Cinque Terre
Sultan Reşad'ın Torunu ve İttihadcılar Sâmiha Ayverdi
M
ünevver Ayaşlı Hanım'ın yalısında çayda idik. Bizden başka, Sultan V. Murad'ın torunu Nihad Efendi'nin oğlu Şehzade Vâsıb Efendi ile V. Sultan Mehmed Reşad'ın oğlu Ömer Hilmi Efendi'nin kızı Mukbile Sultan da vardı.

Çay semâverinin üstündeki demlik fazla ısınmış olduğundan, ev sahibi servis yapamayınca, Sultan: “Benim ellerim nasırlıdır, tutabilirim!” diyerek demliği yakaladığı gibi, kimsenin yardımını kabul etmiyerek, çayları boşalttı.

Hor ve güç işlerin sertleştirip nasırlaştırdığı elleri ile öğünür gibi konuşan bir Osmanlı Sultanı…
Tevekkeli, düşmez kalkmaz bir Allah dememişler...
Hâli, tavrı, sözü sohbeti çok sâde ve tabiî olan Sultan, lohusa bulunduğu bir sırada, İkinci Cihan Harbi'nin bombaları yağarken, herkes kaçıştığı hâlde, kendisinin çocuğunu koynuna alarak hastahânede kaldığını, nasıl da şiirleşmiş bir belâgatle anlatmıştı.

Bir ara da: “Benim büyük babam fakir Pâdişâhtı” dedi.
Gerçekten, saltanatı hep muharebe yıllarında geçen V. Sultan Mehmed Reşad, dar elbise giydirilmiş bir mahkûm gibi, sonuna kadar rahat nefes alamaz halde yaşadı.

Sultan doğru söylüyordu. îttihâd ve Terakki iktidarının elinde, onların keyfî kararları istikametini takibe mecbur olan Pâdişâh'ın elinde hemen hiç imkân yoktu.

Yıldız Sarayı'nı ve hazînelerini, Sırp, Bulgar ve Yunan çetecileri ile birlikte soyan îttihadcılar, bu halim selim, vatanperver Pâdişâha, boş bir devlet hazînesinden başka şey göstermemiş, vermemişlerdi.

Sultan Reşad'ın torunu gerçekten de, doğru söylüyordu. Saltanatta oturan sanki büyük babası değil de, îttihâd ve Terakki iktidarının parazit ve gözü doymayan yağmacıları idi.

Başlık Yazar
Türk İslam Ülküsü’nün Büyük Mütefekkiri: Seyyid Ahmet Arvasi Hasan Yılmaz
Batı Medeniyeti İslam Medeniyeti’nin Çocuğudur Prof. Dr. Fuat Sezgin
Türk Dünyası'nı Tanımalıyız Rahim Er
Gerçek Osmanlı Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Hindistan Türk-İslam Tarihinden Altın Bir Sayfa: E.Alemgir Şah ve Şeyh M. Masum Fâruki Devri Numan Aydoğan Ünal
Osmanlı Donanması Dünyada Bir Numaraydı Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Osmanlı Donanması Dünyada Bir Numaraydı Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Büyük Devlet Olma Şuuru Rahim Er
Edirne'nin Muhteşem Günleri: Sultan IV. Mehmed'in Bayram Alayı Yılmaz Öztuna
Prof. Dr. Zeki Velidi Togan'ın Kaleminden Annesi Prof. Dr. Zeki Velidi Togan
Osmanlı’lar Balkanlar’da Halkın Hâmisi Oldu Prof. Dr. Erhan Afyoncu
Çağdaş Devlet ve Türk-İslam Medeniyeti S. Ahmet Arvasi
Bir Ozan Geçti Samsun'dan Meryem Aybike Sinan
"Türk" Soyadı Taşıyan Yabancılar M.Necati Özfatura
Birinci Cihan Savaşı’ndan Hazin Bir Hâtıra Ragıp Bey
İran Türkmenleri Kemal Çapraz
Osmanlı Sultanlarının Hanımları da Çok Hayırseverdi Selman Kılınç
Kırgız Türk’ü Muhammed Şerif’in Osmanlı Sevdası Prof. Dr. Alfina Sıbgatullına
Unuttuğumuz Lübnan Türkleri İrfan Özfatura
Yunanlıların Anadolu’dan Birlikte Götürdükleri Türk Esirlerine Yaptıkları Korkunç Zulüm Prof. Dr. Cemalettin Taşkıran
I. Cihan Savaşı’nda Esir Düşen Osmanlı Askerlerinin Büyük Dramı Prof. Dr. Cemalettin Taşkıran
93 Harbi Felaketi Prof. Dr. Besim Özcan
Geçmişimizle Barışma Zamanı Yavuz Bahadıroğlu
Kendi Kaleminden Seyyid Ahmet Arvasi S. Ahmet Arvasi
Türk'ün Kızılelması Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
TRT Tarafından Hazırlanan “Kut'ül Amare Zaferi" Filmi Gösterime Girdi Ö.Serdar Akın
Türk'ün Destan Şairi N. Yıldırım Gençosmanoğlu Meryem Aybike Sinan
Unutturulan Kahraman: Medine Müdafii Ömer Fahrettin Paşa Aydın Ünal
Çok Önemli Bir Kitap: Türkçe Jeopolitik Yavuz Bülent Bakiler
Birinci Dünya Harbinden Sonra Erzurum'un Hazin Hali Ahmet Hamdi Tampınar
Irak Türk Edebiyatında Erbil Erşet Hürmüzlü
Büyük Devlet Olma Şuuru Rahim Er
Osmanlı Padişahlarının Sancağ-ı Şerif ile Sefer-i Hümayunları Prof. Dr. Murat Sarıcık
Darbeye Karşı "Türk Refleksi"! D.Mehmet Doğan
Osmanlı Devleti’nde İstihbarat Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan
Tataristanlı Asîl Bir Türk Anasının Feryadı Mehmet Can
Müslüman Türk Devletleri Birliği Ahmet Şahin
Bizde Münevverle Halkı Ayıran Vasıflar Prof. Dr. Mümtaz Turhan
İstanbul'un Hüzünlü Günleri Prof. Dr. Mehmet Temel
Kızılderililer Türk mü? H. Hüseyin Ceylan
Türkiye'nin Mühim Potansiyeli: Nüfus Kadir Mısıroğlu
Türk Cihan Hakimiyetinin Esas Gayesi İslam'ı Yaymaktır Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu
Kanuni Sultan Süleyman Devrinde Amiral Hadım Süleyman Paşa’nın Hint Seferi Prof.Dr. Herbert Melzig
Osmanlı Hanedanının Vatandan Sürgünü Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil'in Hayatının Seyrini Değiştiren Bir Hatıra Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil
İkindi güneşi Yavuz Sultan Selim”e Yakışan Köprü Prof. Dr. Nihat Öztoprak
Fatih Sultan Mehmet ve Adalet Nurettin Topçu
Osmanlılar Türk-İslam Tarihinin En Parlak Sahnesidir Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Türkiye’nin Geleceği Nuri Yücel Mutlu
Türklerin Türkistan’dan Anadolu-Rumeli’ye Büyük Koşusu Nevzat Kösoğlu
Orta Afrika'da Türkler Yılmaz Öztuna
İstanbul Surları Yahya Kemal
Osmanlı Devleti’nde Yabancı Elçileri Karşılama Merasimi Sir Paul Ricaut
Osman Mezar Taşları Çok Şey Söylüyor!.. Nidami Sevim
Kanuni’nin Estergon Seferi Yılmaz Öztuna
Osmanlıyı Anlamak Selim Taştemur
Hayvanlara da Tatil Yaptıran Medeniyet: “Osmanlı” Sadık Albayrak
S.Ahmed Arvasi: ‘‘Sahabe’den sonra İslâm’a En Büyük Hizmeti Türkler Yapmıştır’’ Ahmed Yasin Gürkan
K
imileri Arvasî Hocanın “Seyyid” olduğundan hareket ederek, Türk milliyetçiliğine gönül vermesini yadırgamaktadırlar. Hâlbuki Arvasî Hocaya göre Türklük bir etnik-ırkî tezahür değil, bilâkis bir milletin, medeniyetin ismidir. O bir konuşmasında da ifade ettiği gibi Sahabe-i Kiram’dan sonra İslâm’a en büyük hizmeti Türk milletinin yaptığını biliyor ve bu sebepten “İslâm’ı gâye edinen Türk milliyetçiliği” fikrini savunuyordu.

Yine bir konuşmasında “Eğer Türk iseniz Avrupa’ya gittiğinizde size ikinci bir soruyu sormazlar, çünkü sizin Müslüman olduğunuzu bilirler, lâkin Arap iseniz size ‘Müslüman Arap mı, hristiyan Arap mı’ olduğunuzu sorarlar. İşte aradaki fark budur” diyerek Türklüğü sığ anlayışlardan çıkarıp derin manası ile telakki etmiştir.

Türk milleti ve hususen Türk’ün İslâm Ülküsüne gönül verenler, yaşadıkları asrın Alp Erenleri, Derviş-Gazileri olmaları hasebiyle, Arvasî Hocanın nezdinde Allah dâvasının taşıyıcılarıydılar. Arvasî Hoca burdan hareketle;
 “Ben Afrika’nın ortasında doğmuş bir zenci olsaydım ve bu şuur yine bende olsaydı tereddütsüz Türk milliyetçisi olurdum. Çünkü ben Amentü’ye iman ettiğim gibi iman ediyorum ki, Türk milletinin de İslâm âleminin de mazlum milletlerin de kurtuluşu Türk milliyetçilerindedir, Türk - İslâm ülkücülerindedir”
diyerek her daim Türk-İslâm Ülküsüne gönül verenlere destek çıkmıştır. Arvasî Hoca birileri tarafından milliyetçiliğin içinin boşaltılıp, ‘‘ulusalcı-kemalist’’ sapmaların yaşandığı bugünleri görseydi kim bilir ne derdi?

Cenab-ı Allah Mâide Sûresi, 54. âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah öyle bir kavim getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Mü’minlere karşı nefislerini aşağı görürler, kâfirlere karşı da izzet ve şeref sahibidirler. Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın fazlıdır onu dilediği kimseye verir, Allah âlimdir, ihsanı geniştir.”

Arvasî Hoca yukarıdaki ayet-i kerimede ifade edilen vazifeyi muhterem ecdadımızın en güzeliyle yerine getirdiğine inanır ve bugünde Türk milletinin yeniden bu tarihî vazifelerine talip olmaları gerektiğini söylerdi. Burada şu bilinmelidir ki Cenab-ı Allah bu vazifeyi lâyık olana verir, ecdad-ı izam İslâm’ı öyle bir yaşadı ve yaşattı ki asırlarca İslâm’ın sancaktarlığını yaptı, bugün de Türk milleti ma’lâyani işleri terk edip, hayra yönelmeli, sarsılmaz bir birlik halinde bütün maddî ve manevî kudretini Allah için sarf etmelidir.

Arvasî Hoca sıklıkla kullanılan “Türk-İslâm Sentezi” tabirinin ağza hoş gelse de ilmî olarak doğru olmadığını ispat etmiş ve yerine daha doğru ve yerinde bir tabir olan “Türk-İslâm Ülküsü” ifadesini ortaya atmıştır. Sentez, Hegel diyalektiğinin ürünüdür ve “tez” ile “anti-tez”in çarpışmasından doğar. 

İşte Arvasî bu kavrama itiraz etmiş, Türk ve İslâm’ın birbirilerine zıt olmadığını, biri diğerinin anti-tezi olmadığını, bunların bir sentez değil “terkib” olduğunu ifade etmiş ve Türk –İslâm Ülküsü kavramını ortaya atarak büyük bir fikrî hatanın önüne geçmiştir. 
Osmanlı... M.Şevket Eygi Osmanlı’nın dini İslam’dı.  Osmanlılar Ehl-i Sünnet cadde-i kübrasında yürümüşler, İslam’a Kur’an’a Sünnete Şeriata büyük hizmetler etmişlerdi. Osmanlı Devleti ve Hilafeti her zaman, her asırda Sevad-ı Âzam dairesi içinde bulunmuştur.
Osmanlılar Ashab-ı kiram ve Ehl-i Beyt efendilerimize büyük saygı göstermişlerdi. Osmanlı Devlet-i Aliyyesi Peygamber sülâlesinden gelen Seyyidlere ve Şeriflere maaş ödemiştir. 
Osmanlı zamanında bir zındık çıkıp “Allah gerçek bir Janus’tur” diyerek, kemal sıfatlarla sıfatlı ve noksan sıfatlardan münezzeh Hak Teala hazretlerini iki çehreli bir Roma putuna benzetseydi o herif şer’î  ilamla idam edilirdi.

Osmanlı Devleti Hâdimü’l-Haremeyn idi.  Kur’an’ın, Sünnetin, Şeriatın emrinde ve hizmetinde idi. Tarih boyunca, Asr-ı Saadet’ten ve Hulefa-i Râşidîn devrinden sonra İslam’a, Kur’an’a, Sünnete, Şeriata en fazla hizmet eden devlet Osmanlı olmuştur. Osmanlı Devleti Viyana’yı iki kere kuşatmış, Tevhidi Orta Avrupa’ya kadar götürmüş, nice fütuhata nail olmuştur.
Onun enkazından irili ufaklı kırka yakın devlet zuhur etmiştir. Hepsi bir araya getirilse bir Osmanlı etmez. Osmanlı yıkıldıktan sonra Ortadoğu’nun ne hale geldiğini dünya görüyor. Osmanlı ayakta kalmış olsaydı Filistin’de Yahudi devleti kurulabilir miydi Osmanlı bir “Milletler Birliği” idi.
Terazinin bir kefesine Yavuz Sultan Selim’i, öbür kefesine Şah İsmail’i koysalar hangisi ağır basar? Şiîlik ifrat, Vehhabîlik tefrit, Osmanlı ise i’tidaldir.

Yirminci asrın büyük tarih felsefecisi Arnold Toynbee, Tarih Üzerine bir Etüd adlı muazzam eserinin Ispartalılar faslında “Eflatun’un ideal cumhuriyetine  realitede en fazla yaklaşan sistem Osmanlı Devleti olmuştur” cümlesini sarf etmiştir.

Tarihte Osmanlı dini diye bir din olmamıştır. Osmanlı’nın dini Ehl-i Sünnet ve Cemaat İslamlığıdır. İslam’ın cadde-i kübrasıdır. Bir Müslüman olarak Osmanlı’yı severim, tutarım ve bundan dolayı iftihar ederim.
Osmanlı “Doğru İnsanlar” Yetiştirdi, Biz Neden Yetiştiremiyoruz? Yavuz Bahadıroğlu İnsan yetiştirecek olan lüks okul, akıllı tablet, akıllı kara tahta vs. değil, kitap ve öğretmendir. Hatırlayalım ki, Osmanlı Enderununda bunların hiçbiri yoktur. Ama Osmanlı’nın bütün zamanlara şan veren Fatih gibi, Yavuz gibi, Kanuni gibi padişahları, Koca Sinan gibi, Sedefkâr Mehmed Ağa gibi mimarları, Sokollu Mehmed Paşa, Köprülü Mehmed Paşa, Fazıl Ahmed Paşa, Baltacı Mehmed Paşa gibi sadrazamları; Matrakçı Nasuh, Hezarfen Ahmed, Lagari Hasan marifet sahipleri, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, v.s. gibi âlimleri vardır… Çünkü Şeyh Edebali, Ak Şemseddin, Molla Gürani, Molla Zeyrek, Zembilli Ali Efendi, Ebussud Efendi v.s. gibi hocaları vardır. Bunları yetiştiren okulun adı da “Enderun”dur! Yabancı eğitimcilerin öve öve bitiremediği bu okulun temel maksadı yaygın eğitim vermek değil, kitleleri yönetebilme maharetine sahip idareci, dillere destan eserler inşa edecek mimar-mühendis, Fuzuli/Baki çapında şair, v.s. yetiştirmektir. Düşünün ki ABD’de bu konuda, 350-400 civarında yüksek lisans ve doktora çalışması yapılmıştır. Amerikalı ünlü eğitimci Andreas Kazamias: “Platon’un ‘İdealindeki okul’ dediği okul budur!” demiş, yurttaşı Lewis Terman (Stanford-Binet isimli zekâ testini dünyaya armağan eden eğitimci), “Öğrencilerin zekâ seviyesini ölçmek için ilk test yönetiminin Enderun’da uygulandığını” belirtmiştir. Dahası var: Meselâ Fransız yazar Brayer: “Osmanlı’nın hızlı yükseliş sebeplerinin başında bu mektepler geliyor” diyor. Amerikalı Eğitimci-Psikolog John Dewey’in, “Çocuğa Göre Eğitim İlkesi” olarak 20. yüzyılın başında dünyaya sunduğu “Çağdaş Eğitim Metodolojisi”nin “Enderun Modeli”nden kopya olduğunu Enderun sistemini araştıran pek çok Amerikalı uzman söylüyor. Fransız yazar ve şair M. Baudler, “Türk Milletinin başarılarına şaşmamak lâzım; çünkü onlar elit kadroları nasıl yetiştireceklerini, gençleri nasıl disipline edeceklerini biliyorlar. Bir yandan onları mükemmel insan hâline getirirken, öte yandan kabiliyetlerine göre ödüllendirmeyi de ihmal etmiyorlar” diyerek “Enderun Sistemi”ni bütün Avrupa’ya tavsiye ediyor. Kısacası onlar bizde arıyor, biz onlarda arıyoruz! Tuhaf bir durum… Mazisi bizim kadar derin bir milletin “adam kıtlığı”na düşmesi, “ihmal” ile izah edilebilir bir durum olmasa gerektir, ancak “inkâr” ile izah edilebilir. Büyük devletler kurmuş, medeniyet inşa etmiş, her alanda ve her anlamda kendine has kurumlar oluşturmuş bir milleti, sadece “inkâr” yokluğa sürükleyebilir: “Red” ve “inkâr”! Bize olan da budur: Geçmişe ait olanı reddetmek suretiyle kendimizi köklerimizden kopardık ve Batı’yı taklitte varlık aradık. Zaten “red” ve “inkâr”ın sonu, kaçınılmaz olarak taklittir! Taklitle gelinebilecek son noktaya da geldik: Deniz bitti… Yeni bir “öze dönüş”, bir bakıma “yeniden diriliş” hamlesine ihtiyaç var! Bu hamle de öncelikle milli eğitim ve kültür alanında başlamalıdır.
Işığı Yanan Evler... Prof. Dr. Saffet Solak Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya 'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. Gittiğim ilk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacı anneye sıkılarak: "Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" dedim. Hacı anne: "Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi. Merak ettim, tekrar sordum: "Trenden sizin bir yakınınız mı inecek? " Hacı anne: "Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, ışığı yanan bir ev bulsun diye bekliyoruz." dedi. Konya Ovası 'nda, veya bir başka yerinde Türkiye'nin, trenden inen yabancılar için 'ışığı yanan evler' yerinde hâlâ duruyor mudur? Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mıdır? Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mıdır? Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler? Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeni etin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız. Şâir öyle diyordu: "Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler." Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler? Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler? Ey  güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz?
Türklük Ve İslamiyet Prof. Dr. Mehmet Kaplan İslamiyet’in Türk kültürü üzerinde büyük tesiri olmuştur. Türkler Müslüman olduktan sonra bin yıl bu  yüce, dinin içinde, yaşarmışlar, onun uğruna savaşmışlar, hayatlarını onun esaslarına uydurmuşlardır. Türk tarih ve kültürünün bin yılını İslamiyet yoğurmuştur.  Türkler kitle olarak X yüzyılda Müslüman olmuşlardır. Fakat bu tarihten önce de, küçük gruplar  halinde İslamiyet’i kabul eden Türkler vardır. Dede Korkut Kitabında Korkut Ata'nın, Resul Aleyhisselam zamanına yakın yaşadığı ve onun sahabesi olduğu belirtilir. 
Farsça Oğuznâme'de Dede Korkut'un Oğuz sülâlesinde 14. hükümdar olan Kanlı Yavkuy zamanında  yaşadığı ve iki müşavir ile beraber Hazreti Muhammed'in yanına giderek İslâmiyet’i kabul ettiği  söylenilir. 
Taberi Tarihi, Hazreti Muhammed'in Uhut gazasında Kubbeü't-Türk (Türk çadırı) adı verilen bir  çadırdan savaşı idare ettiğini kaydeder. O tarihlerde Yemen'e giden Türklerden bazılarının Hazreti Muhammed'i görmüş ve İslâmiye’i kabul etmiş olmaları muhtemeldir. Abbasi ordusunda, Türklerin ne  kadar büyük bir yer işgal ettiklerini biliyoruz. 
VII - VIII. yüzyıllarda bazı Türk boyları Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlık, Musevilik gibi çeşitli dinleri  benimsemişlerdir. Bu dinlere giren Türkler yerleşik medeniyete geçmişlerse de, ömürleri çok uzun  olmamıştır. Bunun sebebi bu dinlerin Türklerin karakterine uygun olmayışıdır. Türkler, bilhassa. 
Selçuklu ve Osmanlı devletini kuran Oğuz boyları din olarak İslamiyet’i seçmişlerdir. Çünkü İslâmiyet savaş ile barış, madde ile ruh, bu dünya ile öbür dünya, fert ile toplum arasında bir  denge kurmuştu. İslâmiyet Türklerin yiğitlik duygusuna, ve cihangirlik idealine tamamiyle uygun  düşüyordu. Üstelik fethedilen ülkelerde barışı tesis eden, hak ve adalet esasına dayalı bir sosyal nizam da getiriyordu. 
İslâmiyet'i kendi ruh ve karakterlerine çok uygun, bulan Türkler, onu benimsedikten sonra, Araplardan ve Farslardan daha mükemmel bir şekilde hayata uygulamışlar ve asırlar boyunca onu canlı tutmuşlardır. Bunda Türklerin İslâmiyet’i kendi hayat felsefelerine göre ele alışlarının ve  uygulayışlarının büyük rolü vardır. 
Türkler yiğitlik ve cihangirlik temayülleri savaşçıydılar. Bu kabiliyet Araplarda ve Farslarda Türklerdeki  kadar kuvvetli ve sürekli değildi. Türkler idareleri altına aldıkları kavimleri adalet üzere, barış içinde yaşatmayı devlet idaresinin temeli biliyorlardı. 
İslâmiyet, Türklerin bu iki temayülüne derin bir mânâ ve çekidüzen vermiştir. Anadoluda bin yıldan  beri devam eden Türk devletlerinin hepsi, dışa karşı yiğit ve kahraman, içte vatandaşa karşı adil olmayı gaye bilmişlerdir. İslâmiyet'in mistik yönünü de en iyi Türkler işlemişler, onu bir barış ve sevgi  yolu haline getirmişlerdir. Anadolu'da kurulan Mevlevilik ve Bektaşîlik asırlarca insanlara sevgi ve  barışı telkin etmiştir. 
Türklerin bin yıl, en ince teferruatına kadar işledikleri, ruhlarına sindirdikleri, mimarilerinde,  şiirlerinde, musikilerinde ilham kaynağı haline getirdikleri İslâmiyet'i de Türk kültür hazineleri  arasında saymamız gayet tabiidir. 
Türklükle İslâmiyet arasındaki bin yıllık münasebeti iyi tedkik etmeyenler, birtakım yanlış fikirlere saplanıyorlar. Bunların düzeltilmesi lazımdır.  Bunlardan birincisi İslâmiyet'i çağdaş ilim ve tekniğe aykırı bularak onu reddetmeğe kalkanların düşüncesidir. Böyle düşünenler önce şunu anlamalıdırlar: İslâmiyet, bir dindir, ilim ve teknik değildir. 
İlim ve teknik maddi âlem ile meşgul olur. Din ise insan ruhunun ebedi özleyişlerine cevap verir. İlim ve teknik ruhun sonsuzluk iştiyakına, adalet, sevgi, beraber yaşama ve dayanışma arzularına cevap vermez. Dinler arasında da bilhassa İslâmiyet, bu özleyişlere en iyi şekilde cevap veren bir dindir. Üstelik İslâmiyet, insanın emrinde olan ilim ve tekniğin asla aleyhinde değildir.
İkinci yanlış düşünce, İslamiyet'in Türklükle bağdaşmadığı batıl inancıdır. Türkler İslâmiyet'i kabul  ettikten sonra asırlar boyu devam eden devletler ve yüksek bir medeniyet kurmuşlardır. Daha önce  belirtildiği gibi bin yıllık Türk tarih ve kültürünü İslamiyet yoğurmuştur ve son bin yıllık Türk tarihi, Türk tarihinin kültür ve medeniyetçe en zengin, en muhtevalı ve en güzel devridir. 
Üçüncü yanlış görüş, İslâmiyet'i esas alarak Türklüğün, Türk milliyetçiliğinin inkârıdır. Böyle  düşünenler tarihte İslâmiyet'i Türklerin muzaffer kıldığını ve bugüne kadar yaşattığını unutmamalıdırlar. Eğer daha Abbasiler devrinde Türkler İslâmiyet’i benimseyerek onu İran'a ve Bizans'a karşı müdafaa etmeselerdi, Rafızilik veya Ortaçağ Hıristiyanlığı çoktan çökmüş olan Arap âlemini istilâ ederdi. 
İslâmiyet'i Büyük Selçuklu devleti, Anadolu Selçuklu devleti ve Osmanlı devleti, asırlarca İran  Rafıziliğine ve Hıristiyanlığa karşı korumuştur. Türkiye bugün bile Orta - Doğu ve İslâm âleminin en güçlü devletidir. Türklerdeki savaşçı fazilet, orduya ve devlete bağlılık duygusu, yiğitlik ruhu, çağdaş medeniyete uyma kabiliyeti, yalnız devlet olarak değil, fert olarak da nerede, hangi şartlarda olursa,  olsun, kendi kendisine saygı, diğer İslam kavimlerinde, Türklerde olduğu kadar gelişmiş değildir. 
İslâmiyet’i dün olduğu kadar bugün de en iyi, en ölçülü şekilde temsil eden, saf ve temiz bir iman  olarak koruyan Türk milletidir. 
Orta - Doğu ve İslam âleminin Türk milletine büyük ihtiyacı vardır. Bundan dolayı güya İslâmiyet adına Türk milletine gereken yeri vermeyenler ve ona karşı saygı duymayanlar, tarihi, dünyayı ve Türkü bilmeyen kişilerdir. 
Şunu da unutmamak lazımdır: Türklerin İslâmiyet'i, esaslarına halel getirmeden tarihin değişen şartlarına göre uygulamaları, bütün İslam aleminin örnek alması gereken bir husustur.
1855'de Osmanlılarda Din Hürriyeti ve Sosyal Hayat F.H.A. Ubucini 1855'lerde İstanbul'u ziyaret eden "Fransız yazar F.H.A. Ubucini" hatıralarında şöyle diyor:


Osmanlı, tam bir din devletidir. Hiçbir şey dine üstün gelemez. Hiçbir şey onu sarsamaz. Dünyada, gerçek inançtan daha güzel ne vardır?  

Osmanlıyı hiçbir şey dininden ayıramayacağından, kimseyi de kendi dininden etmeyi düşünmez. Şu veya bu sebeple ona sempatik görünürseniz, “Allah sonunu hayırlı etsin:” Yani Allah sana Müslüman olma lütfunu bahşetsin anlamına gelen bir temennide bulunabilir. Fakat bu kadarla yetinir; daha ileriye gitmek İslâm âdetlerine aykırıdır. 

Türkiye’de haksızlık asla görülmemiştir; aksine Hıristiyanların fanatizminin kurbanlarına kapıları daima açıktır. Tarihe bir göz atın. Onbeşinci yüzyılda İspanya ve Portekiz’den atılan binlerce Yahudi Türkiye’ye sığınmıştı. Onların torunları üçyüz yıldan beridir bu memlekette sakin bir hayat sürmektedirler ve ne gariptir ki burada da kendilerini Hıristiyanların, özellikle Ortodoksların zulmünden korumak için çırpınmaktadırlar. Hâlâ bugün, Atina’da Paskalya şenlikleri hiçbir Yahudi sokağa çıkmaya cesaret edememektedir. Türkiye’de hiç değilse resmi otoriteler araya girip müdafaa etmektedirler.

Sultan’ın engin ülkesinde yalnız değişik dinlere değil, değişik milletlere mensup kişiler barış içinde yan yana yaşamaktadırlar. Gerçi cami, kiliseye ve sinagoga hakimdir, fakat onları itmemektedirler. Katoliklik İstanbul ve İzmir’de, Paris ve Lyon’dakinden daha hürdür. Ayinleri ve törenleri kısıtlayan hiçbir kanun yoktur. 

Cenazenin peşinden mumlar tutmuş kalabalık kortejler ilâhiler söyleyerek sokaklardan geçerler. Fete-Dien yortusunda başta haç taşıyanlar olduğu halde cemaat kiliselerden çıkar, askerler, Osmanlıları bile korteje yol açması için mızrakla kaldırıma iterler.

Misafirperverlik

Türkiye kadar misafirperver bir ülkeye daha rastlamadım. Her yanında Müslüman nezaketiyle halk, yabancıya kucak açar. Türk aleyhtarı yazarlar bile bu meziyetlerini teslim etmektedirler. En fakir köyde bile müsafirlik denen bir ev bulunmaktadır. Oraya varan yolcu kendisine bir tabak pilav ve kuzu kızartması verileceğinden emin olabilir; ertesi gün yola çıkarken bütün köy halkı onu uğurlamaya gelir. Ancak Avrupa medeniyeti girip yayıldığı yerlerde bu güzel adetler gittikçe silinmektedir. Bununla berber bu geleneksel misafirperverliğe hâlâ İstanbul’da bile rastlanmaktadır.

Osmanlının sadakası, inancı gibi sade ve gösterişsizdir. Şairlerinden biri ne güzel söylemiş; “Dilerim, cömertliğinin seli avuçlarından fışkırsın ve gürültüsünü kulakların duymasın.”

Din bütün müesselerine tesir etmekle kalmamış, bütün meziyetlerinde de kendini göstermiştir. Bizlerin dogma, kült, manevi vazifeler, vicdan ve yazılı kanunlar dediğimiz şeylere karşılık onlar bir tek mefhum tanırlar: “Din”. Bütün şekilleriyle vazife onlarda, Allah fikrinin dışında değildir. Bütün davranışları dini karakter taşır. Cuma gecesini hanımıyla geçirirken, beş vakit namazını kılarken ve vatanı uğruna şehit düşerken dini vazifelerini ifa ettiği hissini taşır. Bu sebeptendir ki Türkiye’de gerçek vatanseverler muhafazâkar dindarlardır. 

Dinsizliği vaaz eden genç Türkiye’cilerde vatanın geleceği kaygısı yoktur. Kişisel kaygıdan ötesini aramamak gerekir onlarda. Zamanla bizdeki gibi din yerine vatan mefhumunu geniş halk kitlelerine duyurmak ve benimsetmek mümkün değildir demiyorum; ama iş bu safhaya gelinceye kadar Türkiye’nin hali nice olur? Başarıldığı takdirde Türkiye neye döner?

Eski Türkler’deki bu ağırbaşlılık onlara tabii bir vekâr kazandırmaktadır. Görgüden çok ruhlarındaki dengeden husule geldiği için bu karaktere her sınıf ve her yaştaki kişilerde rastlarsınız. Bir dilencide bile o sakin ve vakur hava görünür. Uzattığınız sadakayı minnetle alır, fakat asla istemez; alırken de kendini sizden aşağı telâkki etmez. İyi veya kötü şans farklılaşma meydana getirir, fakat asla eşitsizlik meydana getirmez. Fakiri de, zengini de dini vazifelerini ifa eder, biri kaderine boyun eğmiştir, öteki bahtsızların acılarını azaltmak için çaba gösterir.

Kişi beklenmedik bir anda birden parlayabilir, yükselebilir fakat bizdeki görgüsüzlerde görülen kibir ve kuruma bunlarda asla rastlanmaz. Geçmişini saklamaya yeltenmez. Milyoner oluveren bir baltacının size anlatacağı ilk şey baltası ve devirdiği ağaçlardır. Konu komşuya karşı tavrı değişmez, eski tevazu ve nezaketinden bir şey kaybetmez. Yükselişi onu ne şaşırtır ne değiştirir; aynı şekilde, düşüşü de onda eksilme ve huy değiştirmelerine yol açmaz; etrafındakilerin ona karşı tavrı da değişmez, aynı saygıyı görmeye devam eder.

Allah’a şükretmeyi ve hemcinslerine yardımı vaaz eden bu dinin bir kişi üzerindeki etkileri işte bunlardır. Gerçekten Peygamber şöyle demiştir: “İyi insan, hemcinsine faydalı olan insandır.”

Bununla beraber İranlılar birçok noktalarda Osmanlılardan farklıdırlar. Onlarda aynı vekar, aynı ketumluk ve dillere destan doğruluk mevcut değildir. Ateşli, nüktedan, belgatli, içli-dışlı, yabancıların görenek ve âdetlerine çabuk intibak eden kişilerdir; kısacası Şark’ın Fransızlarıdır.

Kaynak: 1855’de Türkiye – F.H.A. Ubucini 
Evlad-ı Fatihan’dan Arşivcilerin Piri: Muallim Cevdet Dr. Ali Mazak Kültür tarihimizin sabah yıldızlarından, nadir yiğitlerinden birisi de Evlâd-ı Fatihan’dan Muallim Cevdet’tir. 1876 Osmanlı-Rus harbinin ardından, Rumeli topraklarından sökülüp Anadolu’ya gelmiş ve Bolu’ya yerleşmiş muhacirîn Türk ailelerden birinin çocuğudur.   7 Mayıs 1883 tarihinde Bolu’da doğdu. İlk ve orta eğitimini burada, lise eğitimini Kastamonu’da tamamladı. 1900 yılında İstanbul’a gelerek Hukuk Mektebine girdi. Bir yıl devam ettiyse de ikinci yıl bazı ailevi zaruretler sebebiyle Daru’l-Muallimîne geçti ve buradan birincilikle mezun olup öğretmenlik diploması aldı. 27 yaşında ata yurduna bir seyahatte bulunur ve gördüklerini şöyle anlatır:   “Dedemin dergâhı Niş Kalesi’nin biraz berisinde (Nişava) suyu üzerinde kâin imiş. 1910’da Niş’e seyahatimde beni gezdiren ihtiyar Nişli yerini gösterdi. Sırp Belediyesi Niş’in birçok evlerini yıktırarak, camilerini kaldırarak, sokaklarını düzleyerek şehri tecdid ettiği gibi dergâhı da mahvederek yerini millî bahçeye ilhak etmiş. Babam dergâhın semahânesinde cereyan eden ahval-i dervişâneye dair ne hikâyeler söylerdi. Nazarımda tecessüm etti. Firaklı firaklı ayrıldım. Dedem Şeyh Said Efendi’nin, diğer dedem Abdurrahman Efendi’nin, büyük ninemin kabirlerini ziyâret etmek istedimse de bunların bulunduğu mezaristanı belediye tamamen tesviye ile nişane-i İslâmiyet bırakmamış. Niş’de bu kadar çok camilerden yalnız Belgrat mahallesindeki cami kalmış.” Ah! Ne yer kalmış, ne yâr, ne eser demek! Mezaristanı bile dümdüz etmişler. Orada yüzyıllarca yaşanmış İslâm ve Türk hayatına dair her şeyi silmişler. Geçmişinin mezarını bile yerinde bulamayan üstat Muallim Cevdet’in tahassürünü düşünün… Beş yüzyıl yaşadıkları, şefkat, merhamet, medeniyet, adalet ektikleri topraklardan sürülmüşler, kovulmuşlar, hakarete uğramışlar… Hakları teslim edilmemiş, destanları, dramları, hikâyeleri, romanları yazılmamış… Bir yandan firkatlerin, bunalımların, mahrumiyetlerin, hastalıkların, cehaletin, nankörlüklerin getirdiği şartlara dayanmak var, diğer yandan Bulgaristan’a “okkası üç kuruş on para”ya satılan, sokaklarda, rüzgârın önünde, çocukların ellerinde uçuşan arşiv evrakının peşinden koşmak… Belki de bunların acısı Niş’de yaşadığı tahassürün kat be kat üstünde olmuştur. Belki bu kırgınlıktan ve yorgunluktan dolayı yalnızlığı sever, bazen her şeyi bir kenara bırakır, İstanbul’un güzel bir köşesinde çekilir, sadece dinlenir, kitap bile okumazdı… Muallim Cevdet’in hayatını ve kültür tarihimize hizmetlerini tanımak ülkemizin her mensubu için önemlidir. Ancak, arşivcilerin, kütüphanecilerin onu tanımaktan öte onun bu alandaki hizmetlerini, katkılarını, çilelerini, cefalarını, hüzünlerini, kırgınlıklarını, sitemlerini, öğrenmeleri, hazmetmeleri ve “Cevdetleşmeleri” gerekir. Muallim Cevdet, kütüphanecilik, arşivcilik ve öğretmenlik için hiçbir mazeretin geçerli olamayacağını mücadelesiyle bizlere göstermiş bir kültür ustasıdır. Bu ülkenin hür topraklarında yaşayıp, temiz havasını soluyan evladına manevi bir vasiyeti vardır: “Benim ceddimin yurtları kötü ellere düşmüş, kabirleri sökülmüş, haneleri, mabetleri yıkılmıştır. Ama onların geçmişinin bütün kayıtları arşivlerimizdedir. Onların Bulgaristan’a satılanlarını geri getirmek, kalanları korumak için ben sağlığımı feda ettim. Dünyayı terk ederken ömrümün sermayesi olan kitaplarımı ve hususi arşivimi İstanbul Belediyesi Kütüphanesine bağışladım. İşte size emanetim, koruyun, yaşatın, anlatın…” demektedir.
Şehit Acısı Çeken Yürekler Rahim Er
Çocukluğumuzda onların hikâyelerini çok dinledik. Her dinlediğimizde çocuk kalbimiz, o dramlarla bin yerinden paralanırdı. Cihan Harbine gitmiş sözlüsünü, Cihan Harbine gitmiş nişanlısını bekleyen genç kızların, kocası Cihan Harbine gitmiş taze gelinlerin, yüreği süngere dönmüş, göz pınarları kurumuş ana-babaların sabırları, tahammülleri nasıl da inanılmaz kahramanlıklar olurdu...
"Cihan Harbi" dediğimiz I. Dünya Harbidir.Dedelerimiz, bu harbe Harb-i Umumi, Cihan Harbi, Seferberlik gibi adlar vermişler, doğuda yer yer "Kaçkaç" denmiş. Yirmi sene sonra âlem, bir kere daha karışınca  I. Dünya Harbi, II. Dünya Harbi ibareleri gündeme girmiş.
Harb-i Umumi, bizim, Balkanlara, Kafkaslara, Arap âlemine veda yıllarımızdır, bir millî ağıttır. Bosna Hersek'e, Kosova'ya, Gümülcine'ye, Selanik'e, Sofya'ya Silistre'ye, Batum'a, Bağdat'a, Halep'e, Kudüs'e, Kahire'ye, Fizan'a, Somali'ye, Yemen'e ve daha nicesine ve Mekke'ye ve Medine'ye vedâdır. Sanki geri dönüp toplayacakmışız gibi buralara Mehmetciğin hem kanını hem gözyaşını döktük. O Harb-i Umumi'de Sarıkamış vardır, Kut'ül Amare vardır, Kudüs vardır, Çanakkale vardır.
Bu günlerde yavuklular, nişanlılar, genç gelinler, analar... cepheden cepheye koşan, Mehmetcik için türküler yakar, destanlar yazar, ahlarla dağları titretir, deryaları ürpertirler.1293/1876 Harbi, çok büyük bir felakettir."Avrupa-i Osmanî" denen Rumeli'yi o felaketle kaybederiz. Onu Balkan Harbi, Trablusgarp Harbi ve Cihan Harbi takip eder.
Sevgili Peygamberimizin -sallallahü aleyhi ve sellem- Bedir Harbi'nden bu yana bizim harplerimiz devam eder. Özü iki sebebe dayanır; İslâmiyeti yaymak ve İslâmiyeti muhafâza etmek. Diğer vazgeçilmez unsurlar vatan, bayrak, iffet ve benzeri değerlerdir. Türkler, İslam olmadan evvel diğer İslâm devletleri bu vazifeyi yaparken Türkler, İslâmla şereflendikten sonra bu aziz ve mukaddes vazifeyi dedelerimiz aldı ve bunu hayat sebebi saydılar.
O günden bu güne şehitler vere gelmekteyiz.Bâzen Selçuklu olduk Anadolu'da Haçlılarla göğüs göğüse çarpıştık, bâzen Osmanlı olup, Niğbolu'da vuruştuk, Galiçya'da toprağa, Sarıkamış’ta karlara, Yemen'de kumlara düştük, bazen Türkiye Cumhuriyeti olup Kıbrıs'ta hesaplaştık.
Fakat...Fakat; biz bunların hepsini ya Moskofla, ya Frenkle yaptık. Şimdilerdeyse Mehmetcik, kendini "Kürt" diye tanıtan bir örgütle vuruşmakta. Bedir'den bu yana İslâm dâvâsı yekpâre iken, İslâm Ordusu yekpâre iken küffar da belli iken 30 yıldır bu yekpârelik zedelendi. İçimize fitne ve ikilik sokuldu. Bu defa Mehmetciğimizi, polisimizi ve diğer vatan evlâtlarını bu eli kanlı örgüte karşı şehit vermekteyiz.
Bu defa sözlüler, nişanlılar içerden sıkılan kurşunlarla eli böğründe kalmakta. Bu defa taze gelinler, böylece dul kalmakta. Bu defa ana-babaların yüreği bu yüzden onarılması imkânsız yaralarla şerha şerha olmakta. Gencecik polis eşi, fidan gibi Mehmetciğin anası, subay yavrusu; her birinin eşi, anası-babası, çocuğu, kardeşi...
Bu defa ölümler şahadetler uzak dağların, varılmaz çöllerin ötesinde değil, şehirlerimizde, ekranlarla evlerimizde. Ne var ki eskiden gâvur, mertçe savaşırdı. Bu defa hile, yalan, tuzak bütün nâmertlikler mevcut.
Şehit Şehirleri olan Şehitlikler büyüyor, çoğalıyor.Şimdi bize düşen dualarımızla şehitlerimize koşmak. Sözlü, nişanlı, eş, ana-babaları acılarıyla baş başa bırakmamak. O şehitlerin, o hanımını Şevval ayı orucunun iftarına yetiştirirken şehit düşen Aslan Kulaksız adlı aslanın 80 milyonun kahramanı olduğunu göstermektir.
Bu vazife Türk-Kürt her vatanpervere düşmekte.Her şehit, hepimizin.Eskiden Kürt-Türk-Laz-Arap denmezdi. Eskiden, 1839 Tanzimat Hatt-ı Hümayununa kadar, 1937 Laikliğine kadar bir Ümmet-i Muhammed, İslâm milleti ve bir de küffâr vardı.
Şanlı Bedir Destanından bugüne mukaddeslerimiz uğruna verdiğimiz her şehidimizi rahmet ve minnetle yâd ediyor, bir şehit yakını olma pâyesine kavuşan anaları-babaları, yetimleri, dulları, sevgileri kalblerinde düğümlenmiş gençleri tebrik ediyoruz.
Şehit acısı çeken yürekler, öz yüreğimizdir, gözyaşları gözyaşımızdır. Bu ruh, bu millette yaşadıkça, Ümmet-i Muhammedin şuuru var oldukça.Ne şehitler ölür.Ne vatan bölünür...Sadece bazı iyilikten nasipsizler, cehenneme odun olur.Ey şehit yakınları!Başınız dik olsun...Siz, bir büyük şerefe sahipsiniz.
Elli Sene Sonra Sahibine Ulaşan Selam Hayrettin Akpınar
Evladı Fatihân diyarında, bugün Yunanistan topraklarında kalan Gümülcine’de doğdum. 1967 yılında Gümülcine’nin meşhur saat ustası Hafız Hüseyin Efendi’nin dükkânında çırak olarak çalışmaya başladım. Hafız Hüseyin Usta tam bir Osmanlı beyefendisiydi. Tarihini, ecdadı Osmanlı’yı çok iyi bilen ve seven kültürlü bir kimseydi. O zaman çıkan gazeteleri dergileri takip eder ve kendisine gelen mektupları okuduktan sonra da dükkânında bir dolapta arşivlerdi. Hafız Hüseyin Efendi uzun yıllar Gümülcine’de yeni caminin kıble tarafında tarihi saat kulesinin adeta gölgesinde babasından kalma dükkânında baba mesleği saatçiliğe devam etmekteydi. İkinci dünya savaşında Almanlar Batı Trakya’yı İşgal etti. Sonra Bulgarlar geldi. 1944’de tekrar Yunanlıların İdaresine geçti. Sonra iç savaşlar başladı nihayet 1944’de tekrar Yunanistan devlet otoritesi kuruldu. Ayrıca Gümülcine’de bir de sel felaketi oldu. Sular saatçi Hüseyin Efendi’nin dükkânına da doldu. Sel suları mektubun bulunduğu rafa kadar yükseldi. Sular çekildikten sonra dükkân temizlenip saatçilik faaliyeti yeniden devam etti. Fakat dolaptaki evrakla hiç ilgilenen oldu mu olmadı mı bilmiyoruz. 1970 Kıbrıs barış harekâtından sonra batı Trakya Türkleri’nin eski huzurlu ve rahat günleri kalmayınca Türkiye’ye göçerek Bursa’ya yerleştik. Bursa’dan zaman zaman Yunanistan’a giderek oradaki akraba, dost ve soydaşlarımızı ziyaret ederiz. Bu seyahatlerin birinde merhum ustamın dükkânına da uğradım. Dükkânını torunu Sezai çalıştırıyordu. Sezai’ye: “Bu dükkânda dedenin arşivi vardı burada çırak olarak çalışırken onları zaman zaman havalandırır, temizler, yeniden istiflerdim. Onlar ne oldu?” dedim. Sezai, “vallah, hiçbirşeyi ellemiş değilim öylece duruyorlar, aç bak.” Dedi. Dolabı açınca birde ne göreyim 15 sene önce bıraktığım gibi duruyorlar. Sezai’den dolaptaki mektup ve gazetelerden bazıların alıp Bursa’ya götürmek istediğimi söyledim. O da kabul etti. Bursa’da bunları okumaya incelemeye başladım çok zaman geçtiği için bazen okumakta zorlanıyordum. Osmanlıca çok güzel hatla yazılmış bir mektup vardı ki yıprandığından bazı yerlerini tam okuyamadım. Aslen bizim gibi Batı Trakya Türklerinden olan Dimetokalı kütüphaneci Mehmet Efendi (Mehmet Öz) de bizim gibi Bursa’ya göçmüştü. Daha sonra -Osmanlı Türkçesine vakıf olması sebebiyle- Bursa Eski Eserler Kütüphanesinde memuriyete başlamıştı. Mehmet Efendi bir gün bizim dükkâna ziyarete geldi. Hocam “bu mektubun bazı yerlerini okuyamadım lütfen siz okur musunuz?” dedim. İşinin erbabı olan Mehmet Efendi mektubu kendi yazmış gibi duraksız, takıntısız okumaya başladı… Üç beş cümle okuyunca mektubun yüksek bir şahsiyetin kaleminden çıkmış olduğunu, rastgele birinin böyle mektup yazamayacağını söyledi. Ve hemen arka sayfayı çevirerek imzaya baktı ve heyecanla Şeyhül İslam Mustafa Sabri Efendi’nin ismini gördü. Mehmet Efendi yüksek bir huzurda bulunuyormuş gibi daha bir toparlandı ve kaldığı yerden okumaya devam etti. 4. Sayfada “Kayalı Medresesi talebesinden Dimetokalı Mehmet efendiye de selam ederiz.” yazılı satıra gelince durdu; bu cümleyi okuyunca kendini bir başka hal aldı, saygı ile ayağa kalkarak: “Ve aleykümselam Efendim” dedi. Gözleri doldu, sesi adeta boğazında düğümlendi. Bir müddet sessiz derin derin düşündü… Hocam Çok duygulandınız galiba, dedim. “Evet, çok duygulandım… Baksana Devleti Âliyeyi Osmaniye’nin Şeyhülislamı bana selam yazıyor, bu selam 50 sene sonra nerede ve nasıl ulaşıyor! Ben o tarihte Gümülcine’den ayrılmış memleketime dönmüştüm saatçi Hüseyin Efendiyle hiç görüşmedim. Şeyhülislam Sabri Efendi o zaman Türkiye’yi terk etmiş Gümülcine’de yaşıyordu. Onu büyük olarak tanıyor hürmet ve muhabbet gösteriyorduk. O zaman çok genç olan beni nasıl unutmamış ki ismime selam yazıyor.” Dedi. Mektubun, postayla değil Kahire’den Gümülcine’ye Ramazan vaizi olarak gelen Üsküplü Ali Efendi ile gönderildiği muhtevasından anlaşılıyor. Mustafa Sabri İslâm Halifelerinin sonuncusu olan Sultan Vahidettin Hân zamanındaki âlimlerindendir. Tokat mebusu idi. 1919’da Şeyhül İslâm oldu. 1922’de Türkiye’den ayrıldıktan sonra Mısır’a sonra Batı Trakya’ya geldi. Orada kaldığı sürece Yarın Gazetesini Çıkardı. Sonra tekrar Mısır’a döndü ve orada 1954’de vefat etti. Son Osmanlı Şeyhül İslamı’dır. Kahire’de yazdığı Arapça kitaplar zamanın âlimlerini hayrette bırakacak kadar mükemmeldi.
Eski Türk’lerde Eşsiz Doğruluk İsmâil Hâmi Dânişmend
Eski Türk’ün dünyada misli bulunmayan eşsiz ve lekesiz nâmusiyle sarsılmaz doğruluğu asırlarca garp milletlerinin dillerinde destan hâline gelmiş ve Türkiye’yi tedkik eden birçok müellifler bu hususta pek çok izâhât ve tafsilât vermişlerdir. Meselâ (A. De la Motraye) in “Voyages en Europe, Asie Et Afrique” ismindeki eserinde eski Türk’ün bu yüksek vasfı şöyle anlatılır (1727 La Haye tab’ı, C. I, S. 258 – 259): “Türklerin doğruluklarını ifade etmeyi tereddütsüz kendime vazife bilirim. Birçok tanıdıklarımın ve bilhassa dâimî dalgınlığımdan dolayı herkesten fazla benim başıma gelmiş bir hâl vardır: Muhtelif dükkânlardan öteberi satın alırken para vermek için koynumdan çıkardığım kesemi veyahut vakti anlamak için baktığım saatimi eşyâ yığınları arasında unuttuğum çok olmuştur. Bâzan da vereceğim paranın iki mislini bıraktıktan sonra dükkâncının mallarını ortadan kaldırıp yanlışlıkla fazla verdiğim parayı görmesine vakit kalmadan çekilip gittiğim olurdu. İşte bu dalgınlığıma rağmen Türk dükkânlarında hiçbir zaman tek bir meteliğim kaybolmamıştır; çünkü o gibi vaziyetlerde dükkâncılar peşimden adam koşturmuşlar ve hattâ eğer dalgınlığımın neticesini anladıktan sonra dükkâna dönmemişsem, unuttuğum şeyi iâde için ikametgâhımın bulunduğu Beyoğlu’na kadar adam gönderip birçok defalar beni aratmışlardır. Mesela bir gün küçük bir Türk dükkânının önünde durmuştum: Bu yelpazeci dükkânında Türk erkeklerinin yaz sıcaklarında kullandıkları yelpâzeler satılıyordu. Birçoklarına baktım; düz derinden ve en ucuz olanlarından birini alıp parasını verdikten sora çekilip gittim. Dükkâncı yelpâzelerini açıp üst üste koyarak bana gösterdiği sırada saatimi çıkarıp bakmış ve ondan sonra tezgâhın üstüne bırakmıştım. Yelpâzeci beni hiç tanımıyordu; ben saatimi orada bırakmış olduğumu eğer hatırlayabilseydim, bilmem dükkânı bulabilir miydim? Bilâkis saatimi cebimden düşürmüş veyahut başka bir yerde ve bilhassa yarım saatten fazla kalmış olduğum bir Rum dükkânında unutmuş olduğumu zannediyordum. Bir Türk elbisesi ısmarlamak için gittiğim Rum’un dükkânında cebimden saatimi çıkarmış olduğumu hatırlıyordum. Artık bulabileceğimden tamamiyle ümit kestikten ve aradan tam üç hafta geçtikten sonra, bir gün tesadüfen yelpâze aldığım dükkânın önünden geçerken yelpâzeci beni görür görmez çağırıp saatimi gösterdi. Nasıl olup da eline geçtiğini sordum; bana göstermek için açmış olduğu yelpâzelerin arasında bulduğunu söyleyip elime teslim etti. Ben bu Türk nâmuskârlığının daha yüzlerce misâlini sayabilecek vaziyetteyim: Bizzât kendi başımdan geçen vak’alar otuzdan fazla olduğu halde, bunların hiç birinde hiçbir zaman Türklerin doğruluktan ayrıldıklarını görmedim. Rumları bu bakımdan medh-ü-senâ edemiyeceğim için pek müteessirim; çünki onlar sözlerinde durmamış olmaktan pek utanmazlar ve Türklerden yedikleri dayak vesâire cezâlarına rağmen düzenbazlıktan pek sıkılmazlar. Bilhassa Rum kasaplarıyla bakkallarının hileli terâzi ve ölçü kullanmak veyahut bozuk gıdâ maddeleri satmak gibi suçları sâbit olduğu için dükkânlarının önüne kulaklarından çivilenerek saatlerce teşhir edilmelerine sık sık tesadüf edildiği halde, diğer milletlerin hiç birinin mensupları o gibi âkıbetlere maruz olmazlar.” Kaynak: Garb Menba’larına Göre Eski Türk Seciyye ve Ahlâkı – İsmâil Hâmi Dânişmend
Yeşil Cami ve Yeşil Türbe Hüseyin Öztürk
Bursa’nın vazgeçilmez isimlerinden birisi de Yeşil Bursa’dır. Bu ismi en çok destekleyen dağı, ovası, suları dışında çinileriyle ünlü Yeşil Cami ileYeşil Türbesidir. Unutmadan Bursa’nın, daha doğrusu Osmanlı medeniyetinin bir hayır müessesesinden daha söz etmeli. Şehrin tarihi dokusunu, parça parça olsa da külliyelerin muhafaza ettiğini hatırlatmalı. Bu müesseselerden birisi de şehrin çeşitli merkezlerinde bulunan imaretlerdir. Yeşil Cami’nin külliyesi içerisinde yer alan Yeşil İmaret’ de bunlardan birisi ve halen çok faal durumda. Kapısında, “İster iftar edin ister iftar verin” duyurusunun asılı olduğu imaretten oruçlularla oruçsuzların birbirine karıştığı iftar saatinde yaklaşık 300 ila 400 kişi yararlanıyor. Yeşil Cami ve türbe, Yıldırım Bayezid’in oğlu Çelebi Sultan Mehmettarafından 1421 yılında bitirilmiştir. Burada ilginç bir notu aktarmak gerekir. Türbe’nin tam olarak bitmesi, Çelebi Sultan Mehmet’in ölümünden 40 gün önceye rastlamış. Selçuklu kümbet geleneğinin bir devamı olan türbe için Evliya Çelebi,kubbenin yeşil sırlı bir kiremitle örtülü olduğunu kaydeder. Türbenin giriş kapısı üzerinde sülüs yazılı kitabede; “Burası Medfun Said, Şehid Sultan oğlu Sultan Mehmed Bin Beyazıd’ın türbesidir. 824 senesi Cemaziyellülâsında vefat etmiştir” yazılıdır. Yeşil Türbede sadece Çelebi Mehmet’in sandukası bulunmuyor. Yanında aile fertleri de var. Kızlarından Varna’da şehit olan Karaca Paşa’nın zevcesi Selçuk Hatun dışında, Hafsa Hatun, Ayşe Hatun, Sitti Hatun ve 1429 yılındaki vebadan ölen oğulları Mahmut ve Yusuf haricinde Mustafa ve Daya Hatun da gömülüdür.  Yeşil Cami’nin dışı kadar içi de insanı sarıp sarmalayan bir atmosfere sahip. İlk dönem Osmanlı mimarisinin nadir örneklerinden biri kabul edilen Yeşil Cami’nin şöhreti, çini kaplamalarından gelmektedir. Yeşil Cami’nin bir başka özelliği de Çelebi Mehmet tarafından hükümet binası ve misafirhane olarak kullanılmış olmasıdır. Caminin ana kapısından içeri girince sağda ve solda büyükçe odalar bulunmaktadır. Sancaklardan gelenlerin meselelerinin görüşüldüğü yer olarak bilinmektedir. Doğudaki oda, Anadolu Beylerbeyliğinden gelenler için batıdaki oda, Rumeli Beylerbeyliğinden gelenler için kullanılmış. Yine kaynaklara göre bu odalar daha sonraları mahkeme salonları olarak da vazife görmüş.  Yeşil Cami’nin özellikleri saymakla bitmez. Bir çırpıda gezmek kolay ama ayrıntılı görmek ve bilmek isteyenlerin epeyce bir zaman harcamaları gerekir. Mesela mermerleri Marmara adasından getirilmiş ve bir mermer abidesi olduğu belirtilmektedir. Çini süslemeleri ise yine bir başka camide görülmeyecek kadar muhteşem bir kompozisyonla yapılmış. Sadece mihrabı bile yeter. Bir başka ayrıntı: Çelebi Mehmet, caminin ve türbenin giderlerinin karşılanması için cami ve türbenin mimarı Hacı İvaz Paşa’ya bir de “Sultan Han” ile “Fidan Hanı,” inşa ettirmiş. 
Ermeni Meselesi Doç. Dr. Süleyman Doğan Hazreti Mevlana “İdrak mazinin tarikatındandır” der. Yine bir başka sözünde hazret; “İnsan ne kadar geriyi görürse o kadar ileriyi görür” demiştir. Zaman zaman şanlı tarihimizi hamaset için kullanıyoruz da tecrübe için, ileriye bakmak için değerlendirdiğimiz pek azdır. Millî tarihimize yönelik Ermeni iftiraları, son yıllarda özellikle Avrupa ve dünyanın farklı devletleri tarafından desteklenir hâle getirilmiştir. Tarihî ve bilimsel gerçeklerden uzak iddialar; bazı ülkelerin parlamentolarında gündeme alınarak ve devletimiz ve milletimiz zan altında bırakılmaktadır. Tarihinin hiçbir döneminde başka kavimlere yönelik soykırım uygulamamış; bilakis, defalarca katliamlara maruz kalmış olan necip Türk Milleti; dünya tarihinde hoşgörü ve birlikte yaşama arzusunun timsali olmuştur. 
Tarihin en eski medeniyetlerinden birinin sahibi olan Türkler, zamanında bilinen dünyanın üçte ikisine kadar hâkimiyet kurmuş bir kavim olarak, eğer soykırım ve asimilasyon yapmış olsaydı; bugün hayatını devam ettiren birçok millet tarih sahnesinden silinmiş olacaktı. Bugüne kadar sayısız kavimler ve kültürler başka unsurlar tarafından asimile edilmiş, katledilmiş, soykırıma tabi tutulmuş ve tarih sahnesini terk-i diyar etmiştir. 
Ancak, ecdadımız, yüz yıllarca egemen olduğu çok geniş coğrafyada yaşayan kültürlere ve kimliklere saygılı davrandığı için her millet millî kimliğini ve kültürünü kaybetmeden varlıklarını sürdürebilmişlerdir.
Milletimiz bırakın bünyesindeki unsurları asimile etmeyi tam aksine hakim olduğu bölgelere medeniyetini ve teknolojisini taşımış, o devirler, bu bölgelerde yaşayan milletler için de huzur ve barış dolu zamanlar olmuştur. Tüm bunlar bir hamaset değil, tarihî ve bilimsel tartışılmaz gerçeklerdir. Eğer aksi bir durum olsaydı bırakın Anadolu'yu bugün Balkanlar'da, Kafkasya'da, Afrika'da ve Orta Doğu'da devlet kurmuş olanlar tarihin tozlu sayfalarında duran birer hatıra olmaktan öteye geçemeyecekti. 
Yaşlı dünyamız şahittir ki, tarihte baskı, şiddet ve soykırımı strateji olarak kullanan emperyalist güçler, egemenlik alanlarına hiçbir şey katmamış, bıraktıkları sömürü gözyaşı ve acının izleri günümüzde bile hâlâ canlılığını hissettirmektedir. Oysaki ecdadımız hâkim olduğu topraklarda bıraktığı maddi yatırımları ve fikri mirasıyla hâlâ minnetle yâd edilmektedir...
Osmanlı coğrafyasında Ermenilerin teminatı yine Osmanlı devletiydi. Ancak Ermeniler başta Rusya ve Avrupa’nın kışkırtma ve oyununa gelerek terör ve kargaşa çıkarttılar. O zaman istenmeyen bazı olaylar meydana geldi. Şimdi Ermeni meselesi 2015 yılında yine aynı devletlerin marifetiyle önümüzde ciddi bir problem olarak duruyor. Bu meseleyi halletmenin yolu daha aktif politika, diplomasi ve bilimsel olarak hadiseyi ortaya koyarak çözülebilir diye düşünüyorum...
Padişah Rüyası Ahmet Demirbaş Sultan Ahmed Han ölüm hastasıydı. Kendisine şöyle seslendiler: "Sen, dünya ve âhiretin sultanlığını kendinde toplamışsın. Yarın Resulullaha kavuşacaksın!"

