Cinque Terre
Fetih'ten Sonra İstanbul Nasıl Mamur Oldu? Prof. Dr. M. Halil Yivanç

Bazı Kiliseler Cami'ye Çevrildi

F
atih Sultan Muhammed Han elli üç gün süren muhasaradan sonra İstanbul'u almıştı. Türkler Hıristiyanlardan aldıkları bütün memleketlerde eski İslâm geleneklerine göre hareket ederdi. Eğer şehir harp ile alınmışsa o şehrin Katedrali Camiye çevrilirdi.

Sulh yolu ile alınan şehirlerde İslâmlarla Hıristiyanlar aralarında anlaşırlar, kiliselerin bazılarını Camiye tahvil ederlerdi. Çünkü, İslâm dinine nazaran Allah ibadetine tahsis edilen bir mabedi harap etmek, tahkir etmek veya başka bir işde kullanmak en büyük günahtı. Bunun için Allah evi yine Allah evi olarak kullanılırdı.

Bu geleneğe dayanarak Türkler başta Ayasofya olmak üzere birçok kiliseleri camiye çevirmişlerdi. Küçük Ayasofya Camii, kariye Camii, Fethiye Camii, Gül Camii, Aksaray kilise Camii, Zeyrek'de iki tane Kilise Camii, Vefa'daki kilise Camii ve Şehzadebaşı'ndaki Kilise Camii bunlar arasındaydı.

Anadolu'dan Türkler yerleştirildi

Fatih Sultan Muhammed Han şehri Türklerle iskân etmek ve dolayısıyla İstanbul’u bir İslâm beldesi yapmak istiyordu. Bunun için her taraftan ahali nakledildi, İstanbul’un ilk ahalisini Bursa, Bolu ve Balıkesir mıntıkasından gelen halk teşkil etmiştir.

Bursa ve Bursa havalisinin asil ve büyük aileleri evlerini İstanbul'a nakle başlamışlardı. Gelenler arasında Veliyüddin Zadeler, Fenârî Zadeler ve Candarlı Zadeler başta bulunuyordu.
Dünyanın en mes'ut insanları sayılması lâzım gelen, elli üç günlük İstanbul muhasarasını seyreden Üsküdar Türklerinin mühim bir kısmı da İstanbul'a geçmişlerdi.

Bundan sonra Anadolu'nun muhtelif yerlerinden İstanbul'a halk gelmeye başlamıştı. Bunlar iskân edildikleri yerlere ekseriya geldikleri yerlerin isimlerini vermişlerdir.
Cide'den gelenler Cide Mahallesini, Konya Çarşambasından gelenler Çarşamba semtini, Karamandan gelenler Karaman Mahallesini ve Aksaray'dan gelenler de Aksaray semtini meydana getirmişlerdir.

Keza, Antalya, Akseki, Elmalı ve Manavgat tarafından da ahali gelmişti. Bunlardan esnaflık ve daha ziyade meyvecilik yaparlardı. Meyvecilerin en mühimleri Manavgatlı oldukları için bunlara Manav denmiştir.

İlk İmar Edilen Semt Fatih

İstanbul'da ilk imar edilen semt, Fatih semtidir. Sebebi de Fatih Sultan Muhammed Han'ın kendi camiini orada yaptırmış olmasıdır. Eskiden beri İstanbul Patriklerinin ikametgâhı olan Havariyun Kilisesi, fetihten sonra, Camiye çevrilmişti. Fatih Sultan Muhammed bu camiyi yıktırıp yerine kendi camiini inşa ettirmiştir.

Bu cami yapıldıktan sonra etrafını Medrese, han, Hamam ve çarşı ile süslediler. İstanbul'a gelen Müslümanlar da bu camiin etrafına yavaş yerleşmeye başladılar. Medresesi, hanı, hamamı ve çarşısı halkın ihtiyaçlarını karşılamağa kâfi geliyordu. Bu şekilde Müslüman Fatih semti doğmuş ve genişlemeğe başlamıştı. Daha sonra Fatih Sultan Muhammed Han Camiye çevrilen Ayasofya’nın yanında bir medrese inşa ettirmiştir. Bu medrese akli ilimlere, bilhassa Riyaziyet tedrisine, tahsis edilmişti.

Şehrin diğer kısımlarını da imar etmek için boş mıntıkaları Vezirlerine tahsis etti. İstanbul'un imarında büyük hisseleri bulunan bu vezirler kendilerine tahsis edilen yerlerde faaliyete geçmişlerdir.

Bunlardan Mahmut Paşa kendisine verilen semtte hayratını yani Camisini, medresesini ve hamamını inşa ettirmişti. Bu yapılanlara varidat temin etmek için de Mahmut Paşa çarşısını yaptırıp, vakfetmişti.

Gedik Ahmet Paşa kendi adını taşıyan semtte imaretini husule getirdi.
Nişancı Paşa bu günkü Nişancı semtinde bir cami yaptırdı.
Vezir Rum Mehmet Paşa Üsküdar'da bir medrese ve bir imaret inşa ettirdi.
Diğer ulema da ayni şekilde cami ve medreseler yaptırarak kendi adlarına mahalleler ve semtler meydana getirdiler. Molla Zeyrek, Hızır Çelebi ve Molla Gürânî semtleri bu şekilde meydana gelmiştir. Bu meyanda Hazreti Halid bin Eyyub el Ensarî'nin mezarı bulunmuş ve Eyüb'deki türbesi inşa ettirilmiştir.

Görülüyor ki İstanbul'un büyük ve mühim semtlerinden olan Mahmutpaşa, Gedikpaşa, Molla Gürani ve Zeyrek gibi yerler o zamanın paşaları ve uleması tarafından kurulmuştur. Buralar zaman geçtikçe genişlemiş ve bu günkü duruma gelmiştir.

Mahmutpaşa gibi İstanbul'un ticarî hayatında mühim bir yer işgal eden çok hareketli bir semt Fatih sultan Muhammed devrinin hediyesidir.

Sultan II. Bayazıt İmar ile Birlikte İlme de Büyük Önem Verdi

Sultan II. Beyazıt zamanında da şehirde büyük imar hareketleri olmuştur. Padişahın belli başlı en büyük eseri Beyazıt Camii, hamamı, medresesi, kütüphanesi ve imaretidir. Hamamı, medresesi, kütüphanesi ve imaretidir. Bunların masraflarını karşılamak ve varidat temin etmek için de Kapalı Çarşıyı inşa ettirmiştir. Beyazıt camiinin en büyük vakfı Mora'da Koron ve Modon şehirlerinde te'sis edilmiştir.

