Cinque Terre
Evlad-ı Fatihan’dan Arşivcilerin Piri: Muallim Cevdet Dr. Ali Mazak
K

ültür tarihimizin sabah yıldızlarından, nadir yiğitlerinden birisi de Evlâd-ı Fatihan’dan Muallim Cevdet’tir. 1876 Osmanlı-Rus harbinin ardından, Rumeli topraklarından sökülüp Anadolu’ya gelmiş ve Bolu’ya yerleşmiş muhacirîn Türk ailelerden birinin çocuğudur.  

7 Mayıs 1883 tarihinde Bolu’da doğdu. İlk ve orta eğitimini burada, lise eğitimini Kastamonu’da tamamladı. 1900 yılında İstanbul’a gelerek Hukuk Mektebine girdi. Bir yıl devam ettiyse de ikinci yıl bazı ailevi zaruretler sebebiyle Daru’l-Muallimîne geçti ve buradan birincilikle mezun olup öğretmenlik diploması aldı.

27 yaşında ata yurduna bir seyahatte bulunur ve gördüklerini şöyle anlatır:  

“Dedemin dergâhı Niş Kalesi’nin biraz berisinde (Nişava) suyu üzerinde kâin imiş. 1910’da Niş’e seyahatimde beni gezdiren ihtiyar Nişli yerini gösterdi. Sırp Belediyesi Niş’in birçok evlerini yıktırarak, camilerini kaldırarak, sokaklarını düzleyerek şehri tecdid ettiği gibi dergâhı da mahvederek yerini millî bahçeye ilhak etmiş.

Babam dergâhın semahânesinde cereyan eden ahval-i dervişâneye dair ne hikâyeler söylerdi. Nazarımda tecessüm etti. Firaklı firaklı ayrıldım. Dedem Şeyh Said Efendi’nin, diğer dedem Abdurrahman Efendi’nin, büyük ninemin kabirlerini ziyâret etmek istedimse de bunların bulunduğu mezaristanı belediye tamamen tesviye ile nişane-i İslâmiyet bırakmamış. Niş’de bu kadar çok camilerden yalnız Belgrat mahallesindeki cami kalmış.”

Ah! Ne yer kalmış, ne yâr, ne eser demek! Mezaristanı bile dümdüz etmişler. Orada yüzyıllarca yaşanmış İslâm ve Türk hayatına dair her şeyi silmişler. Geçmişinin mezarını bile yerinde bulamayan üstat Muallim Cevdet’in tahassürünü düşünün… Beş yüzyıl yaşadıkları, şefkat, merhamet, medeniyet, adalet ektikleri topraklardan sürülmüşler, kovulmuşlar, hakarete uğramışlar… Hakları teslim edilmemiş, destanları, dramları, hikâyeleri, romanları yazılmamış…

Bir yandan firkatlerin, bunalımların, mahrumiyetlerin, hastalıkların, cehaletin, nankörlüklerin getirdiği şartlara dayanmak var, diğer yandan Bulgaristan’a “okkası üç kuruş on para”ya satılan, sokaklarda, rüzgârın önünde, çocukların ellerinde uçuşan arşiv evrakının peşinden koşmak… Belki de bunların acısı Niş’de yaşadığı tahassürün kat be kat üstünde olmuştur. Belki bu kırgınlıktan ve yorgunluktan dolayı yalnızlığı sever, bazen her şeyi bir kenara bırakır, İstanbul’un güzel bir köşesinde çekilir, sadece dinlenir, kitap bile okumazdı…

Muallim Cevdet’in hayatını ve kültür tarihimize hizmetlerini tanımak ülkemizin her mensubu için önemlidir. Ancak, arşivcilerin, kütüphanecilerin onu tanımaktan öte onun bu alandaki hizmetlerini, katkılarını, çilelerini, cefalarını, hüzünlerini, kırgınlıklarını, sitemlerini, öğrenmeleri, hazmetmeleri ve “Cevdetleşmeleri” gerekir. Muallim Cevdet, kütüphanecilik, arşivcilik ve öğretmenlik için hiçbir mazeretin geçerli olamayacağını mücadelesiyle bizlere göstermiş bir kültür ustasıdır. Bu ülkenin hür topraklarında yaşayıp, temiz havasını soluyan evladına manevi bir vasiyeti vardır:

“Benim ceddimin yurtları kötü ellere düşmüş, kabirleri sökülmüş, haneleri, mabetleri yıkılmıştır. Ama onların geçmişinin bütün kayıtları arşivlerimizdedir. Onların Bulgaristan’a satılanlarını geri getirmek, kalanları korumak için ben sağlığımı feda ettim. Dünyayı terk ederken ömrümün sermayesi olan kitaplarımı ve hususi arşivimi İstanbul Belediyesi Kütüphanesine bağışladım. İşte size emanetim, koruyun, yaşatın, anlatın…” demektedir.

Başlık Yazar
Seyyid Ahmet Arvasi'ye Göre Türk Milleti Şerife Güven
Türk İslam Ülküsü’nün Büyük Mütefekkiri: Seyyid Ahmet Arvasi Hasan Yılmaz
Batı Medeniyeti İslam Medeniyeti’nin Çocuğudur Prof. Dr. Fuat Sezgin
Türk Dünyası'nı Tanımalıyız Rahim Er
Gerçek Osmanlı Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Hindistan Türk-İslam Tarihinden Altın Bir Sayfa: E.Alemgir Şah ve Şeyh M. Masum Fâruki Devri Numan Aydoğan Ünal
Osmanlı Donanması Dünyada Bir Numaraydı Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Osmanlı Donanması Dünyada Bir Numaraydı Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Büyük Devlet Olma Şuuru Rahim Er
Edirne'nin Muhteşem Günleri: Sultan IV. Mehmed'in Bayram Alayı Yılmaz Öztuna
Prof. Dr. Zeki Velidi Togan'ın Kaleminden Annesi Prof. Dr. Zeki Velidi Togan
Osmanlı’lar Balkanlar’da Halkın Hâmisi Oldu Prof. Dr. Erhan Afyoncu
Çağdaş Devlet ve Türk-İslam Medeniyeti S. Ahmet Arvasi
Bir Ozan Geçti Samsun'dan Meryem Aybike Sinan
"Türk" Soyadı Taşıyan Yabancılar M.Necati Özfatura
Birinci Cihan Savaşı’ndan Hazin Bir Hâtıra Ragıp Bey
İran Türkmenleri Kemal Çapraz
Osmanlı Sultanlarının Hanımları da Çok Hayırseverdi Selman Kılınç
Kırgız Türk’ü Muhammed Şerif’in Osmanlı Sevdası Prof. Dr. Alfina Sıbgatullına
Unuttuğumuz Lübnan Türkleri İrfan Özfatura
Yunanlıların Anadolu’dan Birlikte Götürdükleri Türk Esirlerine Yaptıkları Korkunç Zulüm Prof. Dr. Cemalettin Taşkıran
I. Cihan Savaşı’nda Esir Düşen Osmanlı Askerlerinin Büyük Dramı Prof. Dr. Cemalettin Taşkıran
93 Harbi Felaketi Prof. Dr. Besim Özcan
Geçmişimizle Barışma Zamanı Yavuz Bahadıroğlu
Kendi Kaleminden Seyyid Ahmet Arvasi S. Ahmet Arvasi
Türk'ün Kızılelması Prof. Dr. Ahmet Şimşirgil
TRT Tarafından Hazırlanan “Kut'ül Amare Zaferi" Filmi Gösterime Girdi Ö.Serdar Akın
Türk'ün Destan Şairi N. Yıldırım Gençosmanoğlu Meryem Aybike Sinan
Unutturulan Kahraman: Medine Müdafii Ömer Fahrettin Paşa Aydın Ünal
Çok Önemli Bir Kitap: Türkçe Jeopolitik Yavuz Bülent Bakiler
Birinci Dünya Harbinden Sonra Erzurum'un Hazin Hali Ahmet Hamdi Tampınar
Irak Türk Edebiyatında Erbil Erşet Hürmüzlü
Büyük Devlet Olma Şuuru Rahim Er
Osmanlı Padişahlarının Sancağ-ı Şerif ile Sefer-i Hümayunları Prof. Dr. Murat Sarıcık
Darbeye Karşı "Türk Refleksi"! D.Mehmet Doğan
Osmanlı Devleti’nde İstihbarat Doç. Dr. Emrah Safa Gürkan
Tataristanlı Asîl Bir Türk Anasının Feryadı Mehmet Can
Müslüman Türk Devletleri Birliği Ahmet Şahin
Bizde Münevverle Halkı Ayıran Vasıflar Prof. Dr. Mümtaz Turhan
İstanbul'un Hüzünlü Günleri Prof. Dr. Mehmet Temel
Kızılderililer Türk mü? H. Hüseyin Ceylan
Türkiye'nin Mühim Potansiyeli: Nüfus Kadir Mısıroğlu
Türk Cihan Hakimiyetinin Esas Gayesi İslam'ı Yaymaktır Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu
Kanuni Sultan Süleyman Devrinde Amiral Hadım Süleyman Paşa’nın Hint Seferi Prof.Dr. Herbert Melzig
Osmanlı Hanedanının Vatandan Sürgünü Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil'in Hayatının Seyrini Değiştiren Bir Hatıra Ord. Prof. Dr. Ali Fuat Başgil
İkindi güneşi Yavuz Sultan Selim”e Yakışan Köprü Prof. Dr. Nihat Öztoprak
Fatih Sultan Mehmet ve Adalet Nurettin Topçu
Osmanlılar Türk-İslam Tarihinin En Parlak Sahnesidir Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci
Türkiye’nin Geleceği Nuri Yücel Mutlu
Türklerin Türkistan’dan Anadolu-Rumeli’ye Büyük Koşusu Nevzat Kösoğlu
Orta Afrika'da Türkler Yılmaz Öztuna
İstanbul Surları Yahya Kemal
Osmanlı Devleti’nde Yabancı Elçileri Karşılama Merasimi Sir Paul Ricaut
Osman Mezar Taşları Çok Şey Söylüyor!.. Nidami Sevim
Kanuni’nin Estergon Seferi Yılmaz Öztuna
Osmanlıyı Anlamak Selim Taştemur
Hayvanlara da Tatil Yaptıran Medeniyet: “Osmanlı” Sadık Albayrak
S.Ahmed Arvasi: ‘‘Sahabe’den sonra İslâm’a En Büyük Hizmeti Türkler Yapmıştır’’ Ahmed Yasin Gürkan
K
imileri Arvasî Hocanın “Seyyid” olduğundan hareket ederek, Türk milliyetçiliğine gönül vermesini yadırgamaktadırlar. Hâlbuki Arvasî Hocaya göre Türklük bir etnik-ırkî tezahür değil, bilâkis bir milletin, medeniyetin ismidir. O bir konuşmasında da ifade ettiği gibi Sahabe-i Kiram’dan sonra İslâm’a en büyük hizmeti Türk milletinin yaptığını biliyor ve bu sebepten “İslâm’ı gâye edinen Türk milliyetçiliği” fikrini savunuyordu.

Yine bir konuşmasında “Eğer Türk iseniz Avrupa’ya gittiğinizde size ikinci bir soruyu sormazlar, çünkü sizin Müslüman olduğunuzu bilirler, lâkin Arap iseniz size ‘Müslüman Arap mı, hristiyan Arap mı’ olduğunuzu sorarlar. İşte aradaki fark budur” diyerek Türklüğü sığ anlayışlardan çıkarıp derin manası ile telakki etmiştir.

Türk milleti ve hususen Türk’ün İslâm Ülküsüne gönül verenler, yaşadıkları asrın Alp Erenleri, Derviş-Gazileri olmaları hasebiyle, Arvasî Hocanın nezdinde Allah dâvasının taşıyıcılarıydılar. Arvasî Hoca burdan hareketle;
 “Ben Afrika’nın ortasında doğmuş bir zenci olsaydım ve bu şuur yine bende olsaydı tereddütsüz Türk milliyetçisi olurdum. Çünkü ben Amentü’ye iman ettiğim gibi iman ediyorum ki, Türk milletinin de İslâm âleminin de mazlum milletlerin de kurtuluşu Türk milliyetçilerindedir, Türk - İslâm ülkücülerindedir”
diyerek her daim Türk-İslâm Ülküsüne gönül verenlere destek çıkmıştır. Arvasî Hoca birileri tarafından milliyetçiliğin içinin boşaltılıp, ‘‘ulusalcı-kemalist’’ sapmaların yaşandığı bugünleri görseydi kim bilir ne derdi?