Sultan Birinci Ahmed Han, İslam halifelerinin yetmiş dokuzuncusu ve Osmanlı padişahlarının on dördüncüsüdür. Üçüncü Mehmed Han’ın oğlu; İkinci Osman, Dördüncü Murâd ve Sultan İbrâhim'in babasıdır...

Ahmed Han, çok genç yaşta tahta çıktı ve devlet işlerini hemen kavrayarak, takipte çok titizlik gösterdi. Gayet kuvvetli, çok iyi bir cengâverdi... Nemçe ile yani Avusturya ile İran'la ve Celali eşkıyası ile savaş edip galip geldi...

Dindarlığı ve insanlara merhameti ile tanınan Sultan Ahmed Han, büyük âlim ve velî Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerini çok severdi. Memleket işlerinde her zaman o mübarek zatla istişare ederdi...

Sultan Ahmed Han bir gece rüyasında, Macaristan Kralı ile güreşirken sırtüstü yere düştüğünü gördü... Rüyasını makul bir yorumlayan çıkmadı. Bunun üzerine Padişaha bu rüyasını Üsküdar'da oturan, Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerine yorumlatması teklif edildi. Sultan da yazıp, Aziz Mahmud Hüdayi'ye gönderdi...

Şeyh hazretleri, Padişahın adamını dergâhının kapısında karşıladı. Elindeki mektubu aldı daha okumadan "Cevabı burada yazıyor" dedi ve kendi mektubunu verip gönderdi... Hüdayi hazretleri, Padişahın rüyasını şöyle yorumlamıştı:

"İnsanın rüyasında rakip karşısında sırtüstü yere düşmesi, gerçek hayatta ona galip geleceğine işarettir. Sırt, insanın en kuvvetli yeridir. Toprak da en kuvvetli dayanaktır. Bu ikisi birleşince kuvvet üstüne kuvvet doğar. Hülasa bu rüya Müslümanların kâfirlere galebe edeceğine alamettir..."

Sultan Ahmed Han, bu müjdeli yorumu yapan Şeyh Efendiye karşı içinden bir sevgi ve yakınlık duydu, işte bu sevgi ve yakınlık büyük bir dostluğun başlangıcı oldu. Rüya da tabir edildiği gibi çıktı...

Sultan l. Ahmed Han 1617 senesinde rahatsızlandı. Sırtında bir yara çıkmıştı. Mâbeynci Mustafa, Sultan’ın vefâtından bir gün önce onun dört defa; “Ve aleyküm selâm” dediğini işitti. Sebebini sorduğunda, Ahmed Han; “Şu anda yanıma hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, hazret-i Ömer, hazret-i Osman ve hazret-i Ali geldiler. Bana; (Sen, dünya ve âhiretin sultanlığını kendinde toplamışsın. Yarın Resûlullah sallallahü aleyhi vesellem efendimizin yanında olacaksın) buyurdular” cevâbını verdi. Hakîkaten ertesi gün yirmi sekiz yaşında vefât etti. Kendi yaptırdığı Sultanahmet Câmii yanındaki türbesine defnedildi. Ruhu şad olsun...
Osmanlı’nın Ortadoğu’da Son Zaferi “Kut'ül Amare” Ö. Serdar Akın
Osmanlı Devleti'nin bundan tam 99 yıl önce İngiliz kuvvetleri ve müttefiklerine karşı kazandığı Kut-ül Amare zaferinin yıl dönümü. 1952 yılına kadar Kut Bayramı olarak kutlanan Kut-ül Amare Muharebesi, 1. Dünya Savaşı'nın en önemli muharebelerinden biri olarak biliniyor. Osmanlı Ordusu, Kut-ül Amare Muharebesi ile Çanakkale'den sonra İngiliz birliklerine karşı ikinci büyük darbeyi vurdu. İngiliz Birlikleri Tamamen Esir Alındı Kut-ül Amare, Dicle Nehri kıyısında Şattülarap kanalı ile birleşen Basra Körfezi'nin kuzeyi ile Bağdat'ın güneyinde bulunan bir kasaba... Adını kasabadan alan muharebe, şehrin yakınlarında konuşlanmış İngiliz birlikleri ile müttefiklerinin kuşatılmasıyla başladı. Kasabanın Osmanlı Ordusu tarafından ele geçirilmesi ve 13 bin İngiliz askerinin tamamının esir alınmasıyla da bitti. Nato'ya Girince Zafer Unutturuldu Kut-ül Amare Zaferi, Türkiye'de 1952 yılına kadar Kut Bayramı olarak kutlanmaya devam etti. Ancak Türkiye'nin NATO'ya üye olmasının ardından İngilizler, bayramın kaldırılması için baskı yaptılar. Baskılar üzerine de Türkiye, bayram kutlamasına son verdi. İngilizlerin baskısı o kadar yoğundu ki Kut-ül Amare zaferi ve Kut Bayramı'na yönelik tarihi bilgiler, okullardaki tarih kitaplarından bile silindi. Unutturulmak istendi. Kut-ül Amare Muharebesinde Neler Oldu Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na tayin edilerek 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi. İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu malubiyetten dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi. 29 Nisan 1916 Townshend birlikleri diğer 13 general, 481 subay ve 13.300 er ile birlikte Osmanlı Kuvvetleri'ne teslim oldu. Kuşatmada, İngiliz kuvvetleri ve müttefikleri 23.000 ölü ve yaralı, Osmanlı kuvvetleri 10.000 şehit ve yaralı vermiş, 13.100 (bazı kaynaklara göre 18.000) İngiliz askeri esir alınmıştır.
I. Dünya Savaşında Esir Türkler Ö. Serdar Akın
Araştırmacı-Yazar Tülin Uygur, yakın tarihimizin çok az bilinen I. Cihan Savaşı’nda Rusya ve Sibirya’daki Türk savaş esirleri konusunu İsveç Devlet Arşivleri’nde araştırdı ve yazdı “I. Dünya Savaşı’nda Esir Türkler” ismiyle de kitaplaştırıldı. Bu kitaptan esir kampları ve kamplardaki Türk askerlerinin hayat şartlarıyla ilgili bazı bölümleri aşağıda sunuyoruz. – Editör ---- Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasına yol açan I. Dünya savaşında esir düşen Türk askerleri dünyanın en ücra köşelerine sürülmüşler ve çok ağır esaret şartları altında yaşama mücadelesi vermişlerdi. Bu esirlerden 60.000’i Rusya ve Sibirya’nın uçsuz bucaksız bölgelerine dağılmış esir kamplarında çok olumsuz hava şartları hastalık ve açlıkla mücadele etmişlerdir. İsveç Kızılhaç’ı 1915-1918 yılları arasında Rusya ve Sibirya’daki savaş esirlerine yiyecek, giyecek ve ilaç gibi çeşitli yardım malzemeleri ulaştırmak ve esir kamplarındaki kötü şartların düzeltilmesi için bir komite kurarak çalışmaya başlamıştı. Komite, esir kamplarının bulundukları bölgelere göre: Avrupa - Avrupa Rusyası, Sibirya ve Türkistan kampları olarak üç gruba ayırmıştı. İsveç Kızılhaç delegelerinin tespitlerine göre kamplar genellikle şehirlerden 2-10 km uzaklıkta kurulmuş, yaklaşık 2 adam boyu yükseklikte çelik tellerle çevrilmişti. Nöbetçi kulübeleri kampın her yerini görecek şekilde inşâ edilmişti. İsveç Kızılhaç’ı esirlere yardım komitesinin yaptığı araştırmalara göre bazı kamplar ve esirlerin hayat şartları şöyle kaydedilmektedir: Arhangelsk eyaletlerinde en az Sibirya kadar zor hava şartlarının hüküm sürmesi sebebiyle birçok esir hayatını kaybetmiştir. Özellikle Murmansk demiryolu inşaatında çalıştırılan esirler arasında toplu ölümler görülmüş ve hayatta kalanları sağlık dereceleri önemli derecede bozulmuştur. Karadeniz demiryolu inşaatında çalıştırılan esirlerinde sağlıkları da kaygı verici derecede bozulmuştur. Demiryolu hattı tipik bir sıtma noktasından geçmekteydi hattın başlangıcı olan Novosenaki’de günde ortalama 5 esir Gagri ile Gudayty arasındaki 43 km mesafede ise günde 30-40 esir ölmekteydi. Buradaki esirlerin çoğu hava şartlarına bağlı ateşli hastalıktan öldüler. Esirler insafsızca demiryolu inşaatında kullanıldılar. Murmansk demiryolu hattında iskorbüt hastalığına yakalanan esirler alay edercesine tedavi edilmek üzere buraya gönderilmişlerdi. Hastanelerin durumu içler acısıydı. Hasta esirlerin durumu ve esirlere yapılan muamele Bakü halkını da ayağa kaldırmıştı. Bakü halkını yatıştırmak için ağır dizanteri, sıtma ve iskorbüt hastası olan esirler suyu hastanesi doktoru olmayan Nargin Adasına gönderilerek orada ölüme terkedildiler.  1915 yılında Amerikan Elçiliğinin esirlere verilen yiyecek miktarının arttırılması için Rus Hükümeti nezdinde yaptığı başvurular, esirlere yeterli yiyecek verildiği savunulan Rus Hükümetince reddedildi. Kampta 10 esir aynı kaptan yiyordu. Herkesin kendi kaşığı olmadığı için eski konserve kutularından kaşıklar yapılmıştı. Revirde bazen et dağıtımı yapıldığında hasta bakıcı bir Rus asker yatakların arasında dolaşırken birer parça eti yatakların üstüne atıyordu. Uzun süre değiştirilmeden kullanılan esirlerin gömlekleri de rutubet ve pislik sebebiyle parçalanıyordu. Esirlere gömleklerini, elbiselerini onarabilmeleri için iğne, iplik, yama yapabilmeleri için kumaş verilmesi gerekiyordu. Bu gibi malzemeler verilmediğinden, Sibirya’nın korkunç kış şartlarında dolaşan savaş esirleri yürekleri parçalıyordu. Bir kısmının paltosu çoğunun ayakkabıları yoktu. Ayaklarını saman ve paçavralarla sararak soğuğa karşı korumaya çalışıyorlardı. Elbiselerin değişmemesi, dezenfekte edilmemesi ve esirlerin banyo yapamaması bit, pire gibi haşerelerin esirlere dayanılmaz sıkıntı vermelerine sebep oluyordu. Toplu ölümlerden yaşandığı kamplardan biride Stretensk kampıdır. Bu kamp Baykal kampının doğusunda Şilka Gölü’nün kıyısındadır. Bu kampta çoğu yarı çıplak olan bu esirlerin üzerlerine yatak olarak kullanılan saman dahi serilmemiş çıplak demir karyolalarda üst üste yatırmışlardı. Kampın su ihtiyacını karşılamak için kış kıyafetleri olmadan su taşımak için nehre gönderilen esirlerin donan el ve ayakları kesilmişti. Orenburg’un Samara yakınında kurulmuş olan kampta binalar hiçbir zaman kışa elverişli değildi. Hava sıcaklığın -50°C olduğu bu kampta yatak yapmak için saman, yakacak odun, su, banyo bulunmaması, ilaç ve tıbbi malzemelerin yokluğu her türlü haşere ve salgın hastalığa sebep olmuştur. Kampta doktorlar, birkaç gün ömrü kalanları ‘az hasta’, birkaç saatlik ömrü kalanları ‘ağır asta’ nefrit, tüberküloz, dizanteri, kangren, lekeli humma ve çiçek hastası olmayan herkesi ‘sağlıklı’ olarak ayırıyorlardı. Daha Sonra karantina odasına götürülecek hastalar karın üzerine bırakılıyordu saatlerde karın üzerinde kalan bu zayıf vücutları bir süre sonra bir kızak gelip götürüyordu. Günde 20-350 esir ölmekteydi; fareler ve köpeklerin kemirdiği istiflenmiş 2500 ölü, gömülmeden bekletiliyordu. Sonra kızaklara yükleniyordu, ceset yükü iple kızağa bağlandıktan sonra ölülerin mezar kazmakla görevli esir arkadaşları bu yükün üzerine oturuyordu. Bunu nasıl yapabiliyorlardı!.. Dışardan birisi bu soruyu sorabilirdi. Ama kampta kimse bu ceset yüküne bakmıyordu bile. Burada düşünce duygu mantık tamamen donmuştu. Herkesin tek arzusu ölümün biran önce gelmesiydi.Mübadele Edilen Savaş Esirleri1915-1918 tarihleri arasında İsveç Kızılhaç aracılığı ile mübadele edilen 428 Türk subay ve erinin trenlerde görevli İsveçli doktorlar tarafından hastalık ve sağlık durumları kaydedilmiştir. Buna göre bu mübadele edilen savaş esirlerinin 15’i kör, 115’i çeşitli organları kesilmiş 3’ü akıl hastası, 129’u tüberküloz hastası olarak tespit edilmiştir. Ayrıca 8 askerinde kalp hastalıkları dolayısıyla mübadele edildiği raporda belirtilmiştir. Raporda özellikle kesilen organ sayısındaki yükseklik, Rusya’da yaralı el, kol, bacak, parmak gibi organların tedavi edilmek yerine kesildiği ve bu işlemin sıklıkla yapıldığı görüşünü doğrulamaktadır. Malul Türk savaş esirlerinin sağlık raporları Rusya’daki kamplarda sağlıksız şartlarda tutulan esirler arasında tüberkülozun yaygın bir hastalık olduğunu göstermektedir.
XVII. Asırda Türkiye’de Cemiyet Hayatı Yılmaz Öztuna X VII. asırda, IV. Sultan Mehmed devrinde, İngiltere büyükelçiliğinin baştercümanı olarak uzun yıllar Türkiye’de yaşayan Ricault (Rico), Osmanlı tarihi üzerinde pek değerli kitalar yazmış, birçok dillere çevrilen bu kitaplar pek çok defalar basılarak büyük rağbet görmüştür. Bu yazımızda, bu değerli yazarın kendi şahsî görüşlerinden bazılarını naklederek, XVII. asırda Türkiye’de toplum hayatı üzerinde bir fikir vermeye çalışacağız. Ricault, padişah hakkında şöyle diyor: “Yeryüzünün en büyük bölümüne hükmeden Türk imparatoru milleti tarafından çok sevilir. Türkler, padişahın mensup olduğu Osmanlı hanedanına âdeta kutsallık izâfe ederler. Hıristiyan milletler, Türkler’in bu davranışlarını örnek almalıdır. Bu kadar büyük bir imparatorluğun dağılmadan korunabilmesinde şüphesiz hükümdarlarına ve hanedanlarına gösterdikleri saygının önemi büyüktür. Türkler’in terbiye sistemleri de, siyasetlerinin dayanaklarından birini teşkil eder.  Bu derece azametli imparatorluk kurup yaşatabilmelerinin diğer bir sırrı da, cemiyet düzenlerinin bizdeki gibi asâlete dayanmamasıdır. Türk toplumunda her vatandaş eşittir ve şahsî kabiliyeti derecesinde hükümdarlık hariç, akla gelebilecek her makama yükselebilir. Meziyet, servetten üstün tutulur.” Ricault, Türk cemiyeti hakkındaki müşahedelerine şöyle devam ediyor: “Türkler, kendilerini bütün milletlerden bilhassa biz Hıristiyanlar’dan çok üstün görürler. İmparatorluklarında bulunan milyonlarca Hıristiyan, tam bir hürriyet ve adalet içinde yaşamalarına rağmen, Türkler’in üstünlük duygusu derhal sezilir. Bununla beraber Türkler, çok terbiyeli bir millettir. Kendi  tab’aları olsun, Avrupalı olsun, Hıristiyanlar’a karşı çok nazik muamele ederler. Esasen Türk halkının nezaket kaideleri, dünyanın herhangi bir en medenî şehrinde takip edilen kaideler derecesinde mükemmeldir.” “Türkiye’de bilhassa dil öğretimine büyük önem verilir. Türkçe okuma yazmayı henüz bellemiş çocuğa Arapça, bir müddet sonra da Farsça öğretilmeye başlanır. Bu iki yabancı dili bilmek, devlet görevlerinde olduğu kadar toplum içinde de bir şahsın yükselmesine ve sivrilmesine hizmet eder. Saray hizmetine gireceklerden ayrıca yüksek bir ahlak ve terbiye kaidelerinin en küçük inceliklerini hiç ihmal etmeden uygulamak beklenir. Devlet memuru olmanın itibarı büyüktür ve küçük bir devlet memuru olmak bile pek kolay değildir. Dünyanın hiçbir devletinde memur olmak Türkiye’deki derecede itina gösterildiğini sanmıyorum.” “Kuruluşları, gelişmeleri ve düzenleri birbirine benzememekle beraber, Türk imparatorluğu, tarihte ancak Roma imparatorluğu ile mukayese edilebilir. Türk padişahı da, Roma imparatorları gibi kendi cihanın en büyük hükümdarı görür. Bunda hakkı da vardır. Çünkü zamanımızda Avrupa’nın tek imparatoru olan Almanya hükümdarı, padişaha yıllık vermektedir.”İmparatorluğun Beyni İstanbul “Türk imparatorluğunun Mısır, Macaristan, Rumeli, Anadolu, Cezâyir gibi öyle eyaletleri vardır ki, genişlik, nüfus ve zenginlik bakımından her biri, herhangi bir Avrupa devleti ile mukayese edilebilir. Bu muazzam imparatorluğun beyni, İstanbul’dur. İstanbul’a yeryüzünün her tarafından ticaret eşyası gelir ve dünyanın her tarafına ticaret eşyası ihraç edilir. İstanbul’a yılda ortalama 20.000 esir geldiğini söylemek, bu konuda bir fikir verebilir. İstanbul, terbiyesi, giyimi ve kültürüyle bütün imparatorluğa örnek durumundadır. Türk devletinde yaşayan Rumlar, Ermeniler, Slavlar ve başka kavimler, Türkçe öğrenmeye ve konuşmaya, Türkler gibi giyinmeye, her hususta onlar gibi hareket etmeye heves ederler. Vaktiyle Roma imparatorlunda da barbarlar böyle yaparlar, Latince öğrenirler, Romalılar’ı taklit ederlerdi.” “Padişahların millî bir müze şeklinde toplayıp biriktirdikleri servet, dünyanın hiçbir servetiyle mukayese kabul etmez. Yeryüzünde en zengin Çin porselenleri koleksiyonlarına Çin imparatoru değil Türk padişahı sahiptir. Bu koleksiyonda onbinlerce parça bulunmaktadır. Her parçanın ortalama değeri 300-400 altından az değildir. Padişahın serveti, bu örneğe göre kolayca düşünülebilir.” “Padişahın herhangi bir emri, bu uçsuz bucaksız imparatorluğun herhangi bir köşesinde, inanılmayacak bir hızla uygulanır. Yeryüzünde hiçbir hükümdarın bu derece büyük bir nüfuzu yoktur. Türkler’i daha yakından tanımak, biz Avrupalılar için şarttır. En kısa zamanda İngiltere’de Türkçe öğreten bir okul açmamız lâzımdır.”
Yahya Kemal’in Şiirlerinde Vatan Umut Erdoğan Yahya Kemal, vatan duygu ve düşüncesini, çoşkun bir sevgi ile estetize eden bir vatan şairidir. Vatan, onun şiir kaynaklarının arasında önemli bir yere sahiptir. Yahya Kemal’in vatan haykırışı kendine özgü bir sestir. Irkçılığa değil; tarihi, coğrafi ve sosyolojik gerçeklere dayanan vatan anlayışı, gerçekçi ve yüksek şahsiyet değerlerine sahip bir fikirdir. Vatan, bir milletin hayat damarıdır. Binlerce yıllık değerlerimiz ve şahsiyetimiz, vatan coğrafyası üzerinde millî ruh ve karaktere bürünmüştür. Fert… Vatanın evladı, maziden atiye anavatanın nesilleri… Bir millete mensup fertler, dağları, taşları, ağaçları, denizleri, ırmakları ve bütün her şeyiyle vatan toprağı üzerinde, kendi tarih ve coğrafyaları ile millî bir boyutta olgunlaşır ve diğer milletlerden ayrı bir millî benlik kazanır. Bunun sonucunda insan ile vatan yekvücut olur. Onun vatan anlayışı; fert, tarih, kültür, sanat ve toprakla bir bütündür. “Şairde, İstanbul, Fetihten itibaren geçen bütün zaman kadrosu içinde, tarihi, tabii, sosyal… bütün hususiyetleriyle, bölünmez bir ‘bütün’, millî varlığımızın bir sembolü olarak yaşar.” 1071 Malazgirt Zaferi… Anadolu topraklarının Türklere açıldığı muhabere… Malazgirt Zaferi, Yahya Kemal için bir başlangıç noktasıdır. “Tâ Malazgird ovasından yürüyen Türkoğlu” mısrası, Anadolu topraklarının Türk vatanı olduğu Malazgirt Zaferi’ne işaret eder. Zira o, şanlı mazimizin ve Anadolu topraklarının büyük Türk milletini yaptığına inanır. Ona göre “vatan bir mevhum değil, doğrudan doğruya cedlerimizin doğduğu, bizim doğduğumuz, evlatlarımızın doğacağı topraktır. Toprağın bir rengi bir milliyeti vardır. Milletler büyük muhaceretlerden sonra yerleştikleri toprakları kendi öz şahsiyetleri ile temsil etmişlerdir; İtalya toprağı İtalyan, Fransa toprağı Fransız, Almanya toprağı Alman olduğu gibi Türkiye toprağı da Türk’tür”. Buna göre Türkiye toprağı bir beden, Türklük ise bir ruhtur. Ruhsuz bir beden nasıl ceset gibi olursa, bedensiz bir ruh da hayalet gibi olur. O hâlde vatan ve millet birbirini tamamlayıcı iki değerdir. “Türk vatanı, cedlerimizin yattığı, yeni nesillerimizin doğduğu, topraklarında gezdiğimiz, çift sürdüğümüz, ekmeğini yediğimiz topraklardır. Bu vatan toprağı saha saha, millî azmin, millî hayatın, millî mefkûrenin birer tecellisiyle tekevvün etmiştir.” Yahya Kemal’e göre “Açılmış bir toprak ancak ilk gömülen bir insan ve ilk doğan çocukla vatan olabilir.  Onun Malazgirt Zaferi’ni bir başlangıç noktası alması, bu zaferle Türklere açılan Anadolu topraklarındaki millî mazinin, büyük Türk medeniyetini ve millî karakterimizi meydana getirdiğine inanmasıdır. “Kökü mazide olan bir atiyim.” diyen Yahya Kemal’e göre vatan toprakları üzerinde yükselen büyük Türk medeniyeti ve millî karakterimiz, geçmişten geleceğe yine bu vatan toprakları üzerinde yükselecektir. İşte onun şiirlerinde ve nesirlerinde nakış nakış ördüğü vatan fikri buur. “Tâ Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu”, yaşadığımız ve kaybettiğimiz topraklar üzerinde, dokuz yüz yıldan beri bir coğrafyayı, bir vatan haline koymuştur. Yahya Kemal’in vatan anlayışında diğer önemli unsur da dindir. Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın da belirttiği gibi, Yahya Kemal, din duygusuna yeni mana ve şekil veren sanatkârlardandır. O, milliyetini dininden ayırmaz, Yahya Kemal’in “Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını” mısrasında işaret ettiği gibi, büyük bir imanla kendi ahengini bulan Türk milleti, Türk vatanı üzerinde din ile birleşir. Din, vatan gibi Türk Milletinin kutsalıdır. Toprak, din uğrunda yapılan savaşlar sonucunda şühedanın kanıyla vatanlaşmıştır. Yahya Kemal’e göre “Bu toprak, cedlerin mezarlarının bulunduğu, camilerin kurulduğu yerdir. Sanayi-i nefise namına ne yapılmışsa onun sergisidir.” Bu anlayışa göre vatan; tarih, din, millet, mimari, sanat gibi mefhumlarla harmanlanmış, onlarla birlikte özünü bulan ve varlığını koruyan bir kavramdır. Maddi ve manevi kültür değerleriyle “kendi gök kubbemiz” olan vatan, yaşayanlarla ölülerin birleştiği yerdir. Şair, Süleymaniye’de Bayram Sabahı adlı şiirinde “Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık” mısrasında bu durumu vurgular. Aynı şiirde vatanı “hür ve engin” olarak niteler. Vatanın hürriyeti ve istiklali, ferdin hürriyeti demektir. Yahya Kemal’e göre hürriyeti olmayan insanlar, bir vatan sahibi olduklarını er geç unuturlar.  Yahya Kemal’e göre Türk vatanı, ne bir feylesofun ne de bir teorisyenin fikrine sığmaz: “bereket versin ki Türk vatanı, hiçbir nazariyecinin, hibir feylesofun, hiçbir vâizin tefsirine sığmayan ve yalnız kaderin, yalnız onu kuran müminlerin, onun uğrunda ölenlerin ve ıstırap çekenlerin; onun havasında yaşayan, onun toprağında çift sürenlerin; onun sinesinde nişanlanan, evlenen ve nesiller yetiştirenlerin; yalnız ve yalnız onun havasını, iklimini, hâtıralarını edinmiş olanların; onda yetişmiş olan her kahraman, şâir, bestekâr, hâsılı mütehassis, mütefekkir, bütün vatandaşların üzerinde yaşadıkları topraktır.”Türkçe'nin Çekilmediği Yer Vatandır Bir toprak parçasının vatanlaşmasında dil de çok önemli bir unsurdur. Zira Yahya Kemal, dil meselesi hakkında şunları ifade etmektedir: “Türkçenin çekilmediği yerler vatandır. Ancak çekildiği yerler vatanlıktan çıkar. Vatanın kendi gövde ve ruhu Türkçedir.” Yahya Kemal, millî ve manevi değerlere sahip bir şairdir. Bu sebepten millî benliğinin farkındadır. Millî benliğini unutanlara “Acabâ, bizim vatanımız gibi, geniş bir memleketi olup da onu asla görmeyen, edebiyatta, gözleri ecnebi bir âleme dalmış ve yalnız o âlemden bahseden başka bir millet var mıdı?” şeklinde sitem dolu sözlerle haykırır.
Orta Çağ’da “Kubbetü’l-İslam” Ünvanlı Bir Şehir: Ahlat Nakış Karamağaralı Ahlat’ı nüfus açısından bakarsak, Zekeriya Kazvini Ahlat’ta Türkçe, Ermenice ve Farsçanın konuşulduğunu yazmakta, Kürtçeden hiç bahsetmemektedir. XIII. yüzyılda Ahlat’ın nüfusunun ne kadar olduğunu tespit etmek mümkün değildir. Ancak bir depremden sonra 12.000 hanenin Kahire’ye göç etmesi ayrıca bilim, ticaret ve sanat merkezi olarak beldeye “Kubbetü’l-İslâm” ününün verilmesi, altı büyük mezarlığının bulunması, en büyük mezarlığı olan Selçuklu Mezarlığında döneminde tahminen 8.000 civarında mezartaşı olması ve burada yatanların sıradan kimseler olmayıp belli makama ve rütbeye sahip bulunmaları, şehrin 4,5 km. genişliği ve 11.5 km. uzunluğunda bir büyüklüğe sahip olması ve yapıların büyüklük ve çeşitliliği dikkate alındığında nüfusunun 300.000 civarında olduğu rahatlıkla düşünülebilir. Mimarlık ve şehircilik açısından baktığımızda Ahlat’ın büyüklüğü daha da açık şekilde ortaya çıkmaktadır. Eski Ahlat Şehri 4.5 km x 11.5 km. büyüklüğünde bir şehirdir. Bugün ayakta kalan eser sayısı Ahlat’ın büyüklüğü ile kıyaslandığında oldukça az olmasına rağmen, kazılarla ortaya çıkarılan ve araştırmalarla izleri tespit edilmiş olan eserler dikkate alındığında mimari yoğunluk ve çeşitliliğin şaşırtıcı olduğu görülür. Tapu tahrir defterlerinde bahsi geçen yapıların sayıları ve türlerine yönelik bilgiler bizi bu konuda aydınlatmakta ve arkeolojik verileri desteklemektedir.  Bunlara ilave olarak Ahlat’ta çeşitli tarihi kaynaklarda bahsi geçen çok sayıda zaviye ve cami, köprüler, dükkanlar ve evler, han ve kervansaraylar, bimarhane de yer almaktadır. Ahlat’ın 40 burç denilen burçlarının tamiri ve dayanıklılığı ise Harzemşah istilası dolayısıyla kayıtlara geçmiştir. Evliya Çelebi 1655 yılı seyahati sırasında Ahlat eserlerine yer verir ve eserlerin kalıntılar halinde mevcut olduğunu anlatır.  Bütün bu bilgiler buranın önemli ve büyük bir şehir olduğunu göstermekte, şehrin sosyal ve mimari yapısını bize aktarmaktadır. Diğer taraftan hükümdar ailesi mensupları, devlet adamları ve zengin tacirler vakıf kurarak yapılan eserlerin işletme ve tamir işlerini devlete yük olmaktan kurtarırlar; bazen de kazançlarını birleştirerek müşterek iş kurarlardı.  Ahlat’ın en büyük ve şöhretli mezarlığı olan Selçuklu Mezarlığı’nda bulunan mezartaşları Türk kültürü için çok büyük öneme sahiptir. Ahlat’taki sosyal, kültürel ve siyasi yapı, ticaret ve ekonomi, ilim, sanat ve mimarlık, gelenek ve inançlar, unvanlar ve rütbeler hakkında bilgi ediniyor ve bunların yüzyıllara göre gelişimlerini takip edebiliyoruz. Bu taşlar ölünün şahsiyetinden başka, sağlığında yaptığı işleri de kaydetmektedir. Burada yatanların sadr denilen valiler, yüksek rütbeli askerler, fakihler, kadılar, şeyhler, hafızlar, şairler, filozoflar, âlimler gibi idareci, ilim, kültür ve sanat adamları oldukları anlaşılmaktadır.  Ahlat’taki mezartaşlarında imzaları bulunan ustalar sadece taşçı ustası değil, aynı zamanda mimardırlar. Aynı ustaların adlarına Anadolu Selçuklu mimarlığının oldukça önemli eserlerinin kitabelerinde de rastlamamız son derece önemlidir. Gevaş’taki Halime Hatun Kümbeti’ni, Ahlat’taki Erzen Hatun Kümbeti’ni yapan mimarlar Ahlatlıdır. Divriği Ulu Cami’sini yapan mimar “Hurşah el Hılati”, Tercan Mama Hatun Türbesi’ni yapan mimar Ebu’n-Nema b. Mufaddalu’l-Ahval’ın el Hılati, Kayseri-Nevşehir yolu üzerindeki Alay Han’ı yapan “el Hılati en Neccar”ın hem mimar hem mezartaşı ustaları olduklarını, mezartaşları üzerindeki kitabelerden anlamaktayız. Ahlat’ta Ermenşahlar zamanında ahşap oyma sanatının da ileri seviyede olduğunu Konya Alâeddin Cami’sinin minberini yapan Ahlatlı Usta el Hac Mengümberti’den anlıyoruz. Bugün için mezartaşlarından 24 adet Ahlatlı mimar ve mezartaşı ustası tespit edilebilmektedir. Kitabeleri mevcut, bu kadar bol sanatkâra XII-XIV. yüzyıllarda başka hiç bir beldede rastlanmamıştır. Bu durum şehrin “Kubbetü’l İslam” unvanını nedenli hak ettiğini bu açıdan da göstermektedir.  Sosyal ve dini hayatını incelediğimizde, Ahlat’ta bulunduğunu bildiğimiz çok önemli bir teşkilat da ahiliktir. Mezar taşlarındaki sanatkâr kitabeleri ahilikle ilgili bilgiler vermektedir. Mezartaşları üzerinde ölü ile ilgili bilgilerin yanısıra taşı işleyen sanatkârın da ismi yazılıdır. Ancak, sanatkârın üstat olduktan sonra, yanında çalıştırdığı kalfasının ismini de taşa yazdığı görülmektedir. Bunların içinde baba-oğul hatta toruna da rastlanmaktadır. Bu durumda sanatkâr üstat olsa dahi yanında çalıştırdığı kimseyi zikretmek zorundadır. Böylece kuşaklar boyu devam eden usta-çırak ilişkisi ve rütbe silsilesi takip edilebilmekte, buradan da Ahlat’ta kuvvetli bir ahi teşkilatının hüküm sürdüğü anlaşılmaktadır.  Ahlat XII-XV. yüzyılda fıkıh, hadis gibi Kur’an ilimleri ve İslam felsefesini bilen, ulema yetiştiren medreseleri, hafız yetiştiren darü’l-hüffazları, sufî ve derviş yetiştiren zaviyeleri, astronom yetiştiren rasathaneleri, kimyager yetiştiren okulları, müzisyen ve meddahları ile; yetiştirdiği mimar ve sanatkarları ile; gelişmiş bir fikri, dini, kültürel ve sosyal hayata, ve bütün bilimleri bünyesinde barındıran bir ilmi hayata sahip olmasıyla, “Kubbetü’l-İslâm” ününe layık bir şehirdi.
Osmanlı’yı keşfetmek, kendi gerçeğimizi keşfetmektir Yavuz Bahadıroğlu Osmanlı Türkçesi, bizi kendimizle buluşturur; kendi gerçeğimizi keşfetmemizi sağlar: Çünkü, Osmanlı biziz! (Yıllar önce “Biz Osmanlıyız” isimli bir kitap yazmıştım).Başlığı okuyunca, eminim “Gerçeğimiz ne?” diye soracaksınız… Bir Osmanlı sevdalısı olan bendeniz aradan çekilip, sizi yabancı gezginlerin yazdıklarıyla başbaşa bırakayım…Fransız müellif A. de la Motray:“Türk dükkânlarında hiçbir zaman tek meteliğim kay­bolmamıştır. Ne zaman bir şey unutsam, hiç tanımadığım dükkâncılar arkamdan adam koşturmuşlar, hatta birkaç kere Beyoğlu’ndaki ikametgâhıma kadar gelmişlerdir.”İngiliz sefiri Sir James Porter: “Gerek İstanbul’da, gerekse imparatorluğun diğer şe­hirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş, hiçbir tered­düde imkân bırakmayacak şekilde ispat etmektedir ki, Türkler çok medeni insanlardır.”Fransız Generallerden Comte de Bonneval:“Haksızlık, murabahacılık (fahiş kâr vefaizcilik), inhisarcılık (tekelcilik) ve hırsızlık gibi suçlar, Türkler arasında meçhuldür... Öyle bir dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır.”Fransız yazar ve gezgin Brayer:“Evlerin kapısının şöyle böyle kapatıldığı ve dükkanla­rın çoğunlukla umumî ahlaka itimaden açık bırakıldığı İstanbul’da her sene azami beş-altı hırsızlık vakası görü­lür.”Comte de Marsigil: “Yazın İstanbul’dan Sofya’ya giderken dağlardan ana­yol üzerine inmiş köylülerin yolculara bedava ayran da­ğıttıklarına şahit oldum.”Edmondo de Amicis: “Türk halkı Avrupa’nın en nâzik ve en kibar insanlarıdır. Sokakta kavga enderdir. Kahkaha sesi nadirattan işitilir. O kadar müsamahakârdırlar ki, ibadet sa­atlerinde bile camilerini gezebilir, bizim kiliselerde gördü­ğünüz kolaylığın çok fazlasını görürsünüz.”Türkiye Seyahatnâme’siyle meşhur Du Loir:“Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk siyasetiyle medeni hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyette­dir.”Elisee Recus:“Türklerdeki iyilik duygusu hayvanları dahi kucakla­mıştır. Birçok köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır... Türklerle Rumların karışık olarak yaşadığı köylerde ise bir evin hangi tarafa ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirsi­niz. Eğer evin bacasında leylekler yuva yapmışsa bilin ki o ev bir Türk evidir.” Guer:“Türk şefkati hayvanlara bile şâmildir. Hayvanları beslemek için vakıflar ve ücretli adamları vardır. Bu adamlar sokak başlarında sahipsiz köpeklere ve kedilere et dağıtırlar... Sokaktaki ağaçların kuraklıktan kurumasını önlemek için bir fakire para verip sulatacak kadar kaçık Müslümanlara bile rastlamak mümkündür…”Bazıları bize ve inancımıza amansızcasına düşman olan Avrupalıların hakkımızdaki övgüleri elbette bunlarla sınırlı değil: Ciltler tutar…Sonuç olarak söyledikleri şudur: “Avrupa’nn Osmanlılardan öğrenecekleri çok şey var!”“Ama benim Osmanlılardan öğrenecek bir şeyim yok” diyenlerin yolu açık olsun, anca giderler!
Batı Roma'nın Fethi Müjdesi Kadir Mısıroğlu Fahr-i Kâinât'ın müstesnâ bir medhine mazhar olan Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri bir bahar sabahı, köhne Bizans’ı çevreleyen ihtiyar surların Topkapı civarında yarılmasıyla açılan gedikten içeri girmiş, "Gülbang-i Muhammedî" ile "Tekbir"in ulvi ve heybetli bestelerine karışan bir alkış tufanı içinde yavaş yavaş şehre doğru ilerliyordu. Yirmi iki yaşın terâveti ve bir gelincik çiçeği kadar zarif endamı ile kır atının üstünde kendisini, çiçek yağmuruna tutan rum kızlarına devrinin manevi Sultanı Akşemseddin Hazretleri’ni gösteriyor ve müyesser olan "Feth-i Mübin"i, O'nun himmetine atfediyordu. Bu sûretle, mazhar olduğu şerefe liyakatinin ifadesi olan vekar, tevâzû ve şükrân hisleri içinde Ayasofya'ya doğru ilerleyen genç Türk Hükümdarı, bütün Hıristiyanlık Âlemi için dâima "Engizisyon Mezâlimi" ile hatırlanacak olan uzun ve karanlık bir çağı kapayarak "Doğu Roma"yı ebediyyen Hilâle ram etmiş oluyordu. Fakat Müslüman Türk Milleti'nin "fetih aşkı" ve "i'lâ-yı kelimetullâh" dâvâsı, Hıristiyanlığın bu en mühim merkezinin "İslâmbol" haline gelişiyle işbâ noktasına varmış bulunmuyor veya bir duraklama devrine girmiyordu. Zira bu gibi muvaffakiyetler, susuzluğunu gidermek için tuzlu su içen kimseler de olduğu gibi iştihânın daha ziyade kabarmasını intaç eder. Bu sebepledir ki, "Doğu Roma"nın fethinden sonra Müslüman Türk Milleti'nin hedefi "Batı Roma" olmuştur. Zira aradan geçen bin dört yüz yıla rağmen, beyan ve ifâdeleri eskimek ve -hâşâ- tekzib edilmek yerine vukuât ve  keşiflerle her ân daha fazla- teyid edilmiş bulunan Kâinatın Fahr-i Ebedisi, "Her iki Roma'nın da fethedileceğini", buyurmuşlar ve "Hangisinin daha evvel gerçekleşeceği", yolundaki bir suâli "Doğu Roma..." olarak cevaplandırmışlardır. Bu te'yid ve ihbâr-ı Peygamberi sebebiyledir ki İstanbul'dan sonra fetih hedefi, "Batı Roma" olmuştu; Hatta o derecede ki, her yeni Padişahın tahta çıkışında tekrarlanan "Kılıç Kuşanma Merâsimi"nden sonra Yeniçeri kışlasına gelen padişaha, burada bir tas şerbet ikram edilir. Yeniçeri ağası, boş şerbet kâsesini alarak geri geri çekilirken: "-Pâdişah-ı nevcah hazretlerinden (yeni padişahtan) asker kullarının niyâzı odur ki, ilk seferimiz Garbi Roma üzerine ola!.." der, pâdişâh da: "-İnşâallâh!.." diye mukabele edince, askerin: "-İnşâallâh!" sadâları ve heyecanı had safhaya ulaşırdı. Yeniçeriler, -mağlum olduğu üzere- aslen Hıristiyan çocukları idiler. Böyle olduğu halde Pâdişâhın bir nevi "Hassa Ordusu" durumundaydılar. Bu bakımdan O'nun bir nevî mahrem-i esrarı idiler. Bu yüzdendir ki, Batı Roma üzerine yürümek hususundaki bu ahid onlarla yapılırdı. Yeniçeriliğin 1826 yılındaki ilgâsına kadar her yeni padişahın tahta geçişinde tekrarlanan bu andın, büyük tarihi değeri ve mânâsı vardır. İnsan idâresinde henüz rekoru kırılmamış bir kemâl ve dirâyet göstermiş olan fâtih cedlerimiz, "kızıl elma" mefküresinin efsanevi tesirinden alabildiğine istifade etmişlerdir. Peki ama bu "kızıl elma" acaba neresiydi?! Doğrusu onu hakkıyla bilen, belki bir kişi bile yoktu. Rivâyete nazaran O, güyâ Ayasofya ve İstanbul'muş!.. Fakat -bunlara sahip olunduktan sonra- bu dâvâ tükenip sönmemiştir ki!.. Bazılarına göre "kızıl elma", "Viyana" veya "Garbi Roma" idi... Fakat o, aslında ulaşılması imkansız mevhum bir hedefti!.. Osmanlı ordularını ileri, daima ileri koşturan bu mevhum mefkûre idi ki, bunda "Batı Roma"nın Peygamberimizce müjdelenmiş olan fetih arzusu, mühim bir ağırlık teşkil ediyordu. Rûhları, yaklaştıkça kendilerinden uzaklaşan mevhum bir "Kızıl elma"ya ulaşmak iştiyakıyla sarhoş ordular koşuyor, koşuyor, daima daha ileri koşuyorlardı. Padişahından yeniçeri neferine kadar bütün milleti büyüleyen bu gâye, fetihlerin tükenmez ve zaafa uğramaz ebedi bir sermayesi gibiydi. O kadar ki; Osmanlılığı, derin bir vukûfla kavramış ve terennüm etmiş bulunan büyük şâir Yahya Kemal Bey, İstanbul'un düşman işgali altına düştüğü o meş'um "Mütâreke" yıllarında, rûhen son derecede sıkılmış. Bir teselli bulmak ümidiyle kendisini bir mezarlığa atmış. Ecdâdın bir cennet bahçesi kadar huzurlu kabirleri arasında dolaşıyormuş. Birden gözüne bir yeniçeriye âid bir mezar taşı ilişmiş. Taş, zamanla mezarın çökmesi yüzünden yanlamış bir durumdaymış. Üstadın, şâir gönlünde öyle bir his teşekkül etmiş ki, kendi tabiriyle; "Yeniçeri kavuğunu yana yıkmış... Sanki bir fetih rüyası görüyormuş ..." Yahya Kemal Bey' in kalbine, şâirâne bir teşhis ve tahayyülle toprak altındaki bir yeniçerinin, o ümitsiz mütâreke günlerinde bile bir fetih rüyası görmeye devam ettiğinin sünûh etmesi, pek de yersiz değildir. Zira bir parça tarih bilen herkes, kolayca takdir eder ki, ecdadımız gazâ ve fetih zevkine hakkıyla doyamamıştır. Bu sebeple toprak altındaki şehidler ve gazilerin kıyâmete kadar fetih rüyası görmeye devam edecekleri muhakkaktır. Ancak... Ancak bu rüyayı zamanımızda toprak üstündeki torunları da görmeye başlamışlardır. Hem de asra varan bir ayrılıştan sonra... Evet, bu azîz millet "Doğu Roma"dan sonra, elbet bir gün "Batı Roma"yı da Hilâl’e râm edecektir. Zira bu müjdeyi veren, Kâinât'ın Fahr-i Ebedisi'dir. 
Süleyman Şah Türbesi Deyip Geçmeyin Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili Dünün Osmanlı, bugünün resmen Suriye toprakları üzerinde bulunan fakat resmi olarak vatan toprağı sayılan Süleyman Şah Türbesi halen gündemde. Türbeye fiili bir saldırı olsa oradaki mevcut askerlerimiz derhal karşılık verecek ve Türk ordusundan anında yardım gelecek. Bu türbe bu kadar büyük önem taşıyor. Yani bir anlamda buraya olabilecek müdahale, savaş sebebi kabul edilecek. Bilmeyenler için kısa bir hatırlatmada bulunalım. Süleyman Şalı Türbesi ile Süleyman Şah Saygı Karakolu ve bulunduğu alan Suriye'nin Halep İli'nin Karakozak Köyü sınırları içerisinde bulunan ve Türkiye'nin kendi sınırları dışında sahip olduğu tek toprak parçasıdır. Türbe'de Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu ve ilk padişahı Osman Gazi'nin büyükbabası ve Ertuğrul Gazi'nin babası Süleyman Şah'ın ve iki askerinin naaşlarının bulunduğu kabul ediliyor. Dolayısı ile bu türbe Suriye’deki karışıklıklar vesilesi ile gündeme geldi ve halkımız orada resmen bir vatan toprağı olduğunu öğrendi. Karışıklık döneminde Suriye ve Irak toprakları üzerinde faaliyet gösteren ve din ve şiddeti bir arada kullanan Irak Şam İslam Devleti'nin (IŞİD) felsefesi; ya kabule ya ölüme dayanıyor. Türbe inşa etmeyi ise şirke bulaşma olarak değerlendiriyorlar. Bu açıdan türbeleri ve tarihi mekânları tahrip ve yok etme çabası içerisindeler. Bu sebeple de IŞİD, bir türbe olan Süleyman Şah'ı da tehdit ediyor. Taliban/IŞİD türünden anlayışların daha önce de bu türden kültürel mirasa ilişkin birçok tahribatı olduğu hatırlanırsa durumun vahameti açıkça görülür. Türbelerin nüfuzu Türbeler günümüzde iki açıdan değerlidir. Birincisi; içerisinde yatan şahsın manevi konumu, ikincisi ise sanat ve mimari yapı olarak türbenin kendisi. İkisi de korunması gereken kültür varlığı kabul edilir. Adına türbe yapılan kişinin mutlaka üstün bir özelliği bulunur. Ya Kanuni Sultan Süleyman gibi bir devlet adamıdır ya şehzade Mehmet gibi hanedandan özelliği olan biridir veya Eyüp Sultan Hazretleri gibi manevi konumu ve nüfuzu olan biridir. Fatih Sultan Mehmet gibi hem devlet adamlığı hem de Hazreti Peygamberin müjdelediği dini nüfuza da sahip bir şahıs olma durumunda olanlar da olabilir. Dolayısı ile bugün türbe deyip geçmememiz gerekir. Türbede yatan zatın manevi konumu ve halen geçerli nüfuzu onun bir anlamda yaşadığını ortaya koyuyor. Yaşamaktan kasıt; manevi etkisinin ve nüfuzunun devamlılığıdır. Buralar aynı zamanda dini hayatın canlı ve dinamik olduğu mekânlardır. İstanbul'da Eyüp Sultan, Aziz Mahmut Efendi ve Yahya Efendi başta gelen türbelerimizdendir. Bu türbeler aynı zamanda İstanbul'da en çok ziyaret edilendir. Türbeleri; dini, sosyal ve siyasal açıdan değerlendirmek mümkündür. Eyüp Sultan Hazretleri'nin türbesi gibi uluslararası ziyaretçisi olan türbelerimiz de vardır. Hakkari'nin eski isimle Nehru bölgesindeki Seyyid Taha Hazretleri`nin türbesi gibi hem İran hem de Irak'tan ziyaretçi çekme özelliği olan türbelerimiz de. Kültürel coğrafyamızda da çok sayıda bilinen türbeler vardır. II. Abdülhamid döneminde Süleyman Şah Türbesi gibi imparatorluk sınırları içerisindeki türbelerin birçoğu elden geçirilmişti. Türbeler manevi ve kültürel nüfuzu devam eden merkezlerdir. Savaş sebebi kabul edilecek kadar da önem taşır. 
Türkiye Devleti Nasıl Kuruldu Yılmaz Öztuna Türkler, VIII, asırdan başlayarak, Abbasi Halifeliği'nin hizmetinde yüzyıllarca Toros yamaçlarında ve Fırat kıyılarında at koşturdular. Fakat XI. asra kadar Bizans imparatorluğu, Anadolu'yu elinde tutmayı başardı. Anadolu'ya yapılan Arap ve Türk seferleri, geçici birer akın olmaktan ileri gidemedi. 1018 yılında Selçukoğulları'nın idaresindeki Oğuz Türkleri, Hazar Denizi'nin doğusundaki yurtlarından kalkıp bütün İran'ı baştanbaşa geçerek Anadolu'ya daldılar. Bu akınlar birkaç defa tekrarlandı. 1021'deki akına bizzat Çağrı Bey komuta etti. Selçukoğlu Çağrı Bey, tam yarım asır sonra Anadolu'yu Türkler'e açacak olan Alp-Arslan'ın babasıdır. Selçuklular, 1040 yılında Büyük Türk Hakanlığı oturarak İran ve Türkistan'ın en önemli ülkelerine hakim oldular. Selçukoğlu Tuğrul Bey, ilk hakan, ağabeyi Çağrı Bey de başkomutan oldu. 1049'da Selçukoğullan'ndan iki prens, Kutalmış ve İbrahim Yınal Beyler, Anadolu'ya ilk büyük Türk seferini yaptılar. 18 eylülde Pasinler'de Bizans ordusunu yenerek Erzurum'a kadar geldiler. 1053'te Selçukoğlu Kutalmış Bey, Kars'ı kuşattı, fakat alamadı. 1054'te bizzat imparator Tuğrul Bey, Anadolu'ya geldi. Bayburt'a kadar ilerledi. 1061'den başlayarak Kutalmış Bey, Anadolu seferlerini sıklaştırdı. Artık Türkler, her yıl Anadolu'ya giriyor, Bizans savunma noktalarını zayıflatıyor, ülkeyi tanımaya çalışıyorlardı. Bu sıralarda Tuğrul Bey vefat etti. Ağabeyi Çağrı Bey'in oğlu Alp-Arslan, Büyük. Türk Hakanı oldu. Sultan Alp-Arslan, Anadolu ile çok ilgileniyordu. Doğu Anadolu'da Bizans sınırındaki Türk ordusuna Kutalmış Bey'in oğlu Süleyman-Şah komuta ediyordu. Süleyman-Şah; Gümüştekin, Afşin Bey gibi büyük komutanlarla beraber Orta Anadolu'ya akınlar yapıyordu. 1070'de Afşin Bey, Denizli'ye kadar ilerledi. Bizans ordusu, ne zaman nerede görüneceği belli olmayan Türk akıncılarını yakalayamıyor, durduramıyordu. Bu sıralarda Bizans tahtına geçen Romanos Diogenes, Türkler'i Anadolu'dan uzaklaştırmaya kararlıydı. Türkler üzerine bir-kaç başarılı askerî hareket yaptı. Fakat Afşin Bey, Bizans'ın Anadolu'daki belli başlı üslerinin tahrip, edildiğini, Bizans ordusu üzerinde bir zafer kazanmak mümkün olursa, Anadolu'da Türkler'e koyabilecek bir kuvvet kalmayacağını bildiren meşhur raporunu, Sultan Alp-Arslan'a yolladı. 26 Ağustos 1071'de Doğu Anadolu'da Malazgirt'de cihanın en büyük askeri kuvvetleri olan, Türk ve Bizans orduları karşılaştı. Sultan Alp-Arslan, Bizans ordusunu yok etti. İmparator, Türkler'e, esir düştü. Büyük Türk Hakanı, Kutalmışoğlu Süleyman-Şah'a, Ege'ye, Marmara'ya kadar Anadolu'nun fethini emretti. Kutalmışoğlu Süleyman-Şah, birkaç yıl içinde bütün Anadolu'yu fethetti. Türkler, Üsküdar'a bile, girdiler ve Boğaz'ın karşı yakasından dünyanın incisi olan muhteşem İstanbul şehrini hasretle seyrettiler. Alp-Arslan'ın yerine geçen oğlu Sultan Melik-Şah, 1077 yılında, Büyük Türk Hakanı sıfatıyla, Anadolu'yu Süleyman-Şah'a verdi. Böylece Anadolu Fâtihi Selçuklu Kutalmişoglu Nâsıruddevle Ebu'l-Fevâris Gazi Sultan I. Süleyman-Şah, Türkiye devletinin birinci hükümdarı oldu. Başkenti İznik olmak üzere, ölümsüz Türkiye devleti zamanımızdan tam 992 yıl önce kuruldu. Anadolu Fâtihi Süleyman-Şah’ın bir müddet Konya'da oturduktan sonra taht şehri olarak İznik'i seçmesi çok mânalıydı. İznik, büyük, tarihi bir şehirdi. Marmara Denizi'nin yanıbaşındaydı. Dünyanın en hassas noktası olan Boğazlar'a çok yakındı. Anadolu Fatihi ve Türkiye Devleti'nin Kurucusu, Boğazlar'ı ele geçiren kuvvetin cihanın birinci devleti olacağını biliyordu. Bu yıllar, Türkiye tarihinin sihirli yıllarıdır. 1085 yılında Avrupa'da artık Anadolu'ya "Turkiya” yani "Türk Ülkesi" denmeye başlanmıştı. Süleyman-Şah, Kapıdagı yarımadasını da aldı ve Çanakkale Boğazı'nın Asya kıyılarına erişti. İstanbul ve Balkanlar, Türkler'e açılmıştı. Bugünkü Kartal Maltepesi, Türkiye ile Bizans arasında sınır kesildi. 
Gerçek Bir Dava Adamı: Osman Yüksel Serdengeçti Muhsin İlyas Subaşı Osman  (Zeki) Yüksel, 1917 yılında Antalya'nın Akseki kazasında dünyaya geldi. Babası, Müftü Ahmet Salim Efendi, annesi Emine Hanım'dır. Osman Yüksel, ilköğreniminden sonra, Ankara Gazi Lisesi'nde okudu. Arkasından, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih —Coğrafya Felsefe Bölümü’ne kaydoldu. Osman Yüksel'in aileden gelen sağlam kültürü, mânevi değerlere bağlılığı, onun üniversitede tek partili devrin keyfiliğine başkaldırmasına zemin hazırladı. Bunun neticesi olarak da, hareketli bir öğrencilik dönemi başladı: Osman Yüksel, başta Türkocağı olmak üzere devrin milliyetçi kuruluşlarında aktif rol aldı. Nihâyet, , fakültenin son sınıfına geldiği bir sırada, «Bir fakültenin içyüzü» başlıklı yazısı, önceki davranışlarıyla bardağı taşıran son damla olacak ki, fakültenin son sınıfından tardedildi. Osman Yüksel, dönemin sıkı takibatına rağmen, diliyle ve gönlüyle kendisini adadığı inançları doğrultusunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmadı. Nisan 1946'da, Serdengeçti dergisini çıkardı. Böylece, Necip fazıl'ın Büyük Doğu ile başlattığı mücadele, “Serdengeçti” ile güç kazandı. Ne var ki, Osman Yüksel'in aceleci mizacına, heyecanlı çıkışlarına rağmen, yazmadaki ihmali, bu dergiyi sürekli kılamadı. Dergi, 1948'de 4. sayıya, 1951' de 13. sayıya, 1957'de 23. sayıya ulaşabildi. 1960’lı yıllara girdiğimizde dergi son 33. sayısını çıkarmış ve kapanmıştı. Bu arada, “Bağrıyanık” adında bir mizah dergisi teşebbüsü olmuşsa da, bu dergi de ilk sayısını takiben toplatılıp kapatıldığı için devam etmemiştir. Osman Yüksel Serdengeçti, süreli yayında belli bir istikrara ulaşamamakla beraber, neşrettiği, “Bir Nesli Nasıl Mahvettiler”, “Mabedsiz Şehir”, “Bu Millet Neden Ağlar ve Gülünç Hakikatler” adlı kitaplarıyla, döneminin genç aydınına çok şeyler vermiştir. Milli ve İslami düşüncenin şuurlanma dönemi kabul edebileceğimiz 1950 öncesinde, onun Necip Fazıl'la el ele yürüttüğü, ancak farklı yapılarda ortaya koydukları, ama hedefte birleşen mücadeleleri, bugün her ikisinin de arkasında inanmış bir toplumun oluşmasına zemin hazırladı. Birisi politikanın, öbürü kültür ve sanatın başkentinde. ikisi de aynı doğru için korkunç bir mücadelenin içinde!.. Gördükleri baskıdaki benzerliklere rağmen, Necip Fazıl yalnızca kalem ve yayın plâtformunda kalıyor, öbürüsü ise, politik arenaya çıkmaya niyetleniyor. Sonunda bunu da başarıyor: 1954'de bağımsız milletvekili adaylığından arzuladığını bulamamış olsa da, 11 yıl sonra 1964'te Parlementoda'dır. Üstelik 1950 öncesinin, hatta 1940 yıllarının duygu ve heyecanıyla, o dönemlerin keskin tavrıyla. Çağın mantığına adeta isyan edercesine, kıravat takmadan Meclis'e girmiş ve kıravat takmadan o Meclis'ten ayrılmıştır. Serdengeçti Serde Kaldı Osman Yüksel, arayışlar içerisindeki çağımızda, mücadele metodlarını kendince koyan bir insandı. Onun metodları temelde, imana, milli şuura nefes almayı sağlamak için hiddete, espriye ve heyecana dayanıyordu. «Tanrıdağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslümanız» sloganı ona aittir. Hareketlerinin muharrik gücü de buydu: Kendince bir senteze yarma gayreti, bütün ömrünü dolduran tek meselesi olmuştu. Gerek çıkardığı dergide, gerek kitaplarında hep bu düşünceyi savundu. Birini diğerine feda etmeden bu terkip için koşturdu. Hayatı nimetiyle sevmemiş, onun daha çok külfetine talip olmuştur. Peşin hükümle hareket etmemiş, ancak politikanın mili haysiyetimizi zedelemesine karşı da tavizsiz olma gereğini gözardı etmemiştir. Çevresinin mihneti ve acıları, kader arkadaşıdır: Sevdiklerine şefkatle kucak açarken, düşmanlarına karşı da korkusuz ve sertti. Yürüttüğü mücadelede hep zora talip olmuştur. Kendi boyutlarını aşan yükün altına girişi yüzünden, Serdengeçti'yi sürekli çıkaramamıştır. Çabasındaki hasbiliği, onun, zaman zaman farklı ekipler içerisinde görünmesine yolaçmış; bugün herkesin sevdiği insan olmasına sebep olmuştur. Ben onu, alperenlere benzetirim. Bilmem yanılıyor muyum? Çağımızın sarsıntılarına, bunalımlarına rağmen, kendi olarak kalabilen çok az insandan birisi oluşu, her türlü mihnete, milletimizin iyi bir istikbale ulaşabilmesi için katlanışı onun «alp» liğini, İslam için çırpınışı, günümüzün küfre açılan kapılarını kapayabilmek için her türlü fedakarlığa evvela nefsinden başlaması, «erenler»e benzerliğini ortaya koymaz mı? Bir avuç insanın bütün insanlığı köleleştirmek için birbiriyle kıyasıya vuruştuğu günümüzde, onun insanı eşya olmaktan kurtarma çabası, elbette teferruat medeniyeti içerisinde boğulup gitmiştir. O, bunun farkında olduğu için, insana kendisini hatırlatmaya çalışmış, yönetenle yönetilen arasındaki mesafeleri ve hesapları ortaya koymak istemiştir. Şahsi çıkarların nasıl milli hesap kılıfı altında cemiyetin onayından geçirilmeye çalışıldığına ilk dikkati çekenlerdendir. “Bu Millet Neden Ağlar” adlı kitabında hep bu meseleler işlenmiştir. “Mabetsiz Şehir”de de sergilenen bundan farklı şeyler değildir. Kısır iç çekişmelerden doğan büyük yaraların yarınımızı nasıl bir veba gibi kemireceğini gösterirken, insanımızın yanlış bir kadercilik ve tevekkül anlayışından kurtulup kendi meselesinin üzerine gitmesini istemektedir. Kendisi bayraktardır. Kumandanlığı kim istiyorsa ona bırakacaktır. Yeter ki, bu bayrak yere düşmesin, bu ezan susmasın... Osman Yüksel, “Bir Nesli Nasıl Mahfettiler”de özellikle gençliğin kıyımı ve kıyamını anlatır. Batı tipi insan yetiştirme uğruna Tercüme Odalarından başlayıp parti genel merkezlerine kadar taşınan materyalist zihniyetin çıkmazlarına işaret ederken yalnız değildir. Ama yine de o, nevi şahsına münhasır bir çelebilikle bu meselelere eğilmektedir. Dâvâ arkadaşlarıyla iç, kontağı devam ederken, yayınlarında hisse hitabı tercih etmektedir. Bu noktada, “Gülünç Hakikatler” bizi güldürürken düşündüren, ayni zamanda kendi problemlerimize çare aramamız zarûretini de önümüze getiren son eseridir. 10 Kasım 1983 günü Hakkın rahmetine kavuştuğu zaman, arkasında kendisini seven bir inanmışlar ordusu bırakmıştır. Kendi neslinin acılarını yüreğine gömerek yaşayan, hayata espri ve kahkaha dağıtan bu gönül adamı için gelecek nesiller elbette daha iyi şeyler söyleyecektir. Ruhu şâd olsun…
Üstad'ın Vasiyeti Necip Fazıl Kısakürek Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in vasiyetinin bir bölümü aşağıdadır:Bu vasiyet, çoluk - çocuğumun ve şahsi yakınlarımın dar ve hususi kadrosundan ziyade, onların da içinde olduğu geniş ve umumi zümreyi muhatap tutuyor. Başta gerçek Türkün ruh köküne bağlı yeni gençlik, şu kadar yıllık mücadele hayatımda beni okumuş veya dinlemiş her fert, kısaca Allah ve Resulüne perçinli herkes... Onlara hitap ediyorum ve dileklerimin yerine getirilmesi için gerekli çalışmayı işte, bu yeni gençliğe ısmarlıyorum! Eğer üzerlerinde bir hakkım varsa, Hesap Gününde tek tek sorumludurlar. Emanetim, beni seven ve İslâm dâvasında bir hak sahibi olduğumu kabul eden herkese... …...

