ittifaklardan daha kutsal, maddiyat ile satın alınamayacak değerleri olmalı insanın. Vatan gibi, millet gibi, kardeşlik hukuku gibi.

Kırım Bir Türk YurdudurBugün Ukrayna ve Rusya arasında güç savaşına sahne olan Kırım, ne Rusya’ya ne de Ukrayna’ya ait bir yurttur. Kırım bir Türk yurdudur. Çalınan bir vatandır. Türklerin zulme uğradığı pek çok coğrafyadan bir tanesidir. Milyonlarca Kırım Türk’ünün öldürüldüğü, göçe zorlandığı acıklı bir tarih sahnesidir. Bugün her şeye rağmen 300.000 Kırım Türk’ünün vatanlarına geri dönerek ayakta kalmaya çalıştığı bir coğrafyadır. Türk milliyetçilerinin kaygılarının nedeni Kırım’da yaşayan kardeşleridir.  

Kırım’ın tarihi Türkler için zulüm ve kanla yazıldı. Bu zulüm tarihinin miladı Kırım’ın Rus işgaline uğraması ve Osmanlı’dan koparılması ile başladı. 1774 Küçük Kaynarca Antlaşması ile Rusya tarafından sözde müstakil yapılan Kırım, dokuz yıl sonra Rusya’nın işgaline uğradı. Bugün yine tarih tekerrür ettirilmeye çalışılıyor. Kırım’ın vatandan koparılması bir padişahın ölümüne, yeşil ada Kırım’ın Türkler için yavaş yavaş solmasına neden oldu. Rusların Özi Kalesi’ni alarak 25.000 Türk’ü katlettiğinin haberini alan I. Abdülhamit üzüntüden felç geçirerek 1789’da öldü.

Türklerden Arındırılmalı
Kırım tarihin hiçbir döneminde Rus kimliğine ait olmadı. Rus anavatanına çok uzak bu topraklar yüzde yüze yakın bir oranda Müslüman Türk kimliği ile damgalanmıştı. Jeopolitik açıdan çok değerli topraklar Türklerden arındırılmalı ve Rus yurdu yapılmalıydı. 1800’lü yılların başından itibaren baskılar, zulümlerin her çeşidi Kırım’da yaşandı. Zulümden, açlıktan ve çocuklarının geleceğinden korkan Kırım Türkleri göçe zorlandı. Aktopraklar adını verdikleri Anadolu’ya göç etmeye başladılar. Kırım’da yavaş yavaş Türk nüfus azaldı, Rus nüfus artmaya başladı. O zulüm yıllarında bile Kırım Türkleri direndi. Kendi başına kurtuluşun mümkün olmadığını anlatan, “Dilde, Fikirde, İşte Birlik” diyen büyük bir düşünür o topraklarda yaşadı. Gaspıralı İsmail Bey, Türk’ün en karanlık çağında kurtuluş reçetesini Kırım’dan bütün Türk dünyasına duyurdu. Bu kurtuluş reçetesi, bugün geçerliğini koruyor. Bu reçeteyi uygulamayan Türk dünyasını her yeni dönemde ne yazık ki yeni acılar bekliyor.

Çarlık Rusya’sı, Kırım’ı Ruslaştırma politikasını son nefesini verdiği 1917’ye kadar tavizsiz uyguladı. Ancak maksadına ulaşamadı. Kırım, hatırı sayılır bir Rus nüfusunun iskan edilmesine rağmen hala bir Türk yurdu idi. Kırım Türkleri büyük bir direnç göstermişlerdi. Nasyonal duygulardan uzak olduğunu iddia eden Sovyet Rusya, Çarlık Rusya’sının yarım bıraktığı işi tamamladı.

Vagonlar Tıkabasa Dolduruldu
 Kırım Türkleri, İkinci Dünya Savaşı’nda o yılların ve tarihin en büyük iki zalimi Hitler/Stalin arasında kaldılar. Hangisi kazanırsa kazansın Kırım Türkleri için sonuç değişmeyecekti. Stalin kazandı. 18 Mayıs 1944 günü bir gecede Kırım’da yaşayan bütün Türkler bir gecede sürgüne gönderildi. Yüz binlerce insan, yanlarına yiyecek almalarına izin verilmeden hayvan vagonlarına tıka basa dolduruldu. Tren vagonlarına doldurmayı unuttukları binlercesini yok ettiler. Vagonlarda ise önce yaşlılar ve çocuklar hayatını kaybetti. Sonra diğerleri. Sibirya’da, Orta Asya’nın çöllerinde biten yolculuğun ardından iklime uyum sağlayamayanlar hastalıktan öldü. 19 Mayıs 1944 sabahı, 150 yıllık Rus rüyası gerçek oldu. Türk yurdu Kırım’da tek bir Türk kalmamıştı.
Acı ve ıstırap katlanarak arttı. Vatanlarından, evlerinden zorla sürülmüşlerdi. Geri dönüş izinleri yoktu. En ağır şartlarda çalıştılar. Kimliksiz olarak yaşadılar. Aç kaldılar ama yine de yaşadılar. Direndiler, bir gün evlerine geri dönecekleri günün hayalini kurdular. Bu hayali gerçek yapmaya çalışanlar en ağır cezalara çarptırıldı. Kırım Türkü Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu, açlık grevlerinde bedenini siper etti, çalışma kamplarında Sovyet zindanlarında yattı. Bütün dünya demirperdenin arkasından gelen bu cesur sesi, insan hakları savunucusu Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun haklı mücadelesini duydu. Ancak Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu bu haklı mücadelesinde terörden ve şiddetten hep uzak durdu ve uzak durulmasını sağladı. Nihayet vatana dönüş mücadelesi Sovyet Rusya’nın son günlerinde zaferle sonuçlandı. Kırım Türkleri büyük mücadeleler sonucu evlerine geri dönmeye başladılar. Sürgünden Kırım’a dönen bir Kırım Türk’ü, nasıl başardıklarını şöyle açıklıyor:

“Şimdi düşünüyorum, yaşadığımız bu facialara, dehşetli günlere rağmen nasıl sağ kalabildik, nasıl olup da vatanımız Kırım’a dönebildik diye? Bunun bir tek açıklaması var o da birlik. İsmail Bey Gaspıralı’nın bize miras bıraktığı birlik. Biz birbirimizi koruyarak, birbirimizle dayanışarak, ekmeğimizi paylaşarak, birlikte mücadele ederek bugünlere gelebildik.” 

Kırım’a dönmeyi başarmışlardı ama bu defa Kırım’da evleri, tarlaları ellerinden alınmıştı. Zorlukla, yoksullukla, yoklukla mücadele ederek ayakta kalmaya çalıştılar. Üç yüz bine yakın Kırım Türk’ü vatanlarında yaşıyor bugün. Kısaca anlattığımız bu tarih, Kırım’ın neden Rusya’ya bağlanmaması gerektiği açıklıyor. Kırım Türklerinin lideri Mustafa Abdülcemil Kırımoğlu’nun dediği gibi Kırım Türkleri, demokrasi, hukuk devleti, bireysel özgürlükler perspektifi olan bir ülkede yaşamak istiyor. Tarih bize göstermektedir ki, Rusya’nın egemenliğindeki Kırım’da bu mümkün görünmemektedir. Türk milliyetçileri Rusya’nın Kırım’ı işgalini engellemek için ellerinden gelen her şeyi yapmalı, Kırım’daki kardeşlerimize yardım etmelidir.

Bu yazıda özel olarak Kırım Tatarı/Türkü veya Tatar Türkü gibi sıfat karmaşına düşmemek için Kırım Türk’ü ifadesi kullanıldı. İlminsky ile başlayıp Sovyetlerin Millet Sistemi ile devam eden Türk dünyasının parçalamak için kullanılan ve uydurulan yerel sıfatları reddetmek durumundayız. Suriye Türkmeni, Irak Türkmeni, Azeri, Tatar, Kazak, Kırgız, Özbek, vs. sıfatlar Türk dünyası birliğinin önüne bilinçli konulan en büyük engeldir.
Kırım Tatarlarına sahip çıkmak Osman Atalay 16 Mart 2014 tarihinde Kırım’da gerçekleşen referandum sonrası Kırım bölgesi, Rusya Federasyonu’na bağlanmış oldu. 1944 yılında Almanlarla işbirliği yaptıkları gerekçesiyle ana vatandan sürülen yüz binlerce Tatar, 1987 yılında tekrar ana vatana dönme fırsatını yakalamıştı. 23 yıldır Ukrayna bayrağı altında yaşam mücadelesi veren Tatarlar çok zor şartlar altında dinlerini, dillerini ve nesillerini yaşatmaya çalıştılar.  Ukrayna Katolikleri maalesef Tatarların dini, milli ve kültürel hiçbir ihtiyaçlarına cevap veremedi. 

2014’de Ukrayna’da yaşanan olaylar sonucunda ülkeden kopan Tatarlar, 2 milyonluk Kırım toprağında 350 bin nüfusla bu defa Rusya bayrağı ve kanunları altında yeni bir yaşama adapte olmaya çalışacaklar.

Tatarların bir anda ABD ve AB’nin özel ilgi alanına girmesi, Tatar diasporasının Ukrayna hükümeti yanında saf tutmasına dair, Kırım’da yaşayan bir grup Tatar’ın ise referandum sonucu Rusya’ya bağlanan Kırım Federasyonu ile devam kararı alması Tatarları ikiye bölmüş vaziyette. Kırım diasporası ile Kırım’da yaşayan Tatarların acil barıştırılması gerekiyor. Tek hedef, tek yürek. Ne Kiev, ne Moskova. Tatarın geleceğidir aslolan..

Kırım diasporası; Kiev ve ABD yönetiminin oyununa gelmemeli. Tatarlar için Ukrayna ile Rusya arasında herhangi bir ülke tercihi söz konusu olamaz. Kırım Tatarlarına ve bölgeye 23 yıldır siyasi, kültürel, ekonomik ve dini hakları noktasında hiçbir yatırım yapma becerisi gösteremeyen Ukrayna yönetiminin, bugün Tatarlara can simidi gibi sarılması çok ilginçtir.