Cenab-ı Allah Mâide Sûresi, 54. âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Ey iman edenler! Sizden kim dininden dönerse, Allah öyle bir kavim getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Mü’minlere karşı nefislerini aşağı görürler, kâfirlere karşı da izzet ve şeref sahibidirler. Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. İşte bu Allah’ın fazlıdır onu dilediği kimseye verir, Allah âlimdir, ihsanı geniştir.”

Arvasî Hoca yukarıdaki ayet-i kerimede ifade edilen vazifeyi muhterem ecdadımızın en güzeliyle yerine getirdiğine inanır ve bugünde Türk milletinin yeniden bu tarihî vazifelerine talip olmaları gerektiğini söylerdi. Burada şu bilinmelidir ki Cenab-ı Allah bu vazifeyi lâyık olana verir, ecdad-ı izam İslâm’ı öyle bir yaşadı ve yaşattı ki asırlarca İslâm’ın sancaktarlığını yaptı, bugün de Türk milleti ma’lâyani işleri terk edip, hayra yönelmeli, sarsılmaz bir birlik halinde bütün maddî ve manevî kudretini Allah için sarf etmelidir.

Arvasî Hoca sıklıkla kullanılan “Türk-İslâm Sentezi” tabirinin ağza hoş gelse de ilmî olarak doğru olmadığını ispat etmiş ve yerine daha doğru ve yerinde bir tabir olan “Türk-İslâm Ülküsü” ifadesini ortaya atmıştır. Sentez, Hegel diyalektiğinin ürünüdür ve “tez” ile “anti-tez”in çarpışmasından doğar. 

İşte Arvasî bu kavrama itiraz etmiş, Türk ve İslâm’ın birbirilerine zıt olmadığını, biri diğerinin anti-tezi olmadığını, bunların bir sentez değil “terkib” olduğunu ifade etmiş ve Türk –İslâm Ülküsü kavramını ortaya atarak büyük bir fikrî hatanın önüne geçmiştir. 
Osmanlı... M.Şevket Eygi Osmanlı’nın dini İslam’dı.  Osmanlılar Ehl-i Sünnet cadde-i kübrasında yürümüşler, İslam’a Kur’an’a Sünnete Şeriata büyük hizmetler etmişlerdi. Osmanlı Devleti ve Hilafeti her zaman, her asırda Sevad-ı Âzam dairesi içinde bulunmuştur.
Osmanlılar Ashab-ı kiram ve Ehl-i Beyt efendilerimize büyük saygı göstermişlerdi. Osmanlı Devlet-i Aliyyesi Peygamber sülâlesinden gelen Seyyidlere ve Şeriflere maaş ödemiştir. 
Osmanlı zamanında bir zındık çıkıp “Allah gerçek bir Janus’tur” diyerek, kemal sıfatlarla sıfatlı ve noksan sıfatlardan münezzeh Hak Teala hazretlerini iki çehreli bir Roma putuna benzetseydi o herif şer’î  ilamla idam edilirdi.

Osmanlı Devleti Hâdimü’l-Haremeyn idi.  Kur’an’ın, Sünnetin, Şeriatın emrinde ve hizmetinde idi. Tarih boyunca, Asr-ı Saadet’ten ve Hulefa-i Râşidîn devrinden sonra İslam’a, Kur’an’a, Sünnete, Şeriata en fazla hizmet eden devlet Osmanlı olmuştur. Osmanlı Devleti Viyana’yı iki kere kuşatmış, Tevhidi Orta Avrupa’ya kadar götürmüş, nice fütuhata nail olmuştur.
Onun enkazından irili ufaklı kırka yakın devlet zuhur etmiştir. Hepsi bir araya getirilse bir Osmanlı etmez. Osmanlı yıkıldıktan sonra Ortadoğu’nun ne hale geldiğini dünya görüyor. Osmanlı ayakta kalmış olsaydı Filistin’de Yahudi devleti kurulabilir miydi Osmanlı bir “Milletler Birliği” idi.
Terazinin bir kefesine Yavuz Sultan Selim’i, öbür kefesine Şah İsmail’i koysalar hangisi ağır basar? Şiîlik ifrat, Vehhabîlik tefrit, Osmanlı ise i’tidaldir.

Yirminci asrın büyük tarih felsefecisi Arnold Toynbee, Tarih Üzerine bir Etüd adlı muazzam eserinin Ispartalılar faslında “Eflatun’un ideal cumhuriyetine  realitede en fazla yaklaşan sistem Osmanlı Devleti olmuştur” cümlesini sarf etmiştir.

Tarihte Osmanlı dini diye bir din olmamıştır. Osmanlı’nın dini Ehl-i Sünnet ve Cemaat İslamlığıdır. İslam’ın cadde-i kübrasıdır. Bir Müslüman olarak Osmanlı’yı severim, tutarım ve bundan dolayı iftihar ederim.
Osmanlı “Doğru İnsanlar” Yetiştirdi, Biz Neden Yetiştiremiyoruz? Yavuz Bahadıroğlu İnsan yetiştirecek olan lüks okul, akıllı tablet, akıllı kara tahta vs. değil, kitap ve öğretmendir. Hatırlayalım ki, Osmanlı Enderununda bunların hiçbiri yoktur. Ama Osmanlı’nın bütün zamanlara şan veren Fatih gibi, Yavuz gibi, Kanuni gibi padişahları, Koca Sinan gibi, Sedefkâr Mehmed Ağa gibi mimarları, Sokollu Mehmed Paşa, Köprülü Mehmed Paşa, Fazıl Ahmed Paşa, Baltacı Mehmed Paşa gibi sadrazamları; Matrakçı Nasuh, Hezarfen Ahmed, Lagari Hasan marifet sahipleri, Uluğ Bey, Ali Kuşçu, v.s. gibi âlimleri vardır… Çünkü Şeyh Edebali, Ak Şemseddin, Molla Gürani, Molla Zeyrek, Zembilli Ali Efendi, Ebussud Efendi v.s. gibi hocaları vardır. Bunları yetiştiren okulun adı da “Enderun”dur! Yabancı eğitimcilerin öve öve bitiremediği bu okulun temel maksadı yaygın eğitim vermek değil, kitleleri yönetebilme maharetine sahip idareci, dillere destan eserler inşa edecek mimar-mühendis, Fuzuli/Baki çapında şair, v.s. yetiştirmektir. Düşünün ki ABD’de bu konuda, 350-400 civarında yüksek lisans ve doktora çalışması yapılmıştır. Amerikalı ünlü eğitimci Andreas Kazamias: “Platon’un ‘İdealindeki okul’ dediği okul budur!” demiş, yurttaşı Lewis Terman (Stanford-Binet isimli zekâ testini dünyaya armağan eden eğitimci), “Öğrencilerin zekâ seviyesini ölçmek için ilk test yönetiminin Enderun’da uygulandığını” belirtmiştir. Dahası var: Meselâ Fransız yazar Brayer: “Osmanlı’nın hızlı yükseliş sebeplerinin başında bu mektepler geliyor” diyor. Amerikalı Eğitimci-Psikolog John Dewey’in, “Çocuğa Göre Eğitim İlkesi” olarak 20. yüzyılın başında dünyaya sunduğu “Çağdaş Eğitim Metodolojisi”nin “Enderun Modeli”nden kopya olduğunu Enderun sistemini araştıran pek çok Amerikalı uzman söylüyor. Fransız yazar ve şair M. Baudler, “Türk Milletinin başarılarına şaşmamak lâzım; çünkü onlar elit kadroları nasıl yetiştireceklerini, gençleri nasıl disipline edeceklerini biliyorlar. Bir yandan onları mükemmel insan hâline getirirken, öte yandan kabiliyetlerine göre ödüllendirmeyi de ihmal etmiyorlar” diyerek “Enderun Sistemi”ni bütün Avrupa’ya tavsiye ediyor. Kısacası onlar bizde arıyor, biz onlarda arıyoruz! Tuhaf bir durum… Mazisi bizim kadar derin bir milletin “adam kıtlığı”na düşmesi, “ihmal” ile izah edilebilir bir durum olmasa gerektir, ancak “inkâr” ile izah edilebilir. Büyük devletler kurmuş, medeniyet inşa etmiş, her alanda ve her anlamda kendine has kurumlar oluşturmuş bir milleti, sadece “inkâr” yokluğa sürükleyebilir: “Red” ve “inkâr”! Bize olan da budur: Geçmişe ait olanı reddetmek suretiyle kendimizi köklerimizden kopardık ve Batı’yı taklitte varlık aradık. Zaten “red” ve “inkâr”ın sonu, kaçınılmaz olarak taklittir! Taklitle gelinebilecek son noktaya da geldik: Deniz bitti… Yeni bir “öze dönüş”, bir bakıma “yeniden diriliş” hamlesine ihtiyaç var! Bu hamle de öncelikle milli eğitim ve kültür alanında başlamalıdır.
Işığı Yanan Evler... Prof. Dr. Saffet Solak Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya 'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. Gittiğim ilk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yol yorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. Evin büyüğü olan Hacı anneye sıkılarak: "Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?" dedim. Hacı anne: "Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi. Merak ettim, tekrar sordum: "Trenden sizin bir yakınınız mı inecek? " Hacı anne: "Hayır evlâdım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, ışığı yanan bir ev bulsun diye bekliyoruz." dedi. Konya Ovası 'nda, veya bir başka yerinde Türkiye'nin, trenden inen yabancılar için 'ışığı yanan evler' yerinde hâlâ duruyor mudur? Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda dinlendirmeye devam ediyorlar mıdır? Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek bırakan kadınlar yaşıyorlar mıdır? Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler? Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir medeni etin yetimleriyiz. Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız. Şâir öyle diyordu: "Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler." Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler? Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, sessiz sedasız gittiler? Ey  güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz?
Türklük Ve İslamiyet Prof. Dr. Mehmet Kaplan İslamiyet’in Türk kültürü üzerinde büyük tesiri olmuştur. Türkler Müslüman olduktan sonra bin yıl bu  yüce, dinin içinde, yaşarmışlar, onun uğruna savaşmışlar, hayatlarını onun esaslarına uydurmuşlardır. Türk tarih ve kültürünün bin yılını İslamiyet yoğurmuştur.  Türkler kitle olarak X yüzyılda Müslüman olmuşlardır. Fakat bu tarihten önce de, küçük gruplar  halinde İslamiyet’i kabul eden Türkler vardır. Dede Korkut Kitabında Korkut Ata'nın, Resul Aleyhisselam zamanına yakın yaşadığı ve onun sahabesi olduğu belirtilir. 
Farsça Oğuznâme'de Dede Korkut'un Oğuz sülâlesinde 14. hükümdar olan Kanlı Yavkuy zamanında  yaşadığı ve iki müşavir ile beraber Hazreti Muhammed'in yanına giderek İslâmiyet’i kabul ettiği  söylenilir. 
Taberi Tarihi, Hazreti Muhammed'in Uhut gazasında Kubbeü't-Türk (Türk çadırı) adı verilen bir  çadırdan savaşı idare ettiğini kaydeder. O tarihlerde Yemen'e giden Türklerden bazılarının Hazreti Muhammed'i görmüş ve İslâmiye’i kabul etmiş olmaları muhtemeldir. Abbasi ordusunda, Türklerin ne  kadar büyük bir yer işgal ettiklerini biliyoruz. 
VII - VIII. yüzyıllarda bazı Türk boyları Budizm, Maniheizm, Hıristiyanlık, Musevilik gibi çeşitli dinleri  benimsemişlerdir. Bu dinlere giren Türkler yerleşik medeniyete geçmişlerse de, ömürleri çok uzun  olmamıştır. Bunun sebebi bu dinlerin Türklerin karakterine uygun olmayışıdır. Türkler, bilhassa. 
Selçuklu ve Osmanlı devletini kuran Oğuz boyları din olarak İslamiyet’i seçmişlerdir. Çünkü İslâmiyet savaş ile barış, madde ile ruh, bu dünya ile öbür dünya, fert ile toplum arasında bir  denge kurmuştu. İslâmiyet Türklerin yiğitlik duygusuna, ve cihangirlik idealine tamamiyle uygun  düşüyordu. Üstelik fethedilen ülkelerde barışı tesis eden, hak ve adalet esasına dayalı bir sosyal nizam da getiriyordu. 
İslâmiyet'i kendi ruh ve karakterlerine çok uygun, bulan Türkler, onu benimsedikten sonra, Araplardan ve Farslardan daha mükemmel bir şekilde hayata uygulamışlar ve asırlar boyunca onu canlı tutmuşlardır. Bunda Türklerin İslâmiyet’i kendi hayat felsefelerine göre ele alışlarının ve  uygulayışlarının büyük rolü vardır. 
Türkler yiğitlik ve cihangirlik temayülleri savaşçıydılar. Bu kabiliyet Araplarda ve Farslarda Türklerdeki  kadar kuvvetli ve sürekli değildi. Türkler idareleri altına aldıkları kavimleri adalet üzere, barış içinde yaşatmayı devlet idaresinin temeli biliyorlardı. 
İslâmiyet, Türklerin bu iki temayülüne derin bir mânâ ve çekidüzen vermiştir. Anadoluda bin yıldan  beri devam eden Türk devletlerinin hepsi, dışa karşı yiğit ve kahraman, içte vatandaşa karşı adil olmayı gaye bilmişlerdir. İslâmiyet'in mistik yönünü de en iyi Türkler işlemişler, onu bir barış ve sevgi  yolu haline getirmişlerdir. Anadolu'da kurulan Mevlevilik ve Bektaşîlik asırlarca insanlara sevgi ve  barışı telkin etmiştir. 
Türklerin bin yıl, en ince teferruatına kadar işledikleri, ruhlarına sindirdikleri, mimarilerinde,  şiirlerinde, musikilerinde ilham kaynağı haline getirdikleri İslâmiyet'i de Türk kültür hazineleri  arasında saymamız gayet tabiidir. 
Türklükle İslâmiyet arasındaki bin yıllık münasebeti iyi tedkik etmeyenler, birtakım yanlış fikirlere saplanıyorlar. Bunların düzeltilmesi lazımdır.  Bunlardan birincisi İslâmiyet'i çağdaş ilim ve tekniğe aykırı bularak onu reddetmeğe kalkanların düşüncesidir. Böyle düşünenler önce şunu anlamalıdırlar: İslâmiyet, bir dindir, ilim ve teknik değildir. 
İlim ve teknik maddi âlem ile meşgul olur. Din ise insan ruhunun ebedi özleyişlerine cevap verir. İlim ve teknik ruhun sonsuzluk iştiyakına, adalet, sevgi, beraber yaşama ve dayanışma arzularına cevap vermez. Dinler arasında da bilhassa İslâmiyet, bu özleyişlere en iyi şekilde cevap veren bir dindir. Üstelik İslâmiyet, insanın emrinde olan ilim ve tekniğin asla aleyhinde değildir.
İkinci yanlış düşünce, İslamiyet'in Türklükle bağdaşmadığı batıl inancıdır. Türkler İslâmiyet'i kabul  ettikten sonra asırlar boyu devam eden devletler ve yüksek bir medeniyet kurmuşlardır. Daha önce  belirtildiği gibi bin yıllık Türk tarih ve kültürünü İslamiyet yoğurmuştur ve son bin yıllık Türk tarihi, Türk tarihinin kültür ve medeniyetçe en zengin, en muhtevalı ve en güzel devridir. 
Üçüncü yanlış görüş, İslâmiyet'i esas alarak Türklüğün, Türk milliyetçiliğinin inkârıdır. Böyle  düşünenler tarihte İslâmiyet'i Türklerin muzaffer kıldığını ve bugüne kadar yaşattığını unutmamalıdırlar. Eğer daha Abbasiler devrinde Türkler İslâmiyet’i benimseyerek onu İran'a ve Bizans'a karşı müdafaa etmeselerdi, Rafızilik veya Ortaçağ Hıristiyanlığı çoktan çökmüş olan Arap âlemini istilâ ederdi. 
İslâmiyet'i Büyük Selçuklu devleti, Anadolu Selçuklu devleti ve Osmanlı devleti, asırlarca İran  Rafıziliğine ve Hıristiyanlığa karşı korumuştur. Türkiye bugün bile Orta - Doğu ve İslâm âleminin en güçlü devletidir. Türklerdeki savaşçı fazilet, orduya ve devlete bağlılık duygusu, yiğitlik ruhu, çağdaş medeniyete uyma kabiliyeti, yalnız devlet olarak değil, fert olarak da nerede, hangi şartlarda olursa,  olsun, kendi kendisine saygı, diğer İslam kavimlerinde, Türklerde olduğu kadar gelişmiş değildir. 
İslâmiyet’i dün olduğu kadar bugün de en iyi, en ölçülü şekilde temsil eden, saf ve temiz bir iman  olarak koruyan Türk milletidir. 
Orta - Doğu ve İslam âleminin Türk milletine büyük ihtiyacı vardır. Bundan dolayı güya İslâmiyet adına Türk milletine gereken yeri vermeyenler ve ona karşı saygı duymayanlar, tarihi, dünyayı ve Türkü bilmeyen kişilerdir. 
Şunu da unutmamak lazımdır: Türklerin İslâmiyet'i, esaslarına halel getirmeden tarihin değişen şartlarına göre uygulamaları, bütün İslam aleminin örnek alması gereken bir husustur.
1855'de Osmanlılarda Din Hürriyeti ve Sosyal Hayat F.H.A. Ubucini 1855'lerde İstanbul'u ziyaret eden "Fransız yazar F.H.A. Ubucini" hatıralarında şöyle diyor:


Osmanlı, tam bir din devletidir. Hiçbir şey dine üstün gelemez. Hiçbir şey onu sarsamaz. Dünyada, gerçek inançtan daha güzel ne vardır?  

Osmanlıyı hiçbir şey dininden ayıramayacağından, kimseyi de kendi dininden etmeyi düşünmez. Şu veya bu sebeple ona sempatik görünürseniz, “Allah sonunu hayırlı etsin:” Yani Allah sana Müslüman olma lütfunu bahşetsin anlamına gelen bir temennide bulunabilir. Fakat bu kadarla yetinir; daha ileriye gitmek İslâm âdetlerine aykırıdır. 

Türkiye’de haksızlık asla görülmemiştir; aksine Hıristiyanların fanatizminin kurbanlarına kapıları daima açıktır. Tarihe bir göz atın. Onbeşinci yüzyılda İspanya ve Portekiz’den atılan binlerce Yahudi Türkiye’ye sığınmıştı. Onların torunları üçyüz yıldan beridir bu memlekette sakin bir hayat sürmektedirler ve ne gariptir ki burada da kendilerini Hıristiyanların, özellikle Ortodoksların zulmünden korumak için çırpınmaktadırlar. Hâlâ bugün, Atina’da Paskalya şenlikleri hiçbir Yahudi sokağa çıkmaya cesaret edememektedir. Türkiye’de hiç değilse resmi otoriteler araya girip müdafaa etmektedirler.

Sultan’ın engin ülkesinde yalnız değişik dinlere değil, değişik milletlere mensup kişiler barış içinde yan yana yaşamaktadırlar. Gerçi cami, kiliseye ve sinagoga hakimdir, fakat onları itmemektedirler. Katoliklik İstanbul ve İzmir’de, Paris ve Lyon’dakinden daha hürdür. Ayinleri ve törenleri kısıtlayan hiçbir kanun yoktur. 

Cenazenin peşinden mumlar tutmuş kalabalık kortejler ilâhiler söyleyerek sokaklardan geçerler. Fete-Dien yortusunda başta haç taşıyanlar olduğu halde cemaat kiliselerden çıkar, askerler, Osmanlıları bile korteje yol açması için mızrakla kaldırıma iterler.

Misafirperverlik

Türkiye kadar misafirperver bir ülkeye daha rastlamadım. Her yanında Müslüman nezaketiyle halk, yabancıya kucak açar. Türk aleyhtarı yazarlar bile bu meziyetlerini teslim etmektedirler. En fakir köyde bile müsafirlik denen bir ev bulunmaktadır. Oraya varan yolcu kendisine bir tabak pilav ve kuzu kızartması verileceğinden emin olabilir; ertesi gün yola çıkarken bütün köy halkı onu uğurlamaya gelir. Ancak Avrupa medeniyeti girip yayıldığı yerlerde bu güzel adetler gittikçe silinmektedir. Bununla berber bu geleneksel misafirperverliğe hâlâ İstanbul’da bile rastlanmaktadır.

Osmanlının sadakası, inancı gibi sade ve gösterişsizdir. Şairlerinden biri ne güzel söylemiş; “Dilerim, cömertliğinin seli avuçlarından fışkırsın ve gürültüsünü kulakların duymasın.”

Din bütün müesselerine tesir etmekle kalmamış, bütün meziyetlerinde de kendini göstermiştir. Bizlerin dogma, kült, manevi vazifeler, vicdan ve yazılı kanunlar dediğimiz şeylere karşılık onlar bir tek mefhum tanırlar: “Din”. Bütün şekilleriyle vazife onlarda, Allah fikrinin dışında değildir. Bütün davranışları dini karakter taşır. Cuma gecesini hanımıyla geçirirken, beş vakit namazını kılarken ve vatanı uğruna şehit düşerken dini vazifelerini ifa ettiği hissini taşır. Bu sebeptendir ki Türkiye’de gerçek vatanseverler muhafazâkar dindarlardır. 

Dinsizliği vaaz eden genç Türkiye’cilerde vatanın geleceği kaygısı yoktur. Kişisel kaygıdan ötesini aramamak gerekir onlarda. Zamanla bizdeki gibi din yerine vatan mefhumunu geniş halk kitlelerine duyurmak ve benimsetmek mümkün değildir demiyorum; ama iş bu safhaya gelinceye kadar Türkiye’nin hali nice olur? Başarıldığı takdirde Türkiye neye döner?

Eski Türkler’deki bu ağırbaşlılık onlara tabii bir vekâr kazandırmaktadır. Görgüden çok ruhlarındaki dengeden husule geldiği için bu karaktere her sınıf ve her yaştaki kişilerde rastlarsınız. Bir dilencide bile o sakin ve vakur hava görünür. Uzattığınız sadakayı minnetle alır, fakat asla istemez; alırken de kendini sizden aşağı telâkki etmez. İyi veya kötü şans farklılaşma meydana getirir, fakat asla eşitsizlik meydana getirmez. Fakiri de, zengini de dini vazifelerini ifa eder, biri kaderine boyun eğmiştir, öteki bahtsızların acılarını azaltmak için çaba gösterir.

Kişi beklenmedik bir anda birden parlayabilir, yükselebilir fakat bizdeki görgüsüzlerde görülen kibir ve kuruma bunlarda asla rastlanmaz. Geçmişini saklamaya yeltenmez. Milyoner oluveren bir baltacının size anlatacağı ilk şey baltası ve devirdiği ağaçlardır. Konu komşuya karşı tavrı değişmez, eski tevazu ve nezaketinden bir şey kaybetmez. Yükselişi onu ne şaşırtır ne değiştirir; aynı şekilde, düşüşü de onda eksilme ve huy değiştirmelerine yol açmaz; etrafındakilerin ona karşı tavrı da değişmez, aynı saygıyı görmeye devam eder.

Allah’a şükretmeyi ve hemcinslerine yardımı vaaz eden bu dinin bir kişi üzerindeki etkileri işte bunlardır. Gerçekten Peygamber şöyle demiştir: “İyi insan, hemcinsine faydalı olan insandır.”

Bununla beraber İranlılar birçok noktalarda Osmanlılardan farklıdırlar. Onlarda aynı vekar, aynı ketumluk ve dillere destan doğruluk mevcut değildir. Ateşli, nüktedan, belgatli, içli-dışlı, yabancıların görenek ve âdetlerine çabuk intibak eden kişilerdir; kısacası Şark’ın Fransızlarıdır.