Sultan ikinci Beyazıt, aynı zamanda, İstanbul'u bir ilim merkezi yapmaya çalışmıştı. Bunun için de her diyardan bilhassa İran’dan, Türkistan’dan, Mısırdan ve Suriye'den âlimler davet etti. Birçok kitaplar getirterek onları tercüme ettirdi. Nitekim Beyazıt meydanındaki şimdiki Belediye Kütüphanesinin olduğu Beyazıt Medresesi İstanbul'un en yüksek medresesi idi. Şeyhülislâmlar buranın tabiî müderrisi addolunurdu.

Sultan ikinci Beyazıt'ın Vezirleri de İstanbul'da çok eserler yaptırmışlar ve şehrin imârına büyük hizmetlerde bulunmuşlardı.

Bunlardan birisi Vezir-i Azam Davud Paşadır. Bu gün kendi ismiyle yadedilen semtte Cami, medrese ve mescit yaptırmıştır.
Mesih Paşa keza kendi semtinde cami ve medrese yaptırmıştır.
Hadım Ali Paşa, Divan yolundaki Camisini, medresesini, imaretini yaptırmış ve şehre su getirmiştir.
İskender Paşa Galata Mevlevi hanesini ve İstanbul tarafından da bir mescit yapmıştır.
Derviş Mustafa Paşa bir mescit, bir hamam, bir tekke yaptırmış ve şehre su getirmiştir.
Vezir-i Azam Koca Mustafa Paşa kendi semtindeki Camiyi, medreseyi ve imareti inşa ettirdi.
Mahmut paşa çarşısından sonra Kapalı çarşının yapılması İstanbul'u ikinci büyük Pazar yerine kavuşturdu.
Yine, Sultan ikinci Beyazıt devrinin en mühim eserlerinden biri de Beyazıt hamamıdır. Beyazıt Camiinin inşaası sırasında işçiler, her sabah bu hamamda yıkanır, işe ondan sonra başlarlardı.

En Büyük Faaliyet Kanuni Devrinde

Kanuni Sultan Süleyman evvelâ Şehzade Mehmet'in hatırasına izafeten Şehzadebaşı'ndaki Şehzade Mehmet'in hatırasına izafeten Şehzadebaşı'ndaki Şehzade Camiini yaptırdı. Sonra da ölen diğer Şehzadesi Cihangir için Cihangir Camiini inşa ettirdi. Bu suretle Cihangir semti bir İslâm Mahallesi olmaya başlamıştı.

Büyük Padişah kanuni Sultan Süleyman babası Yavuz Sultan Selim'in hatırasına hürmeten Sultan selim Camiini, medresesini ve türbesini yaptırmıştır. Bu imaratın etrafında da Sultan Selim semti meydana gelmiştir. Bundan sonra Sultanahmet meydanındaki sadrazam İbrahim Paşam sarayı yapılmıştır, Padişah ekseriya bu saraya gelir kendisi için yapılmış olan yerde merasimleri ve düğünleri seyrederdi.

Kanuni Sultan Süleyman asıl en büyük imarı Süleymaniye Camii, medrese, hamam ve etrafındaki muazzam teşkilâttır. Buranın alt tarafına çarşılar yapılmış ve muhtelif mahalleler meydana gelmiştir.

Buralara, ispanyadan gelen Müslüman muhacirler iskân ettirilmişti. Bu Arap muhacirler, etrafı uçurumlara muhat olan Süleymaniye manzumesini bir kale addediyorlardı. Bu sebeple de kendi oturdukları yere "Tahtel Kale" yani kale altı diyorlardı. Sonraları bu söz halkın ağzında Tahtakale gibi gülünç bir şekil almıştır. Zira malûmdur ki tahtadan kale olmaz.

Bundan başka ispanya'dan gelen bu Arapların Arapçaları gayet bozuktu ve Lâtin aksanıyla konuşuyorlardı. Bunun içindir ki, bozuk Arapça'ya Tahtakale Arapçası demek moda olmuştu, işte Süleymaniye ve Tahtakale semtleri bu suretle meydana gelmişti.

Kanuni Sultan Süleyman'ın kızı ve Rüstem Paşanın zevcesi olan Mihrimah Sultan Edirnekapı'daki zevcesi olan Mihrimah Sultan Camiini ve medresesini yaptırdı.
Haseki Hürrem Sultan da Haseki hastanesini ve imaretini yaptı.
Kanuni devrinin vezirlerine gelince, hemen hepsi de eserler yaptırmışlardı.
Meşhur vezir Kasım Paşa kendi adıyla anılan semtte hayratını yaptırdı.
Hüsrev Paşa Sarıgüzelde, Ayazpaşa Ayazpaşa semtinde,
Rüstem Paşa kendi semtindeki Camii ve medreseyi yaptırmıştır.
Sadrazam Ahmet Paşa biri Dizdariye'de ve diğeri Azapkapı'da iki cami yaptırmıştır.
Bu vezirlerin bir kısmı da Üsküdar tarafında binalar yaptırmıştır.