Tatarlar, Kırım meselesine soğuk savaş dönemi ABD-Avrupa kafasıyla yaklaşmak yerine Kırım’ın bugünkü gerçeğini düşünerek yaklaşmalıdır. ABD ve AB’nin, Rusya’ya karşı geliştirdiği baskı ve ambargoların ana hedefi Ukrayna’nın doğusunda, Luhansk ve Donesk bölgesindeki Rus kökenli halkın özerklik ilanıdır.

Batı dünyasının gündeminde Kırım bölgesi yok. Kırım, Rusya ve Batı için Kosova ile benzerlik teşkil ediyor. Kosova’da gerçekleşen referandum nasıl, Kosova’yı Sırbistan’dan ayırdı ise bugün Kırım referandumu da Kırım’ı Ukrayna’dan ayırmıştır.Kırım diasporasının politik, idealist tutumu Kırım’ın reel politik gerçeğiyle asla uyuşmuyor.

Kırım’da yaşayan insanların; maddi, siyasi, kültürel ve dini açıdan çok zayıf ve yetersiz olduğunu unutmamak gerekiyor. Kırım Tatarlarına yapılacak en büyük iyilik onların dini, kültürel, siyasi ve sosyal ihtiyaçlarının karşılanması ve desteklenmesidir. Göç etmiş olan diaspoaranın ana vatana gereken ilgi ve alakayı vermediklerini üzülerek görüyoruz. 