Kaynak: 1855’de Türkiye – F.H.A. Ubucini 
Evlad-ı Fatihan’dan Arşivcilerin Piri: Muallim Cevdet Dr. Ali Mazak Kültür tarihimizin sabah yıldızlarından, nadir yiğitlerinden birisi de Evlâd-ı Fatihan’dan Muallim Cevdet’tir. 1876 Osmanlı-Rus harbinin ardından, Rumeli topraklarından sökülüp Anadolu’ya gelmiş ve Bolu’ya yerleşmiş muhacirîn Türk ailelerden birinin çocuğudur.   7 Mayıs 1883 tarihinde Bolu’da doğdu. İlk ve orta eğitimini burada, lise eğitimini Kastamonu’da tamamladı. 1900 yılında İstanbul’a gelerek Hukuk Mektebine girdi. Bir yıl devam ettiyse de ikinci yıl bazı ailevi zaruretler sebebiyle Daru’l-Muallimîne geçti ve buradan birincilikle mezun olup öğretmenlik diploması aldı. 27 yaşında ata yurduna bir seyahatte bulunur ve gördüklerini şöyle anlatır:   “Dedemin dergâhı Niş Kalesi’nin biraz berisinde (Nişava) suyu üzerinde kâin imiş. 1910’da Niş’e seyahatimde beni gezdiren ihtiyar Nişli yerini gösterdi. Sırp Belediyesi Niş’in birçok evlerini yıktırarak, camilerini kaldırarak, sokaklarını düzleyerek şehri tecdid ettiği gibi dergâhı da mahvederek yerini millî bahçeye ilhak etmiş. Babam dergâhın semahânesinde cereyan eden ahval-i dervişâneye dair ne hikâyeler söylerdi. Nazarımda tecessüm etti. Firaklı firaklı ayrıldım. Dedem Şeyh Said Efendi’nin, diğer dedem Abdurrahman Efendi’nin, büyük ninemin kabirlerini ziyâret etmek istedimse de bunların bulunduğu mezaristanı belediye tamamen tesviye ile nişane-i İslâmiyet bırakmamış. Niş’de bu kadar çok camilerden yalnız Belgrat mahallesindeki cami kalmış.” Ah! Ne yer kalmış, ne yâr, ne eser demek! Mezaristanı bile dümdüz etmişler. Orada yüzyıllarca yaşanmış İslâm ve Türk hayatına dair her şeyi silmişler. Geçmişinin mezarını bile yerinde bulamayan üstat Muallim Cevdet’in tahassürünü düşünün… Beş yüzyıl yaşadıkları, şefkat, merhamet, medeniyet, adalet ektikleri topraklardan sürülmüşler, kovulmuşlar, hakarete uğramışlar… Hakları teslim edilmemiş, destanları, dramları, hikâyeleri, romanları yazılmamış… Bir yandan firkatlerin, bunalımların, mahrumiyetlerin, hastalıkların, cehaletin, nankörlüklerin getirdiği şartlara dayanmak var, diğer yandan Bulgaristan’a “okkası üç kuruş on para”ya satılan, sokaklarda, rüzgârın önünde, çocukların ellerinde uçuşan arşiv evrakının peşinden koşmak… Belki de bunların acısı Niş’de yaşadığı tahassürün kat be kat üstünde olmuştur. Belki bu kırgınlıktan ve yorgunluktan dolayı yalnızlığı sever, bazen her şeyi bir kenara bırakır, İstanbul’un güzel bir köşesinde çekilir, sadece dinlenir, kitap bile okumazdı… Muallim Cevdet’in hayatını ve kültür tarihimize hizmetlerini tanımak ülkemizin her mensubu için önemlidir. Ancak, arşivcilerin, kütüphanecilerin onu tanımaktan öte onun bu alandaki hizmetlerini, katkılarını, çilelerini, cefalarını, hüzünlerini, kırgınlıklarını, sitemlerini, öğrenmeleri, hazmetmeleri ve “Cevdetleşmeleri” gerekir. Muallim Cevdet, kütüphanecilik, arşivcilik ve öğretmenlik için hiçbir mazeretin geçerli olamayacağını mücadelesiyle bizlere göstermiş bir kültür ustasıdır. Bu ülkenin hür topraklarında yaşayıp, temiz havasını soluyan evladına manevi bir vasiyeti vardır: “Benim ceddimin yurtları kötü ellere düşmüş, kabirleri sökülmüş, haneleri, mabetleri yıkılmıştır. Ama onların geçmişinin bütün kayıtları arşivlerimizdedir. Onların Bulgaristan’a satılanlarını geri getirmek, kalanları korumak için ben sağlığımı feda ettim. Dünyayı terk ederken ömrümün sermayesi olan kitaplarımı ve hususi arşivimi İstanbul Belediyesi Kütüphanesine bağışladım. İşte size emanetim, koruyun, yaşatın, anlatın…” demektedir.
Şehit Acısı Çeken Yürekler Rahim Er
Çocukluğumuzda onların hikâyelerini çok dinledik. Her dinlediğimizde çocuk kalbimiz, o dramlarla bin yerinden paralanırdı. Cihan Harbine gitmiş sözlüsünü, Cihan Harbine gitmiş nişanlısını bekleyen genç kızların, kocası Cihan Harbine gitmiş taze gelinlerin, yüreği süngere dönmüş, göz pınarları kurumuş ana-babaların sabırları, tahammülleri nasıl da inanılmaz kahramanlıklar olurdu...
"Cihan Harbi" dediğimiz I. Dünya Harbidir.Dedelerimiz, bu harbe Harb-i Umumi, Cihan Harbi, Seferberlik gibi adlar vermişler, doğuda yer yer "Kaçkaç" denmiş. Yirmi sene sonra âlem, bir kere daha karışınca  I. Dünya Harbi, II. Dünya Harbi ibareleri gündeme girmiş.
Harb-i Umumi, bizim, Balkanlara, Kafkaslara, Arap âlemine veda yıllarımızdır, bir millî ağıttır. Bosna Hersek'e, Kosova'ya, Gümülcine'ye, Selanik'e, Sofya'ya Silistre'ye, Batum'a, Bağdat'a, Halep'e, Kudüs'e, Kahire'ye, Fizan'a, Somali'ye, Yemen'e ve daha nicesine ve Mekke'ye ve Medine'ye vedâdır. Sanki geri dönüp toplayacakmışız gibi buralara Mehmetciğin hem kanını hem gözyaşını döktük. O Harb-i Umumi'de Sarıkamış vardır, Kut'ül Amare vardır, Kudüs vardır, Çanakkale vardır.
Bu günlerde yavuklular, nişanlılar, genç gelinler, analar... cepheden cepheye koşan, Mehmetcik için türküler yakar, destanlar yazar, ahlarla dağları titretir, deryaları ürpertirler.1293/1876 Harbi, çok büyük bir felakettir."Avrupa-i Osmanî" denen Rumeli'yi o felaketle kaybederiz. Onu Balkan Harbi, Trablusgarp Harbi ve Cihan Harbi takip eder.
Sevgili Peygamberimizin -sallallahü aleyhi ve sellem- Bedir Harbi'nden bu yana bizim harplerimiz devam eder. Özü iki sebebe dayanır; İslâmiyeti yaymak ve İslâmiyeti muhafâza etmek. Diğer vazgeçilmez unsurlar vatan, bayrak, iffet ve benzeri değerlerdir. Türkler, İslam olmadan evvel diğer İslâm devletleri bu vazifeyi yaparken Türkler, İslâmla şereflendikten sonra bu aziz ve mukaddes vazifeyi dedelerimiz aldı ve bunu hayat sebebi saydılar.
O günden bu güne şehitler vere gelmekteyiz.Bâzen Selçuklu olduk Anadolu'da Haçlılarla göğüs göğüse çarpıştık, bâzen Osmanlı olup, Niğbolu'da vuruştuk, Galiçya'da toprağa, Sarıkamış’ta karlara, Yemen'de kumlara düştük, bazen Türkiye Cumhuriyeti olup Kıbrıs'ta hesaplaştık.
Fakat...Fakat; biz bunların hepsini ya Moskofla, ya Frenkle yaptık. Şimdilerdeyse Mehmetcik, kendini "Kürt" diye tanıtan bir örgütle vuruşmakta. Bedir'den bu yana İslâm dâvâsı yekpâre iken, İslâm Ordusu yekpâre iken küffar da belli iken 30 yıldır bu yekpârelik zedelendi. İçimize fitne ve ikilik sokuldu. Bu defa Mehmetciğimizi, polisimizi ve diğer vatan evlâtlarını bu eli kanlı örgüte karşı şehit vermekteyiz.
Bu defa sözlüler, nişanlılar içerden sıkılan kurşunlarla eli böğründe kalmakta. Bu defa taze gelinler, böylece dul kalmakta. Bu defa ana-babaların yüreği bu yüzden onarılması imkânsız yaralarla şerha şerha olmakta. Gencecik polis eşi, fidan gibi Mehmetciğin anası, subay yavrusu; her birinin eşi, anası-babası, çocuğu, kardeşi...
Bu defa ölümler şahadetler uzak dağların, varılmaz çöllerin ötesinde değil, şehirlerimizde, ekranlarla evlerimizde. Ne var ki eskiden gâvur, mertçe savaşırdı. Bu defa hile, yalan, tuzak bütün nâmertlikler mevcut.
Şehit Şehirleri olan Şehitlikler büyüyor, çoğalıyor.Şimdi bize düşen dualarımızla şehitlerimize koşmak. Sözlü, nişanlı, eş, ana-babaları acılarıyla baş başa bırakmamak. O şehitlerin, o hanımını Şevval ayı orucunun iftarına yetiştirirken şehit düşen Aslan Kulaksız adlı aslanın 80 milyonun kahramanı olduğunu göstermektir.
Bu vazife Türk-Kürt her vatanpervere düşmekte.Her şehit, hepimizin.Eskiden Kürt-Türk-Laz-Arap denmezdi. Eskiden, 1839 Tanzimat Hatt-ı Hümayununa kadar, 1937 Laikliğine kadar bir Ümmet-i Muhammed, İslâm milleti ve bir de küffâr vardı.
Şanlı Bedir Destanından bugüne mukaddeslerimiz uğruna verdiğimiz her şehidimizi rahmet ve minnetle yâd ediyor, bir şehit yakını olma pâyesine kavuşan anaları-babaları, yetimleri, dulları, sevgileri kalblerinde düğümlenmiş gençleri tebrik ediyoruz.
Şehit acısı çeken yürekler, öz yüreğimizdir, gözyaşları gözyaşımızdır. Bu ruh, bu millette yaşadıkça, Ümmet-i Muhammedin şuuru var oldukça.Ne şehitler ölür.Ne vatan bölünür...Sadece bazı iyilikten nasipsizler, cehenneme odun olur.Ey şehit yakınları!Başınız dik olsun...Siz, bir büyük şerefe sahipsiniz.
Elli Sene Sonra Sahibine Ulaşan Selam Hayrettin Akpınar
Evladı Fatihân diyarında, bugün Yunanistan topraklarında kalan Gümülcine’de doğdum. 1967 yılında Gümülcine’nin meşhur saat ustası Hafız Hüseyin Efendi’nin dükkânında çırak olarak çalışmaya başladım. Hafız Hüseyin Usta tam bir Osmanlı beyefendisiydi. Tarihini, ecdadı Osmanlı’yı çok iyi bilen ve seven kültürlü bir kimseydi. O zaman çıkan gazeteleri dergileri takip eder ve kendisine gelen mektupları okuduktan sonra da dükkânında bir dolapta arşivlerdi. Hafız Hüseyin Efendi uzun yıllar Gümülcine’de yeni caminin kıble tarafında tarihi saat kulesinin adeta gölgesinde babasından kalma dükkânında baba mesleği saatçiliğe devam etmekteydi. İkinci dünya savaşında Almanlar Batı Trakya’yı İşgal etti. Sonra Bulgarlar geldi. 1944’de tekrar Yunanlıların İdaresine geçti. Sonra iç savaşlar başladı nihayet 1944’de tekrar Yunanistan devlet otoritesi kuruldu. Ayrıca Gümülcine’de bir de sel felaketi oldu. Sular saatçi Hüseyin Efendi’nin dükkânına da doldu. Sel suları mektubun bulunduğu rafa kadar yükseldi. Sular çekildikten sonra dükkân temizlenip saatçilik faaliyeti yeniden devam etti. Fakat dolaptaki evrakla hiç ilgilenen oldu mu olmadı mı bilmiyoruz. 1970 Kıbrıs barış harekâtından sonra batı Trakya Türkleri’nin eski huzurlu ve rahat günleri kalmayınca Türkiye’ye göçerek Bursa’ya yerleştik. Bursa’dan zaman zaman Yunanistan’a giderek oradaki akraba, dost ve soydaşlarımızı ziyaret ederiz. Bu seyahatlerin birinde merhum ustamın dükkânına da uğradım. Dükkânını torunu Sezai çalıştırıyordu. Sezai’ye: “Bu dükkânda dedenin arşivi vardı burada çırak olarak çalışırken onları zaman zaman havalandırır, temizler, yeniden istiflerdim. Onlar ne oldu?” dedim. Sezai, “vallah, hiçbirşeyi ellemiş değilim öylece duruyorlar, aç bak.” Dedi. Dolabı açınca birde ne göreyim 15 sene önce bıraktığım gibi duruyorlar. Sezai’den dolaptaki mektup ve gazetelerden bazıların alıp Bursa’ya götürmek istediğimi söyledim. O da kabul etti. Bursa’da bunları okumaya incelemeye başladım çok zaman geçtiği için bazen okumakta zorlanıyordum. Osmanlıca çok güzel hatla yazılmış bir mektup vardı ki yıprandığından bazı yerlerini tam okuyamadım. Aslen bizim gibi Batı Trakya Türklerinden olan Dimetokalı kütüphaneci Mehmet Efendi (Mehmet Öz) de bizim gibi Bursa’ya göçmüştü. Daha sonra -Osmanlı Türkçesine vakıf olması sebebiyle- Bursa Eski Eserler Kütüphanesinde memuriyete başlamıştı. Mehmet Efendi bir gün bizim dükkâna ziyarete geldi. Hocam “bu mektubun bazı yerlerini okuyamadım lütfen siz okur musunuz?” dedim. İşinin erbabı olan Mehmet Efendi mektubu kendi yazmış gibi duraksız, takıntısız okumaya başladı… Üç beş cümle okuyunca mektubun yüksek bir şahsiyetin kaleminden çıkmış olduğunu, rastgele birinin böyle mektup yazamayacağını söyledi. Ve hemen arka sayfayı çevirerek imzaya baktı ve heyecanla Şeyhül İslam Mustafa Sabri Efendi’nin ismini gördü. Mehmet Efendi yüksek bir huzurda bulunuyormuş gibi daha bir toparlandı ve kaldığı yerden okumaya devam etti. 4. Sayfada “Kayalı Medresesi talebesinden Dimetokalı Mehmet efendiye de selam ederiz.” yazılı satıra gelince durdu; bu cümleyi okuyunca kendini bir başka hal aldı, saygı ile ayağa kalkarak: “Ve aleykümselam Efendim” dedi. Gözleri doldu, sesi adeta boğazında düğümlendi. Bir müddet sessiz derin derin düşündü… Hocam Çok duygulandınız galiba, dedim. “Evet, çok duygulandım… Baksana Devleti Âliyeyi Osmaniye’nin Şeyhülislamı bana selam yazıyor, bu selam 50 sene sonra nerede ve nasıl ulaşıyor! Ben o tarihte Gümülcine’den ayrılmış memleketime dönmüştüm saatçi Hüseyin Efendiyle hiç görüşmedim. Şeyhülislam Sabri Efendi o zaman Türkiye’yi terk etmiş Gümülcine’de yaşıyordu. Onu büyük olarak tanıyor hürmet ve muhabbet gösteriyorduk. O zaman çok genç olan beni nasıl unutmamış ki ismime selam yazıyor.” Dedi. Mektubun, postayla değil Kahire’den Gümülcine’ye Ramazan vaizi olarak gelen Üsküplü Ali Efendi ile gönderildiği muhtevasından anlaşılıyor. Mustafa Sabri İslâm Halifelerinin sonuncusu olan Sultan Vahidettin Hân zamanındaki âlimlerindendir. Tokat mebusu idi. 1919’da Şeyhül İslâm oldu. 1922’de Türkiye’den ayrıldıktan sonra Mısır’a sonra Batı Trakya’ya geldi. Orada kaldığı sürece Yarın Gazetesini Çıkardı. Sonra tekrar Mısır’a döndü ve orada 1954’de vefat etti. Son Osmanlı Şeyhül İslamı’dır. Kahire’de yazdığı Arapça kitaplar zamanın âlimlerini hayrette bırakacak kadar mükemmeldi.