Başlık Yazar
Türk Dünyası'nı Tanımalıyız Rahim Er
Gerçek Osmanlı Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Hindistan Türk-İslam Tarihinden Altın Bir Sayfa: E.Alemgir Şah ve Şeyh M. Masum Fâruki Devri Numan Aydoğan Ünal
Osmanlı Donanması Dünyada Bir Numaraydı Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Osmanlı Donanması Dünyada Bir Numaraydı Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Büyük Devlet Olma Şuuru Rahim Er
Edirne'nin Muhteşem Günleri: Sultan IV. Mehmed'in Bayram Alayı Yılmaz Öztuna
Prof. Dr. Zeki Velidi Togan'ın Kaleminden Annesi Prof. Dr. Zeki Velidi Togan
Osmanlı’lar Balkanlar’da Halkın Hâmisi Oldu Prof. Dr. Erhan Afyoncu
Çağdaş Devlet ve Türk-İslam Medeniyeti S. Ahmet Arvasi
Bir Ozan Geçti Samsun'dan Meryem Aybike Sinan
"Türk" Soyadı Taşıyan Yabancılar M.Necati Özfatura
Birinci Cihan Savaşı’ndan Hazin Bir Hâtıra Ragıp Bey
İran Türkmenleri Kemal Çapraz
Osmanlı Sultanlarının Hanımları da Çok Hayırseverdi Selman Kılınç
Kırgız Türk’ü Muhammed Şerif’in Osmanlı Sevdası Prof. Dr. Alfina Sıbgatullına
Unuttuğumuz Lübnan Türkleri İrfan Özfatura
Yunanlıların Anadolu’dan Birlikte Götürdükleri Türk Esirlerine Yaptıkları Korkunç Zulüm Prof. Dr. Cemalettin Taşkıran
I. Cihan Savaşı’nda Esir Düşen Osmanlı Askerlerinin Büyük Dramı Prof. Dr. Cemalettin Taşkıran
93 Harbi Felaketi Prof. Dr. Besim Özcan
Geçmişimizle Barışma Zamanı Yavuz Bahadıroğlu
Kendi Kaleminden Seyyid Ahmet Arvasi S. Ahmet Arvasi
Türk'ün Kızılelması Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
TRT Tarafından Hazırlanan “Kut'ül Amare Zaferi" Filmi Gösterime Girdi Ö.Serdar Akın
Türk'ün Destan Şairi N. Yıldırım Gençosmanoğlu Meryem Aybike Sinan
Unutturulan Kahraman: Medine Müdafii Ömer Fahrettin Paşa Aydın Ünal
Çok Önemli Bir Kitap: Türkçe Jeopolitik Yavuz Bülent Bakiler
Birinci Dünya Harbinden Sonra Erzurum'un Hazin Hali Ahmet Hamdi Tampınar
Irak Türk Edebiyatında Erbil Erşet Hürmüzlü
Batı Medeniyeti İslam Medeniyeti’nin Çocuğudur Prof. Dr. Fuat Sezgin
Büyük Devlet Olma Şuuru Rahim Er
Osmanlı Padişahlarının Sancağ-ı Şerif ile Sefer-i Hümayunları Prof. Dr. Murat Sarıcık
Darbeye Karşı "Türk Refleksi"! D.Mehmet Doğan
Osmanlı Devleti’nde İstihbarat Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan
Tataristanlı Asîl Bir Türk Anasının Feryadı Mehmet Can
Müslüman Türk Devletleri Birliği Ahmet Şahin
Bizde Münevverle Halkı Ayıran Vasıflar Prof. Dr. Mümtaz Turhan
İstanbul'un Hüzünlü Günleri Prof. Dr. Mehmet Temel
Kızılderililer Türk mü? H. Hüseyin Ceylan
Türkiye'nin Mühim Potansiyeli: Nüfus Kadir Mısıroğlu
Türk Cihan Hakimiyetinin Esas Gayesi İslam'ı Yaymaktır Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu
Kanuni Sultan Süleyman Devrinde Amiral Hadım Süleyman Paşa’nın Hint Seferi Prof.Dr. Herbert Melzig
Osmanlı Hanedanının Vatandan Sürgünü Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil'in Hayatının Seyrini Değiştiren Bir Hatıra Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil
İkindi güneşi Yavuz Sultan Selim”e Yakışan Köprü Prof. Dr. Nihat Öztoprak
Fatih Sultan Mehmet ve Adalet Nurettin Topçu
Osmanlılar Türk-İslam Tarihinin En Parlak Sahnesidir Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Türkiye’nin Geleceği Nuri Yücel Mutlu
Türklerin Türkistan’dan Anadolu-Rumeli’ye Büyük Koşusu Nevzat Kösoğlu
Orta Afrika'da Türkler Yılmaz Öztuna
İstanbul Surları Yahya Kemal
Osmanlı Devleti’nde Yabancı Elçileri Karşılama Merasimi Sir Paul Ricaut
Osman Mezar Taşları Çok Şey Söylüyor!.. Nidami Sevim
Kanuni’nin Estergon Seferi Yılmaz Öztuna
Osmanlıyı Anlamak Selim Taştemur
Hayvanlara da Tatil Yaptıran Medeniyet: “Osmanlı” Sadık Albayrak
S.Ahmed Arvasi: ‘‘Sahabe’den sonra İslâm’a En Büyük Hizmeti Türkler Yapmıştır’’ Ahmed Yasin Gürkan
K
imileri Arvasî Hocanın “Seyyid” olduğundan hareket ederek, Türk milliyetçiliğine gönül vermesini yadırgamaktadırlar. Hâlbuki Arvasî Hocaya göre Türklük bir etnik-ırkî tezahür değil, bilâkis bir milletin, medeniyetin ismidir. O bir konuşmasında da ifade ettiği gibi Sahabe-i Kiram’dan sonra İslâm’a en büyük hizmeti Türk milletinin yaptığını biliyor ve bu sebepten “İslâm’ı gâye edinen Türk milliyetçiliği” fikrini savunuyordu.

Yine bir konuşmasında “Eğer Türk iseniz Avrupa’ya gittiğinizde size ikinci bir soruyu sormazlar, çünkü sizin Müslüman olduğunuzu bilirler, lâkin Arap iseniz size ‘Müslüman Arap mı, hristiyan Arap mı’ olduğunuzu sorarlar. İşte aradaki fark budur” diyerek Türklüğü sığ anlayışlardan çıkarıp derin manası ile telakki etmiştir.

Türk milleti ve hususen Türk’ün İslâm Ülküsüne gönül verenler, yaşadıkları asrın Alp Erenleri, Derviş-Gazileri olmaları hasebiyle, Arvasî Hocanın nezdinde Allah dâvasının taşıyıcılarıydılar. Arvasî Hoca burdan hareketle;
 “Ben Afrika’nın ortasında doğmuş bir zenci olsaydım ve bu şuur yine bende olsaydı tereddütsüz Türk milliyetçisi olurdum. Çünkü ben Amentü’ye iman ettiğim gibi iman ediyorum ki, Türk milletinin de İslâm âleminin de mazlum milletlerin de kurtuluşu Türk milliyetçilerindedir, Türk - İslâm ülkücülerindedir”
diyerek her daim Türk-İslâm Ülküsüne gönül verenlere destek çıkmıştır. Arvasî Hoca birileri tarafından milliyetçiliğin içinin boşaltılıp, ‘‘ulusalcı-kemalist’’ sapmaların yaşandığı bugünleri görseydi kim bilir ne derdi?

Cenab-ı Allah Mâide Sûresi, 54. âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah öyle bir kavim getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Mü’minlere karşı nefislerini aşağı görürler, kâfirlere karşı da izzet ve şeref sahibidirler. Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın fazlıdır onu dilediği kimseye verir, Allah âlimdir, ihsanı geniştir.”

Arvasî Hoca yukarıdaki ayet-i kerimede ifade edilen vazifeyi muhterem ecdadımızın en güzeliyle yerine getirdiğine inanır ve bugünde Türk milletinin yeniden bu tarihî vazifelerine talip olmaları gerektiğini söylerdi. Burada şu bilinmelidir ki Cenab-ı Allah bu vazifeyi lâyık olana verir, ecdad-ı izam İslâm’ı öyle bir yaşadı ve yaşattı ki asırlarca İslâm’ın sancaktarlığını yaptı, bugün de Türk milleti ma’lâyani işleri terk edip, hayra yönelmeli, sarsılmaz bir birlik halinde bütün maddî ve manevî kudretini Allah için sarf etmelidir.

Arvasî Hoca sıklıkla kullanılan “Türk-İslâm Sentezi” tabirinin ağza hoş gelse de ilmî olarak doğru olmadığını ispat etmiş ve yerine daha doğru ve yerinde bir tabir olan “Türk-İslâm Ülküsü” ifadesini ortaya atmıştır. Sentez, Hegel diyalektiğinin ürünüdür ve “tez” ile “anti-tez”in çarpışmasından doğar. 