Beni, ayrıca hususi vasiyetimde gösterdiğim gibi, İslâmî usullerin en incelerine riayetle gömünüz! Burada, umumi vasiyette de belirtilmesi gerek bir noktaya dokunmalıyım: 1935 yılında, Mürşidim ve Kurtarıcım Esseyyid Abdülhakim Efendi Hazretlerine, bir yazımı okumuştum. Bu yazı, kendilerini tanıdıktan sonraki dünya görüşüme ait olarak, zamanenin bize aykırı, meşhur bir gazetesinde çıkmıştı ve Türkün tarih muhasebesini İslâmî tefekkür noktası etrafında çerçeveliyordu. Yazıyı ellerine aldılar, kalem istediler ve üstüne öz elleriyle «altın ile yazılacak yazı» buyurdular. İşte hususi zarfında duran bu kesilmiş makaleyi, bütün eserlerimin tasdiknamesi olarak kefenime iliştirsinler... Nasıl, nerede ve ne şekilde öleceğimi Allah bilir. Fakat imkan aleminde en küçük pay bulundukça, biricik dileğini, Ankara'da, Bağlum Nahiyesindeki yalçın mezarlıkta, Şeyhimin civarına defnedilmektir. Elden gelen yapılsın… Cenazeme çiçek ve bando muzika gönderecek makam ve şahıslara uzaklığımız ve kimsenin böyle bir zahmete girişmeyeceği malûm… Fakat bu hususta bir muziplik zuhur edecek olursa, ne yapılmak gerektiği de beni sevenlerce malum… Çiçekler çamura ve bando yüzgeri koğuşuna… Cenazemde, namazıma durmayacaklardan hiç kimseyi istemiyorum! Ne de, kim olursa olsun, kadın… Ve bilhassa, ölü simsarı cinsinden imam!.. Ve “bid’at” belirtici hiçbir şey!.. Başucumda ne nutuk, ne şamata, ne medh, ne şu, ne bu… Sadece Fâtiha ve Kur’ân… Mezarımda İlâhî ve ulvî isi ve sıfatlardan ve benim beşerî ve süfli isim ve sıfatlarımdan hiçbir iz bulunmayacak… Mevlid de istemem!.. Onu, uhrevi rüşvet vasıtası yapanlara bırakınız! Sadece Kur’an… Şimdi sıra en büyük dileğimde… Müslümanlardan, eğer bu dâvada hizmetim geçtiğine inanan varsa, şunları istiyorum: Her ferdin, herhangi bir kifayet hesabına yanaşmaksızın, benim için “Necip Fazıl’ın kaza borcuna karşılık” niyetiyle bir günlük (5 vakit) namaz kılması ve yine bir gün oruç tutması… Mevtanın ardından, onun için kaza namazı Şafii içtihadınca caizdir ve aynı içtihad Hanefilerce de rahmettir. Her ferdin, en aşağı 100 Tevhid kelimesi okuyup sevabının mislini bana hediye etmesi… 70 bine dolması lâzım… Bir de üzerimde hakkı, olanların bunu Allah rızası için helâl etmeleri… Ölünceyedek, üzerimdeki Allah ve kul haklarından mümkün olanını ödeyebilmek için elimden geldiği kadar cehdetmek azmindeysem de ne olacağını, nereye, hangi noktaya varabileceğimi bilmiyorum ve yardımı Müslümanlardan bekliyorum. “Şey’en lillâh” tabiriyle bana Allah için bir şey veriniz! Yardımınızı esirgemeyiniz! Allah, Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız! Hele düşmanlarını!.. Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız! Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından birtakım sesler bırakmş divanesi olarak arada bir hatırlayınız! Son gün olmasın dostum, çelengim top arabam;
Alıp beni götürsün tam dört inanmış adam!
Adalet ve Merhamet Timsali Osmanlı Numan A. Ünal Osmanlı Devleti’nin adalet ve merhametini gösteren Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki bazı belgelerin özetini aşağıda sunuyoruz:

-------------------------
Darülaceze binası içinde Katolik cemaatine mahsus bir kilise bulunmadığı Fransa Sefareti tarafından bildirildi. Bunun üzerine kilisenin kurulması için gerekli izin ve emir verildi.
BOA.A.MKT.MHM 705/5-2
Tarih:1896
------------------------
İslimye sancağında Bergos kasabasında bulunan ve ahali tarafından inşa edilmekte olan rum kilisesinin tamamlanmasına güçleri yetmediği ve bu ahalinin fakir hallerinden dolayı kendilerine beş bin kuruş yardım edilmesi hususunu arz ederim. Talepte bulunan ahaliye bu istedikleri miktar yardımın yapılması uygundur.
BOA. İ. Hâriciye 14039
Tarih: 1869

------------------------Maruniler için Osmanlı kurumu olmak kaydıyla Roma’da yaptırılması düşünülen okul için on bin frank kadar yardım yapılsın.
BOA. İ. Meclis-i Mahsûs 5242
Tarih: 1891

------------------------

Beykoz’a bağlı Polonezköye’nde, Bezm-i Âlem Vâlide Sultân Vakfı’na ait olan bir arsaya, ahşap bir mektep ile bir kilise ve üzerine bir çan kulesinin yapılmasına izin verilmiştir.
BOA. MV 232/104-1 ------------------------Padişahımız ve veli nimetimiz efendimiz, Saltanatınızın başından bu yana Yüce devletiniz sınırları içinde bulunan kilise, manastır ve onlara bağlı arazi, emlak ve diğer ibadetgâhlarımıza mahsus muafiyet ve imtiyazların her zaman yürürlükte olacağını Patrik kullarına hitaben fermanınızla bildirdiniz. Bu fermanınız Patrikhane’de, İstanbul’da bulunan bütün metropolit, dini liderler ve esnaf temsilcilerinin huzurunda açıldı ve okundu. Sonsuz memnuniyet ve şükranlarımızı arzediyoruz.
BOA. İ. Hâriciye 4835_1
Tarih: 1853 ------------------------Yenişehir-i Fener’de öteden beri her hafta Pazar, Çarşamba ve Cuma günleri kurulan pazarın; Pazar günleri halkın yortu gününe rastladığından sadece Çarşamba ve Cuma günleri kurulması ve Defterhâne-i Âmire’deki kaydının da değiştirilmesi hususu emrim olmuştur. Gerekli yerlere bildiresin.
BOA. Tahvil Defteri 30, s. 610
Tarih: 1847 ------------------------

İsveç kralı Karlos’tan gelen mektup; Yüce devletinize sığınarak Bender kalesi yakınlarında geçirmiş olduğum sekiz gün içerisinde Bender Kalesi muhafızı Yusuf Paşa tarafından şahsıma gösterilen saygı ve alakadan dolayı son derece mutlu oldum. Allah seni muhafaza etsin. Sağlık ve sıhhatte kalman samimi dileğimdir.
BOA. Nâme-i Hümâyûn Defteri 6, S. 182-184
Tarih: 1709  ------------------------Âsitaneme (kapıma) gelip yüz sürerek ellerinde mevcut olan Hazreti Peygamber ve Hazreti Ömer’den bu yana Kudüs-i Şerif’teki Hazreti İsa’nın doğduğu Beytüllahm Kilisesi, Kamame Kilisesi vb. kutsal mekânlar ile ilgili sahip oldukları hak ve imtiyazları yeniden talep eden Kudüs Rum Patriği Atnasyos ve ruhbanlarına aynı imtiyazları verdim. Bunları kimse rencide etmesin. Kim ki bu hükmü feshederse Allah’ın ve Rasûlunun hışmına uğrasın.
BOA. Kilise Defteri 8/6
Tarih: 1458  ------------------------Kudüs-i Şerîf Beyine ve Kadısına hüküm ki; Molla Sıyamî gelip haber verdi ki; Kudüs-i Şerif’de bulunan Mescid-i Aksâ, Sahratullah-i Müşerref (Kubbetü’s Sahra) ve Hazreti İsa’nın Kabri gibi kutsal mekanlara ibadet ve ziyaret için gelen bazı kadınlar o mekanları kirletip, edebe aykırı davrandıklarını duyup buyurdum ki; Emrim oraya vardıktan sonra bu gibi davranışlara kesinlikle izin vermeyin. Şayet bunun aksini duyarsam bilesiniz ki görevden alınmakla kalmazsınız. Sen ki kadısın bu emrimi sicile kaydet ki senden sonra gelen kadılar da bu emrime uysunlar.
BOA. Mühimme Defteri 5, hüküm 191
Tarih 1565  ------------------------Padişahımızın Kudüs-i Şerif’te yaşayan Habeş rahip ve rahibelerinin ayinlerini yapabilmeleri için sur dışında bir kilise inşasına müsaade etmesi Habeş kralı Yuhanna ve halkın memnuniyet ve şükranlarına sebep olmuştur.
BOA. Y. A. Hus 194/19
Tarih: 1886  ------------------------Yenipazar sancağında bulunan Taşlıca kazasına tabi Princan mevkiinde Hıristiyan ahali tarafından inşa olunan kilisenin, noksanlarının tamamlanması için devletçe yapılan yardımdan dolayı ahalinin Sırpça teşekkür mektubu.
BOA. İ. Hâriciye 15049-3  ------------------------Maddi sıkıntı içinde bulunan Ermeni Katolik Patrikanesi’ne yarım yapıldığı.
BOA. İ. Mâliye 1313.c./7
Tarih: 1895  ------------------------İstanbul’da yaşayan Ermeni ve Rumların evlilikleri esnasında gereksiz vergi alınmaması ve fakir halkın korunması.
BOA. Müzehhep Fermanlar 449/4
Tarih: 1793  ------------------------Beyrut ve Cebel-i Lübnan’daki muhtaçlar ile yetimhaneler için umumi mutfak açılıp erzak dağıtılması hususunda Meclis-i Vükelâ’da karar alınmıştır.
BOA. MV 207/17  ------------------------Hindistan’da kıtlık çeken halka, Aydın depremzedeleri için düzenlenen iane biletleri gelirleri ile Bağdat ve Basra tarafından yeterli miktarda zahire satın alınmıştır. Ayrıca onlara yardım amacıyla iane biletlerinden bol miktarda Sultan İkinci Abdülhamid tarafından satın alınarak bedeli Hindistan Müslümanlarına gönderilmiştir.
BOA. İ. Hus 1318M/9
Tarih: 1900  ------------------------Belgrat Vâlîsi Vezîr Ali Paşa’ya hüküm ki Devlet-i Aliyle ile Roma İmparatoru arasında barış anlaşması yenilenip himayemize sığınan Tamışvar ve Belgrad civarında bulunan Kurslar, Sofya’da uygun bir yerde iskân edilsin. Yol boyunca bütün ihtiyaçları giderilsin. Sıkıntı çektirilmesin ve zorda bırakılmasın.
BOA. Mühimme Defteri 100, hüküm 2807
Tarih: 1699  ------------------------Macar mültecileri meselesinin halledilmesinden dolayı üç Rum patriğinin gönderdiği teşekkür mektubudur.
BOA. DUİT 75-1/53_2
Tarih: 1849  ------------------------Kırım savaşı sonunda bir kısım Yahudi, Kerç şehrinden Osmanlı topraklarına iltica ve Osmanlı uyruğuna kabullerini rica etmişlerdir. Osmanlı Devleti vatandaşı Yahudilerle mezhep farklılıkları olduğundan kendilerinden bir hahambaşıya bağlı olmak ve diğer hususlarda zabtiye müşirinin idaresinde bulunmak üzere vatandaşlığa kabul edilsinler.
BOA. İ. Hâriciye 6857
Tarih: 1856  ------------------------İspanya’dan kovulan Yahudilerin yerleştirildikleri Edirne’de 1519 yılında yapılan tahrirde (sayım) Katalan, Portugal, Alaman, Mahalle-i Bolya, Toledo ve Aragon cemaatlerinin hane sayıları ve isimlerini içeren sayfalardır.
BOA, Tahir Defteri 77, s. 39-41
Tarih: 1519  ------------------------Sivas’dan Rusya’ya 1864 tarihinde göç eden otuz adet Rum aile, tekrar Osmanlı Devleti’ne sığınmak istemişlerdir. Yeterli imkâna sahip olmadıklarından kendilerine yol harçlığı olarak Tiflis’teki Osmanlı Devleti temsilcisi aracılığı ile ihtiyaçları olan para verilsin.
BOA. İ. Hâriciye 12463
Tarih: 1865  ------------------------Selmas halkı İran’da gördüğü baskıdan dolayı Osmanlı Devleti’ne iltica talebinde bulunmuştur. Bu şekilde Osmanlı hâkimiyeti altında yaşamak isteyen Selmaslılar kendilerine yakın Osmanlı memurlarına müracaat edecek ve mümkün olduğunca huduttan uzak mahallere yerleştirileceklerdir. Ayrıca kendilerine devlet arazisinden karşılıksız olarak yeteri kadar arazi verilecek ve yardımda bulunulacaktır.
BOA. MV 124/22
Tarih: 1909  ------------------------Bergos’daki Rum milletinin ileri gelenlerinin kiliselerinin inşa edilmesi için padişahtan maddi yardım talebi.
BOA. İ. Hâriciye 1403_3
Tarih: 1869  ------------------------Yardım olarak İrlanda fakirlerine gönderilen bin lira İngiltere Elçiliği’ne teslim edilmiş. Bu yardımdan ziyadesiyle memnun olan İngiltere Elçisi Mösyö Velsle özel olarak Bâb-ı Âlî’ye gelip milletçe müteşekkir ve ziyadesiyle memnun olduklarını ifade etmiştir.
BOA. İ. Hâriciye 1847
Tarih: 1847  ------------------------Adapazır Kazâsı Nâibi Debbâğzâde Mevlânâ Mehmed Şerîf’e hüküm ki; Adapazarı’nda eskiden beri haftada bir gün kurulan, ancak o gün Hıristiyan ahalinin ayin günü olduğu için alış-verişe sekte vurmakta ve fakirlerin ticaretlerine mani olmaktadır. Bu sebeple bundan sonra pazarın cumartesi günleri kurulmasını emrettim.
BOA. Tahvil Defteri 30, s. 403
Tarih: 1831  ------------------------Boğdan Voyvodasına hüküm ki: Boğdan’da bulunan vladika, metropolit ve sair papazlar kiliselerinde ayinlerini yapagelmiş iken, şu an dışarıdan müdahale olduğunu bildirdiler. Bunlara zulmedilmesine rızam yoktur. Olageldiği üzere amel olunmasını emredip buyurdum ki: Bundan böyle vladika, metropolid ve sair papazların kiliselerinde icra ettikleri ayinlere ve kendi aralarındaki işlere hiçbir kimseye hatta Rum patriklerine bile müdahale ettirmeyesin.
BOA. Mühimme Defteri 82, hüküm 87
Tarih: 1617  ------------------------Biz Ermeni milleti, Osmanlı Padişahlarının diğer tebeaya olduğu gibi, Ermenilere de pek çok lütuf ve ihsanda bulunduklarına şahidiz. Zaten İslâm ve Ermeni milleti arasında eskiden beri dostluk ve vatandaşlık münasebetleri mevcuttur. Bazı bozguncuların yalan sözlerine rağmen biz de Osmanlı Devleti’nin hizmetinde sâdıkane çalışmaktan geri durmayacağız. Zira Osmanlı uyruğunda olmak, bizim için bir iftihar vesilesidir.
BOA. A. DVN. NMH 34/2_4
Tarih: 1898
Finlandiya'da Yaşayan Kazan Türkleri Naile Binark Dünya'da mevcut Türklerin 76 milyonu Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırları içinde; ayrıca Kazakistan, Azerbaycan, Kırgızistan, Türkmenistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetlerinde, geri kalanı ise, Rusya, Çin, İran, Afganistan, Irak, Suriye, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Yunanistan'da ve başka ülkelerde de yaşamaktadır. Avrupa'nın kuzey doğusunda 5 milyon nüfuslu küçük bir ülke olan 1000 kadar Kazanlı Türk yaşamaktadır. Finlandiya'da azınlık halinde yaşayan Kazan Türklerinden başka İsveçliler, Japonlar ve Yahudiler de bulunmaktadır. Bugün, Finlandiya'da yaşayan Türklerin yüzde 99'u kültürce Kazan Türklügü'ne mensup kimselerdir. Ancak, bunlar Kazan ilinin merkezinden olmayıp, bu ilin batı cihetine düşen Nijninovgorod (bugünkü Gorkiy) vilâyetinin Sergeç ilçesindeki Yanapar (Aktok) köyünden gelmişlerdir. Kendilerine has şive ile konuşan ve Kazanlıların Mişer boyunu teşkil eden Türk zümresindendirler. Mişer şivesi Çağatay-Kıpçakça'dan ziyade, Oğuz-Türkmen lehçesini andırmaktadır. Bugün. Finlandiya'daki Kazanlıların yarısına yakın bir kısmı Helsinki'de yaşamaktadır. Diğerleri, Tampere, Javenpaa, Turko-Abo, Koka gibi şehirlerde oturmaktadırlar. Finlandiya, XIX. Yüzyılın başında Rusya’ya bağlı olarak idare edilmeye başladıktan sonra, Şimal Türkleri ticaret maksadıyla buradan itibaren de yerleşmeye başlayarak, ailelerini de yanlarına çağırmışlardır. 1830 yılından beri Finlandiya'da bir İslam Cemaatı'nin mevcut olduğu bilinmektedir. O tarihte Finlandiya, Rusya'ya bağlı bir muhtariyetle idare edilmekteydi. Bu sebeple de, İslâm Cemaati Şimal Türklerinin dinî işlerini idare eden Ufa şehrindeki Müslümanların “Merkez-i Diniye Nezareti”ne bağlı olup, o zamanki Muhtar Finlandiya Hükümeti tarafından tasdik edilmemiş, gayrî resmî olarak faaliyette bulunmuştur. Birinci Dünya Harbi'nden sonra, 1917'de Finlandiya’nın istiklâlini kazanması ve yeni anayasanın ilanı üzerine, İslam Cemaati yeniden teşkilâtlanmak durumunda kalmış ve "Ufa Müslümanlarının Merkez-i Diniye Nezareti"nden ayrılmıştı. Finlandiya'ya yerleşen Kazanlılar, kendi, milli örf ve adetlerini, dini işlerini, sosyal problemlerini halletmek için teşkilatlanmaya başlamışlardır. O sıralarda Finlandiya'da misafir olarak bulunan Sadri Maksudi Atsal Bey bu teşkilatın nizamnâme tasarısını hazırlamış ve 1925 yılında “Kazan Türkleri Finlandiya Cemaati İslâmiyesi"ni kurmuşlardır. Bu cemiyet, Fin Hükümetince de tescil ve tasdik edilmiştir. Nizamnâmeye göre, bu teşkilat Finlandiya'da yaşayan bütün Müslümanların milli-dini işlerine bakacak, çocuklarına milli-dini terbiyenin esaslarını sağlamak üzere gerekli tedbirleri alacaktır. Bu teşkilat, hükümet nezdinde geniş haklara sahip olduğu gibi, resmi mahiyette icraatta bulunmaktaydı. Dini ve medeni nikâhların akdi, ölüm, doğum ve nikâh istatistikleri teşkilâtın resmi vazifeleri arasındaydı. Kurulduğu zaman ancak dini bir teşkilat olan bu cemiyet, ihtiyaçların çoğalması ile, kültür işleri ile de meşgul olmaya başlamıştır. Finlandiya'da din öğretimi mecburî olduğu için Fin okullarına giden Kazanlı Türk çocuklarının din dersi notları cemiyetin açtığı kurslarda başarılarına göre verilmektedir. Cemiyet, ayrıca anadil kursları da açmıştır. Finlandiya'da, Kazanlılar tarafından kültür, spor ve başka yeni teşkilâtlar kuruldukça, cemaat bunları himaye etmiş, maddi yardımda bulunmuş ve devamını sağlamıştır. Ayrıca, 1949 yılından başlayarak "Mahalle Haberleri" adı altında bir dergi neşretmekte olup, bu dergi kendileri için olduğu kadar, diğer Türkler için de dışarıya açılan bir penceredir. Bu dergi, cemiyetin uzun yıllar reisliğini yapmış olan Zuhur Tahir bey tarafından kurulmuş olup, onun döneminde 27 sayı; bilâhare cemaat reisi olan Osman Ali bey zamanında da 3 sayı çıkarılmıştır. Dergide cemaat haberleri, milli ve dinî hayat hakkında çeşitli bilgiler yer almıştır. İslâm Cemaatinin bakımı altında bulunan bir de İslâm mezarlığı mevcuttur. Bu mezarlık Helsinki’nin içinde olup, 1870 yılında hükümet tarafından Müslümanlara verilmiştir. Buraya ilk gömülenin bir Müslüman-Türk subayı olması sebebiyle, Finliler, burayı Müslümanlara ayırmak inceliğini göstermiştir. Ayrıca çeşitli tarihlerde arazi genişletilmiş ve yeni yerler satın alınmıştır. Mezarlık çok bakımlı olup, içinde İkinci Dünya Savaşı'nda Ruslara karşı şehit düşen 18 Kazanlı Türk için bir anıt dikilmiştir. Her yıl şehitler gününde burada da merasim yapılmaktadır. İkinci Dünya Savaşı'nda 1000 kişilik cemaat 130 asker çıkarmış, bunlar Finliler ile birlikte omuz omuza Finlandiya topraklarını Ruslara karşı savunmuşlardır. Finlandiya'da yaşayan Kazan Türkleri ahirete intikal eden yakınlarını bu mezarlığa tamamen İslam gelenek ve göreneklerine göre defnetmektedirler. Bir ikinci mezarlık da Turko-Abo şehrindedir. Finlandiya'da yaşayan Kazanlı Türklerin en büyük meselesi tek tük de olsa gayri Müslimlerle yapılan evlenmeler ve onlardan dünyaya gelen çocuklar konusudur. Cemaat gayri müslimlerle evlenenleri üyelikten silmekte veya eşlerinin cemaat toplantılarına gelmelerine izin vermemektedir. Finli eşlerden doğan çocukların din ve dil derslerine gelmelerine izin verilmekte ise de, bütünlüğün bozulacağı endişesi her zaman hakim bir düşünce halindedir. Ders Kitapları İhtiyacıTürkiye Türkçesi için ders kitaplarının temini Türkiye'den yapılabilmektedir. Kazan şivesi ile hazırlanacak ders kitaplarının ise yeniden yazılması gerekmektedir. Zira, Rusya'dan getirilen kitaplar Kril alfabesi ile yazılmış olması sebebiyle Lâtin alfabesine çevrilmesi gerekmektedir. Üstelikte yakın tarihe kadar eski harfle eğitim yapıldığı, bilâhare lâtin harflerine geçildiği için de ders kitaplarına şiddetle ihtiyaç vardır. Helsinki Üniversitesi'nde Türkoloji bölümünü uzun zaman yürütmüş olan ünlü Türkolog Marti Rasenen'in önce emekli olması ve daha sonra da vefatı ile bu kürsüde, bugün Kazanlı Ömer Daher okutman olarak dersleri yürütmektedir. Üniversitede Türkiye Türkçesi ve Kazan lehçesinde dersler verilmektedir. Ders kitapları meselesinin kısa zamanda halledilmesi gerekir. Bulunduğum yıllar içinde, ilkokullar için 3 ders kitabı atalar sözü ve bilmeceleri konulu 2 kitap hazırlayarak bu ihtiyacı bir dereceye kadar gidermeye çalıştım. Din dersleri de Kazan lehçesinde yapılmaktadır. Kur'an'ın, Fince'ye tercümesi de yapılmıştır. Finlandiya'ya yerleşen Kazanlılar geçimlerini daha çok kürk ticareti yaparak, manifatura mağazaları çalıştırarak temin etmektedirler. Aralarında doktor, dişçi, mühendis, bankacı, hukukçu ve eğitimciler de vardır. Gençler daha ziyade ticaret işinden başka alanlarda çalışmayı tercih etmektedirler. Avrupa'nın Kuzey doğusunda küçük bir koloni halinde yaşayan Kazanlıların hayat seviyeleri iyi olup, milli benliklerini muhafaza etmek için gayret sarfetmektedirler. Türkiye Cumhuriyeti dışında yaşayan Türk toplulukları içerisinde Finlandiya'da yaşayan Kazanlı Türkler örf ve an'aneleri korumak yolunda hassasiyet gösterdikleri gibi, Türkiye ile de yakın münasebettedirler. Türkiye'den gelenleri Türk misafirperverliğinin gerektiği şekilde karşılamakta, onlara yardımcı olmaya çalışmaktadırlar. Milli bayramlarımızı kutlamakta, Elçilik mensuplarımızı da kendi milli gecelerine davet etmektedirler. Hükümetimiz onların bu gayretlerine karşılık olarak, zaman zaman İslam Cemaatından üyeleri Türkiye'ye davet etmiş ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nın misafiri olarak ülkemizin belli başlı şehirlerini gezmişlerdir. Türkiye'de olan bir felaket onları yürekten üzmektedir. Sporcularımızın başarıları ile övünmekte olup, halen 1956 Helsinki Olimpiyatları'nda Türklerin güreşteki altın yılını zihinlerde yaşatmaktadırlar. Güreşçilerimizin direğe bayrağımızı çektirmeleri ve milli marşımızı çaldırmalarından dolayı duydukları büyük heyecanı yaşlılar ağlayarak her vesile ile anlatmaktadırlar. Bu münasebetle şu hususu ifade etmek isteriz ki, Türkiye'nin Türk dünyası ile olan münasebetlerinin geliştirilmesi bakımından olduğu kadar; Türklüğün istiklâli ve mukadderatı bakımından da, Türkiye Cumhuriyeti dışında yaşayan Türk toplulukları ile yakından ilgilenmemiz, dilde, ilde, fikirde işbirliğine girişmemiz takdir edileceği üzere çok büyük önem arzetmektedir.
Misyoner Bir Kadının Kaleminden Abdülmecid Hân’ın Bursa Ziyareti Eliza Schneider (Tercüme: Neşe Akın) Amerikan vatandaşı Eliza Schneider, kocası Benjamin Schneider ile misyonerlik faaliyetlerinde bulunmak üzere 1833 yılında Bursa’ya geldi. Misyonerlik faaliyetleriyle ilgili hazırladığı raporları birer mektup şeklinde Amerika’daki Alman Protestan Klisesine gönderdi. Bursa’da kaldığı yıllarda, şehre gelen Abdülmecid Hân’ın ziyareti ile alakalı da bir mektup yazdı. Aşağıda bu mektubun Türkçesini sunuyoruz.                                                                                                                                                                                                                                                                        Editör Sevgili Dostlarım, Şimdiye kadar Sultanın bu şehri şereflendirdiği ziyaretinden bahsetmedim sizlere. Başka herhangi bir ülkede, herhangi bir durumda böyle bir ilgi ve heyecana tanık olmamıştık. Majestelerinin gelişinden neredeyse bir ay önce şehirde hummalı bir hazırlık başlamıştı. Hemen hemen herkesin yüzünde heyecanlı bir tebessüm vardı ve herkes attığı adıma dikkat ediyordu. İstanbul'dan özel olarak bu ziyaret sebebiyle gelen iki üç paşa bu önemli konuk için yapılan hazırlıklara nezaret ediyor ve sağa sola emirler yağdırıyordu. Farklı vazifeler üstlenen binden fazla işçi çalıştırılıyordu. Paşanın Bursa'daki konutu büyük bir ihtimamla yenilendi. Uludağ'ın yakınlarına muhteşem bir köşk (sayfiye evi) kuruluverdi. İkisi de güzelce boyandı ve hem dışları hem de içleri zevkli bir şekilde döşendi. Şehirde pek çok düzenleme yapıldı. Şehrin iki limanı olan Gemlik ve Mudanya'ya uzanan 25 ve 30 kilometrelik iki yol düzenlendi. Engebeler kaldırıldı, çukurlar dolduruldu ve tepeler düzlendi; en azından belli bir seviyeye getirildi. Sultanın teşrif edeceği gün binlerce insan sokaklara dizildi. Sultanın geçeceği beş kilometrelik yolun üzerindeki evlere doluşanlar pencerelere üşüştüler. Bu insanların arasında kalmaya başladığımızdan bu yana böylesine bir heyecana şahit olmamıştık. Burası artık imparatorluğun başkenti olmadığı için hüküm süren Sultanlardan hiçbiri şimdiye kadar burayı ziyarete gelmemişti. O günün sabahında Sultanın Bursa’ya doğru yola çıktığı ve öğleden sonra şehre varmasın beklendiği yönünde haberler ulaştı. Bir tellâl Sultanın yaklaşmakta olduğunu halka duyurdu. Yollar sanki haşmetmeaplarının atının basmasına uygun değilmiş gibi kumla kaplandı. Ve Sultanın gideceği her yere temiz kum serpilerek hazırlıklar tamamlandı. Silahlı kuvvetleriyle birlikte Sultana nezaret edecek olan Bursa Paşası, cüppeler içinde çok sayıda rahiple birlikte Rum ve Ermeni piskoposları ve Bursa’da ikamet eden yabancıların ileri gelenleri Sultanı karşılamak üzere hazır bulundular. Farklı milletlerden çocuklar da güzel elbiseler içinde karşılama komitesindeki yerlerini almıştı. Beyaz elbiseleri ve mavi kuşaklarıyla Rum çocukları ellerinde küçük birer çelenk taşıyordu. Sultanın peşi sıra şehrin içine doğru ilerlerken bu mutlu vesileden duydukları sevinçlerini ifade eden bir şarkı söylediler. Müslümanlar, Ermeniler, Katolikler, Rumlar ve Yahudiler bu uçsuz bucaksız karşılama komitesinin bir bölümünü oluşturuyordu. Bu muhterem ziyaretçi top atışlarıyla ve saray bandosuyla karşılandı. Haşmetmeapları ağır ağır şehre yaklaşırken hükümdarı korumakla görevli 40 kişilik hassa kıtası çift sıra halinde ön safta ilerliyordu. Önden ve yanlardan hassa kıtasıyla koruma altına alınmış Sultan, altın işlemelerle donatılmış atının sırtında belirdi. Haşmetmeapları muhteşem altın nakışlarla bezenmiş askeri bir üniforma giyiyordu. Siması pek çarpıcı sayılmazdı. Halim selim bir ifadesi vardı. Hiç itici değildi. Sultanın arkasından paşalar, subaylar ve 200 süvari eri geliyordu. Onların ardında da her zümreden vatandaş ve halk yığını vardı. Muazzam miktarda eşya getirilmişti. Bunların arasında diğer pek çok kıymetli öteberinin yanı sıra bu seyahatin masraflarını karşılamak üzere 12 at yükü yeni basılmış sikke olduğu söyleniyordu. Sultanın şehri ziyaret ettiği süre boyunca pek çok hediye verilmişti. Din adamları, okul çocukları, askerler ve diğer pek çok zümre Sultanın lütuflarından istifade etmişti. Sultanın ziyareti sona erdikten sonra kaldığı sarayda ya da köşkte başka kimsenin ikamet etmesi beklenmiyordu. Aynı kaide gereğince Sultanın bindiği muhteşem atlar ya da tekneleri de başka hiç kimse kullanamıyordu. İnsanların zihninde bunların mukaddes olduğuna dair bir inanç vardı. Ancak Sultan şehirden ayrılırken sarayının kendisine nezaret eden paşanın hizmetine mahsus söylemişti. Köşke ise göz kulak olmak için bodrum katındaki odalardan birinde kalan bir adam ve karısından başka kimse yerleşmemişti. En sonunda hanedan mensupları şehirden ayrılmak üzere gerekli hazırlıklarını tamamladı. Gidişleri de gelişleri gibi bir hayli coşkulu ve tantanalı oldu. Yoksulara para saçıldı; ancak paraları saçma vazifesini üstlenenler zahmetlerinin karşılığı olarak muhtemelen kendilerini cömertçe ödüllendirdiler.
Irak’taki Yetimlerimiz Ahmet Kabaklı Yetimlerimiz Bosna'da, Kosova'da, Batı Trakya'da: Irak'ta, Nahcivan'da, Kıbrıs'ta yetimlerimiz. Bunlar, Osmanlı İmparatorluğu "med" halindeyken, dünyayı kaplayan fakat sonunda "cezîr" haline (med-cezîr: gel-git) düşerken, oralarda bıraktığımız kardeşlerimizdir. Bugün artık engeller kalkmış gibidir. Oralara gidemez-sek bile ziyaret, seyahat, ticaret, kültür alışverişleri yaparak, onlarla kaynaşmamız, her zaman mümkündür. İşte, bu geleceği görenler, ümitleri kökünden kazımak için, Irak'ta, Abhazya'da, Karabağ'da, Sırbistan'da bıraktığımız yetimleri hepten yok etmek için, Supları, Taşnakları, Yunanlıları ve başka canavarları üstümüze saldırtıyorlar. Bugün Kafkas'lar, Balkanlar, Ege, Akdeniz, Güneydoğu ve her yanımızda, hepten başlatılan Türk-Müslüman katliâmının sebebi budur. 21 Eylül günü, "Türkiye" takviminde, 23.3.1991 tarihli bir yazımı görünce, hoşlandım ve şuna dikkat ettim: Meğer teşhisi, 15 yıl önce koymuş ve birçok kez yazmışım. Türkiye Irak'a dostça yaklaşmalıdır fakat ne yaptığını bilerek yaklaşmalıdır. Asla ABD'nin, falan filanın çıkarları ve Çekiç Güç'ün arzuları doğrultusunda değil, fakat yurd içinde ve dışında, millî çıkarlarımızı kurtaracak Türk-Kürt-İslâm kardeşliği açısından yaklaşmalıdır. Kuzey Irak çatısındaki Türk varlığının, hem Kürd'ü, hem Arab'ı, hem Şiî'yi, hem de Hristiyan unsurları koruyacağı şuuru ile yaklaşmalıdır. Osmanlı babamızın Musul'daki durumu gibi tıpkı... Önce adı geçen yazımın hatıra bölümünü size sunayım: Bundan 15 sene önce bir münasebetle Bağdat'a çağrılmıştık. İki arkadaşla, bir gün 'sabah namazı'nı müteakip, bekleyen bir arabaya binip, Albay Abdullah Abdurrahman'ın evine gittik. Yanında, o zamanki “Türkmen Kardaşlık” hareketinin beyni olan Dr. Necdet Koçak vardı... Biz, İstanbul'dan iki gazeteci, bir profesör, 'onlar da Kerkük'ten üç kişi, Türkiye-Irak, Türk Dünyası genişliğince sohbet eyledik. İlk ve son görüşmemizmiş. Saddam, esasen peşinde dolaştığı bu yiğit insanları, 1980'de astırdı. O gün, Abdullah albayın evinde konuşulanlardan, yalnızca iki cümleyi vurgulayayım. Albay: - Hele Türk bayrağı, şu Zaho'dan bir görünüversin... Vallahi... Kerkük Musul, hattâ Bağdat halkının yüzde sekseni, ya kendilerinin ya ana baba, dedelerinin Türk olduğunu hatırlayacaklar. Sandıklarından Osmanlı beratları çıkacak. Rahmetli Doktor da şunu ekledi: - O zaman, asıl bizim Kürt kardeşler çok sevinecekler. Çünkü, Türkiye'deki Kürt'lerin her türlü mevkie gelmesindeki ayrımsızlık, okuma, seyahat, yerleşme, ticaret hürriyeti ve her türlü rahatlıklarını işittikçe nasıl imrendiklerini biliyorum. - Ah! Allah'ım, bizi de bir gün Türk idaresine kavuşturacak mısın? diye, dua ediyorlar.
Türkiye’de Türkoloji Prof. Dr. Fahri Unan Bugün Türklük bilimi olarak da isimlendirilen Türkoloji tâbirinin muhtevâsı ve şümûlü konusu Türkiye’de hâlâ açıklığa kavuşturulamamış gözüküyor. Türkoloji denince, sâdece Türk dili üzerine yapılan araştırmaları ve incelemeleri mi anlamalıyız, yoksa umûmî mânâda Türkleri ilgilendiren bütün bilgi dallarını mı düşünmeliyiz?

Türkiye’deki Türk dili mütehassıslarının mühim bir kısmının, Türkoloji kelimesini bir terim olarak münhasıran Türk dili araştırmalarıyla sınırlamayı tercih ettikleri söylenebilir.Bugün Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte, Türk bilim adamlarının önüne gerilen “demir perde” büyük ölçüde aralanmıştır. Artık Türkiye dışı Türk dünyasına, Türkçe’nin muhtelif lehçelerinin konuşulduğu bölgelere gidiş-geliş imkânları artmıştır. Dolayısıyla Türkiye Türkü bilim adamlarının bu bölgelere giderek, araştırmalarını mahallî zeminde fırsatları vardır. Söz konusu bölgelere gidiş-gelişler eskisine nispetle hayli artmış olmasına rağmen, bunlar rastgele, tesâdüfî ve sistemsiz; belirli bir plân çerçevesinde gerçekleştirilemediğinden, en mühimi de maddî açıdan ciddî destek görmediğinden, arzulanan netîceler alınamamaktadır. 

Türkiyat Enstitüleri Yetersiz

Ülkemizin muhtelif üniversitelerinde isimleri “Türkiyat Enstitüleri” olan kuruluşlar bulunmasına rağmen, bunların müstakil kadoları, bütçeleri, yönetimleri ve hepsinden mühimi sistemli ve plânlı çalışma hedefleri bulunmadığından; dahası târih veyâ edebiyat bölümü hocalarının kendi bölümlerindeki vazîfelerinden artan zamanlardaki mesâîlerine muhtaç durumda bulunmalarından dolayı, bu tür kuruluşların ciddî mânâda bir işe yaramadıklarını söylemek yanlış olmayacaktır.

Benzer bir durum, yine Türkoloji’nin çalışma alanı içinde değerlendirilmesi gereken Türk tarihçiliği için de geçerlidir. Türkiye’de tarihçilik, ağırlıklı olarak Osmanlı dönemini, onun da son yüzyılını incelemeye hasredilmiş gibidir. 

Büyük Selçuklu, Anadolu Selçukluları ve Beylikler dönemi üzerine yazdığı eserlerle kendisini dünya çapında kabul ettirmiş kaç tarihçimiz vardır? Bu sahada merhum Osmanlı Turan’ın yeri doldurulamamıştır. Fuat Köprülü gibi, bir ayağı edebiyatta, bir ayağı tarihte; bir taraftan Anadolu Selçuklu döneminin muhtelif konularını, öte taraftan Osmanlı’nın muhtelif meselelerini inceleyen; bütün bunlara ilâve olarak önümüze yeni metodolojik perspektifler sunan ikinci bir şahsiyetimiz de gözükmemektedir. Mevcut gidiş, yeni Ömer lütfü Baran’ların, yeni Halil İnalcık’ların yakın gelecekte yetişebileceği konusunda hiç de ümit vaat etmiyor.

Selçuklu dönemine nispetle Osmanlı döneminin daha fazla incelendiği söylenebilir. Zengin malzeme sunma imkânı ile Osmanlı döneminin muhtelif meseleleri münferit çalışmalar halinde ele alınmakla birlikte, bu alanda da daha ziyâde tahrirlere veya sicil kayıtlarına dayalı klâsik dönem ekonomisi ve sosyal yapısı üzerinde durulmakta; Osmanlının asıl incelenmesi gereken eğitim, din, fikir, kültür ve zihniyet dünyası ciddî mânâda, isimleri bir çırpıda sayılabilecek az sayıdaki ilim adamı tarafından çalışma konusu yapılabilmektedir. 

Bu çok mühim alanlarda hatırı sayılır çalışmalar yapabilmek için ciddi bir birikim ve donanıma ihtiyaç duyulduğu açıktır. Osmanlı kültür dünyasını iyi tahlil edebilmek için, ciddi bir tarihçilik nosyonu yanında, tarîkat ve tasavvuf hayatından kitâbî İslâm bilgisine kadar sağlam bir İslâmî bilgiye ihtiyaç bulunmaktadır. Sadece bu da yeterli değildir; bir de bunun kadar mühim kaynak dili bilgisi gereklidir. Osmanlı dönemi Türkçesi’nin yanına bir Batı dilini eklemek sûretiyle Osmanlı veya Selçuklu tarihçiliği yapmak mümkün değildir. 

Dolayısıyla, en azından bir Batı dilinin yanında, Osmanlı döneminin eğitim, din, fikir, kültür ve zihniyet dünyasını lâyıkı veçhile inceleyebilmek için Arapça ve Farsça gibi İslâm kültür dünyâsının iki mühim dilinin de –hiç değilse kaynaklardan bilgi derleyecek ölçüde – bilinmesi zarûreti, Osmanlı dönemini çalışma alanı olarak seçen tarihçilerimizi daha az birikim gerektiren konulara yöneltmekte; sadece arşiv materyallerinin dili olan Osmanlı dönemi Türkçesi ile Osmanlı tarihçiliği yapmaya zorlamaktadır. 

Bu alanda dünya çapında ciddî araştırmalar yapan ve eser veren tek ilim adamı olarak bugün aklıma sadece Ahmet yaşar Ocak ismi geliyor. Ne yazık ki, ikinci bir ismi hatırlamıyorum. Çalakalem ortaya konan çalışmaları ise, anmak istemiyorum.

Türkiye’de dünya çapında Selçuklu tarihçisi yetişmemesinin mühim bir sebebi de yine kaynak dili yetersizliği olsa gerektir. Arapça ve Farsça bilmeden ciddî Osmanlı kültür tarihi araştırmaları yapmak nasıl mümkün değilse, iyi bir Selçuklu dönemi tarihçisi olmak da neredeyse imkansızdır; çünkü söz konusu dönemin temel kaynakları Türkçe’den ziyâde bu iki dille yazılmıştır. Bu alandaki yetersizliği, kendilerine meslek olarak tarihi seçmiş kimselerin kâbiliyetsizliklerine bağlamak da mümkün değildir.

Sosyal Bilimlere Önem Verilmedi 

Türk eğitim sistemi ve mevcut üniversite yapısı, tarihin de içinde bulunduğu sosyal bilimleri ciddiye almamış ve bu alanların önünü açacak imkânları, belki de bilerek, hazırlamamıştır. Türk eğitim sisteminin ve üniversite zihniyetinin gözde çalışma alanları, fen bilimleriyle sınırlandırılmış gibidir. Sosyal bilimler ise Cumhuriyet tarihi boyunca üvey evlat muâmelesi görmüştür. Fen bilimleri alanında yetiştirilmek üzere Batı’ya sayısız bilim adamı namzedi gönderilmiş olmasına rağmen, yukarıda sözünü ettiğimiz alanlarda ilim adamı için İran’a veya Arap ülkelerine talebe göndermekten kaçınılmıştır. İdeoloji ve rejim saplantısı ile bundan ısrarla uzak durulmuştur. Kendi imkânlarıyla kendilerini yetiştirmeye çalışanlar ise, ancak imkânlarının ölçüsü nispetinde başarılı olabilmişlerdir. 

Kabûl ediyoruz; en azından metodoloji ve rasyonel bir zihniyet ihtiyâcı Batı’ya talebe göndermeyi gerekli kılıyordu. Ancak, bu metodolojinin ve akılcı tavrın hizmetine verilecek kaynak dillerine de ihtiyaç vardı. Kaynaklara ulaşamadıktan sonra, sadece metodoloji ve Batı ilim zihniyeti tek başına ne kadar yararlı olacaktır?

Şimdiye kadar Türkoloji’nin şu veya bu şekilde daha fazla ilgi alanında görülmüş olan umûmî Türk tarihçiliği de övünülecek seviyede görülmüyor. Dünya çapında adından söz ettiren kaç tane Türkiye dışı Türk tarihi mütehassısımız vardır? Ben bilmiyor. 

Sovyetler Türk Topluluklarının Birbirleriyle İlgilerini Kesti

Sovyetler Birliği’nin dağılmasının ardından ortaya çıkan Türk cumhuriyetlerin deki durum da bizden pek farklı değildir. Kazakistan’da, Kırgızistan’da, Özbekistan’da, Türkmenistan’da, Azerbaycan’da, hatta Tataristan’da pek çok tarihçi bulunmasına rağmen, bunların neredeyse tamamı sadece kendi ülkelerinin tarihleriyle ilgilenmektedirler. Mesela, kendi etnik yapılarını oluşturan kabilelerin bütün teferruat bilgilerine sahip olan Kırgız tarihçiler, yanı başlarındaki Kazak tarihi ile ilgili olarak Türkiye’deki Türk tarihçileri kadar bile bilgi sahibi değiller. 

Aynı durum Kazak tarihçileri için de, diğerleri içini de geçerlidir. Sovyet eğitim sistemi, şuurlu bir şekilde, bu Türk topluluklarının yek-diğeri ile ilgilenmesinin önünü tıkamış; mesela Fârâbi’yi Kazaklara, Manas’ı Kırgızlara, Nevâyî’yi Özbeklere, Mahdum Kulu’nu Türkmenlere tahsis etmek sûretiyle, her birine ayrı bir etnik kimlik şuuru kazandırmaya çalışmış ve hatta tarihten gelen kabîle asabiyelerini körükleyerek, birbirinden farklı olduğunu düşünen sunî milliyet oluşturma yoluna gitmiştir. 

Bir zamanlar ortak bir yazı dili kullanan ve dolayısıyla en azından okumuşları birbirini kolayca anlayan Türkiye dışı Türk dünyası, bugün ancak Rusça aracılığıyla yek-diğerini anlar hale getirilmiştir. Buralarda Batı Türklüğü’nün tarihi, Selçuklu veya Osmanlı dönemi hakkında ise, hiçbir şey bilinmiyor dense yeridir. Türkiye Türkçesi bilgileri de tarih bilgilerinden ileri değildir.
Türkiye Merkez Olmalı

Bütün Türkleri ilgilendiren Türkoloji alanında Türkiye’nin merkez haline getirilmesi şarttır. Bizim insanlarımızın bizimle ilgili konular üzerinde mütehassıs olmaları için Batı ülkelerine gitmeleri, oralarda yıllarca tahsil görmeleri gurur kırıcıdır. Bu sebeple, Türkiye’nin Türkoloji’nin merkezi, yani en iyi öğrenildiği yer haline gelebilmesi için bizce yapılması gereken şudur:

Önce geniş imkânlara sahip güçlü bir Türkiyat Enstitüsü kurulmalı; bu enstitü bünyesinde temel Türk lehçeleri üzerinde faaliyet gösterecek kürsüler veya anabilim dalları yahut şubeleri açılmalı; her kürsü, dal veya şubede o alanın bilgilerine sahip yeterli sayıda mütehassıs istihdam edilmeli; bunların bürokratik işlerle uğraşmalarını gerektirmeyecek bir yapı oluşturulmalıdır. 

Bu bilim adamlarının doğrudan eğitim-öğretim faaliyetleriyle meşgul olmamaları ve bütün zamanlarını kendi çalışma alanlarıyla uğraşacak şekilde değerlendirmeleri gerekir. Kendilerine, ihtiyaç duydukları takdirde söz konusu Türk lehçelerinin konuşulduğu ülkelere, gerekirse defalarca gitmelerine, belirli sürelerle oralarda kalmalarına imkân sağlanmalıdır.  Böylece yürütülen araştırmalar ve çalışmalar mahallî alan bilgisi ile takviye olunacaktır. Böyle bir yol takip edildiği takdirde, bir süre sonra, köklü bir Türkoloji geleneğinin kendiliğinden oluşmaya başladığı görülecektir. 
Bu yolla üretilen bilgiler, artık üniversitelere dağılmış bulunan diğer tarihçiler, edebiyatçılar, dilciler, halk edebiyatçıları ve öteki bilim dallarına mensup ilim adamlarınca kolayca kullanılabilecek, tahlil ve terkipler yapılabilecek, eserler kaleme alınabilecektir. İşte o zaman dünyaca tanınmış ve otorite haline gelmiş Türkologlarımız da yetişmiş olacaktır. Aksi takdirde, muhtelif üniversitelerde sınırlı ders saatlerine sıkıştırılmış Türk lehçeleri dersleriyle Türkolog yetiştirmek mümkün olmayacaktır. 

