Cinque Terre
Türk'e Dâir M. Hâlistin Kukul

“Türk Sultanları” isimli kitabın “Takdim”inde şöyle yazıyor: 

“Tarih şuuru, bir devletin idaresi altındaki milletleri bir arada tutan, birleştiren ve kaynaştıran en önemli hususlardan biridir. Günümüzde Dünya siyasetine yön veren devletlerin, bu şuuru geliştirmek uğruna neler yaptıkları, ne fedakârlıklara katlandıkları herkesin malumudur.
    
Diğer taraftan Dünya Târihi içersinde Türk Milletinin oynadığı rol, dünya medeniyetine yaptığı katkılar, insanlık âlemine bin yıl boyunca yaşattığı huzur ve refah devreleri âşikârdır. Nitekim Kâşgarlı Mahmud’un “ Allahü teâlâ, devlet güneşini Türklerin burcunda doğurmuş, göklerdeki yıldızlara benzeyen devletleri onun saltanatı etrafında döndürmüş, Türkleri yeryüzünün hâkimi yapmıştır” dediği gibi, Türk Milleti birlik ve beraberlik içerisinde olduğu ve onun getirdiği dik duruşu sergileyebildiği müddetçe her zaman dünya siyasetinde söz sahibi olmuştur. Olmaya da devam edecektir.” 

( Bknz: Türk Sultanları, Tertip Heyeti: Türkiye Gazetesi Yayınları Ansiklopedi Grubu, İstanbul 2005, sy.5 )

Demek ki; “Dünya Târihi içerisinde”, önemli “rol oyna”yan ve “dünya medeniyetine..insanlık âlemine bin yıl boyunca ..huzur ve refah devreleri yaşa”tan bir “Türk Milleti” vardır.

Bu Türk Milleti; Kâşgarlı Mahmud’un dediği gibi: “Allahü teâlâ, devlet güneşini Türklerin burcunda doğurmuş” ve “göklerdeki yıldızlara benzeyen devletleri de, “onun saltanatı etrafında döndürmüş” ve böylece, “Türkleri yeryüzünün hâkimi yapmıştır.”

İşte, Türk Milleti, budur! İnsanlık âlemine refah ve huzur getiren, medeniyete önderlik eden; sevgi ve hoşgörü menbaı insanlardan müteşekkil “uydu” değil, “uyulan”, “rehber” bir millet!

Aynı kitabın, “ Giriş” bölümündeki şu bilgiyi de nakledeyim istiyorum:

“Türkler; dünyânın en eski, asîl, büyük devletler kurup, pek çok meşhur şahsiyetler yetiştiren medenî milletlerindendir. Nûh aleyhisselâmın oğullarından Yâfes’in Türk adlı oğlunun neslindendir.” (Bknz: a.,g.,e.,sy.7)

“Târihte Türk” başlıklı beyitimi, bu husustaki heyecanımın bir ifadesi olarak sunuyorum:

“Yâfes dedemin oğlu Türk’ten aldım adımı;
 Allah rızâsı için sürdürdüm maksadımı!”

Sevgili Peygamberimiz buyuruyor ki: “Kişi kavmini sevmekle suçlandırılamaz. Kavminin efendisi, kavmine hizmet edendir. Vatan sevgisi îmândandır.”

Bu “sevgi bağı”, âileden başlayarak, merhale merhale, ne kadar yüksek seviyede muhkem olursa, insanlık âlemi de o derece mes’ut olur, huzur ve refaha ulaşır.

Türk tarihinin ihtişamlı öncüleri olan şanlı ecdadımızla iftihar etmeli ve çok çalışmalıyız!..

Başlık Yazar
Bir Ozan Geçti Samsun'dan Meryem Aybike Sinan
"Türk" Soyadı Taşıyan Yabancılar M.Necati Özfatura
Prof. Dr. Zeki Velidi Togan'ın Kaleminden Annesi Prof. Dr. Z. Velidi Togan
Birinci Cihan Savaşı’ndan Hazin Bir Hâtıra Ragıp Bey
İran Türkmenleri Kemal Çapraz
Osmanlı Sultanlarının Hanımları da Çok Hayırseverdi Selman Kılınç
Kırgız Türk’ü Muhammed Şerif’in Osmanlı Sevdası Prof. Dr. Alfina Sıbgatullına
Unuttuğumuz Lübnan Türkleri İrfan Özfatura
Yunanlıların Anadolu’dan Birlikte Götürdükleri Türk Esirlerine Yaptıkları Korkunç Zulüm Prof. Dr. Cemalettin Taşkıran
I. Cihan Savaşı’nda Esir Düşen Osmanlı Askerlerinin Büyük Dramı Prof. Dr. Cemalettin Taşkıran
93 Harbi Felaketi Prof. Dr. Besim Özcan
Geçmişimizle Barışma Zamanı Yavuz Bahadıroğlu
Kendi Kaleminden Seyyid Ahmet Arvasi S. Ahmet Arvasi
Türk'ün Kızılelması Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
TRT Tarafından Hazırlanan “Kut'ül Amare Zaferi" Filmi Gösterime Girdi Ö.Serdar Akın
Türk'ün Destan Şairi N. Yıldırım Gençosmanoğlu Meryem Aybike Sinan
Unutturulan Kahraman: Medine Müdafii Ömer Fahrettin Paşa Aydın Ünal
Çok Önemli Bir Kitap: Türkçe Jeopolitik Yavuz Bülent Bakiler
Birinci Dünya Harbinden Sonra Erzurum'un Hazin Hali Ahmet Hamdi Tampınar
Irak Türk Edebiyatında Erbil Erşet Hürmüzlü
Batı Medeniyeti İslam Medeniyeti’nin Çocuğudur Prof. Dr. Fuat Sezgin
Büyük Devlet Olma Şuuru Rahim Er
Osmanlı Padişahlarının Sancağ-ı Şerif ile Sefer-i Hümayunları Prof. Dr. Murat Sarıcık
Darbeye Karşı "Türk Refleksi"! D.Mehmet Doğan
Osmanlı Devleti’nde İstihbarat Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan
Tataristanlı Asîl Bir Türk Anasının Feryadı Mehmet Can
Müslüman Türk Devletleri Birliği Ahmet Şahin
Bizde Münevverle Halkı Ayıran Vasıflar Prof. Dr. Mümtaz Turhan
İstanbul'un Hüzünlü Günleri Prof. Dr. Mehmet Temel
Kızılderililer Türk mü? H. Hüseyin Ceylan
Türkiye'nin Mühim Potansiyeli: Nüfus Kadir Mısıroğlu
Türk Cihan Hakimiyetinin Esas Gayesi İslam'ı Yaymaktır Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu
Kanuni Sultan Süleyman Devrinde Amiral Hadım Süleyman Paşa’nın Hint Seferi Prof.Dr. Herbert Melzig
Osmanlı Hanedanının Vatandan Sürgünü Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil'in Hayatının Seyrini Değiştiren Bir Hatıra Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil
İkindi güneşi Yavuz Sultan Selim”e Yakışan Köprü Prof. Dr. Nihat Öztoprak
Fatih Sultan Mehmet ve Adalet Nurettin Topçu
Osmanlılar Türk-İslam Tarihinin En Parlak Sahnesidir Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Türkiye’nin Geleceği Nuri Yücel Mutlu
Türklerin Türkistan’dan Anadolu-Rumeli’ye Büyük Koşusu Nevzat Kösoğlu
Orta Afrika'da Türkler Yılmaz Öztuna
İstanbul Surları Yahya Kemal
Osmanlı Devleti’nde Yabancı Elçileri Karşılama Merasimi Sir Paul Ricaut
Osman Mezar Taşları Çok Şey Söylüyor!.. Nidami Sevim
Kanuni’nin Estergon Seferi Yılmaz Öztuna
Osmanlıyı Anlamak Selim Taştemur
Hayvanlara da Tatil Yaptıran Medeniyet: “Osmanlı” Sadık Albayrak
S.Ahmed Arvasi: ‘‘Sahabe’den sonra İslâm’a En Büyük Hizmeti Türkler Yapmıştır’’ Ahmed Yasin Gürkan
K
imileri Arvasî Hocanın “Seyyid” olduğundan hareket ederek, Türk milliyetçiliğine gönül vermesini yadırgamaktadırlar. Hâlbuki Arvasî Hocaya göre Türklük bir etnik-ırkî tezahür değil, bilâkis bir milletin, medeniyetin ismidir. O bir konuşmasında da ifade ettiği gibi Sahabe-i Kiram’dan sonra İslâm’a en büyük hizmeti Türk milletinin yaptığını biliyor ve bu sebepten “İslâm’ı gâye edinen Türk milliyetçiliği” fikrini savunuyordu.

Yine bir konuşmasında “Eğer Türk iseniz Avrupa’ya gittiğinizde size ikinci bir soruyu sormazlar, çünkü sizin Müslüman olduğunuzu bilirler, lâkin Arap iseniz size ‘Müslüman Arap mı, hristiyan Arap mı’ olduğunuzu sorarlar. İşte aradaki fark budur” diyerek Türklüğü sığ anlayışlardan çıkarıp derin manası ile telakki etmiştir.

Türk milleti ve hususen Türk’ün İslâm Ülküsüne gönül verenler, yaşadıkları asrın Alp Erenleri, Derviş-Gazileri olmaları hasebiyle, Arvasî Hocanın nezdinde Allah dâvasının taşıyıcılarıydılar. Arvasî Hoca burdan hareketle;
 “Ben Afrika’nın ortasında doğmuş bir zenci olsaydım ve bu şuur yine bende olsaydı tereddütsüz Türk milliyetçisi olurdum. Çünkü ben Amentü’ye iman ettiğim gibi iman ediyorum ki, Türk milletinin de İslâm âleminin de mazlum milletlerin de kurtuluşu Türk milliyetçilerindedir, Türk - İslâm ülkücülerindedir”
diyerek her daim Türk-İslâm Ülküsüne gönül verenlere destek çıkmıştır. Arvasî Hoca birileri tarafından milliyetçiliğin içinin boşaltılıp, ‘‘ulusalcı-kemalist’’ sapmaların yaşandığı bugünleri görseydi kim bilir ne derdi?

Cenab-ı Allah Mâide Sûresi, 54. âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah öyle bir kavim getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Mü’minlere karşı nefislerini aşağı görürler, kâfirlere karşı da izzet ve şeref sahibidirler. Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın fazlıdır onu dilediği kimseye verir, Allah âlimdir, ihsanı geniştir.”

Arvasî Hoca yukarıdaki ayet-i kerimede ifade edilen vazifeyi muhterem ecdadımızın en güzeliyle yerine getirdiğine inanır ve bugünde Türk milletinin yeniden bu tarihî vazifelerine talip olmaları gerektiğini söylerdi. Burada şu bilinmelidir ki Cenab-ı Allah bu vazifeyi lâyık olana verir, ecdad-ı izam İslâm’ı öyle bir yaşadı ve yaşattı ki asırlarca İslâm’ın sancaktarlığını yaptı, bugün de Türk milleti ma’lâyani işleri terk edip, hayra yönelmeli, sarsılmaz bir birlik halinde bütün maddî ve manevî kudretini Allah için sarf etmelidir.