Eski Türk’lerde Eşsiz Doğruluk İsmâil Hâmi Dânişmend
Eski Türk’ün dünyada misli bulunmayan eşsiz ve lekesiz nâmusiyle sarsılmaz doğruluğu asırlarca garp milletlerinin dillerinde destan hâline gelmiş ve Türkiye’yi tedkik eden birçok müellifler bu hususta pek çok izâhât ve tafsilât vermişlerdir. Meselâ (A. De la Motraye) in “Voyages en Europe, Asie Et Afrique” ismindeki eserinde eski Türk’ün bu yüksek vasfı şöyle anlatılır (1727 La Haye tab’ı, C. I, S. 258 – 259): “Türklerin doğruluklarını ifade etmeyi tereddütsüz kendime vazife bilirim. Birçok tanıdıklarımın ve bilhassa dâimî dalgınlığımdan dolayı herkesten fazla benim başıma gelmiş bir hâl vardır: Muhtelif dükkânlardan öteberi satın alırken para vermek için koynumdan çıkardığım kesemi veyahut vakti anlamak için baktığım saatimi eşyâ yığınları arasında unuttuğum çok olmuştur. Bâzan da vereceğim paranın iki mislini bıraktıktan sonra dükkâncının mallarını ortadan kaldırıp yanlışlıkla fazla verdiğim parayı görmesine vakit kalmadan çekilip gittiğim olurdu. İşte bu dalgınlığıma rağmen Türk dükkânlarında hiçbir zaman tek bir meteliğim kaybolmamıştır; çünkü o gibi vaziyetlerde dükkâncılar peşimden adam koşturmuşlar ve hattâ eğer dalgınlığımın neticesini anladıktan sonra dükkâna dönmemişsem, unuttuğum şeyi iâde için ikametgâhımın bulunduğu Beyoğlu’na kadar adam gönderip birçok defalar beni aratmışlardır. Mesela bir gün küçük bir Türk dükkânının önünde durmuştum: Bu yelpazeci dükkânında Türk erkeklerinin yaz sıcaklarında kullandıkları yelpâzeler satılıyordu. Birçoklarına baktım; düz derinden ve en ucuz olanlarından birini alıp parasını verdikten sora çekilip gittim. Dükkâncı yelpâzelerini açıp üst üste koyarak bana gösterdiği sırada saatimi çıkarıp bakmış ve ondan sonra tezgâhın üstüne bırakmıştım. Yelpâzeci beni hiç tanımıyordu; ben saatimi orada bırakmış olduğumu eğer hatırlayabilseydim, bilmem dükkânı bulabilir miydim? Bilâkis saatimi cebimden düşürmüş veyahut başka bir yerde ve bilhassa yarım saatten fazla kalmış olduğum bir Rum dükkânında unutmuş olduğumu zannediyordum. Bir Türk elbisesi ısmarlamak için gittiğim Rum’un dükkânında cebimden saatimi çıkarmış olduğumu hatırlıyordum. Artık bulabileceğimden tamamiyle ümit kestikten ve aradan tam üç hafta geçtikten sonra, bir gün tesadüfen yelpâze aldığım dükkânın önünden geçerken yelpâzeci beni görür görmez çağırıp saatimi gösterdi. Nasıl olup da eline geçtiğini sordum; bana göstermek için açmış olduğu yelpâzelerin arasında bulduğunu söyleyip elime teslim etti. Ben bu Türk nâmuskârlığının daha yüzlerce misâlini sayabilecek vaziyetteyim: Bizzât kendi başımdan geçen vak’alar otuzdan fazla olduğu halde, bunların hiç birinde hiçbir zaman Türklerin doğruluktan ayrıldıklarını görmedim. Rumları bu bakımdan medh-ü-senâ edemiyeceğim için pek müteessirim; çünki onlar sözlerinde durmamış olmaktan pek utanmazlar ve Türklerden yedikleri dayak vesâire cezâlarına rağmen düzenbazlıktan pek sıkılmazlar. Bilhassa Rum kasaplarıyla bakkallarının hileli terâzi ve ölçü kullanmak veyahut bozuk gıdâ maddeleri satmak gibi suçları sâbit olduğu için dükkânlarının önüne kulaklarından çivilenerek saatlerce teşhir edilmelerine sık sık tesadüf edildiği halde, diğer milletlerin hiç birinin mensupları o gibi âkıbetlere maruz olmazlar.” Kaynak: Garb Menba’larına Göre Eski Türk Seciyye ve Ahlâkı – İsmâil Hâmi Dânişmend
Yeşil Cami ve Yeşil Türbe Hüseyin Öztürk
Bursa’nın vazgeçilmez isimlerinden birisi de Yeşil Bursa’dır. Bu ismi en çok destekleyen dağı, ovası, suları dışında çinileriyle ünlü Yeşil Cami ileYeşil Türbesidir. Unutmadan Bursa’nın, daha doğrusu Osmanlı medeniyetinin bir hayır müessesesinden daha söz etmeli. Şehrin tarihi dokusunu, parça parça olsa da külliyelerin muhafaza ettiğini hatırlatmalı. Bu müesseselerden birisi de şehrin çeşitli merkezlerinde bulunan imaretlerdir. Yeşil Cami’nin külliyesi içerisinde yer alan Yeşil İmaret’ de bunlardan birisi ve halen çok faal durumda. Kapısında, “İster iftar edin ister iftar verin” duyurusunun asılı olduğu imaretten oruçlularla oruçsuzların birbirine karıştığı iftar saatinde yaklaşık 300 ila 400 kişi yararlanıyor. Yeşil Cami ve türbe, Yıldırım Bayezid’in oğlu Çelebi Sultan Mehmettarafından 1421 yılında bitirilmiştir. Burada ilginç bir notu aktarmak gerekir. Türbe’nin tam olarak bitmesi, Çelebi Sultan Mehmet’in ölümünden 40 gün önceye rastlamış. Selçuklu kümbet geleneğinin bir devamı olan türbe için Evliya Çelebi,kubbenin yeşil sırlı bir kiremitle örtülü olduğunu kaydeder. Türbenin giriş kapısı üzerinde sülüs yazılı kitabede; “Burası Medfun Said, Şehid Sultan oğlu Sultan Mehmed Bin Beyazıd’ın türbesidir. 824 senesi Cemaziyellülâsında vefat etmiştir” yazılıdır. Yeşil Türbede sadece Çelebi Mehmet’in sandukası bulunmuyor. Yanında aile fertleri de var. Kızlarından Varna’da şehit olan Karaca Paşa’nın zevcesi Selçuk Hatun dışında, Hafsa Hatun, Ayşe Hatun, Sitti Hatun ve 1429 yılındaki vebadan ölen oğulları Mahmut ve Yusuf haricinde Mustafa ve Daya Hatun da gömülüdür.  Yeşil Cami’nin dışı kadar içi de insanı sarıp sarmalayan bir atmosfere sahip. İlk dönem Osmanlı mimarisinin nadir örneklerinden biri kabul edilen Yeşil Cami’nin şöhreti, çini kaplamalarından gelmektedir. Yeşil Cami’nin bir başka özelliği de Çelebi Mehmet tarafından hükümet binası ve misafirhane olarak kullanılmış olmasıdır. Caminin ana kapısından içeri girince sağda ve solda büyükçe odalar bulunmaktadır. Sancaklardan gelenlerin meselelerinin görüşüldüğü yer olarak bilinmektedir. Doğudaki oda, Anadolu Beylerbeyliğinden gelenler için batıdaki oda, Rumeli Beylerbeyliğinden gelenler için kullanılmış. Yine kaynaklara göre bu odalar daha sonraları mahkeme salonları olarak da vazife görmüş.  Yeşil Cami’nin özellikleri saymakla bitmez. Bir çırpıda gezmek kolay ama ayrıntılı görmek ve bilmek isteyenlerin epeyce bir zaman harcamaları gerekir. Mesela mermerleri Marmara adasından getirilmiş ve bir mermer abidesi olduğu belirtilmektedir. Çini süslemeleri ise yine bir başka camide görülmeyecek kadar muhteşem bir kompozisyonla yapılmış. Sadece mihrabı bile yeter. Bir başka ayrıntı: Çelebi Mehmet, caminin ve türbenin giderlerinin karşılanması için cami ve türbenin mimarı Hacı İvaz Paşa’ya bir de “Sultan Han” ile “Fidan Hanı,” inşa ettirmiş. 
Ermeni Meselesi Doç. Dr. Süleyman Doğan Hazreti Mevlana “İdrak mazinin tarikatındandır” der. Yine bir başka sözünde hazret; “İnsan ne kadar geriyi görürse o kadar ileriyi görür” demiştir. Zaman zaman şanlı tarihimizi hamaset için kullanıyoruz da tecrübe için, ileriye bakmak için değerlendirdiğimiz pek azdır. Millî tarihimize yönelik Ermeni iftiraları, son yıllarda özellikle Avrupa ve dünyanın farklı devletleri tarafından desteklenir hâle getirilmiştir. Tarihî ve bilimsel gerçeklerden uzak iddialar; bazı ülkelerin parlamentolarında gündeme alınarak ve devletimiz ve milletimiz zan altında bırakılmaktadır. Tarihinin hiçbir döneminde başka kavimlere yönelik soykırım uygulamamış; bilakis, defalarca katliamlara maruz kalmış olan necip Türk Milleti; dünya tarihinde hoşgörü ve birlikte yaşama arzusunun timsali olmuştur. 
Tarihin en eski medeniyetlerinden birinin sahibi olan Türkler, zamanında bilinen dünyanın üçte ikisine kadar hâkimiyet kurmuş bir kavim olarak, eğer soykırım ve asimilasyon yapmış olsaydı; bugün hayatını devam ettiren birçok millet tarih sahnesinden silinmiş olacaktı. Bugüne kadar sayısız kavimler ve kültürler başka unsurlar tarafından asimile edilmiş, katledilmiş, soykırıma tabi tutulmuş ve tarih sahnesini terk-i diyar etmiştir. 
Ancak, ecdadımız, yüz yıllarca egemen olduğu çok geniş coğrafyada yaşayan kültürlere ve kimliklere saygılı davrandığı için her millet millî kimliğini ve kültürünü kaybetmeden varlıklarını sürdürebilmişlerdir.
Milletimiz bırakın bünyesindeki unsurları asimile etmeyi tam aksine hakim olduğu bölgelere medeniyetini ve teknolojisini taşımış, o devirler, bu bölgelerde yaşayan milletler için de huzur ve barış dolu zamanlar olmuştur. Tüm bunlar bir hamaset değil, tarihî ve bilimsel tartışılmaz gerçeklerdir. Eğer aksi bir durum olsaydı bırakın Anadolu'yu bugün Balkanlar'da, Kafkasya'da, Afrika'da ve Orta Doğu'da devlet kurmuş olanlar tarihin tozlu sayfalarında duran birer hatıra olmaktan öteye geçemeyecekti. 
Yaşlı dünyamız şahittir ki, tarihte baskı, şiddet ve soykırımı strateji olarak kullanan emperyalist güçler, egemenlik alanlarına hiçbir şey katmamış, bıraktıkları sömürü gözyaşı ve acının izleri günümüzde bile hâlâ canlılığını hissettirmektedir. Oysaki ecdadımız hâkim olduğu topraklarda bıraktığı maddi yatırımları ve fikri mirasıyla hâlâ minnetle yâd edilmektedir...
Osmanlı coğrafyasında Ermenilerin teminatı yine Osmanlı devletiydi. Ancak Ermeniler başta Rusya ve Avrupa’nın kışkırtma ve oyununa gelerek terör ve kargaşa çıkarttılar. O zaman istenmeyen bazı olaylar meydana geldi. Şimdi Ermeni meselesi 2015 yılında yine aynı devletlerin marifetiyle önümüzde ciddi bir problem olarak duruyor. Bu meseleyi halletmenin yolu daha aktif politika, diplomasi ve bilimsel olarak hadiseyi ortaya koyarak çözülebilir diye düşünüyorum...
Padişah Rüyası Ahmet Demirbaş Sultan Ahmed Han ölüm hastasıydı. Kendisine şöyle seslendiler: "Sen, dünya ve âhiretin sultanlığını kendinde toplamışsın. Yarın Resulullaha kavuşacaksın!"