Aynı şekilde, ağır ders yükü altında bütün zamanlarını eğitim-öğretim faaliyetleriyle dolduran veya bürokratik meşguliyetlerle vakitleri hebâ eden ilim adamlarının, ancak boş zaman buldukları takdirde uzmanlık alanlarıyla ilgilenmeleri de Türkoloji’yi geliştiremeyecektir. 
Fatih'in İstanbul’u İskan Politikası Prof.Dr. İsmet Miroğlu Fâtih Sultan Mehmed Hân fethettiği bu güzel şehri, gerçek bir Pâyitaht haline getirmek için, bütün ömrünce çalıştı. Hemen fethin yılı olan 1453’ün Eylül Ayına kadar, Anadolu ve Rumeli Beylerbeylerine gönderdiği Fermânlarla, 5000 ailenin acele, “Derseadet”e ulaştırılmasını istedi. Bursa şer’iyye sicillerinde, bu hususa dair kayıtlar mevcuttur. Hâttâ bazı ailelerin, yerlerini terketmek istememeleri, genç Fâtihi kızdırmış; sırf bunun temini için, 1454 kışını Bursa’da geçirmiştir. Büyük Cihangîr, daha sonra fethettiği bütün beldelerin bazı zengin, sanatkâr ve tüccarlarını da, İstanbul’a yerleştirmeyi âdet edinmiştir… Gâzâ ve savaşlarda esir edilen çiftçi ve ziraat ehlini; şehir dışındaki mümbit arazilere iskân ederek, Derseadetin iâşe meselesini halletmiştir. Anadolu’dan ilk gelenler arasında; Bursalılar                          : Eyüp Sultan’a, Trabzonlular                      : Bâyezid Câmii civarına, Çarşamba Ovası Halkı      : Çarşamba semtine, Tireliler                    : Vefâ semtine,
Kastamonulular                 : Kazancı Mahallesine, Gelibolulular                      : Tersâne’ye, Sinop ve Samsunlular      : Tophane’ye, Eğridirliler                        : Eğri kapıya, İzmirliler                         : Büyük Galata’ya,
Aksaraylılar                       : Aksaray, Konya-Karamanlılar          : Aksaray ve Fâtih semtlerine iskân edildiler. Diğer Müslüman Türkler : Umumiyetle, Üsküdar’ı tercih etmişlerdir.
Avrupa'dan gelenler;
Üsküplüler  : Cibâli tarafına, Yenişehirliler  : Yenikapı sahillerine yerleşmişlerdir. Mora Rumları  : Fener mahallesine Ermeniler  : Lânga, Kumkapı ve Hasköy’e, Yahudiler  : Tekfur-Sarayı ile Çıfıt Kapası civarına iskân edilmişlerdir.
Tayyip Erdoğan'da Necip Fazıl Aşkı Rahim Er "Allah" demenin suç sayıldığı zamanlarda "Allah!" diyen cesur insanlara Allah, rahmet eylesin...M erhum Necip Fazıl Kısakürek'in 31. ölüm yıldönümüyle bu seneki mübarek Mirac Kandilinin milâdî takvimle aynı 25 Mayıs tarihine denk gelmesi ne güzel bir tevafuk oldu. Sevgili Peygamberimizin -sallallahü teâlâ aleyhi ve sellem- sevdalısı Necip Fazıl'ın, Ebû Eyyûb el Ensârî Hâlid bin Zeyd'e komşu olma bahtiyarlığındaki kabrinde bu güzelliği hissettiği umulur.

Necip Fazıl, henüz yirmili yaşlarındayken Türkiye'de şiiriyle şöhreti yakalamış bir imzadır. O yıllarda kendisine lâyık görülen yüksek takdir cümlesi şudur: "Bir mısraı, bir millete şeref vermeye yeter!"

Necip Fazıl, otuzlu yılları bitirmeden asrın mürşidi kâmili Esseyid Abdülhakim Arvasi hazretlerini tanıma fırsatına kavuşup da san'at ve  tefekkürünü mutlak hakikate göre tanzim edince o muhteşem iltifatı yapanlar, bu defa "sabık şair, kendine yazık etti!" demişlerdir.

O günden sonra en az yarım asır boyunca bu laikçi, Kemalist, körü körüne garpçı, sosyalist ve benzeri çevreler, Necip Fazıl'ı adem'e mahkûm etmiş, yok saymış, hiçbir eserini görmemiş ve göstermemişlerdir. Buna rağmen O, mürşidinden aldığı hikmet, feyz ve ölümsüz hakikat ölçüleriyle donanmış ve bilenmiş olarak yoluna yılmadan devam etmiştir.

Dün kendisini el üstünde tutan imtiyazlı sınıf, Necip Fazıl, şiire devam ettiği, makaleler, piyesler yazdığı, konferanslar verdiği hâlde suskunluklarını asla bozmamışlardır. Bütün sütunlar ve kapılar kendisine kapalıdır. "Hiç olmazsa aleyhimde tenkidler yapın!" demesine rağmen bunu dahi çok görmüşlerdir. 

En büyük eserinin "Çile" ismini taşıması sebepsiz değildir. Necip Fazıl'ın suçu Allah demesidir. Resuller Resulünü şaşmaz rehber kabul etmesidir. Dalkavukluk yapmamasıdır.

Vicdanları kararmışların "Kızıl Sultan" dediği bir sultana "Ulu Hakan" demesidir. Şiir ve tefekkürde zirve bu deha çapındaki kalem, o günden sonra yalnızlığın muhteşem gücünü yakalayarak Allah'a yönelmiş ve kalemi ve kelâmıyla bir yandan yanlışları ayıklamaya çalışırken, diğer taraftan doğruları gün yüzüne çıkartmıştır.

O, artık tek başına mekteptir. Kendisi Anadolu insanını, Anadolu insanı kendisini keşfetmiştir. Yetim kalmış bir milletin sesi ve çığlığı olmuştur. Büyük Doğu mecmuası, kitapları ve şiirleriyle yüzleri, binleri, on binleri yoğurmaya başlamıştır. Hapishanede geçen toplam mahkûmiyet yılları fakülte yıllarından fazladır. Nitekim Vahideddin Han'a "vatan dostu" dediği için hükümlü olarak vefat etmiştir.

Necip Fazıl, azaplara tahammül etmiş ve fakat dâvâsından tâviz vermemiştir. Ama; hiçbir emek zayi olmaz. Üstad, şimdi hayatta değil, fikri ise iktidarda. Bugün Cumhurbaşkanından, Başbakanından belediye başkanına kadar işbaşında olan nesiller, O'nun kaleminin şekillendirdiği kadrolardır.

Recep Tayyip Erdoğan, hemen her büyük mitinginde Üstad'dan şiirler okumakta. Köln Buluşmasında Necip Fazıl'ın Gurbet ismindeki şiirini yine şiirin hakkını vererek nakış nakış yüreklere dokudu.

Necip Fazıl'ın hiçbir eseri olmasa O'na sarsılmaz aşkla bağlı Tayyip Erdoğan yetmez mi? Bu ülkenin Başbakanı, açılan sur gediğini aşıp, köhne Viyana'yı arkada bırakarak Avrupa'nın merkezinde "bu dâvâ artık hor değil, bu dâvâ öksüz değil, bu dâvâ yetim değil!!!" diye haykırmakta Kavganın sırrı da burada. Defterler açılıyor. Görülecek hesap var...
Bu Üçünü Bilen Var mı? Şerafettin Karcı Ramazan-ı şerifi karşılamakta olduğumuz günlerdi… Osmanlı Devlet Arşivleri binasının önünde bir arkadaşla karşılaşmıştım. Kendisi tarihçiydi ve bir arşiv uzmanıydı. Ayaküstü hal hatır sorduktan sonra koluma girdi:  “Gel öğle namazımızı şurada birlikte kılalım” dedi. Nasibimiz çekmiş işte… Gittiğimiz yerde namaz sonrası bir beyefendinin ikinci kattaki odasına çıktık. İçeride bir iki kişi daha vardı. Beyefendi masada heyecan ve hararetle anlatıyordu. Böylesine bir konuşmaya hiç şahit olmamıştım:
Türkî Cumhuriyetlerin kurulduğu 1991’den beri Türk Dünyasıyla ilgili çalışmalarıyla tanınmış bir vakıf yöneticisiymiş… Diyordu ki ülkemizi kastederek:

“Bakın şunu artık net olarak söyleyebiliriz ki bu ülkede kâhtı rical yok... Yani artık adam kıtlığı yok... Her alanda kendi mühendisimiz var, kendi doktorumuz var, kendi pilotumuz var, akademisyenimiz var. Teknolojide, sağlıkta, ekonomide artık dünya ile yarışmadayız...  Bu ülke için müthiş bir başarı...

Ama bu ülkede maalesef ve maalesef ne acıdır ki seksen seneden beri kahir ekseriyet olarak şu üç konuyu hemen hiç kimse bilmiyor: Dilini, Dinini, Tarihini...
Mühendis de, doktor da, tarihçi de, profesör de, siyasetçi de… Kendi dilini, kendi dinini, kendi tarihini tam ve doğru bilmiyor… Okullarda öğrenememiş… Daha acısı bugün için istek duymuyor... Çünkü önemine vâkıf değil... Yani ne kadar önemli olduğundan habersiz...”

Ben bir tarihçi olarak ağzım açık dinlerken o beyefendi heyecanla anlatmaya devam ediyordu:“Bizim ülkemizde bu üç unsur tam ve doğru bilinmediği sürece hiçbir şeyin anlamı olamaz.Şöyle başınızı kaldırıp göklere yükselen minarelere nispet camilere bakın bomboş… Kütüphanelere giden günde on kişiyi geçmez… Sokaklar, stadyumlar, eğlence mekânları, tatil yerleri hıncahınç dolu… Gençlik el bilgisayarlarının içinde kaybolmuş…

O gençler bizim gençlerimiz… Kendi çocuklarımız… Ve çok değil bu yavruların iki kuşak ötesi, ninesi ve dedesi gençliğinde Kur’an-ı kerimi gizli okur, dinini gizli öğrenirdi. Ama inancından asla taviz vermezdi.

Bugün onların torunları her alanda çok başarılı ama işte bu üç sahada yoklar… Yoğuz… Din adına... Dil adına... Tarih adına söyleyebileceğimiz pek bir şey yok... Öyle olduğu için de ne gelişmeleri ne olayları ne geleceği tahmin edebiliyoruz…

Eğer bu yüce millet bu üç unsurda bilgi sahibi olamazsa ne kadar çaba harcarsa harcasın ülke olarak kâhtı rical devam edecektir…”

Dışarı çıktığımızda bu tespitler karşısında tarihçi arkadaş bile hayretler içinde kalmıştı… İşte “asıl problem bu” demişti…
Türk-İslam Tarihinde Selçukluların Yeri ve Önemi Prof.Dr. Abdulkadir Donuk Sünnî"lik âdeta halife ile birlikte Bağdat’ta sarayda hapsolmuş, etrafa "Şiî" temâyüllü kişiler hâkim olmuştur. Ayrıca zengin bir diyar olan Mısır, şiî eğilimli Fâtımî’lerin eline geçmişti. Halife hem bunlardın, hem de Bağdat’taki Şiî eğilimli kişilerin tehdidi altında bulunuyordu. Ayrılık sadece bunlardan ibaret olmayıp, İslâm dünyası küçük-büyük bir sürü devletçiğe de bölünmüştü. Yalnız İran sahasında bir düzüneye yakın devletçik bulunuyordu. Ayrıca bunlar gibi Orta Asya sahasındaki Türk devletleri de birbirleriyle mücadele ediyorlardı.Her ne kadar İslâmiyeti yeni kabul etmiş bulunan Karahanlılar Doğuda cihâd ile uğraşmakta ve İslâm dünyasını o taraftan gelen istilâlara karşı korumakta ise de, Gazneliler ve Sâmanî’lerle de ihtilâf ve savaş hâlinde idiler. Karahanlı âilesi içinde de çatışmalar mevcuttu.İşte böyle bir Türk âleminde Selçuklular taze ve yıpranmamış bir kuvvet olarak ortaya çıktılar. 1040’da Dandanakan savaşı ile Gaznelileri yenerek Horasan’da Selçuklu devletinin temelini attılar. Bu Türkler sünnî akîde ve adaletin temsilcisi idiler. Sultan Tuğrul Bey kısa zamanda binbir entrikanın hüküm sürdüğü İran’ı almış, Bağadat’a kurtarıcı olarak girmiş ve bütün isyancıları ortadan kaldırarak Halifeyi de kurtarmıştı.Sultan Tuğrul Bey’in bu başarısı Türk, İslâm ve Cihân Tarihi bakımlarından da çok önemlidir. Türklerin yeni Müslüman olan bir şubesi gayet kısa zamanda İslâm dünyasında bir hâkimiyet tesis ediyordu ki, bunların siyaset sahnesine çıkışları da çok yenidir. Selçuklular Arapların ve İranlıların elinden İslâm dünyasının liderlik bayrağını almışlardır.Bu olay İslâm tarihi bakımından da önemlidir. Atlas Okyanusu’ndan Çin seddine kadar uzanan İslâm âlemi, önceden mücadele ettiği Türkleri, iktidara davet etmek mecburiyetinde kalmıştır. Hilafet her ne kadar Araplar’da ise de, Sultan Tuğrul Bey’le İslâm dünyasında Türklerin lider oldukları devre başlar. Bu liderlik 1517’de Yavuz Sultan Selim’in hilafeti almasıyla perçinleşir ve 1924’e kadar devam eder.Bu hadise dünya tarihi bakımından da ehemmiyetlidir. İslâm dünyasında Türklerin hakimiyeti ele alarak getirdikleri yeni akidelerle, bağlı oldukları sünnîlik ve dolayısiyle İslâmiyeti kurtardıkları gibi, Batı âlemine karşı da bir üstünlük kurdular. Bizans’ın İslâmlar aleyhindeki ilerleyişi durduruldu ve Anadolu’ya doğru Türk istilâsı başladı. İşte bu Anadolu’ya doğru Türklüğün hamlesi Batı dünyasını telaşa düşürdü.Bizans’ın maddî-mânevî kuvveti Anadolu’nun bu hareketi, aslında İslâm âleminin yeni kazandığı üstünlüğe karşı bir reaksiyon idi. Zira kurtarılmak istenen Kudüs, daha 7. Asır ortalarında İslâmlar tarafından fethedilmişti. Haçlıların hakikî hasımları İslâm âlemine yeni ve taze bir kuvvet getiren Türklerdi. Haçlı seferleri sonunda İslâm kültürüyle tanışan ve onu alan Avrupa rönesansın temellerini atmıştır. Bu suretle Rönesans’a vesile olan, Avrupa’ya hür düşünceyi getiren bu Haçlı seferleri, Tuğrul Bey’in 1055’deki bu hareketine bağlanabilir.İslâm mütefekkirleri Selçuklu sultanlarının İslâmiyete ve Müslümanlara hizmetlerini takdir ve şükranla anlatmakta kusur etmemişlerdir. Devrin bir tarihçisi (Kirmâni):“Selçuklu sultanları hep güzel ahlâka sahip idi. Onların bayrakları yükseldikten sonra ihtiyar dünya tazelendi ve gençleşti. Selçukluların iyi idareleri sayesinde dünya nizama kavuştu. İslâmın sancakları kuvvet buldu. Doğuda ve Batıda medrese, kervansaray ve minarelerin çoğu Selçuklu sultanları ve vezirlerinin eseridir. Bu hânedanın devletleri inhitata yüz tutunca da memleketlerin mâmuriyeti ve halkın asayişi bozuldu” derken, devrin görüş ve duygularına hakkıyla tercüman olmaktadır.
İleriyi Gören Erbil’li Garip Bir Türk: Haşim Nahit Erbil Haşim Nahit Erbil  "İzzettin Kerkük Kültür ve Araştırma Vakfı" yayınları arasında çıkan ve İzzettin Kerkük tarafından titiz bir çalışmanın ürünü olan “Haşim Nahit Erbil ve Irak Türkmenleri” isimli kitap, yakın tarihimize ışık tutar mahiyette. Irak Türkmenlerinin yetiştirdiği büyük değerlerden olan Haşim Nahit Erbil, Türkiye’de yeterince tanınmamış. İlk paragrafta merhum Erbil’in yaptığı analiz günümüze de önemli bir projeksiyon sunuyor. Haşim Nahit Erbil, bir ömür boyu Irak Türklerinin haklı davasını tek başına yılmadan yorulmadan savunmuş. Hayatta iken kimse kendisine sahip çıkmadığı gibi vefatında Ankara’daki “kimsesizler mezarlığına” defnedilmiş. Yani o bir meçhul meşhur kahramandır. Yeni nesillerin ondan öğreneceği çok şey var.Haşim Nahit, soyadından da anlaşılacağı gibi 1880 yılında Erbil’de doğmuş, ilk ve orta öğrenimini Erbil’de tamamladıktan sonra yüksek tahsil yapmak üzere Türkiye’ye gelmiş. İstanbul’da Hukuk fakültesinde tahsilini tamamlamış ve Birinci Cihan Harbinden sonra Türkiye’ye yerleşmiş. Erbil, ilk yazılarını Türk Yurdu dergisinin Osmanlıca yazı ile çıktığı 1915 yılında neşretmiş. Ta o yıllardaki yazılarında; Irak’taki Türk varlığını, tarihini, kültürel, sosyal, ekonomik ve siyasi açılardan yaklaşarak, bu bölgenin Türkiye için taşıdığı önemi vurgulamış. Irak Türkmenlerinin henüz fazla bilinmediği dönemlerde ele almış bu yazılar, gerçekten günümüz için büyük önem taşıyor. Lozan görüşmeleri sırasında Haşim Erbil şunları yazmış: “Dünyada en çok petrol satan Amerika’dır. Dünyada mevcut petrolün en mühim kısmı Amerikalı şirketlerin elindedir. Bu itibarla petrolün Amerikan tekeline geçmesine engel olacak ve Amerika ile rekabet edebilecek yalnız bir memleket var: Türkiye. Eğer Türkiye sahip bulunduğu petrol madenlerini işletirse, sade bununla, dünyanın iktisadiyatı üzerinde bir bakımdan hükümran olabilir. İşte Irak, ne Avrupa’da ne Asya’nın başka yerlerinde ne de başka kıtalarda birer misli bulunmayan iki hazineye sahiptir. Geniş ve feyizli arazi, zengin petrol madenleri!...” “Irak’ın mukadderatı münakaşa edilirken, bizim için en tehlikeli yol Irak’ın tabii servetlerini benimseyerekten hareket etmektir. Biz Irak’ı ziraat kabiliyeti veyahut petrol serveti için istemiyoruz, biz Irak’ta mevcut olan Türk unsurunun Anadolu’dan ayrılmamasını ve bu unsurun yabancı hakimiyetine terk edilmemesini istiyoruz. Bizim tezimiz daima Türklerin Anadolu ile birleşmesi olacak…” Bu uzun soluklu ve yılların mahsulü olan bu kitapta, merhum Nahit Erbil’in geniş biyografisi, ayrıca kitap ve makalelerinin tam bibliyografyasına da yer verilmiş. 1962 yılında 82 yaşında vefat eden meçhul kahraman Haşim Nahit Erbil’e Allah’tan rahmet diliyorum. Özellikle Türkmen gençlerin ve bütün Müslüman Türk okurların “Haşim Nahit Erbil ve Irak Türkmenleri” kitabından yakın tarihimizle ilgili öğrenecekleri hayli ibretlik gerçekler var.Merhum Haşim Nahit, Hakimiyet-i Milliye gazetesinin 7 Ağustos 1925 tarihli nüshasında yazdığı makalesinde son derece önemli bir tespitte bulunuyor:“Her işgal ettiği memlekette hakimiyetinin temelini, o memleketin unsurları arasındaki ihtilaf ve zıddiyet üzerine kurmak itiyadında olan İngiltere, Irak’ı işgal edince, bu kadim ananeyi ihmal etmedi. Bağdat, Musul gibi büyük şehirlerde polislerini, hafiyeleri yerli Hıristiyan ve Yahudilerden intihap etti (seçti) ve hakiki insan kasaplığı için Mesturilerle firari Ermenileri seçti. Irak’taki Müslümanların eline silah teslim etmeyi ihtiyati tedbirlerine muvafık görmemiş olan İngiltere, işte bu iki unsurdan küçük bir ordu teşkil etmiş idi. Bir taraftan bunların tıynetlerindeki vahşetleri, öbür taraftan Türklere ve Müslümanlara karşı olan adavet (düşmanlık) hisleri, İngiltere’nin en çok istifade edebileceği bulunmaz bir kuvvet hazinesi idi…” Bu günkü duruma ne kadar benziyor değil mi?
Güzelliklerimiz Remzi Oğuz Arık G üzelliğin, güzelliklerimizin fethine koşanlara diyoruz ki:  Türkiye’yi gezin ilkin en yakın yerlerimizden başlayarak Türkiye’nin dört bucağını gönlünüze kazıyın! Vatan Havada gezen bir hülya değildir. Vatan aşk gibi, kale gibi bir realitedir, bir hakikatdir. Milliyetçiyim diyen gençler! Vatan hakikatını elinde tut, ayağınla, gözlerinle tanı... Gez, haydi, gez! Güzelliklerimizin fethi için; yekpare bir millet kültürünü bulmak için! Vaktiyle dünyanın en gaileli en gaile veren devleti haline gelmemiz için, taa "Orta Asya"dan başlayıp "Anadolu"nun dört köşesine uzanıp giden bir emekleme, bir heceleme devri geçirdik. Her derebeylik toprağında Türk siyaseti, Türk idareciliği yeniden bilene biline, ebedileşen kudretini kazandı. "Türk Sanatı"da böyledir. Onunda şaheserlerini vermesi son noktaya ermesi için "Anadolu"nun dört bucağında "Tavaifi mülûk" devri yaşaması lazım geldi. Bu devre eserlerin kıymeti; onların bir taraftan Türkmen ruhunun primitif fakat bâkir fakat kendine mahsus bütün güzellik, hazlanma sevki tabiilerini aksettirmesinde; öbür yandan da bu özün üstüne gelip tesir eden diğer sanat işlerinin aslını, iç yüzünü bize nakletmesindedir. Türk mimarlığı birdenbire “Süleymaniye”yi, “Yenicami”yi, Edirnedeki "Sultan Selim Cami"sini yapmadı. Türk yazısı birdenbire "Yesari"nin, insana hayranlık veren kompozisyonlarına yükselmedi. Meselâ Bursa'nın "Yeşil"indeki Türk nakşı, halılarımızın her çeşitinde bizi beşeriyetin renk üstatları mertebesine yükselten eşsiz ahengi birdenbire bulmadı. Türk oymacılığı, herhangi mihrabımızda, herhangi rahlemizde, hattâ herhangi mermer veya taş kapımızdaki büyüleyecek kadar güzel kıvrımlarını bir adımda bulmadı.. Türk kakmacılığı, silâhlarımıza, avadanlıklarımıza beşeriyetin güzel sanatlar arasında yer verdiren anlayışını, inceliğini birdenbire icat etmedi.. Yukarıda söylediğim düşüncelerin aynasına vuran, ad, resim... İşte bu eserlere aittir. Adana'da, unutkanlık tozlarını silkmemizi bekliyor! Adana'daki bir "Ulucami"nin batı ve doğu kapısı; bir "Akçamamı"nın ışık tertibatı; Tarsus'un bir "Kırkakış" imaretinin ocaklığı veya girme kapısı; bir "Ulucami" minberi; bir "Gönhanı"nın kapısı, kubbesi; bir “Kubat Paşa” medresesinin kapısı...; Silifke'nin cennet kadar güzel Silifkemizin köprüsü, kalesi...; bütün Seyhan, Ceyhan, Tarsus çayı, Göksu... Kimsesiz güzellikler! Anadolu'nun bütün kimsesiz güzellikleri; arkeolojinin kristalinden geçmek ve çocuklarının içine bir gökkuşağı gibi akmak istiyor.
Uç Beyleri Sâmiha Ayverdi S erhad Kal’alarında mazgallarda düşmanı gözleyen, fırsat kollayıp akınlara giden doyumluklar ve ganimetlerle dönen Uç beyleri'nin kahramanlık devri geçmiş ise de vatan ve îman aşkı ile iç ve dış düşmanlarının sinsi faaliyetlerini savletlerini göğüsleyici olmakta devam eden uç beylerinin kahramanlık savaşları bitmiş değildir. Kimdir bu uç beyleri ve kime karşı kılıç sallamakta bulunuyorlar?
Moskof’a göz kırpan, ahlâkı menfaate satan, mâziye düşmanca saldıran, tarihi ayaklar altına alan, gaddarlığı adâlete üstün tutan, sahtekâra tâviz veren, çirkinliklere şirinlik muskası takan, vatan sathında vatansızlık yarışı eden, her nâmerdle gırtlak gırtlağa cenk eyleyen Uç beyleri tanıyorum… Kimler mi? söyliyemem. Zira bu yiğitler, Hak için, Hakk’a hizmet için mücâdele veren ismini resmini ancak baş koyduğu Hak’dan gayrısına bildirmen meçhul kahramanlardır.
Hiçbir milletin yenilenmekten, teceddüdden baş çeviremiyeceği ve zamanın akışına karşı gelemiyeceği ve gelmemesi de gerektiği bir tabîat zaruretidir. Ancak gerek teknik ve sosyal ilerlemelerin millî tempoya ayarlanması ve bir süzgeçten geçirilerek red veyâ kabûl edilmesi şarttır. 
Bir yerden hızlı değişmelere dur demiyen cemiyetler istikrara, sağlam ve oturmuş bir yapıya kavuşmaktan ümit kesmelidir.
Memleketimiz, bilhassa Tanzîmat’dan bu yana devamlı bir silkinme, daha doğrusu bir kendini inkârın, modalaşmış baskısı altında kaldığından, irfan hayatımız da zikzaklı ve muvâzeresiz bir çalkantı içinde yol aramaya ve yol almaya çalışmaktadır.
Ama almakta olduğu ve alması gereken yolu biliyor mu?
Asırlar içinde cemiyetin iliğine kemiğine işlemiş değerleri irfan hayâtımızdan silip atarken yerine ne koyduk?  Yahut neleri koymak gerektiği hâlde koyamadık?
Binlerce yıldır hâkim olduğumuz coğrafyalar üstünde işlene döğüle şekil ve mâhiyet kazanmış medeniyetimizi bir mîrasyedi pervâsızlığı ile harcarken, nasıl bir istikrar kıymetler sistemini çiğnediğimizin farkında dahî olmadan, varından yokundan boşalmış nesiller yetiştirdik acaba arka arkaya gelen gençlik nelere, niçin kıyıldığının farkında mıdır? Nasıl oluyor da asırların kültür ve san’at birikintisini hiç terâziye vurmadan mahkûm etmiş bulunuyoruz.
Bugün Türkiye Türklüğü’nün her karış toprağı bir serhaddir. Ama ülkesini mazgaldan gözleyerek müdâfaaya hazır olan uç beyleri de eksik değil…
Diline, îmânına, târihine, iftiharlarına yaylım ateşi açan vatansızlara karşı koyanlar da gene onlardır.
Uç Beyleri, Uç Beyleri! Şu bin yıllık vatan coğrafyasında sınır bekçiliği eden hep sizsiniz. Dile, dine, târihe, geçmişe geleceğe, vara yoka saldıran düşmanlarla çevrili ülkeyi gene sizin vatan fedâîsi gözcüleriniz ferâgat ve celâdetle kollayıp püskürtmekte, memleketi nifak ve hiyânet tuzağına düşmekten korumaktadır.
Paraya pula, şana şöhrete, mevike gösterişe yan gözle dahî iltifat etmiyen siz kahraman gazîler, yiğit ve serdengeçti uç beyleri! Taşlanıyorsunuz, yaralanıyorsunuz  amma gene de vicdan kal’alarının burçlarında pür-silah düşman kovalamaktan geri kalmıyorsunuz. Feragat olmadan fazilet olmaz. Serhat kal’alarından fırlayıp akınlara giden uç beylerinin kahramanlık devri geçti. Fakat bugün ilim ve îman kal’asının silâhı ile vatanı içten dıştan gelen ve gelecek tehlikelere kendinizi bir kal’a olmuş buluyorsunuz.
Uç Beyleri! Kaleminiz en keskin silâhınızdır. Artık serhadlerde kal’a kurmak devri geçti ise de sizin her birinizi birer kal’a olduğunuzu dost da düşman da görmekte bulunuyor.
Ahmed Câhidi Sultan, Cevad Paşa Ve Seyid Onbaşı Kerime Yıldız Ahmed Câhidî Efendi,  16. yüzyılın sonlarına doğru Edirne'de doğdu. Gençliği Edirne'de geçdi.  Din ve fen ilimleri okudu. Daha sonra Çanakkale'ye giderek Kilidbahir'e yerleşdi. Halvetiyye'nin Câhidî kolunu kurduğu için bu isimle anıldı. Kerime Hatun ile evlendi ve kendisinden önce vefat eden Adem isminde bir oğlu oldu. Rivayete göre "sultan" ünvanını, ziyaretine gelib sohbetinden çok hoşlanan lV. Mehmed'den aldı. Ehli sünnet itikadını yaymak için çalışıp çok talebe yetiştirdi. Halk arasında, denizi seccadesi üzerinde geçmesi kerameti ile bilindi. 1659 yılında vefat edince, hanımının ve oğlunun bulunduğu yere defnedildi.
Gelelim 1915' in Mart ayına . O sırada, Çanakkale Boğazı Müstahkem Mevkii Komutanı olan Kurmay Albay Cevad Bey, bir gece rüyasında, denize bakmasını söyleyen bir ses duydu ve deniz üzerinde parlayan kef ve vav harflerini gördü. Ancak bir anlam veremedi. O günlerde, etrafı teftiş ederken, 16 yaşında veremden vefat eden kızı Bedile'yi ziyaret etmek istedi. Bedile Hanım, Ahmet Câhidî Sultan'ın türbesinin haziresinde medfundu. Hayattayken evlad acısını tadan bu iki insanı, sadece evlad acısı değil , onların kabirleri de yakın ediyordu. Cevat Bey, kalbinde kızının üzüntüsü, dilinde dua ile  mezara  geldiğinde  rüyasındaki sesi tekrar duydu. Ses mayınları denize döşemesini söylüyordu. Korku ve şaşkınlık içerisinde iken,  Ahmed Cahidi Sultan kendisine görünüb derdini sordu. Cevat Bey, rüyayı ve sesi anlatınca, vav ve kef harflerinin  ebced ile 26 ettiğini, ellerindeki 26 mayını denize bırakmalarını söyleyip kayboldu.
Cevat Bey karargaha dönünce, depoda Türk yapımı 26 mayın olduğunu öğrendi. Hemen Nusret Mayın Gemisi Komutanı Tophaneli Yüzbaşı Hakkı ve Yüzbaşı Hafız Nazmi Beyle bir plan yapdı. 17 Mart gecesi, Nusret mayın gemisi sessizce denize açıldı. 26 mayın Kumbağı Burnu ile Soğanlıdere arasına Boğaz'a paralel olarak döküldü. Yüzbaşı Hakkı Bey kalbinden rahatsız olmasına rağmen vazifeyi yapmakda ısrar etmişdi. Nusret işini bitirip dönerken düşman projektörleri ile karşılaşma riski meydana geldi. Aynı anda Türk bataryalarından tutulan bir projektör imdada yetişince bu tehlike atlatıldı. Ancak, Tophaneli Yüzbaşı Hakkı Bey'in vatan aşkı ile çarpan yorgun kalbi bu heyecan ile durdu. Belki de Cevat Bey'e görünen ilahi işaretler ona da görünmüş ve kalbi zaferin heyecanına yenik düşüb şehid olmuşdu.
18 Mart sabahı, mayınlardan habersiz olan ve zafer sarhoşluğu ile saldıran haçlı donanması, Şehid Yüzbaşı Hakkı Bey'in dualarla döşediği mukaddes mayınlara çarparak neye uğradığını şaşırdı. Tarihinde hiç yenilgi almamış olan İngiliz donanmasının Ocean ve İrresistible adlı zırhlıları, Fransızların ise Bouvet zırhlısı sulara gömüldü. Ocean zırhlısının batmasında mayınların yanı sıra Seyid Onbaşı'nın da büyük payı vardı. Seyid Ali, o sırada Rumeli Mecidiye Tabyası'nda görevliydi. Topun vinci arızalanınca 275 kiloluk mermileri " Ya Allah!" diye sırtlayıp topa yerleştirdi. Üçüncü atışta Ocean bir hayli zarar  gördü ve arkasından mayına çarparak  sulara gömldü.
Zaferden sonra paşa olan Cevad Bey, Seyid Ali'ye onbaşı rütbesini verdi.Seyid Onbaşı'dan, fotoğraf çektirmek için mermiyi tekrar kaldırması istendiyse de bunu tekrar yapamadı. Tekrar savaş olursa yapabileceğini söyledi. Bunun üzerine, tahtadan mermi ile fotoğrafı çekildi.
18 Mart Çanakkale Deniz  Savaşı, evliyası, komutanı ve eriyle böyle kazanıldı.
Cephede Bayram Namazı.. Ahmet Demirbaş M art ayında bulunmamız hasebiyle, bugün yine Çanakkale Harbi’nin devam ettiği günlere götüreceğiz sizleri... Savaş bütün şiddetiyle devam ediyordu... Ramazan Bayramına bir gün kalmıştı... Cephe kumandanı Vehip Paşa, 9’uncu Tümen’in genç imamını çağırarak mahzun bir şekilde istemeye istemeye şunları söyledi:
- Hâfız, yarın Ramazan Bayramını idrak edeceğiz inşallah! Asker toplu olarak  bayram namazı kılmak istiyor. Ne dediysem, vazgeçiremedim. Ancak böyle  bir şey, pek tehlikeli; yani senin anlayacağın, düşmanın arayıp da  bulamayacağı toplu bir imhâ fırsatı olur. Münâsip bir dille bunu erata  sen anlatıver!..
İmam Efendi, Paşa’nın yanından henüz ayrılmıştı ki, karşısına nûr yüzlü bir zât çıktı ve;

-Evlâdım! Sakın ola askerlere bir şey söyleme! Gün ola hayır ola; Allahü teâlâ, nasıl dilerse öyle olur, dedi.

Ertesi  sabah, herkesi hayrette bırakan İlâhî bir tecellî yaşandı. Gökten  hevenk hevenk bulutlar indi ve gönlü Mevlâ’ya kulluk aşkıyla dolup taşan  mü’min askerlerin üzerini kapladı. Onları dürbünle gözetleyen düşman  kuvvetleri, artık bembeyaz bulutlardan başka bir şey göremez oldu...
O sabah bambaşka bir mânevî heyecan içinde kılınan bayram namazında  alınan gür tekbirler, dalga dalga etrafa yayılıyor, semâya  yükseliyordu... Nûr yüzlü ihtiyar zât, Fetih sûresinden bir kısım âyet-i  kerimeleri tilâvet ederken, askerlerin gönüllerinden taşan Kelime-i  tevhid sesleri, birer îman sayhası hâlinde düşman saflarından bile duyulmaktaydı...
İşte, tam da bu esnada İngiliz kuvvetleri  arasında büyük bir kargaşa başgösterdi. Zira muhtelif İngiliz  müstemlekelerinden kandırılarak toplanıp getirilmiş bulunan bir kısım Müslüman gençler, yine kendileri gibi Müslüman bir milletle  savaştıklarını, işittikleri tekbir, tehlil ve tevhid seslerinden  anlamışlar ve bunun üzerine isyan etmişlerdi. Ne yapacağını şaşıran  İngilizler, onların bir kısmını kurşuna dizerek şehit etmişler, diğerlerini de alelacele cephe gerisine çekmek zorunda kalmışlardı...
Güneş balçıkla sıvanmıyordu. Ne yaparlarsa yapsınlar Çanakkale'yi geçemeyeceklerdi ve geçemediler de!..
İnsanlık Tarihin Büyük Hâdisesi: Türklerin Müslüman Olması Prof. Dr. İsmet Miroğlu Peygamber efendimizin İslâmiyeti tebliğiyle birlikte dünyânın ücrâ köşesinde yaşayan küçük bir kavim, ilâhî bir tecellî sonucu yeni ve büyük bir millet hâline geldi. Meçhul, basit bir hayat süren ve hattâ aşağılanarak yaşayan insanlar hidâyete erince birdenbire târihin mümtaz kahraman, fâtih ve dâhileri oldular. 
Halîfe Hazret-i Ömer, emrindeki bir avuç Müslüman gâzisiyle 641’de Suriye ve Mısır kıtalarını fethederek koca Doğu Roma’nın kanatlarını kırdı. 642’de Büyük Sâsânî İmparatorluğunu yıkarak Ceyhun kenarına ulaştı ve Türklerle temasa geldi.Türklerin hiçbir baskı veya zor durumda kalmaksızın İslâmiyeti kabul etmeleri üç ana sebebe dayanmaktadır: 
Birincisi Türklerin inanç ve yaşayış sistemlerinin İslâmiyete çok yakın olması. Tek bir yaratıcıya îmân, âhiret ve rûhun ölmezliğine inanma ve yaratıcıya kurban sunma gibi temel inanışlar İslâmiyette de vardı. Buna zinâ, hırsızlık, gasp, adam öldürme, yalancılık ve koğuculuk gibi kötü huylar Türklerde olduğu gibi İslâm dîninde de şiddetle men ve yasak ediliyordu. 
Nihâyet, İslâmiyetteki cihad emri, Türkün alplik ve fütuhat görüşüne uygun düşüyordu. Bu gibi sebeplerle öncelikle Mâverâünnehr (Türkistan) bölgesinde yaşayan Göktürkler arasında İslâmiyet yayılmaya başladı.

Türklerin İslâmiyetle şereflenmelerinin ikinci safhası da bu sırada gerçekleşmeye başladı. Daha kuzeyde ve batıda yer alan Müslüman olmayan Türkler bilhassa Türkistan’la ticârî faaliyetleri sırasında kendi dillerini konuşan ırkdaşlarının dînine daha çabuk ve kolaylıkla girdiler.

Mâverâünnehr’deki Türkler arasında da İslâmiyet 8. asrın başından îtibâren yayılmaya başladı. Bu durumun diğer Türk ülkelerini de tesir ve câzibesi altına almaya başlaması Abbâsîler döneminde vukû buldu. Abbâsî sultanlarının Türklere karşı fevkalâde yakınlık göstermeleri bu faaliyetin daha da süratlenmesine sebep oldu. 
Halife El-Mansur (754-775) zamânından îtibâren Türkler, Arap ordularına asker olarak dâhil olmaya başladı. El-Me’mun döneminde (813-833) Türklerden husûsî muhâfız birlikleri teşkil olunmaya başlandı. Nihâyet halife Mu’tasım zamânında (833-842) halifelik ordusunun esâsını Türkler meydana getiriyordu. Türk ordusu için Samarra şehrini inşâ eden halife, sarayını ve pâyitahtını da buraya nakletti. 
Müellifler artık Türklerin, Araplarla aynı millet gibi olduklarını (İslâm milleti) ve Bizanslılar gibi müşrikler yanında gayri müslim Oğuzlarla bile harp ettiklerini yazmaktadır. Halife el-Mütevekkil zamânında (847-861) ise Abbâsî Devletinin en önde gelen üç şahsiyeti Türktü. Onuncu asrın ilk yarısında emîrül-ümerâlığa iki Türk kumandanı Beckem ve Tüzün getirilmişti.

Türklerin Bağdât’ta idâreyi ele almaları üzerine uzak eyâletlerde bulunan Türk vâliler, müstakil birer hükümdâr gibi hareket etmeye başladılar. İlk Müslüman-Türk devletlerinden bâzıları bu sûretle kuruldu. Bunlar arasında Mısır’daki Tûlûnoğulları Devleti (868-905), Ahmed bin Tûlûn isminde bir Türk kumandanı tarafından kurulmuştur. Ahmed bin Tûlûn, Dokuz Oğuz Türklerindendi. İbn-i Tûlûn, Mısır’ı birçok mîmârî eserle süslemiştir. Tûlûnlular Devleti, 905’te sona ermiş ve yerine az zaman sonra Tuğaçoğlu Mehmed’in kurduğu Türk İhşidîler Devleti ortaya çıkmıştır.
Köprülü Mehmet Paşa'nın Padişah V. Mehmet Han'a Tavsiyeleri Mehmet Turgut Köprülü Mehmet Paşa, 85 yaşında savaştan dönüyor ve hastalanıyor. V. Mehmet’i evlâdı gibi seviyor. Hatta son günlerde “ben Padişahımızla görüşmek istiyorum” diyor. Ama gidip konuşacak hali yok. Padişaha gidiyorlar, diyorlar ki, “Padişahım sen buna çok değer veriyorsun, devleti salladı ama yerine oturttu. Mutlaka sana söyleyecekleri varmış”. Osmanlı tarihinde padişahın sadrazamın evine gidip de ondan öğüt aldığı, yok böyle bir şey. Köprülü Mehmet Paşa, V. Mehmet’e “Padişahım benim ömrüm bitti” diyor, “fakat tecrübelerimin size geçmesini istiyorum.” Dört madde sıralıyor. Bugünkü devlet adamları bu dört maddeyi uygulasalar adam olurlar. Birincisi şu: “Kadınlara” diyor “kalbinizi sonuna kadar açın, ama devlet işlerine sakın karıştırmayın”. İkincisi diyor ki: “Devletin başındasınız, etraf düşmanlarla dolu, her an bir düşman size hücum edebilir, içerde de isyan çıkabilir. Bunu kolay önleyebilmeniz için hazinenizin dolu olması lâzım”, yani bugünkü manayla ekonominizin sağlam olması lazım diyor. Üçüncüsü: “Bu millet padişahını başında görmeye alışmıştır. Padişahların milletin içine çıkmamasından beri devlete milletin arası kopmuştur. Siz diyor zaman zaman halkın içine girin, savaşlara iştirak edin. O zaman milletle devlet bir araya gelir ve gücünüz üç misli artar” diyor. Dördüncü tavsiyesi: “Benim oğlum Fazıl Ahmet Paşa medreseden mezun, fakat ben onu çok iyi yetiştirdim” diyor. “O bir mükemmel devlet adamıdır. Tahkik edin, araştırın, eğer münasip görürseniz gelin onu sadrazam yapın” diyor. Osmanlıların en büyük sadrazamlarından biridir Fazıl Ahmet Paşa ve en uzun süre iktidarda kalan birisidir. Bunları, bugünün ölçülerine göre, devlet adamınıza kabul ettirebilirseniz mesele hallolur.  
Osmanlı Padişahlarının İçki Hassasiyeti Prof. Dr. Akmed Akgündüz Osmanlı padişahları, hem fiilen ve hem de kavlen İslâm’ın getirdiği içki yasağına uymuşlar ve bu yasağa uyulması için gerekli hukukî tedbirleri almışlardır. Bunlardan II. Bayezid’e ait olan bir fermanın, sadeleştirilmiş metnini, sonra da orijinalini, sizlere takdim ederek, meseleyi bütün yönleriyle vuzûha kavuşturmak istiyoruz: “1. Dergâhıma arz olundu ki, sancağınıza bağlı şehir, kasaba ve köylerde, düğünlerde, toplantılarda ve benzeri yerlerde, açıkca şarap içildiği, çeşitli sarhoş edici içkiler kullanıldığı, her türlü rezalet ve sefahetin irtkâb edildiği görülmüştür. Ayrıca İslâm’ın şeâirine ri’âyet edilmeyerek fâsıkların bu gibi gayr-i meşrû fiillerinden, bütün Müslümanların ve özellikle de âlimler ve sâlihlerin rahatsız olduğu bildirilmiştir. 2. Durum böyle ise "emir-i bilma’rf nehy-i anil-münker" vazifesi boynumuzun borcu olması hasebiyle, bu gayr-i meşrû’ fiillerin yasaklanması için, görevli olarak Hamza’yı gönderdim ve aşağıdaki ta’limâtı verdim: 3. Emrim size ulaşınca, bu konuda tam ihtimam gösteresiniz. Sen ki, sancak beğisin, kâdîlarsınız. Bizzat bu işin üzerinde durub kazanızdaki halka, şehirlerde, köylerde ve kasabalarda tekrar te’yîd ve tehdît ile yasak edesiniz. 4. Bundan sora hiçbir yerde, fâsıklar toplanıp açıkca günâh işlemeyenler ve İslâm’ın şe’airine gereği gibi ri’ayet edeler. 5. Sen ki, sancak beğisin, bu hususu görüp gözetip emrime aykırı hareket edenlerin kâdî kararıyla hakkından gelip, şer’î hükümleri ve emirlerimi icrâ edesin. 6. Bu memleketlerin subaşıları (emniyet âmirleri) ve yardımcıları da, bu konuda, kadîlara yardımcı olalar. Gayr-ı meşrû fiillerin kaldırılması hususunda kâdîların yanında yer alalar ve kimseye düğünler de ve toplantılarda, İslâm’ın emirlerine aykırı iş ettirmeyeler. Edenleri mahkemeye sevkedip, şer’î yargılama neticesinde haklarından geleler. 7. Siz ki, kâdîlarsınız, her biriniz, bu fermanımın bir örneğini şer’iye sicillerine kaydedesiniz ve daima icrâ edesiniz. Bu konuda ihmal ve müsamaha göstermeyesiniz. İhmal ve müsamaha ettiğiniz duyulursa, sadece görevinizden azledilmekle kalmazsınız, büyük cezalara çarptırılırsınız. Bu yazılı emrimin, size ulaştığını, görevli memurum ile bana bildiresiniz. Şöyle bilesiniz ve alâmet-i şerıfe itimat edesiniz.”
Geçmişimiz, Halimiz, Geleceğimiz Yavuz Bahadıroğlu
Meşhur İngiliz yazar Th. Thornton’un “Etat actuel de la Turquie” ismiyle Fransızca’ya çevrilen bir kitabı var…
Bu kitabın 1812 Paris baskısının ikinci cildinin 323-324’üncü sayfalarında bizim hakkımızda bir tespit yapıyor. Diyor ki Thornton:
Türk memurlar arasında ahlâken bozuk kimseye rastlayamazsınız. Onlar doğruluğu faziletin temeli sayarlar. Bu sebeple verdikleri sözü daima tutarlar.” 
Keşke hâlâ bunu söyleyebilecek durumda olsaydık! Ama rüşvetten, vurgundan, soygundan ve bürokratik engellemelerden yakındığımız günlerde, ne böyle bir şey söyleyebilmemiz mümkündür, ne de söylememiz halinde inandırıcı olabilmemiz…
Belli ki, Osmanlı varlığını diri tutan direklerden bürokrasi direğiyle söz tutma direği kırılmış!
Yine İngiliz yazarlardan (ama iflah olmaz bir Türk düşmanı) Charles Mac-Farlane’nin bir hükmünü aktaracağım:
Türklerin doğruluklarıyla namuskârlıkları ne kadar övülse azdır… Hamallar Galata bankalarından limandaki gemiye taşırlar. Fakir olmalarına rağmen, şimdiye kadar hiçbir hamal, tek kuruş çalmamıştır. Bunun sebebi Türk Milleti’nin darbımesel haline gelmiş namusluluğudur.” (Constantinople et la Turquie, c. 1, s. 267-268, Fransızca tercüme, Paris 1829).
Aynı yazar şöyle bir olay aktarıyor:
Galata’nın Rum tüccarlarından biri İstanbul’dan hep beşlik olarak ikibin kuruş getiriyordu. Tophane iskelesine çıkarken torba yırtıldı. Paralar rıhtımın üstünde darmadağın oldu. Hatta bazıları denize yuvarlandı. Orada bulunan herkes paraları toplamaya başladı. Kayıkçılar denize düşenleri çıkardılar. Ben paraları alıp gideceklerini düşündüm, ancak öyle olmadı. Herkes topladığı kadarını getirip tüccara vermeye başladı. Rum tüccar sabırsızlıkla kuruşları saydı. Tek kuruş eksik değildi.
Başka bir Türk düşmanı yazar da şöyle diyor:
Türklerde sanki bir namus hazinesi var. Doğruluğu insanlığın temeli sayarlar ve sözlerini mutlaka tutarlar.” (Henri Mathieu, La Turquie et ses differents peoples, Paris1857, c.2, s. 52-53).
Hemen hemen kimsenin sözünde durmadığı bir dönemde meşhur Batılı gezginlerin bu kabil tespitlerini okumak, insana oldukça ilginç geliyor.
Sıra Mouragea d’Ohsson’da: “Tableau general de l’Empire Othoman” isimli eserinde şunları yazıyor: “Türkler ihtiyar ve çocuklara hürmet ve riayet gösterirler. Hatta iyilik yapmayı o kadar ileri götürürler ki, leyleklerle kırlangıçlar, kovulma endişesi taşımadan Türk evlerinin çatısına yuva kurabilirler. Hatta bu vaziyet Allah’ın bir tür inayeti ve ihsanı sayılır.
Comte de Bonneval ise Osmanlı’yı cihan fatihi yapan mekanizmanın ateşleyici gücüne dikkat çekiyor: “Türk’ün fazileti, imanından gelir… Zaten ancak böyle bir imanla dünya fethedilebilirdi” (c.1, s. 24).
Fransız gezginlerden biri de seyahatnamesinde şunları yazıyor:
Türklerin en büyük kusuru kendilerini bütün milletlerden üstün ve cesur saymalarıdır. Dünyayı sırf kendileri için yaratılmış yer olarak düşünürler. Bu yüzden diğer dinlere mensup milletleri biraz küçümserler.” (M. de Thevenot, Relation d’un voyage fait au Levant, Paris, 1665, s. 112).
A. L. Castellan, “Lettres sur la Grece, l’Helalespont et Constantinople” isimli eserinde önemli bir temel yaklaşımın altını çiziyor ve dedelerimizle ninelerimizin kendilerine güvenlerini ilan eden yaklaşıma dikkat çekiyor:
Türkler, yabancı dil bilseler bile, çok zorlanmadıkça Türkçe’den başka dil kullanmamaya özen gösterirler. Bunu kendilerine ve milletlerine saygının gereği sayarlar. Yabancı dil kullanırlarsa vekar ve haysiyetlerini ihlal etmiş olacaklarına inanırlar.” (Paris, 1811, c.2, s. 69).
Şimdi gelse de, “saatçi”yi “saatchi”, “eskici”yi “eskidji”, “yemekçi”yi “yemekchi” diye yazan halimizi görse, acaba ne yapardı?
Türk İslam Ülküsü’nün Büyük Mütefekkiri: Seyyid Ahmet Arvasi Hasan Yılmaz Seyyid Ahmet Arvasî, Seyyid soyundan gelen ve manevi dünyamızın karanlıklarını aydınlatan muhterem bir babanın saygıdeğer bir evladı. İlimde, irfanda, ihlâs ve imanda daima emredilene layık olmaya çalışan ve emredileni kulluğu gereği yaşayıp anlatmaya çalışan büyük bir dava adamı. Ülkemizin çileli günlerinde hele de Abdülhakim Arvasi Hazretleri’ne yöneltilen ağır baskı ve saldırıların döneminde dünyaya gelen ve bütün sızıları yüreğinde hissederek yaşayan bir gönül adamı. Resmi görevli olduğu zaman okullarda yetiştirdiği binlerce memleket evladının arasına, emekliliği döneminde de binlercesine katmayı başaran çalışkan bir insan. Günün büyük kısmını ibadet ve ilimle geçirmeyi fazilet kabul eden, insanları hoşnut etmeyi meslek haline getiren ve en büyük cihat olarak Allah düşmanlarıyla ve memleket düşmanlarıyla uğraşmayı gören büyük mücahit. Maharetin kalpleri tamir etmek olduğunu, gönül kırmanın bir mabed yıkmak olduğunu söyleyen olgun bir kişi. Cumhuriyet döneminde yetişen gönül ve ilim simalarından birisi Seyyid Ahmet Arvasi Hoca. Kitaplarında, makalelerinde, seminer ve sohbetlerinde hep yeniden kurulmaya çalışılan, emperyalizmin boyunduruğundan çıkmaya çalışan Türk milletinin ve onun Müslüman evlatlarının yöntem ve yollarını işliyordu. İnsan nasıl olmalıdır, Müslüman nasıl davranmalıdır, Türk insanın sorunları nelerdir, bu sorunların kaynağı neresidir, kurtuluş için millet olarak ne yapmalıdır onun anlatım ve öneri konularıydı. İnsani değerlere çok kıymet veren ve Allah’ın yer yüzünün efendisi olarak yarattığı insanı her zaman en şerefli yerde olması gerektiği şeklinde uyaran Arvasî Hazretleri, dostlarına ve gönüldaşlarına her zaman kapısını açık tutan, gelenine karşı hizmetini bizzat kendisi gören âlicenap bir kişi idi. Onunla şerefyab olan, onun lezzetli sohbetlerini dinleme imkanına kavuşan binlerce kişinin gönlünde hep ondan bir iz kalmıştır. Bazı sevenleri onun meclisinde bulunup da sohbetinin tersirinde kalınca kullandığı sözcükler şunlar oluyordu:  “- Hocam ne kadar tesirli konuşuyorsunuz.” Hocanın cevabı da şu oluyordu: “- Söze kuvvet ve tesir veren Allah’tır. Biz sadece dile getiririz.” Mütevazi kişiliği her zaman olayların gerisinde durmayı ve olayları gönül süzgecinden tahlil edip, öylece hükümleştirmeye götürürdü. Dünyalıklarda, maddi kazançlarda hiçbir zaman gözü olmadan yaşadı. Yaptığı işlerin ve eylemlerin altında yazan tek gerçek “Allah rızası için insanlara yararlı olabilmek idi.” Rıza-i İlahi’ye öylesine iman etmişti ki, kapısından isteyeni hiçbir zaman geri çevirmezdi. Ayetlerin ve hadislerin emrettiği şekli yaşamayı kendisine şiar edinmişti. Zira, o Allah’tan gayrı gidilecek, ondan gayrı teslim olunacak ve ondan başka hesap verilecek hiçbir makam ve merci olmadığına inanıyordu.Türk milletinin buhrana düştüğü, diniyle, diliyle, kültürü ve coğrafyasıyla saldırıya maruz kaldığı dönemlerde saldırganlara karşı mücadelenin bizzat icine girerek görev yapmış bir mücadele eri idi. Memleket evlatlarının yabancı ideoloji ve entrikaların oyununa gelerek aldatılmasından ötürü düştüğü sıkıntılı anlar, yine memleketin saf ve samimi çocukları olan ülkücülerle beraber hareket etmesine ve bu teşkilatlarda aktif görevler almasına yol açmıştır. O, Türk milletinin islamın yücelmesi için Allah tarafından görevlendirilmiş bir millet olduğuna ve bu görevi de son zamanları hariç layıkı ile yaptığına inanıyordu. İslam’ın ve Müslümanların yaşadığı kötü hallerin, Türk milletinin bir müddet bayrağı elinden bıraktığı için meydana geldiğini ve millet olarak dirilmenin ve kurtulmanın zamanının geldiğin söylüyordu. Bunun için de ilmi ve imani esas alan bir eğitim metodunun şart olduğunu savunuyordu. Öylesine genç bir ruha sahipti ki, öldüğü ana kadar dostlarından hiçbir zaman uzaklaşmadan, uzlete çekilmeden yaşadı. Son gününe kadar, gençlerle olan sohbetlerini kesmedi ve onlara hep çalışmayı ve İslam esasları çerçevesinde yaşamayı nasihat etti. İnsandaki iç zenginliğinin önemine dikkat çeken, cemiyet içinde varlığını muhafaza etmek isteyen herkesin öncelikle bir kul olma şuuruna varmasının gerekliliğini vurgulayan Arvasî Hoca, ömrünü hep mükemmeli oluşturmak ve olgunluğa ulaşmak için geçirdi. Eşref-i Mahluk, İnsan-ı Kamil davasıyla uğraştı ve bunu yakalamayan hiçbir davanın nihai hedefe ulaşamayacağına dikkat çekti.  
Yıldız Sarayı'nda Bir Hatim Merasimi ve Sultanların Bayrak Sevgisi Safiye Ünüvar Otuzbeşinci Osmanlı Sultanı, Sultan Mehmed Reşad han zamanında sarayda muallime olan Safiye Ünüvar, Padişahın torunları Düriye ve Rukiye Sultanlara Kur’an-ı Kerim dersi verir. Çocuklar Kur'an-ı Kerimi bitirince sarayda bir hatim merasimi tertiplenir. Saray erkanı huzurunda evvela Düriye Sultan, sonra Rukiye Sultan üç İhlas-ı Şerif ve Muavvizeteyni ve Fatihayı okurlar. Daha sonra hatim duası yapılır ve şerbetler dağıtılır. Bu sırada Musahip Ramiz Ağa elinde atlas bayrakla içeri girer. Bayrağı Düriye Sultan’a takdim eder ve Düriye Sultan şu nesri okur: Efendiler, Bu bayrağın kıymeti kelimelerle anlatılamıyacak kadar ulvî bir mâna taşır. Tarihimizin bir safha-i gururu, milletimizin bir timsal-i zivekarıdır. Bu al harenin sath-ı âl’ine resmedilmiş şu ay yıldız, bir zamanlar büyük ülkelerin ufkunda doğan ayyıldızdır. Asırlardan beri ufuklarda dalgalanıyor. Bu gün de Osmanlıların mümessilliğini ifa etmektedir. Turan’un zümrüd ovalarından, Anadolunun sin-i samimiyetine ihtiyar-ı hicret eden ve az zamanda cihanın üç büyük kıt’asının en mutena sahalarında muazzam bir devlet vücuda getiren Osmanlıların şimdi fahrâmiz bir hatırası, satvet ve mefharet mirasıdır. Bu sevimli sancak, büyük Osmanın, âzîmkâr ve cesur Fatih’in, kahraman ve metin Selim’in cengâver evlâdı elinde etrafa fütuhat teraneleri saçarak balkanların en yüksek ve azametli tepelerinden aşmış, taa Viyana ovaları karşısında ve Çaldıran çöllerinin semâkarîn afakında rekzedilmişti. Yine bu ayyıldız kemal-i ihtişamla Hindistan kıyılarına kadar giderek, Barbarosların, Turgutlar’ın heybetli gemilerinin direklerinde al mevceleriyle temevvüc ederek Osmanlıların şanını, kudsiyetini i’lâ etmiştir. Saadet asırlarında ecdadımız yorulmak bilmeyen gayet-i cihangirânesi ile bu ayyıldızın namus ve haysiyetini yükselttiler. Bu bayrak yüksele yüksele semanın esîrî maviliklerine kadar suûd eylemiş kamer ile kevakib’in hale-i takdisine gömülmüştü. Ah!... O mazi, öyle bir mazi ki şevket ve satvetle dolu. Bu sancak ve o mazi. Ey güzel ve büyük bayrak! Türklüğün şaşaalı asırlarında sen metin ve muazzam kal’aların semalara erişen burçlarında, Osmanlı gemilerinin yaldızlı gireklerinde dalgalanır, deniz sana bir nişane-i takdis olarak mavi sularıyla titreşir, dağlar, ovalar seni nesimin zemzeme-i samimiyetiyle kucaklar ve okşar. Beldeler, kal’alar, kuleler sana kapılarını açar, düşman orduları taşıdığın âlemgirane nağmenin heybetiyle tarumar olur. Sana ey şanlı sancak! Sana ey büyük hilâl! Sana her şey eğilir. Arz-ı ihtiram eylerdi. Tebcil ve takdis sana, en kalbî hürmet, en hakikî merbutiyet, senin şeref ve namusun uğrunda ölen ve feda-i can eden Mübeccel şehitlerine ihtiram. Tarihin lâyemut sahifelerine geçen şahidi olduğun menakıb-i kahramannameye perestişler… Evet! Ey al sancağım sana ve temsil ettiğin milletin tarihine binbir selâm ve ihtiram… Seni kahretmeğe hazırlanan bütün düşmanların karısında sen ulviyetinden hiçbir şey kaybetmezsin. Salibin karşısında hilâl daima yükselecek ve muhteris düşmanlarını helâk edecektir. Bu, değişmez bir kanundur. Göklerden inen hilâl, yine göğe yükselecektir. Yükselmek, bu senin şaşmaz kaderindir. Daima yüksel ve yaşa. Düriye Sultan’dan sonra Rukiye Sultan da, İbrahim Alaaddin Bey’in aşağıdaki bayrak şiirini okudu. Bayrak Ertuğrul’un ocağında uyandım,
Şehitlerin kanlariyle boyandım,
Nice düşman kal’asıne uzandım.
Sana, selâm ey Osmanlı Bayrağı.  Çırpınarak dalgalanır kanadım,
Gökyüzüne çıkmak mıdır muradın?
Gölgende can vermek ister evlâdın,
Sana, selâm ey Osmanlı Bayrağı.  Ey şerefin, büyüklüğün fermanı,
Ey kavgalar tarihinin destanı,
Seni ister şu toprağın her yanı,
Sensiz tütmez Osmanlılık ocağı,
Sana, selâm ey Osmanlı Bayrağı.  Kaynak: Safiye Ünüvar-Saray Hatıralarım.
Türkler Kur’an’la Müjdelendi mi? Mustafa Özcan Maide Suresinin 54’üncü ayetinde Araplardan sonra İslam’a hizmet edecek ve İslam’ın şevketini temsil edecek ikinci bir milletten söz edilmektedir. Bu ayet ikinci milletin ya da Arapların halefi veya ikinci Kureyş’in kim olacağına işaret etmiş ama tayin etmemiştir. Kimileri bazı hadislerden yola çıkarak bunun Persler olacağına hükmetmiştir. Lakin tarihi süreç bunu yalanlamakta ve nakzetmektedir. Zira İran ve İslam toprakları İslam’dan sonra Perslerden ziyade Türkler tarafından yönetilmiştir.