Arvasî Hoca sıklıkla kullanılan “Türk-İslâm Sentezi” tabirinin ağza hoş gelse de ilmî olarak doğru olmadığını ispat etmiş ve yerine daha doğru ve yerinde bir tabir olan “Türk-İslâm Ülküsü” ifadesini ortaya atmıştır. Sentez, Hegel diyalektiğinin ürünüdür ve “tez” ile “anti-tez”in çarpışmasından doğar. 

İşte Arvasî bu kavrama itiraz etmiş, Türk ve İslâm’ın birbirilerine zıt olmadığını, biri diğerinin anti-tezi olmadığını, bunların bir sentez değil “terkib” olduğunu ifade etmiş ve Türk –İslâm Ülküsü kavramını ortaya atarak büyük bir fikrî hatanın önüne geçmiştir. 
Osmanlı... M.Şevket Eygi Osmanlı’nın dini İslam’dı.  Osmanlılar Ehl-i Sünnet cadde-i kübrasında yürümüşler, İslam’a Kur’an’a Sünnete Şeriata büyük hizmetler etmişlerdi. Osmanlı Devleti ve Hilafeti her zaman, her asırda Sevad-ı Âzam dairesi içinde bulunmuştur.
Osmanlılar Ashab-ı kiram ve Ehl-i Beyt efendilerimize büyük saygı göstermişlerdi. Osmanlı Devlet-i Aliyyesi Peygamber sülâlesinden gelen Seyyidlere ve Şeriflere maaş ödemiştir. 
Osmanlı zamanında bir zındık çıkıp “Allah gerçek bir Janus’tur” diyerek, kemal sıfatlarla sıfatlı ve noksan sıfatlardan münezzeh Hak Teala hazretlerini iki çehreli bir Roma putuna benzetseydi o herif şer’î  ilamla idam edilirdi.

Osmanlı Devleti Hâdimü’l-Haremeyn idi.  Kur’an’ın, Sünnetin, Şeriatın emrinde ve hizmetinde idi. Tarih boyunca, Asr-ı Saadet’ten ve Hulefa-i Râşidîn devrinden sonra İslam’a, Kur’an’a, Sünnete, Şeriata en fazla hizmet eden devlet Osmanlı olmuştur. Osmanlı Devleti Viyana’yı iki kere kuşatmış, Tevhidi Orta Avrupa’ya kadar götürmüş, nice fütuhata nail olmuştur.
Onun enkazından irili ufaklı kırka yakın devlet zuhur etmiştir. Hepsi bir araya getirilse bir Osmanlı etmez. Osmanlı yıkıldıktan sonra Ortadoğu’nun ne hale geldiğini dünya görüyor. Osmanlı ayakta kalmış olsaydı Filistin’de Yahudi devleti kurulabilir miydi Osmanlı bir “Milletler Birliği” idi.
Terazinin bir kefesine Yavuz Sultan Selim’i, öbür kefesine Şah İsmail’i koysalar hangisi ağır basar? Şiîlik ifrat, Vehhabîlik tefrit, Osmanlı ise i’tidaldir.

Yirminci asrın büyük tarih felsefecisi Arnold Toynbee, Tarih Üzerine bir Etüd adlı muazzam eserinin Ispartalılar faslında “Eflatun’un ideal cumhuriyetine  realitede en fazla yaklaşan sistem Osmanlı Devleti olmuştur” cümlesini sarf etmiştir.

Tarihte Osmanlı dini diye bir din olmamıştır. Osmanlı’nın dini Ehl-i Sünnet ve Cemaat İslamlığıdır. İslam’ın cadde-i kübrasıdır. Bir Müslüman olarak Osmanlı’yı severim, tutarım ve bundan dolayı iftihar ederim.
Osmanlı “Doğru İnsanlar” Yetiştirdi, Biz Neden Yetiştiremiyoruz? Yavuz Bahadıroğlu İnsan yetiştirecek olan lüks okul, akıllı tablet, akıllı kara tahta vs. değil, kitap ve öğretmendir. Hatırlayalım ki, Osmanlı Enderununda bunların hiçbiri yoktur. Ama Osmanlı’nın bütün zamanlara şan veren Fatih gibi, Yavuz gibi, Kanuni gibi padişahları, Koca Sinan gibi, Sedefkâr Mehmed Ağa gibi mimarları, Sokollu Mehmed Paşa, Köprülü Mehmed Paşa, Fazıl Ahmed Paşa, Baltacı Mehmed Paşa gibi sadrazamları; Matrakçı Nasuh, Hezarfen Ahmed, Lagari Hasan marifet sahipleri, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, v.s. gibi âlimleri vardır… Çünkü Şeyh Edebali, Ak Şemseddin, Molla Gürani, Molla Zeyrek, Zembilli Ali Efendi, Ebussud Efendi v.s. gibi hocaları vardır. Bunları yetiştiren okulun adı da “Enderun”dur! Yabancı eğitimcilerin öve öve bitiremediği bu okulun temel maksadı yaygın eğitim vermek değil, kitleleri yönetebilme maharetine sahip idareci, dillere destan eserler inşa edecek mimar-mühendis, Fuzuli/Baki çapında şair, v.s. yetiştirmektir. Düşünün ki ABD’de bu konuda, 350-400 civarında yüksek lisans ve doktora çalışması yapılmıştır. Amerikalı ünlü eğitimci Andreas Kazamias: “Platon’un ‘İdealindeki okul’ dediği okul budur!” demiş, yurttaşı Lewis Terman (Stanford-Binet isimli zekâ testini dünyaya armağan eden eğitimci), “Öğrencilerin zekâ seviyesini ölçmek için ilk test yönetiminin Enderun’da uygulandığını” belirtmiştir. Dahası var: Meselâ Fransız yazar Brayer: “Osmanlı’nın hızlı yükseliş sebeplerinin başında bu mektepler geliyor” diyor. Amerikalı Eğitimci-Psikolog John Dewey’in, “Çocuğa Göre Eğitim İlkesi” olarak 20. yüzyılın başında dünyaya sunduğu “Çağdaş Eğitim Metodolojisi”nin “Enderun Modeli”nden kopya olduğunu Enderun sistemini araştıran pek çok Amerikalı uzman söylüyor. Fransız yazar ve şair M. Baudler, “Türk Milletinin başarılarına şaşmamak lâzım; çünkü onlar elit kadroları nasıl yetiştireceklerini, gençleri nasıl disipline edeceklerini biliyorlar. Bir yandan onları mükemmel insan hâline getirirken, öte yandan kabiliyetlerine göre ödüllendirmeyi de ihmal etmiyorlar” diyerek “Enderun Sistemi”ni bütün Avrupa’ya tavsiye ediyor. Kısacası onlar bizde arıyor, biz onlarda arıyoruz! Tuhaf bir durum… Mazisi bizim kadar derin bir milletin “adam kıtlığı”na düşmesi, “ihmal” ile izah edilebilir bir durum olmasa gerektir, ancak “inkâr” ile izah edilebilir. Büyük devletler kurmuş, medeniyet inşa etmiş, her alanda ve her anlamda kendine has kurumlar oluşturmuş bir milleti, sadece “inkâr” yokluğa sürükleyebilir: “Red” ve “inkâr”! Bize olan da budur: Geçmişe ait olanı reddetmek suretiyle kendimizi köklerimizden kopardık ve Batı’yı taklitte varlık aradık. Zaten “red” ve “inkâr”ın sonu, kaçınılmaz olarak taklittir! Taklitle gelinebilecek son noktaya da geldik: Deniz bitti… Yeni bir “öze dönüş”, bir bakıma “yeniden diriliş” hamlesine ihtiyaç var! Bu hamle de öncelikle milli eğitim ve kültür alanında başlamalıdır.
Işığı Yanan Evler... Prof. Dr. Saffet Solak Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya 'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. Gittiğim ilk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacı anneye sıkılarak: "Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" dedim. Hacı anne: "Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi. Merak ettim, tekrar sordum: "Trenden sizin bir yakınınız mı inecek? " Hacı anne: "Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, ışığı yanan bir ev bulsun diye bekliyoruz." dedi. Konya Ovası 'nda, veya bir başka yerinde Türkiye'nin, trenden inen yabancılar için 'ışığı yanan evler' yerinde hâlâ duruyor mudur? Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mıdır? Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mıdır? Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler? Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeni etin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız. Şâir öyle diyordu: "Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler." Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler? Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler? Ey  güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz?
Türklük Ve İslamiyet Prof. Dr. Mehmet Kaplan İslamiyet’in Türk kültürü üzerinde büyük tesiri olmuştur. Türkler Müslüman olduktan sonra bin yıl bu  yüce, dinin içinde, yaşarmışlar, onun uğruna savaşmışlar, hayatlarını onun esaslarına uydurmuşlardır. Türk tarih ve kültürünün bin yılını İslamiyet yoğurmuştur.  Türkler kitle olarak X yüzyılda Müslüman olmuşlardır. Fakat bu tarihten önce de, küçük gruplar  halinde İslamiyet’i kabul eden Türkler vardır. Dede Korkut Kitabında Korkut Ata'nın, Resul Aleyhisselam zamanına yakın yaşadığı ve onun sahabesi olduğu belirtilir. 
Farsça Oğuznâme'de Dede Korkut'un Oğuz sülâlesinde 14. hükümdar olan Kanlı Yavkuy zamanında  yaşadığı ve iki müşavir ile beraber Hazreti Muhammed'in yanına giderek İslâmiyet’i kabul ettiği  söylenilir. 
Taberi Tarihi, Hazreti Muhammed'in Uhut gazasında Kubbeü't-Türk (Türk çadırı) adı verilen bir  çadırdan savaşı idare ettiğini kaydeder. O tarihlerde Yemen'e giden Türklerden bazılarının Hazreti Muhammed'i görmüş ve İslâmiye’i kabul etmiş olmaları muhtemeldir. Abbasi ordusunda, Türklerin ne  kadar büyük bir yer işgal ettiklerini biliyoruz. 
VII - VIII. yüzyıllarda bazı Türk boyları Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlık, Musevilik gibi çeşitli dinleri  benimsemişlerdir. Bu dinlere giren Türkler yerleşik medeniyete geçmişlerse de, ömürleri çok uzun  olmamıştır. Bunun sebebi bu dinlerin Türklerin karakterine uygun olmayışıdır. Türkler, bilhassa. 
Selçuklu ve Osmanlı devletini kuran Oğuz boyları din olarak İslamiyet’i seçmişlerdir. Çünkü İslâmiyet savaş ile barış, madde ile ruh, bu dünya ile öbür dünya, fert ile toplum arasında bir  denge kurmuştu. İslâmiyet Türklerin yiğitlik duygusuna, ve cihangirlik idealine tamamiyle uygun  düşüyordu. Üstelik fethedilen ülkelerde barışı tesis eden, hak ve adalet esasına dayalı bir sosyal nizam da getiriyordu. 
İslâmiyet'i kendi ruh ve karakterlerine çok uygun, bulan Türkler, onu benimsedikten sonra, Araplardan ve Farslardan daha mükemmel bir şekilde hayata uygulamışlar ve asırlar boyunca onu canlı tutmuşlardır. Bunda Türklerin İslâmiyet’i kendi hayat felsefelerine göre ele alışlarının ve  uygulayışlarının büyük rolü vardır. 
Türkler yiğitlik ve cihangirlik temayülleri savaşçıydılar. Bu kabiliyet Araplarda ve Farslarda Türklerdeki  kadar kuvvetli ve sürekli değildi. Türkler idareleri altına aldıkları kavimleri adalet üzere, barış içinde yaşatmayı devlet idaresinin temeli biliyorlardı. 
İslâmiyet, Türklerin bu iki temayülüne derin bir mânâ ve çekidüzen vermiştir. Anadoluda bin yıldan  beri devam eden Türk devletlerinin hepsi, dışa karşı yiğit ve kahraman, içte vatandaşa karşı adil olmayı gaye bilmişlerdir. İslâmiyet'in mistik yönünü de en iyi Türkler işlemişler, onu bir barış ve sevgi  yolu haline getirmişlerdir. Anadolu'da kurulan Mevlevilik ve Bektaşîlik asırlarca insanlara sevgi ve  barışı telkin etmiştir. 
Türklerin bin yıl, en ince teferruatına kadar işledikleri, ruhlarına sindirdikleri, mimarilerinde,  şiirlerinde, musikilerinde ilham kaynağı haline getirdikleri İslâmiyet'i de Türk kültür hazineleri  arasında saymamız gayet tabiidir. 
Türklükle İslâmiyet arasındaki bin yıllık münasebeti iyi tedkik etmeyenler, birtakım yanlış fikirlere saplanıyorlar. Bunların düzeltilmesi lazımdır.  Bunlardan birincisi İslâmiyet'i çağdaş ilim ve tekniğe aykırı bularak onu reddetmeğe kalkanların düşüncesidir. Böyle düşünenler önce şunu anlamalıdırlar: İslâmiyet, bir dindir, ilim ve teknik değildir. 
İlim ve teknik maddi âlem ile meşgul olur. Din ise insan ruhunun ebedi özleyişlerine cevap verir. İlim ve teknik ruhun sonsuzluk iştiyakına, adalet, sevgi, beraber yaşama ve dayanışma arzularına cevap vermez. Dinler arasında da bilhassa İslâmiyet, bu özleyişlere en iyi şekilde cevap veren bir dindir. Üstelik İslâmiyet, insanın emrinde olan ilim ve tekniğin asla aleyhinde değildir.
İkinci yanlış düşünce, İslamiyet'in Türklükle bağdaşmadığı batıl inancıdır. Türkler İslâmiyet'i kabul  ettikten sonra asırlar boyu devam eden devletler ve yüksek bir medeniyet kurmuşlardır. Daha önce  belirtildiği gibi bin yıllık Türk tarih ve kültürünü İslamiyet yoğurmuştur ve son bin yıllık Türk tarihi, Türk tarihinin kültür ve medeniyetçe en zengin, en muhtevalı ve en güzel devridir. 
Üçüncü yanlış görüş, İslâmiyet'i esas alarak Türklüğün, Türk milliyetçiliğinin inkârıdır. Böyle  düşünenler tarihte İslâmiyet'i Türklerin muzaffer kıldığını ve bugüne kadar yaşattığını unutmamalıdırlar. Eğer daha Abbasiler devrinde Türkler İslâmiyet’i benimseyerek onu İran'a ve Bizans'a karşı müdafaa etmeselerdi, Rafızilik veya Ortaçağ Hıristiyanlığı çoktan çökmüş olan Arap âlemini istilâ ederdi. 
İslâmiyet'i Büyük Selçuklu devleti, Anadolu Selçuklu devleti ve Osmanlı devleti, asırlarca İran  Rafıziliğine ve Hıristiyanlığa karşı korumuştur. Türkiye bugün bile Orta - Doğu ve İslâm âleminin en güçlü devletidir. Türklerdeki savaşçı fazilet, orduya ve devlete bağlılık duygusu, yiğitlik ruhu, çağdaş medeniyete uyma kabiliyeti, yalnız devlet olarak değil, fert olarak da nerede, hangi şartlarda olursa,  olsun, kendi kendisine saygı, diğer İslam kavimlerinde, Türklerde olduğu kadar gelişmiş değildir. 
İslâmiyet’i dün olduğu kadar bugün de en iyi, en ölçülü şekilde temsil eden, saf ve temiz bir iman  olarak koruyan Türk milletidir. 
Orta - Doğu ve İslam âleminin Türk milletine büyük ihtiyacı vardır. Bundan dolayı güya İslâmiyet adına Türk milletine gereken yeri vermeyenler ve ona karşı saygı duymayanlar, tarihi, dünyayı ve Türkü bilmeyen kişilerdir. 
Şunu da unutmamak lazımdır: Türklerin İslâmiyet'i, esaslarına halel getirmeden tarihin değişen şartlarına göre uygulamaları, bütün İslam aleminin örnek alması gereken bir husustur.
1855'de Osmanlılarda Din Hürriyeti ve Sosyal Hayat F.H.A. Ubucini 1855'lerde İstanbul'u ziyaret eden "Fransız yazar F.H.A. Ubucini" hatıralarında şöyle diyor:


Osmanlı, tam bir din devletidir. Hiçbir şey dine üstün gelemez. Hiçbir şey onu sarsamaz. Dünyada, gerçek inançtan daha güzel ne vardır?  

Osmanlıyı hiçbir şey dininden ayıramayacağından, kimseyi de kendi dininden etmeyi düşünmez. Şu veya bu sebeple ona sempatik görünürseniz, “Allah sonunu hayırlı etsin:” Yani Allah sana Müslüman olma lütfunu bahşetsin anlamına gelen bir temennide bulunabilir. Fakat bu kadarla yetinir; daha ileriye gitmek İslâm âdetlerine aykırıdır. 

Türkiye’de haksızlık asla görülmemiştir; aksine Hıristiyanların fanatizminin kurbanlarına kapıları daima açıktır. Tarihe bir göz atın. Onbeşinci yüzyılda İspanya ve Portekiz’den atılan binlerce Yahudi Türkiye’ye sığınmıştı. Onların torunları üçyüz yıldan beridir bu memlekette sakin bir hayat sürmektedirler ve ne gariptir ki burada da kendilerini Hıristiyanların, özellikle Ortodoksların zulmünden korumak için çırpınmaktadırlar. Hâlâ bugün, Atina’da Paskalya şenlikleri hiçbir Yahudi sokağa çıkmaya cesaret edememektedir. Türkiye’de hiç değilse resmi otoriteler araya girip müdafaa etmektedirler.

Sultan’ın engin ülkesinde yalnız değişik dinlere değil, değişik milletlere mensup kişiler barış içinde yan yana yaşamaktadırlar. Gerçi cami, kiliseye ve sinagoga hakimdir, fakat onları itmemektedirler. Katoliklik İstanbul ve İzmir’de, Paris ve Lyon’dakinden daha hürdür. Ayinleri ve törenleri kısıtlayan hiçbir kanun yoktur. 

Cenazenin peşinden mumlar tutmuş kalabalık kortejler ilâhiler söyleyerek sokaklardan geçerler. Fete-Dien yortusunda başta haç taşıyanlar olduğu halde cemaat kiliselerden çıkar, askerler, Osmanlıları bile korteje yol açması için mızrakla kaldırıma iterler.

Misafirperverlik

Türkiye kadar misafirperver bir ülkeye daha rastlamadım. Her yanında Müslüman nezaketiyle halk, yabancıya kucak açar. Türk aleyhtarı yazarlar bile bu meziyetlerini teslim etmektedirler. En fakir köyde bile müsafirlik denen bir ev bulunmaktadır. Oraya varan yolcu kendisine bir tabak pilav ve kuzu kızartması verileceğinden emin olabilir; ertesi gün yola çıkarken bütün köy halkı onu uğurlamaya gelir. Ancak Avrupa medeniyeti girip yayıldığı yerlerde bu güzel adetler gittikçe silinmektedir. Bununla berber bu geleneksel misafirperverliğe hâlâ İstanbul’da bile rastlanmaktadır.

Osmanlının sadakası, inancı gibi sade ve gösterişsizdir. Şairlerinden biri ne güzel söylemiş; “Dilerim, cömertliğinin seli avuçlarından fışkırsın ve gürültüsünü kulakların duymasın.”

Din bütün müesselerine tesir etmekle kalmamış, bütün meziyetlerinde de kendini göstermiştir. Bizlerin dogma, kült, manevi vazifeler, vicdan ve yazılı kanunlar dediğimiz şeylere karşılık onlar bir tek mefhum tanırlar: “Din”. Bütün şekilleriyle vazife onlarda, Allah fikrinin dışında değildir. Bütün davranışları dini karakter taşır. Cuma gecesini hanımıyla geçirirken, beş vakit namazını kılarken ve vatanı uğruna şehit düşerken dini vazifelerini ifa ettiği hissini taşır. Bu sebeptendir ki Türkiye’de gerçek vatanseverler muhafazâkar dindarlardır. 

Dinsizliği vaaz eden genç Türkiye’cilerde vatanın geleceği kaygısı yoktur. Kişisel kaygıdan ötesini aramamak gerekir onlarda. Zamanla bizdeki gibi din yerine vatan mefhumunu geniş halk kitlelerine duyurmak ve benimsetmek mümkün değildir demiyorum; ama iş bu safhaya gelinceye kadar Türkiye’nin hali nice olur? Başarıldığı takdirde Türkiye neye döner?

Eski Türkler’deki bu ağırbaşlılık onlara tabii bir vekâr kazandırmaktadır. Görgüden çok ruhlarındaki dengeden husule geldiği için bu karaktere her sınıf ve her yaştaki kişilerde rastlarsınız. Bir dilencide bile o sakin ve vakur hava görünür. Uzattığınız sadakayı minnetle alır, fakat asla istemez; alırken de kendini sizden aşağı telâkki etmez. İyi veya kötü şans farklılaşma meydana getirir, fakat asla eşitsizlik meydana getirmez. Fakiri de, zengini de dini vazifelerini ifa eder, biri kaderine boyun eğmiştir, öteki bahtsızların acılarını azaltmak için çaba gösterir.

Kişi beklenmedik bir anda birden parlayabilir, yükselebilir fakat bizdeki görgüsüzlerde görülen kibir ve kuruma bunlarda asla rastlanmaz. Geçmişini saklamaya yeltenmez. Milyoner oluveren bir baltacının size anlatacağı ilk şey baltası ve devirdiği ağaçlardır. Konu komşuya karşı tavrı değişmez, eski tevazu ve nezaketinden bir şey kaybetmez. Yükselişi onu ne şaşırtır ne değiştirir; aynı şekilde, düşüşü de onda eksilme ve huy değiştirmelerine yol açmaz; etrafındakilerin ona karşı tavrı da değişmez, aynı saygıyı görmeye devam eder.