Bir avuç 350 bin Kırım Tatarı gerçekten unutulmuş ve ihmal edilmiş vaziyettedir.Türkiye’de yaşayan Boşnak, Arnavut ve Çerkez vatandaşlarımızın ana vatanlarına olan ilgi ve alakasıyla bir kıyas yaptığımızda aynı şeyi Tatar kardeşlerimiz için söylemek çok zor. Kırım Tatarlarına sahip çıkmak sözle, siyasetle değil, onları ana vatanda tutacak gerekli maddi, sosyal, kültürel ve ekonomik destekleri sağlayarak olabilir.
Kırım ve Maykop’un Yer Adları Prof. Dr. A. Mecit Doğru Zamanımızda Türk kültürü hazineleri tarihte emsali görülmemiş bir tehlikeyle karşı karşıya gelmiştir. Bütün dikkatler, bunun büyük bir yıkıma uğrayan dil, gelenekler ve tarih gibi kolaylıkla göze çarpan kısımlarına çevrilirken yer adlarının uğradığı tahribat gününün konusu olamamıştır. Bizdeki dil yenileşmesine paralel olarak hatta bundan da hızlı bir şekilde on binlerce köyün adı değiştirildi. Şimdi de dağ, tepe ve mezraların isimleri değiştirilmektedir öyle anlaşılıyor ki bu gidişle Türkiye’nin dili de beşerî coğrafyası da sonuna kadar değiştirilecek ve yakında karşımıza bizim olmayan bir ülke ve Türk Milleti yerine acayip bir yığın çıkacaktır. Aslında değiştirilen yer adlarının büyük çoğunluğu, Oğuz ağzında olmasa da Turan menşelidir. Bunların arasında az miktarda komşu milletlerden gelen yer adları da vardır. Başka bir ifadeyle Türk dilinin yapısı ve özellikleriyle yer adlarının geçmişi arasında sıkı bir ilişki vardır. Bilen ve bilmeyenin dille uğraşması ve bunun zararı ne ise yer adlarının değiştirilmesinin doğuracağı zarar da odur. Millî kültür yönünden yer adları son derece önemlidir. Çünkü Turanlılar üç kıta üzerinde yapılırken boylar geçtikleri, konakladıkları ve oturdukları yerlere Anayurt’ da kalan adları vermişlerdir. Öyle ki bunların adaşları ile adeta “Radioizotoplar” gibi göç yılları izlenebilir. Dolayısıyla ulu bir milletin binlerce yıllık geçmişini arkeolojiden çok daha beliğ ve kolay olarak ortaya koymaya ve incelemeye yarayan bu paha biçilmez kültür hazinesinin daha incelenmeden tahrip edilmesi son derece hazindir. Ne yazık ki komşu devletlerin Turanlılarla ilgili yer adlarını kaldırmak için yaptıkları faaliyetin aynısı Türkiye’de de yapılmaktadır. Dil ve harf bakımından Türkiye’nin dışındakilerin hem birbiriyle hem de Türkiye’dekilerle anlaşmasını önlenmek üzere ne yapılmışsa, Türkiye’de de o yapılmaktadır. Komşu ülkelerde Türklerin izi silinsin diye yer adları değiştirilirken biz bunlarla yarışırcasına aynı şeyi daha hızlı ve esaslı olarak Türkiye’de yapıyoruz. Milli kültürün çok önemli olan bu iki kanadının tahribinde dıştakilerle içtekilerin el ele vermesi rastlantı olmaktan ziyade tehlikeli bir şuursuzluktur. Bu düşünce ile Türkiye’de değiştirilen yer adlarına merak salmış bulunuyoruz. Uzun yıllar taramalar ve derlemeler gösterdi ki üç kıta üzerinde ve hiçbir millete nasip olmayan zengin bir hazinemiz vardır. Ancak bunu ve hele Anadolu’da değiştirilen yer adlarının menşeini ortaya koyabilmek için Orta Asya, Kafkasya, Kırım, Doğu Avrupa ve Kuzey Afrika’daki Turani adların dökümünü yapmak gerekir. Burada Turan kelimesini kullanmamızın sebebi Turanın Türk’ten daha geniş muhtevalı olması ve Orta Asyalıların daha Türk adı çıkmadan dünyaya yayılmalarıdır. Dış ülkelerdeki orijinal yer adlarının ve bunlarla ilgili kaynakların zamanla tamamen ortadan kaldırılabileceği düşüncesiyle yukarıda adı geçen ülkeler ve kıtalardaki kültürümüzle ilgili yer adlarının toplanması gerektiği kanaatine varıldı. Dolayısıyla hazırladığımız “Kırım ve Maykop’un Yer Adları”nı sunuyoruz (Maykop, Kafkas dağlarının kuzeyinde ve Kırımla komşu olan bölgenin adıdır). Bundan sonra ötekiler ve en sonra da detayları ve bütün dünyadaki adaşları ile Türkiye’nin yer adları verilecektir. Maykop’un Kırımla birlikte derlenmesinin sebebi ileride yayınlanacak olan Kafkasya ve Orta Asya toponimisi ile Kırım arasında bir köprü kurmaktır. Burada verilen yer adlarının %95’i 1855’te İstanbul’da basılan bir Osmanlı Kırım haritasından alınmıştır (harita paftalar halinde 18 parça olarak ilgili bölümlere yerleştirilmiştir). Şimdi bu adların hemen hemen hiç biri Sovyetler Birliği’nin hazırladığı haritalarda yoktur. Öte yandan ne Harita Genel Müdürlüğü’nde ve ne de Kütüphaneler’imizde bu derece teferruatlı bir Kırım haritası bulmak mümkün olmamıştır. Dolayısıyla bir şans eseri olarak TBMM Kütüphanesi’nde rastladığımız bu Kırım haritasına emsalsiz nazarıyla bakabiliriz. Buradaki yer adlarının öteki ülkelerdeki adaşları ve yorumu üzerinde gereği kadar durulmadı. Çünkü hedefimiz Türkiye’deki adların öteki Türk ülkelerindeki ve bütün dünyadaki sinonimlerini bulmak ve değerlendirmektir. Böyle bir hazırlık içinde sırasıyla vereceğimiz dış ülkelerdeki yer adlarının ilkini sunmanın hazzı büyüktür. Kırım haritasındaki Eski Türkçe ile yazılmış olan yer adları DTCF Arapça Uzmanı ve Kırımlı Yusuf Uralgiray tarafından okunmuştur. Bu eseri kendisine borçlu olduğum için, ne kadar teşekkür etsem azdır. Öte yandan yıllar süren taramalarda ve manuskriptin hazırlanmasında büyük emeği geçen Mustafa Muteber’e şükran borçlu olduğumu ifade etmek isterim. Not: Bu makalede bahsi geçen Kırım haritasındaki yüzlerce yer isminin hemen hepsi Türkçe olup, Rusların işgalinden sonra tamamına Rusça isimler verilmişlerdir.   Kaynak: Türk Dünyası Araştırmaları Dergisi, Haziran 1987.