İşte Arvasî bu kavrama itiraz etmiş, Türk ve İslâm’ın birbirilerine zıt olmadığını, biri diğerinin anti-tezi olmadığını, bunların bir sentez değil “terkib” olduğunu ifade etmiş ve Türk –İslâm Ülküsü kavramını ortaya atarak büyük bir fikrî hatanın önüne geçmiştir. 
Osmanlı... M.Şevket Eygi Osmanlı’nın dini İslam’dı.  Osmanlılar Ehl-i Sünnet cadde-i kübrasında yürümüşler, İslam’a Kur’an’a Sünnete Şeriata büyük hizmetler etmişlerdi. Osmanlı Devleti ve Hilafeti her zaman, her asırda Sevad-ı Âzam dairesi içinde bulunmuştur.
Osmanlılar Ashab-ı kiram ve Ehl-i Beyt efendilerimize büyük saygı göstermişlerdi. Osmanlı Devlet-i Aliyyesi Peygamber sülâlesinden gelen Seyyidlere ve Şeriflere maaş ödemiştir. 
Osmanlı zamanında bir zındık çıkıp “Allah gerçek bir Janus’tur” diyerek, kemal sıfatlarla sıfatlı ve noksan sıfatlardan münezzeh Hak Teala hazretlerini iki çehreli bir Roma putuna benzetseydi o herif şer’î  ilamla idam edilirdi.

Osmanlı Devleti Hâdimü’l-Haremeyn idi.  Kur’an’ın, Sünnetin, Şeriatın emrinde ve hizmetinde idi. Tarih boyunca, Asr-ı Saadet’ten ve Hulefa-i Râşidîn devrinden sonra İslam’a, Kur’an’a, Sünnete, Şeriata en fazla hizmet eden devlet Osmanlı olmuştur. Osmanlı Devleti Viyana’yı iki kere kuşatmış, Tevhidi Orta Avrupa’ya kadar götürmüş, nice fütuhata nail olmuştur.
Onun enkazından irili ufaklı kırka yakın devlet zuhur etmiştir. Hepsi bir araya getirilse bir Osmanlı etmez. Osmanlı yıkıldıktan sonra Ortadoğu’nun ne hale geldiğini dünya görüyor. Osmanlı ayakta kalmış olsaydı Filistin’de Yahudi devleti kurulabilir miydi Osmanlı bir “Milletler Birliği” idi.
Terazinin bir kefesine Yavuz Sultan Selim’i, öbür kefesine Şah İsmail’i koysalar hangisi ağır basar? Şiîlik ifrat, Vehhabîlik tefrit, Osmanlı ise i’tidaldir.

Yirminci asrın büyük tarih felsefecisi Arnold Toynbee, Tarih Üzerine bir Etüd adlı muazzam eserinin Ispartalılar faslında “Eflatun’un ideal cumhuriyetine  realitede en fazla yaklaşan sistem Osmanlı Devleti olmuştur” cümlesini sarf etmiştir.