Allah’a şükretmeyi ve hemcinslerine yardımı vaaz eden bu dinin bir kişi üzerindeki etkileri işte bunlardır. Gerçekten Peygamber şöyle demiştir: “İyi insan, hemcinsine faydalı olan insandır.”

Bununla beraber İranlılar birçok noktalarda Osmanlılardan farklıdırlar. Onlarda aynı vekar, aynı ketumluk ve dillere destan doğruluk mevcut değildir. Ateşli, nüktedan, belgatli, içli-dışlı, yabancıların görenek ve âdetlerine çabuk intibak eden kişilerdir; kısacası Şark’ın Fransızlarıdır.

Kaynak: 1855’de Türkiye – F.H.A. Ubucini 
Evlad-ı Fatihan’dan Arşivcilerin Piri: Muallim Cevdet Dr. Ali Mazak Kültür tarihimizin sabah yıldızlarından, nadir yiğitlerinden birisi de Evlâd-ı Fatihan’dan Muallim Cevdet’tir. 1876 Osmanlı-Rus harbinin ardından, Rumeli topraklarından sökülüp Anadolu’ya gelmiş ve Bolu’ya yerleşmiş muhacirîn Türk ailelerden birinin çocuğudur.   7 Mayıs 1883 tarihinde Bolu’da doğdu. İlk ve orta eğitimini burada, lise eğitimini Kastamonu’da tamamladı. 1900 yılında İstanbul’a gelerek Hukuk Mektebine girdi. Bir yıl devam ettiyse de ikinci yıl bazı ailevi zaruretler sebebiyle Daru’l-Muallimîne geçti ve buradan birincilikle mezun olup öğretmenlik diploması aldı. 27 yaşında ata yurduna bir seyahatte bulunur ve gördüklerini şöyle anlatır:   “Dedemin dergâhı Niş Kalesi’nin biraz berisinde (Nişava) suyu üzerinde kâin imiş. 1910’da Niş’e seyahatimde beni gezdiren ihtiyar Nişli yerini gösterdi. Sırp Belediyesi Niş’in birçok evlerini yıktırarak, camilerini kaldırarak, sokaklarını düzleyerek şehri tecdid ettiği gibi dergâhı da mahvederek yerini millî bahçeye ilhak etmiş. Babam dergâhın semahânesinde cereyan eden ahval-i dervişâneye dair ne hikâyeler söylerdi. Nazarımda tecessüm etti. Firaklı firaklı ayrıldım. Dedem Şeyh Said Efendi’nin, diğer dedem Abdurrahman Efendi’nin, büyük ninemin kabirlerini ziyâret etmek istedimse de bunların bulunduğu mezaristanı belediye tamamen tesviye ile nişane-i İslâmiyet bırakmamış. Niş’de bu kadar çok camilerden yalnız Belgrat mahallesindeki cami kalmış.” Ah! Ne yer kalmış, ne yâr, ne eser demek! Mezaristanı bile dümdüz etmişler. Orada yüzyıllarca yaşanmış İslâm ve Türk hayatına dair her şeyi silmişler. Geçmişinin mezarını bile yerinde bulamayan üstat Muallim Cevdet’in tahassürünü düşünün… Beş yüzyıl yaşadıkları, şefkat, merhamet, medeniyet, adalet ektikleri topraklardan sürülmüşler, kovulmuşlar, hakarete uğramışlar… Hakları teslim edilmemiş, destanları, dramları, hikâyeleri, romanları yazılmamış… Bir yandan firkatlerin, bunalımların, mahrumiyetlerin, hastalıkların, cehaletin, nankörlüklerin getirdiği şartlara dayanmak var, diğer yandan Bulgaristan’a “okkası üç kuruş on para”ya satılan, sokaklarda, rüzgârın önünde, çocukların ellerinde uçuşan arşiv evrakının peşinden koşmak… Belki de bunların acısı Niş’de yaşadığı tahassürün kat be kat üstünde olmuştur. Belki bu kırgınlıktan ve yorgunluktan dolayı yalnızlığı sever, bazen her şeyi bir kenara bırakır, İstanbul’un güzel bir köşesinde çekilir, sadece dinlenir, kitap bile okumazdı… Muallim Cevdet’in hayatını ve kültür tarihimize hizmetlerini tanımak ülkemizin her mensubu için önemlidir. Ancak, arşivcilerin, kütüphanecilerin onu tanımaktan öte onun bu alandaki hizmetlerini, katkılarını, çilelerini, cefalarını, hüzünlerini, kırgınlıklarını, sitemlerini, öğrenmeleri, hazmetmeleri ve “Cevdetleşmeleri” gerekir. Muallim Cevdet, kütüphanecilik, arşivcilik ve öğretmenlik için hiçbir mazeretin geçerli olamayacağını mücadelesiyle bizlere göstermiş bir kültür ustasıdır. Bu ülkenin hür topraklarında yaşayıp, temiz havasını soluyan evladına manevi bir vasiyeti vardır: “Benim ceddimin yurtları kötü ellere düşmüş, kabirleri sökülmüş, haneleri, mabetleri yıkılmıştır. Ama onların geçmişinin bütün kayıtları arşivlerimizdedir. Onların Bulgaristan’a satılanlarını geri getirmek, kalanları korumak için ben sağlığımı feda ettim. Dünyayı terk ederken ömrümün sermayesi olan kitaplarımı ve hususi arşivimi İstanbul Belediyesi Kütüphanesine bağışladım. İşte size emanetim, koruyun, yaşatın, anlatın…” demektedir.
Şehit Acısı Çeken Yürekler Rahim Er
Çocukluğumuzda onların hikâyelerini çok dinledik. Her dinlediğimizde çocuk kalbimiz, o dramlarla bin yerinden paralanırdı. Cihan Harbine gitmiş sözlüsünü, Cihan Harbine gitmiş nişanlısını bekleyen genç kızların, kocası Cihan Harbine gitmiş taze gelinlerin, yüreği süngere dönmüş, göz pınarları kurumuş ana-babaların sabırları, tahammülleri nasıl da inanılmaz kahramanlıklar olurdu...
"Cihan Harbi" dediğimiz I. Dünya Harbidir.Dedelerimiz, bu harbe Harb-i Umumi, Cihan Harbi, Seferberlik gibi adlar vermişler, doğuda yer yer "Kaçkaç" denmiş. Yirmi sene sonra âlem, bir kere daha karışınca  I. Dünya Harbi, II. Dünya Harbi ibareleri gündeme girmiş.
Harb-i Umumi, bizim, Balkanlara, Kafkaslara, Arap âlemine veda yıllarımızdır, bir millî ağıttır. Bosna Hersek'e, Kosova'ya, Gümülcine'ye, Selanik'e, Sofya'ya Silistre'ye, Batum'a, Bağdat'a, Halep'e, Kudüs'e, Kahire'ye, Fizan'a, Somali'ye, Yemen'e ve daha nicesine ve Mekke'ye ve Medine'ye vedâdır. Sanki geri dönüp toplayacakmışız gibi buralara Mehmetciğin hem kanını hem gözyaşını döktük. O Harb-i Umumi'de Sarıkamış vardır, Kut'ül Amare vardır, Kudüs vardır, Çanakkale vardır.
Bu günlerde yavuklular, nişanlılar, genç gelinler, analar... cepheden cepheye koşan, Mehmetcik için türküler yakar, destanlar yazar, ahlarla dağları titretir, deryaları ürpertirler.1293/1876 Harbi, çok büyük bir felakettir."Avrupa-i Osmanî" denen Rumeli'yi o felaketle kaybederiz. Onu Balkan Harbi, Trablusgarp Harbi ve Cihan Harbi takip eder.
Sevgili Peygamberimizin -sallallahü aleyhi ve sellem- Bedir Harbi'nden bu yana bizim harplerimiz devam eder. Özü iki sebebe dayanır; İslâmiyeti yaymak ve İslâmiyeti muhafâza etmek. Diğer vazgeçilmez unsurlar vatan, bayrak, iffet ve benzeri değerlerdir. Türkler, İslam olmadan evvel diğer İslâm devletleri bu vazifeyi yaparken Türkler, İslâmla şereflendikten sonra bu aziz ve mukaddes vazifeyi dedelerimiz aldı ve bunu hayat sebebi saydılar.
O günden bu güne şehitler vere gelmekteyiz.Bâzen Selçuklu olduk Anadolu'da Haçlılarla göğüs göğüse çarpıştık, bâzen Osmanlı olup, Niğbolu'da vuruştuk, Galiçya'da toprağa, Sarıkamış’ta karlara, Yemen'de kumlara düştük, bazen Türkiye Cumhuriyeti olup Kıbrıs'ta hesaplaştık.
Fakat...Fakat; biz bunların hepsini ya Moskofla, ya Frenkle yaptık. Şimdilerdeyse Mehmetcik, kendini "Kürt" diye tanıtan bir örgütle vuruşmakta. Bedir'den bu yana İslâm dâvâsı yekpâre iken, İslâm Ordusu yekpâre iken küffar da belli iken 30 yıldır bu yekpârelik zedelendi. İçimize fitne ve ikilik sokuldu. Bu defa Mehmetciğimizi, polisimizi ve diğer vatan evlâtlarını bu eli kanlı örgüte karşı şehit vermekteyiz.
Bu defa sözlüler, nişanlılar içerden sıkılan kurşunlarla eli böğründe kalmakta. Bu defa taze gelinler, böylece dul kalmakta. Bu defa ana-babaların yüreği bu yüzden onarılması imkânsız yaralarla şerha şerha olmakta. Gencecik polis eşi, fidan gibi Mehmetciğin anası, subay yavrusu; her birinin eşi, anası-babası, çocuğu, kardeşi...
Bu defa ölümler şahadetler uzak dağların, varılmaz çöllerin ötesinde değil, şehirlerimizde, ekranlarla evlerimizde. Ne var ki eskiden gâvur, mertçe savaşırdı. Bu defa hile, yalan, tuzak bütün nâmertlikler mevcut.
Şehit Şehirleri olan Şehitlikler büyüyor, çoğalıyor.Şimdi bize düşen dualarımızla şehitlerimize koşmak. Sözlü, nişanlı, eş, ana-babaları acılarıyla baş başa bırakmamak. O şehitlerin, o hanımını Şevval ayı orucunun iftarına yetiştirirken şehit düşen Aslan Kulaksız adlı aslanın 80 milyonun kahramanı olduğunu göstermektir.
Bu vazife Türk-Kürt her vatanpervere düşmekte.Her şehit, hepimizin.Eskiden Kürt-Türk-Laz-Arap denmezdi. Eskiden, 1839 Tanzimat Hatt-ı Hümayununa kadar, 1937 Laikliğine kadar bir Ümmet-i Muhammed, İslâm milleti ve bir de küffâr vardı.
Şanlı Bedir Destanından bugüne mukaddeslerimiz uğruna verdiğimiz her şehidimizi rahmet ve minnetle yâd ediyor, bir şehit yakını olma pâyesine kavuşan anaları-babaları, yetimleri, dulları, sevgileri kalblerinde düğümlenmiş gençleri tebrik ediyoruz.
Şehit acısı çeken yürekler, öz yüreğimizdir, gözyaşları gözyaşımızdır. Bu ruh, bu millette yaşadıkça, Ümmet-i Muhammedin şuuru var oldukça.Ne şehitler ölür.Ne vatan bölünür...Sadece bazı iyilikten nasipsizler, cehenneme odun olur.Ey şehit yakınları!Başınız dik olsun...Siz, bir büyük şerefe sahipsiniz.
Elli Sene Sonra Sahibine Ulaşan Selam Hayrettin Akpınar
Evladı Fatihân diyarında, bugün Yunanistan topraklarında kalan Gümülcine’de doğdum. 1967 yılında Gümülcine’nin meşhur saat ustası Hafız Hüseyin Efendi’nin dükkânında çırak olarak çalışmaya başladım. Hafız Hüseyin Usta tam bir Osmanlı beyefendisiydi. Tarihini, ecdadı Osmanlı’yı çok iyi bilen ve seven kültürlü bir kimseydi. O zaman çıkan gazeteleri dergileri takip eder ve kendisine gelen mektupları okuduktan sonra da dükkânında bir dolapta arşivlerdi. Hafız Hüseyin Efendi uzun yıllar Gümülcine’de yeni caminin kıble tarafında tarihi saat kulesinin adeta gölgesinde babasından kalma dükkânında baba mesleği saatçiliğe devam etmekteydi. İkinci dünya savaşında Almanlar Batı Trakya’yı İşgal etti. Sonra Bulgarlar geldi. 1944’de tekrar Yunanlıların İdaresine geçti. Sonra iç savaşlar başladı nihayet 1944’de tekrar Yunanistan devlet otoritesi kuruldu. Ayrıca Gümülcine’de bir de sel felaketi oldu. Sular saatçi Hüseyin Efendi’nin dükkânına da doldu. Sel suları mektubun bulunduğu rafa kadar yükseldi. Sular çekildikten sonra dükkân temizlenip saatçilik faaliyeti yeniden devam etti. Fakat dolaptaki evrakla hiç ilgilenen oldu mu olmadı mı bilmiyoruz. 