Kafkas Muhacirlerine Osmanlı Devleti’nin Hizmeti Mustafa Özsaray Çarlık Rusyası'nın Akdeniz'e inme askeri doktrininin gerçekleşebilmesi için işgal edilmesi gereken yerlerden biri de Kuzey Kafkasya idi. Bu tehlikeyi fark eden Osmanlı Devleti eskiden beri akrabalık bağlarıyla sıcak ilişki kurduğu Kafkas halkları ile siyasi ve askeri işbirliğini sıkılaştırarak Rusları durdurmaya çalıştı. Osmanlı için Kuzey Kafkasya son derece önemliydi. Eğer orası düşerse Ruslar Karadeniz'e tamamen hâkim olacaklardı. Ne yazık ki Osmanlı açısından korkulan oldu. Ruslar tarihte eşine az rastlanır bir direnişe rağmen 1774-1864 arasında doksan yıllık bir süre zarfında Kuzey Kafkasya'nın tamamını işgal ettiler. Ortodoksluğun hamiliğine soyunan Rusların bu safhadan sonraki yeni hedefi ise İstanbul idi. Kuzey Kafkasya'nın düşmesinin ardından Osmanlı Rusların karşısında bir daha tutunamadı ve sonraki yıllarda hep yenildi. Bu uzun zaman dilimi boyunca Kuzey Kafkasya'nın bereketli ovalar ve yalçın dağları kahramanlık hikayerinin yanı sıra insan hakları ihlallerinin her çeşidine de şahitlik etti. 21 Mayıs 1864 tarihi Kuzey Kafkasyalılar için yalnızca direnişin kırıldığı en acı gün olarak kalmadı, aynı zamanda 1905'e kadar süren topraklarından zorla koparılış operasyonlarının da uygulamaya konulduğu sürgün yıllarının başlangıcı oldu. İşgal edilen yerlerde yaşayan halklar gruplar halinde Osmanlı topraklarına sürüldü. Ancak ne yazık ki gelenler Karadeniz kıyılarındaki şehirlere indiklerinde çok perişan durumdaydılar. Bunların yarısı açlık, sefalet ve bulaşıcı hastalıklar sebebiyle vefat etti. Ayrıca yolculuk sırasında vuku bulan gemi kazaları sebebiyle de çok sayıda insan boğularak öldü. Bu zor şartlardan kurtularak hayatta kalmayı başarabilenler ise Anadolu, Balkanlar, Filistin ve Suriye bölgelerinde iskân olundular. Büyük göç karşısında ilk başlarda yaşanan sıkıntılara rağmen devlet problemlerin üstesinden gelmeye çalıştı. Kurulan “Muhacirîn-i İslâmiye Komisyonu" ile iskân işleri planlı bir şekilde yürütüldü. İskân mahallerindeki halkın mağdur olmaması için devlete ait işlenmeyen boş arazilerde köyler kuruldu. Köylerin yerlerinin seçiminde ve diğer hususlarda muhacirlerin ileri gelenlerinin istekleri imkânlar ölçüsünde karşılandı. Muhacirlerin ihtiyaçlarının karşılanması konusunda halk mahalli idareciler tarafından teşvik edildi. Gerek devlet gerekse halkın yardımları sayesinde muhacirler yeni bir hayata başladılar. Muhacirlere yapılan yardımları şu şekilde sıralayabiliriz: 1.İskan mahallerinin belirlenmesi; ev, cami ve okullarıyla birlikte köylerin teşkilî. 2. Tarım için arazi, hayvan ve tohumluk verilmesi. 3. Yevmiye ve yiyecek verilmesi. 4. Ulema, meşayih, ümera ve zabitanın istihdamı ve maaş tahsisi. 5. Nakil masraflarının ödenmesi. 6. Yetim kalan bazı çocukların sanayi mekteplerine yerleştirilmeleri. 7. Hastaların tedavilerinin yapılması. 8. Yüksek tahsil seviyesindeki bazı öğrencilerin Darül-fün'na kaydedilmesi.   Bu yardımlar ve ilgi sayesinde muhacirler acılarını kalplerine gömerek yeni yurtlarına zamanla alıştılar ve kendilerine yardım elini uzatan devlet ve halkla bütünleşip kaynaştılar. Kafkas muhacirlerinden Besleney kabilesi arasında benim dedelerim de bulunuyordu. Onlar da Çorum sancağına bağlı Sungurlu kazasına iskan olundular. Hacı İshak Efendi önderliğindeki sülalemiz için küçük bir köy kuruldu ve Saraycık olarak isimlendirildi.Yandaki belgede dedemin babası Yahya Efendi'nin Saraycık köyünde bir cami yaptırdığı, hitabet için lazım gelen vazifeyi tahsis ettiği ve Cuma ve Bayram namazlarında halkın uzak köylere gitme zahmetinden kurtarılması için oğlu Mehmed Efendi'nin hatiplik cihetine tayini isteğinden bahsedilmektedir. Söz konusu talep uygun görülerek padişahın onayına sunulmuştur. Kaynak: Arşiv Dünyası
İkinci Dünya Savaşında Çeçen Sürgün ve Soykırımı Mehmet Koçak Kafkaslar'ın maden ve petrol zenginliği Almanlar'ın da iştahını kabartmıştı. Böylece İkinci Dünya Savaşı'nda bölgenin kaderi yeniden değişti. Almanlar Kafkasya'ya yönelişi sonucu Çeçenistan'ın büyük bir kısmını işgal etmiş, fakat Grozni'ye girememişlerdi. 