Sultan Birinci Ahmed Han, İslam halifelerinin yetmiş dokuzuncusu ve Osmanlı padişahlarının on dördüncüsüdür. Üçüncü Mehmed Han’ın oğlu; İkinci Osman, Dördüncü Murâd ve Sultan İbrâhim'in babasıdır...

Ahmed Han, çok genç yaşta tahta çıktı ve devlet işlerini hemen kavrayarak, takipte çok titizlik gösterdi. Gayet kuvvetli, çok iyi bir cengâverdi... Nemçe ile yani Avusturya ile İran'la ve Celali eşkıyası ile savaş edip galip geldi...

Dindarlığı ve insanlara merhameti ile tanınan Sultan Ahmed Han, büyük âlim ve velî Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerini çok severdi. Memleket işlerinde her zaman o mübarek zatla istişare ederdi...

Sultan Ahmed Han bir gece rüyasında, Macaristan Kralı ile güreşirken sırtüstü yere düştüğünü gördü... Rüyasını makul bir yorumlayan çıkmadı. Bunun üzerine Padişaha bu rüyasını Üsküdar'da oturan, Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerine yorumlatması teklif edildi. Sultan da yazıp, Aziz Mahmud Hüdayi'ye gönderdi...

Şeyh hazretleri, Padişahın adamını dergâhının kapısında karşıladı. Elindeki mektubu aldı daha okumadan "Cevabı burada yazıyor" dedi ve kendi mektubunu verip gönderdi... Hüdayi hazretleri, Padişahın rüyasını şöyle yorumlamıştı:

"İnsanın rüyasında rakip karşısında sırtüstü yere düşmesi, gerçek hayatta ona galip geleceğine işarettir. Sırt, insanın en kuvvetli yeridir. Toprak da en kuvvetli dayanaktır. Bu ikisi birleşince kuvvet üstüne kuvvet doğar. Hülasa bu rüya Müslümanların kâfirlere galebe edeceğine alamettir..."

Sultan Ahmed Han, bu müjdeli yorumu yapan Şeyh Efendiye karşı içinden bir sevgi ve yakınlık duydu, işte bu sevgi ve yakınlık büyük bir dostluğun başlangıcı oldu. Rüya da tabir edildiği gibi çıktı...