Safevilerden sonra da İran’da Pers-Türk karma yönetimleri işbaşına gelmiştir. İran en az 1000 yıl Türkler tarafından yönetilmiştir. Osmanlılardan önce en şaşaalı Türk-İslam devleti Selçuklulardır. Bunların başkenti ise bugün Tahran’ın yerinde bulunan Rey şehridir. (…) 
Önce söz konusu ayete bir bakalım: 

“Ey iman edenler, içinizden kim dininden dönerse, duysun: Allah onların yerine, kendisinin sevdiği, onların da kendisini seveceği, mü’minlere karşı boyunları aşağıda, kafirlere karşı başları yukarıda, Allah yolunda savaşan, dil uzatanın kınamasından korkmayan bir kavim getirir …”

Maide Suresinin bu 54’üncü ayetinde, “dinden dönerseniz” şartıyla Arapların yerine yeni bir kavim getirileceğine hükmedilmektedir. Acaba bu kavim kim ola ki? Bu ayette yeni milletin, Allah’ı seven Allah’ın da kendisini sevdiği bir kavim olacağı ifade edilmektedir. Bu milletin ikinci vasfı ise Müslümanlara karşı merhametli, başı eğik ve mütevazi, küffara karşı ise şedit ve yılmaz olacağı ifade edilmektedir. Suriye cephesinde kimin Müslümanlara karşı ezik ve küffara karşı şedit olduğu ortaya çıkmaktadır. 

Kur’an’da sıfatı belirtilen ikinci millete atıf yapan başka ayetler de vardır. Muhammed Suresi 38’inci ayette de yine “Yüz çevirirseniz Allah sizi başka bir kavimle değiştirir ve onlar sizin gibi olmazlar” buyrulmaktadır. Demek ki Maide 54’üncü ayeti ile Muhammed Suresinin 38’inci ayeti her ikisi de aynı millete parmak basmakta ve Araplardan sonraki İslam’ın hizmetine giren ikinci millete işaret etmektedir. 

Abbasilerden sonra bu hizmeti yapan Türkler olmuştur. Selçuklu ve Osmanlıların toplamı bile bu ikinci milletin sıfatını ve dolayısıyla ismini de ortala koymaktadır. İranlılar ayrılık peşinde koşarken Osmanlılar daima içeride birliğin temsilciliğini yapmışlar dışarıya karşı da var güçleriyle cihadı idame ettirmişlerdir. Ümmetin birliğini dirliğini temin etmiş ve iki yakasını bir araya getirmişler ve harici tehlikelere karşı da Zülkarneyn Seddi gibi set olmuşlardır (…)

Maide Suresinin 54’üncü ayeti ve Muhammed Suresinin 38’inci ayetlerini tefsir eden Vanizade Mehmet Efendi gibi zevat ise Araplara redif olan ve muakkip (takip eden) olan ikinci milleti Türkler olarak tanımlamış ve isimlendirmiştir. İkinci milletin sıfatları üzerinden Türklere ulaşmıştır. Tarih bunun ispatıdır ve devamı da biiznillah bütün Müslümanların muavenetiyle yoldadır.

 
Türk Yurdu ve Türk Tarihinin Derinliği Prof. Dr. Ahmet Taşağıl Tartışmasız bir şekilde Türk milletinin en az MÖ 3. binlere giden 5 bin yıllık tarihi vardır. Gerek arkeolojik, gerekse yazılı kaynaklar bunu açıkça desteklemektedir. Tarihin başlangıcında açıkça beliren Türk milleti çok fazla mecrada ama ana bir ırmak üzerinde akıp günümüze gelmiştir. Gelecekte de yok edilemeyecektir. Ya da her hangi bir bölgede yok edilse dâhi diğer bölgelerdekiler bayrağı taşıyacak, gelecek nesillere aktaracaktır. Peki, “Türk Yurdu” neresi diye sorulsa ne cevap verilebilir? Bunun da cevabı çok açıktır. Avrasya coğrafyası. Günümüz Türk Dünyası haritası da bu gerçeği açıkça desteklemektedir. Çok geniş coğrafyaya yayılan Türklerin bölgelere göre farklılıklar göstermesi gayet tabiidir. Ancak, tarihin başlangıcından günümüze uzanan bir ana gövde söz konusudur. Bu ana gövde özellikle komşularının kaynaklarında Türk olarak adlandırılmış; kurdukları her devletin kökeninin Türk olduğu bariz bir şekilde vurgulanmıştır. Böyle bir gerçeği red edemeyen Batı ilim dünyası 1750'lilerden itibaren Türk milleti kavramını tarih araştırmalarında bahsettiğimiz derinlik içinde yazmaktadırlar. Nitekim Türk kökenli halkların tarihi hakkında binlerce kitap makale ve benzeri eserler meydana getirmişlerdir. Yani ilmi açıdan Türklerin tarihi inkâr edilemez bir gerçektir. Türkler Nerede Yaşıyorlardı? Türkler nerede yaşıyorlardı sorusu sorulduğunda, Karadeniz'in kuzeyinden Kore'ye kadar uzanan saha, Kafkasların kuzeyinde Kuzey Buz denizine, Tibet'in kuzeyi, Çin Seddi'nin kuzeyi, Agfanistan'ın kuzey bölümünden, İran'ın kuzey doğusu, ama özellikle Sır Derya'nın kuzey doğusu sahaları gösterebilir. Bazen Macaristan ovalarına kadar Orta Avrupa sahasını kapladığı görülmektedir. Yine güneyde Hindistan'a gidip devlet kuran çok sayıda Türk boyu olmuştur. Anadolu'ya gelişleri son araştırmalarla milattan önceki devirlerde tespit edilebilmektedir. Anadolu'ya Trakya, Kafkaslar ve İran üzerinden gelmeleri söz konusudur. Avrasya coğrafyasında "Kaya" resimlerinin dağılımına bakarak Türk tarihinin yeni başlangıç teorilerini ortaya koymak, yeni tarih paradigmaları oluşturmak mümkündür. Gerçek Türk tarihini anlamak için göç hareketlerini incelemek, boy sistemini analiz ederek tarih içindeki ana akış yollarını takip etmek gereklidir. Model de lazımdır. Örnek ve bütün Türkleri kendine bağlama imkânı sunan bir model devlet. Bu devlet bellidir aslında. Çok açık bir şekilde bizim Gök-Türkler diye tarihçiliğimizde tanıdığımız. Ama bütün dünya tarihçiliğinde yazıldığı ve gerçeğinde de kaydedildiği gibi bu devletin adı "Türk" tür. Türk Kağanlığı olarak yazılıp günümüze ulaşan ismin kökeni güçlü-kuvvetli/ gelişmiş manalarına gelmektedir. Ama 420'li tarihlerden itibaren Sır Derya ırmağının kuzey ve doğusunda yaşayan insanların adıdır. Ancak, milattan önceki çağlardan itibaren başlayan tarihin MS V. yüzyıla geliş süreci açıkça bilinmektedir. Dolayısıyla Türk tarihini anlamakta problem yoktur. Problem anlamak istemeyenlerdedir. Türk Adını Taşıyan İlk Devlet Nihayet, 542 tarihinden itibaren resmen Türk adını taşıyan devlet yükselir. Devletin merkezi Moğolistan'ın orta-kuzey kesimleri olsa da Çin kaynaklarının ifadesiyle Kore'den Karadeniz'in kuzeyindeki Kırım'a kadar bütün Türk kökenli halkları bünyesine katmayı başardı. Ve bu tarihten itibaren Türkiye Cumhuriyeti'ne kadar yok olmadan devam etti. Gök-Türklerden (Türk Kağanlığı) günümüze ne kaldı sorusunun cevabı net bir şekilde Türkiye Cumhuriyeti'dir. Türk milletidir. Diğer taraftan bilinmelidir ki; yeryüzündeki bütün Türk kökenli topluluklar yani bütün Türk Dünyası Gök-Türklerin günümüzdeki devamıdır. Ortak kimlik Türk Kağanlığı ve dönemin Türk boylarıdır. Çin kaynakları bu durumu VI. ve VIII. asırlar arasında açıkça vurgulamaktadır. Türk Milleti Varlığını Nasıl Korudu? Türk milleti niye yok olmadan varlığını korudu sorusunu; Karahanlı, Gazneli ve Selçuklu gibi büyük devletleri, hatta Osmanlı Devleti'ni sayarak cevaplayabiliriz. Bu doğru yaklaşımdır. Ama Türklüğün aralıksız devam edişini Türk (Gök-Türk), Batı Türk, Türg(k)iş, Oğuz, Türkmen silsilesini ve diğer boyların durumunu takip ederek anlamak daha doğrudur. Her ne kadar farklı adlar altında devlet, beylik ve benzeri siyasi kuruluşlarda ömür sürseler de yabancılar tarafından hep Türk olarak anıldılar. Kaynaklarda kaydedildiler. Osmanlı Devleti en kuvvetli çağında üç kıtaya hükmederken dahi Türk devleti adıyla yazılıp bahsediliyordu. Kısacası Türk tarihini başlangıcından günümüze kadar kesintisiz takip etmekte problem bulunmamaktadır. Problem insanların anlama sıkıntısı taşımasında ya da kasıtlı şekilde tarihe bakma eğiliminde olmalarındadır. Sonuçta tarihin en erken devirlerinden itibaren Türk tarihini takip etmek mümkündür. Türkler ağırlık olarak Orta Asya "Türkistan" dediğimiz sahada çoğunlukla Avrasya bozkırlarında yaşamışlardır. Bilinen tarih paradigmaları değişse bile insanlık tarihindeki yerleri ve tanınmaları asla değişmez. Çünkü tarihi kaynaklar gerçeği ifade etmektedir. Gerçek Türk tarihini anlamak için Türk göçlerini boy sistemlerini ele alarak Gök-Türk (Türk 542-745) modelini esas alarak değerlendirmek en doğru yöntemdir. Hangi açıdan bakarlarsa baksınlar kaynaklardaki bilgileri yok edemezler.
Sultan Reşad'ın Torunu ve İttihadcılar Sâmiha Ayverdi Münevver Ayaşlı Hanım'ın yalısında çayda idik. Bizden başka, Sultan V. Murad'ın torunu Nihad Efendi'nin oğlu Şehzade Vâsıb Efendi ile V. Sultan Mehmed Reşad'ın oğlu Ömer Hilmi Efendi'nin kızı Mukbile Sultan da vardı.
Çay semâverinin üstündeki demlik fazla ısınmış olduğundan, ev sahibi servis yapamayınca, Sultan: “Benim ellerim nasırlıdır, tutabilirim!” diyerek demliği yakaladığı gibi, kimsenin yardımını kabul etmiyerek, çayları boşalttı.
Hor ve güç işlerin sertleştirip nasırlaştırdığı elleri ile öğünür gibi konuşan bir Osmanlı Sultanı…Tevekkeli, düşmez kalkmaz bir Allah dememişler...Hâli, tavrı, sözü sohbeti çok sâde ve tabiî olan Sultan, lohusa bulunduğu bir sırada, İkinci Cihan Harbi'nin bombaları yağarken, herkes kaçıştığı hâlde, kendisinin çocuğunu koynuna alarak hastahânede kaldığını, nasıl da şiirleşmiş bir belâgatle anlatmıştı.
Bir ara da: “Benim büyük babam fakir Pâdişâhtı” dedi.Gerçekten, saltanatı hep muharebe yıllarında geçen V. Sultan Mehmed Reşad, dar elbise giydirilmiş bir mahkûm gibi, sonuna kadar rahat nefes alamaz halde yaşadı.
Sultan doğru söylüyordu. îttihâd ve Terakki iktidarının elinde, onların keyfî kararları istikametini takibe mecbur olan Pâdişâh'ın elinde hemen hiç imkân yoktu.
Yıldız Sarayı'nı ve hazînelerini, Sırp, Bulgar ve Yunan çetecileri ile birlikte soyan îttihadcılar, bu halim selim, vatanperver Pâdişâha, boş bir devlet hazînesinden başka şey göstermemiş, vermemişlerdi.
Sultan Reşad'ın torunu gerçekten de, doğru söylüyordu. Saltanatta oturan sanki büyük babası değil de, îttihâd ve Terakki iktidarının parazit ve gözü doymayan yağmacıları idi.
Fethin Getirdikleri Yrd. Doç. Dr. Mustafa Gülcan İstanbul’un fethi, Avrupalıları, Balkanları ve hattâ Anadolu’da komşularını yüzlerce yıl Türklere karşı kışkırtan köhnemiş Bizans’ın yıkılmasını sağlamıştır.

Fâtih Sultan Mehmed Han, yüzyıllardır Hıristiyan âleminin doğudaki en kuvvetli dayanağını yıkarak, Türk-İslâm gücünü bütün dünyâya göstermiştir. Avrupalılar da, bu yeni gelen topluluğun, sıradan bir topluluk olmadığını anlamıştır. Ortaçağda Osmanlıları Avrupa’dan sürüp atmak için Haçlı seferleri düzenleyenler, kendi toplulukları üzerindeki tesirlerini kaybettiler. Bu târihten sonra papalar kendi başlarına kaldılar. 

Fâtih Sultan Mehmed Hanın Rumları, onların Ortodoks kilisesini ve patriğini kendi himâyesi altına alması, onlara esaslı haklar vererek, vicdan serbestliği tanıması, dış âleme de Türklere karşı olan akımları ve Bizans’ı düzeltmeye kalkışma niyetlerini önlemiş oldu. Kilise üzerindeki bu otorite, Osmanlı hudutlarını da taşarak Ortodoks olan bütün kavimlerin Osmanlı İmparatorluğuna dolaylı da olsa bağlanmasına vesîle oldu.

Bu arada Sırp ve Mora despotları, Sakız ve Midilli beyleri ile Trabzon Rum İmparatoru yüksek vergiler karşılığında sulh teklif ettiler. Fetihle; o zamâna kadar Akdeniz, Marmara ve Karadeniz sâhillerinin ticâretini elinde tutan Venedik’in üstünlüğüne son verilmiş; Karadeniz, Osmanlı Gölü hâline getirilmiştir. 

İstanbul’un fethi; toplam alanı on yedi kilometre kareyi geçmeyen bir şehrin elde edilmesi değil, çağ açan ve bir çağı kapatan büyük hâdisedir. Osmanlı Devletinin çeşitli din ve ırklardan olan insanları idâre etmeye başlamasıyla cihânşümûlleştiği bir hâdisedir.Çaka Bey zamânından beri Türklere denizi ve denizciliği şiddetle yasaklayan Venedik’in deniz ticâreti engellenmiş, onlar da, bundan sonra korsanlığa başlamışlardır. Fetihle berâber İstanbul sefâhat yeri olmaktan çıkarılmış, dünyânın ilim ve kültür merkezi hâline getirilmiştir. Derhâl devrin ilk, orta ve yüksek dereceli öğretim müesseseleri olan medreseler kurulmuş, bunlarda ilâhiyât, hukuk, târih, coğrafya, edebiyât, tıp, güzel sanatlar, matematik, geometri, astronomi, fizik dallarında değerli pekçok kimse yetişmiştir.

Osmanlıların her gittiği yerde oduğu gibi, İstanbul’da da kütüphâneler kurulmuştur. En mühimi bu fetihle doğudan batıya ve batıdan doğuya yapılabilecek her türlü askerî harekâta doğrudan müessir bir toprak parçası Türklerin eline geçti.İnsanların en büyük ihtiyacı olan hak şuuruyla adâlet nizâmı, Avrupa’da Hıristiyan âlemine Türk idâresi sâyesinde girdi. İslâm dîninin hak, hukûk ve adâlet esasları, güzel ahlâk sâhibi Müslümanların, İstanbul’da tesis ettiği idâre sâyesinde sağlam temellere dayandı. Bunu da Avrupa, İstanbul’un fethi sâyesinde öğrendi. Hıristiyanlar, kâdı(hâkim) karşısında hükümdârla gayri müslim bir vatandaşın bile muhâkeme edildiğini, İstanbul’un fethinden sonra İslâm ve Türk adâletinin sarsılmaz kâidelerine şâhid oldular.Fâtih Sultan Mehmed Hanın genç yaşında, balistik hesaplarını bizzât yapıp, döktürdüğü toplar, zamânın en büyük ve tesirli silahıydı. Topçuluk tekniğinin, dünyâ târihini değiştirecek ilk büyük zaferiİstanbul’un fethidir. Avrupa kralları top sâyesinde, otoritelerini hiçe sayan ahâliye esir muâmeleleri yapan derebeylik (feodalite) usûlünü kaldırdılar. Merkezî otorite kuvvetlenip, millî birlik esâsına göre kurulan devletler, Avrupa haritasında kalıcı sınırlar meydana getirdiler.

Hıristiyan Avrupa’da kültür ve medeniyet gelişti. Doğu ticâret yollarının bütünüyle Türk ve İslâm ülkelerinin eline geçmesi Avrupalıları ihtiyaçlarını temin için yeni yollar aramaya sevketti. Ticârî yollar aramak için keşiflere çıktılar. Yeni ülkeler keşfettiler. Gemicilik gelişip, denizaşırı ülkelere açıldılar. Keşif ve buluşlar da bulunup, teknik, kültür ve medeniyette büyük gelişmeler oldu. 
Çok Önemli Bir Kitap: Türkçe Jeopolitik Yavuz Bülent Bakiler Uzun yıllardan beri, elimden binlerce kitap gelip geçti. İlk defa, özetlenemeyecek bir kitapla karşı karşıyayım. Kitabın ismi Türkçe Jeopolitik. Ali Külebi‘nin büyük bir titizlikle hazırladığı 253 sayfalık Türkçe jeopolitik kitabında ise Jeopolitik, “En dar anlamda insan ve mekân yani insan ve coğrafya ilişkisi olarak tarif edilmiş. Veya devletlerin coğrafî özellikleriyle siyasetleri arasındaki ilişkileri inceleyen bilim” olarak ortaya konmuş.

Coğrafya bakımından, Türkiye, yeryüzünün en önemli bölgelerinden birinde bulunuyor. Bu bakımdan bütün büyük devletlerin Türkiye üzerinde çok ciddi siyasetleri var. Büyük devletler yanında birkaç milyon nüfuslu Ermeni devletinin de, Yunanistan’ın, Suriye’nin, Bulgaristan’ın, Kıbrıs Rum yönetiminin de bizim coğrafyamızla ilgili siyasetlerine aldırmamak, göz yummak, gafletin değil, en büyük ihanetin ta kendisi olur.

Ali Külebi, Türkçe Jeopolitik kitabında, bütün yakın ve uzak komşularımızın bizimle ilgili siyasetlerini, ordularının kara-deniz-hava kuvvetlerini ve o kuvvetlerin silahlarını, uçaklarını, tanklarını, toplarını, füzelerini... birer birer ortaya koyarak dikkatimizi çekiyor. 
Bana göre bu kitap, bütün lise ve üniversite öğrencilerimize şu veya bu şekilde anlatılmalıdır. Sonra bütün siyasi partilerimizin milletvekilleri ve bütün devlet ricalimiz Türkçe jeopolitik kitabını gözden geçirmelidirler.

Türkçe jeopolitik 4 ayrı bölümden ibaret. Bütün bölümler birbirlerine kördüğüm bağlarla bağlı. O bakımdan kitabı özetlemek çok zor. Mesela görüyoruz ki PKK’yı bizim müttefiklerimiz de destekliyorlar. Belçika’da, Hollanda’da, Fransa’da, İtalya’da, Yunanistan’da, İsveç’te, Norveç’te, İngiltere’de, Ermenistan’da, Rusya’da, Almanya’da, Avusturya’da, Danimarka’da, Kıbrıs’ta... PKK merkezleri var. PKK’dan ele geçirilen 36.563 silahın %71.6’sı Rusya, %14.7’si Çin, %3.6’sı Macaristan, %3.6’sı Bulgaristan kaynaklı. Hollanda ve Almanya PKK’nın para kaynakları arasında. Üzerimizde oynanan oyunları bilmeden bu topraklara sahip olamayız. Türkçe Jeopolitik kitabı, okunması ve okutulması gereken bir eser. Ali Külebi’yi tebrik ederim.
 
Türk Tarihinin Dönüm Noktası: Miryokefalon Savaşı Yılmaz Öztuna   12. Yüzyılın En Büyük Meydan Muharebesi Miryokefalon, Eğridir Gölü’nün az kuzeyindedir. Tam yeri hakkında bu yörenin insanı olan Yk. Müh. Ramazan Topraklı bir kitap yayınladı: (M.Savaşı, Ankara 2010)12. yüzyılın en büyük ve en önemli meydan muharebesi vuku buldu. En büyük ve önemli Avrupa ve Hristiyan devleti Bizans’ın, çok seçkin bir asker, devlet ve kültür adamı olan imparatoru Manuel Komnenos (1122-1143-1180), Anadolu Selçuklu sınırını geçti. Miryokefalon geçidine geldi. İkinci Kılıç-Arslan ve Türk ordusu burada idi. Türk’ün geleceğini belirleyen meydan muharebesi burada oldu. Kaybetse idik, düşman, taht şehrimiz Konya’ya gelecek, bizi Anadolu’da sürebildiği kadar doğuya sürecekti. Malazgirt’ten tam 105 yıl sonra, devletimizin geleceği kararacaktı. Avrupa’da bizim Selçuklu devletimize çoktan Türkiye (Turchia) demelerine rağmen, Anadolu’ya gelen Türk nüfusu ile yerli halk henüz dengede idi.O çağda Bizans (Doğu Roma) imparatorluğu, Anadolu’nun kalın şerit hâlinde istisnasız bütün sahillerini, Balkanlar’ı, Kıbrıs ve Girit’i, Güney İtalya’yı içeriyordu. İmparator Manuel’in ordusunda Macar, İtalyan, Fransız, Sırp, hattâ Türk (Gök Tanrı dininden Peçenek) yardımcı birlikleri bulunuyordu. Türkleri Anadolu’dan atmak üzere, Kılıç-Arslan’ın 60.000 askerden oluşan ordusu ile karşılaştı.Bizans Sarayına Ziyaretİkinci Kılıç-Arslan, Yunanca, Farsça, Arapça’ya vakıftı. İmparator Manuel’i yakından tanıyordu. Şahsen dosttular. İmparator’u Bizans (İstanbul) şehrinde ziyaret etmiş, 3 ay sarayında kalmıştı. Böylesine bir ziyareti hayal bile etmeyen -o çağda Hristiyan dünyasının en medenî ülkesi olan- Bizans’ın İmparatoru, sarayına şeref veren Kılıç-Arslan’ın her öğün yemeğini altın tabaklarla göndermiş ve hiçbir öğün tabakları geri almamıştı. Bizans’ın haşmetini büyük rakibine göstermek için elinden geleni yapmıştı.Şimdi Sultan Kılıç-Arslan, Miryokefalon’da mağlûp Bizans ordusunun karşısında idi. Manuel’i esir alarak prestijini kırmak istemedi. Zaferi kazandığı an, çepeçevre kuşattığı Bizans ordusunun çekilip gidebilmesi için, ordumuzun bir kanadını açtı ve düşman rahatça geçti. Hâkanımız, bu coğrafyada beraber yaşayacağımızın idrakinde idi. Zamanının medenî seviyesinin çok üzerinde idi. Mağlûp ve ağır zayiat veren İmparator, saflarımızı selâmlayarak çekilip gitti.Kılıç-Arslan, Mısır-Suriye sultânı Selâhaddin Eyyubî ve Almanya İmparatoru Friedrich Barbarossa başta, belli başlı hükümdarlara zafer-nâmeler göndererek Miryokefalon’u anlattı (buna rağmen Barbarossa, 3. Haçlı Seferi başkomutanı sıfatıyle üzerimize gelerek topraklarımızda can verecektir).Duânızla KazandımZaferden sonra Sultan Kılıç-Arslan, taht şehri Konya’ya geldi. Büyük törenle kutlamaları kabul etti. Süryânî Patriki de kendisini kutlayınca “Duânız berekâtıyle kazandım!” dedi. Dünya tarihinde, hele Orta Çağ’da telaffuz edilmiş en derin manalı, insanlık tarihinin parıltılı tezahürlerinden bir cümledir. Atalarımızın ne yüce bir kültür ve siyaset çizgisine eriştiklerinin göstergesidir. Ancak kendi pozisyonundan ve inancından emin ve müsterih bir insanın söyleyebileceği bir sözdür. Oğuz‘luktan -Müslüman olarak- hızla Türkmen ve oradan aynı hızla yüksek yerleşik uygarlığa geçerek Türk olabildiğimizin kanıtıdır. Böylesine bir hızla bin yıllık Anatolia’ya Avrupa’da Türkiye dedirttiğimiz âşikârdır. Böyle bir cümleyi, karşıt bir dinin en yüksek ruhanisine söyleyebilecek devlet başkanının bugün bile dünyamızda varlığından şüphe ederim.Bizans, Orta Anadolu’yu Türklerden geri alabilmek için bir asırdır fırsat buldukça nice teşebbüsler yapmıştı. Miryokefalon’da Bizans’ın bu ümidi söndü. Sultan Kılıç-Arslan, torunu Büyük Alâeddin‘e (1192-1219-1237), Anadolu’yu, dünyanın o asırdaki en müreffeh ülkesi hâline getirebileceği zemini, Miryokefalon zaferi ile hazırladı.
"Türk" Soyadı Taşıyan Yabancılar M.Necati Özfatura Türk asıllı ve Türk vatandaşı olmadıkları ve çoğu ise Türkiye'nin nerede olduğunu bile bilemedikleri halde dünyada (Türk ve İslam Dünyası dışında) 22 bin kişi (aile) "Türk" soyadını taşımaktadır.

    ABD'nin Utah eyaletinde yaşayan Prof. Dr. Toni Türk, 30 yıl önce "Turc" soyadının nereden geldiğini merak ederek, hayatını bunu bulmaya adadı. Çok sayıda ülkenin kütüphanelerini dolaştı. İnternette site açtı. Dünyanın muhtelif ülkelerinden (Türk ve İslam Dünyası dışında) bu siteye müracaat edenlerin sayısı 22 bine ulaştı. Toni Turc'a göre bu sayı çok daha fazladır sadece haberdar olup siteye müracaat edenlerin sayısı 22 bindir.

    Toni Turc gen haritası çıkaran bir siteyle anlaştı. Türk soyadı taşıyan 22 bin kişi DNA testi verilerini bu siteye gönderdi. Ve hepsinin DNA testleri ile Türklerin DNA verilerinin aynı olduğu görüldü.

    Turc soyadı taşıyan Amerikalıların ilk temsilcisinin 1718'de İrlanda'dan Boston'a göç eden Robert Turc olduğu ortaya çıktı. Toni Turc ise ceddinin Polonya'dan ABD'ye göç edenlere dayandığını tespit etti. Altın Ordu Rusya tarafından işgal edilip yakılınca çok sayıda Türk, Polonya'ya iltica etmişlerdir.

    Avrupa'da Turc soyadını taşıyanların kökeni ise onbirinci asra (esir düşen Selçuklu Türklerine) dayanmaktadır.

    Toni Turc'un kurduğu site "www.Turkgenealogy.com"dur. 22 bin kişinin kayıtları bu sitede mevcuttur. Turc soyadının isim babası ise Arnulph Turque'dir. Bu 22 bin kişi Türkçe bilmiyorlar. Türkiye'yi görmüş değiller. T.C. vatandaşı değiller ama soyadları Türk'tür.

    "Ben kimim?" diye 30 yıl araştırma yapan Prof. Dr. Tony Richard Turc. ABD Utah eyaletinde San Jean Bölgesi Federal Direktörüdür. 22 bin kişinin kökeni Selçuklu? çoğu ise Osmanlı Türklerine dayanıyor.

    Almanya'da Türk soyadı taşıyan Jacob de Türk (1609 tarihinde) Almanya'da görüldü. Türk soyadı Prusya'da (1683 tarihinde) görüldü. Fransızlara esir düşen Selçuklu Emiri Hayreddin Selahaddin'e Fransızlar şövalye unvanı verdiler, "le Türk" ve "de Türk" soyadı bu kişiden geliyor.

Ülkelerde soyadı "Türk" olanların sayısı:
Almanya : 8 bin 641 İrlanda : 12 Amerika : 7 bin 858 İsviçre : 12 İngiltere : 3 bin 543 Hırvatistan : 10 Belçika : 322 Rusya : 7 Hollanda : 242 Ukrayna : 6 Fransa : 236 İspanya : 5 Polonya : 151 Hindistan : 4 Macaristan : 108 Güney Afrika : 4 Slovenya : 67 Lüksemburg : 3 Kanada : 50 Norveç : 3 Avusturya : 16 Avustralya : 3 Çek Cumhuriyeti : 13








Toni Richard Turc 90 bin belge üzerinde çalışmış. Türk adından türemiş ad ve soyad sınıflandırmış..
    Bazı ülkelerdeki dağılış ise şöyle:

Fransa: Turc, Turcq, Le turc, Le turque, Turquet, Turquin
İtalya: Turco, Turci, Turchio, Turcu, Del Turco, Turcheschi 
Almanya: Turck, Turck, Thurch, Terkel*. 
Polonya: Turek, Turecek, Turkovvski, Turktevvtez 
Macaristan: Torok,Turk, Turkovich, Turkovvski 
İskoçya: Mac Töre, McTurk 
İrlanda: Turkington
Hakkımız Kalan Ülkeler Samiha Ayverdi 1
878’de cerayan eden Türk-Rus Muharebesi’nde memleketin her bir köşesinden gelen gönüllüler arasında Silistre’ye de bir gurup gönüllü gelmiştir. Kumandan Paşa, bu gönüllülere hoş-âmedî ederken gözüne, aralarında yedi sekiz yaşlarında bir çocuk ilişti ve merak ederek “bu çocuk kimin” diye sordu. Gönüllüler arasında yaşlıca amca bir adam. Mûsâ Paşa’ya: “ben kulunuzundur efendim… sefer açıldığını duyunca bir türlü arkamdan ayrılmadı” dedi. Kumandan Mûsâ Paşa, çocuğa “oğulum, sen pek küçüksün, silâhı bile tutup kaldıramazsın” deyince çocuk geri gönderileceğini zannederek, ağlamaya başladı ve “amca hiçbir işe yaramasam da su da mı taşıyamam?” diyerek etrafındakilere gözyaşı döktürdü. Osmanlı devletinde hangi müesseseyi kurcalayacak olsak, temelinde birbiri ile sarmaş dolaş olmuş bir vatan ve îman aşkı yattığını görürüz.Yedi yaşındaki çocuğun küffâra kılıç sallamak üzere, babası ile yollara düşmek istemesinde “ya, gâzî ol, ya şehîd” terbiyesi ile büyümüş olmasının tesirini gördüğümüz gibi, kul hakkına riâyet etmekte, vatan müdafaasında, devletçilik anlayışında, âile yapısında, hulâsa cemiyet hayatının bütününde dâimâ karşımıza çıkacak olan adâlet duygusunun tanınmasında sârî ve cârî olan hep aynı îman fermanının asırlar içinde süregelmiş buyruğunun Türk’ün iliğine kemiğine işlemiş vatan ve îman aşkı her vesîle ile kendini göstermekten geri kalmamıştır.
Türk Tarihinin Hazin Sayfaları: Göçler-Sürgünler Mehmet Can Şehzade Süleyman Paşa'nın 1352 yılında Rumeli'ye geçişi ve art arda devam eden fetihlerle Osmanlı, kısa sürede Balkanların tek hakimi haline geldi. Türklerin Rumeli'ne yerleştirilmesi ve bölgenin yerli halkları olan Arnavutlarla, Boşnakların da İslam'ı seçmesi Balkan coğrafyasını ikinci bir Anadolu yaptı. 

Yaklaşık 500 yıl idaresi altında yaşadıkları Osmanlı'nın zayıflamasıyla birlikte bu bölgede yaşayan Türkler ve Müslüman halkları da zor günler bekliyordu. 1912 yılında yapılan 1. Balkan Savaşı'nın kaybedilmesiyle de elden çıkan topraklardan milyonlarca Türk, Boşnak ve Arnavut, Anadolu'ya göç etmek zorunda bırakıldı. Göç etme imkanı bulamayanlar ise kaldıkları coğrafyada çeşitli asimilasyonlara maruz kaldı.
Göçlerin en acı yanı ise 500 yılı aşkın Osmanlı idaresinde kalan coğrafyadaki Türk şehir mimarisinin en güzel örnekleri olan eserlerin yok edilmesi oldu. Osmanlı'nın 15 bin 787 mimari yapı inşa ettiği Balkanlar'da göçlerle birlikte bu tarihi eserler de sahipsiz kaldı. Osmanlı'nın izlerini yok etme pahasına birçok tarihi cami, han, hamam yıkıldı, geri kalan bir çok tarihi eser ise aslından uzak görünümle restore edilip amacı dışında kullanıldı.
Tehcir edilen halkların sığınağı haline gelen Türkiye'yi, yıllardır Ermeni iddialarıyla karşı karşıya bırakan birçok gelişmiş ülke, ne yazık ki Kafkaslar ve Balkanlardan sürülen milyonlarca halkın yaşadığı acıları bir türlü görmek istemedi.
İlk Göç ve Sürgünler Kafkasya’dan Başladı
Rus Çarlığına bağlı askeri birliklerin 1859 yılında Kafkasya'ya girmesiyle bu coğrafyada göçler de beraberinde başladı. Rus birliklerine karşı verilen savaşı kaybeden Kafkas halklarını büyük bir dram bekliyordu. Çar'ın Kafkasya temsilcisi Grandük Mişel'in 1864 Ağustosunda Batı Kafkasyalılara, "Bir ay zarfında Kafkasya terk edilmediği takdirde, bütün nüfus savaş esiri olarak Rusya'nın muhtelif mıntıkalarına sürülecektir" şeklindeki fermanı, bölgedeki sürgünleri ve göçü tetikledi.
Rus Çarlığının emriyle 1864 yılında 1 milyon 500 bin Kafkasyalı yurdundan oldu. Tehcire zorlanan Kafkas halklarının birçoğu sürgün yolculuğunda açlık ve zor şartlara yenik düşerek can verdi, binlercesi Karadeniz'in azgın dalgalarına dayanamayan gemilerin batmasıyla engin sularda boğuldu, yüzlercesi kalıcı hastalığa yakalandı. Karadeniz'deki Taman, Tuapse, Anapa, Soçi, Sohum, Poti ve Batum gibi limanlardan Rus, Osmanlı ve İngiliz gemilerine bindirilen muhacirler, Trabzon, Ordu, Samsun, Sinop, Varna, Köstence ve İstanbul'a getirildi. Arşiv kayıtlarına göre, Kafkaslar'dan sürgün edilen insanların yüzde 30'una yakını, yolculuk tamamlanamadan öldü.
Kafkasya'da sürgünler 1864 yılıyla sınırlı kalmıyordu. 1864 sürgünüyle dünyaya savrulan Kafkasyalılar, tekrar ana vatanlarında toparlanma fırsatı bulamadan bu sefer 1943 ve 1944 yıllarında SSCB lideri Josef Stalin'in emriyle geniş çaplı bir sürgüne maruz bırakıldı. Bu sürgünde ise Kafkas halkları, asılsız bir şekilde II. Dünya Savaşı'nda Almanlarla iş birliği yapmakla suçlanıyordu.
Karaçay ve Balkarlar'ın Sürgünü
SSCB'ye bağlı Karaçay Özerk Bölgesi, 2 Kasım 1943'te Sovyet askerlerince kısa süre içinde boşaltıldı. Emirlere uymayan Türk kökenli bu halk, anında infaz edildi. Karaçay halkından 32 bin 929'u çocuk olmak üzere 63 bin kişi tıpkı diğer Kafkas halklarına yapıldığı gibi hayvan vagonlarına doldurularak Kazakistan, Kırgızistan ve Özbekistan'ın iç bölgelerine gönderildi. 8 Mart 1944'de ise Balkarlar, Karaçay halkının maruz kaldığı acı sürgünü yaşadı.
Çeçen ve İnguşlar'ın Sürgünü
Kızılordu'nun 23 Şubat 1944'te  26. kuruluş yıldönümünü şenliklerine davet edilen Çeçen ve aynı etnik kökene sahip olan İnguşlar, apar topar ve binlerce insanın ölümü pahasına Sibirya'ya sürüldü.
Sürgüne gönderilen her aileye, yanlarına almak için ancak 20 kilogram bagaj izni verildi, insanların bütün mal varlıklarına ve hayvanlarına el konuldu. Felaketin en büyüğü ise sürgün yolculuğunda gerçekleşti. Sürgün edilen insanların yüzde 20'si kötü hava şartları ve açlıktan öldü. Ölüm Çeçen ve İnguşlar'ın yakasını yerleştirildikleri yeni yerlerde de bırakmadı. Gerek iklim gerek ağır çalışma şartları ve bunlara bağlı salgın hastalıklar sebebiyle pek çok muhacir hayatını kaybetti. Çeçen ve İnguş halkının sürgündeki nüfus kaybının yüzde 38 oranında olduğu kaydediliyor.
Sovyetler Birliği Yüksek Şurası, 9 Ocak 1957 yılında aldığı karar ile 1944 yılında topyekun sürgün edilen Çeçen ve İnguşların ana vatanlarına dönmelerine izin verdi. 7 Mart 1944 tarihinde lağvedilen ve toprakları çeşitli ülkelere paylaştırılan Çeçen-İnguş Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti ise 1957 yılında yeniden kuruldu. 1939 yılının resmi kayıtlarına göre 488 bin olan Çeçen-İnguşların nüfusu sürgünden sonra 200 bine kadar düştü. 1959 yılında ise Çeçen-İnguş Cumhuriyeti'ndeki bütün İnguş ve Çeçenlerin sayısı 311 binden ibaretti.
Sovyetler Birliği'nin dağılmasının ardından bağımsızlığını ilan eden Çeçenistan'da Rus birlikleriyle halk arasında savaş başladı. 1994-96 yılları arasında bir milyon civarında nüfusu olan Çeçenistan, bu savaşta yaklaşık 120 bin kayıp verdi. 1999-2001 yılları arasında yaşanan ikinci savaşta ise 100 bin Çeçen öldü, 30 bin Çeçen ise sakat kaldı.
Kırım Türkleri’nin Sürgünü
Stalin döneminde sürgün sadece Kuzey Kafkasya ile sınırlı kalmadı. Sürgün kararından en çok etkilenen bir diğer halk ise Kırım Türkleriydi. 18 Mayıs 1944 gecesi başlayan sürgün furyası, 3 gün içinde 220 bin Kırım Türkü'nün zorla yurtlarından koparılmasıyla sonuçlandı.
Orta Asya'nın ücra köşelerine götürülmek üzere ölüm katarlarına bindirilen Kırım Türkleri'nin yüzde 42'si zor şartlara dayanamayarak veya yapılan baskılar sonucu hayatını kaybetti. Vatanlarına dönmek için büyük bir mücadele veren Kırım Türkleri, hedeflerine ulaşmak için 1980'li yılları beklemek zorunda kaldı.
Yıllar sonra terk ettiği topraklarına gelen insanları başka bir hazin tablo bekliyordu. Kırım Türkleri yurtlarına döndükleri zaman evlerinin, iş yerlerinin ve topraklarının Ruslar ile Ukraynalılara dağıtıldığını gördüler.
Ahıska Türkleri’nin Sürgünü
Gürcistan'ın Ahıska bölgesinde yaşayan ve "Osmanlı Türkleri" olarak da bilinen Ahıskalılar, 14 Kasım 1944 yılında tarihin en acı olaylarından birini yaşadı. Bütün Ahıska Türkleri sürgün edildi. Aradan geçen 65 yıla rağmen, halen yurtlarına dönemediler. Anavatanlarından koparılan ve gittikleri yerde hayatta kalan Ahıskalıların torunları bugün Rusya Federasyonu, Özbekistan, Kazakistan, Türkiye, Ukrayna, Almanya, Fransa, İtalya ve ABD'de yaşıyoryorlar.
Stalin'in emriyle bir gece ansızın gelen haber üzerine doğup büyüdükleri vatanlarını zorla terk ettirilen Ahıska Türkleri, "ölüm katar" olarak adlandırılan hayvan vagonlarına istiflenerek bir bilinmez yolculuğa çıktı. Sibirya'ya ve Sovyetlerin iç bölgelerine gönderilen yaklaşık 100 bin Ahıska Türkünün birçoğu yolda hastalıktan, açlıktan öldü. Ayrı ayrı bölgelere dağıtılan Ahıska Türkleri yıllarca birbirinden haber alamadan yaşadı.
Özbekistan'da sürgün hayatı yaşayan Ahıskalılar, 1989 yılında ikinci büyük sürgün daha yaşadı. Fergana'da çıkan olaylarda yaklaşık 100 bin Ahıska Türkü ikinci vatan edindikleri Özbekistan'dan komşu ülkelere ve Rusya'nın Krasnodar bölgesi ile Ukrayna'ya göç etmek zorunda kaldı. Türkiye'de bir süre önce çıkarılan kanun ile Ahıskalıların Türk vatandaşlığına geçişi kolaylaştırıldı.
1944'de sürgün edilen Ahıska halklarından bugüne kadar hiçbir şekilde yurtlarına dönüş yapamayanlar ise Ahıska Türkleri oldu. Gürcistan, Avrupa Konseyi'ne kabul edilirken Ahıskalıların yeniden kendi vatanlarına yerleştirilmesi konusunda taahhüt altına girdi, ancak bugüne kadar verilen sözler yerine getirilmedi.
Bulgaristan’dan Göçler
Rusların 1828'de Tuna'yı aşarak Edirne'ye kadar gelmesi ve Bulgarları Türklerin üzerine hücum etmesi sonucu 30 bin Türk, Anadolu'ya göç etti. 1876'da Rusya, Almanya ve Avusturya tarafından Balkanlar bölündü. Avusturya, Bosna-Hersek'i aldı, ayrıca Bulgarlar ve Sırplara, Rusya himayesinde hürriyet verildi.
Aynı yıl Bulgarlar, Türklere karşı şiddet hareketlerine girişti. Buradaki Türkleri korumakla görevli Türk ordusunun hareketi, Avrupa devletlerinin müdahalesiyle durduruldu. Binlerce Türk, Edirne, İstanbul ve Anadolu'ya göç etti. 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'ndan sonra yapılan Berlin Antlaşması ile Bulgaristan devletinin kurulması kabul edildi. Bu durum, Bulgaristan'daki Türkler için kötü sonuçlar ortaya koydu. 1876-1878 yılları arasında 200 bin Türk, Edirne ve civarına yerleşti. Sonraki yıllarda ise 300 bin göçmen, Rumeli'den Anadolu'ya geçti. Kuzey Bulgaristan'dan göç eden bir kısım Türk ise Rodoplar'da uğradıkları silahlı saldırılarda ağır kayıplar vererek Türkiye'ye gelebildi. Bu tarihlerde Doğu ve Batı Trakya ile İstanbul'un her yeri göçmenlerle doldu. Osmanlı bu göçmenlerin iskanı konusunda büyük zorluklar yaşadı.
Arşivlerde, 1885-1923 yılları arasında Bulgaristan'dan Türkiye'ye 500 bin kişinin göç ettiği belirtiliyor. 1923-1933 yılları arasında ise göç edenlerin sayısı 101 bin civarındadır. Yine Bulgaristan'dan 1934-1960 arasında 272 bin 971 kişi, 1968-79 yılları arasında da Bulgaristan'dan Türkiye'ye 116 bin 521 kişi Türkiye'ye göç etti.
Bulgaristan'dan son göç hareketi ise 1989 yılında Bulgar hükümeti tarafından burada yaşayan Türklerin Türkiye'ye göçe zorlanmaları ile başlatıldı. Göçmenler kitleler halinde trenlerle Türk sınırına bırakıldı. Böylece Türkiye, II. Dünya Savaşı'ndan sonra Avrupa'da görülen enbüyük ve zorunlu göç akımını yaklaşık üç aylık bir süre içinde kabul etmek durumunda kaldı. Bu dönemde 64 bin 295 aileye mensup 226 bin 863 kişi serbest göçmen olarak Türkiye'ye geldi. Bu tarihten itibaren 1995 yılına kadar da aralıklı olarak gelen serbest göçmenlerin sayısı 73 bin 957 kişiye ulaştı. Bütün bu göçlere rağmen bugün Bulgaristan'da halen 2 milyonun üstünde Türk bulunuyor.
Romanya’dan Göçler
Romanya toprakları, Osmanlı İmparatorluğu idaresindeyken, Besarabya ve Kırım'dan on binlerce Türk buraya yerleşti. 1806-1812 Osmanlı-Rus savaşlarında, Rus ordularının Tuna'yı aşarak Şumnu'ya kadar ilerlemesi üzerine bu bölgede yaşayan Türkler göçe zorlandı. Şumnu ve Dobruca civarından, 1812 yılından sonra 200 bin Türk, Anadolu'ya göç ederek başta Eskişehir olmak üzere çeşitli bölgelere yerleştirildi.
1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından sonra Besarabya'nın Rusların eline geçmesi Dobruca'nın ise Rumenlere bırakılması üzerine Türklerin göçü yeniden başladı. O yıllarda Dobruca'dan 80 bin civarında Türk, yurtlarını terk ederek Anadolu'ya yerleşti. 1923'ten sonra, Dobruca'dan yeni göçler başladı. 1923-1933 arasında 33 bin 852 kişi göç etti. 1934-1960 yılları arasında ise Romanya'dan göç edenlerin sayısı 87 bin 476'ya ulaştı.
Yugoslavya’dan Göçler
Yugoslavya'dan Türkiye'ye Cumhuriyet döneminde toplam 77 bin 431 aileye mensup 305 bin 158 kişi göç ettiği, resmi kayıtlarda yer alıyor.
Yugoslavya idaresinin baskıları sonucu 1946-1968 ve 1971 yıllarında özellikle Üsküp, Prizren ve Sancak bölgesinde yaşayan Türk, Boşnak ve Arnavutlar, evlerini ve mallarını cüzi fiyatlara satarak Türkiye'ye gelmek zorunda bırakıldı.
Yunanistan'dan Göçler
Yunanistan'dan Türkiye'ye ilk göçler 1820 yılında Mora isyanından sonra başladı. Avrupa'dan gelen gönüllü askerlerle Rum çeteciler, Teselya ve Ege adaları ile Mora'da oturan Türk ve Müslüman halka zulmetmeye başladı ve 32 bin Müslüman Türkü öldürdü. Rusya ile İngiltere arasında yapılan anlaşma ile 1826 yılında bağımsız Yunan devleti kuruldu ve Müslüman halkı Yunanistan'dan çıkarma kararı alındı. Bu kararla birlikte Türkler yüzyıllarca yaşadıkları coğrafyadan sürgün edilmeye başlandı.
Mora'nın ardından Girit'te de 1864 yılında Rumların sivil Türk halkına karşı katliamlara girişmesi üzerine, bu bölgeden Anadolu'ya ve İstanbul'a 60 bin kişi göç etti. Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra da Yunanistan'daki Türklerden bir kısmı, Anadolu'ya kaçmak zorunda kaldı. Kurtuluş Savaşı'nı takip eden Lozan Antlaşması hükümlerine göre yapılan mübadelede ise Türkiye'ye 1923-1933 yılları arasında 384 bin kişi geldi.
Yunanistan'dan göçler, 1934-1960 arasında da devam etti. Bu tarihlerde 23 bin 788 kişi Türkiye'ye geldi. 1960-1970 arasında ise 20 bin kişi Yunanistan'dan Türkiye'ye yerleşti.
Dil ve Eğitim Kamran İnan En kıymetli varlık insandır. Bizim insanımız daha da kıymetlidir. Ancak bu kıymetin çağdaş eğitim kuruluşlarında işlenerek dinamik hale getirilmesi gerekir. Bunda başarılı olamadık. Amerika'da, Avrupa'da okuyan gençlerimiz ön sıralarda; eğitimde, hayatta başarılı oluyorlar. Bunu İsviçre’de okurken yaşadım, Belçika'da çalışırken takip ettiğim işçi çocuklarında gördüm, Amerika'da toplantılarda şahit oldum. 
Çağın çok gerisindeki sakat eğitim sistemimiz neticesi ciddî bir kültür bunalımından geçiyoruz. Dehşet verici cehalet manzaraları sergileniyor. Televizyonlardaki bilgi yarışmaları, paneller, siyasî mülakatları takip, dışardakilerle mukayese ettiğimde içimden, "Bu kadar cehalet ancak tedrisatla mümkündür." diyorum. Ve maalesef öyledir. Taşıma vasıtalarında, bekleme salonlarında, toplu yerlerdeki insanlardan elinde okuyacak bir yayın bulunmayan kimse bizdendir.
Fransa'nın en kalabalık yerleri kitapçı dükkânları, kütüphanelerdir. Bir Fransız senede ortalama 7, -bazıları 40-50- kitap okur. Bizde ömründe 7 kitap okuyanlar sınırlı, ancak yine de çoğunluktadır. Üçten fazla kitap ismini sayabilecek insanımız azdır. 
Amerika'da yeni bir kitap yarım, bir milyon, Avrupa'da yüz binler basarken bizde iki bin, en çok beş bin basıyor. Bir vakitler dünyanın en fakir, açlık çeken memleketi olarak bilinen Hindistan günümüzde Batı dünyasına 300 bin elektronik mühendisi ihraç ediyor. Biz hâlâ ham işçi ihracına çalışıyoruz. Bir toplumun en hayatî meselesi eğitimdir. Türkiye, maalesef, bunun ciddiyetim henüz tam anlamıyla kabullenmiş değildir.
Devlet Plânlama Teşkilâtı senelerce, verimli yatırım değil diye, okul inşasına müsaade etmedi. Oysa yatırımın en önemli ve verimlisi insana yapılan yatırımdır. 
Japonya'nın önlenemeyen yükselişini araştıran Amerikalılar, temel faktörün eğitim olduğu neticesine vardı. Bunun üzerine Amerika, tarihinin ikinci eğitim reformunu gerçekleştirdi. 
Almanya, son senelerdeki duraklama ve güç kaybı sebeplerini inceledi, eğitimdeki verim düşüklüğünden kaynaklandığı ortaya çıktı; Almanya halen kendini, eğitim sistemini yargılıyor. 
Güney Kore'nin yükselişi de eğitimle izah ediliyor. Eğitim bütçesi yetersiz ve maalesef, Eğitim Bakanları, genellikle, daha da yetersiz. Nice eğitilmemişler o makamdan geçti. Kültür zenginliği bir milletin servetidir; bu alanda da, ne yazık ki, fakirleşmekteyiz.
Bir milletin en önemli ve güçlü bağı dilidir. Türkçemiz dünyada en çok konuşulan 5 dilden biridir. Bir hazine olan dilimizi de, kendi elimizle tahrip ettik, nerde ise anlaşılmaz hale getirdik. 
Genç nesiller yeni kelimeler uydurmada adeta yarıştı. Bir ara ideoloji de işe karıştı, geçmişle köprüler atılmak, bağlar kesilmek istendi. Kısmen başarılı da oldular; birbirimizi, eskisi gibi rahat okuyup anlayamıyoruz. Televizyon ekranlarında dilimiz her gün kan kaybediyor. Asıl Türkçe, sınırlarımız dışındaki Türklerin Türkçesi; onlar dilimizin koruyucusu. 
Bir Orta Asya Devlet Başkanı, Ankara ziyareti sırasında, aralarında benim de bulunduğum bir grup Milletvekiline hitap ederken, "Eğer karşılıklı Türkçe konuşamıyorsak bunun kusuru bizim değil, sizin!" dedi; doğru söylüyordu. Dilimiz üzerindeki tahribat, maalesef, devam ediyor. Neleri tahrip etmedik ki!..
Suriye Türkleri Mehmet Şandır 4. Türk Devlet ve Toplulukları Dostluk, Kardeşlik ve İş Birliği Kurultayı’nda Mehmet Şandır’ın Suriye Türkleri hakkında yapmış olduğu konuşmayı aşağıda sunuyoruz:
M uhterem Başbuğum, Türk Dünyasının sayın devlet, ilim, sanat ve düşünce adamları, kıymetli misafirler ve değerli basın mensupları; sizleri, Suriye'de yaşayan yaklaşık bir buçuk milyon Türkler adına ve Bayır-Bucak Türkmenler adına saygıyla selamlıyorum. Öncelikle, Yüce Allah'a şükrediyorum; Türk Dünyasının mahşerini yaşıyoruz; sur üfürüldü, Türklük ayağa kalktı. Bu güzel manzaraya bakınız lütfen. Bin yıldır görüşemeyen kardeşler, bugün, omuz omuza, yan yana; buna, şükredilmez de ne yapılır; şükrediyorum. Böyle bir Kurultayda, Türklüğün toyunda hemen yakınımızdaki yakın olmanın, unutulmuşluğundaki Suriye Türkleri'nin konuşmaması, bulunmaması mümkün değildir. Biz, Suriye Türkleri olarak, Suriye Türkleri'nin bir parçası olan Bayır-Bucak Türkmenleri olarak, bundan sonra, Türk Dünyasını ilgilendiren her toyda, her toplantıda bulunacağız ve konuşacağız. Türk Dünyasının muhterem temsilcileri;
Size, öncelikle Bayır-Bucak Türkmenleriyle ilgili kısa bilgi arz etmek istiyorum: Bayır-Bucak Türkmenleri, Türkiye'mizin Hatay ilinin hemen güneyinde, Türkiye ile aralarında Arap köyü bulunmaksızın, kendi aralarında da Arap Köyü bulunmaksızın bir yoğunluk olarak, yaklaşık 60-65 bin kişilik bir nüfus kitlesi olarak asırlardır o topraklarda yaşamaktadırlar. Genellikle, Bayat boyundandırlar. Suriye'nin muhtelif yerlerinde, sıralamak gerekirse, özellikle, Halep, Rakka ve hudutlarımızla Halep arasındaki bu kesimde, Hama, Humus'ta, Şam Havran'da, Lübnan Dağlarında tabiî ki, Lazkiye'nin kuzeyinde kalabalık kitleler halinde Türk nüfus bulunmaktadır. Bu Türk nüfusunun, Suriye Türklüğü'nün tarihine kısaca bakacak olursak, iddialı bir laf etmek gerekir; Suriye diye anılan topraklar, Türk coğrafyasıdır. Bu coğrafyada asırlardır Türkler yaşamaktadır. Emevî Devletinin, İslâm Emevî Devletinin yıkılmasından sonra, bu coğrafyada kurulan devletlerin tamamı Türk Devletidir; 830'lu yıllardan sonra Abbasî Halifesi El Memun ve El Mutasım'ın kurmuş olduğu Türk birliklerinin sonrasında Ortadoğu'da ve Mısır'da Tolunoğulları'ndan, Akşitoğulları'ndan başlayan Türk beylikleri sahneye çıkmıştır. Bir sıralama yapacak olursak: Suriye Selçukluları, Suriye Selçukluları sonrasında Atabeylikler, ondan sonra Memlüklüler, ondan sonra muhteşem Osmanlı asırları; 1516'da başlayıp, 1918 yılına kadar devam eden Osmanlı asırları. Hatta, bunu 1946 yılma kadar Suriye'nin bağımsızlığını kazandığı, Fransız mandacılığından kurtulduğu tarihe kadar çekebiliriz. Bu bin yılı geçkin süre içerisinde Suriye'de kurulan devletlerin tamamı Türk Devletleridir; dolayısıyla, bu coğrafya Türk coğrafyasıdır. Bu coğrafyada bugün yaklaşık bir buçuk milyon Türk yaşamaktadır. Bu rakamları çok kesin söylemek mümkün değildir; ama, yakın zamandan biliyoruz, oraya çok kalabalık halde, yani, 93 harbi sonrasında bile yüzbin Kafkasyalı Türk'ü, Türkmeni, Kıpçak Türk'ünü götürüp Kuneytra'ya yerleştirdiklerini tarihî gerçekler ortaya çıkmaktadır. En yakın zamanda, 1995 yılında Suriye'de yapılan milletvekili seçimlerinde Lazkiye Bölgesinde, bizim Bayır-Bucak Türkmenleri'nden aday olan bir Türkmen'e 37 bin oy çıkmıştır, Suriye'de, Bayır-Bucak'ta benim yakınlarım, kardeşlerim yaşamaktadır; her birinin en az sekiz tane çocuğu bulunmaktadır nüfusa bakacak olursanız, bir buçuk milyon sayısı çak fazla abartılı değildir. Muhterem efendim, bölgeye Araplar'ın gelişi çok sonra olmuştur, bir tarihî gerçek olarak bunu Türk Dünyasına ifade etmek istiyorum. 17'inci yüzyılda Amar ve Anez kabilelerinin gelmesiyle orada bir Arap yoğunluğu olmuştur; ama, hiçbir zaman devletleri olmamıştır. Bugünkü Suriye yönetiminin zorba, emperyalist, Türkiye'ye karşı düşman, Türk düşmanlarıyla, işbirliği politikalarının temelinde yatan sebep bu gayrı meşruluklarındandır, meşruiyetlerinin olmayışındandır; Suriye, çünkü bir Arap toprağı değildir, Türk toprağıdır, burada, kurulacaksa, Türk'ün devleti kurulmalıdır, bunu bizden çok onlar bilmektedir bu bilgi, onları zorba yapmaktadır, baskıcı yapmaktadır. Bugünle ilgili üç beş cümleyle sözlerimi bitirmek istiyorum. Muhterem Heyetinize arz etmek isterim ki:
Bugün, Suriye'de Türkçe konuşmak yasaktır, Türküm demek yasaktır; bir lokma ekmek için asırlardır yaşadıkları topraklarda yaşamanın bedeli olarak bu insanların Araplığı kabul etmesi bir mecburiyettir. Her gün televizyonlarda Türkiye'ye ve Türkler'e yapılan hakaretleri sindirmek bir mecburiyettir. Bu ağır baskılar özellikle, son zamanlardaki Türkiye düşmanlığı, Türkiye düşmanlarını destekleme ve işbirliği politikalarıyla, bu sindirme politikalarını, Suriye'deki Türklüğü sindirme politikalarını azamiye çıkarmışlardır. Suriye'de yaşayan Türkler'in millî kimliklerinde ve kendi topraklarında huzur içerisinde özgür, hürriyetlerine sahip olarak yaşamalarına müsaade ederlerse, oradaki Türkler, Suriye ile Türk Dünyası arasında barış ve dostluk köprüsü olurlar, bu, en çok onların menfaatidir, en çok onların buna ihtiyacı vardır. Bu Kurultayın tespit ettiği amaçlarına ulaşmasını yürekten diliyor, bu duygu ve düşüncelerle muhterem heyetinize saygıyla selamlıyoruz.
26 Ağustos 1071 Ruhu Rahim Er
A nadolu Selçuklu Devleti’nden önceki Büyük Selçuklu Devleti’nin kurucusu Sultan Tuğrul’dur. O’nun kardeşi Çağrı Beydir. Babaları Horasan valisi Davut Bey, dedelerinin ismi Selçuk Bey’dir. Tuğrul Bey’in oğlu olmadığından 1065’te vefatı üzerine yerine “Alparslan” unvanıyla meşhur olmuş olan kardeşi Davut Bey’in oğlu Muhammed, ikinci Selçuklu Sultanı olur.
Sultan Muhammed Alparslan, bu makama bileğinin hakkıyla geçmiş ve bundan sonra ülkedeki camilerde hutbe, O’nun adına okunmaya başlanmıştır. Payitaht Rey/Tahran şehridir. Anadoluya hakim olan Bizans üzerine Türk akınları, daha Tuğrul Bey zamanında başlamış, Alparslan’la birlikte hız kazanmıştı.
Bizans İmparatoru IV. Romen Diyojenus, 1068’de Türkleri, Anadolu’dan uzak tutmak için bir sefer düzenledi ve Haleb’e kadar ilerledi. Ardından bir sefer daha düzenledi ve bu defa da Fırat’a kadar ilerledi.
Ne var ki Türk akıncı birlikleri, vatan tutmayı hedef aldıkları yeni Kızıl Elma Anadolu içlerine doğru sel gibi akmakta, fırtına olup, kasırga olup vurmaktaydı. Malatya, Kayseri ve Konya gibi önemli şehirler, Afşin Bey ve diğer kahramanlar tarafından hallaç pamuğu gibi atılmaktadır. Sultan Alparslan, Bizans üzerine yaptığı bu taaruzlardan başka, doğuda Kıpçak ve Türkmenleri birliğe dahil etmek için üstlerine yürümektedir.
İlk büyük seferini Gürcistan’a yaptı, Kars ve Ani’yi fethetti. Bu seferinde büyük devlet adamı veziriazam Nizam’ül Mülk ve oğlu çatal yürekli kumandan Melikşah da bulunuyordu. İslâm âlemini sevince gark eden zaferleri üzerine Halife Kaim bi Emrillah, Türklerin layık gördüğü “Alp-Arslan” unvanından başka kendisine “Ebu’l Feth” “Zaferin Babası” unvanını verdi. Ki bu unvan, gelecek Türk Sultanları için de kullanılacaktır. Bugün dahi Sultan Fatih, Sultan Yavuz gibi Padişahlar anılırken hak teslimi cümlesinden terennüm edilmektedir.
Selçuklu Sultanı, Rey’den doğuya ve batıya doğru seferler düzenleyerek Büyük Devlet olmanın imkânlarını aramaktadır. Bu arada Cend’de dedesi Sultan Selçuk’un kabrini ziyaret etmiş ve muhtemeldir ki O’na bu sözü vermiştir. Zira başka isimleri arkada bırakarak tahta geçmenin, ümmetin bahtını ak etmek gibi bir mükellefiyeti vardır. 
Bu esnada Mekke Emiri, kendisine elçi göndererek Haremeyn-i Şerifeyn’de hutbenin Halife olarak Bağdat’daki Abbasi Halifesi ve Sultan olarak da Selçuklu Sultanı adına okunduğu haberini ulaştırır. Artık, Büyük Selçuklu Devleti, cihanşümul bir anlam kazanmıştır. İslam dünyasının orta direğidir. O esnada Fatimiî devletinin ortadan kaldırılması, Mısır’ın fethi şartı doğar. Alparslan, Mısır üzerine yola çıkar. 
Ne var ki Bizans imparatoru da  Türkleri Anadoludan çıkartmak için harekete geçer, daha evvel alınmış olan Malazgirt’i zabtetmiştir. Emir’el Mü’minin Ebul’Feth Sultan Muhammed Alp Arslan, geri döner...
Ufukta bir büyük zafer beklemektedir.Ufukta 26 Ağustos 1071 ihtişamı durmaktadır.Malazgirt, İstanbul’a kapı olacaktır.
Türklerin Hindistanı Prof. Dr. Enver Konukçu
Tarihi Batı Anayolu'nun şekillenmeye başladığı sırada, bazı devletler, hükümranlık için mücâdele etmekte iken, doğu ve batının dengelerini de bozmuşlardır. V. yy'da, batıyı Doğu Roma’nın varisi Bizans, doğuyu da İran'daki Sasaniler temsil ediyordu.