1970 Kıbrıs barış harekâtından sonra batı Trakya Türkleri’nin eski huzurlu ve rahat günleri kalmayınca Türkiye’ye göçerek Bursa’ya yerleştik. Bursa’dan zaman zaman Yunanistan’a giderek oradaki akraba, dost ve soydaşlarımızı ziyaret ederiz. Bu seyahatlerin birinde merhum ustamın dükkânına da uğradım. Dükkânını torunu Sezai çalıştırıyordu. Sezai’ye: “Bu dükkânda dedenin arşivi vardı burada çırak olarak çalışırken onları zaman zaman havalandırır, temizler, yeniden istiflerdim. Onlar ne oldu?” dedim. Sezai, “vallah, hiçbirşeyi ellemiş değilim öylece duruyorlar, aç bak.” Dedi. Dolabı açınca birde ne göreyim 15 sene önce bıraktığım gibi duruyorlar. Sezai’den dolaptaki mektup ve gazetelerden bazıların alıp Bursa’ya götürmek istediğimi söyledim. O da kabul etti. Bursa’da bunları okumaya incelemeye başladım çok zaman geçtiği için bazen okumakta zorlanıyordum. Osmanlıca çok güzel hatla yazılmış bir mektup vardı ki yıprandığından bazı yerlerini tam okuyamadım. Aslen bizim gibi Batı Trakya Türklerinden olan Dimetokalı kütüphaneci Mehmet Efendi (Mehmet Öz) de bizim gibi Bursa’ya göçmüştü. Daha sonra -Osmanlı Türkçesine vakıf olması sebebiyle- Bursa Eski Eserler Kütüphanesinde memuriyete başlamıştı. Mehmet Efendi bir gün bizim dükkâna ziyarete geldi. Hocam “bu mektubun bazı yerlerini okuyamadım lütfen siz okur musunuz?” dedim. İşinin erbabı olan Mehmet Efendi mektubu kendi yazmış gibi duraksız, takıntısız okumaya başladı… Üç beş cümle okuyunca mektubun yüksek bir şahsiyetin kaleminden çıkmış olduğunu, rastgele birinin böyle mektup yazamayacağını söyledi. Ve hemen arka sayfayı çevirerek imzaya baktı ve heyecanla Şeyhül İslam Mustafa Sabri Efendi’nin ismini gördü. Mehmet Efendi yüksek bir huzurda bulunuyormuş gibi daha bir toparlandı ve kaldığı yerden okumaya devam etti. 4. Sayfada “Kayalı Medresesi talebesinden Dimetokalı Mehmet efendiye de selam ederiz.” yazılı satıra gelince durdu; bu cümleyi okuyunca kendini bir başka hal aldı, saygı ile ayağa kalkarak: “Ve aleykümselam Efendim” dedi. Gözleri doldu, sesi adeta boğazında düğümlendi. Bir müddet sessiz derin derin düşündü… Hocam Çok duygulandınız galiba, dedim. “Evet, çok duygulandım… Baksana Devleti Âliyeyi Osmaniye’nin Şeyhülislamı bana selam yazıyor, bu selam 50 sene sonra nerede ve nasıl ulaşıyor! Ben o tarihte Gümülcine’den ayrılmış memleketime dönmüştüm saatçi Hüseyin Efendiyle hiç görüşmedim. Şeyhülislam Sabri Efendi o zaman Türkiye’yi terk etmiş Gümülcine’de yaşıyordu. Onu büyük olarak tanıyor hürmet ve muhabbet gösteriyorduk. O zaman çok genç olan beni nasıl unutmamış ki ismime selam yazıyor.” Dedi. Mektubun, postayla değil Kahire’den Gümülcine’ye Ramazan vaizi olarak gelen Üsküplü Ali Efendi ile gönderildiği muhtevasından anlaşılıyor. Mustafa Sabri İslâm Halifelerinin sonuncusu olan Sultan Vahidettin Hân zamanındaki âlimlerindendir. Tokat mebusu idi. 1919’da Şeyhül İslâm oldu. 1922’de Türkiye’den ayrıldıktan sonra Mısır’a sonra Batı Trakya’ya geldi. Orada kaldığı sürece Yarın Gazetesini Çıkardı. Sonra tekrar Mısır’a döndü ve orada 1954’de vefat etti. Son Osmanlı Şeyhül İslamı’dır. Kahire’de yazdığı Arapça kitaplar zamanın âlimlerini hayrette bırakacak kadar mükemmeldi.
Eski Türk’lerde Eşsiz Doğruluk İsmâil Hâmi Dânişmend
Eski Türk’ün dünyada misli bulunmayan eşsiz ve lekesiz nâmusiyle sarsılmaz doğruluğu asırlarca garp milletlerinin dillerinde destan hâline gelmiş ve Türkiye’yi tedkik eden birçok müellifler bu hususta pek çok izâhât ve tafsilât vermişlerdir. Meselâ (A. De la Motraye) in “Voyages en Europe, Asie Et Afrique” ismindeki eserinde eski Türk’ün bu yüksek vasfı şöyle anlatılır (1727 La Haye tab’ı, C. I, S. 258 – 259): “Türklerin doğruluklarını ifade etmeyi tereddütsüz kendime vazife bilirim. Birçok tanıdıklarımın ve bilhassa dâimî dalgınlığımdan dolayı herkesten fazla benim başıma gelmiş bir hâl vardır: Muhtelif dükkânlardan öteberi satın alırken para vermek için koynumdan çıkardığım kesemi veyahut vakti anlamak için baktığım saatimi eşyâ yığınları arasında unuttuğum çok olmuştur. Bâzan da vereceğim paranın iki mislini bıraktıktan sonra dükkâncının mallarını ortadan kaldırıp yanlışlıkla fazla verdiğim parayı görmesine vakit kalmadan çekilip gittiğim olurdu. İşte bu dalgınlığıma rağmen Türk dükkânlarında hiçbir zaman tek bir meteliğim kaybolmamıştır; çünkü o gibi vaziyetlerde dükkâncılar peşimden adam koşturmuşlar ve hattâ eğer dalgınlığımın neticesini anladıktan sonra dükkâna dönmemişsem, unuttuğum şeyi iâde için ikametgâhımın bulunduğu Beyoğlu’na kadar adam gönderip birçok defalar beni aratmışlardır. Mesela bir gün küçük bir Türk dükkânının önünde durmuştum: Bu yelpazeci dükkânında Türk erkeklerinin yaz sıcaklarında kullandıkları yelpâzeler satılıyordu. Birçoklarına baktım; düz derinden ve en ucuz olanlarından birini alıp parasını verdikten sora çekilip gittim. Dükkâncı yelpâzelerini açıp üst üste koyarak bana gösterdiği sırada saatimi çıkarıp bakmış ve ondan sonra tezgâhın üstüne bırakmıştım. Yelpâzeci beni hiç tanımıyordu; ben saatimi orada bırakmış olduğumu eğer hatırlayabilseydim, bilmem dükkânı bulabilir miydim? Bilâkis saatimi cebimden düşürmüş veyahut başka bir yerde ve bilhassa yarım saatten fazla kalmış olduğum bir Rum dükkânında unutmuş olduğumu zannediyordum. Bir Türk elbisesi ısmarlamak için gittiğim Rum’un dükkânında cebimden saatimi çıkarmış olduğumu hatırlıyordum. Artık bulabileceğimden tamamiyle ümit kestikten ve aradan tam üç hafta geçtikten sonra, bir gün tesadüfen yelpâze aldığım dükkânın önünden geçerken yelpâzeci beni görür görmez çağırıp saatimi gösterdi. Nasıl olup da eline geçtiğini sordum; bana göstermek için açmış olduğu yelpâzelerin arasında bulduğunu söyleyip elime teslim etti. Ben bu Türk nâmuskârlığının daha yüzlerce misâlini sayabilecek vaziyetteyim: Bizzât kendi başımdan geçen vak’alar otuzdan fazla olduğu halde, bunların hiç birinde hiçbir zaman Türklerin doğruluktan ayrıldıklarını görmedim. Rumları bu bakımdan medh-ü-senâ edemiyeceğim için pek müteessirim; çünki onlar sözlerinde durmamış olmaktan pek utanmazlar ve Türklerden yedikleri dayak vesâire cezâlarına rağmen düzenbazlıktan pek sıkılmazlar. Bilhassa Rum kasaplarıyla bakkallarının hileli terâzi ve ölçü kullanmak veyahut bozuk gıdâ maddeleri satmak gibi suçları sâbit olduğu için dükkânlarının önüne kulaklarından çivilenerek saatlerce teşhir edilmelerine sık sık tesadüf edildiği halde, diğer milletlerin hiç birinin mensupları o gibi âkıbetlere maruz olmazlar.” Kaynak: Garb Menba’larına Göre Eski Türk Seciyye ve Ahlâkı – İsmâil Hâmi Dânişmend
Yeşil Cami ve Yeşil Türbe Hüseyin Öztürk
Bursa’nın vazgeçilmez isimlerinden birisi de Yeşil Bursa’dır. Bu ismi en çok destekleyen dağı, ovası, suları dışında çinileriyle ünlü Yeşil Cami ileYeşil Türbesidir. Unutmadan Bursa’nın, daha doğrusu Osmanlı medeniyetinin bir hayır müessesesinden daha söz etmeli. Şehrin tarihi dokusunu, parça parça olsa da külliyelerin muhafaza ettiğini hatırlatmalı. Bu müesseselerden birisi de şehrin çeşitli merkezlerinde bulunan imaretlerdir. Yeşil Cami’nin külliyesi içerisinde yer alan Yeşil İmaret’ de bunlardan birisi ve halen çok faal durumda. Kapısında, “İster iftar edin ister iftar verin” duyurusunun asılı olduğu imaretten oruçlularla oruçsuzların birbirine karıştığı iftar saatinde yaklaşık 300 ila 400 kişi yararlanıyor. Yeşil Cami ve türbe, Yıldırım Bayezid’in oğlu Çelebi Sultan Mehmettarafından 1421 yılında bitirilmiştir. Burada ilginç bir notu aktarmak gerekir. Türbe’nin tam olarak bitmesi, Çelebi Sultan Mehmet’in ölümünden 40 gün önceye rastlamış. Selçuklu kümbet geleneğinin bir devamı olan türbe için Evliya Çelebi,kubbenin yeşil sırlı bir kiremitle örtülü olduğunu kaydeder. Türbenin giriş kapısı üzerinde sülüs yazılı kitabede; “Burası Medfun Said, Şehid Sultan oğlu Sultan Mehmed Bin Beyazıd’ın türbesidir. 824 senesi Cemaziyellülâsında vefat etmiştir” yazılıdır. Yeşil Türbede sadece Çelebi Mehmet’in sandukası bulunmuyor. Yanında aile fertleri de var. Kızlarından Varna’da şehit olan Karaca Paşa’nın zevcesi Selçuk Hatun dışında, Hafsa Hatun, Ayşe Hatun, Sitti Hatun ve 1429 yılındaki vebadan ölen oğulları Mahmut ve Yusuf haricinde Mustafa ve Daya Hatun da gömülüdür.  Yeşil Cami’nin dışı kadar içi de insanı sarıp sarmalayan bir atmosfere sahip. İlk dönem Osmanlı mimarisinin nadir örneklerinden biri kabul edilen Yeşil Cami’nin şöhreti, çini kaplamalarından gelmektedir. Yeşil Cami’nin bir başka özelliği de Çelebi Mehmet tarafından hükümet binası ve misafirhane olarak kullanılmış olmasıdır. Caminin ana kapısından içeri girince sağda ve solda büyükçe odalar bulunmaktadır. Sancaklardan gelenlerin meselelerinin görüşüldüğü yer olarak bilinmektedir. Doğudaki oda, Anadolu Beylerbeyliğinden gelenler için batıdaki oda, Rumeli Beylerbeyliğinden gelenler için kullanılmış. Yine kaynaklara göre bu odalar daha sonraları mahkeme salonları olarak da vazife görmüş.  Yeşil Cami’nin özellikleri saymakla bitmez. Bir çırpıda gezmek kolay ama ayrıntılı görmek ve bilmek isteyenlerin epeyce bir zaman harcamaları gerekir. Mesela mermerleri Marmara adasından getirilmiş ve bir mermer abidesi olduğu belirtilmektedir. Çini süslemeleri ise yine bir başka camide görülmeyecek kadar muhteşem bir kompozisyonla yapılmış. Sadece mihrabı bile yeter. Bir başka ayrıntı: Çelebi Mehmet, caminin ve türbenin giderlerinin karşılanması için cami ve türbenin mimarı Hacı İvaz Paşa’ya bir de “Sultan Han” ile “Fidan Hanı,” inşa ettirmiş. 
Ermeni Meselesi Doç. Dr. Süleyman Doğan Hazreti Mevlana “İdrak mazinin tarikatındandır” der. Yine bir başka sözünde hazret; “İnsan ne kadar geriyi görürse o kadar ileriyi görür” demiştir. Zaman zaman şanlı tarihimizi hamaset için kullanıyoruz da tecrübe için, ileriye bakmak için değerlendirdiğimiz pek azdır. Millî tarihimize yönelik Ermeni iftiraları, son yıllarda özellikle Avrupa ve dünyanın farklı devletleri tarafından desteklenir hâle getirilmiştir. Tarihî ve bilimsel gerçeklerden uzak iddialar; bazı ülkelerin parlamentolarında gündeme alınarak ve devletimiz ve milletimiz zan altında bırakılmaktadır. Tarihinin hiçbir döneminde başka kavimlere yönelik soykırım uygulamamış; bilakis, defalarca katliamlara maruz kalmış olan necip Türk Milleti; dünya tarihinde hoşgörü ve birlikte yaşama arzusunun timsali olmuştur. 
Tarihin en eski medeniyetlerinden birinin sahibi olan Türkler, zamanında bilinen dünyanın üçte ikisine kadar hâkimiyet kurmuş bir kavim olarak, eğer soykırım ve asimilasyon yapmış olsaydı; bugün hayatını devam ettiren birçok millet tarih sahnesinden silinmiş olacaktı. Bugüne kadar sayısız kavimler ve kültürler başka unsurlar tarafından asimile edilmiş, katledilmiş, soykırıma tabi tutulmuş ve tarih sahnesini terk-i diyar etmiştir. 
Ancak, ecdadımız, yüz yıllarca egemen olduğu çok geniş coğrafyada yaşayan kültürlere ve kimliklere saygılı davrandığı için her millet millî kimliğini ve kültürünü kaybetmeden varlıklarını sürdürebilmişlerdir.
Milletimiz bırakın bünyesindeki unsurları asimile etmeyi tam aksine hakim olduğu bölgelere medeniyetini ve teknolojisini taşımış, o devirler, bu bölgelerde yaşayan milletler için de huzur ve barış dolu zamanlar olmuştur. Tüm bunlar bir hamaset değil, tarihî ve bilimsel tartışılmaz gerçeklerdir. Eğer aksi bir durum olsaydı bırakın Anadolu'yu bugün Balkanlar'da, Kafkasya'da, Afrika'da ve Orta Doğu'da devlet kurmuş olanlar tarihin tozlu sayfalarında duran birer hatıra olmaktan öteye geçemeyecekti. 
Yaşlı dünyamız şahittir ki, tarihte baskı, şiddet ve soykırımı strateji olarak kullanan emperyalist güçler, egemenlik alanlarına hiçbir şey katmamış, bıraktıkları sömürü gözyaşı ve acının izleri günümüzde bile hâlâ canlılığını hissettirmektedir. Oysaki ecdadımız hâkim olduğu topraklarda bıraktığı maddi yatırımları ve fikri mirasıyla hâlâ minnetle yâd edilmektedir...
Osmanlı coğrafyasında Ermenilerin teminatı yine Osmanlı devletiydi. Ancak Ermeniler başta Rusya ve Avrupa’nın kışkırtma ve oyununa gelerek terör ve kargaşa çıkarttılar. O zaman istenmeyen bazı olaylar meydana geldi. Şimdi Ermeni meselesi 2015 yılında yine aynı devletlerin marifetiyle önümüzde ciddi bir problem olarak duruyor. Bu meseleyi halletmenin yolu daha aktif politika, diplomasi ve bilimsel olarak hadiseyi ortaya koyarak çözülebilir diye düşünüyorum...
Padişah Rüyası Ahmet Demirbaş Sultan Ahmed Han ölüm hastasıydı. Kendisine şöyle seslendiler: "Sen, dünya ve âhiretin sultanlığını kendinde toplamışsın. Yarın Resulullaha kavuşacaksın!"