Sultan l. Ahmed Han 1617 senesinde rahatsızlandı. Sırtında bir yara çıkmıştı. Mâbeynci Mustafa, Sultan’ın vefâtından bir gün önce onun dört defa; “Ve aleyküm selâm” dediğini işitti. Sebebini sorduğunda, Ahmed Han; “Şu anda yanıma hazret-i Ebû Bekr-i Sıddîk, hazret-i Ömer, hazret-i Osman ve hazret-i Ali geldiler. Bana; (Sen, dünya ve âhiretin sultanlığını kendinde toplamışsın. Yarın Resûlullah sallallahü aleyhi vesellem efendimizin yanında olacaksın) buyurdular” cevâbını verdi. Hakîkaten ertesi gün yirmi sekiz yaşında vefât etti. Kendi yaptırdığı Sultanahmet Câmii yanındaki türbesine defnedildi. Ruhu şad olsun...
Osmanlı’nın Ortadoğu’da Son Zaferi “Kut'ül Amare” Ö. Serdar Akın
Osmanlı Devleti'nin bundan tam 99 yıl önce İngiliz kuvvetleri ve müttefiklerine karşı kazandığı Kut-ül Amare zaferinin yıl dönümü. 1952 yılına kadar Kut Bayramı olarak kutlanan Kut-ül Amare Muharebesi, 1. Dünya Savaşı'nın en önemli muharebelerinden biri olarak biliniyor. Osmanlı Ordusu, Kut-ül Amare Muharebesi ile Çanakkale'den sonra İngiliz birliklerine karşı ikinci büyük darbeyi vurdu. İngiliz Birlikleri Tamamen Esir Alındı Kut-ül Amare, Dicle Nehri kıyısında Şattülarap kanalı ile birleşen Basra Körfezi'nin kuzeyi ile Bağdat'ın güneyinde bulunan bir kasaba... Adını kasabadan alan muharebe, şehrin yakınlarında konuşlanmış İngiliz birlikleri ile müttefiklerinin kuşatılmasıyla başladı. Kasabanın Osmanlı Ordusu tarafından ele geçirilmesi ve 13 bin İngiliz askerinin tamamının esir alınmasıyla da bitti. Nato'ya Girince Zafer Unutturuldu Kut-ül Amare Zaferi, Türkiye'de 1952 yılına kadar Kut Bayramı olarak kutlanmaya devam etti. Ancak Türkiye'nin NATO'ya üye olmasının ardından İngilizler, bayramın kaldırılması için baskı yaptılar. Baskılar üzerine de Türkiye, bayram kutlamasına son verdi. İngilizlerin baskısı o kadar yoğundu ki Kut-ül Amare zaferi ve Kut Bayramı'na yönelik tarihi bilgiler, okullardaki tarih kitaplarından bile silindi. Unutturulmak istendi. Kut-ül Amare Muharebesinde Neler Oldu Yeni kurulan Osmanlı 6. Ordusu'nun Komutanlığı'na tayin edilerek 5 Aralık'ta Bağdat'a varan Mareşal Colmar Freiherr von der Goltz Paşa'nın emriyle Irak ve Havalisi Komutanı Miralay (Albay) 'Sakallı' Nurettin Bey'in birlikleri 27 Aralık'ta Kut'u kuşattı. İngilizler Kut'u kurtarmak için General Aylmer komutasındaki kolorduyla hücuma geçti ancak, 6 Ocak 1916 tarihli Şeyh Saad Muharebesi'nde 4.000 askerini kaybederek geri çekildi. Bu muharebede 9. Kolordu Komutanı Miralay 'Sakallı' Nurettin Bey görevinden alındı ve yerine Enver Paşa'nın kendisinden bir yaş küçük olan amcası Mirliva Halil Paşa (Kut) getirildi. İngiliz Ordusu, 13 Ocak 1916 tarihli Vadi Muharebesi'nde 1.600, 21 Ocak Hannah Muharebesi'nde 2.700 askeri kaybederek geri püskürtüldü. İngilizler mart başında tekrar taarruza geçti. 8 Mart 1916'da Sabis mevkiinde Miralay Ali İhsan Bey komutasındaki 13. Kolordu'ya hücum ettilerse de 3.500 asker kaybederek geri çekildiler. Bu malubiyetten dolayı General Aylmer azledilerek yerine General Gorringe getirildi. 29 Nisan 1916 Townshend birlikleri diğer 13 general, 481 subay ve 13.300 er ile birlikte Osmanlı Kuvvetleri'ne teslim oldu. Kuşatmada, İngiliz kuvvetleri ve müttefikleri 23.000 ölü ve yaralı, Osmanlı kuvvetleri 10.000 şehit ve yaralı vermiş, 13.100 (bazı kaynaklara göre 18.000) İngiliz askeri esir alınmıştır.
I. Dünya Savaşında Esir Türkler Ö. Serdar Akın
Araştırmacı-Yazar Tülin Uygur, yakın tarihimizin çok az bilinen I. Cihan Savaşı’nda Rusya ve Sibirya’daki Türk savaş esirleri konusunu İsveç Devlet Arşivleri’nde araştırdı ve yazdı “I. Dünya Savaşı’nda Esir Türkler” ismiyle de kitaplaştırıldı. Bu kitaptan esir kampları ve kamplardaki Türk askerlerinin hayat şartlarıyla ilgili bazı bölümleri aşağıda sunuyoruz. – Editör ---- Osmanlı İmparatorluğunun parçalanmasına yol açan I. Dünya savaşında esir düşen Türk askerleri dünyanın en ücra köşelerine sürülmüşler ve çok ağır esaret şartları altında yaşama mücadelesi vermişlerdi. Bu esirlerden 60.000’i Rusya ve Sibirya’nın uçsuz bucaksız bölgelerine dağılmış esir kamplarında çok olumsuz hava şartları hastalık ve açlıkla mücadele etmişlerdir. İsveç Kızılhaç’ı 1915-1918 yılları arasında Rusya ve Sibirya’daki savaş esirlerine yiyecek, giyecek ve ilaç gibi çeşitli yardım malzemeleri ulaştırmak ve esir kamplarındaki kötü şartların düzeltilmesi için bir komite kurarak çalışmaya başlamıştı. Komite, esir kamplarının bulundukları bölgelere göre: Avrupa - Avrupa Rusyası, Sibirya ve Türkistan kampları olarak üç gruba ayırmıştı. İsveç Kızılhaç delegelerinin tespitlerine göre kamplar genellikle şehirlerden 2-10 km uzaklıkta kurulmuş, yaklaşık 2 adam boyu yükseklikte çelik tellerle çevrilmişti. Nöbetçi kulübeleri kampın her yerini görecek şekilde inşâ edilmişti. İsveç Kızılhaç’ı esirlere yardım komitesinin yaptığı araştırmalara göre bazı kamplar ve esirlerin hayat şartları şöyle kaydedilmektedir: Arhangelsk eyaletlerinde en az Sibirya kadar zor hava şartlarının hüküm sürmesi sebebiyle birçok esir hayatını kaybetmiştir. Özellikle Murmansk demiryolu inşaatında çalıştırılan esirler arasında toplu ölümler görülmüş ve hayatta kalanları sağlık dereceleri önemli derecede bozulmuştur. Karadeniz demiryolu inşaatında çalıştırılan esirlerinde sağlıkları da kaygı verici derecede bozulmuştur. Demiryolu hattı tipik bir sıtma noktasından geçmekteydi hattın başlangıcı olan Novosenaki’de günde ortalama 5 esir Gagri ile Gudayty arasındaki 43 km mesafede ise günde 30-40 esir ölmekteydi. Buradaki esirlerin çoğu hava şartlarına bağlı ateşli hastalıktan öldüler. Esirler insafsızca demiryolu inşaatında kullanıldılar. Murmansk demiryolu hattında iskorbüt hastalığına yakalanan esirler alay edercesine tedavi edilmek üzere buraya gönderilmişlerdi. Hastanelerin durumu içler acısıydı. Hasta esirlerin durumu ve esirlere yapılan muamele Bakü halkını da ayağa kaldırmıştı. Bakü halkını yatıştırmak için ağır dizanteri, sıtma ve iskorbüt hastası olan esirler suyu hastanesi doktoru olmayan Nargin Adasına gönderilerek orada ölüme terkedildiler.  1915 yılında Amerikan Elçiliğinin esirlere verilen yiyecek miktarının arttırılması için Rus Hükümeti nezdinde yaptığı başvurular, esirlere yeterli yiyecek verildiği savunulan Rus Hükümetince reddedildi. Kampta 10 esir aynı kaptan yiyordu. Herkesin kendi kaşığı olmadığı için eski konserve kutularından kaşıklar yapılmıştı. Revirde bazen et dağıtımı yapıldığında hasta bakıcı bir Rus asker yatakların arasında dolaşırken birer parça eti yatakların üstüne atıyordu. Uzun süre değiştirilmeden kullanılan esirlerin gömlekleri de rutubet ve pislik sebebiyle parçalanıyordu. Esirlere gömleklerini, elbiselerini onarabilmeleri için iğne, iplik, yama yapabilmeleri için kumaş verilmesi gerekiyordu. Bu gibi malzemeler verilmediğinden, Sibirya’nın korkunç kış şartlarında dolaşan savaş esirleri yürekleri parçalıyordu. Bir kısmının paltosu çoğunun ayakkabıları yoktu. Ayaklarını saman ve paçavralarla sararak soğuğa karşı korumaya çalışıyorlardı. Elbiselerin değişmemesi, dezenfekte edilmemesi ve esirlerin banyo yapamaması bit, pire gibi haşerelerin esirlere dayanılmaz sıkıntı vermelerine sebep oluyordu. Toplu ölümlerden yaşandığı kamplardan biride Stretensk kampıdır. Bu kamp Baykal kampının doğusunda Şilka Gölü’nün kıyısındadır. Bu kampta çoğu yarı çıplak olan bu esirlerin üzerlerine yatak olarak kullanılan saman dahi serilmemiş çıplak demir karyolalarda üst üste yatırmışlardı. Kampın su ihtiyacını karşılamak için kış kıyafetleri olmadan su taşımak için nehre gönderilen esirlerin donan el ve ayakları kesilmişti. Orenburg’un Samara yakınında kurulmuş olan kampta binalar hiçbir zaman kışa elverişli değildi. Hava sıcaklığın -50°C olduğu bu kampta yatak yapmak için saman, yakacak odun, su, banyo bulunmaması, ilaç ve tıbbi malzemelerin yokluğu her türlü haşere ve salgın hastalığa sebep olmuştur. Kampta doktorlar, birkaç gün ömrü kalanları ‘az hasta’, birkaç saatlik ömrü kalanları ‘ağır asta’ nefrit, tüberküloz, dizanteri, kangren, lekeli humma ve çiçek hastası olmayan herkesi ‘sağlıklı’ olarak ayırıyorlardı. Daha Sonra karantina odasına götürülecek hastalar karın üzerine bırakılıyordu saatlerde karın üzerinde kalan bu zayıf vücutları bir süre sonra bir kızak gelip götürüyordu. Günde 20-350 esir ölmekteydi; fareler ve köpeklerin kemirdiği istiflenmiş 2500 ölü, gömülmeden bekletiliyordu. Sonra kızaklara yükleniyordu, ceset yükü iple kızağa bağlandıktan sonra ölülerin mezar kazmakla görevli esir arkadaşları bu yükün üzerine oturuyordu. Bunu nasıl yapabiliyorlardı!.. Dışardan birisi bu soruyu sorabilirdi. Ama kampta kimse bu ceset yüküne bakmıyordu bile. Burada düşünce duygu mantık tamamen donmuştu. Herkesin tek arzusu ölümün biran önce gelmesiydi.Mübadele Edilen Savaş Esirleri1915-1918 tarihleri arasında İsveç Kızılhaç aracılığı ile mübadele edilen 428 Türk subay ve erinin trenlerde görevli İsveçli doktorlar tarafından hastalık ve sağlık durumları kaydedilmiştir. Buna göre bu mübadele edilen savaş esirlerinin 15’i kör, 115’i çeşitli organları kesilmiş 3’ü akıl hastası, 129’u tüberküloz hastası olarak tespit edilmiştir. Ayrıca 8 askerinde kalp hastalıkları dolayısıyla mübadele edildiği raporda belirtilmiştir. Raporda özellikle kesilen organ sayısındaki yükseklik, Rusya’da yaralı el, kol, bacak, parmak gibi organların tedavi edilmek yerine kesildiği ve bu işlemin sıklıkla yapıldığı görüşünü doğrulamaktadır. Malul Türk savaş esirlerinin sağlık raporları Rusya’daki kamplarda sağlıksız şartlarda tutulan esirler arasında tüberkülozun yaygın bir hastalık olduğunu göstermektedir.
XVII. Asırda Türkiye’de Cemiyet Hayatı Yılmaz Öztuna X VII. asırda, IV. Sultan Mehmed devrinde, İngiltere büyükelçiliğinin baştercümanı olarak uzun yıllar Türkiye’de yaşayan Ricault (Rico), Osmanlı tarihi üzerinde pek değerli kitalar yazmış, birçok dillere çevrilen bu kitaplar pek çok defalar basılarak büyük rağbet görmüştür. Bu yazımızda, bu değerli yazarın kendi şahsî görüşlerinden bazılarını naklederek, XVII. asırda Türkiye’de toplum hayatı üzerinde bir fikir vermeye çalışacağız. Ricault, padişah hakkında şöyle diyor: “Yeryüzünün en büyük bölümüne hükmeden Türk imparatoru milleti tarafından çok sevilir. Türkler, padişahın mensup olduğu Osmanlı hanedanına âdeta kutsallık izâfe ederler. Hıristiyan milletler, Türkler’in bu davranışlarını örnek almalıdır. Bu kadar büyük bir imparatorluğun dağılmadan korunabilmesinde şüphesiz hükümdarlarına ve hanedanlarına gösterdikleri saygının önemi büyüktür. Türkler’in terbiye sistemleri de, siyasetlerinin dayanaklarından birini teşkil eder.  Bu derece azametli imparatorluk kurup yaşatabilmelerinin diğer bir sırrı da, cemiyet düzenlerinin bizdeki gibi asâlete dayanmamasıdır. Türk toplumunda her vatandaş eşittir ve şahsî kabiliyeti derecesinde hükümdarlık hariç, akla gelebilecek her makama yükselebilir. Meziyet, servetten üstün tutulur.” Ricault, Türk cemiyeti hakkındaki müşahedelerine şöyle devam ediyor: “Türkler, kendilerini bütün milletlerden bilhassa biz Hıristiyanlar’dan çok üstün görürler. İmparatorluklarında bulunan milyonlarca Hıristiyan, tam bir hürriyet ve adalet içinde yaşamalarına rağmen, Türkler’in üstünlük duygusu derhal sezilir. Bununla beraber Türkler, çok terbiyeli bir millettir. Kendi  tab’aları olsun, Avrupalı olsun, Hıristiyanlar’a karşı çok nazik muamele ederler. Esasen Türk halkının nezaket kaideleri, dünyanın herhangi bir en medenî şehrinde takip edilen kaideler derecesinde mükemmeldir.” “Türkiye’de bilhassa dil öğretimine büyük önem verilir. Türkçe okuma yazmayı henüz bellemiş çocuğa Arapça, bir müddet sonra da Farsça öğretilmeye başlanır. Bu iki yabancı dili bilmek, devlet görevlerinde olduğu kadar toplum içinde de bir şahsın yükselmesine ve sivrilmesine hizmet eder. Saray hizmetine gireceklerden ayrıca yüksek bir ahlak ve terbiye kaidelerinin en küçük inceliklerini hiç ihmal etmeden uygulamak beklenir. Devlet memuru olmanın itibarı büyüktür ve küçük bir devlet memuru olmak bile pek kolay değildir. Dünyanın hiçbir devletinde memur olmak Türkiye’deki derecede itina gösterildiğini sanmıyorum.” “Kuruluşları, gelişmeleri ve düzenleri birbirine benzememekle beraber, Türk imparatorluğu, tarihte ancak Roma imparatorluğu ile mukayese edilebilir. Türk padişahı da, Roma imparatorları gibi kendi cihanın en büyük hükümdarı görür. Bunda hakkı da vardır. Çünkü zamanımızda Avrupa’nın tek imparatoru olan Almanya hükümdarı, padişaha yıllık vermektedir.”