Ruslar, Kafkas Dağları'nın gerisine çekilirken, madenler ve petrol kuyuları Almanlar tarafından kullanılmasın diye, maden ocaklarında çalışan amele, usta, memur ve hatta etrafta bulunan insanları hepsini kuyulara indirip, üzerlerine ocakları ve kuyuları yıktılar. Bu vahşet, araştırmacı ve tarihçilerin eserlerinde yer almaktadır. Ayrıca, olayı yaşayan ve gören o zamanın çocukları, bu günün büyükleri, olayları aynen nakletmektedirler. 
Çeçenistan'da bulunduğum süre içinde, olayların şahitleriyle tanışma ve onları dinleme fırsatı buldum. Alman ordularını 1942'de Çeçenistan'a gelmesi ile birlikte Çeçenistan tarihinde yeni bir dönem başlamıştır. Ruslar'ın kapattığı camiler açılmış ve her türlü ibadet ve kültür faaliyetine müsaade edilmişti. Rus baskılarından bıkan Çeçenler kısa zamanda Almanlar'a alışmış ve bazı kaynaklarda sevgi besledikleri yer almaktadır. Alman Generali Köstring Çeçenler tarafından kollar üzerine alınmış ve havalara atılmıştır. 
Almanlar'ın, Stalirıgrad yenilgisi ve ağır kış şartlarını dayanamamalarıyla birbirini takip eden yenilgiler karşısında başlayan geri çekilmelerden sonra Kafkaslar'da kontrolü ele geçiren Ruslar, Almanlar'la işbirliği yaptıkları iddiasıyla 23 Şubat 1944 tarihinde Moskova aldığı bir kararla Kafkas bölge halkları cezalandırılmış ve sürgününe karar verilmiştir. 
Dünya Tarihin En Korkunç Sürgünü 
Ve dünya tarihin en korkunç toplu sürgünü gerçekleştirilmiştir. 23-24 ve 25 Şubat 1944'de Çeçen, İnguş, Karaçay, Balkar ve Kırım tatarları hayvanların taşındığı tren vagonlarına doldurularak Kuzey Kafkasya'dan Sibirya, Kazakistan ve Orta Aysa'nın kullanılmaz kır dağlarına sürgüne gönderilmişlerdir. 
Sürgün vakası yazılarak ifade edilir gibi olmadığını olayı yaşayanlardan dinleyince anladım. Bu haksız sürgüne karşı çıkanların direnişi Ruslar tarafında kanla bastırıldı. Çok sayıda Kafkasyalı genç kurşuna dizildi, karşı koyup evlerden çıkarılmaya direnenlerin başlarına evleri yıkıldı ve bazı köyler ateşe verildi. Binlercesi kurşuna dizilirken binlercesi acımasızca yakıldı. 
Kasap Stalin'in emriyle gerçekleştirilen bu insanlık faciasını anlatmak veya yazarak dile getirmek mümkün değildir. Bu ve benzeri olaylar ancak olayı bizzat yaşamış insanlar tarafından anlatılabilir. Kısacası olayı yaşamayan bilemez ve anlatamaz. Biz Çeçenistan'da bulunduğumuz süre içinde Çeçen dedelerin ağzından duyduklarımızı aynen naklediyoruz. 
Şali'de üç gece misafir kaldığımız eve akın eden şehrin sakinleriyle gece geç saatlere kadar sohbetler yapıyoruz. Ruslar'ın son saldırı ile birlikte devam eden olaylardan bir ara ayrılıyor ve geçmişi tartışıyoruz. Yakın tarihi anlatmaya başlayan yaşlılar 1944'de toplu katliama dönüştürülen sürgünü anlatırken gözyaşlarını tutamıyorlar. 0 acı günlerde 13 yaşında genç bir delikanlı olan günümüzün Çeçen dedesi Muradov Aslanov unutamadığı o günleri şöyle anlatıyor: 
"Almanlar'ın Orta Avrupa'dan Kafkaslar'a doğru hızlı ilerleyişi Rus birliklerince frenlenememesi Rusları telaşlandırmıştı. Savaş devam ederken Ruslar şehirleri ve köyleri basarak bütün gençleri askere almış ve Almanlar'a karşı savaşmak için cephelere göndermişti. Kafkas kökenliler savaşta toplu olarak Alman tarafına geçip Ruslar'a karşı savaştıkları haberleri geliyordu... 
Almanlar'ın ilk hedefi, maden ve petrol zenginliğinden dolayı Kafkaslaa yerleşme ve asırlardır Ruslar'a karşı bağımsızlık savaşı veren yerli Kafkas halkının da desteğini alarak Rusya'ya doğru ilerleyişi devam ettirmekti. Bu planı anlayan Rus askerleri bazı Kafkaslılar'ın Almanlaria katılmaya hazırlandıklarını iddia ederek Kafkasya'nın diğer yörelerinde olduğu gibi Çeçenistan'da da bilhassa Grozni, Alhankale ve Argun yörelerinde topladıkları yüzlerce Çeçeni maden ocaklarına indirdiler ve ocakları başlarına yıktılar. Kadın, çocuk ve yaşlılarında bulunduğu maden ocaklarının derinliklerinden çığlık sesleri Çeçen semalarını inletmişti. 
Ruslar bu canice hareketleriyle bir yanda Almanlar'a katılma hazırlığında olanlara gözdağı vermek, diğer yandan madenlerin Almanlar tarafından kullanılmasını güçleştirmeyi hedefliyorlardı. Bir yanda gençlerimiz askerde savaşın en ön saflarına sürülmüş, diğer yanda Rus askerlerinin binlerce insanı canlı olarak maden ocaklarına kapatmasının verdiği ızdırapla tarihin en acılı günlerini yaşıyordu. Onlar ömrüm boyunca gözlerimin önünden gitmedi. Ben dağlara doğru kaçan köylülerle birlikte kaçmıştım. 