Hun İmparatorluğunun ikisi arasında genişlemesi, Türkleri Avrupa'da, Euro-Asia'da ve hatta Çin sınırlarına kadar hâkim kılmıştı. Hunların Seyhun ve Ceyhun taraflarındaki temsilcileri de bir başka Hun kolu idi. İran kaynaklarının suskunluğuna rağmen Bizans ve Hind tarihçileri, bu Hunları Akhunlar diye tanıtmaktadır.  Mleccha diye de nitelendirilen Türklerin kitabelerde görülen tanımlanmaları Huna'dır. Sahip bulundukları yöreler de Huna-Mandala'dır. Bizans belgelerindeki Eftalitler de, Sasanilerin büyük rakibi olup, şimdiki Abdallar ile ilgili görülmektedir. Afganistan ve sonra Kuzey Hindistan'a yayılan Akhunlar, aynı zamanda doğu batı anayolları üzerindeki arazinin mutlak hâkimleri idiler. Kuzey ve güneyde iki bölüm hâlinde saltanat sürmüşler, Toramana ve Mihiragûle gibi hükümdarlar vasıtası ile Hindistan'ın kuzeyinde tam hakimiyet kurmuşlardır. Fa-Hian, Sung-Yun ve Haüan-Taang gibi buddhist hacılar, Hindistan'daki gezilerinde zaman zaman Akhunlardan bahsetmişlerdir. Akhunlar, kuzeydeki kollarının Göktürk-Sasani işbirliği sonunda ortadan kaldırılmasından sonra da, Hindistan'da varlıklarını bir müddet daha devam ettirebildiler.  Müslümanlar, VII. yy'da, Hind kapılarına dayandıklarında, karşılarında Akhunların küçük varislerini bulmuşlardı, İslâm Coğrafyacılarına göre, Ceyhun ile İndus havzası arasında kabileler mozayiği mevcudtu. Oğuz Kabilelerinin birçoğu, bu yöreleri iskân etmişlerdi. Bunların ne zaman Afganistan ve Kuzey Batı Hindistan'a geldikleri pek aydınlığa kavuşturulamamıştır. Dr. Emel Esin, Ord. Prof. Dr. Z. V. Togan ve E. Konukçu'nun araştırmalarına göre, konar-göçer vaziyette yaşayan Türk kabileleri menşelerini Akhunlar'dan almakta idiler. Nitekim, Çin seyyahları ve İslâm coğrafyacılarının yazdıkları da ileri sürülen fikirlere uygunluk arzetmektedir. El-Birûni, Kâbilşâhları anlatırken, Böri Tiğin'den, yâni Kurt prensten bahsetmektedir. X. yy'da, ahâli arasında bu tür rivayetlerin bulunduğunu gören el-Birûni, Türk' e benzeyen ve mitolojik unsurları bünyesinde toplayan atadan bahsetmektedir.  Gazneliler Zerdüştlük, İslâmiyet ve Buclhizmin iyice etkin olduğu Hindistan'da, dolayısiyle kuzeybatısında Türk karakterli devletin kurucuları Gaznelilerdir. "Âl-i Yemin" diye devrin kaynaklarında yer alan hanedanın Sebüktigin ve Gazneli Mahmud Hân gibi büyük hükümdarları olmuştur. Başkentleri Kabil ve Hind geçidleri arasındaki Gazne idi. Gazneli Mahmud Hân'dan önce Kuzey-Batı Hindistan kapıları ardına kadar açılmıştı. Zira, bir önceki hükümdar Sebük Tigin, Türkşâhilerin yerini alan Hinduşâhi denilen Brahman hâkimlere son vermiş ve Mahmud Hân'da, cihat bayrağı ile Hindistan'a sürekli akınlarda bulunmuştur. Kuzeyde Selçuklular ve Karahanlıların etkin olmaya başladıkları sırada, Mahmud Hân XI. yy. başlarında belki de günahlarını ödemek için Hind gazalarına başlamıştı. “Tabâkât-ı Nâsırî”de de temas şâildiği gibi Aybek, Hinduların Dili dedikleri Köhne Dehli'yi başkent edinmiş ve zaman zaman da Lahorda oturmuştur. İslâm kaynaklarında Dehli diye geçen şehir, kısa zamanda Türklerin Hindistanının başkenti olmuştur. Aybek gibi Mu'izzî Melikleri arasında bulunan Türk beyleri de, Hindistan'ın içlerine, doğusuna nüfuz etmişler, bu arada Pencâb ve Sind'i de Türkleştirmişlerdir. Nâsır-ed-Dîn Kabaca, Tâc-ed-Dîn Yıldız, Baha-ed-Dîn Tuğrıl ve Kalaçlardan Muhammed, İndus ile Aşağı Ganj'a kadar her yere sahip olmuşlardır. Şimdiki Bangladeş'de ilk İslâm Türk hâkimiyetini kurarak, Lakhnautîyi başkent edenler de Kalaçlar dolayısiyle büyük bir kahraman olan Muhammed'tir. Türklerin Hindistan'ın kurucuları, Cüzcâni'nin de işaret ettiği gibi Mu'izzî Melikleri idi. Aybeg, İltutmış, Balaban, Celâl-ed-Dîn Firûz Şâh, Gazi Melik Dehli Türk sultanlıklarının kurucularıdır. Bu devlet yöneticileri Hindistan'da, yeni dönemin parlak şahsiyetleridir. Hemen hepsi Ganj akarsu sisteminin önemli bir kolu olan Jamuna Nehri yakınındaki, tepeler üzerinde kurulmuş kent Dehli'de oturmuşlardır. Tancalı Arap seyyahı İbn Battûta, XIV. yy ikinci yarısına doğru, Dehli Sultanlarının başkentini gezmiş, hayatının bir kısmını burada geçirmiş, İslâm ülkelerindeki şehirler arasındaki statüsü üzerinde durmuştur. Gerçekten de, Hindu Dili'si, XIII. yy başlarında Köhne yâni eski olmaktan kurtarılmış ve gittikçe büyütülmüştür. Bu sebeble, şehrin belli başlı merkezleri en güzel dinî ve kültürel yapılarla donatılmıştır. Tuğluklar ve Babürlüler Tuğluklular, Hindistan'daki birçok, devletin babasıdır. Onların vali veya komutanları Gucerat, Malva, Dekken, Bengâl ve hatta Güney Hindistan'da dahi Türk-İslâm gücünün temsilcileri olmuşlardır. Çağataylı Tarmaşirin'in Hind akınları da, Dehli ve çevresine kadar ulaşmıştır. Timur'un, meşhur 1398 seferinde Hindistan'da, Müslümanları, Hindu baskısından kurtarmak için epeyce uğraştığı, tarihçilerince anlatılmıştır. O, kişiliğini her zaman takdir ettiği Tarmaşirin'in Hindistan'daki hatıralarına daima hürmet göstermiştir. Tuğluklular tarih sahnesinden çekilirken, bu defa Seyyid menşeli idareciler Dehli'de saltanat sürdüler. Afganistan'dan kaynaklanan Lodi'lere karşı, Babur ilk fırsatta rakip olmuş ve Kuzey Hindistan'ı ele geçirmiştir. Bizdeki Malazgird Meydan Savaşı ne ise, Hindistan'da da Panipat aynı özelliği taşımaktadır. Bu zafer ile, Timurlulara, Hindistan kapıları ardına kadar açılmıştır. Böylece Babur, Osmanlılar gibi süper bir devletin kurucusu olmuştur. Türk-Moğol diye nitelendirilen muhteşem devlet, asla Moğol şemsiyesi altında gösterilmemelidir. Sebebi de, Babur'un da vurguladığı gibi, aile Timurlulardan inmektedir. Devletin yönetici gücü Türk menşelidir. Kaynaklarda hanedan, damad anlamına gelen Küregen'le ilgilidir. Hümayun, Ekber, Cihanşah, Şahcihan ve Evrengzib, çağına damgalarını vurmuş hükümdarlardır. Safevi, Osmanlı, Portekiz, Hollanda, Fransız ve İngilizlerle münasebetleri olmuş, iç ve dış ticarette, kültürde ve medeniyette hareketlilik sağlamışlardır. Mahalli devletlerle olan mücâdelede galip çıkmışlar ve Hind Türk birliğini de sağlamışlardı. Ancak, ingiliz siyâseti karşısında XVII. yy dan itibaren varlık gösteremediler. Bu tarihten sonra hızla çöküşe gidildi. XVIII. yy'da, Babürlüler açısından Hindistan haritası hiç de iç açıcı değildir. Hindu kökenli devletçikler, asıl yapıya zarar verirken, İngilizler de kendilerini hissettirmeye başlamıştır. Son Babürlü hükümdarı, batmayan güneşin temsilcilerinin insani olmayan hareketlerine maruz kalırken, raca ve büyük racalar da, onlarla işbirliği yolunu seçmişlerdir. 1850'den sonra da Babürlüler artık siyâsi rollerini tamamlamışlardır. Bundan böyle, yeni bir devir başlatılmıştır. Hindistan artık İngiliz egemenliğindedir.
Rumeliyi Titreten Akıncılar: "Gazi Evrenosoğulları" A.Mehmet Delibalta
Evrenosoğulları’nın atası İsa Bey’dir. İsa Bey aslen Karesi oğulları beyi olup Orhan Bey zamanında Karesi oğulları Beyliği Osmanlılarca ilhak edilince Amca oğlu Gazi Fazıl Bey ile birlikte Osmanlılar’ın cengâver akıncı beylerinden oldular. Gazi Süleyman Paşa ve I. Murat ile birlikte pek çok çarpışmalara katıldılar.İsa Bey Rumeli fütuhatıda I. Murat devrinde Radovişte civarında Prangı (Kırcık)’ta şehit düştü. Niş’e kadar akınlar yaptılar. Amcazadesi Gazi Fazıl Bey de Şehzade Süleyman Paşa ve I. Murat ile beraber Gelibolu civarı Hârekatlarına katıldı. Bu hârekatların birisinde şehit olup Gelibolu’ya gömüldü. İsa Bey’in türbe zaviyesi ise Gelibolu’da bulunmaktadır.Evrenosoğulları, Gelibolu’dan başlayarak Keşan, İpsala, Gerecik, Dimetoka, Gümülcine, Şapçı, Yenice, İskeçe, Drama, Serez ve Vardar Yenicesi’nde daha ilk fetihlerinden itibaren söz sahibi oldu. Birçok yerin fethinde bulundu ve buralarda akıncı ocakları kurdu ve yetiştirdi. Çocuklar ve torunlar ile birlikte aile büyük bir coğrafya parçasına hükmettiler. Karaferye, Vodina, Çitros, Avusdos, Evdel, İştip, Üsküp, Belgrad, Elbesan, Bosna, Draç, Arnavutluk kuzeyi ve Dalmaçya kıyıları ile Venedik’e kadar uzanmışlardır.Aile fertleri, Sırpsındığı, Birinci Kosova, Niğbolu, Malta Muharebesi, Erdel akınları, Kudüs harekâtı, Belgrad muhasarası, İstanbul’un fethi, İskodra muhasarası, Adana Ada-Çayırı savaşı gibi büyük hârekâtların yanında Batı Trakya ve Balkanlar’da kendi harakâtı alanları olması dolayısıyla sayısız çarpışmalarda bulundular ve devlet adına pek çok başarıya imza attılar…Evrenos BeyKaresi oğullarının emirlerinden olup 1342 tarihinde Hacı İlbey ve Gazi Fazıl ile birlikte Osmanlıların hizmetine geçmiştir. Rumeli topraklarının fethi için görevlendirilen Süleyman Paşa’nın emrinde önemli görevlerde bulunmuştur.Hacı İlbey ile birlikte Gelibolu yakınlardaki Konurhisar ve daha sonra Burgaz’a yerleşerek; Keşan, Dimetoka civarına akınlar yapmıştır. Edirne Şehri Osmanlılar tarafından kuşatılırken kendi emri altında akıncı kuvvetleri ile Batı Trakya tarafından Sırpların hücum İhtimaline karşı güvenlik çemberi oluşturmuştu.1365’te Sırp sındığı zaferinin ardından Gümülcine’yi alan Evrenos Bey uç merkezini buraya taşımıştır. 1382 – 1385’te Serez’in alınmasına katılmıştır. Devamlı, Yenice-i Vardar alınmıştır. Arnavut prensi Karltupiano’nın kendilerinden yardım istemesi üzerine Hayrettin Paşa ve Evrenos Bey ona yardımda bulunmuşlar. İşkodra prensi Balya’yı yenmişlerdir (1385).Evrenos Bey bundan sonra hacca gitmiş ve kurulan divanda tecrübeli akıncı beyi olarak fikri alınmıştır. Sultan I. Beyazıt Anadolu’ya dönerken Evrenos Bey’i tekrar Serez’deki kârargahına gönderip Vodina Çitros’un alınmasına memur etti. O da bu yerleri almayı başararak akınlarını ilerletmiştir.Evrenos Bey 1390’dan itibaren Arnavutluk’a akınlar yaptı. Bu akınlar beş altı yıl kadar devam etti. 1396’da Niğbolu savaşına akıncı beyi olarak katıldı. Birinci Beyazıt’ın Eflak seferine katılmış, Ankara savaşında da bulunmuştur. Timur’un Anadolu işgalinde Rumeli’ye sahip olan Emir Süleyman Çelebi ile birlikte uç kumandanları muhafaza etmiştir.Süleyman Çelebi’nin 1414’te ölmesi üzerine Rumeli’ye hakim olan Musa Çelebiye taraf olmayarak Musa Çelebi’nin Rumeli topraklarında Çelebi Mehmet ile arasındaki mücadelede Çelebi Mehmet’i desteklemiş ve yardımcı olmuştur.Evrenos Bey birkaç sene sonra rahatsızlanmış H.820/M.1417 tarihinde Yenice Vardar’da ölerek buraya defnedilmiştir.Evrenosoğulları İslamiyet’e çok bağlı idiler. Rumeli’de İslamiyet’in yayılmasına çok hizmet ettiler. Ubeydullah-i Ahrar hazretlerinin halifelerinden ve Anadolu’nun büyük evliyalarından biri olan Abdullah-ı İlâhî hazretleri Evrenos Bey Ahmet Beyin isteği üzerine Varda Yenicesi’ne gitti. Abdullah-ı İlâhî hazretleri, Varder Yenicesi’nde uzun yıllar insanlara Allahü teâlânın dînini anlattı. İnsanlara rehberlik, zevk erbabına pîrlik, şevk, istek sâhiplerine şeyhlik yaptı. Sırların kaynağı, doğruların dayanağı, ilâhî sırların açıklayıcısı oldu. 1491 yılında burada vefat edip, şehir içinde yüksek bir yerde, Evranosoğlu Ahmed Bey’in yaptırdığı mescid, medrese, tekke, dârül-hadîs ve türbeden müteşekkil külliyenin türbesine defnedildi. Ahmed Bey, Murâd Baba, Şeyh Feyzullah Efendi, Yazıcızade Mehmed Efendi oğlu Mehmed Çelebi (Yazıcı Çelebi Efendi) de daha sonra burada defnedildiler. Bunlar büyük ihtimalle Abdullah-ı İlâhî’nin Vardar Yenicesi’ndeki belli başlı talebeleri idiler. Türbe, Osmanlıların son zamanlarına kadar ayakta kalmış, ziyâret edilmiş, fakat daha sonra ortadan kaldırılmıştır. 
Yeryüzünün Salih Kulları: “Osmalılar” Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı Osmanlı padişahları, devlet adamları, tarihçiler hatta bir kısım ileri gelen kişilerin, Hazreti Peygamber’in Türkler hakkındaki hadislerinin şuurunda olup ve bunu, bir “tebşirât-ı Peygamberiye” olarak kabul etmeleri, bundan sonsuz bir zevk ve gurur duymuşlardır. 
Bunun en canlı misali: İstanbul’un mutlaka fethedileceği yolundaki Hazreti Peygamber’in kutlu müjdesidir. Hazreti Peygamber’in bu hadisi, o muhteşem surlar karşısında bir rahmet ordusu olarak yerini alan mücâhid gâzilere, İstanbul surlarının üstüne bir kara kartallar halinde uçmak için adetâ bir kanad ve ruh coşkusu olmuştur. Nitekim fethi tamamlandıktan sonra, fethin manevî sultanı ak yüzlü Ak Şemseddin, Sultan Fâtih’in yiğit ruhlu, demir kuşaklı mücâhid gazilerine şöyle hitap etmiştir:
“Ey Kahraman İslâm Askerleri! İyi biliniz ki;  Hazreti Muhammed’in şu hadis-i şerifi sizin hakkınızda vârid olmuştur. ‘Kostantiniyye şehri behemal feth olunacaktır. Onu fethetmeye muvaffak olan hükümdar ne hoş bir bir hükümdar ve onun askerleri de ne kahraman askerlerdir.’ Bu bakımdan elde ettiğiniz ganimeti (şerefi) isrâf etmeyiniz.”
Hattâ, Osmanlı alim ve diplomatik erkânından bir çoğu, Hazreti Peygamber’in bir kısım hadislerinde Türkler’den bir sınıf olarak zikredilen “Kantura Oğulları”nın daha da ileri giderek “Âl-i Osman” olduğuna inanmışlardır. 

Biz bu büyük vakıanın en güzel örneğini Osmanlı padişahı II. Selim tarafından Napolyon Bonapart’a yani Fransa’ya 1806 yılında Büyük elçi olarak gönderilen Seyyid Mehmed Emin Vahîd Efendi’de görmekteyiz. Nitekim Vahîd Efendi, Osmanlı padişahına takdim ettiği “Sefâretnâme”sinde aynen şöyle demektedir:

“…Bundan sonra biline ki: ‘Ümmetimin idâresi en nihâyet Kantura Oğulları’nın eline geçecektir’ hadisinin haber verdiği üzere, temelleri her türlü çökmeye karşı korunmuş olan yüce saltanatlarında sağlamlık dostluklarında güvenlik ve yüce andlaşmalarında kuvvet ve metânet bulunan Âl-i Osman Padişah’ı ve Şehinşah-ı Cihan Hazretleri’ne sırtını dayamaya koşanların, diğerlerinden üstünlükleri apaçık olmakla…” diyerek devam etmektedir. 

Evet, Vahîd Efendi’nin bu açıklamalarından da anlaşıldığı gibi; Hazreti Peygamber’in birçok hadislerinde dile getirilen “Kantura Oğulları” neslinden maksad, bir çoklarına göre mübârek Osmanlı Hânedan âilesidir. 

Diğer taraftan Vahîd Efendi’nin bu hadisi, Osmanlı Sultanı’na takdim ettiği sefâretnâmesinde zikretmesi, onun Türkler hakkındaki diğer hadisleride bildiğinin çok güzel bir delili olmalıdır.
Görüldüğü üzere pek çok İslâm âlimi, Peygamber Efendimiz’in hadislerinden de yararlanarak Türklerin faziletlerine dair pek çok yazılar kaleme almışlardır. Aslında bunları ciltlere sığdırmak mümkün olmaz.

Zîrâ Türkler, İslâmiyet'i seve seve kabul ettikten sonra Karahanlı, Gazneli, Harezmşah, Timuroğulları, Selçuklular ve Osmanlılar gibi güçlü ve cihanşümûl devletlerle asırlarca İslâm’ın bayraktarlığını yapmışlardır. Hele Osmanlı Sultanları, 1516’dan itibaren bütün Müslümanların halîfeleri olmuşlardır. 

Diğer taraftan büyük müfessir Abdulgânî Nablûsi de; yukarıdaki alimlere ilaveten “yer yüzünü sâlih kullarıma miras bırakırım” âyet-i kerîmesinin Osmanlılar’a râci olduğunu ifade etmektedir.
Kaynak: Tarih ve Medeniyet
Can Verdi, Baş Vermedi İbrahim Peçevi Macaristan'daki Türk sınırlarını bekleyen Grijgal palankasında, o Cuma sabahı neş'eli bir hava hüküm sürmekteydi. Zira ertesi günden itibaren Kurban Bayramı başlayacaktı. Kalenin beyi, Kapoşvar'ı fethe hazırlanan Osmanlı ordusuna katılmak üzere askerlerinin çoğunu alarak gitmişti. Ama, mevsim şartlarının elverişsizliği sebebiyle sefer ilkbahara tehir edilmiş, o da orduyla birlikle Budin'e çekilmişti. Grijgal'de, sadece 114 kişi bulunuyordu.Altı menzil ötedeki Zigetvar kalesinin beyi Kraçin, işte bu fırsatı değerlendirmeye kalktı ve binden ziyade süvari ve piyadesiyle palankayı sarıverdi. Mel'un, hemen bir adamını göndermiş; "-Vire ile teslim olursanız, Haç'a, İncil'e, Zebur'a, ateşe ve nura yemin ederim ki kimseyi incitmem" demişti. Palanka, arkası toprakla doldurulmuş yan yana çakılı kazıklar ve onların önünde hendek bulunan küçük bir kale olduğundan hücumlara karşı dayanıksız. Üstelik iki tarafın kuvvetleri arasında aşırı bir dengesizlik mevcut. Dolayısıyla mukavemet göstermek, savaşmayı göze almak pek akıl kârı sayılmaz. Gaziler top atışlarıyla civardaki Türk kalelerini uyarmayı ihmal etmeyerek, durumu aralarında görüştüler. Ancak teslim olmaya kimse razı değildi. Kadı efendi de; "-Cuma namazımızı kılar, gözyaşlarımızı döker, birbirimizle helâlleşiriz ve düşman üzerine gideriz. Kalanlarımız gazi, ölenlerimiz şehit olur" deyince mesele kalmadı. Namazdan sonra, biri Deli Hüsrev, biri Deli Mehmed'in kumandasında iki kola ayrılan gaziler, öyle bir huruç ettiler ki, gök-kubbe çöküyor sanıldı. Kılıçlar havada dönüyor, düşman safları koyun sürüsüne kurt dalmış misali, dalga dalga karışıyordu. Derken, ovanın ötesinden bir toz bulutu yükselince, baskıncılarda büsbütün şafak attı. Kalabalık bir Türk kuvvetinin yaklaşmakta olduğu vehmine düşüp, atlarını mahmuzladılar ve doludizgin kaçtılar. Oysa, civar kalelerdeki beş-on kahraman Grijgal gazilerine yardıma geliyordu. Düşman 64 ölü bırakmış, gaziler 19 şehit vermişlerdi. İşte bu son sahneden az önce yaşanan bir başka sahne vardı ki, onu seyreden Grijgal kadısı, ömrü boyunca her hatırlayışında ürpermiş olmalıdır. Önüne geleni haklayan Deli Mehmed, sonunda şehadet mertebesine erişmiş, toprağa serilip kalmıştı. Bu sırada bir düşman atlısı yaklaştı ve şehidin kafasını kesip saçlarından tutarak kaldırdı. Belli ki, onu Zigetvar'a götürecek, kahramanlığının delili diye gösterip caka satacaktı. Öbür kolun kumandanı Deli Hüsrev ise, olanı biteni görmüştü. Gür sesiyle haykırdı:"-Ne yatarsın Mehmed! Başını alıp gidiyor" Ve o anda, inanılmayacak, sırrına asla vakıf olunamayacak bir olay meydana geldi. Şehit Deli Mehmed başsız gövdesiyle yerinden doğruldu, koşup hamle etti ve baş hırsızını atından çekip, cansız yere çaldı. Sonra başını kucakladı ve huzur içinde yattı. Canını vermiş, ama başını vermemişti. Bir olağanüstü sahne daha:Deli Mehmed defnedilir ve herkes çekilir gider. Ancak, kadı efendi hâlâ oradadır. Birden kabrin nur külçesi halinde açıldığını görür. Melekler gelir ve Deli Mehmed'i kucaklayıp öperler. Kaynak: Tarih-î Peçevi
Haritalarını Sanki Bilgisayarla Çizmiş Bilim Teknik'ten Pîrî Reis tekniği hâlâ bir muamma 1513 ve 1528 tarihli dünya haritaları, ilim adamlarını şaşırtmaya devam ediyor. O yüzden, meseleyi 'uzaydan gelen yaratıkların yardımlarına" bağlamaya kalkışan hayal teorisyenleri bile var. Ünlü Türk denizcisi Pîrî Reis (öl. 1554), şimdi de bilgisayarcıların gündeminde. Macintosh için yazılmış "Earth-Plot" adlı programda yer alan dünya haritası ile Pîrî Reis'in 483 yıl önce çizdiği dünya haritasının karşılaştırılması sonucu, yine şaşırtıcı noktalar ve cevabı verilemeyen sorular ortaya çıktı. "Earth-Plot" programındaki dünya haritası, bir küre üzerine denizler, karalar ve adalar işaretlendikten sonra, karşıdan bakıldığında ne görülüyorsa onu çizme esasına dayalı. Yapılan çizime, şematik olarak enlem ve boylam çizgileri eklenmiş. Mimar Ahmet Sönmez ve inşaat mühendisi Tahir Dengiz, işte bu iki haritayı mukayese ederek, harita mühendisleri ve uzman gemicilere şu soruları yöneltiyorlar: "1- Pîrî Reis haritası, nasıl oluyor da, aynı çağlarda gravür tekniği ile çizilmiş düzlem haritalar gibi değil de, "uydu fotoğrafı" gibi küresel bir ifade ile çizilmiş? 2- Pîrî Reis haritasında gördüğümüz ve sağ alt köşeden itibaren 1,2,3,4,5 diye işaretlediğimiz noktalar, nasıl oluyor da dünya çevresinde "dairesel yörünge" benzeri bir geometriye sahip? Veya bu noktalarda herhangi bir ada olmadığına göre, Pîrî Reis, aynı yörünge üzerinde yer alan bu noktaları hangi amaçla, neden, nasıl işaretlemiş? 3- Günümüz dünyasında yaşayan, çağdaş jeodezi ve gemicilik konularında eğitim görmüş, tecrübe kazanmış harita mühendisleri ve gemiciler! Sizlere 10 adet ahşap yelkenli gemi versek, 10 yıl süre tanısak, her gemiye birer adet pusula, usturlab, sekstant, dürbün, yeteri kadar kalem-kâğıt, pardon mürekkepli kamış kalem ve ceylan derisi versek, acaba Atlantik Okyanusu'nu ve çevresindeki kara parçalarını ihtiva eden, Kuzey Amerika'dan Antarktika'ya, Afrika'dan İspanya'ya uzanan ayrıntılı bir dünya haritası yapabilir misiniz? Bu haritayı küresel fotoğraf gibi yeniden yorumlamak ve çizmek şartı ile..." Bu üç soruya da, bırakın haritacılık ve gemicilik sahasında bilgi sahibi olanları, değme uzmanların bile doyurucu cevaplar vermeleri mümkün değil. Diğer Meçhuller Pîrî Reis'in, 1513 yılında o haritayı ve 1528 yılında daha mükemmelini nasıl çizebildiğini hâlâ hiç kimse bilmiyor. O yüzyılın bilgileri ve tekniği ile, 20. yüzyılın ilk yansına kadar uzanan haritacılığı nasıl gölgede bırakabilmiş, meçhul, Bahsimizi, bu muammalardan bir özet sunarak noktalayalım: -Pîrî Reis kıtaları, kıyıları, adaları, dağ sıralarını, ovaları, nehirleri son derece doğru çizmiştir. Öyle ki, bu doğruluk, ancak uydulardan çekilen fotoğraflarla anlaşılmıştır. -Haritalarda gösterilen Antarktika dağları 1952 yılına kadar bilinmiyordu. Bu tarihte, ancak ses yansıtıcı araçlarla keşfedilmişlerdir. -Grönland'ın tek bir ada olduğu sanılırken, Pîrî Reis, onu üç ada halinde göstermiştir. Ve uydulardan çekilen fotoğraflar, Grönland'ın gerçekten üç adadan meydana geldiğini ortaya koymuştur. -Dünyaya uzaydan bakıldığında, aşağılara doğru gelen kıtalarda bir büzülme görülür. Pîrî Reis'in haritalarında da aynı özellik vardır. Günümüzde ancak uydular vasıtasıyla doğru dürüst bir dünya haritası çizmek mümkün olmuşken, Pîrî Reis, hem de XVI. yüzyılın ilk çeyreğinde bunu nasıl başarabilmiştir? Yazar Erich von Daniken, meseleyi izah edemeyince şöyle demektedir: "Haritaların çizildiği çağlarda, uzay gemileri ve uydular olmadığından, hangi usullerle ve nasıl bu kadar doğru çizildiğini açıklayamamaktayız. Düşünce sınırlarımızı aştığı ve mantık kurallarına uymadığı için cevap veremiyoruz. Veya bütün cesaretimizi toplayarak, haritaların, bir uzay gemisinden çekilen fotoğrafların aracılığı ile çizildiğini ileri süreceğiz." Amerika, Kolomb’dan Önce Biliniyordu Tarih kitaplarında ve ansiklopedilerde, Amerika kıtasının 1492 yılında Kristof Kolomb tarafından keşfedildiği yazılır. Halbuki Türkler, ondan çeyrek asır önce, Amerika'nın mevcudiyetini biliyorlardı. Bu gerçek, Piri Reis'in "Kitâb-ı Bahriye" adlı eserinde kaydedilmiş ve Amerika'nın Hicrî 870 (Milâdî 1465-66) yılında bulunduğu belirtilmiştir. Nitekim, Kanunî Sultan Süleyman'a sunulan eserde şu mısralar yer almaktadır:

Lodos üstünde bulundu o diyar
Septe'den dört bin mil öte uzar
Hangi tarihte bulundu işbu yer
Anlatayım, tarihçiler bak ne der:
Tarih-i hicret bu idi o zaman
Tâ sekiz yüz yetmiş idi tam o an
İşbu tarihte bulundu o zemin
İsmine ANTİLYE dediler hemin.

Avrupa'nın İslamlaşmasında Kaçan Büyük Fırsat Prof. Dr. Zekeriya Kitapçı Fatih'in en büyük hedefini, sâdece Türk'ün "Kızıl Elma Ülküsü" ve Türk Cihan hâkimiyeti mefkuresi ile izah etmeye kalkışmak, öyle tahmin ediyoruz ki, o büyük Sultanı ve onun taşıdığı ve birçoklarının hayâlinin bile ulaşamadığı yüksek hedefleri yeteri kadar tanımamak olur.Zira İstanbul'un fethi ile başlayan bu beklenmedik gelişmeler, yeni hayırlı bir oluşumu haber veriyordu. 0 da, yukarda da ifade edildiği gibi, İslâm'ın Avrupa'ya giden hidâyet yolunun gerçek manada açılması ve koca Avrupa'nın çok yakın bir gelecekte bütünüyle bir İslâm kıtası hâline gelmesi idi. 0, "Avrupa'nın İslâmlaşması" oluşumunu görmüştü. Bu ise onun hayal dünyasında fırtınalar estirecek bir durumdu.Zira İstanbul'dan sonra ilk adım Roma, ikinci adım ise Paris olacaktı. Mücâhid Osmanlı gazilerinin Roma üzerinden Fransa'ya geçmeleri ise, bir manada İspanya Müslümanları ile el sıkışmaları idi. Bu ise Avrupa'nın, çok güçlü bir İslâm çemberi ile kuşatılması ve çok daha açık bir ifâde ile Avrupa'dan Hristiyanlığın artık çekilip gitmesi demekti.Hadd-i zâtında, başta İspanya olmak üzere o çağlarda Avrupa'nın, Amerika'nın keşfedilmesi yolundaki bütün gayretlerinin altında Hristiyanlığa; Osmanlı Türklerinin ulaşamayacağı kadar uzak yerlerde yeni bir yurt bulmaktı.Fatih bu yeni Kızıl Elma Ülküsü ve Peygamber tutkusu için çok büyük bir ordu hazırlamıştır. Osmanlı kaynaklarında 300.000 kişi olduğu bildirilen bu ordu İstanbul'un Anadolu yakasında ve Sultan Çayırı'nda toplanmıştı. Avrupa'yı ve Hristiyan dünyasını ayağa kaldırmamak için ordunun asıl hedefi söylenilmemişti. Ancak asıl hedef, Roma değil, koca Avrupa üzerinden bir tank gibi geçmekti. Ne var ki Türk Sultanı, bu konaklama sırasında kendini iyi hissetmemiş rahatsızlanarak vefat etmiştir.Kaynaklarda onun bir Yahûdî Hekimbaşı tarafından zehirlendiği yazılmaktadır. Ne yazık ki; bu büyük Hükümdarın genç yaşta şehadeti Onun bütün bu muazzam planlarının sonu olmuş ve daha da acısı İspanya; asırlık ilim ve medeniyet merkezi, bir daha geri gelmemek üzere Müslümanların elinden çıkıp gitmiştir.
Anadolu’nun Türkleşmesi ve Çepniler Yaşar Celep Türkiye Cumhuriyeti'nin üzerinde bulunduğu coğrafya, stratejik konumu itibariyle yüz yıllardır dünyaya egemen olmak isteyen güçlerin elde etmek istedikleri yerdir. Bu süreçten geçerken, üzerinde yaşadığımız toprakların geçmişi hakkında güvenilir bilgi edinme ihtiyacımız son derece artmıştır. Ayrıca atalarımızın kanlarıyla suladıkları topraklardaki geçmiş tarihlerini bilmek de en doğal hakkımızdır. Tarihî mirasından habersiz olan insanların, başka toplumların kültüründen etkilenmesi daha çabuk ve kolay olmaktadır. Dolayısıyla bu kültürlerden etkilenen insanlarda iç çatışma ve kimlik bunalımı başlamaktadır. İşte bu sebeplerden dolayı yapmak istediğimiz; Orta Karadeniz’de Osmanlı öncesinde kimler hükümran olmuştur? Ve özellikle Orta Karadeniz Bölgesi’nin Türkleşmesi ve İslamlaşmasını kimler sağlamışlardır sorularının cevaplarını bulmaya çalışmaktır. Samsun’dan Batum’a, oradan Artvin-Bayburt’u içine alacak şekilde Köse Yaylası üzerinden Canik dağları boyunca Samsun’a ulaşan bölge, Doğu Karadeniz bölgesi diye adlandırılmaktadır. Mesudiye’nin de içinde bulunduğu Orta Karadeniz Bölgesi olarak bilinen saha, Ordu’nun doğusundaki Melet çayını içine alarak, aşağı Kızılırmak Havzası'nın batısına kadar uzanır. Mesudiye İlçesi 40-41 derece kuzey enlemleri ile, 37-38 derece doğu boylamları arasında bulunmaktadır. Türkçe konuşan toplulukların Orta Asya’daki asıl anayurdunun neresi olduğu üzerinde birçok fikirler ileri sürülmüştür. Tarihçi Prof. Dr. Faruk Sümer’in de kabul ettiği gibi, Türklerin anayurdu Abakan, Tuba yörelerini de içine alan Yenisey ırmağı boyları ve ona yakın yörelerdir. X. yüzyılın ilk çeyreğinde Süd-Kend’de Müslümanlığı kabul etmiş mühim bir Türk topluluğu görülmektedir ki, bunlar Oğuzlar olduğu kanaati hakimdir. XI. yüzyıldan itibaren kendilerine Türkmen de denilen Oğuzların; Türkiye Türkleri ile İran, Azerbaycan, Irak ve Türkmenistan Türkleri’nin ataları oldukları bilinmektedir. Selçuklu ve Osmanlı Devletlerinin hanedanlarının da onlardan çıktığını hatırlarsak Oğuzların dünya tarihinde büyük roller üstlenmiş bir Türk kavmi olduğu apaçık ortaya çıkmış olur. Çağrı Bey’in İlk Batı Seferi Selçuklu Devleti’nin Karadeniz bölgesi ile ilişkileri, Çağrı Bey’in 1018’de batı seferi ile başlamaktadır. Çağrı Bey’in batı seferi, ilk bakışta Doğu Karadeniz bölgesi ile alakasız gibi görünse bile, Bizans’ın gücünün ne seviyede olduğunu Selçukluların anlaması bakımından önemlidir. Ayrıca, güneydoğu Karadeniz’de etkili olan Ermenilerin ve Erzurum-Artvin havalisinde etkili olan Gürcülerin ilk defa Selçuklu askerleri ile karşılaşması ve mağlup olmaları, ileride başlayacak olan Oğuz göçleri için çok önemli neticeler ortaya koyacaktır. Çağrı Bey’in batı seferinden sonra, Karadeniz Bölgesi’nin de kapsamış olan ikinci Selçuklu akını İbrahim Yınal tarafından yapılmıştır. Dandanakan zaferinin (23 Mayıs 1040) sonunda Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulmasıyla, Sultan Tuğrul (1040-1063) devrinde Türkmen akınları sona ererek düzenli ordularla bu bölgeye girilmeye başlanmıştır. Daha sonra Malazgirt Savaşı’na kadar olan zaman diliminde; 1047’de Büyük Zab Suyu ve 1054’de Muradiye ve Erçiş’in fethi sağlanmıştır. 1057-1063 yılları arasında devamlı olarak Anadolu’ya akınlar düzenlenmiştir. 1064’te Alp Arslan Gürcistan üzerine sefere çıkmıştır. Malazgirt Savaşı öncesindeki son akın olan 1067-1068’deki akınında Trabzon’a kadar ilerleyen Selçuklu Ordusu şehri ele geçirememişse de çok büyük ölçüde tahribatta bulunmuşlardır. Selçuklu Sultanı Alp Arslan ile Bizans İmparatoru Romanos Diogenes (Romen Diyojen) arasında 26 Ağustos 1071 yılında Malazgirt Ovası’nda yapılan savaş sonrasında Anadolu’nun kapıları sonuna kadar Türklere açılmıştır. Danişmendliler, Anadolu’nun Türk yurdu haline getirilmesinde emeği geçen beyliklerden biri olup, 1071-1075 yılları arasında Niksar merkez olmak üzere, Orta Karadeniz Bölgesi’nin güney kesimlerine hakim olmuştur. Emir Danişmend Taylu et-Türkmanî’nin gösterdiği yararlılıktan dolayı, Alp Arslan tarafından Sivas, Niksar, Elbistan ve Malatya kendisine yurt olarak verilmiştir. Anadolu Beyliklerinden biri Hacıemiroğulları Beyliğidir. Tokat’ın kuzeyi ile Mesudiye, Ordu, Giresun, Samsun’un doğusu ve Trabzon’un batısında hüküm sürmüş Orta Karadeniz Bölgesi’nin Türkleşmesini ve İslamlaşmasını sağlamış bir beyliktir. Her ne kadar modern tarihçiler bu bölgeyi Hacıemiroğlulları Beyliği diye isimlendirmişlerse de hüküm sürdükleri topraklar Osmanlı belgelerinde “Vilâyet-i Bayramlu” olarak geçmektedir. Bunun sebebi de, bu toprakların gaza yoluyla Hacı Emir’in babası Bayram Bey tarafından alınmış olmasıdır. O’nun ismi ilk olarak Trabzon kilise tarihçisi Panaretos’un Vekayinâmesi’nde geçmektedir. Bu eserdeki bilgiye göre, Bayram Bey 1313 yılında bir sergiyi basmıştır. XIV. yüzyıl ilk çeyreğinde de Bayram Bey Trabzon Krallığı üzerindeki baskısını iyice artırmıştır. Panaretos Bayram Bey’in 1322 yılında Maçka’ya bağlı Hamsiköy’e büyük bir ordu getirdiğini, çatışmalarda çok Türk’ün katledildiğini, çok sayıda Türk atının ganimet olarak alındığını kaydetmektedir. Bayram Bey’in bu tür baskınları, Onun bir uç beyi olduğunu ortaya koymaktadır. Osmanlılar bu hizmetlerinden dolayı Hacıemiroğulları’nın hükümran olduğu topraklara “Vilayet-i Bayramlu demişlerdir. Orta Karadeniz Bölgesi’nde Niksar merkezli Tacettinoğulları ile Mesudiye (Milas) Kaleköy’de teşkilatlanan Hacıemiroğulları Çepni Türkmenleridir. Çepniler Çepniler Türkiye Türklerinin ataları olan Oğuzlar’ın 24 boyundan biridir. Çepniler’den söz eden en eski kaynak, Kaşgarlı Mahmud’un Divanü Lügati’t-Türk (Türk Lehçeleri Sözlüğü) isimli eserdir. Çepniler, Oğuz Han’ın oğullarından Gök Han’ın dört oğlundan biri olan “Çepni” nin neslinden türemişlerdir. Reşidüddin’e göre Çepni kelimesi, “Yağı (düşman) olan her yerde durmayıp savaşan” manasını taşımaktadır. Çepnilerin ongunu (arması) Reşideddin ve Yazıcıoğlu’na göre “sungur”dur. XIII. yüz yılda yaşamış olan Hacı Bektâş-ı Velî’nin, Kırşehir’in Suluca Karahöyük (bugünkü Hacı Bektaş ilçesi)’e gelip yerleştiğinde, burada ve çevresine Çepniler ikamet etmekteydi. Hacı Bektaşî’nin halifelerinden Sarı Saltuk’un (M.1263-64) maiyeti olarak Anadolu’dan Dobruca’ya giden, daha sonra Anadolu’ya geri dönen Türkmenlerin içinde Çepniler çoğunluktaydı. A. Zeki Velidi Togan bugün İzmir ve Balıkesir çevresinde bulunan Çepnilerin, Kırım ve Dobruca’dan geri gelen Çepnilerin torunları olduğunu ifade etmektedir. 
İdeal M. Fatih Can "Eğer servetinizi kaybetmişseniz hiçbirşey kaybetmiş sayılmazsınız; eğer sağlığınızı kaybetmişseniz birşey kaybetmişsinizdir; eğer şahsiyetinizi kaybetmişseniz, bu herşeyinizi kaybetmişsiniz demektir." İngilizler'e ait bu güzel deyimin, millet olarak karşı karşıya bulunduğumuz bir gerçeği veciz bir şekilde tespit ve ifade etmesi ne acı... Aile ve toplum hayatını İsviçre'den, hukuk sistemini ve o sistem içerisindeki ceza düzenini İtalya'dan, maarifini Fransa'dan ticarî ve iktisadî yapısını Almanya'dan, motamot aldığı kanunlarla tanzim etmiş bir milletiz... Kendine yabancı, iklimine yabancı, düşmanına yabancı kalmış ya da bırakılmışız... Ülkemizin başına gelen bu ve benzeri sıkıntıların tesadüf olmadığına inanıyoruz. Milletlerin yükseliş ve çöküş maceraları incelenecek olursa açıkça görülür ki; önüne bir ideal koyup uğruna mücadele veren ve o idealin gerektirdiği prensipleri bir hayat nizamı olarak pratiğe aktarabilen milletler bu ideal ister ulvî olsun, ister süflî muvaffak olmuşlardır ve olacaktırlar da... İdeali olmayan ya da belirsiz olan veya ideali olup da ona uygun bir nizam oluşturamayan milletlerin, dünyada her zaman var olan korkunç rekabet ortamında ayakta kalabilmeleri mümkün olmamış ya da güç olmuştur. Hazreti Allah'ın rahman sıfatının bir tecellisi olan bu durum, haksızın, yanlışın, küfrün bile, kendi ölçü ve kriterlerine uygun pratize edilmeleri durumunda başarılı olacaklarını bize anlatıyor. Bizim şu an önümüze koyduğumuz bir idealimiz var mı, varsa ne?.. Ne ölçüde ona uygun sistemimiz var?.. İnsanlarımızı varsa bir ideale kilitleyecek içtimaî bir motivasyon gücümüz kaldı mı? Bu sorular artırılabilir... Büyük hedeflere motive olma iştiyak ve gücümüz kırılmış, enerjimizi, kendimizi tüketen, kısa devre yapan bir tarzda telef etmekle meşgulüz.
Kore'de Sis Orhan Kivenlioğlu A dımını attığından beri, haftalardır cihana parmak ısırtıcı fevkalâde cesaretle, zaferden zafere koşarak destanlar yazışı... Hür insanlık âleminin saflarına katıldıktan sonra, önceden hayal bile edilemeyecek çapta, harbin tesir ve istikametini değiştirişi... Yılmayışı, durmayışı, yorulmayışı...  Her gün kendisine düşen vazife payını mutlu bir arzu ile yüklenişi... Birleşmiş Milletler Camiasına bağlı diğer askeri birliklerden, darda kalanları hızır misali yetişip kurtarışı... Kuşatma çemberlerini en az zayiatla ve mükemmellik seviyesinde yarışı...  Zaferlere susmamış edası... Huzurunda şapka çıkarılacak disiplini, birlik ve beraberliği, feragati, fedakârlığı, yardımseverliği her sınıf ve rütbedeki asker ve komutanlarının bir aile his ve şefkati ile birbirlerine olan bağlılıkları... Topyekün hür Korelilerin ve askerlerin gönlünde ve dilinde gözde oluşu... Ruhları Şad Olsun   Bu manzarada, manalandırıcı sıla hasretinin, yanık türkülerle tatlı gurbet tesellileri arayışı... Hiç birisi, Allah'ın kahramanlık için yarattığı Kore Türk Tugayını, yaklaşan ilk dini bayramın namazını birlikte kılmak kadar heyecanlandırmıyordu... Binlerce kilometre uzaklarda, hür insanlık adına savaşan Mehmetçik; cephelerde şanla dalgalanan Ayyıldızlı Bayrağımızın parlak zaferlerini, bayram sabahı, Allah'ın huzurunda   varılacak secde ile taçlandırmakta kararlıydı.. Bu ara, ordunun ortasına düşecek bombadan beter bir heyecan ve korku vardı...    - Türk Tugayı, Kore'nin en tehlikeli bölgesindedir, etrafı düşmanla çevrilidir. Tugay açık sahada bayram namazı kılarsa, düşman taarruzuna hedef teşkil edecek ve zayiat çok büyük olacaktır... Bayram namazını kılmayınız... Bu bombaya Türk Tugayı öylesine yalçın bir direniş halinde karşı çıktı ki, başta Amerika olmak üzere hür âlemin Kore'deki askeri birliklerinin tamamında, "Türk Tugayına bir şey olursa, biz perişan oluruz." Endişeleri başladı...  Rica, ısrar, yalvarırcasına süren manevi baskılar hiç netice vermedi ve Türk Tugayının komutanından erine, abdest alıp, buldukları geniş bir sahaya yürümeye başladıkları an, zerrece bulutu ve rutubeti olmayan semada bir koyu sis tabakası aniden belirdi ve namaz kılınacak sahanın tepesini ve etrafını yıkılmaz bir sur halinde kapladı... Mehmetçik, inancın en pürüzsüzünü kuşanmış en engin ruh huzuru içinde bayram namazını kıldı... Memnun ve mütevekkil... Ancak Allah'ın huzurunda eğileceğini, Kore'nin harp ikliminde, vardığı secdelerle cihana gösteren Kahraman Türk Askeri, birbirine sarılarak huşu içinde bayramlaşıp kışlasına dönmeye başlarken, binlerce Türk Mehmetçiğini koruma hisarına almış sis, kendiliğinden süzülerek ayrıldı ve gökyüzünde çözülerek kayboldu gitti... Kore'deki Birleşmiş Milletlerin hür orduları, sisin iniş ve kalkışını yıllarca yazdıkları mektuplarında, Kore'de Türk efsanesi olarak yazıp durdular... Efsaneleştirip anlattılar... Türkün cesaretini de, azmini de, bu sis hadisesini de anlamakta zorluk çekerek...
Japon Prof. Hanımdan Tarihimize Büyük Hizmet Sevinç Özarslan Osmanlı Kitabeleri Kayıt Altına Alınıyor"1924 senesinde TBMM tarafından kabul edilen 1057 sayılı, 'T.C. dâhilinde bulunan bilumum meban-i resmiye ve milliye üzerindeki tuğra ve medhiyelerin kaldırılması hakkında kanun' yürürlüğe girdi. Bu kanuna göre eskiye ait ne kadar resmi bina varsa bunların üzerinde de padişah tuğrası ve eski yazı ile kitabe bulunuyorsa hepsi kırılıp-kazınıp yok edilecek…"Bugün gençlerimiz, değil Osmanlı kitabelerini dedelerinin mezar taşlarını bile okuyamıyor. Fakat Japonlar ülkemize gelerek, ecdadımızın tarihi yazılarını araştırıyor, okuyor ve dünyaya tanıtmak için siteler kuruyor. Biz Türklerin yapması gerekeni Japonlar yapıyor. Aşağıda bu konu ile ilgili Sevinç Özarslan'ın yazını  sunuyoruz."  Editör 

Japon profesör Kayoko Hayashi ve Prof. Dr. Hatice Aynur, beş yıldır‘Osmanlı Bina Kitabeleri’ adlı bir internet projesi hazırlıyor. Amaçları, son yıllarda hızla artan kitabe yayınlarına rağmen ve tutarlı bir veri tabanının eksikliğini gidermek. Bugüne kadar medyadan uzak duran Hayashi ve Aynur, hem projelerini hem de nasıl buluştuklarını anlattı.