Sultan Birinci Ahmed Han, İslam halifelerinin yetmiş dokuzuncusu ve Osmanlı padişahlarının on dördüncüsüdür. Üçüncü Mehmed Han’ın oğlu; İkinci Osman, Dördüncü Murâd ve Sultan İbrâhim'in babasıdır...

Ahmed Han, çok genç yaşta tahta çıktı ve devlet işlerini hemen kavrayarak, takipte çok titizlik gösterdi. Gayet kuvvetli, çok iyi bir cengâverdi... Nemçe ile yani Avusturya ile İran'la ve Celali eşkıyası ile savaş edip galip geldi...

Dindarlığı ve insanlara merhameti ile tanınan Sultan Ahmed Han, büyük âlim ve velî Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerini çok severdi. Memleket işlerinde her zaman o mübarek zatla istişare ederdi...

Sultan Ahmed Han bir gece rüyasında, Macaristan Kralı ile güreşirken sırtüstü yere düştüğünü gördü... Rüyasını makul bir yorumlayan çıkmadı. Bunun üzerine Padişaha bu rüyasını Üsküdar'da oturan, Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerine yorumlatması teklif edildi. Sultan da yazıp, Aziz Mahmud Hüdayi'ye gönderdi...

Şeyh hazretleri, Padişahın adamını dergâhının kapısında karşıladı. Elindeki mektubu aldı daha okumadan "Cevabı burada yazıyor" dedi ve kendi mektubunu verip gönderdi... Hüdayi hazretleri, Padişahın rüyasını şöyle yorumlamıştı:

"İnsanın rüyasında rakip karşısında sırtüstü yere düşmesi, gerçek hayatta ona galip geleceğine işarettir. Sırt, insanın en kuvvetli yeridir. Toprak da en kuvvetli dayanaktır. Bu ikisi birleşince kuvvet üstüne kuvvet doğar. Hülasa bu rüya Müslümanların kâfirlere galebe edeceğine alamettir..."

Sultan Ahmed Han, bu müjdeli yorumu yapan Şeyh Efendiye karşı içinden bir sevgi ve yakınlık duydu, işte bu sevgi ve yakınlık büyük bir dostluğun başlangıcı oldu. Rüya da tabir edildiği gibi çıktı...