Tarihte Osmanlı dini diye bir din olmamıştır. Osmanlı’nın dini Ehl-i Sünnet ve Cemaat İslamlığıdır. İslam’ın cadde-i kübrasıdır. Bir Müslüman olarak Osmanlı’yı severim, tutarım ve bundan dolayı iftihar ederim.
Osmanlı “Doğru İnsanlar” Yetiştirdi, Biz Neden Yetiştiremiyoruz? Yavuz Bahadıroğlu İnsan yetiştirecek olan lüks okul, akıllı tablet, akıllı kara tahta vs. değil, kitap ve öğretmendir. Hatırlayalım ki, Osmanlı Enderununda bunların hiçbiri yoktur. Ama Osmanlı’nın bütün zamanlara şan veren Fatih gibi, Yavuz gibi, Kanuni gibi padişahları, Koca Sinan gibi, Sedefkâr Mehmed Ağa gibi mimarları, Sokollu Mehmed Paşa, Köprülü Mehmed Paşa, Fazıl Ahmed Paşa, Baltacı Mehmed Paşa gibi sadrazamları; Matrakçı Nasuh, Hezarfen Ahmed, Lagari Hasan marifet sahipleri, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, v.s. gibi âlimleri vardır… Çünkü Şeyh Edebali, Ak Şemseddin, Molla Gürani, Molla Zeyrek, Zembilli Ali Efendi, Ebussud Efendi v.s. gibi hocaları vardır. Bunları yetiştiren okulun adı da “Enderun”dur! Yabancı eğitimcilerin öve öve bitiremediği bu okulun temel maksadı yaygın eğitim vermek değil, kitleleri yönetebilme maharetine sahip idareci, dillere destan eserler inşa edecek mimar-mühendis, Fuzuli/Baki çapında şair, v.s. yetiştirmektir. Düşünün ki ABD’de bu konuda, 350-400 civarında yüksek lisans ve doktora çalışması yapılmıştır. Amerikalı ünlü eğitimci Andreas Kazamias: “Platon’un ‘İdealindeki okul’ dediği okul budur!” demiş, yurttaşı Lewis Terman (Stanford-Binet isimli zekâ testini dünyaya armağan eden eğitimci), “Öğrencilerin zekâ seviyesini ölçmek için ilk test yönetiminin Enderun’da uygulandığını” belirtmiştir. Dahası var: Meselâ Fransız yazar Brayer: “Osmanlı’nın hızlı yükseliş sebeplerinin başında bu mektepler geliyor” diyor. Amerikalı Eğitimci-Psikolog John Dewey’in, “Çocuğa Göre Eğitim İlkesi” olarak 20. yüzyılın başında dünyaya sunduğu “Çağdaş Eğitim Metodolojisi”nin “Enderun Modeli”nden kopya olduğunu Enderun sistemini araştıran pek çok Amerikalı uzman söylüyor. Fransız yazar ve şair M. Baudler, “Türk Milletinin başarılarına şaşmamak lâzım; çünkü onlar elit kadroları nasıl yetiştireceklerini, gençleri nasıl disipline edeceklerini biliyorlar. Bir yandan onları mükemmel insan hâline getirirken, öte yandan kabiliyetlerine göre ödüllendirmeyi de ihmal etmiyorlar” diyerek “Enderun Sistemi”ni bütün Avrupa’ya tavsiye ediyor. Kısacası onlar bizde arıyor, biz onlarda arıyoruz! Tuhaf bir durum… Mazisi bizim kadar derin bir milletin “adam kıtlığı”na düşmesi, “ihmal” ile izah edilebilir bir durum olmasa gerektir, ancak “inkâr” ile izah edilebilir. Büyük devletler kurmuş, medeniyet inşa etmiş, her alanda ve her anlamda kendine has kurumlar oluşturmuş bir milleti, sadece “inkâr” yokluğa sürükleyebilir: “Red” ve “inkâr”! Bize olan da budur: Geçmişe ait olanı reddetmek suretiyle kendimizi köklerimizden kopardık ve Batı’yı taklitte varlık aradık. Zaten “red” ve “inkâr”ın sonu, kaçınılmaz olarak taklittir! Taklitle gelinebilecek son noktaya da geldik: Deniz bitti… Yeni bir “öze dönüş”, bir bakıma “yeniden diriliş” hamlesine ihtiyaç var! Bu hamle de öncelikle milli eğitim ve kültür alanında başlamalıdır.
Işığı Yanan Evler... Prof. Dr. Saffet Solak Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya 'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. Gittiğim ilk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacı anneye sıkılarak: "Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" dedim. Hacı anne: "Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi. Merak ettim, tekrar sordum: "Trenden sizin bir yakınınız mı inecek? " Hacı anne: "Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, ışığı yanan bir ev bulsun diye bekliyoruz." dedi. Konya Ovası 'nda, veya bir başka yerinde Türkiye'nin, trenden inen yabancılar için 'ışığı yanan evler' yerinde hâlâ duruyor mudur? Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mıdır? Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mıdır? Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler? Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeni etin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız. Şâir öyle diyordu: "Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler." Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler? Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler? Ey  güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz?
Türklük Ve İslamiyet Prof. Dr. Mehmet Kaplan İslamiyet’in Türk kültürü üzerinde büyük tesiri olmuştur. Türkler Müslüman olduktan sonra bin yıl bu  yüce, dinin içinde, yaşarmışlar, onun uğruna savaşmışlar, hayatlarını onun esaslarına uydurmuşlardır. Türk tarih ve kültürünün bin yılını İslamiyet yoğurmuştur.  Türkler kitle olarak X yüzyılda Müslüman olmuşlardır. Fakat bu tarihten önce de, küçük gruplar  halinde İslamiyet’i kabul eden Türkler vardır. Dede Korkut Kitabında Korkut Ata'nın, Resul Aleyhisselam zamanına yakın yaşadığı ve onun sahabesi olduğu belirtilir. 
Farsça Oğuznâme'de Dede Korkut'un Oğuz sülâlesinde 14. hükümdar olan Kanlı Yavkuy zamanında  yaşadığı ve iki müşavir ile beraber Hazreti Muhammed'in yanına giderek İslâmiyet’i kabul ettiği  söylenilir. 
Taberi Tarihi, Hazreti Muhammed'in Uhut gazasında Kubbeü't-Türk (Türk çadırı) adı verilen bir  çadırdan savaşı idare ettiğini kaydeder. O tarihlerde Yemen'e giden Türklerden bazılarının Hazreti Muhammed'i görmüş ve İslâmiye’i kabul etmiş olmaları muhtemeldir. Abbasi ordusunda, Türklerin ne  kadar büyük bir yer işgal ettiklerini biliyoruz. 
VII - VIII. yüzyıllarda bazı Türk boyları Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlık, Musevilik gibi çeşitli dinleri  benimsemişlerdir. Bu dinlere giren Türkler yerleşik medeniyete geçmişlerse de, ömürleri çok uzun  olmamıştır. Bunun sebebi bu dinlerin Türklerin karakterine uygun olmayışıdır. Türkler, bilhassa. 
Selçuklu ve Osmanlı devletini kuran Oğuz boyları din olarak İslamiyet’i seçmişlerdir. Çünkü İslâmiyet savaş ile barış, madde ile ruh, bu dünya ile öbür dünya, fert ile toplum arasında bir  denge kurmuştu. İslâmiyet Türklerin yiğitlik duygusuna, ve cihangirlik idealine tamamiyle uygun  düşüyordu. Üstelik fethedilen ülkelerde barışı tesis eden, hak ve adalet esasına dayalı bir sosyal nizam da getiriyordu. 
İslâmiyet'i kendi ruh ve karakterlerine çok uygun, bulan Türkler, onu benimsedikten sonra, Araplardan ve Farslardan daha mükemmel bir şekilde hayata uygulamışlar ve asırlar boyunca onu canlı tutmuşlardır. Bunda Türklerin İslâmiyet’i kendi hayat felsefelerine göre ele alışlarının ve  uygulayışlarının büyük rolü vardır. 
Türkler yiğitlik ve cihangirlik temayülleri savaşçıydılar. Bu kabiliyet Araplarda ve Farslarda Türklerdeki  kadar kuvvetli ve sürekli değildi. Türkler idareleri altına aldıkları kavimleri adalet üzere, barış içinde yaşatmayı devlet idaresinin temeli biliyorlardı. 
İslâmiyet, Türklerin bu iki temayülüne derin bir mânâ ve çekidüzen vermiştir. Anadoluda bin yıldan  beri devam eden Türk devletlerinin hepsi, dışa karşı yiğit ve kahraman, içte vatandaşa karşı adil olmayı gaye bilmişlerdir. İslâmiyet'in mistik yönünü de en iyi Türkler işlemişler, onu bir barış ve sevgi  yolu haline getirmişlerdir. Anadolu'da kurulan Mevlevilik ve Bektaşîlik asırlarca insanlara sevgi ve  barışı telkin etmiştir. 
Türklerin bin yıl, en ince teferruatına kadar işledikleri, ruhlarına sindirdikleri, mimarilerinde,  şiirlerinde, musikilerinde ilham kaynağı haline getirdikleri İslâmiyet'i de Türk kültür hazineleri  arasında saymamız gayet tabiidir. 
Türklükle İslâmiyet arasındaki bin yıllık münasebeti iyi tedkik etmeyenler, birtakım yanlış fikirlere saplanıyorlar. Bunların düzeltilmesi lazımdır.  Bunlardan birincisi İslâmiyet'i çağdaş ilim ve tekniğe aykırı bularak onu reddetmeğe kalkanların düşüncesidir. Böyle düşünenler önce şunu anlamalıdırlar: İslâmiyet, bir dindir, ilim ve teknik değildir. 
İlim ve teknik maddi âlem ile meşgul olur. Din ise insan ruhunun ebedi özleyişlerine cevap verir. İlim ve teknik ruhun sonsuzluk iştiyakına, adalet, sevgi, beraber yaşama ve dayanışma arzularına cevap vermez. Dinler arasında da bilhassa İslâmiyet, bu özleyişlere en iyi şekilde cevap veren bir dindir. Üstelik İslâmiyet, insanın emrinde olan ilim ve tekniğin asla aleyhinde değildir.
İkinci yanlış düşünce, İslamiyet'in Türklükle bağdaşmadığı batıl inancıdır. Türkler İslâmiyet'i kabul  ettikten sonra asırlar boyu devam eden devletler ve yüksek bir medeniyet kurmuşlardır. Daha önce  belirtildiği gibi bin yıllık Türk tarih ve kültürünü İslamiyet yoğurmuştur ve son bin yıllık Türk tarihi, Türk tarihinin kültür ve medeniyetçe en zengin, en muhtevalı ve en güzel devridir. 
Üçüncü yanlış görüş, İslâmiyet'i esas alarak Türklüğün, Türk milliyetçiliğinin inkârıdır. Böyle  düşünenler tarihte İslâmiyet'i Türklerin muzaffer kıldığını ve bugüne kadar yaşattığını unutmamalıdırlar. Eğer daha Abbasiler devrinde Türkler İslâmiyet’i benimseyerek onu İran'a ve Bizans'a karşı müdafaa etmeselerdi, Rafızilik veya Ortaçağ Hıristiyanlığı çoktan çökmüş olan Arap âlemini istilâ ederdi. 
İslâmiyet'i Büyük Selçuklu devleti, Anadolu Selçuklu devleti ve Osmanlı devleti, asırlarca İran  Rafıziliğine ve Hıristiyanlığa karşı korumuştur. Türkiye bugün bile Orta - Doğu ve İslâm âleminin en güçlü devletidir. Türklerdeki savaşçı fazilet, orduya ve devlete bağlılık duygusu, yiğitlik ruhu, çağdaş medeniyete uyma kabiliyeti, yalnız devlet olarak değil, fert olarak da nerede, hangi şartlarda olursa,  olsun, kendi kendisine saygı, diğer İslam kavimlerinde, Türklerde olduğu kadar gelişmiş değildir. 
İslâmiyet’i dün olduğu kadar bugün de en iyi, en ölçülü şekilde temsil eden, saf ve temiz bir iman  olarak koruyan Türk milletidir. 
Orta - Doğu ve İslam âleminin Türk milletine büyük ihtiyacı vardır. Bundan dolayı güya İslâmiyet adına Türk milletine gereken yeri vermeyenler ve ona karşı saygı duymayanlar, tarihi, dünyayı ve Türkü bilmeyen kişilerdir. 
Şunu da unutmamak lazımdır: Türklerin İslâmiyet'i, esaslarına halel getirmeden tarihin değişen şartlarına göre uygulamaları, bütün İslam aleminin örnek alması gereken bir husustur.
1855'de Osmanlılarda Din Hürriyeti ve Sosyal Hayat F.H.A. Ubucini 1855'lerde İstanbul'u ziyaret eden "Fransız yazar F.H.A. Ubucini" hatıralarında şöyle diyor:


Osmanlı, tam bir din devletidir. Hiçbir şey dine üstün gelemez. Hiçbir şey onu sarsamaz. Dünyada, gerçek inançtan daha güzel ne vardır?  

Osmanlıyı hiçbir şey dininden ayıramayacağından, kimseyi de kendi dininden etmeyi düşünmez. Şu veya bu sebeple ona sempatik görünürseniz, “Allah sonunu hayırlı etsin:” Yani Allah sana Müslüman olma lütfunu bahşetsin anlamına gelen bir temennide bulunabilir. Fakat bu kadarla yetinir; daha ileriye gitmek İslâm âdetlerine aykırıdır. 

Türkiye’de haksızlık asla görülmemiştir; aksine Hıristiyanların fanatizminin kurbanlarına kapıları daima açıktır. Tarihe bir göz atın. Onbeşinci yüzyılda İspanya ve Portekiz’den atılan binlerce Yahudi Türkiye’ye sığınmıştı. Onların torunları üçyüz yıldan beridir bu memlekette sakin bir hayat sürmektedirler ve ne gariptir ki burada da kendilerini Hıristiyanların, özellikle Ortodoksların zulmünden korumak için çırpınmaktadırlar. Hâlâ bugün, Atina’da Paskalya şenlikleri hiçbir Yahudi sokağa çıkmaya cesaret edememektedir. Türkiye’de hiç değilse resmi otoriteler araya girip müdafaa etmektedirler.

Sultan’ın engin ülkesinde yalnız değişik dinlere değil, değişik milletlere mensup kişiler barış içinde yan yana yaşamaktadırlar. Gerçi cami, kiliseye ve sinagoga hakimdir, fakat onları itmemektedirler. Katoliklik İstanbul ve İzmir’de, Paris ve Lyon’dakinden daha hürdür. Ayinleri ve törenleri kısıtlayan hiçbir kanun yoktur. 

Cenazenin peşinden mumlar tutmuş kalabalık kortejler ilâhiler söyleyerek sokaklardan geçerler. Fete-Dien yortusunda başta haç taşıyanlar olduğu halde cemaat kiliselerden çıkar, askerler, Osmanlıları bile korteje yol açması için mızrakla kaldırıma iterler.

Misafirperverlik

Türkiye kadar misafirperver bir ülkeye daha rastlamadım. Her yanında Müslüman nezaketiyle halk, yabancıya kucak açar. Türk aleyhtarı yazarlar bile bu meziyetlerini teslim etmektedirler. En fakir köyde bile müsafirlik denen bir ev bulunmaktadır. Oraya varan yolcu kendisine bir tabak pilav ve kuzu kızartması verileceğinden emin olabilir; ertesi gün yola çıkarken bütün köy halkı onu uğurlamaya gelir. Ancak Avrupa medeniyeti girip yayıldığı yerlerde bu güzel adetler gittikçe silinmektedir. Bununla berber bu geleneksel misafirperverliğe hâlâ İstanbul’da bile rastlanmaktadır.

Osmanlının sadakası, inancı gibi sade ve gösterişsizdir. Şairlerinden biri ne güzel söylemiş; “Dilerim, cömertliğinin seli avuçlarından fışkırsın ve gürültüsünü kulakların duymasın.”

Din bütün müesselerine tesir etmekle kalmamış, bütün meziyetlerinde de kendini göstermiştir. Bizlerin dogma, kült, manevi vazifeler, vicdan ve yazılı kanunlar dediğimiz şeylere karşılık onlar bir tek mefhum tanırlar: “Din”. Bütün şekilleriyle vazife onlarda, Allah fikrinin dışında değildir. Bütün davranışları dini karakter taşır. Cuma gecesini hanımıyla geçirirken, beş vakit namazını kılarken ve vatanı uğruna şehit düşerken dini vazifelerini ifa ettiği hissini taşır. Bu sebeptendir ki Türkiye’de gerçek vatanseverler muhafazâkar dindarlardır. 

Dinsizliği vaaz eden genç Türkiye’cilerde vatanın geleceği kaygısı yoktur. Kişisel kaygıdan ötesini aramamak gerekir onlarda. Zamanla bizdeki gibi din yerine vatan mefhumunu geniş halk kitlelerine duyurmak ve benimsetmek mümkün değildir demiyorum; ama iş bu safhaya gelinceye kadar Türkiye’nin hali nice olur? Başarıldığı takdirde Türkiye neye döner?