Japonya nere, Türkiye nere…

Aramızda 9 bin km var. Uçakla yolculuk 11 saat sürüyor. Bize oldukça uzak ve gidilmesi meşakkatli bir coğrafya… Fakat Japonlarla gönül bağımız çok eski. Yine de Tokyo’nun bir mahallesinde doğup büyümüş bir Japon’un Osmanlı uzmanı olmasını, doktora tezini Fatih dönemi vakfiyeleri üzerine yazmasını, ülkesinde Osmanlıca öğretmesini, bu da yetmiyormuş gibi Üsküdar’ı avucunun içi kadar iyi bilmesini, camileri; isimlerine, sokaklarına hatta kitabelerine kadar ayrıntılı anlatmasını şaşkınlıkla karşılamayalım da ne yapalım? Üstelik kocası da dilimizi çok iyi konuşan bir Türkolog (Tooru Hayashi), kaybolan Türk lehçesi eynü/aynu dili uzmanı.

Tokyo Yabancı Diller Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Kayoko Hayashi elbette sıradan bir Japon değil. Bir tarihçi. Uzmanlık alanı Osmanlı tarihi. Özellikle de kitabeler. Bir haftadır İstanbul’da olan ve dün memleketine dönen Hayashi’yi saatler süren uçak yolculuğuna aldırmayıp yılda birkaç defa ülkemize geliyor, İstanbul Şehir Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hatice Aynur ile beş yıl önce başladıkları projeleriyle ilgili görüşmelerini halledip geri dönüyor.

Hayashi’nin bu defa Üsküdar Topbaşı Caddesi’ndeki, kendisinin ifadesiyle Çinili Camii’nin biraz sağında kalan kocaman külliyeli Atik Valide Camii’nin kitabesi üzerine bir randevusu vardı. Görüşmesinin amacını anlatmadan sanki kendi atalarının bir eserinden bahsediyormuş gibi ekliyor: 

“Restore ediliyor burası, inşallah çok güzel olacak.” Aynur, kitabelerin eksik bilgileri tamamlamanın her zaman kolay olmadığını, bazı kurumların kendilerine zorluk çıkardığını söylüyor. Böyle zamanlarda devreye Kayoko hanım giriyor. Aynur, “Caminin eski kitabesi kayıp, onu bulmak için kaç defa gittik ama olmadı. Kayoko hanımın dün yaptığı görüşmeden sonra kitabenin 10 yıl önce çalındığını öğrendik. Şimdi bu notu siteye düşeceğiz.” diyor.

Kitabeler İnternet Ortamında 
Osmanlı Bina Kitabeleri adlı internet projesi "www.ottomaninscriptions.com", son yıllarda hızla artan kitabe yayınlarına rağmen geniş ve tutarlı bir veritabanının eksikliğini gidermek amacıyla 2009’da hayata geçirildi. Proje Osmanlı döneminde inşa edilen tarihi yapılara konulan bütün kitabeleri içeriyor. Osmanlı kitabeleri için böylesine büyük ölçekli bir çalışma ilk defa yapılıyor.
 Hatice Aynur ve Kayoko Hayashi dışında Chicago Üniversitesi Tarih Bölümünden Doç. Dr. Hakan Karateke de projenin içinde. Projeyi Tokyo Yabancı Diller Üniversitesi ve Türk Tarih Kurumu destekliyor. Aynur, 1998’de Tokyo Yabancı Diller Üniversitesi Türkoloji bölümüne hoca olarak gidince Hayashi ile tanışmış ve ortak ilgileri olduğunu fark edince kitabelere odaklanmışlar. Projenin ilk beş yılında (2009-2014) İstanbul, Edirne ve Bursa kitabeleri kayıt altına alınıyor. Öncelik tabi ki İstanbul’un. Daha sonra Bursa, Edirne ve nihayet bütün dünyadaki Osmanlı dönemi kitabeleri sistematik bir şekilde siteye eklenecek.

Beş yıl içinde 5 bin 200’e yakın kitabe siteye aktarılmış. Ancak biz şu anda 477 kitabenin kimlik kartını okuyabiliyoruz. Gerçi sitede Türkiye’nin çeşitli şehirlerinden olduğu gibi Arnavutluk, Bosna-Hersek, Bulgaristan, Yunanistan, Irak, İsrail, Kıbrıs, Macaristan, Mısır, Moldova, Romanya, Suriye ve Suudi Arabistan’dan da kitabeler bulunuyor fakat bilgileri eksik olduğu için kullanıcılar göremiyor.

Sitedeki kitabelerin yüzde 82’si İstanbul’dan derlenmiş, İstanbul kitabelerinin de 900’den fazlası çeşme ve sebil, 700’e yakını cami ve 200 kadarı ise tekke, kütüphane, hamam, karakol, nişantaşı ve benzeri binalara ait. Sadece Topkapı Sarayı koleksiyonundan 200 kadar kitabe var.

Osmanlı Bina Kitabeleri sitesinin altyapısı Japonya’da hazırlanıyor. Fotoğraf çekimleri ülkemizde yapıldıktan sonra Japonya’ya gönderiliyor, okunmayan kitabeler bilgisayar ortamında okunur hale getiriliyor. Sonra Hatice Aynur ve Hakan Karateke tarafından tasdik edilen  kimlik kartı ekleniyor. Kimlik kartı çok önemli. İki dakikada hazırlanan bir şey değil. Kaynak araştırması epey uzun.

Diyelim ki, Bostancıbaşı Derbendi Menzil Çeşmesi’nin önündesiniz, kitabesini okumak istediniz, Osmanlıcanız yok. "www.ottomaninscriptions.com"’a tıklayarak kitabeyle ilgili tefarruatlı bilgi öğrenebiliyorsunuz. Kitabenin konulduğu yapıyı kim, hangi tarihte, kimin adına ya da niye yaptırmış, üzerindeki hat’ın türü, tarih beytinin ebced hesabı, binanın yerini gösteren Google haritası, binanın dolayısıyla, kitabenin etrafındaki manzara... Yani kitabenin dünden bugüne kadar geçirdiği bütün aşamalar kaynaklar taranarak tespit ediliyor.

Hem araştırmacıların hem meraklıların işine yarayacak bu çalışmada Japon tarihçisinin emeğinin olması ve 9 bin km uzaktan gelip açılmayan kapıları açması ne kadar manidar! Aynur ve Hayashi’nin, tarihini, kültürünü seven, sahip çıkan okurlardan bir ricası var: 
“Siz de etrafında gördüğünüz kitabelerin fotoğraflarını bize gönderin.”

 
Ayasofya'da İlk Cuma Namazı Tarih ve Düşünce Fethin üçüncü gününe tekabül eden Cuma günü Fatih, tekrar Ayasofya'ya gelip ilk Cuma namazını askerleriyle beraber kılmıştır. İmamete İstanbul'un fethinin manevi mimarı Akşemseddin geçmiş, ilk olarak Fatih namına hutbeyi de bu nurani zat okumuştur. 
Hutbenin, Fatih tarafından irade edildiği de yazılmaktadır. Diğer bir rivayette ise Fatih, Ayasofya'nın camiye tahvil edildiği gün, askerine bir hutbe irade etmiştir. 
Fatih'in iradesi ile Cuma gününden evvel, Ayasofya'daki tasvirler, heykeller ve putlar kaldırılıp, kıble tarafına mihrâb yapıldığı, minber konulduğu, bütün hazırlıkların Cuma gününe kadar ikmali için mimarlarla ustaların gece gündüz çalıştıkları rivayet olunur. 
Bu arada, üç gün zarfında bir de tahtadan minare yapılmıştır. Yapılan minber ve mihrâb zamanımıza ulaşmamıştır. Mabedin muvakkithane tarafındaki kapıdan girince içeri geçişi temin eden dehlizde bulunan bir mihrabın Fatih'e ait olduğuna dair söylentiler bulunmaktadır. Ancak bu görüşlerin sağlam bir bilgiye dayandığı söylenemez. 
II. Selim devri kaynaklarına göre, Fatih'in tahta minaresi de güneybatı tarafına eklenmişti. Ancak bu minare II. Selim devrinde kaldırılmış, yerine diğer minareler ile birlikte yeni bir minare yaptırılmıştır.
Solakzâde, Cuma namazından önce mihrâb, minber ve mahfil hazırlandığını, duvarlarda bulunan tasvirlerin kaldırıldığını, Cuma hutbesini Akşemseddin'in irade ettiğini ve imameti de yine bu zatın yaptığını belirtir.
Okunan bu hutbe, Osmanlılar içinde okunan hutbelerin belki de en mukaddesi, en sevinçlisi, en büyük şan ve şerefe sahip olanı idi. Çünkü o güne kadar sekiz buçuk asırdan beri bütün Müslümanlar'ın ulaşmayı şiddetle arzu ettikleri bir fethin, Cenab-ı Hak tarafından Osmanlı padişahlarına ve onun tebasına verildiğini ilan etmekte idi. Fethin komutanı ve gazileri, Sahabe-i kiram'ın bile şiddetle arzu ettikleri büyük bir saadete ve Hazreti Peygamber'in aleyhisselam "ne güzel komutan ve ne güzel asker" övgüsüne mazhar olmuşlardı.
İstanbul'un fethini müteakip şehirde bulunan yüzden fazla kilise ve manastır, cami haline getirilmiş, bir çoğu da medrese ve hangâh yapılarak ehli tarikata barınak olmuştur. 
Fetihle birlikte, ilk Müslüman ibadetinin gerçekleştirildiği Büyük Ayasofya Kilisesi de artık Ayasofya Camii olmuş, adının değiştirilmesine gerek görülmemiştir. Fakat bina, Bizans İmparatorluğu'nun son zamanlarında bakımsız kalmış olduğundan, Fatih Sultan Mehmed, derhal  onarım çalışmalarına başlamıştır. 
Tursun Bey, Fatih'in, Ayasofya'daki ilk teşebbüsleri müteakip, harap hallerine binaen Ayasofya ve daha sonra surları onardığını kaydeder. Müverrih Alî ise, "elhak tab-ı pâdişâhı cümleden ziyade, ol mâbed-i kadîmin ihyasına mütehalik oldu..." diyerek Fatih'in Ayasofya'nın ihyasına önem verdiğini anlatır.
Abdülhamid Han Avrupa’da Ne Varsa Yurdumuzda da Yaptırdı Yrd. Doç. Dr. Mustafa Şeker Sultan Abdülhamid Han Osmanlı Devleti’nin hemen her köşesinde büyük bir imar ve kalkınma hamleleri gerçekleştirdi. Kıymetli eserler yapıldı.  Bunlardan bazıları aşağıdadır: -Her vilayette mektepler, hastaneler, yollar, çeşmeler, yapıldı. -Viyana’dan başka bir yerde eşi bulunmayan modern bir tıp fakültesi açıldı. -1876’da Mekteb-i Mülkiyeyi yaptırdığı gibi 1879’da da bir müze yaptırdı. -1880’de Hukuk Mektebi ve Divan-ı Muhasebatı (Sayıştay) kurdu. -Beyoğlu Kadın Hastanesini yaptırdı. -1881’de Güzel Sanatlar Akademisi, 1883’te Yüksek Ticaret Mektebi, 1884’te Yüksek Mühendis Mektebi ve Yatılı Kız Lisesi açıldı. -1886’da Terkos Suyunu İstanbul’a getirtti ve Mülkiye Lisesini açtı. -1887’de Alman İmparatoru İstanbul’a geldiğinde, Sultan Ahmed Meydanında Alman Çeşmesi yapıldı. -1889’da Bursa’da İpekçilik Mektebini yaptırdı. -1891’de Halkalı Ziraat ve Baytar Mektebi ile Kağıthane’de bir poligon kurdurdu. -1890’da Bursa demiryolunu ve Aşiret Mektebini yaptırdı. -1891’de Üsküdar Lisesi ve Rüşdiyye Mektebleri ve yeni postane binası ve Osmanlı Bankası ile reji binalarını ve Yafa-Kudüs demiryolu ile Ankara demiryolu yapıldı. -1892’de Hamidiye Kağıt Fabrikası, Kadıköy Havagazı Fabrikası ve Beyrut Limanı Rıhtımını yaptırdı. -1893’te Osmanlı sigorta şirketi, Küçüksu Barajı ve Manastır-Selanik demiryolu yapıldı. 1894’te Şam-Horan demiryolu ve Eskişehir-Kütahya demiryolu yapıldı. -1894’te Hamidiye Yüksek Ticaret Mektebi ve Galata-Tophane Rıhtımı, Dolmabahçe Saat Kulesi inşa edildi. -1895’te Beyrut-Şam demiryolu, Darülaceze binası, mum fabrikası, Afyon-Konya demiryolu, Sakız Limanı Rıhtımı, şimdiki İstanbul Lisesi binası, İstanbul-Selanik demiryolu yapıldı. Ereğli kömür ocakları çalıştırıldı. -1896’da Tuna Nehrinde Demirkapı Kanalını, Kapalıçarşı tamirini yaptırdı. -1900’de Akıl Hastanesini, Medine-i münevvereye kadar telgraf hattını yaptırdı. -1902’de Hamidiye Hicaz demiryolu Zerka’ya kadar işledi. Kağıthane’deki Hamidiye suyu İstanbul’a getirildi. Yeni Balıkhane, Haydarpaşa Rıhtımı, Maden Arama Mektebi, Şam’da Tıbbiye-i Mülkiye yapıldı. -Haydarpaşa’da 1903’te Askeri Tıbbiye Mekteb-i Şahanesi, 1904’te Dilsiz ve Sağırlar Mektebi açıldı. 1904’te Bingazi’ye telgraf hattı yapıldı. -Harp gücünü kaybetmiş olan eski gemileri Haliç’e çekip Avrupa’da yapılan üstün evsaflı kruvazörler, zırhlılar ile donanmayı kuvvetlendirdi. -1905’te İstanbul-Köstence kablosu döşendi. Haydarpaşa İstasyon Binası yapıldı. Beşiktaş Tepesindeki Yıldız Sarayı ve önündeki camiyi yaptırdı. -Din bilgileri, fen ve edebiyat ile ilgili pek çok kitap bastırdı, köylere kadar kurslar açtırdı, kitaplarını parasız gönderdi. Velhasıl Avrupa’da yapılan yeniliklerin hepsini en modern şekilde yurdumuzda yaptırdı. Ne yazık ki, 1909’da tahttan indirilince, bütün bu ilerlemeler durdu ve memleket kana boyandı. Abdülhamid Han, İstanbul-Eskişehir-Ankara ve Eskişehir-Adana-Bağdad ve Adana- Şam-Medine demiryollarını yaptırdığı zaman, başka memleketlerde bu kadar demiryolu yoktu. Askeri, subayı öyle şerefli olmuştu ki, bir kahvenin önünden bir binbaşı geçerken, kahvede oturanlar ayağa kalkarak saygı gösterirlerdi. Öyle bereket vardı ki, bir binbaşının evinde pişen yemekten, bir mahalle fakirlerinin karnı doyardı. Bütün millet, sivil, asker, herkes birbirini severdi. Kaynak: - Rehber Ansiklopedisi             - Osmanlı Tarihi Ansiklopedisi
Türklerde Başbuğ ve Devlet Prof. Dr. Faruk Sümer Türklerin Devlet kurmaktaki hiçbir millette bulunmayan üstün kabiliyetleri gerçekten hayret vericidir. Bunun için Türklerin Memlûk (Köle) olması veya olmaması bir mesele teşkil etmiyor. Mesele dirayetli bir başbuğa sahip olmakla ilgili görünüyor. Böyle bir Başbuğa sahip olan bir Türk Topluluğu sayısı, içtimai durumu ne olursa olsun büyük işler başarabiliyor ve anayurdundan çok uzak yerlerde, yâd ellerde devlet kurabiliyor. Böyle başbuğlara sahip olmayan Türk toplulukları ise ya varlığını koruyamıyor, yâhud korusa da diğer topluluklara vergi vererek onların tabiyetleri altında kalıyor ve neticede de perişan bir şekilde dağılıyor. Fakat "Beçkem" gibi muktedir bir başbuğa sahip olan birkaç yüz Türk Bağdad’a gelip Abbasi halifesi hükümetinin iktidarını ellerine almak başarısını görebiliyor.
Yavuz Sultan Selim Han Devrinde Türk Denizciliği Zirvede Yrd. Doç. Dr. Mustafa Gülcan Yavuz Sultan Selim Han, Türk korsanlarını himaye ederek, Cezayir'in elde kalmasını ve Akdeniz’in batısında bir Osmanlı üssü temin edilmesini sağladı. Burada önce "Korsan" kelimesi üzerinde durmamız gerekir. Korsan, deniz eşkıyası, deniz haydudu anlamına gelir. Bu, Avrupalılar için geçerli bir tabirdir. O devirlerde, krallar dahi Akdeniz'e korsanlarını gönderirlerdi. Avrupalı korsanlar mal ve mülk edinmek, şöhret sahibi olmak, para kazanmak, İslâm sahillerini vurmak, Müslümanları esir ederek satmak için denize açılırlardı. Türk korsanları da bunlara bi mislihi mukabelede bulunmak, yani cihad maksadıyla Akdeniz'in hür rüzgârlarında yelkenlerini şişirirlerdi. Karadaki "Akıncı" sınıfına karşılık olarak gösterebileceğimiz bu leventler önce, Antalya Valisi olan Şehzade Korkud'dan himaye ve yardım gördüler. Yavuz Sultan Selim de, tahta geçtikten sonra, bunları himaye ederek, Türk denizcilerinin Akdeniz'in batısında tutunmalarını, İspanyollarla ve diğer haçlılarla mücadele etmelerini sağladı. Türk korsanları içinde Oruç Reis, onun kardeşi Hızır Reis, Aydın Reis, Salih Reis, Turgut Reis, Murat Reis en meşhurları idiler. Elmaslı Kılıç Oruç ve Hızır Reisler kısa zamanda diğer korsanları da etraflarında toplayarak, Hıristiyan devletlerine meydan okuyacak bir hale geldiler. Barbaros kardeşler olarak Akdeniz'de nam salan bu iki gazi kardeş, Akdeniz'de stratejik öneme sahip olan Cezayir'i ele geçirerek oraya yerleştiler. Fakat Haçlılarla yaptıkları devamlı mücadelede Osmanlı'nın resmi ya da gayri resmi himayesine ve yardımına muhtaçtılar. Osmanlı padişahının himayesini temin etmek için, meşhur Kemal Reis'in yeğeni olan Piri Reis'i bir filo ile İstanbul'a yolladılar. Yavuz, Pirî Reis'i bizzat kabul etti. Barbaros kardeşler Yavuz Selim Han'a çok kıymetli hediyeler göndermişlerdi. Sultan, Piri Reis'e iki tane elmaslı kılıç verdi. "Kılıçların birin Oruç lalam, birin Hayrettin lalam kuşansınlar gaza eylesinler!" deyip, ona da hediyeler verdi. İki donanmış savaş gemisini de, Piri Reis'e, Barbaros kardeşlere götürmesi için teslim etti (1515). Oruç Reis, Cezayir'i işgal edip "Sultan" unvanını aldığı sırada ona teslim edilmek üzere iki büyük savaş gemisi daha gönderildi. Tarafından gönderilmiş Musluhiddin Reisin Anadolu'da istediği kadar gönüllü levent toplamasına ve gerekli malzemeler satın almasına izin verildi ki, bu çok önemli bir imtiyazdır. Çünkü asker toplamak, bilindiği gibi yalnız devletin hakkıdır. Devletten gayrı kişilerin asker toplaması devletin hükümranlık haklarına aykırıdır. Bu durum, devlet idaresinde ne derece titiz bir hükümdar olduğu bilinen Yavuz Sultan Selimin, Afrika'nın kuzey batısında yerleşmiş, Haçlılarla gaza yapan gazi leventlerin orada tutunup kalmalarına ne derece önem verdiğini ispatlar bir delildir. Yavuz'un, Barbaros kardeşleri himayesi ve onlara olan yardımları, sonraki yıllarda da devam etti. Ağabeyi gibi, yalnız ve yalnız cihat için hareket eden Hızır Reis 1517 tarihinde Osmanlı Devletinin resmen idaresi altına girdi. Hızır Reis, Cezayir halkının da rızasını alarak "Ülkenin (Cezayir'in) Sultan Selim İbni Bayezid İbni Mehmed Han'a ait olduğunu" resmen ilan etti. Cezayir'de hutbe Yavuz'un adına okunmaya başlandı. Barbaroslar kestirdikleri sikkelere yalnız padişahın adını koydurdular, Osmanlı padişahına duydukları hürmetten dolayı kendi adlarını es geçtiler. Cezayir Beylerbeyi Cihadı deniz aşın yerlere götüren bu yiğit gazileri kesinlikle desteklemek kararında olan padişah, iki bin seçkin Osmanlı askerini daha Cezayir'e yolladı. İlk resmi Osmanlı askeri de, Türk korsanlarının, o şanlı gazilerin kelle koltukta ele geçirdikleri ve büyük bir feragatle devlete hibe ettikleri Cezayir'e böylece ayak basıyordu. O zamana kadar Cezayir'e gidenlerin hepsi gönüllülerdi. Şimdi, resmi Osmanlı askeri Cezayir'e yerleşiyordu. Askerin arasında Hızır Reisin çok muhtaç olduğu ve sabırsızlıkla beklediği topçular da vardı. Yavuz, Cezayir'e bol cephane ve malzeme de yollamıştı. Ayrıca, Anadolu'dan Cezayir'e gitmek isteyen gönüllülerin masraflarının hükümet tarafından karşılanacağı ilan edildi. Bunun ardından, Anadolu'dan seçilen dört bin gönüllü daha, üniforma giydirilerek talim ve eğitimden sonra Cezayir'e gönderildi. Hıristiyanlık dünyasının Cezayir'i yutmak ve oradaki Türk hâkimiyetini yok etmek için sarfettiği çabalar, Yavuz'un Barbaros kardeşleri devamlı desteklemesi sonucu neticesiz kaldı. 15 Mayıs 1519'da İstanbul'da Hacı Hüseyin Reisi kabul eden Osmanlı hükümdarı Yavuz, Oruç Reis in şehadetini teessür ile dinleyip, Hızır Reis'e: "Cezayir Beylerbeyi" unvanını verdi.
Hindistan'da Türk İzleri Yılmaz Öztuna Biz Türkler, Kuşan (Mîlâdî 3-176) ve Akhun (496-567) hanedanlarımızla daha Hazret-i İsa’nın zamanında Hindistan’da hâkimiyet kurduk. Ama asıl hâkimiyetimizi, Oğuzlar’ın -Osmanoğulları gibi- Kayı boyundan Seviktegin ve bilhassa oğlu Gazneli Sultan Mahmûd’un Hayber’i geçerek Afganistan’dan Hindistan’a girmeleri ile başlar. Böylece Müslüman (Sünnî-Hanefî-Mâtürîdî) Türk hâkimiyet -dile kolay- 857 yıldır (1001-1858). 

Büyük cihangir Sultan Mahmûd, Bengal Körfezi’ne ulaşıp Hind Okyanusu sahillerini biz Türklere açmıştır. Sonra Halaç hanedanından Alâeddin Muhammed, tarihte ilk defa olarak Hindistan kıt’asını tek devlet hâlinde birleştirdi. Pakistan ve Bangladeş’in temellerini Sultan Mahmûd atmıştır. Bugün bu coğrafyada yaşayan yarım milyar insanın Müslüman olması da onun eseridir. Biz Türkler, tarihin akışını işte böyle değiştirebilen bir milletiz.

Hindistan’da Türk hanedanlarının sonuncusu Timur oğulları’dır: 1526-1858. Timur’un 5. kuşak torunu Bâbür Şâh, Gazneli Mahmûd gibi, Kâbil’den gelir, Hayber’den geçer, Delhi ve Agra imparatorluk tahtlarına oturur. Tarihin en haşmetlü devletlerinden birini başlatır. Türkler, bin yıl içinde bu muazzam coğrafyayı üstün mimari şâheserlerle donatıp damgaladılar.

Cumhurbaşkanımızın, muhteşem türbesini ziyaret ettiği -babası gibi Türkçe’de şair- Hümâyûn Şâh, Bâbür Şâh’ın oğlu ve halefidir. Agra’da Tâc-Mahal’de yatan Şâh-ı Cihân da Hümâyûn’un torununun oğlu. Bugün böylesine bir tarihe sahip bulunmanın şuûrunda mıyız?

Hindistan’la sıkı ekonomik, ticarî, kültürel ilişkilere girmemiz, Türk devletlerinden sonra en yakın dostumuz Pakistan’la münasebetlerimize halel getirmez. Hatta fayda sağlayabilir. Belki müzmin Keşmir meselesinde arabuluculuk bile ederiz.  
Selçuklu ve Osmanlı Türklerinde Vakıf Kültürü Mehmet Can İslam tarihi boyunca Orta Asya’dan Atlas Okyonusuna kadar her tarafta camiler, kervansaraylar, medreseler, tekkeler, mektepler, köprüler, yollar, hastaneler, imaretler gibi pekçok hayırlı eserler yapılarak vakfedildi. Vakıflar tarihte en büyük gelişmeyi Selçuklular ve Osmanlılar devrinde gösterdi. 
“İnsanların hayırlısı insanlara faydalı olandır” Hadis-i Şerifini kendine rehber edinen Müslüman Türkler her sahada olduğu gibi bu sahada da muazzam ve kalıcı eserler meydana getirdiler.Vakıf yolu ile tesis edilen bu sayısız eserler muazzam Osmanlı ülkesini bir baştan diğer başa ağ gibi ördü. Akla hayale gelmeyecek konularda hizmet veren vakıf  müesseseleri kurdu.Vakıflar haftası dolayısıyla bir açıklama yapan Konya Vakıflar Bölge Müdürü İbrahim Genç     “ İnsanlığın tarih boyunca sahip olduğu en ulvi ve en büyük müesseseler vakıf müesseseleridir” dedi. Özellikle Osmanlı Devleti zamanında çok değişik konularda hizmet veren vakıflar kurulduğunu  ifade eden Genç bunlardan bazılarını şöyle sıraladı:- Helva dağıtan vakıf
- Gölleri temizleyen vakıf
- Suyu soğutan vakıf
- Pikniğe götüren vakıf
- Suyu çoğaltan vakıf
- Âmâlara yardım eden vakıf
- Cumayı Şenlendiren Vakıf
- Borçlu Dostu Vakıf
- Misafiri Ağırlayan Vakıf
- Yetim Çeyizi Donatan Vakıf
- Borcundan dolayı hapse düşene yardım eden vakıf
- Evleri yaşanır hale getiren vakıf
- Çöplükte fidan yetiştiren vakıf
- Van gölünde acil yardım gemisi dolaştıran vakıf
- Sakatlanan ve hastalanan göçmen kuşlarını tedavi eden  vakfı
- Aç kurtları doyurma vakfı. 
Türk'e Dâir M. Halistin Kukul
S. Ahmet Arvasî diyor ki:
Van eski Müftüsü Seyyid Kasım Arvas Beğ'den dinlediğim bir hatıradan daha bahsetmek istiyorum. Bu hatıra, büyük mutasavvıf Abdülhakim Arvasî hazretlerine aittir. Ruslar, 1915 yılında Doğu Anadolu'yu işgal ettiklerinde Müslüman ahaliye çok zulm ettiler. Zulümlerini Ermenilerle birlikte, onların rehberliğinde gerçekleştiriyorlardı. Yani Ermeniler gösteriyor, Ruslar katlediyordu. Öyle bir imha ki; kadın, erkek, çoluk çocuk demeden,  Müslüman mı Müslüman deyip imha ediyorlardı. Anadolu'nun kaderi müşterek, her yerde aynı hadise yaşanıyordu. O tarihlerde, bizim aile Van'ın Müküs (Bahçesaray) kasabasının Arvas köyünde, Doğu Bayazıt'ta, Erciş'te… Çeşitli yurt köşelerine dağılmışlar. Seyid Abdülhakim Arvasî Hazretleri Başkale'de o zaman; Van'ın Başkale kazasında… Rus-Ermeni zulmünden çevredekileri kurtarmak için çoluk çocuğunu toplayıp Van'ı terk ediyor. Rus işgali ve Ermeni zulmünden kurtulmak için kaçmaktan başka çare yok. Irak, Suriye yolu ile İstanbul'a geçecek. O zaman geçtiği yol, yani Irak ve Suriye, bizim; Osmanlı toprağı. Yabancı ülke, yabancı toprak değil, imparatorluğun sınırları içerisinde. Suriye'de bulunduğu sırada Suriye'liler diyorlar ki; "Siz, istanbul'a, Türkiye'ye, gitmek istiyorsunuz. Hâlbuki, Türkiye çok müşkil durumda, imparatorluk çöktü çökecek, yıkıldı yıkılacak. Türkiye artık iflah olmaz; siz de perişan olursunuz. En iyisi burada kalın. Size medrese veririz, mektep veririz, hocalık veririz, her türlü imkânı veririz… Evlâdlarınızla mes'ud yaşarsınız." Abdülhakim Arvasî Hazretleri'nin onlara verdiği cevap şudur: " -Türkiye'ye gideceğim. Yeryüzünde iki Türk var ise, biri mutlaka benim. Ben Türk'üm, ama jön Türk değilim." ( Bknz: S. Ahmet Arvasî, Doğu Anadolu Gerçeği, Türk Kültürünü Araştırma Enstitüsü Yayınları, Ankara,1988, sy.74-75) Demek ki Türk; iftihar edilecek asîl bir soyun adıdır. Demek ki; "Türk olmak" demek, Türk soyundan gelmektir amma, sâdece Türk doğmak da değildir. Türk olmak; Türk gibi düşünmek, Türk gibi hayâl kurmak, Türk gibi yürümek, Türk gibi inanmak, Türk gibi misafir kabul etmek, Türk gibi heyecanlanmak, Türk gibi mütevazı, hoşgörülü, fedakâr fakat yerine göre de gözüpek olmak, Türk gibi ağlamak, Türk gibi sevmek, Türk gibi celallenmek, Türk gibi buğzetmek, Türk gibi Türk'ün ruh kökünü kavramak, Türk gibi Türk'ün mukaddesatını mübarek bilmek, Türk gibi Allahü teâlânın, "Sen olmasaydın, sen olmasaydın, âlemleri yaratmazdım" diye buyurduğu Kâinatın Efendisi'ne bağlı olmak, Türk gibi "Kur'ân'ın kölesi" olmak, Allah aşkıyla donanmak, Türk gibi “Îlâ-yı kelimetu'llah” için mücâdele etmek, Türk kültüründen ve Türk târihinden iftihar ederek, bütün bunları şerefli bir hüviyet levhası hâlinde beynine raptetmek ve aynı şuur ile kalbine asmaktır.
Bozkırlardan Açık Denizlere: İlk Türk Denizcileri Yılmaz Öztuna
Denize açılıp ilk donanma sahibi Türk devleti, Selçuklular’dır. Alp Arslan’ın oğlu ve halefi Sultan Melik Şâh, önce Karadeniz’e, bir kaç yıl sonra Akdeniz’e ulaştı. Her ikisinde de kılıcını denize batırıp sahilde şükür namazı kılmasından, Türk tarihinin akışını değiştirdiğinin farkında olduğu görülür. Kuzeni Anadolu Selçuklu sultanları, bu politikayı takip ettiler. 

Artık açık denizlere çıkmış, deniz ulaşımının askerî ve ekonomik vazgeçilmezliğini anlamışlardı. Ancak Boğazlar, Bizans’ın elinde idi. Sinop’ta Karadeniz filosu ve Alâiye’de (Alanya) filosu olarak iki donanma kurmaya mecbur olduk. 

Anadolu Selçuklu donanmasının yani tarihteki ilk Türk donanmasının kurucusu, Selçukoğulları’nın damadı olan Çaka Bey’dir. Anadolu Selçukluları, Moğol istilâsı sonunda Türkmen boy beylerince paylaşılarak sona erdi. Bunlardan -kuzeyden güneye- Dânişmendoğulları’ndan inen Karası, Aydınoğulları ve Menteşoğulları ciddi donanmalar kurdular. İttifak ederek Ege Denizi’nde Bizans ve İtalyanlar’la çok başarılı mücadele verdiler. Aydınoğlu Gazi Umur Bey, İzmir kalesi önünde şehit düştü. 

Zafer Denizden Geldi 

Daha Osmanoğlu Sultan Orhan Bey (1281-1324-1362), Karası beyliğini ele geçirerek Marmara’dan ve Karadeniz’den sonra Ege’de sahil kazandı. Tarihçilerin pek dikkat etmedikleri bir husus vardır: Daha önemlisi, Karası filosunu, onun kaptanlarını, denizcilerini, yönetici komutanlarını Osmanlı hizmetine alarak, cihan devletinin temellerini attı. Karasılı Türkmen beylerinin hepsi Osmanlı devletinin kuruluşunda önemli hizmetler ettiler.
Nusret Mayın Gemisi Ayşe G. Tunceroğlu Hayli vefasızlık yaptığımız "Nusret Mayın Gemisi"ni anmak istiyorum. Onun mübarek kumandanlarını. Yüzbaşı Tophaneli Hakkı Bey ile Nazmi Kaptan’ı... Düşman donanması büyük saldırıya 18 Mart 1915 sabahı başlayacaktı, bu plana göre mayın temizliği yapıldı, bir gün önce gün boyunca ertesi günkü deniz harekâtı sahası gözetim altında tutuldu, Türklerin en ufak bir mayınlama girişimi olmadığı rapor edildi. Gece de bir karakol gemisi keşfe çıktı, liman sathını projektörlerle taradı. 

Bugün 18 Mart olarak takvimlerimizde işaretli gün, o gün kullandığımız Rûmi takvimde 5 Mart’a tekâbül eder. Karanlık denizde dalgalar gittikçe kabarmaktadır o sırada. Çünkü “Mart Dokuzu” diye bilinen birkaç gün süreli keskin ve kuvvetli fırtınalı bir iklim olayı vardır ve o gün bu fırtınanın günüdür. Gittikçe kabaran denizde İngiliz karakol gemisi zor ilerleyerek görevini tamamlar, gece yarısından sonra gemi kumandanı bu kadar kötü hava şartlarında Türkler hiçbir şey yapamaz diye düşünür, keşif faaliyetini keser, “temiz” raporunu verir. 

İngiliz karakol gemisinin keşif faaliyetini sonlandırıp dönüşünden sonra Nusret bir yandan dalgalarla boğuşarak, büyük bir maharetle donanmanın elinde son kalan 26 mayını Boğaz’a döşer. Ertesi gün, 18 Mart 1915 günü, zaferden emin olan İngiliz-Fransız donanmasının meşhur zırhlıları birer birer bu mayınlara çarpmaya başlayınca paniğe kapılırlar. Karadan Mehmetçiklerimizin top ateşi de eklenince onlar için mart ayının soğuk ve fırtınalı denizine gömülmekten başka yol kalmaz. 

Derler ki, bölge için “temiz” raporu veren tarama ekibini İngilizler derhal Divân-ı Harb’e vererek idam etmişlerdir. Sonra ise ekip raporu verdiği sırada bölgenin gerçekten “temiz” olduğu anlaşılmış, İngiliz hükûmeti idam edilenlerin ailelerinden özür dilemiştir. Bu rivayet, ama şu satırlar gerçek ve Churchill’e ait:

“... Bu mayınlar başlangıçta çok iyi yürüttüğümüz Çanakkale seferini hazin bir kaderle noktaladı. Bu mayınlar müttefikler arasında öyle derin ve düzeltilemez psikolojik karışıklıklar oluşturdu ki, savaşı yıllarca uzattı. Milyonlarca metrekarelik sahalara yaydı. Bu uzama ve yayılma galibi de mağlubu da perişan etti. Bu sahaların birçok yerleri insan kemiği yığınlarıyla kaplandı. Ve bu insanlar düşmanlarının kurşun ve gülleleriyle değil, 18 Mart sabahı, Çanakkale Boğazı’nın güçlü akıntısı altında döşenmiş 26 demir kap (mayın) yüzünden mahvolup gitti.”

Nusret’in bir filmi, dizisi çekilse ne muhteşem olur!
Unutturulan Bir Kahraman: Edirne Müdafii Şükrü Paşa Yrd.Doç.Dr.Veysi Akın Osmanlının son zamanlarındaki kahramanları arasında biri var ki değeri sağlığında Türkler tarafından anlaşılamamış, ancak kendisine öldükten sonra kıymet verilmiştir. Bu şahıs, Balkan Harbi esnasında Edirne Müdafaasında gösterdiği kahramanlık dolayısıyla kendisine milletince “Edirne Müdafii” unvanı verilen Erzurumlu Mehmed Şükrü Paşa'dır. 
O, 1857 yılında Erzurum'da doğmuş, 1916'da İstanbul'da vefat etmiş ve ömrünün her anını milletine hizmet etmekle geçirmiş bir Osmanlı paşasıdır. Şükrü Paşa, Balkan Harbi sırasında 45 günlük bir kuşatma için hazırlık yapmış bir şehri, düşmanın bütün fiziki ve psikolojik baskılarına rağmen takriben 5,5 ay savunmuştur. 
O, Edirne muhasaranın en kanlı günlerinde "Düşman hatları geçtikten sonra ölürsem kendimi şehit kabul etmem. Beni mezara koymayın. Etimi itler ve kuşlar çeke çeke yesinler. Fakat müdafaa hattımız bozulmadan şehit olursam, kefenim, lifim, sabunum çantamdadır. Beni bu mahalle gömeceksiniz ve gelen nesiller üzerime bir abide dikeceklerdir” diyerek, büyük bir savunma örneği göstermiştir. 
Onun bu mücadelesi Edirne'nin düşmesinden sonra işgalciler tarafından da takdir görmüş olmalıdır ki, Bulgar Kralı Ferdinand,

"- Bir yanlışlık olmuş olmalı. Şehrin zaptı sırasında beylik kılıcınızı vermişsiniz. Sizin gibi askerlerin kılıçları alınmaz. Siz savaşta şanlı bir sayfa yazdınız. Lütfen kılıcınızı kabul buyurunuz. Yalnızca sizi ağırlamaktan değil, aynı zamanda imkânsız bir savunmayı gerçeğe dönüştüren sizin gibi askerlerle savaşmaktan gurur duyuyorum" diyerek kılıcını kendisine geri vermiştir.
Bu olay devrin Avrupa matbuatında da geniş yankı uyandırmış, Paris'te neşrolunan haftalık Le Petit Journal dergisi 13 Nisan 1913 tarihli ilave baskısına "Edirne Müdafiine Saygı, Bulgar Çarı Ferdinand, şanlı mağlup Şükrü Paşa'ya teslim ettiği kılıcını iade etmektedir" ibaresiyle Kral Ferdinand ile Şükrü Paşa'nın resmini kapak yapmıştır.
O dönemde Fransız halkı bu olaydan o kadar çok etkilenmiş ve Fransız yazar ve edipleri Claude Farrere ve Piyer Loti öncülüğünde Fransa milleti namına hazırlanan bir şeref kılıcı ve binlerce imza bulunan bir “Altın Kitap”, Şükrü Paşa'ya takdim edilmiştir. Bu kitabın girişinde tarihe bir ibret vesikası olarak şunlar yazmaktadır:
"General,

Vatanınızın üstüne çöken felaketler içinde top sesleriyle katliam korkuları her tarafa ıstırap saçarken, siz en zapt edilmez şecaat ve hamasetle en ulvi gayretin en güzel örneğini teşkil etmeğe muvaffak oldunuz.
Her taraftan tehdit altında kalan devletinizin en çaresiz musibete mahkûm gibi göründüğü sırada, siz başkaldırıma hayretler içinde kalan dünya, böyle evlatlar yetiştiren bu ırkın damarlarında kendisine feyyaz bir inkişaf temin edecek bir kan bulunması zaruri olduğunu itirafa mecbur olmuştur.
Harp ilan edilir edilmez, Arnavutluğun içlerinden kalkıp bundan sonra artık efsanevi bir kale halini alan Edirne'nin mukavemet esbabını (sebebini) tanzime koştunuz, işte, orada sizi gittikçe tazyik eden bir demir ve ateş çemberi içinde her taraftan tecrit edildiniz ve korkunç bir düşmanla çarpışıp duran diğer Osmanlı ordularından da hiçbir yardım beklemediğinizden sayıca on mislinizi bulan muhasırlara karşı etrafınızda ne varsa hepsi dağılıp devrildiği halde, isimlerini daima taziz edeceğiniz kahraman silah arkadaşlarınızın imrenilecek kadar mükemmel yardımlarıyla siz yenilmez ve zapt edilmez bir halde dimdik durdunuz.
Ne mahsur şehrin ahâlisini tehdit eden açlık, ne üst üste saldıran hücum dalgaları, ne askerinizin başına düşmanınızın yağdırdığı hücum dalgaları, ne moral bozucu yığınlarla beyannameler, ne soğuk, ne hastalık, ne de ölüm gibi şeylerin hiç birisi sizin o kaya gibi imanınızı sarsmadı, hiçbir şey sizin akla sığmaz fedakarlığınızı gevşetmedi.
Bununla beraber mukadderat iradenizden daha kuvvetli çıktığı için nihayet onun hükmüne boyun eğmek mecburiyetinde kaldınız, fakat daha sulh zamanından itibaren bütün gayretinizi takviyesine hasrettiğiniz bu kalenin her surunda, sizin isminiz, artık silinmez harflerle nakşolup kalacaktır.
İşte öyle olacağı içindir ki, ilerde destan rüyaları görecek şairler, bu yıkık istihkâmlardan ilham almaya ve taşların sırlarını söyletmeye geldikleri zaman, kahramanlıklarınızla dünyaya ün salan bu tabyaların üstünden birden bire onlara, sizin aslan çehreniz görünecek ve en hisli şiirler işte onun o coşkun ilhamından fışkıracaktır.
General,

Siz üstünden ûlvi bir lerze geçmesine sebep olduğunuz için bütün dünyanın size bir minnet borcu var. İşte bundan dolayı, düşman eline sağ geçmiş olmaktan mütevellit büyük acınızın içinde eğer size teselli verebilecek bir söz ve kalbinize kuvvet verecek bir işaret tasavvur edilebilirse, hayranlarınız şimdi size, işte o teselli ile kalp kuvvetini vermek istiyorlar.
Osmanlı Padişahları’nın eski payitahtını müdafaa için o kadar şecaat ile çarpıştınız ki, nihayet siz de Şıpka, Plevne kahramanlarının şanlı silsilesine katıldınız. Padişahınızın size tevcih etliği “Gazi” unvanı vatanınıza olan hizmetlerinizi ebedileştirmiş oldu.
Bu Altın Kitabın başından sonuna kadar imzaları sıralanan sayısız hayranlarınız, bugün size takdim etmekle oldukları şeref kılıcının, o şanlı müdafaanızın bütün hafızalarda nakşolup kalacağını, bu unutulmaz muhasara esnasında sizden uzak bulunmuş binlerce kalbin de sizin kalbinizle beraber çarpıp bütün ısdıraplarınıza iştirak etmiş olduklarını ve siz vatanınıza karşı vazifelerinizi yaparken onların da size candan hayır dua ettiklerini hatırlatması, temennisindedirler. Paris - 1913, Nisan”
Edirne’nin sûkutunu ve Şükrü Paşa’nın esaretini takiben Almanya’daki subay arkadaşları onun için “Edirne Kahramanı Şükrü Paşa” adıyla Almanya’da bir anıt kitabe diktirmişlerdir.
Yıkıcı Yayınlar Prof.Dr.İsmet Miroğlu T oplumun genel ahlâkını ve huzurunu bozmayı, milletin birlik ve bütünlüğünü zaafa uğratarak anarşi ve terör eylemlerini tahrik etmek suretiyle devleti yıkmayı hedef alan yayınlara "yıkıcı yayınlar" diyoruz.

İki türlü yıkıcı yayın söz konusudur. Biri, hedef ülkeye karşı kültür emperyalizmi ve psikolojik harp uygulayan düşman güçlerin emrinde olan ve hedeflenen neticelere varmak üzere faaliyet gösteren milletlerarası medyanın güdümündeki yayınlar; diğeri, düşman güçlerle bir münasebetleri olmadığı halde onların gayelerine uygun olarak yapılan yayınlar. 

Basın ve yayın organı olarak medyanın büyük mesuliyeti vardır. Düşman güçlerin elindeki medya, hedef ülkelerde kültür emperyalizmini ve psikolojik harbi, metodlarına uygun olarak yürütürken, düşman güçlere bağlı olmayan medya da ona bakarak haber ve yorumları benzer şekilde vermek suretiyle aynı hedefe varılmasına yardım etmektedir. Hedef ülkede bu iki medyanın dışarıda kalan, genel ahlâkı ve huzuru korumaya çalışan ve yalnız faydalı yayınlar yasayan medya ise yapıcıdır. 
Her ülkede devletin vazifesi, yıkıcı medyayı yapıcı hale getirmektir. Bu, bilhassa medya vasıtasıyla kaosa çevrilen hedef ülkelerde mutlak zarurettir. Japonya bunu başarmıştır. Japonya'da toplum huzurunu bozucu ve güzel ahlâkı yıkıcı haber ve yorumların yayınlanmasına müsaade edilmez. Haber merkezleri, haber ve yorumları menfî yapısını giderdikten sonra yayınlamaktadır.Düşman güçler hedef ülkede istedikleri yıkıcı faaliyetleri gerçekleştirmek için yıkıcı medyayı kullanarak, ona kültür emperyalizmi ve psikolojik harp uygulatırlar. Yıkıcı medya ile kültür emperyalizminde hedef toplumun dili, dini, ahlâkı, örf ve âdeteri, hukuk ve sanat anlayışı ile tarih ve millet şuuru tahrip edilir. Psikolojik harpte ise asılsız ve maksatlı haber ve yorumlarla toplumdaki vazife ve mesuliyet, sevgi ve saygı, hoşgörü ve yardımlaşma, itimat ve itaat gibi temel duygular yıpratılır, mesuliyetsizlik, saygısızlık, itaatsizlik, endişe ve ümitsizlik gibi toplum huzurunu ve düzenini altüst eden menfilikler yaygınlaşabilir. Düşman güçler; dinsizlik, fuhuş, şiddet, gasp, soygun, lükse düşkünlük, yolsuzluk, alkol ve uyuşturucu alışkanlığı, kumar, kaçakçılık, sapık ve batıl inançlar, cinayet, terör ve isyan konularını  planlı, devamlı ve sistemli olarak işlemek suretiyle hedef  toplumda istenilen tahribatı gerçekleştirirler.Günümüzde Türkiye'deki medyanın büyük çoğunluğunun yayınları yıkıcıdır. Türk dilinde yapılan tahribat o derece büyüktür ki, genç ve yaşlı nesil birbirini anlayamaz hale gelmiştir. Evlâtları ile anlaşamadıklarını söyleyen ana ve babalar da az değildir. Her yıkıcı yayın, Türkçe'de istediği gibi uydurma kelimeleri kullanmış ve Türkçe'nin geleceği Türk olmayanlar tarafından yönlendirilir olmuştur.

Dinde yapılan tahribat dildekinden az olmamıştır. Yıkıcı yayınlarla yıllardan beri dine karşı şartlandırılarak Müslüman Türkiye'de yüce İslâm dinine, islâmî yaşayışa ve  Müslüman Türk varlığına tahammül edemeyen bir çok Türk insanı, din aleyhindeki propagandanın kurbanı olmuştur. Yaygınlaştırılmış, boşananların ve menfî telkinler sebebi ile evlenemeyenler ile alkol bağımlılarının sayısı artmıştır. Bu felaketi hızlandırmak için basın ve yayın organlarının büyük kısmı birbirleri ile kıyasıya yarışır olmuşlardır. Kavga, cinayet, terör, eşkıyalık, isyan ve savaş konuları devamlı bir şekilde işlenerek, çocuklara ve gençlere itaatsizlik ve isyan duyguları aşılanmaya çalışılmaktadır.
Millî kültürden koparılanlar, kendi milletine yabancılaştıklarından düşman güçler tarafından yıkıcı faaliyetlerin gerçekleştirilmesinde maşa olarak kullanılmaktadır. Esasen, kültür emperyalizminin genel maksadı da budur.
 
Türkiye'yi parçalamayı gaye edinmiş olan düşman güçlerin üç temel hedefi vardır. Bu üç hedef tahrip edilmeden Türkiye'deki anarşi ve terör eylemlerini gerçekleştiremeyeceklerini çok iyi bilen düşmanlarımız menfi medya vasıtasıyla bunlara amansız bir şekilde saldırmaktadır. Bu hedefler; İslâm dini, Türk dili ve Türk aile yapısıdır.

Bütün bu tehlikelere karşı devlet ve millet olarak her türlü tedbiri almamız büyük bir vatan borcudur.
Türk'e Dâir M. Hâlistin Kukul
“Türk Sultanları” isimli kitabın “Takdim”inde şöyle yazıyor: 
“Tarih şuuru, bir devletin idaresi altındaki milletleri bir arada tutan, birleştiren ve kaynaştıran en önemli hususlardan biridir. Günümüzde Dünya siyasetine yön veren devletlerin, bu şuuru geliştirmek uğruna neler yaptıkları, ne fedakârlıklara katlandıkları herkesin malumudur.    Diğer taraftan Dünya Târihi içersinde Türk Milletinin oynadığı rol, dünya medeniyetine yaptığı katkılar, insanlık âlemine bin yıl boyunca yaşattığı huzur ve refah devreleri âşikârdır. Nitekim Kâşgarlı Mahmud’un “ Allahü teâlâ, devlet güneşini Türklerin burcunda doğurmuş, göklerdeki yıldızlara benzeyen devletleri onun saltanatı etrafında döndürmüş, Türkleri yeryüzünün hâkimi yapmıştır” dediği gibi, Türk Milleti birlik ve beraberlik içerisinde olduğu ve onun getirdiği dik duruşu sergileyebildiği müddetçe her zaman dünya siyasetinde söz sahibi olmuştur. Olmaya da devam edecektir.” 
( Bknz: Türk Sultanları, Tertip Heyeti: Türkiye Gazetesi Yayınları Ansiklopedi Grubu, İstanbul 2005, sy.5 )
Demek ki; “Dünya Târihi içerisinde”, önemli “rol oyna”yan ve “dünya medeniyetine..insanlık âlemine bin yıl boyunca ..huzur ve refah devreleri yaşa”tan bir “Türk Milleti” vardır.
Bu Türk Milleti; Kâşgarlı Mahmud’un dediği gibi: “Allahü teâlâ, devlet güneşini Türklerin burcunda doğurmuş” ve “göklerdeki yıldızlara benzeyen devletleri de, “onun saltanatı etrafında döndürmüş” ve böylece, “Türkleri yeryüzünün hâkimi yapmıştır.”
İşte, Türk Milleti, budur! İnsanlık âlemine refah ve huzur getiren, medeniyete önderlik eden; sevgi ve hoşgörü menbaı insanlardan müteşekkil “uydu” değil, “uyulan”, “rehber” bir millet!
Aynı kitabın, “ Giriş” bölümündeki şu bilgiyi de nakledeyim istiyorum:
“Türkler; dünyânın en eski, asîl, büyük devletler kurup, pek çok meşhur şahsiyetler yetiştiren medenî milletlerindendir. Nûh aleyhisselâmın oğullarından Yâfes’in Türk adlı oğlunun neslindendir.” (Bknz: a.,g.,e.,sy.7)
“Târihte Türk” başlıklı beyitimi, bu husustaki heyecanımın bir ifadesi olarak sunuyorum:
“Yâfes dedemin oğlu Türk’ten aldım adımı; Allah rızâsı için sürdürdüm maksadımı!”
Sevgili Peygamberimiz buyuruyor ki: “Kişi kavmini sevmekle suçlandırılamaz. Kavminin efendisi, kavmine hizmet edendir. Vatan sevgisi îmândandır.”
Bu “sevgi bağı”, âileden başlayarak, merhale merhale, ne kadar yüksek seviyede muhkem olursa, insanlık âlemi de o derece mes’ut olur, huzur ve refaha ulaşır.
Türk tarihinin ihtişamlı öncüleri olan şanlı ecdadımızla iftihar etmeli ve çok çalışmalıyız!..
Allah Allah Deyip Geçti Genç Osman.. Alptekin Cevherli Irak'ta Türkmenlerin en yoğun yaşadığı şehir, bilinenlerin aksine Bağdat'tır. İki buçuk milyonluk Bağdat'ta bir milyona yakın, Türkmen yaşar. Bu sebeple  Irak'ın kuzeyindeki halk oylamalarında Türkmenler ezici çoğunlukla parlamentoya bir türlü giremez. Çünkü Bağdat oylamanın dışında bırakılır.Türkiye'nin bölge ile ilgili hafızasındaki “Genç Osman figürü” önemli bir şahsiyettir. Öyle sivri topuklu ayakkabı altında ezilmesi hayal bile edilemeyecek ve edilmemesi gereken örnek bir kişiliktir. Peki Genç Osman kimdir? Kimdir ki, adı sözüm ona ayaklar altında ezilmek şeklinde geçtiği için bu kadar kıyamet kopmaktadır?...Osmanlı Devleti 17'nci yüzyılın başlarında eski güçlü günlerinin özlemiyle toparlanmaya başlar. IV. Murat gayretli bir sultandır, kanserleşmeye başlayan İran meselesine çekinmeden neşter atar.Tez günde Yeniçeriyi derler toparlar yola çıkar. Sadece Revan (Erivan'ı) almakla kalmaz (1635), Ahıska'yı da kurtarır, yörede sükuneti sağlar. Ancak Iran kuvvetleri Padişah İstanbul'a dönünce Bağdat'a girer, halkı kırıp geçirir. Mukaddes mekânlara saldırırlar.Sağa sola ulaklar koşar, tellallar davul vurur "Duyduk duymadık demeyin" diye haykınrlar: "Sefere gönüllüler dahi katılaaa!" Bu çağrı büyük bir yankı bulur, mücahitler adlarını yazdırabilmek için kuyruk olurlar, ancaaak... Daha yüzünde ustura dolanmamış tüysüz diye nitelenen Genç Osman da orduya başvurur.Henüz 15-16 yaşındadır, Bağdat'ta yapılan katliamları duyunca yemekten içmekten kesilir, uyku tutmaz olur henüz üç aylık evlidir. Hanım hanımcık bir eşi ve nur yüzlü bir anası vardır. Nitekim ağzını yüzünü poşularla örtüp karargâha gider ve adını yazdırır. Fakat Sultan Murat, bebek yüzlü bir yeni yetmenin gönüllü yazıldığını duyunca felaket kızar.  "Çağırın bre o söz dinlemezi!" deyince, huzura çıkarırlar.Murat Han, "Sen cengi oyun mu sanırsın? Yiğit dediğin güçlü kuvvetli, boylu boslu olmalı, bıyığında tarak durmalı!" Osman, kaşla göz arasında kuşağından kemik tarağını çıkarır ve bir an dahi tereddüt duymadan üst dudağına saplar.Tarağın dişlerinden sızan kan çenesinde toplanıp zemine damlar, koca otağda tek ses çınlar...Şıp... Şıp... Şıp! Sultan Murat ve hazirun donar kalırlar.Genç Osman dediğin bir küçük uşak 
Beline bağlamış ibrişim kuşak
Askerin içinde birinci uşak 
Allah Allah deyip geçer Genç Osman!
Genç Osman, Bağdat önlerinde ölümüne çarpışır. Nihayet kırkıncı gün seher vakti ortalık karışmışta, savaş ortadadır. Delikanlı nasıl yaparsa  yapar, kaleye sızar. Vurulur, vurulur, vurulur... Okların sayısını dahi hatırlamaz, canını dişine katar ve kapıyı aralar.Okla öldüremeyeceklerini anlayan düşman askerlerinden birisi, kılıç darbesiyle Osman'ın başını  koparır. Osman başını yerden alıp koltuğunu altına alır, diğer elinde tuttuğu kılıcıyla başını koparan düşman askerini de öldürür. Ve kapıyı açık tutar.Düşman ordusu, öldüremediği bu başsız kahraman karşısında psikolojik olarak çökmüş ve kaçmaya başlamışta! Sultan IV Murat göz yaşlan içinde "Hücum!" emri verir! Bağdat işgalden kurtarılmıştır.Of ooof!.. Bağdat'ın kapısını Genç Osman açtı 
Düşmanın cümlesi önünden kaçtı.
Kelle koltuğunda üç gün savaştı 
Allah Allah deyip geçti Genç Osman!
 Şehitlere serdar olan Genç Osman, halen Şirince Bağdat'taki (Türk şehitliğinde) yatmaktadır. 
Osmanlıca Niye Öğren(T)ilemiyor? Prof. Dr. Namık Açıkgöz Başlığı mahsus öyle yazdım. Osmanlıca öğrenmeye çalışanlar “öğrenilemiyor”, öğretenler de “öğretilemiyor” diye okusun. Osmanlıca ile resmî ilişkim, 1976 yılında fakültede başladı; 1982’den beri de üniversitelerde Osmanlıca dersi veriyorum. Osmanlıca dediğin nedir?
Hemze” dâhil 32 harf ve bir garip “şedde”ceğiz. Yani Latin alfabemizden 3 harf ve 1 şedde fazlalığı var. Dünyada, ikinci sırada yer alan Çin harflerinden sonra, üçüncü sırada yer alan Arap harfleri, onca insan tarafından rahatça öğreniliyor da, bizim gençlerimiz tarafından niye öğrenilemiyor? Türkiye’de üniversite tahsili yapmaya gelen Japonlar, İngilizler, Çinliler, Fransızlar, Almanlar, Kanadalılar tarafından kolayca öğrenilen Osmanlı harfleri, daha düne kadar dedelerinin kullandığı harfleri, bizim gençlerimiz niye öğrenemiyor? 29 harflik bir alfabenin yanında, 3 harf ve bir işarette mi kopuyor kıyamet?
Bizim gençlerimizin bu harfleri öğrenememesinin sebebi 3 harf ve 1 şekil mi yani? Bu 3 şekil ve 1 işaret, bizim gençlerimizin öğrenme istiâbını mı aşıyor? Yedi bin civarında logogram (şekilden oluşan kelime)’dan oluşan Çin harflerini bir buçuk milyar civarında insan öğreniyor da, 32 şekil ve 1 işaretten oluşan Osmanlı harflerini bizim gençlerimiz niye öğrenemiyor? Dedeleri öğreniyordu da, torunları niye öğrenemiyor? Osmanlı harflerini öğrenmek çok mu zor? Bizim gençlerimiz geri zekâlı mı?!... Hayır!...Ne Osmanlı harfleri zor, ne de bizim gençlerimiz geri zekâlı!... Bizdeki problem ideolojiktir. Bizden başka dünyanın hiç bir yerinde, harf değişikliği (devrimi?) yapılmamış ve gene dünyanın hiçbir yerinde, terk edilen harflere bu kadar ideolojik bakılmamıştır. Harf dediğin nedir yaa?... Allah’ın bir kaç “şekil”i; yani bir kaç “işaret” veya “resim”i... Hiç “işaret, şekil, resim”in ideolojisi olur mu? Dünyanın hiç bir yerinde olmaz ama bizde olur!... Köktürk runik harflerinden Soğd harflerine geçildiğinde, Köktürk runik harfleri kötülenmemiştir. Soğd alfabesinden Arap harflerine geçildiğinde de Soğd harfleri kötülenmemiştir ama Latin harflerine geçtiğimizde, Osmanlı harflerini kötülemek, bir devlet politikası olmuştur. Bu politika uzun yıllar devam etmiştir. Türkiye’de 5-6 nesil, Osmanlı harfleri için “kargacık-burgacık, öğrenilmesi zor, kaka harfler” denerek ve hatta bu konuda karikatürler çizilerek yetişmiştir. (Karikatürün sol tarafından yeni harflerin girmesini; sağ taraftan da yorgun, bitkin Osmanlı harflerinin gidişini gösteren o karikatürü hatırlayın.) 1976’da üniversite tahsiline başladığımdan beri, Osmanlı harfleri karşısında, gençlerin çoğunun, “Öğrenilmesi zor” peşin hükmünü taşıdıklarını gördüm. Bu peşin hüküm, Cumhuriyetin yanlış batılılaşma politikasının bir sonucudur.
Mozaik Ayşe Göktürk Tunceroğlu Amerika Birleşik Devletleri mozaik bir ülkedir. Mozaiklerin daniskasıdır. Mozaiklerin şahıdır.
Yetmişiki milletten insan. Zaten keşfinden sonra Avrupa’nın tek bir ülkesinden değil, pekçok ülkesinden insanlar gelip yerleşmiş. Beyaz adam, “beyaz” ama farklı tonlarda beyaz... Devletin kuruluşundan sonra bu gelişler hız kazanmış. Yirminci asırda daha da hızlanmış. Gelenler valizlerinde eşyalarıyla birlikte dillerini, dinlerini, âdetlerini, zevklerini, yemeklerini getirmişler, ortalığa saçmışlar.