Bunlar yetmiyormuş gibi Almanlar'ın geri çekilmişinden sonra Kızıl diktatörün emriyle bilmediğimiz ve yabancısı olduğumuz yerlere sürgün edilmemiz emri verildi. Kafkaslar'a sürekli ordu birlikleri sevkediliyordu. Bir gece yarısıydı. Çeçenistan baştanbaşa Rus askerleriyle sarılmıştı ve sabaha yakın alaca karanlıkta askerler evlerin kapılarını kırarak içeriye giriyor ve dışarı atıyorlardı. Neye uğradığımızı şaşırmıştık. Karşı koyan kadınları saçlarından sürükleyerek, dışarıya çıkartıyorlardı. 
Birbirimizle konuşmak yasaklanmıştı ve köy merkezine toplamışlardı hepimizi. Karşı koyan gençleri ve bazı yaşlılar. kurşunluyorlardı. Bir yanda çığlık sesleri, diğer yanda silah sesleri birbirine karışmıştı. Köylerden toplananlar Grozni'ye getirilmişlerdi. Biz Grozni'ye getirildiğimizde bizden önce getirilmiş binlerce insan bulunuyordu. Kadınlar ve erkekler olarak gruplara ayırmışlar ve konuşmayı dahi yasaklamışlardı. 
Rus askerleri, küfürlerle hakaret ederek, kadınları ve yaşlı erkekleri tekmeliyorlardı. Hayvan taşıyan tren vagonlarına tıka basa doldurulduk. Yanımızda yiyecek bir şeyler yoktu. Bilmediğimiz bir yerlere getiriliyorduk. Ağlayan çocukların gürültüsünden yararlanarak, gizlice ağlayarak fısıldaşanlar, belki de bir yere getirilip topluca öldürüleceğimizi tartışıyorlardı. 
Yolculukta halk açlıktan dermansız kalmıştı. Yolda yavaşlayan trene ekmek getirildi. Günlerdir açtık, yalvarmak bile suçtu. Askerler, on kişiye bir ekmek dağıtmışlardı... Kimileri yolda indirildi. Ne olduklarını yıllar sonra öğrendik. Onları Sibirya'ya göndermişlerdi. Aileler 13 yıllık sürgün süresince parçalanmış, ayrı yarı yerlerde ve birbirlerinden habersiz yaşamaya mecbur edilmişlerdi. 
Trende Rus askerleri genç kızlarımıza sarkıntılık yaptıklarını ve razı olmayanlar' öldürdükleri duyuldu. Fakat vagonlar askerlerle doluydu ve kimse konuşamıyordu. Soğuktan ve açlıktan ölenlerin sayısı her geçen gün artıyordu. Rus askerleri ölenleri tren yürürken sümüklü mendil atılırcasına pencerelerden dışarı atıyorlardı. 
Sonradan Çeçen kaynaklarının tesbitlerine göre 479.000 insan hayatını kaybetmiş. Kızıl diktatör Stalin'in ölümünden sonra 9 Ocak 1957'de çıkarılan afla tekrar ülkemize geri döndüğümüzde Çeçenistan başta olmak üzere Kafkasya'nın en verimli topraklarına Rusların yerleştirildiklerini gördük. Bazı meskun yerleri yakılıp, yıkılmıştı. Ekonomi sıfırlanmış, hayat yeniden başlamıştı. Kimsenin işi yoktu. Rusya'ya amele işçi giderdik. Yazın annelecilikten kazandığımız parayla kışın Çeçenistan'a döner ve ailemizle geçinmeye çalışırdık. 
Maden ve petrol bakımından olduğu kadar, yerüstü zenginliklere sahip vatanımızda açlığa ve yokluğa mahkum edilmiştik. Çünkü Ruslar petrol ve maden kuyuları bulundukları ülkelerin değil, Moskova'nındır anlayışına sahipti. Karşılıksız karın tokluğuna madenlerdeçalışmak zorundaydı. Ancak ülkemizden elde edilen gelirlerin hepsi Moskova'ya akıyordu. Bu durum 1991'de ilan edilen Çeçenya'nın bağımsızlığına kadar devam etmiştir.”
Tarihi kaynaklar göre Rus katliamları, sürgün sırasındaki ölümler ile sürgünün yasaklı ve baskılı 13 yılı Çeçen nüfusunun artışını ciddi şekilde etkilemiştir. Sürgünde 479 bin Çeçen'in ölümü az olan nüfusa darbe oldu. Yapılan araştırmalarda Çeçenler'de Anavatan'a dönüşten sonra 1957'den itibaren hızlı bir nüfus artışı olduğu tesbit edildi. Bunlar Çeçenistan'da olayı yaşayanlarla sabahlarla kadar süren sohbetlerimizin küçük bir kesiti. Çünkü olayın sosyal, ekonomik, kültür ve sosyal yaşam boyutları var ki, bunların her biri, başlı başına inceleme konusu olabilecek konulardır. 
Moskova'daki Kremlin arşivlerinde sürgün ile ilgili çok sayıda belgenin küçük bir kısmı yabancı basına dolar karşılığı satılmıştır. Binlerce belgeden elde edilen birkaç belge bile işlenen insanlık suçunun hangi boyutlarda olduğunu ispatlıyor. 
Zamanın İstihbarat Şefi ve İçişleri Bakanı Beria'ya gönderilen raporda Yevgeni İlic Smartinov imzası bulunuyor. Bu raporda soğuk ve açlığa yakalanan Çeçenler'in ve Kırım Tatarları ile Çerkezler'in akibeti naklediliyor. Raporun içeriği şöyle: 
"Salgın hale gelen tifüs hastalığı başta olmak üzere, çeşitli bulaşıcı hastalıkları önlememiz imkansız olduğundan, 38 bin 245 bulaşıcı hastanın eşyalanyla birlikte imhasına karar verilmiş ve bu karar gerçekleştirilmiş."
Biz Bir Millet İki Devletiz Yener Dönmez Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın Azerbaycan seyahatine eşlik ettik. Devlet geleneğimizde yeni seçilen bir Cumhurbaşkanı ya da Başbakan ilk yurtdışı ziyaretlerini yavru vatan Kıbrıs’a, ardından da kardeş ülke Azerbaycan’a gerçekleştiriyor. Bu önemli geleneği devam ettiren Erdoğan’ın KKTC’den sonra ikici durağı Azerbaycan oldu.
Evimize Gider Gibi Rahatladık