Eski Türkler’deki bu ağırbaşlılık onlara tabii bir vekâr kazandırmaktadır. Görgüden çok ruhlarındaki dengeden husule geldiği için bu karaktere her sınıf ve her yaştaki kişilerde rastlarsınız. Bir dilencide bile o sakin ve vakur hava görünür. Uzattığınız sadakayı minnetle alır, fakat asla istemez; alırken de kendini sizden aşağı telâkki etmez. İyi veya kötü şans farklılaşma meydana getirir, fakat asla eşitsizlik meydana getirmez. Fakiri de, zengini de dini vazifelerini ifa eder, biri kaderine boyun eğmiştir, öteki bahtsızların acılarını azaltmak için çaba gösterir.

Kişi beklenmedik bir anda birden parlayabilir, yükselebilir fakat bizdeki görgüsüzlerde görülen kibir ve kuruma bunlarda asla rastlanmaz. Geçmişini saklamaya yeltenmez. Milyoner oluveren bir baltacının size anlatacağı ilk şey baltası ve devirdiği ağaçlardır. Konu komşuya karşı tavrı değişmez, eski tevazu ve nezaketinden bir şey kaybetmez. Yükselişi onu ne şaşırtır ne değiştirir; aynı şekilde, düşüşü de onda eksilme ve huy değiştirmelerine yol açmaz; etrafındakilerin ona karşı tavrı da değişmez, aynı saygıyı görmeye devam eder.

Allah’a şükretmeyi ve hemcinslerine yardımı vaaz eden bu dinin bir kişi üzerindeki etkileri işte bunlardır. Gerçekten Peygamber şöyle demiştir: “İyi insan, hemcinsine faydalı olan insandır.”

Bununla beraber İranlılar birçok noktalarda Osmanlılardan farklıdırlar. Onlarda aynı vekar, aynı ketumluk ve dillere destan doğruluk mevcut değildir. Ateşli, nüktedan, belgatli, içli-dışlı, yabancıların görenek ve âdetlerine çabuk intibak eden kişilerdir; kısacası Şark’ın Fransızlarıdır.

