Cinque Terre
Eski Türk’lerde Eşsiz Doğruluk İsmâil Hâmi Dânişmend

E

ski Türk’ün dünyada misli bulunmayan eşsiz ve lekesiz nâmusiyle sarsılmaz doğruluğu asırlarca garp milletlerinin dillerinde destan hâline gelmiş ve Türkiye’yi tedkik eden birçok müellifler bu hususta pek çok izâhât ve tafsilât vermişlerdir.

Meselâ (A. De la Motraye) in “Voyages en Europe, Asie Et Afrique” ismindeki eserinde eski Türk’ün bu yüksek vasfı şöyle anlatılır (1727 La Haye tab’ı, C. I, S. 258 – 259):

“Türklerin doğruluklarını ifade etmeyi tereddütsüz kendime vazife bilirim. Birçok tanıdıklarımın ve bilhassa dâimî dalgınlığımdan dolayı herkesten fazla benim başıma gelmiş bir hâl vardır:

Muhtelif dükkânlardan öteberi satın alırken para vermek için koynumdan çıkardığım kesemi veyahut vakti anlamak için baktığım saatimi eşyâ yığınları arasında unuttuğum çok olmuştur. Bâzan da vereceğim paranın iki mislini bıraktıktan sonra dükkâncının mallarını ortadan kaldırıp yanlışlıkla fazla verdiğim parayı görmesine vakit kalmadan çekilip gittiğim olurdu.

İşte bu dalgınlığıma rağmen Türk dükkânlarında hiçbir zaman tek bir meteliğim kaybolmamıştır; çünkü o gibi vaziyetlerde dükkâncılar peşimden adam koşturmuşlar ve hattâ eğer dalgınlığımın neticesini anladıktan sonra dükkâna dönmemişsem, unuttuğum şeyi iâde için ikametgâhımın bulunduğu Beyoğlu’na kadar adam gönderip birçok defalar beni aratmışlardır.

Mesela bir gün küçük bir Türk dükkânının önünde durmuştum: Bu yelpazeci dükkânında Türk erkeklerinin yaz sıcaklarında kullandıkları yelpâzeler satılıyordu. Birçoklarına baktım; düz derinden ve en ucuz olanlarından birini alıp parasını verdikten sora çekilip gittim. Dükkâncı yelpâzelerini açıp üst üste koyarak bana gösterdiği sırada saatimi çıkarıp bakmış ve ondan sonra tezgâhın üstüne bırakmıştım. Yelpâzeci beni hiç tanımıyordu; ben saatimi orada bırakmış olduğumu eğer hatırlayabilseydim, bilmem dükkânı bulabilir miydim?

Bilâkis saatimi cebimden düşürmüş veyahut başka bir yerde ve bilhassa yarım saatten fazla kalmış olduğum bir Rum dükkânında unutmuş olduğumu zannediyordum. Bir Türk elbisesi ısmarlamak için gittiğim Rum’un dükkânında cebimden saatimi çıkarmış olduğumu hatırlıyordum. Artık bulabileceğimden tamamiyle ümit kestikten ve aradan tam üç hafta geçtikten sonra, bir gün tesadüfen yelpâze aldığım dükkânın önünden geçerken yelpâzeci beni görür görmez çağırıp saatimi gösterdi. Nasıl olup da eline geçtiğini sordum; bana göstermek için açmış olduğu yelpâzelerin arasında bulduğunu söyleyip elime teslim etti.

Ben bu Türk nâmuskârlığının daha yüzlerce misâlini sayabilecek vaziyetteyim: Bizzât kendi başımdan geçen vak’alar otuzdan fazla olduğu halde, bunların hiç birinde hiçbir zaman Türklerin doğruluktan ayrıldıklarını görmedim. Rumları bu bakımdan medh-ü-senâ edemiyeceğim için pek müteessirim; çünki onlar sözlerinde durmamış olmaktan pek utanmazlar ve Türklerden yedikleri dayak vesâire cezâlarına rağmen düzenbazlıktan pek sıkılmazlar.

Bilhassa Rum kasaplarıyla bakkallarının hileli terâzi ve ölçü kullanmak veyahut bozuk gıdâ maddeleri satmak gibi suçları sâbit olduğu için dükkânlarının önüne kulaklarından çivilenerek saatlerce teşhir edilmelerine sık sık tesadüf edildiği halde, diğer milletlerin hiç birinin mensupları o gibi âkıbetlere maruz olmazlar.”

Kaynak: Garb Menba’larına Göre Eski Türk Seciyye ve Ahlâkı – İsmâil Hâmi Dânişmend