Sultan l. Ahmed Han 1617 senesinde rahatsızlandı. Sırtında bir yara çıkmıştı. Mâbeynci Mustafa, Sultan’ın vefâtından bir gün önce onun dört defa; “Ve aleyküm selâm” dediğini işitti. Sebebini sorduğunda, Ahmed Han; “Şu anda yanıma hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, hazret-i Ömer, hazret-i Osman ve hazret-i Ali geldiler. Bana; (Sen, dünya ve âhiretin sultanlığını kendinde toplamışsın. Yarın Resûlullah sallallahü aleyhi vesellem efendimizin yanında olacaksın) buyurdular” cevâbını verdi. Hakîkaten ertesi gün yirmi sekiz yaşında vefât etti. Kendi yaptırdığı Sultanahmet Câmii yanındaki türbesine defnedildi. Ruhu şad olsun...
Osmanlı’nın Ortadoğu’da Son Zaferi “Kut'ül Amare” Ö. Serdar Akın
Osmanlı Devleti'nin bundan tam 99 yıl önce İngiliz kuvvetleri ve müttefiklerine karşı kazandığı Kut-ül Amare zaferinin yıl dönümü. 1952 yılına kadar Kut Bayramı olarak kutlanan Kut-ül Amare Muharebesi, 1. Dünya Savaşı'nın en önemli muharebelerinden biri olarak biliniyor. Osmanlı Ordusu, Kut-ül Amare Muharebesi ile Çanakkale'den sonra İngiliz birliklerine karşı ikinci büyük darbeyi vurdu. İngiliz Birlikleri Tamamen Esir Alındı Kut-ül Amare, Dicle Nehri kıyısında Şattülarap kanalı ile birleşen Basra Körfezi'nin kuzeyi ile Bağdat'ın güneyinde bulunan bir kasaba... Adını kasabadan alan muharebe, şehrin yakınlarında konuşlanmış İngiliz birlikleri ile müttefiklerinin kuşatılmasıyla başladı. Kasabanın Osmanlı Ordusu tarafından ele geçirilmesi ve 13 bin İngiliz askerinin tamamının esir alınmasıyla da bitti. Nato'ya Girince Zafer Unutturuldu Kut-ül Amare Zaferi, Türkiye'de 1952 yılına kadar Kut Bayramı olarak kutlanmaya devam etti. Ancak Türkiye'nin NATO'ya üye olmasının ardından İngilizler, bayramın kaldırılması için baskı yaptılar. Baskılar üzerine de Türkiye, bayram kutlamasına son verdi. İngilizlerin baskısı o kadar yoğundu ki Kut-ül Amare zaferi ve Kut Bayramı'na yönelik tarihi bilgiler, okullardaki tarih kitaplarından bile silindi. Unutturulmak istendi. Kut-ül Amare Muharebesinde Neler Oldu Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na tayin edilerek 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi. İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu malubiyetten dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi. 29 Nisan 1916 Townshend birlikleri diğer 13 general, 481 subay ve 13.300 er ile birlikte Osmanlı Kuvvetleri'ne teslim oldu. Kuşatmada, İngiliz kuvvetleri ve müttefikleri 23.000 ölü ve yaralı, Osmanlı kuvvetleri 10.000 şehit ve yaralı vermiş, 13.100 (bazı kaynaklara göre 18.000) İngiliz askeri esir alınmıştır.
I. Dünya Savaşında Esir Türkler Ö. Serdar Akın
Araştırmacı-Yazar Tülin Uygur, yakın tarihimizin çok az bilinen I. Cihan Savaşı’nda Rusya ve Sibirya’daki Türk savaş esirleri konusunu İsveç Devlet Arşivleri’nde araştırdı ve yazdı “I. Dünya Savaşı’nda Esir Türkler” ismiyle de kitaplaştırıldı. Bu kitaptan esir kampları ve kamplardaki Türk askerlerinin hayat şartlarıyla ilgili bazı bölümleri aşağıda sunuyoruz. – Editör ---- Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasına yol açan I. Dünya savaşında esir düşen Türk askerleri dünyanın en ücra köşelerine sürülmüşler ve çok ağır esaret şartları altında yaşama mücadelesi vermişlerdi. Bu esirlerden 60.000’i Rusya ve Sibirya’nın uçsuz bucaksız bölgelerine dağılmış esir kamplarında çok olumsuz hava şartları hastalık ve açlıkla mücadele etmişlerdir. İsveç Kızılhaç’ı 1915-1918 yılları arasında Rusya ve Sibirya’daki savaş esirlerine yiyecek, giyecek ve ilaç gibi çeşitli yardım malzemeleri ulaştırmak ve esir kamplarındaki kötü şartların düzeltilmesi için bir komite kurarak çalışmaya başlamıştı. Komite, esir kamplarının bulundukları bölgelere göre: Avrupa - Avrupa Rusyası, Sibirya ve Türkistan kampları olarak üç gruba ayırmıştı. İsveç Kızılhaç delegelerinin tespitlerine göre kamplar genellikle şehirlerden 2-10 km uzaklıkta kurulmuş, yaklaşık 2 adam boyu yükseklikte çelik tellerle çevrilmişti. Nöbetçi kulübeleri kampın her yerini görecek şekilde inşâ edilmişti. İsveç Kızılhaç’ı esirlere yardım komitesinin yaptığı araştırmalara göre bazı kamplar ve esirlerin hayat şartları şöyle kaydedilmektedir: Arhangelsk eyaletlerinde en az Sibirya kadar zor hava şartlarının hüküm sürmesi sebebiyle birçok esir hayatını kaybetmiştir. Özellikle Murmansk demiryolu inşaatında çalıştırılan esirler arasında toplu ölümler görülmüş ve hayatta kalanları sağlık dereceleri önemli derecede bozulmuştur. Karadeniz demiryolu inşaatında çalıştırılan esirlerinde sağlıkları da kaygı verici derecede bozulmuştur. Demiryolu hattı tipik bir sıtma noktasından geçmekteydi hattın başlangıcı olan Novosenaki’de günde ortalama 5 esir Gagri ile Gudayty arasındaki 43 km mesafede ise günde 30-40 esir ölmekteydi. Buradaki esirlerin çoğu hava şartlarına bağlı ateşli hastalıktan öldüler. Esirler insafsızca demiryolu inşaatında kullanıldılar. Murmansk demiryolu hattında iskorbüt hastalığına yakalanan esirler alay edercesine tedavi edilmek üzere buraya gönderilmişlerdi. Hastanelerin durumu içler acısıydı. Hasta esirlerin durumu ve esirlere yapılan muamele Bakü halkını da ayağa kaldırmıştı. Bakü halkını yatıştırmak için ağır dizanteri, sıtma ve iskorbüt hastası olan esirler suyu hastanesi doktoru olmayan Nargin Adasına gönderilerek orada ölüme terkedildiler.  1915 yılında Amerikan Elçiliğinin esirlere verilen yiyecek miktarının arttırılması için Rus Hükümeti nezdinde yaptığı başvurular, esirlere yeterli yiyecek verildiği savunulan Rus Hükümetince reddedildi. Kampta 10 esir aynı kaptan yiyordu. Herkesin kendi kaşığı olmadığı için eski konserve kutularından kaşıklar yapılmıştı. Revirde bazen et dağıtımı yapıldığında hasta bakıcı bir Rus asker yatakların arasında dolaşırken birer parça eti yatakların üstüne atıyordu. Uzun süre değiştirilmeden kullanılan esirlerin gömlekleri de rutubet ve pislik sebebiyle parçalanıyordu. Esirlere gömleklerini, elbiselerini onarabilmeleri için iğne, iplik, yama yapabilmeleri için kumaş verilmesi gerekiyordu. Bu gibi malzemeler verilmediğinden, Sibirya’nın korkunç kış şartlarında dolaşan savaş esirleri yürekleri parçalıyordu. Bir kısmının paltosu çoğunun ayakkabıları yoktu. Ayaklarını saman ve paçavralarla sararak soğuğa karşı korumaya çalışıyorlardı. Elbiselerin değişmemesi, dezenfekte edilmemesi ve esirlerin banyo yapamaması bit, pire gibi haşerelerin esirlere dayanılmaz sıkıntı vermelerine sebep oluyordu. Toplu ölümlerden yaşandığı kamplardan biride Stretensk kampıdır. Bu kamp Baykal kampının doğusunda Şilka Gölü’nün kıyısındadır. Bu kampta çoğu yarı çıplak olan bu esirlerin üzerlerine yatak olarak kullanılan saman dahi serilmemiş çıplak demir karyolalarda üst üste yatırmışlardı. Kampın su ihtiyacını karşılamak için kış kıyafetleri olmadan su taşımak için nehre gönderilen esirlerin donan el ve ayakları kesilmişti. Orenburg’un Samara yakınında kurulmuş olan kampta binalar hiçbir zaman kışa elverişli değildi. Hava sıcaklığın -50°C olduğu bu kampta yatak yapmak için saman, yakacak odun, su, banyo bulunmaması, ilaç ve tıbbi malzemelerin yokluğu her türlü haşere ve salgın hastalığa sebep olmuştur. Kampta doktorlar, birkaç gün ömrü kalanları ‘az hasta’, birkaç saatlik ömrü kalanları ‘ağır asta’ nefrit, tüberküloz, dizanteri, kangren, lekeli humma ve çiçek hastası olmayan herkesi ‘sağlıklı’ olarak ayırıyorlardı. Daha Sonra karantina odasına götürülecek hastalar karın üzerine bırakılıyordu saatlerde karın üzerinde kalan bu zayıf vücutları bir süre sonra bir kızak gelip götürüyordu. Günde 20-350 esir ölmekteydi; fareler ve köpeklerin kemirdiği istiflenmiş 2500 ölü, gömülmeden bekletiliyordu. Sonra kızaklara yükleniyordu, ceset yükü iple kızağa bağlandıktan sonra ölülerin mezar kazmakla görevli esir arkadaşları bu yükün üzerine oturuyordu. Bunu nasıl yapabiliyorlardı!.. Dışardan birisi bu soruyu sorabilirdi. Ama kampta kimse bu ceset yüküne bakmıyordu bile. Burada düşünce duygu mantık tamamen donmuştu. Herkesin tek arzusu ölümün biran önce gelmesiydi.Mübadele Edilen Savaş Esirleri1915-1918 tarihleri arasında İsveç Kızılhaç aracılığı ile mübadele edilen 428 Türk subay ve erinin trenlerde görevli İsveçli doktorlar tarafından hastalık ve sağlık durumları kaydedilmiştir. Buna göre bu mübadele edilen savaş esirlerinin 15’i kör, 115’i çeşitli organları kesilmiş 3’ü akıl hastası, 129’u tüberküloz hastası olarak tespit edilmiştir. Ayrıca 8 askerinde kalp hastalıkları dolayısıyla mübadele edildiği raporda belirtilmiştir. Raporda özellikle kesilen organ sayısındaki yükseklik, Rusya’da yaralı el, kol, bacak, parmak gibi organların tedavi edilmek yerine kesildiği ve bu işlemin sıklıkla yapıldığı görüşünü doğrulamaktadır. Malul Türk savaş esirlerinin sağlık raporları Rusya’daki kamplarda sağlıksız şartlarda tutulan esirler arasında tüberkülozun yaygın bir hastalık olduğunu göstermektedir.