Zannedersem Türkiye ile Azerbaycan’ın kadim dostluğunu anlatmaya gerek yok.Bu duyguyla Bakü’ye giderken evimize gider gibi rahattık.

Yanlış hatırlamıyorsam Azerbaycan’a 3. gidişimizdi. Bundan dört yıl önce yine Erdoğan’ın başbakanlığı döneminde gitmiştik Azerbaycan’a.

Önceki gün Haydar Aliyev Havalimanı’na indiğimizde hava kararmıştı. Cumhurbaşkanı Erdoğan ve heyetini dostluğumuza yaraşır bir karşılama ile karşıladılar Azeri kardeşlerimiz.Gece havalimanından şehre giderken ışıklı bilboardları süsleyen Türk ve Azeri Bayrakları ile Erdoğan-Aliyev posterleri, kırmızı beyaz güllerle süslenip donatılmış “Hoş Geldiniz” pankartları dikkat çekiciydi.

Otele yerleştikten hemen sonra kısa bir Bakü turu yaptık. Bakü 4 yıl öncesine göre çok değişmiş. 

Hazar’ın kenarına kurulmuş Bakü, geniş ve kaliteli yollarıyla, süper ışıklandırmasıyla göz kamaştırıyor.

Ertesi gün bir de gün gözüyle gezdik Bakü’yü…

Komünizm döneminden kalma eski binaların neredeyse tamamına yakını Hazar’ın kenarlarından çıkartılan fosilleşmiş beyaz özel taşlarla kaplanmış. Kışın soğuğa yazın sıcağa karşı izolasyon görevi de sağlayan bu taşların ihracatı yasaklanmış. Çünkü şehre çok farklı bir mimari tarz kazandıran bu taşların Bakü’ye özel olarak kalması isteniyormuş.

Bir millet iki devlet olmanın gereği Bakü’de yeni iktisat temelleri ve enerji köprüleri kuruldu.Kafkas enerjisinin hatırı sayılır kısmını bünyesinde barındıran Azerbaycan ile Türkiye’nin her alanda sağlayacağı ittifak her iki ülkeyi de şüphesiz daha güçlü kılıyor.

Başta da dediğim gibi Azerbaycan’da kendimizi misafir gibi hissetmiyoruz.

Bakü sanki 82. vilayetimiz.

Çünkü aramızda bir din bağı var, soy bağı var, kültür bağı, kader bağı var. Aynı Allah’a, aynı Peygambere inanıyoruz, aynı dili konuşuyoruz. Hürriyetinde Azerbaycan’ı tanıyan ilk ülke olma şerefi Türkiye’ye ait.

Kadim dostluğu rahmetli Aliyev’in şu sözleri ne güzel özetliyor: “Bizim tarihimiz bir, dilimiz bir, dinimiz bir. Hiçbir kuvvet, hiç kimse, hiçbir ülke Türkiye-Azerbaycan dostluğuna mani olamaz. Bizim dostluğumuz sarsılmazdır. Ebedidir ve ebedi olacaktır.”

Yine Haydar Aliyev’e mal edilen şu söz de silinmeyecek biçimde tarihe geçiyor: “Biz bir millet iki devletiz.” Bundan hem Türk halkının hem de Azerilerin hiçbir şüphesi yok.
Bu duyguları en net biçimde ziyaret edip, Fatihalar okuduğumuz Bakü Türk Şehitliği’nde iliklerimize kadar hissediyoruz. Hazar’ın taşıdığı yüksek nem ve sıcaklık altında yaşadığımız o duygusal anlar bu gerçekliğin vücut bulmuş hali… 

1918’de Nuri Paşa komutasındaki “Kafkas İslam Ordusu”nun tam 1130 neferi Azerbaycan’ı işgalden kurtarmak için canını veriyor. Gözünü kırpmadan şehit oluyor. Aziz şehitlerimizin ruhu bu dostluğun, kardeşliğin, ortak davanın, teminatı, canlı şahidi… 

Allah bu milleti 1918 ruhundan koparmasın.
Karaçay-Malkar Türkleri’nin Göç ve Sürgünleri Doç. Dr. İsmail Doğan Karaçay-Malkar Türklüğü’nün Kafkasya’da bugünkü tabiî ve etnik coğrafyasının tamamını şu şekilde izah etmek mümkündür: Güneyde Kafkas Dağları, kuzey-batı’da Çerkes Bölgesi, doğuda Kabartaylar, batıda Maykop bölgeleri arasındadır. 

Türkiye’ye Göçler

1768-1