Kaynak: 1855’de Türkiye – F.H.A. Ubucini 
Evlad-ı Fatihan’dan Arşivcilerin Piri: Muallim Cevdet Dr. Ali Mazak Kültür tarihimizin sabah yıldızlarından, nadir yiğitlerinden birisi de Evlâd-ı Fatihan’dan Muallim Cevdet’tir. 1876 Osmanlı-Rus harbinin ardından, Rumeli topraklarından sökülüp Anadolu’ya gelmiş ve Bolu’ya yerleşmiş muhacirîn Türk ailelerden birinin çocuğudur.   7 Mayıs 1883 tarihinde Bolu’da doğdu. İlk ve orta eğitimini burada, lise eğitimini Kastamonu’da tamamladı. 1900 yılında İstanbul’a gelerek Hukuk Mektebine girdi. Bir yıl devam ettiyse de ikinci yıl bazı ailevi zaruretler sebebiyle Daru’l-Muallimîne geçti ve buradan birincilikle mezun olup öğretmenlik diploması aldı. 27 yaşında ata yurduna bir seyahatte bulunur ve gördüklerini şöyle anlatır:   “Dedemin dergâhı Niş Kalesi’nin biraz berisinde (Nişava) suyu üzerinde kâin imiş. 1910’da Niş’e seyahatimde beni gezdiren ihtiyar Nişli yerini gösterdi. Sırp Belediyesi Niş’in birçok evlerini yıktırarak, camilerini kaldırarak, sokaklarını düzleyerek şehri tecdid ettiği gibi dergâhı da mahvederek yerini millî bahçeye ilhak etmiş. Babam dergâhın semahânesinde cereyan eden ahval-i dervişâneye dair ne hikâyeler söylerdi. Nazarımda tecessüm etti. Firaklı firaklı ayrıldım. Dedem Şeyh Said Efendi’nin, diğer dedem Abdurrahman Efendi’nin, büyük ninemin kabirlerini ziyâret etmek istedimse de bunların bulunduğu mezaristanı belediye tamamen tesviye ile nişane-i İslâmiyet bırakmamış. Niş’de bu kadar çok camilerden yalnız Belgrat mahallesindeki cami kalmış.” Ah! Ne yer kalmış, ne yâr, ne eser demek! Mezaristanı bile dümdüz etmişler. Orada yüzyıllarca yaşanmış İslâm ve Türk hayatına dair her şeyi silmişler. Geçmişinin mezarını bile yerinde bulamayan üstat Muallim Cevdet’in tahassürünü düşünün… Beş yüzyıl yaşadıkları, şefkat, merhamet, medeniyet, adalet ektikleri topraklardan sürülmüşler, kovulmuşlar, hakarete uğramışlar… Hakları teslim edilmemiş, destanları, dramları, hikâyeleri, romanları yazılmamış… Bir yandan firkatlerin, bunalımların, mahrumiyetlerin, hastalıkların, cehaletin, nankörlüklerin getirdiği şartlara dayanmak var, diğer yandan Bulgaristan’a “okkası üç kuruş on para”ya satılan, sokaklarda, rüzgârın önünde, çocukların ellerinde uçuşan arşiv evrakının peşinden koşmak… Belki de bunların acısı Niş’de yaşadığı tahassürün kat be kat üstünde olmuştur. Belki bu kırgınlıktan ve yorgunluktan dolayı yalnızlığı sever, bazen her şeyi bir kenara bırakır, İstanbul’un güzel bir köşesinde çekilir, sadece dinlenir, kitap bile okumazdı… Muallim Cevdet’in hayatını ve kültür tarihimize hizmetlerini tanımak ülkemizin her mensubu için önemlidir. Ancak, arşivcilerin, kütüphanecilerin onu tanımaktan öte onun bu alandaki hizmetlerini, katkılarını, çilelerini, cefalarını, hüzünlerini, kırgınlıklarını, sitemlerini, öğrenmeleri, hazmetmeleri ve “Cevdetleşmeleri” gerekir. Muallim Cevdet, kütüphanecilik, arşivcilik ve öğretmenlik için hiçbir mazeretin geçerli olamayacağını mücadelesiyle bizlere göstermiş bir kültür ustasıdır. Bu ülkenin hür topraklarında yaşayıp, temiz havasını soluyan evladına manevi bir vasiyeti vardır: “Benim ceddimin yurtları kötü ellere düşmüş, kabirleri sökülmüş, haneleri, mabetleri yıkılmıştır. Ama onların geçmişinin bütün kayıtları arşivlerimizdedir. Onların Bulgaristan’a satılanlarını geri getirmek, kalanları korumak için ben sağlığımı feda ettim. Dünyayı terk ederken ömrümün sermayesi olan kitaplarımı ve hususi arşivimi İstanbul Belediyesi Kütüphanesine bağışladım. İşte size emanetim, koruyun, yaşatın, anlatın…” demektedir.
Şehit Acısı Çeken Yürekler Rahim Er
Çocukluğumuzda onların hikâyelerini çok dinledik. Her dinlediğimizde çocuk kalbimiz, o dramlarla bin yerinden paralanırdı. Cihan Harbine gitmiş sözlüsünü, Cihan Harbine gitmiş nişanlısını bekleyen genç kızların, kocası Cihan Harbine gitmiş taze gelinlerin, yüreği süngere dönmüş, göz pınarları kurumuş ana-babaların sabırları, tahammülleri nasıl da inanılmaz kahramanlıklar olurdu...
"Cihan Harbi" dediğimiz I. Dünya Harbidir.Dedelerimiz, bu harbe Harb-i Umumi, Cihan Harbi, Seferberlik gibi adlar vermişler, doğuda yer yer "Kaçkaç" denmiş. Yirmi sene sonra âlem, bir kere daha karışınca  I. Dünya Harbi, II. Dünya Harbi ibareleri gündeme girmiş.
Harb-i Umumi, bizim, Balkanlara, Kafkaslara, Arap âlemine veda yıllarımızdır, bir millî ağıttır. Bosna Hersek'e, Kosova'ya, Gümülcine'ye, Selanik'e, Sofya'ya Silistre'ye, Batum'a, Bağdat'a, Halep'e, Kudüs'e, Kahire'ye, Fizan'a, Somali'ye, Yemen'e ve daha nicesine ve Mekke'ye ve Medine'ye vedâdır. Sanki geri dönüp toplayacakmışız gibi buralara Mehmetciğin hem kanını hem gözyaşını döktük. O Harb-i Umumi'de Sarıkamış vardır, Kut'ül Amare vardır, Kudüs vardır, Çanakkale vardır.
Bu günlerde yavuklular, nişanlılar, genç gelinler, analar... cepheden cepheye koşan, Mehmetcik için türküler yakar, destanlar yazar, ahlarla dağları titretir, deryaları ürpertirler.1293/1876 Harbi, çok büyük bir felakettir."Avrupa-i Osmanî" denen Rumeli'yi o felaketle kaybederiz. Onu Balkan Harbi, Trablusgarp Harbi ve Cihan Harbi takip eder.
Sevgili Peygamberimizin -sallallahü aleyhi ve sellem- Bedir Harbi'nden bu yana bizim harplerimiz devam eder. Özü iki sebebe dayanır; İslâmiyeti yaymak ve İslâmiyeti muhafâza etmek. Diğer vazgeçilmez unsurlar vatan, bayrak, iffet ve benzeri değerlerdir. Türkler, İslam olmadan evvel diğer İslâm devletleri bu vazifeyi yaparken Türkler, İslâmla şereflendikten sonra bu aziz ve mukaddes vazifeyi dedelerimiz aldı ve bunu hayat sebebi saydılar.
O günden bu güne şehitler vere gelmekteyiz.Bâzen Selçuklu olduk Anadolu'da Haçlılarla göğüs göğüse çarpıştık, bâzen Osmanlı olup, Niğbolu'da vuruştuk, Galiçya'da toprağa, Sarıkamış’ta karlara, Yemen'de kumlara düştük, bazen Türkiye Cumhuriyeti olup Kıbrıs'ta hesaplaştık.
Fakat...Fakat; biz bunların hepsini ya Moskofla, ya Frenkle yaptık. Şimdilerdeyse Mehmetcik, kendini "Kürt" diye tanıtan bir örgütle vuruşmakta. Bedir'den bu yana İslâm dâvâsı yekpâre iken, İslâm Ordusu yekpâre iken küffar da belli iken 30 yıldır bu yekpârelik zedelendi. İçimize fitne ve ikilik sokuldu. Bu defa Mehmetciğimizi, polisimizi ve diğer vatan evlâtlarını bu eli kanlı örgüte karşı şehit vermekteyiz.
Bu defa sözlüler, nişanlılar içerden sıkılan kurşunlarla eli böğründe kalmakta. Bu defa taze gelinler, böylece dul kalmakta. Bu defa ana-babaların yüreği bu yüzden onarılması imkânsız yaralarla şerha şerha olmakta. Gencecik polis eşi, fidan gibi Mehmetciğin anası, subay yavrusu; her birinin eşi, anası-babası, çocuğu, kardeşi...
Bu defa ölümler şahadetler uzak dağların, varılmaz çöllerin ötesinde değil, şehirlerimizde, ekranlarla evlerimizde. Ne var ki eskiden gâvur, mertçe savaşırdı. Bu defa hile, yalan, tuzak bütün nâmertlikler mevcut.
Şehit Şehirleri olan Şehitlikler büyüyor, çoğalıyor.Şimdi bize düşen dualarımızla şehitlerimize koşmak. Sözlü, nişanlı, eş, ana-babaları acılarıyla baş başa bırakmamak. O şehitlerin, o hanımını Şevval ayı orucunun iftarına yetiştirirken şehit düşen Aslan Kulaksız adlı aslanın 80 milyonun kahramanı olduğunu göstermektir.
Bu vazife Türk-Kürt her vatanpervere düşmekte.Her şehit, hepimizin.Eskiden Kürt-Türk-Laz-Arap denmezdi. Eskiden, 1839 Tanzimat Hatt-ı Hümayununa kadar, 1937 Laikliğine kadar bir Ümmet-i Muhammed, İslâm milleti ve bir de küffâr vardı.
Şanlı Bedir Destanından bugüne mukaddeslerimiz uğruna verdiğimiz her şehidimizi rahmet ve minnetle yâd ediyor, bir şehit yakını olma pâyesine kavuşan anaları-babaları, yetimleri, dulları, sevgileri kalblerinde düğümlenmiş gençleri tebrik ediyoruz.
Şehit acısı çeken yürekler, öz yüreğimizdir, gözyaşları gözyaşımızdır. Bu ruh, bu millette yaşadıkça, Ümmet-i Muhammedin şuuru var oldukça.Ne şehitler ölür.Ne vatan bölünür...Sadece bazı iyilikten nasipsizler, cehenneme odun olur.Ey şehit yakınları!Başınız dik olsun...Siz, bir büyük şerefe sahipsiniz.
Elli Sene Sonra Sahibine Ulaşan Selam Hayrettin Akpınar
Evladı Fatihân diyarında, bugün Yunanistan topraklarında kalan Gümülcine’de doğdum. 1967 yılında Gümülcine’nin meşhur saat ustası Hafız Hüseyin Efendi’nin dükkânında çırak olarak çalışmaya başladım. Hafız Hüseyin Usta ta