XVII. Asırda Türkiye’de Cemiyet Hayatı Yılmaz Öztuna X VII. asırda, IV. Sultan Mehmed devrinde, İngiltere büyükelçiliğinin baştercümanı olarak uzun yıllar Türkiye’de yaşayan Ricault (Rico), Osmanlı tarihi üzerinde pek değerli kitalar yazmış, birçok dillere çevrilen bu kitaplar pek çok defalar basılarak büyük rağbet görmüştür. Bu yazımızda, bu değerli yazarın kendi şahsî görüşlerinden bazılarını naklederek, XVII. asırda Türkiye’de toplum hayatı üzerinde bir fikir vermeye çalışacağız. Ricault, padişah hakkında şöyle diyor: “Yeryüzünün en büyük bölümüne hükmeden Türk imparatoru milleti tarafından çok sevilir. Türkler, padişahın mensup olduğu Osmanlı hanedanına âdeta kutsallık izâfe ederler. Hıristiyan milletler, Türkler’in bu davranışlarını örnek almalıdır. Bu kadar büyük bir imparatorluğun dağılmadan korunabilmesinde şüphesiz hükümdarlarına ve hanedanlarına gösterdikleri saygının önemi büyüktür. Türkler’in terbiye sistemleri de, siyasetlerinin dayanaklarından birini teşkil eder.  Bu derece azametli imparatorluk kurup yaşatabilmelerinin diğer bir sırrı da, cemiyet düzenlerinin bizdeki gibi asâlete dayanmamasıdır. Türk toplumunda her vatandaş eşittir ve şahsî kabiliyeti derecesinde hükümdarlık hariç, akla gelebilecek her makama yükselebilir. Meziyet, servetten üstün tutulur.” Ricault, Türk cemiyeti hakkındaki müşahedelerine şöyle devam ediyor: “Türkler, kendilerini bütün milletlerden bilhassa biz Hıristiyanlar’dan çok üstün görürler. İmparatorluklarında bulunan milyonlarca Hıristiyan, tam bir hürriyet ve adalet içinde yaşamalarına rağmen, Türkler’in üstünlük duygusu derhal sezilir. Bununla beraber Türkler, çok terbiyeli bir millettir. Kendi  tab’aları olsun, Avrupalı olsun, Hıristiyanlar’a karşı çok nazik muamele ederler. Esasen Türk halkının nezaket kaideleri, dünyanın herhangi bir en medenî şehrinde takip edilen kaideler derecesinde mükemmeldir.” “Türkiye’de bilhassa dil öğretimine büyük önem verilir. Türkçe okuma yazmayı henüz bellemiş çocuğa Arapça, bir müddet sonra da Farsça öğretilmeye başlanır. Bu iki yabancı dili bilmek, devlet görevlerinde olduğu kadar toplum içinde de bir şahsın yükselmesine ve sivrilmesine hizmet eder. Saray hizmetine gireceklerden ayrıca yüksek bir ahlak ve terbiye kaidelerinin en küçük inceliklerini hiç ihmal etmeden uygulamak beklenir. Devlet memuru olmanın itibarı büyüktür ve küçük bir devlet memuru olmak bile pek kolay değildir. Dünyanın hiçbir devletinde memur olmak Türkiye’deki derecede itina gösterildiğini sanmıyorum.” “Kuruluşları, gelişmeleri ve düzenleri birbirine benzememekle beraber, Türk imparatorluğu, tarihte ancak Roma imparatorluğu ile mukayese edilebilir. Türk padişahı da, Roma imparatorları gibi kendi cihanın en büyük hükümdarı görür. Bunda hakkı da vardır. Çünkü zamanımızda Avrupa’nın tek imparatoru olan Almanya hükümdarı, padişaha yıllık vermektedir.”İmparatorluğun Beyni İstanbul “Türk imparatorluğunun Mısır, Macaristan, Rumeli, Anadolu, Cezâyir gibi öyle eyaletleri vardır ki, genişlik, nüfus ve zenginlik bakımından her biri, herhangi bir Avrupa devleti ile mukayese edilebilir. Bu muazzam imparatorluğun beyni, İstanbul’dur. İstanbul’a yeryüzünün her tarafından ticaret eşyası gelir ve dünyanın her tarafına ticaret eşyası ihraç edilir. İstanbul’a yılda ortalama 20.000 esir geldiğini söylemek, bu konuda bir fikir verebilir. İstanbul, terbiyesi, giyimi ve kültürüyle bütün imparatorluğa örnek durumundadır. Türk devletinde yaşayan Rumlar, Ermeniler, Slavlar ve başka kavimler, Türkçe öğrenmeye ve konuşmaya, Türkler gibi giyinmeye, her hususta onlar gibi hareket etmeye heves ederler. Vaktiyle Roma imparatorlunda da barbarlar böyle yaparlar, Latince öğrenirler, Romalılar’ı taklit ederlerdi.” “Padişahların millî bir müze şeklinde toplayıp biriktirdikleri servet, dünyanın hiçbir servetiyle mukayese kabul etmez. Yeryüzünde en zengin Çin porselenleri koleksiyonlarına Çin imparatoru değil Türk padişahı sahiptir. Bu koleksiyonda onbinlerce parça bulunmaktadır. Her parçanın ortalama değeri 300-400 altından az değildir. Padişahın serveti, bu örneğe göre kolayca düşünülebilir.” “Padişahın herhangi bir emri, bu uçsuz bucaksız imparatorluğun herhangi bir köşesinde, inanılmayacak bir hızla uygulanır. Yeryüzünde hiçbir hükümdarın bu derece büyük bir nüfuzu yoktur. Türkler’i daha yakından tanımak, biz Avrupalılar için şarttır. En kısa zamanda İngiltere’de Türkçe öğreten bir okul açmamız lâzımdır.”
Yahya Kemal’in Şiirlerinde Vatan Umut Erdoğan Yahya Kemal, vatan duygu ve düşüncesini, çoşkun bir sevgi ile estetize eden bir vatan şairidir. Vatan, onun şiir kaynaklarının arasında önemli bir yere sahiptir. Yahya Kemal’in vatan haykırışı kendine özgü bir sestir. Irkçılığa değil; tarihi, coğrafi ve sosyolojik gerçeklere dayanan vatan anlayışı, gerçekçi ve yüksek şahsiyet değerlerine sahip bir fikirdir. Vatan, bir milletin hayat damarıdır. Binlerce yıllık değerlerimiz ve şahsiyetimiz, vatan coğrafyası üzerinde millî ruh ve karaktere bürünmüştür. Fert… Vatanın evladı, maziden atiye anavatanın nesilleri… Bir millete mensup fertler, dağları, taşları, ağaçları, denizleri, ırmakları ve bütün her şeyiyle vatan toprağı üzerinde, kendi tarih ve coğrafyaları ile millî bir boyutta olgunlaşır ve diğer milletlerden ayrı bir millî benlik kazanır. Bunun sonucunda insan ile vatan yekvücut olur. Onun vatan anlayışı; fert, tarih, kültür, sanat ve toprakla bir bütündür. “Şairde, İstanbul, Fetihten itibaren geçen bütün zaman kadrosu içinde, tarihi, tabii, sosyal… bütün hususiyetleriyle, bölünmez bir ‘bütün’, millî varlığımızın bir sembolü olarak yaşar.” 1071 Malazgirt Zaferi… Anadolu topraklarının Türklere açıldığı muhabere… Malazgirt Zaferi, Yahya Kemal için bir başlangıç noktasıdır. “Tâ Malazgird ovasından yürüyen Türkoğlu” mısrası, Anadolu topraklarının Türk vatanı olduğu Malazgirt Zaferi’ne işaret eder. Zira o, şanlı mazimizin ve Anadolu topraklarının büyük Türk milletini yaptığına inanır. Ona göre “vatan bir mevhum değil, doğrudan doğruya cedlerimizin doğduğu, bizim doğduğumuz, evlatlarımızın doğacağı topraktır. Toprağın bir rengi bir milliyeti vardır. Milletler büyük muhaceretlerden sonra yerleştikleri toprakları kendi öz şahsiyetleri ile temsil etmişlerdir; İtalya toprağı İtalyan, Fransa toprağı Fransız, Almanya toprağı Alman olduğu gibi Türkiye toprağı da Türk’tür”. Buna göre Türkiye toprağı bir beden, Türklük ise bir ruhtur. Ruhsuz bir beden nasıl ceset gibi olursa, bedensiz bir ruh da hayalet gibi olur. O hâlde vatan ve millet birbirini tamamlayıcı iki değerdir. “Türk vatanı, cedlerimizin yattığı, yeni nesillerimizin doğduğu, topraklarında gezdiğimiz, çift sürdüğümüz, ekmeğini yediğimiz topraklardır. Bu vatan toprağı saha saha, millî azmin, millî hayatın, millî mefkûrenin birer tecellisiyle tekevvün etmiştir.” Yahya Kemal’e göre “Açılmış bir toprak ancak ilk gömülen bir insan ve ilk doğan çocukla vatan olabilir.  Onun Malazgirt Zaferi’ni bir başlangıç noktası alması, bu zaferle Türklere açılan Anadolu topraklarındaki millî mazinin, büyük Türk medeniyetini ve millî karakterimizi meydana getirdiğine inanmasıdır. “Kökü mazide olan bir atiyim.” diyen Yahya Kemal’e göre vatan toprakları üzerinde yükselen büyük Türk medeniyeti ve millî karakterimiz, geçmişten geleceğe yine bu vatan toprakları üzerinde yükselecektir. İşte onun şiirlerinde ve nesirlerinde nakış nakış ördüğü vatan fikri buur. “Tâ Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu”, yaşadığımız ve kaybettiğimiz topraklar üzerinde, dokuz yüz yıldan beri bir coğrafyayı, bir vatan haline koymuştur. Yahya Kemal’in vatan anlayışında diğer önemli unsur da dindir. Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın da belirttiği gibi, Yahya Kemal, din duygusuna yeni mana ve şekil veren sanatkârlardandır. O, milliyetini dininden ayırmaz, Yahya Kemal’in “Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını” mısrasında işaret ettiği gibi, büyük bir imanla kendi ahengini bulan Türk milleti, Türk vatanı üzerinde din ile birleşir. Din, vatan gibi Türk Milletinin kutsalıdır. Toprak, din uğrunda yapılan savaşlar sonucunda şühedanın kanıyla vatanlaşmıştır. Yahya Kemal’e göre “Bu toprak, cedlerin mezarlarının bulunduğu, camilerin kurulduğu yerdir. Sanayi-i nefise namına ne yapılmışsa onun sergisidir.” Bu anlayışa göre vatan; tarih, din, millet, mimari, sanat gibi mefhumlarla harmanlanmış, onlarla birlikte özünü bulan ve varlığını koruyan bir kavramdır. Maddi ve manevi kültür değerleriyle “kendi gök kubbemiz” olan vatan, yaşayanlarla ölülerin birleştiği yerdir. Şair, Süleymaniye’de Bayram Sabahı adlı şiirinde “Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık” mısrasında bu durumu vurgular. Aynı şiirde vatanı “hür ve engin” olarak niteler. Vatanın hürriyeti ve istiklali, ferdin hürriyeti demektir. Yahya Kemal’e göre hürriyeti olmayan insanlar, bir vatan sahibi olduklarını er geç unuturlar.  Yahya Kemal’e göre Türk vatanı, ne bir feylesofun ne de bir teorisyenin fikrin