Ama ülkenin, devletin sloganı nedir? Okullarda her sabah derslerden önce, ayrıca müsamerelerden, toplantılardan önce, spor müsabakalarından önce, devlet kurumlarında oturumlardan önce, resmî, yarı resmî pekçok toplantıdan önce herkes ayağa kalkar, bayrağa doğru döner, sağ el kalbin üstüne konur, hep bir ağızdan bayrağa ve devlete bağlılık yemini edilir.

Metin şöyle: “Amerika Birleşik Devletleri’nin bayrağına ve o bayrağın temsil ettiği, Allah’ın koruyuculuğunda, bir ve bölünmez, herkese adalet ve hürriyet sunan cumhuriyete bağlı kalacağıma ant içerim.

1892 yılında yazılmış bu metin.Ve ABD resmî devlet mührünün üzerinde yazan Latince bir cümle vardır: E pluribus unum. “Çok şeyden meydana gelen tek şey.” Yani bu da demektir ki, dünyanın her yerinden insanlar gelmiş, burada “bir millet” olmuştur.

Dünyanın bu bir numaralı mozaik devleti “biriz, tekiz, bütünüz, yekpâreyiz” diye çırpınıyor. Biz aynı topraklar üzerinde bin küsur yıldır, sarmaşık dalları gibi birbirine sarılmış, dolanmış, iç içe geçmiş, kokusu, rengi, gölgesi birbirine karışmış bir millet olduğumuz halde; hâlâ “biriz, tekiz, bütünüz, yekpâreyiz” diyemeyip “mozaikiz” ısrarındayız, “halk” diyemeyip “halklar” terânesini tekrardayız. Allah bize akıl fikir versin!
 
Osmanlı Devleti'nin Yıkılmasıyla En Çok Mağdur Olanlar: Müslüman Türkler Hayrettin Turan Osmanlı Devleti’nin parçalanması, milyonlarca kişiyi mülteci haline getirdi. Batı kaynakları ise bu dönemden bahsederken taraflı davranıyor ve sadece Hristiyanların acı çektiğini anlatıyor. Fakat asıl çileyi Müslüman Türklerin yaşadığı ortaya çıktı. Amerikalı profesör Justin McCarthy tarafından hazırlanan, “Forced Migration and Mortality in the Ottoman Empire” başlıklı kitap ve yayınlanan haritalarda, Osmanlı çatısının çöküşüyle en büyük felaketin Müslümanların ve özellikle de Türklerin başına geldiğini ortaya çıkardı. 

Louisville Üniversitesi Tarih Profesörü Justin McCarthy tarafından hazırlanan harita, 1.5 milyon Hristiyanın göç etmesinin yanı sıra 5 milyondan fazla Müslümanın da kendi vatanlarından zorla çıkarıldığını gözler önüne seriyor. 

Mc Carty, “Umuyorum ki bu harita bütün bu insanların başına gelen talihsiz olayların gösterilebilmesine imkan sağlayacaktır” dedi. Balkanlardaki Müslüman halkın 1800’den itibaren sürgün hayatının başladığı, Yunanistan’a göç eden Müslüman halkın 1880’den itibaren Yunanlı asiler yüzünden 70 bin Türk’ün ölümlerle birlikte sürgün hayatının başladığını yazdı.Konuyla ilgili bir açıklamada TCA Başkanı Lincoln Mc Carty tarafından yapıldı. Mc Carty’ye teşekkür eden Mc Carty:

“Bu yayını desteklemek bizim için bir onur. Türk ailelerinde zamanında Yunanistan, Bulgaristan, Makedonya, Kırım veya Kafkasya’dan Türkiye’ye göçe zorlanan ya da Anadolu’daki savaşlar sebebiyle göç etmek zorunda kalmış bir büyükannesi veya dedesi olmayan aileler pek azdır. Bu harita, Osmanlı Devletinin çöküşü sırasındaki Müslüman kayıplarını görmezden gelen bağnazlığa karşı atılmış pozitif bir adımdır” dedi.

Facialardan Bir VesikaProf. Dr. Mc Carty'nin daha önce hazırladığı ve Türkçe'ye tercüme edilerek basılan "Ölüm ve Sürgün" isimli kitabın 88,89, 90 ve 91. sayfalardan bazı bölümlerini özetliyerek aşağıya alıyoruz. Editör" ... Filibe'ye daha da çok mülteci geldi, ama Ruslar yaklaşınca çoğu yerinden ayrılıp gitti. Ocak ayında 15 bin dolayında tahmin edilen mülteci kar altında Filibe istasyonunda tren gelmesini beklemekteydi. 1878 Mayısında Filibede 2 bin kadar Türk mülteci kalmıştı ve Bulgarların yıktığı evlerin harabeleri içinde yaşıyorlardı. Filibe'deki mültecilere saldırılar yapıldı, kimi öldürüldü, kimi de ücretsiz olarak zorla çalıştırıldı. Genç Türk kızlarının ırzına geçildi ya da dağa kaldırıldılar. Tifüs salgını azmış durumdaydı. Ruslar, Tifüse yakalananları şehrin dışında bir bataklıkta kurdukları kampa zorla götürüldüler; bu kişiler orada ölüp gitti. Diğer şehirlerde de durum aynıydı.Bulgaristan'da müslüman mültecilerin başlarına gelenler ve uğradıkları telefat, bütün tüyler ürperticiliğiyle Avrupalı konsolosların ve gazete muhabirlerinin günü gününe yaptıkları bildirimlerde yer almıştır. Mültecilerin kaçış yoluna koyulduğunda düşmanları (Ruslar'ın ve Bulgarlar'ın) yanı sıra soğuk ve açlık idi. Balkan yarımadasında kışın ortasında çok defa yanlarında yiyecek olmadan kaçmaya koyulmuşlardı. Birçoğu ya açlıktan ya da donarak öldüler..Küçük bir kız çocuğunu bir Alman demiryolu memuru Tatar Pazarcık yakınında tepelerde donarak ölen 400 erkeğin, kadının ve çocuğun oluşturduğu yığın  içinde buldu. Çocuk, topluluk içinde canlı kalabilmiş tek kişiydi. Mültecilerin elbise diye neleri varsa bunlar dahi Rus birliklerinin askerlerince ve Bulgarlarca gasp ediliyordu. Konsolosların raporları sürekli olarak içlerinde kadınların ve çocuklarında bulunduğu, çırıl çıplak kalmış mültecilerin kalabalık sayıda olmasına işaret etmişlerdir.

Edirne’nin Kuzey Batısındaki Hasköy’de Ocak ayında 8 binden fazla mülteci toplanmıştı ve kendilerini alıp götürecek trenlerin gelmesini açıkta, barınaksız bekliyordu. Filibe istasyonunda 15 bin kişi, Çorlu’da 20 bin kişi beklemekteydi. Kırsal yöreler daha güvensiz olunca ve 1877 yılı kışı ilerleyince, mülteciler demiryolu boyunca Osmanlı askerlerinin elindeki istasyonlarda nisbeten daha çok güvenliğe kavuşmak için yaya ilerlediler. Birçoğu gidiş sırasında demiryolunun yanıbaşında donarak öldü; oradan geçenler demiryolunun yanı sıra ölü yığını görmeye alıştılar. Mülteciler ısınabilmek için bir araya sokulmuşlar ve bir arada donarak ölmüşlerdi. Nicesi de istasyon binalarının dışında donarak öldü. Trenler geldiğinde havyan vagonlarının içine doldular, kapalı vagonların tepesine tırmandılar. Tek düşünceleri kaçabilmekti. Bu arada şunu da belirteyim ki kadınlar ve çocuklar herçeşit ihtiyacın zorlamasına karşı direnerek vagonlarda buldukları yerlerden ayrılmamaktadırlar. Çünki yerlerini başkasının kapacağından korkmaktadırlar( dolayısıle orada vagonun içine dışkılıyorlar). Bu yüzden kapalı vagonların içinde havanın tahammül edilmez kokusu akla, hayale gelecek gibi değildir..."
Sultan Babanın Oğluna Vasiyeti: Dünya Asla Hükümdarsız Olmaz Ömer Ceyhun Özcan Selçuklu sultânı Sultan Mesûd'un oğlu Sultan-ı Saîd Kılıç Arslan, gençlik ve olgunluk çağlarını büyük hizmetlerle geçirip, yaşlılık dönemine ulaştığı ve kendinde zayıflık alâmetleri müşahede ettiği zaman, on bir evlâdından yaşça en küçüğü olan Gıyaseddîn Keyhüsrev, yaşı küçük olmakla beraber babasına yakınlığı ve hizmeti en çok geçen evlâdı idi. Sultan, oğlunu yanına oturtup, şu nasihati ve vasiyetini söyledi: "Kıymetli yavrum! Artık ben bu fânî âlemden göçmek üzereyim ve âhiret azığı, kazancı olacak şeyleri hazırlamakla meşgulüm. Sen ise sultanlık bağının taze fidanı, ilâhî lütuflar bahçesinin çiçeğisin. Benden sonra tahta sen çıkacak ve bu devleti idare edeceksin. Bu hususta sana vasiyet ve nasihatim vardır. Seni on bir kardeşin arasından şunun için tercih edip, seçtim. Sende sultanlık istidadı görüyorum. Bu Müslüman milletin başına geçeceksin. Onlar, Allahü teâlânın sana emânetidirler. Onları sana havale ediyorum. Kur'ân-ı kerîmdeki lokman sûresi on iki, on altı ve on yedinci âyet-i kerimelerini sana nasihat ve vasiyetim olarak seçtim. Bütün ömrün ve saltanatın boyunca bunlara sıkı riâyet edeceksin:

"Ey oğulcuğum! Allahü teâlâya şirk koşma! Çünkü şirk elbette büyük bir zulümdür... Namazını dosdoğru kıl. Emr-i bil ma'rûf ve nehy-i anil münker eyle. Yâni İslâm dîninin emirlerini ve yasaklarını Allahü teâlânın kullarına tebliğ eyle. Başına gelenlere de sabret. Çünkü bunlar kat'î surette farz edilen işlerdendir. İnsanları küçümseyip, yüz çevirme. Yer yüzünde böbürlenerek yürüme. Allahü teâlâ kendini beğenip övünen kimseyi şüphesiz ki sevmez,"

Sevgili yavrum! Hükümdarlar adaletle hükmedip etmediklerinden suâl olunacaktır. Nitekim Allahü teâlâ Kur'ân-ı kerîmde Nahl sûresi doksanıncı âyet-i kerîmesinde meâlen bu hususta şöyle buyuruyor: "Muhakkak ki, Allahü teâlâ size adaleti, iyilik yapmayı ve yakınları gözetmeyi emrediyor. Zinadan, fenalıklardan ve insanlara zulüm yapmaktan da nehyediyor. Size böylece öğüd veriyor ki, benimseyip tutasınız."

Sevgili yavrum! Şu geçip giden dünyânın hiç kimseye kaldığı görülmemiştir. Onun gülüşü yağmur bulutu gibi gelip geçicidir, insanı biraz güldürürse, bir sene ağlatır.

Kılıç Arslan, daha sonra yanına çağırttığı devlet erkânına dönerek; "Benim ikbâl ve saltanat güneşimin artık zeval vakti yaklaştı. Ümid ederim ki, şu devlet hükümdârsız, bu belde sultânsız kalmaz. Biri giderse mutlaka diğeri gelir. Dünyâ asla hükümdârsız olamaz. Oğlum Gıyâseddîn Keyhüsrev, padişahlığa yakışan üstünlük ve ahlâka sahip bulunuyor. Bu hususta kardeşlerinden daha olgun, üstün ve diğer hükümdarların da fevkinde bir kabiliyete sahiptir. Onun bu hususiyetleri apaçık olduğundan, hepiniz görüyor ve takdir ediyorsunuzdur. Bu sebepledir ki, benden sonra saltanatın idaresini o ele alacaktır. Onu taç ve veliahd tâyin eyledim. Bu devletin kapısını ona açtım. Bizzat ben hayatta iken huzurunuzda bunu bildiriyor ve açıklıyorum. Onu taç ve tahtımın ve saltanatımın vârisi olarak îlân ediyorum. Artık kendimi aradan çekiyor, her şeyi ona devrediyorum. Size lâzım olan ilk şey ona bi’at, emrine tâbi olmanızdır".
Kendi Kültürümüzün Yerine Neden Yabancı Kültürler? Prof. Dr. Mazhar Özman 1923’de Türkiye Cumhuriyeti Devleti kuruldu ve yeni Anayasası kabul edildi. İsviçre Medeni Hukuku, Alman Ticaret Hukuku, İtalyan Ceza Hukuku, alınarak yeni kanunlar tamamlandı. Devletin sistemi olarak, en ideal sistem “Cumhuriyet” seçildi. İlk anlarda devlet ağırlıklı, kısmen serbest ekonomi modeli tatbik edilmeye başlandı. Din ve devlet işleri birbirinden ayrıldı. Laik devlet sistemi kabul edildi. Yalnız burada bir noktayı düzeltmek gerekiyor; Din ve devlet birbirinden ayrılmadı. İslam’ın devlet üzerindeki yönetici fonksiyonu ortadan kaldırıldı, İslam’ın hiçbir etkisi olmayan bir devlet şekli benimsendi. Din işleri devlete bağlı bir kuruluş haline getirildi.

 Kültürümüzü etkileyecek devrimler yapıldı. Harf inkılabı (devrimi) ile Latin alfabesi kabul edildi, kıyafet devrimi yapıldı. Kanunlar hemen hemen toptan değiştirildi ki; buna bir nevi hukuk devrimi demek gerekir. Aynı şekilde eğitim değişikliğini de eğitim devrimi olarak tanımlayabiliriz. Lisanımızda da devrimler yapıldı. Kaynağı olmayan yeni bir lisan türetildi. Bunların çoğu yenilik (reform) olarak takdim edildi. 

Kültür varlığımız unuturuldu ve daha ileri gidilerek Türk milletine yeni bir kültür getirilmek istendi. Bu uğraşlar halen devam etmektedir ve belirli bir yol da alındı. Şimdi gelinen noktaya bakarsak eski kültürümüzün (Türk- İslam Kültürü) hemen hemen yok edilmekte olduğunu görürüz. Yerine düşündükleri, fakat açık açık söyleyemedikleri kültürü de (batı Hıristiyan kültürü) getiremediler.

Kültür yönünden ne yaptığını ve ne yapacağını bilmeyen nesiller yetiştirildi. Bir milletin kendine has kültürü içinde müzik, el sanatları, edebiyatı, lisanı, örf ve adetler… Bulunur. Bunların büyük bir kısmını zamanla değiştirip yok etmeyi becerebildiler. 

Kültür yıkımının nasıl yapıldığına ileride tekrar döneceğiz. Yalnız kültürü (örf ve gelenek gibi) bozarak neler yapıldığını birkaç misal vermek ile yetineceğiz. “Millet eğitilmeyip, yönetildiği için” bu vereceğimiz misalleri normal karşılar hala gelmiştir. 

Günümüzde bir subay, er, polis şehit olduğu zaman cenazesi Chopen’nin cenaze marşı ile kaldırmaktadır. Bu resmi devlet protokolüdür. Neden? Ne için?  Chopen’nin cenaze marşı ile şehit cenazeleri kaldırıyor. Ülkemizde Chopen’nin cenaze marşını çalarak kaldırılan ilk cenaze 1938 yılında Atatürk’ün cenazesidir. Bu cenaze marşına neden Atatürk ile başladınız ve devam ediyorsunuz? "Bu örf nereden alındı?" Atatürk’ün böyle bir vasiyeti yoktu. Vasiyeti olmamasına rağmen Atatürk gibi bir şahsiyeti nasıl oluyor da her Hıristiyan ülkesine dahi kullanılmayan bir protokol ile gömüyorsunuz. Bir vatandaş olarak sizden tekrar tekrar sorulur: 
"Bu örfü nereden aldınız? Nasıl aldınız? Ne zaman vaz geçeceksiniz? Yanlış yapıyorsunuz diyenlere neden Atatürk düşmanı, çağdaş uygarlığa karşıdır diyorsunuz?

450 yıl Osmanlı idaresine kalan Yunanistan’da hiçbir Yunan vatandaşının veya büyüğünün cenazesinin ecdadımızın (Türk- İslam) örfü ile kaldırıldığını duydunuz mu? Okudunuz mu? Gördünüz mü? Buna bütün Avrupa, Amerika, Asya ve hatta Chopen’nin memleketi de dâhildir. Bunların hiç birinde Türk İslam protokolüne göre cenaze töreni yapılmamıştır.

Kaynak: Prof. Dr. Mazhar Özman - Türk toplumu nereye götürülüyor.
Esma-i Hüsna ve Alperenlik Ahmet Kabaklı Niçin Yükseldik?Esmâ-i Hüsnâ, yani Allah'ın isimleri, yâni Kur'ân'ın âyetleri yani Peygamberin fiilleriyle sözleridir. Türk seçkinlerinin de Alp-erenlik mefkuresi olmuştur. Dinde, tasavvufta, edebiyatta, askerlikte, eğitimde, orduda, devlette Türklerin bütün varlığı Alp-erenlik yoluyla Hazreti Muhammed'e, O'nun getirdiği Kitab'a, O'nun "Ekber" olan ve kendinden başkası mevcut olmayan Allah'ına bağlandı.

Asırlar boyu, ma'na-madde muvazenesi içindeki fetihlerimizi, "Ezân-ı Muhammedi" kadar genişleyen devletimizi, ölçülü dindarlık, derin tasavvuf ve dünya felsefemizi, yiğitliğe ve dervişliğe dayalı ahlâkımızı biz böyle seferler üstünde sürdürdük. Alp-erenlik ülküsü gereğince, herşey Allah içindi. Ona hizmet ise, sadece Türk devleti eliyle sağlanıyordu. O devletin, "Kızıl Elma" ya dönük gayesi: “İlâ-yı Kelimetullah” yani Allah'ın adını yükseltmekti. “Ben, sen yoktuk: Allah vardı.” Fertler de, devlet de, ordu da, camiler, dergâhlar, sanatlar ve bütün teşkilatlar da yalnız o gaye ile çalışarak dünyaya hükmederlerdi. Öylesine ki Avrupa, Türk'ün bu yenilmezliği karşısında şaşkındı. 1300'lerden 1800'lere kadar 500 sene, Batılı bilginler, tarihçiler, kilise adamları, “Türk'ün yenilmezliğinin sırını" araştırdılar.

Vardıkları sonuç:

Bir kumandan, bir asker, bir lider, bir vezir, bir sultan ki “şehitlik” denilen mertebeyi, dünyanın bütün yaşayış, saltanat, tahakküm, lezzet ve zevklerine üstün tutuyor. Onların teşkil ettiği millet, asla yenilemez. O halde Türklerle harp etmeğe kalkmak cinnettir.

Dikkat edilirse, onların bahsettikleri şey Alp-eren inancı, Alp-eren felsefesi, Alp-eren hayatıdır. Nitekim, 18. asra kadar onunla vuruşmayı göze alamayınca, onu içerden çürütmenin çarelerini aramış ve bulmuşlardır. Önce Alp-eren felsefemizi yenmiş, sonra bizi üst üste mağlûp ederek Rumeli (Avrupa) topraklarımızdan kovmuş... Diğer bütün vatan bölümlerimizi almışlardır. Sonra bütün kudret, cesaret ve inancımızı çökerterek bizi kültür sömürgesi yapmışlardır.Neden Düştük?

Demek ki, yeniliş ve küçülüşümüzün temelinde, bizim Allah, Kur'ân, Hazreti Muhammed... Alp-eren ülkülerimizden koparak gaflete düşmemizin resmi vardır. Önce ma'na-madde; ahret-dünya dengesini, (17. yüzyıldan beri) madde ve dünyayı ihmal ederek ilme terakkiye aldırmayarak, madde aleyhine bozmuşuzdur.100 yıldan beri ise, Kur'ân ve manayı horlayarak, sağ kanadımızı kırmışızdır. İki kanatla uçması gereken Alp-eren kartalımız, böylece uçma kabiliyetini yitirmiş ve her iki kanattan yoksun, kötürüm kalmıştır.

Alp-erenliğe, yani millî değerlerimizin hepsine, yani Esmâ-i Hüsnâ'ya dönebilmemiz için, 1919-1924 yıllarında bir ümit, bir imkân, bir uyanış belirdi. Yüz yıllık gaflet, sona ermiş gibiydi. Batı medeniyeti dedikleri şeyin "tek dişi kalmış canavar" olduğu anlaşılmıştı. Ankara'da kurulan hür Meclis, Padişahı, Hilâfeti kayırarak, dünya İslâm birliğini, Avrupa'nın karşısına dikecekti. Herşey İslâmiyet-Türklük-Hürriyet içinde gelişip, Türkiye eski büyük varlığına dönecekti.
İngiliz ve Fransız'ın kuzeydoğudan, harîm-i ismetimize soktuğu Ermeni Taşnak çeteleri ta can evlerine kadar kovalandılar. Avrupa'nın, Batı'dan soktuğu Yunanlı, zulümlerinin kahrını Ege Denizi'nde boğularak ödedi. Son Alp-erenlerin büyük zaferi işte kazanılmıştı. Avrupa, yeniden yükselen Hilâl ile yenilmezliğini son defa ilân eden Oğuz kavminin karşısında tekrar diz çökmeye hazırlanıyordu.

Kur'ân Horlandı

Heyhat! Ne olduysa oldu! Hangi alçaklık şırıngası vurulduysa vuruldu: Türkiye'yi ele geçiren kuvvetin beyninde yeniden Batı kanseri belirdi, imân savaşıyla kazandığımız her şey, pazara çıkarıldı. Alp-erenlik mefkuresi, dünya malına ve düşmanın saltanat vaatlerine boğduruldu. Pazarlık korkunçtu: Batı uşağı bir çıkarcılar hizbinin saltanatına evet demek için, bizim bütün kültür ve imânımızdan koparılmamız isteniyordu. 

Devleti ele geçirenlerle pazarlığı yapanlar aynı kişilerdi. Bin yıllık medeniyetimizin mahvedilerek ilgasına, Padişah'ın kovulmasına. Hilâfetin sınırdışı edilmesine, hattâ Kur ân’ın yasaklanıp çiğnenmesine onlar karar veriyor, bize de şiddetle "dikte" ediyorlardı. Direnen ilk Türkiye Büyük Millet Meclisini kapatmışlardı.

Mukaddeslerimiz, alfabemiz, dilimiz, takvimimiz, ibadetlerimiz, Kitabımız, bayrağımız, devletimiz, mûsıkimiz ve her sanatımız, velhasıl bizi Türk-İslâm yapan ne varsa, hepsi ingiliz'in emriyle ve içimizdeki şeytanın firavun elleri ile yok ediliyordu. Kur'ân horlanıyordu; Allah'ın Kitabı'na, Peygamberine dil uzatılıyordu.

Vatanımız düşmanlarca işgal edildiği zaman, biz, İstanbul'dan, İzmir'den, Erzurum'dan, Trakya'dan Anadolu'yu kurtarmaya koştuk. Elimizde Kur'ânla, dilimizde Peygamberle, gücümüzü tarihimizden, devletimizden, Hilâfet'imizden, vatan sevgimizden alarak koştuk. Hutbelerle, "Misâk-ı Milli” lerle, ilâhîlerle, Tekbirlerle büyük cihadı başardık. Ama kör nefis erbabı ham ervahlar bizi aldattılar. Bir tek parti ve hizip adına, sözde Cumhuriyet'i kurar kurmaz, ilkin Meclis ve memleketteki Alp-erenleri ipe çektiler. Hemen ardından Hilâfeti, onun, 1400 yıl mukaddes cihad yaptığı Hıristiyan ülkelerin merhametlerine, aç bîilâç sürdüler.Sonra, İslâm'a karşı inanılmaz düşmanlıkla, Kuran yasaklandı. Kur'ân harflerini kaldırıp, onun okuması zorlaştırıldı. Muhammed Ezânı'nı, kekre, böğürgen, anlamsız bir söylev haline koydular. Yani kısacası; Esmâ-i Hüsnâ, Kur'ân-ı Kerîm, Hazreti Muhammed, Alp-erenlik adına yaptığımız İstiklâl Harbînin sonuçlarını, bizi ayakta tutan mukaddes kavramlarla, kıyasıya savaşa çevirdiler. Kendi kişiliğini teşkil eden imân ve irfanına Haçlı savaşı açan tek millet biz olduk dünyada. Halbuki bu bayağılığa hiç de lâyık değildik.

Ara  sıra soruluyor: “Biz neden iflah olmuyoruz? Başımız, niçin dertten kurtulmuyor?" Bunun cevabı acıdır. Çükü, bizleri, bizim adımıza öz imanımıza, öz dinimize, öz tarihimize… kısacası bizi yaşatıp bugüne getiren “ocağa” ihanet etmişlerdir. Türk gençleri bu bahtsızlıktan ancak Alp-eren mefküresi ile kurtulacaklardır.
 
Osmanlı'nın Elini Öpmek Prof. Dr. Aydın Taneri Libyadan Bir Hatıra:1960 yılında Milli Birlik Komitesi üyesi Ahmet Er Beyefendi, Libyada’ki Türk Sefaretine “Devlet Müşaviri” olarak tayin edilir. 
Kendileri zaman zaman seyahate çıkarlar. Bunlardan birinde mihmandarı, geçtikleri kasabada yaşlı ve meşhur bir Şeyh’in bulunduğunu, O’nu ziyaret etmenin faydalı olacağını söyler.Ahmet Beyefendi ile giderler. Oldukça ıssız bir yerde, bir ağaca arkasını yaslamış olan 80 yaşlarında, beyaz sakallı ve âma olduğu ilk bakışta belli olan Şeyh’i görürler.Ahmet Er kendisini takdim eder, Türk olduğunu da söyleyerek elini öpmek ister. Bunun üzerine Şeyh Ahmet Bey’e hitaben:-“Ben senin elini öpmeliyim” der. 
Ahmet Er’in “estağfirullah” demesine fırsat vermeden elini öper. Bilmukabele muhatabı da onun elini öper.Bunu müteakip Şeyh Ahmet Bey’e 
-“Hangimiz kazançlı çıktık” der.Ahmet Er’de: 
-“Ben kazançlı çıktımÇünkü Pir-i fanî bir Müslüman büyüğünün elini öptüm” der.Şeyh, hafifçe güler ve şu cevabı verir: 
-“ Hayır ben kazançlıyım. Çünkü sen çölde fakir ve naçiz bir Müslüman’ın elini öptün; ama ben ise şanlı, şerefli Osmanlı’nın elini öptüm.”
Türkiye’de Bunlar da Oldu Talip Mert Tarihi Yazılar Kazındı 1924 senesinde TBMM tarafından kabul edilen 1057 sayılı, “T.C. dâhilinde bulunan bilumum meban-i resmiye ve milliye üzerindeki tuğra ve medhiyelerin kaldırılması hakkında kanun” yürürlüğe girdi. Bu kanuna göre eskiye ait ne kadar resmi bina varsa bunların üzerinde de padişah tuğrası ve eski yazı ile kitabe bulunuyorsa hepsi kırılıp-kazınıp yok edilecek… Aşağıda İstanbul Üniversitesi kapısı üzerinde bulunan Hattat Şefik Bey’e ait nefis bir yazının bu kanunun tahribatından nasıl kurtulabildiğini okuyacaksınız. –Editör-
---------------- Şefik Bey denilince onun akla gelen ilk yazısı İstanbul Üniversitesi taç kapısının iç ve dış tarafını "taçlandıran" yazılarıdır.  Bu yazıların ilki ve en meşhuru kapının Bayezid meydanına bakan yüzündeki büyük ebadda "Dâire-i Umûr-ı Askeriye" yazısı ile bunun sağ ve solunda yer alan daha küçük ebedda iki âyet-i kerimedir. Kapının iç yüzünde de yine Şefik imzalı sağlı sollu iki ayet-i kerîme daha vardır. Ve bunların güzelliği ve ihtişamı ön cephedeki yazılardan daha fazladır. Bu iki âyet-i kerîmenin ortasındaki Şair Nüzhet Efendi'ye ait kıt'anın ta'lîk hattı ise Şefik Bey'in hocası Kadıasker Mustafa İzzet Efendi'ye aittir. Nüzhet Efendi'nin şiirinin mermere hakki(kazınması) için Sultan Abdülaziz'den alınan iradenin tarihinden bu yazıların bir kaç ay farkla ne zaman kazıldığı net olarak ortaya çıkmaktadır. Bu iradenin tarihi 23.M.1283 [7 Haziran 1866]'dür. Bu yazılar gerek ebatları ve gerekse de sanat değerleri itibariyle hat tarihinin mermere kazınmış zirve eserlerindendir. Bu yazılar olmasa o kapı zaten bir garabet numunesidir. Bu garabet bu muhteşem yazılarla kapatılmakta, erbab-ı sanatın göz zevki kısmen da olsa rencide olmamaktadır. Bu yazılar ihtişam ve asaletleriyle insana ürperti veren bir mumyanın boynundaki mücevher gerdanlık gibi asil ve soylu bir görüntüye sahiptirler. Bu zirve eserler ne yazık ki uğradıkları mağduriyet sebebiyle de çok acı bir hâtıranın canlı şahitleridirler. Hem de medeniyet dünyasına bir medeniyet ayıbı olarak not düşülmüş bir mağduriyet. 1927-1949 seneleri arasında üzerine perde çekilen hem de kanunî bir mecburiyet sebebiyle perde çekilen bu hatlar, Allah'ın lütfünun bir eseri olarak bir çok kitabe gibi kazınmamış, sadece üzeri kapatılmıştı. Eldeki resimlerden dış yüzdeki tuğranın kapatılmadığı bilakis kazındığı anlaşılıyor. Bu yazılarla alakalı olarak merhum Ali Ulvi Kurucu şöyle bir hâtırasını anlatır. Merhum 1980'de Almanya'da bulunduğu bir sırada, bir sohbet esnasında söz hat sanatına gelince ismini vermediği bir dostu şunları söylemiş: "Allahü teâla kullarına ibadet şeklini serbest bıraksaydı, ömrümü İstanbul Üniversitesi kapısındaki Şefik Bey'in yazılarını seyretmekle geçirirdim."
Ord.Prof.Dr.Başgil:“Esas Olan Anayasa Değil İnsan" Av. Cavit Kalpaklıoğlu Ord. Prof. Dr. Ali Fuad Başgil, 1960 senesinde üniversite tahsiline başladığımızda Hukuk Fakültesi'nde anayasa hocamızdı. Bu büyük Türk hukuk âliminden hukuk dersleri almak hakikaten heyecan verici idi. Biz kendisini daha evvelden tanıyorduk. Türkiye'de, demokratik rejimin kurulması ve işlemesi için samimi gayret sarfeden ender şahsiyetlerdendi. 
Yazıları, kitapları ve sohbetleri ile Türk demokrasisinin ihyası uğrunda çok şeylere katlanmış, çok çileler çekmiştir. Bu uğurda kendisinden aziz canını bile diyet olarak istemişlerdir. Ama o büyük insan inandıklarından ve inancından asla taviz vermeyerek, büyük Türkiye'nin yeni nesillerine örnek olmuş bir şahsiyettir.
27 Mayıs 1960 ihtilalinden sonra yeni bir anayasa hazırlıkları yapıldığı sıralarda Prof. Dr. Nuri Karahöyüklü ile muhterem hocamız Ali Fuad Başgil’i ziyarete gitmiştik.
 Nuri Hoca, Ali Fuat Başgil'e;
-Hocam durumu nasıl görüyorsunuz, diye sordu.
Başgil iç geçirerek, kahırlanarak, sabit bir noktaya bakarak:
-"Hocam, ben Meşrutiyet döneminin son devirlerini gördüm. Tek parti devrinin yâni Cumhuriyet'in CHP dönemini yaşadım. 1950 ve sonrasını -çünkü bizler üniversite talebeleri idik- hep birlikte yaşıyoruz.

Bu memlekete lazım olan ne yeni bir anayasa... Ne çift meclis... Ne hâkim teminatı, ne şu, ne bu... Bu memlekete lazım olan yeni bir insan tipi... Yeni zihniyette, yeni bir insan tipi... Bu insanları, Türk maarifi yetiştirip de, memleketin kader ve idaresini onlara teslim etmediği müddetçe değil çift meclis, dört meclis yapsan da, yeni bir anayasa yapsan da Türkiye'de hiç bir şey değişmez. Evet, mühim olan zihniyet değişikliğidir ve böyle insanların varlığı temin edilmedikçe, bütün gayretler boşunadır."   
Osmanlıca'ya Büyük İlgi AA Y ıldız Teknik Üniversitesi Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi Bölüm Başkanı Doç. Dr. Fatmagül Demirel, halk arasında Osmanlı Türkçesi’ni öğrenme isteğinin arttığını belirterek, bunda dizilerin ve televizyonlardaki tarih programlarının da büyük etkisinin olduğunu söyledi. 
Osmanlı Türkçesi öğrenmeye yönelik yoğun bir talebin olduğunu ifade eden Demirel, üniversitelerinde Osmanlı Türkçesi’nin Atatürk ilkeleri ve İnkılap Tarihi lisansüstü programlarında seçmeli ders olarak okutulduğunu, her öğrencinin de bu dersi seçtiğini, hatta teknik bölümlerindeki lisans öğrencilerinin de derse ilgi gösterdiklerini dile getirdi. 

Doç. Dr. Fatmagül Demirel, şunları kaydetti:  
" Camileri ya da diğer tarihi yerleri gezen insanlar, buradaki yazıları gördüklerinde bunun önce Arapça olduğunu düşünüyorlar, Arap alfabesi olduğu için. Ama birçok kitabenin de Türkçe yazıldığını görüyoruz. Önünden geçtikleri birçok tarihi mekanın üzerinde eski harflerle yazılmış yazıları okuyamayan insanlarda merak uyanıyor ve Osmanlı Türkçesi öğrenmek için kurslara yöneliyorlar. Ayrıca eskiden Arap alfabesi kullanıldığı için insanlar o dönemde çıkmış bir gazete veya romanı Arapça zannediyor, halbuki ‘Çalıkuşu’nu da ‘Aşk-ı Memnu’yu da alıp eski yazısından okuyabilirsiniz. Bu Arap alfabesi ile yazılmış Türkçe, şimdi insanlar bunun Arapça olmadığını anladılar. En azından bu netleşti.” 
Fatmagül Demirel, İstanbul’da Süleymaniye, Beyazıt, Ali Emiri, Köprülü gibi kütüphanelerde bulunan kitap ve gazete koleksiyonlarının geçmişi merak edenleri beklediğini belirtti. 
Liselerde Seçmeli Ders Olmalı 

Lise öğrencilerinin de Osmanlı Türkçesi’ne ilgi duymaya başladığını ifade eden Doç. Dr. Fatmagül Demirel, "Öğrenciler çevresinden ve büyüklerinden geçmişle ilgili duyduklarını öğrenmek istiyor. İleride tarih ya da siyaset bilimi okumak isteyen lise öğrencileri, bunun hazırlığı yapmak amacıyla lise 2. sınıftan itibaren kurslara gidiyorlar. Bu anlamda Osmanlıca liselerde seçmeli ders olarak konulabilir” şeklinde konuştu. 

Açılan kurslara ev hanımlarından iş adamına, yazardan mimara farklı kesimlerden insanların ilgi gösterdiğini aktaran Demirel, Osmanlıca’nın kurslarda 3 ayda öğrenilebileceğini söyledi. 
***

Editör'den:
İslami Yazı Çok Seri ve ÇabukAlmanya'da  J. W. Gotehe Üniversitesi hocalarından dünyanın en önemli bilim tarihçisi Prof. Dr. Fuat Sezgin, gazeteci Sefer Turan’a verdiği mülakatta şunları söylüyor:Sefer Turan: Müslümanların ilerlemesinin sebeblerini 12 başlıkta topluyorsunuz. Maddelerden birinde; "Arap yazısının karakteri, Arapça’nın kolay ve hızlı yazılmasına imkân tanıyordu ve böylelikle kitaplar çok geniş bir yayılma alanı bulabildi" diyorsunuz...Prof. Dr. Fuat Sezgin: Evet... Bunu Hocamdan, Hellmut Ritter'den nakledeceğim size. Bana açıklayan ilk insan hocamdı. O Arap yazısını seven ve ona âşık olan bir insandı. Bir gün... Sene galiba 1944'tü. Hocam bana dedi ki:"Arap yazısında 3 vites vardır. Bunu herkes bilmez...1.vites; Yazıyorsunuz, ama noktasız yazıyorsunuz. Bu çok hızlı yazmanıza vesile oluyor. Ama okumada da tam tersi, bu âlimler vitesidir.Kütüphanelerdeki kitapların bir kısmı böyle, onları ancak âlimler okuyabilir.2. viteste ise; Noktalı ama harekesiz yazarsınız. Okuma da yazma da 2. vitestir. Bu umumiyetle halk için geçerli bir vitestir.3.sünde ise; Noktalı ve harekeli yazarsınız. Okurken hata varsa çok kolay fark edersiniz. Fakat yazmak da zaman alır. Bu da 3. vitestir.Hocam Hellmut Ritter, bunu söyledikten sonra bir kâğıt aldı ve kâğıda kendi ismini, Latin harfleriyle ‘Ritter’ yazdı. ‘Bu eşek süratiyle gidiyor’ dedi ve ekledi: ‘Bu da eşek vitesidir.’Arapça'daki viteslerle kitaplar müthiş bir süratle yazılıyordu...”(Sefer Turan "Bilimler Tarihçisi Fuat Sezgin" Timaş Yayınları, sayfa: 121,122)
Kanuni'den Bâli Beye Mektup İbrahim Atay Sınır boylarında birçok başarılara imzasını atan büyük akıncı komutanı Bali Bey (Koca Bali Paşa) (1519-1520) tarihinden itibaren Belgrad Muhafızlığı'na getirilmiştir. Aynı zamanda Kanunî'nin halasının oğlu olan Bali Bey bilhassa Macaristan, Almanya ve Polonya seferlerinde gösterdiği yararlılıklardan sonra Kanunî Sultan Süleyman'a, bir mektup yazarak kendisine tuğ verilmesi talebinde bulunur (Osmanlı sisteminde Sancak Beyi'ne yani bugünkü anlamda Tümgeneral'e bir tuğ verilirdi).

"Devlet-i Aliyye-i Şahane" hükümdarı Koca Kanunî ne yapar dersiniz? Acaba. 
- " Bre Bali Beg, sen bilmezmisün ki makam istenmez verilür" diyerek kestirip atar, hatta hiddetlenip vazifesinden azl mi eder, hatta ve hatta iyice gadaplanıp kellesini mi alır? Hayır, asla!Batılılar'ın üzengi öpmek için yarıştıkları Muhteşem Süleyman, Bali Bey'in bu talebine Osmanlı diplomasi dilinde adı "Hatt-ı hümayun" olan bir cevabî mektup gönderir, ama ne mektup! Mektubun sahibi sanki yedi iklime hükmeden bir süper gücün hükümdarı değildir de, talebesini hüsn-i ahlâkla terbiye eden bir hocadır.Evet, makam talebinde bulunan komutanına ibretli ve bir o kadar da düşündürücü şu satırlarla hitap eder Muhteşem Süleyman:“ … Malum ola ki tarafınuzdan  irsal olınan  (gönderilen) mektub vusul bulub kıraet olunduktan sonra mefhumu malumumuz olmuşdur. On sekiz pare kal'a feth itmişsün. Otuz bin kızak Tersane-i âmireme gönderüb, altmış bin baş göndermişsün. Berhudar olasun. İki cihanda yüzün ak, ekmeğüm sana helal olsun. 

Bir tuğ reca eylemüşsün.Ya Gazi Bali Beg, daha bir tuğ zamanı degüldür. Gerçi sen bize bu hizmeti ve eyüliği eyledün. Ben dahi senün eyüliğün mukabelesinde size üç eyülik eyledük.Biri budur ki; size emirü'l müminin hitabetiyle hitap eyledük.
İkincisi budur ki; sana hil'at-i fahire gönderdük.Üçüncüsü budur ki; Hazret-i Resulü Ekrem sallallahü teâla aleyhi ve sellem efendimüzün tuğın virdük.Nefsine Gurur GetürmeyesinSeni bu üç nesne ile ta'zim ü tekrim eyledük (ululadık). Bunların üzerine asla bir ihsan olmaz. İmdi sen dahi bu eyüliklerin şükrini yirine getürmeye sa'y eyleyesün (çalışasın) ve her iş Allah'dan bilesün ve zinhar (katiyyen) nefsüne gurur getürmeyesün. 'Kendü kılıncum ile bu kadar memleket feth eyledüm' dimeyesün.Memleket Allah'undur. Saniyen Hazret-i Peygamberündür. Salisen emr-i Hak ile Halifenündür ve Beg olmak iki kefelü bir terazidür. Bir kefesi cennet bir kefesi cehennemdür.Şunlardan olagör ki, gözleri uyur ise kalpleri uyanukdur. Cümlenin ser-çeşmesi (başı) adldir. Anı ide-gör ki bir günün ibadete sayulur. Hak subhanehu ve teâlâ cümlemüzi adil kullarından eyleye.Ser'asker ve Beglik hesabiyle hükmün yüridüği yerlerde olan zulmü ta'addiden (tecavüzden) ruz- ı mahşerde bize itab (azarlama) olur ise senün damenüne (yakana) yapışam. Ola ki, ol günde şerm-sâr (mahcûb) olmayub yakanı selamet ile alasun.Bir âdemi hizmete kullanmak murad idünürsen zinhar zahiri haline itimad eylemeyesün. Çok kimseler var ki elinde fursat olmadığı vakit salah yüzini gösterirler. Eline fursat girdiği vakitte Nemrut olur.Halka Şefkatle Muamele İdesünİhtiyarlarını baba bilesün. Daha aşağıların kardeş bilesün. Daha aşağıların oğul bilesün. Oğullarına merhamet ve şefkat idesün. Karındaşlarına ikram eyleyesün. Babalarına ta'zim ve tekrim (hürmet) eyleyesün. Asker-i İslâm'a bir vech ile müzâyeka (sıkıntı) çekdüremeyesün. Ve ol diyarlarda mütemekkin olan (oturan) ibadullah fukarasın gözleyesün. Sadakaya muhtaç bulunanlarun beyt-ül-mâl-i müsliminden kisvetlerin (elbise) harclerin ve zahirelerin göresün. Fukara Hakk Teala’nın kuludur. Beyt-ül-mâl-i müslimin ibadullah hakkıdur ve "Sadat-ı kiram" dan (seyyidlerden) mütemekkin olmış (ikamet eden) var ise ism ü resmi ile Asitaneme (payitahta) arz idüb bildiresün. Miri tarafından vazife tayin olınub Evlâd-ı Resule bir vech ile müzâyeka (sıkıntı) çekdirmeyesün ve reaya (müslüman olmayan teb'a) fukarasına ester ve süri saf zahirelerinden maada yarım akçe teklif ve rencide olınduğına kat’a rızam yokdur ki bizim reâyamuzun rahat-ı halini küffarun reayası görüb reşk eylesünler (kıskansınlar) …"Kaynak: DTCF Kütüphanesi İ. S. Sencer Yazmaları 1/2555.
Osmanlı Ümit Burnu'ndaki Müslümanları da Unutmadı Mehmet Can Dünyanın her tarafındaki Müslümanların her türlü meselesi ile alakadar olan Osmanlı devleti  Güney Afrika’nın en ucundaki Ümit Burnu Müslümanlarını da unutmadı. Ümit Burnu Müslümanları dinlerini doğu öğrenebilmek için Osmanlı devletine müracaatta bulundular. 
Osmanlı “Vekiller Heyeti”  buradaki Müslümanlara dini hüküm ve akideleri doğru öğretmek üzere muktedir bir âlimin münasip bir harcırahla Güney Afrika’ya gönderilmesini kararlaştırarak durumu Sultan Abdülaziz Han’a arz ettiler.
Sultan Abdülaziz Han’da Müslümanların halifesi ve koruyucusu olarak gereğinin yapılması için “Meclis-i Vâlâyı Ahkam-ı Adliye” ye sevk etti. Bu karar üzerine Babıâlî, Güney Afrika’ya gönderilecek âlim aramaya başladı. Ahmet Cevdet Paşa tarafından yapılan araştırma sonucu bu işe en uygun âlim olarak Irak’ın Şehrizor ulemasından Ebubekir Efendi bulundu.  
Arşiv vesikalarına göre gönderilecek zatın Arapça bilmesi ve mahalli adetlere uyum sağlaması gerekeceği düşüncesiyle Meclis-i Alâ,  Ebubekir efendiyi mülakattan geçirdi; bilgi ve ufkunun genişliği itibariyle kendisinin de bu vazifeyi kabul etmesiyle onun Ümit Burnu’na gönderilmesi kararlaştırıldı.
Alınan karar gereği Ebûbekir Efendi’ye Londra’ya kadar harcırah olarak 7.500 kuruş verilmesi, Londra’da ve oradan Ümit Burnu’na kadar olan yol masraflarının ise hazine tarafından ödenmek şartıyla Londra’daki Osmanlı sefaretince karşılanması kararlaştırıldı. Ayrıca Ebûbekir Efendi’ye Ümit Burnu’nda aylık 25 lira verilecek ve bu maaş her ay aksatılmadan gönderilecekti.
“Meclis-i Vâlâ” nın 17 Mayıs 1862’de aldığı bu karar, 26 Mayıs 1862’de Sultan Abdülaziz Han tarafından da tasdik edildi.
Ebubekir Efendi Güney Afrika’da kısa zamanda Müslümanlar tarafından çok sevildi. Onun şahsında Müslümanların Osmanlı devletine güven ve muhabbetleri arttı. Bu sebeple Ümit Burnu Müslümanları Sultana yukarıdaki teşekkür mektubunu gönderdiler.  Bu mektupta Ebubekir Efendi’nin geri dönmeyerek orada kalmasını da istediler. 
Kaynak: Tarih ve Düşünce
Ayasofya Artık Bir Türk Eseridir Rüknettin Akbulut H ıristiyan âleminin bin yıl kilise olarak kullandığı Ayasofya, İstanbul'un fethinden sonra 500 yıla yakın cami olarak kullanılmış, 193 5 yılında müze haline getirilmiştir.

Bütün dünyaca tanınan bu eşsiz mimarlık eseri, Türkler'in eline geçtikten sonra birçok tamir görmüş, çeşitli desteklerle takviye edilmiştir. Bu sayede bugüne kadar ayakta kalması sağlanan Ayasofya'ya yapılan çeşitli ilâveler de, camiin gerçek bir Türk eseri halini almasını sağlamıştır. Yoksa Ayasofya üzerindeki hakkımız on asırlık kilîseliğine mukabil, beş asırlık camiliği sebebiyle değildir.
Fâtih Sultan Mehmed, harap ve perişan bulduğu Ayasofya'yı yeniden yaptırmıştır diyebiliriz. Tarihçi Ali, Künhülahbar isimli eserinde:
"Elhak tab'-ı pâdşâhî cümleden ziyade, ol mâbed-i kadîmin ihyasına mütehalik oldu.."diyerek Ayasofya'nm yeniden ihyasına önem verdiğini anlatıyor.
Gene tarihçi Dursun Bey ise, Fâtih'in, Ayasofya'yı gezdiği zaman, yanında olup padişah üst kata çıkıp etrafa bakarken mabedin hazin harabisi karşısında duyduğu teessürle söylediği bir beyti duymuştur. Bu beytinde Fâtih mealen:
"Örümcekler ağ kurmuş perdedarlık ediyor, baykuşlar nöbet tutmakta" diyerek mabedin haraplığını ve bakımsızlığını anlatıyordu.
On altıncı asrın sonlarına doğru, cami tehlikeli bir hal aldı. Mabedin Marmara'ya bakan arka cephesine payandalar kondu. Ayasofya'nm ön cephesinde iki kalın minare vardı. Kuzeybatı köşedeki tuğlalı minarenin Fâtih tarafından acele olarak yaptırılmasına karşılık, Ayasofya çapındaki bir camiye tek minare yakışmayacağı için sonradan aynı cephenin doğu köşesine bir minare daha yaptırılmıştı.
III. Murad zamanında yaptırılan iki kalın minareyi yapan Sinan aynı zamanda Ayasofya'yı yıkılmaktan kurtardı. Evvelâ minarelerin kalınlığı mabedin gövdesine uyuyordu. Ayrıca minarelerin kendilerinden çok daha kalın olan temel ve kaideleri iç taraftan Ayasofya'yı perçinledi. İşte bu suretle Ayasofya bu cepheden de payandalanmış oldu.Koca Sinan önden o minarelerle, geriden de o heybetli payandalarla Ayasofya'yı öylesine sağlamlaştırdı ki, bina Türk eseri halinde ebedîleştirildi.
Ayasofya'nm İslâmlar'ın eline geçeceğine dair olan İnanç ve an'ane çok eskidir. Hazreti Muhammed bir hadîsinde:
"İstanbul'u alacak kumandan ne güzel kumandan ve asker ne güzel askerdir" demişti. Bir rivayete göre de ikinci yapılışında Ayasofya'nm kubbesi bir türlü tutturulamamıştı. Bunun üzerine Hazreti Muhammed'e müracaat edilmiş, o da bir avuç toprak alarak harca karıştırmalarını söyleniş, kubbe ancak bu sayede yerine oturtulabilmiş.
İstanbul, zapt edilince, 1 Haziran 1453 cuma günü Fâtih Sultan Mehmed ilk cuma namazını burada kıldı ve mabedin ondan sonra cami olarak kullanılmasına devam edildi. Mihrap ve minber ile kütüphaneyi Fâtih zamanında yaptık. Mihrabın önünde iki muazzam şamdanı Kanunî Sultan Süleyman, Macaristan zaferinde Matyas'ın sarayından alıp getirerek yerleştirdi. Müezzinler Mahfili III. Murad zamanında, mermer kürsü IV. Murad zamanında yapıldı. Şahnişli Mahfil ile kubbede asılı büyük şamdan III. Ahmed'in eseridir. Üst katta bulunan mahfili I. Mahmud yaptırmıştır.
Büyük kubbedeki Besmele ve Nûr Sûresi'nden alınma âyet ise yazı sanatının şaheseri olarak Ayasofya'yı süslemektedir. Kazasker Mustafa İzzet Efendi'nin sekiz levhası, Celî yazısı ile vücuda getirilmiş olan levhaların Teknecizade İbrahim Efendi'nin sanat eserleri, avludaki şadırvan ve Ayasofya'ya eklenen, Fâtih'in ve oğlu II. Bayezid'in yaptırdığı medrese artık ilk kilisenin ne kadar yok olduğunu ispatlamaktadır. Ne yazık ki sonradan bir Alman arkeologu lüzum göstermiş, medrese yıkılmış, silinmiştir ki, bizim ihmalimizin eseridir.
Çanakkale Zaferinin Sebebi:İstanbul Sevdası Ömer Çakır
İstanbul’un kapısının kilidi” olarak görülen Çanakkale Boğazı’nın İngiliz ve Fransızlarca zorlanması; İstanbul’da büyük bir infiâle sebep olmuş; kilidi kurcalayanlara karşı koyma, hatta uzanan elleri kırma şuurunu uyandırmıştır. O İstanbul ki, halife ve hakanlar yurdu, Osmanlı’nın kalbidir. Ebediyen Müslüman-Türk kalmalıdır. O İstanbul ki bağrında büyüttüğü gençler için kalplerin kâbesi; anneden babadan ve zevceden daha kıymetlidir.

İşte bu düşüncelere sahip binlerce genç, düşmanın Çanakkale’ye hücumu üzerine maddî arzularından vazgeçip Çanakkale’ye koşmuşlardır. Binlercesinden sadece biridir Behzâde Kerim Efendi. O, 15 Temmuz 1331 (1915) gecesi İstanbul’a veda ederken ruh halini hâtıra defterine şu satırlarla yazar:

“Ooh!... artık emelime nâil (kavuştum) oldum. Ben de dinim, yurdum, şen ve mesud hâtırât-ı berhayat sevgili İstanbul’um için canımı feda edeceğim… Çünkü; Çanakkale’ye, hayır hâşâ Çanakkale değil “demir” ve “kankale”ye gidiyorum. Mesrûrum..

Babamın istasyondan benden gizleye gizleye nurlu çehresinden akıttığı mebzül (çok) yaşları, annemin kadınca coşkularını, hatta sevgili yavrumun bana bir selâm-ı vedâ yolları gibi gül yüzünden döktüğü hüznâlûd (üzüntüyü) figânı (ağlamayı) görmedim… Duymadım bile!.. Ben İstanbul’u, ebediyen Müslüman-Türk kalacak olan şu mübârek halîfe ve hâkanlar yurdunu müdâfaa ederken ihtiyar babamın saâdetine, masum yavrumun hayatına, sevgili Nebîhe’min ırzına hülâsa hiç tanımadığım anneanneciğimin Merkezefendi’deki âsûde mezarına uzanan kirli menfur elleri kıracağımı biliyordum. 

Bu gayeye vüsûl (kavuşmak) için icab ederse İngiliz gibi katı kalbli, bir Moskof gibi hûn-hâr (kan dökücü) ve vahşî olacağım… Binâberin (bundan dolayı), babamdan, zevce ve evladımdan hatta hepsinden kıymetli İstanbul’dan bî tesir (üzülmeden) güle güle ayrılıyorum.

Selam sana!... Ey kalbimin kâbesi İstanbul… Ölüme gidenler sana veda ediyorlar…” (1) İstanbul’a veda edenler ona uzanan elleri kırmak için Çanakkale’ye giderler. Cephede çarpışırken de aynı ruh hali ve aynı düşüncededirler. Bu düşünceler içinde düşmanla göğüs gögüse çarpışıp şehit düşen bir askerimizin cebinden çıkan destanında şu mısraları okuyoruz:
"Çanakkale’yi hiç verir mi Türk İstanbul’umuzu alacak bir er Var mıdır dünyada nerde o asker?” (2)

Askerlerimiz bu şuurdadır. Ancak düşman da bunun farkındadır. Harp günlerinde Times gazetesinde çıkan bir haberde şu satırlara rastlıyoruz: “Türkler bu savaşta yenilgiye uğrarlarsa, pâyıtahtları olan İstanbul’un ebediyen ellerinden gideceği felaketini düşünüp bütün varlıkları ile direni