İmparatorluğun Beyni İstanbul “Türk imparatorluğunun Mısır, Macaristan, Rumeli, Anadolu, Cezâyir gibi öyle eyaletleri vardır ki, genişlik, nüfus ve zenginlik bakımından her biri, herhangi bir Avrupa devleti ile mukayese edilebilir. Bu muazzam imparatorluğun beyni, İstanbul’dur. İstanbul’a yeryüzünün her tarafından ticaret eşyası gelir ve dünyanın her tarafına ticaret eşyası ihraç edilir. İstanbul’a yılda ortalama 20.000 esir geldiğini söylemek, bu konuda bir fikir verebilir. İstanbul, terbiyesi, giyimi ve kültürüyle bütün imparatorluğa örnek durumundadır. Türk devletinde yaşayan Rumlar, Ermeniler, Slavlar ve başka kavimler, Türkçe öğrenmeye ve konuşmaya, Türkler gibi giyinmeye, her hususta onlar gibi hareket etmeye heves ederler. Vaktiyle Roma imparatorlunda da barbarlar böyle yaparlar, Latince öğrenirler, Romalılar’ı taklit ederlerdi.” “Padişahların millî bir müze şeklinde toplayıp biriktirdikleri servet, dünyanın hiçbir servetiyle mukayese kabul etmez. Yeryüzünde en zengin Çin porselenleri koleksiyonlarına Çin imparatoru değil Türk padişahı sahiptir. Bu koleksiyonda onbinlerce parça bulunmaktadır. Her parçanın ortalama değeri 300-400 altından az değildir. Padişahın serveti, bu örneğe göre kolayca düşünülebilir.” “Padişahın herhangi bir emri, bu uçsuz bucaksız imparatorluğun herhangi bir köşesinde, inanılmayacak bir hızla uygulanır. Yeryüzünde hiçbir hükümdarın bu derece büyük bir nüfuzu yoktur. Türkler’i daha yakından tanımak, biz Avrupalılar için şarttır. En kısa zamanda İngiltere’de Türkçe öğreten bir okul açmamız lâzımdır.”
Yahya Kemal’in Şiirlerinde Vatan Umut Erdoğan Yahya Kemal, vatan duygu ve düşüncesini, çoşkun bir sevgi ile estetize eden bir vatan şairidir. Vatan, onun şiir kaynaklarının arasında önemli bir yere sahiptir. Yahya Kemal’in vatan haykırışı kendine özgü bir sestir. Irkçılığa değil; tarihi, coğrafi ve sosyolojik gerçeklere dayanan vatan anlayışı, gerçekçi ve yüksek şahsiyet değerlerine sahip bir fikirdir. Vatan, bir milletin hayat damarıdır. Binlerce yıllık değerlerimiz ve şahsiyetimiz, vatan coğrafyası üzerinde millî ruh ve karaktere bürünmüştür. Fert… Vatanın evladı, maziden atiye anavatanın nesilleri… Bir millete mensup fertler, dağları, taşları, ağaçları, denizleri, ırmakları ve bütün her şeyiyle vatan toprağı üzerinde, kendi tarih ve coğrafyaları ile millî bir boyutta olgunlaşır ve diğer milletlerden ayrı bir millî benlik kazanır. Bunun sonucunda insan ile vatan yekvücut olur. Onun vatan anlayışı; fert, tarih, kültür, sanat ve toprakla bir bütündür. “Şairde, İstanbul, Fetihten itibaren geçen bütün zaman kadrosu içinde, tarihi, tabii, sosyal… bütün hususiyetleriyle, bölünmez bir ‘bütün’, millî varlığımızın bir sembolü olarak yaşar.” 1071 Malazgirt Zaferi… Anadolu topraklarının Türklere açıldığı muhabere… Malazgirt Zaferi, Yahya Kemal için bir başlangıç noktasıdır. “Tâ Malazgird ovasından yürüyen Türkoğlu” mısrası, Anadolu topraklarının Türk vatanı olduğu Malazgirt Zaferi’ne işaret eder. Zira o, şanlı mazimizin ve Anadolu topraklarının büyük Türk milletini yaptığına inanır. Ona göre “vatan bir mevhum değil, doğrudan doğruya cedlerimizin doğduğu, bizim doğduğumuz, evlatlarımızın doğacağı topraktır. Toprağın bir rengi bir milliyeti vardır. Milletler büyük muhaceretlerden sonra yerleştikleri toprakları kendi öz şahsiyetleri ile temsil etmişlerdir; İtalya toprağı İtalyan, Fransa toprağı Fransız, Almanya toprağı Alman olduğu gibi Türkiye toprağı da Türk’tür”. Buna göre Türkiye toprağı bir beden, Türklük ise bir ruhtur. Ruhsuz bir beden nasıl ceset gibi olursa, bedensiz bir ruh da hayalet gibi olur. O hâlde vatan ve millet birbirini tamamlayıcı iki değerdir. “Türk vatanı, cedlerimizin yattığı, yeni nesillerimizin doğduğu, topraklarında gezdiğimiz, çift sürdüğümüz, ekmeğini yediğimiz topraklardır. Bu vatan toprağı saha saha, millî azmin, millî hayatın, millî mefkûrenin birer tecellisiyle tekevvün etmiştir.” Yahya Kemal’e göre “Açılmış bir toprak ancak ilk gömülen bir insan ve ilk doğan çocukla vatan olabilir.  Onun Malazgirt Zaferi’ni bir başlangıç noktası alması, bu zaferle Türklere açılan Anadolu topraklarındaki millî mazinin, büyük Türk medeniyetini ve millî karakterimizi meydana getirdiğine inanmasıdır. “Kökü mazide olan bir atiyim.” diyen Yahya Kemal’e göre vatan toprakları üzerinde yükselen büyük Türk medeniyeti ve millî karakterimiz, geçmişten geleceğe yine bu vatan toprakları üzerinde yükselecektir. İşte onun şiirlerinde ve nesirlerinde nakış nakış ördüğü vatan fikri buur. “Tâ Malazgirt ovasından yürüyen Türkoğlu”, yaşadığımız ve kaybettiğimiz topraklar üzerinde, dokuz yüz yıldan beri bir coğrafyayı, bir vatan haline koymuştur. Yahya Kemal’in vatan anlayışında diğer önemli unsur da dindir. Prof. Dr. Mehmet Kaplan’ın da belirttiği gibi, Yahya Kemal, din duygusuna yeni mana ve şekil veren sanatkârlardandır. O, milliyetini dininden ayırmaz, Yahya Kemal’in “Dili bir, gönlü bir, imanı bir insan yığını” mısrasında işaret ettiği gibi, büyük bir imanla kendi ahengini bulan Türk milleti, Türk vatanı üzerinde din ile birleşir. Din, vatan gibi Türk Milletinin kutsalıdır. Toprak, din uğrunda yapılan savaşlar sonucunda şühedanın kanıyla vatanlaşmıştır. Yahya Kemal’e göre “Bu toprak, cedlerin mezarlarının bulunduğu, camilerin kurulduğu yerdir. Sanayi-i nefise namına ne yapılmışsa onun sergisidir.” Bu anlayışa göre vatan; tarih, din, millet, mimari, sanat gibi mefhumlarla harmanlanmış, onlarla birlikte özünü bulan ve varlığını koruyan bir kavramdır. Maddi ve manevi kültür değerleriyle “kendi gök kubbemiz” olan vatan, yaşayanlarla ölülerin birleştiği yerdir. Şair, Süleymaniye’de Bayram Sabahı adlı şiirinde “Yürüyor, durmadan, insan ve hayalet karışık” mısrasında bu durumu vurgular. Aynı şiirde vatanı “hür ve engin” olarak niteler. Vatanın hürriyeti ve istiklali, ferdin hürriyeti demektir. Yahya Kemal’e göre hürriyeti olmayan insanlar, bir vatan sahibi olduklarını er geç unuturlar.  Yahya Kemal’e göre Türk vatanı, ne bir feylesofun ne de bir teorisyenin fikrine sığmaz: “bereket versin ki Türk vatanı, hiçbir nazariyecinin, hibir feylesofun, hiçbir vâizin tefsirine sığmayan ve yalnız kaderin, yalnız onu kuran müminlerin, onun uğrunda ölenlerin ve ıstırap çekenlerin; onun havasında yaşayan, onun toprağında çift sürenlerin; onun sinesinde nişanlanan, evlenen ve nesiller yetiştirenlerin; yalnız ve yalnız onun havasını, iklimini, hâtıralarını edinmiş olanların; onda yetişmiş olan her kahraman, şâir, bestekâr, hâsılı mütehassis, mütefekkir, bütün vatandaşların üzerinde yaşadıkları topraktır.”Türkçe'nin Çekilmediği Yer Vatandır Bir toprak parçasının vatanlaşmasında dil de çok önemli bir unsurdur. Zira Yahya Kemal, dil meselesi hakkında şunları ifade etmektedir: “Türkçenin çekilmediği yerler vatandır. Ancak çekildiği yerler vatanlıktan çıkar. Vatanın kendi gövde ve ruhu Türkçedir.” Yahya Kemal, millî ve manevi değerlere sahip bir şairdir. Bu sebepten millî benliğinin farkındadır. Millî benliğini unutanlara “Acabâ, bizim vatanımız gibi, geniş bir memleketi olup da onu asla görmeyen, edebiyatta, gözleri ecnebi bir âleme dalmış ve yalnız o âlemden bahseden başka bir millet var mıdı?” şeklinde sitem dolu sözlerle haykırır.
Orta Çağ’da “Kubbetü’l-İslam” Ünvanlı Bir Şehir: Ahlat Nakış Karamağaralı Ahlat’ı nüfus açısından bakarsak, Zekeriya Kazvini Ahlat’ta Türkçe, Ermenice ve Farsçanın konuşulduğunu yazmakta, Kürtçeden hiç bahsetmemektedir. XIII. yüzyılda Ahlat’ın nüfusunun ne kadar olduğunu tespit etmek mümkün değildir. Ancak bir depremden sonra 12.000 hanenin Kahire’ye göç etmesi ayrıca bilim, ticaret ve sanat merkezi olarak beldeye “Kubbetü’l-İslâm” ününün verilmesi, altı büyük mezarlığının bulunması, en büyük mezarlığı olan Selçuklu Mezarlığında döneminde tahminen 8.000 civarında mezartaşı olması ve burada yatanların sıradan kimseler olmayıp belli makama ve rütbeye sahip bulunmaları, şehrin 4,5 km. genişliği ve 11.5 km. uzunluğunda bir büyüklüğe sahip olması ve yapıların büyüklük ve çeşitliliği dikkate alındığında nüfusunun 300.000 civarında olduğu rahatlıkla düşünülebilir. Mimarlık ve şehircilik açısından baktığımızda Ahlat’ın büyüklüğü daha da açık şekilde ortaya çıkmaktadır. Eski Ahlat Şehri 4.5 km x 11.5 km. büyüklüğünde bir şehirdir. Bugün ayakta kalan eser sayısı Ahlat’ın büyüklüğü ile kıyaslandığında oldukça az olmasına rağmen, kazılarla ortaya çıkarılan ve araştırmalarla izleri tespit edilmiş olan eserler dikkate alındığında mimari yoğunluk ve çeşitliliğin şaşırtıcı olduğu görülür. Tapu tahrir defterlerinde bahsi geçen yapıların sayıları ve türlerine yönelik bilgiler bizi bu konuda aydınlatmakta ve arkeolojik verileri desteklemektedir.  Bunlara ilave olarak Ahlat’ta çeşitli tarihi kaynaklarda bahsi geçen çok sayıda zaviye ve cami, köprüler, dükkanlar ve evler, han ve kervansaraylar, bimarhane de yer almaktadır. Ahlat’ın 40 burç denilen burçlarının tamiri ve dayanıklılığı ise Harzemşah istilası dolayısıyla kayıtlara geçmiştir. Evliya Çelebi 1655 yılı seyahati sırasında Ahlat eserlerine yer verir ve eserlerin kalıntılar halinde mevcut olduğunu anlatır.  Bütün bu bilgiler buranın önemli ve büyük bir şehir olduğunu göstermekte, şehrin sosyal ve mimari yapısını bize aktarmaktadır. Diğer taraftan hükümdar ailesi mensupları, devlet adamları ve zengin tacirler vakıf kurarak yapılan eserlerin işletme ve tamir işlerini devlete yük olmaktan kurtarırlar; bazen de kazançlarını birleştirerek müşterek iş kurarlardı.  Ahlat’ın en büyük ve şöhretli mezarlığı olan Selçuklu Mezarlığı’nda bulunan mezartaşları Türk kültürü için çok büyük öneme sahiptir. Ahlat’taki sosyal, kültürel ve siyasi yapı, ticaret ve ekonomi, ilim, sanat ve mimarlık, gelenek ve inançlar, unvanlar ve rütbeler hakkında bilgi ediniyor ve bunların yüzyıllara göre gelişimlerini takip edebiliyoruz. Bu taşlar ölünün şahsiyetinden başka, sağlığında yaptığı işleri de kaydetmektedir. Burada yatanların sadr denilen valiler, yüksek rütbeli askerler, fakihler, kadılar, şeyhler, hafızlar, şairler, filozoflar, âlimler gibi idareci, ilim, kültür ve sanat adamları oldukları anlaşılmaktadır.  Ahlat’taki mezartaşlarında imzaları bulunan ustalar sadece taşçı ustası değil, aynı zamanda mimardırlar. Aynı ustaların adlarına Anadolu Selçuklu mimarlığının oldukça önemli eserlerinin kitabelerinde de rastlamamız son derece önemlidir. Gevaş’taki Halime Hatun Kümbeti’ni, Ahlat’taki Erzen Hatun Kümbeti’ni yapan mimarlar Ahlatlıdır. Divriği Ulu Cami’sini yapan mimar “Hurşah el Hılati”, Tercan Mama Hatun Türbesi’ni yapan mimar Ebu’n-Nema b. Mufaddalu’l-Ahval’ın el Hılati, Kayseri-Nevşehir yolu üzerindeki Alay Han’ı yapan “el Hılati en Neccar”ın hem mimar hem mezartaşı ustaları olduklarını, mezartaşları üzerindeki kitabelerden anlamaktayız. Ahlat’ta Ermenşahlar zamanında ahşap oyma sanatının da ileri seviyede olduğunu Konya Alâeddin Cami’sinin minberini yapan Ahlatlı Usta el Hac Mengümberti’den anlıyoruz. Bugün için mezartaşlarından 24 adet Ahlatlı mimar ve mezartaşı ustası tespit edilebilmektedir. Kitabeleri mevcut, bu kadar bol sanatkâra XII-XIV. yüzyıllarda başka hiç bir beldede rastlanmamıştır. Bu durum şehrin “Kubbetü’l İslam” unvanını nedenli hak ettiğini bu açıdan da göstermektedir.  Sosyal ve dini hayatını incelediğimizde, Ahlat’ta bulunduğunu bildiğimiz çok önemli bir teşkilat da ahiliktir. Mezar taşlarındaki sanatkâr kitabeleri ahilikle ilgili bilgiler vermektedir. Mezartaşları üzerinde ölü ile ilgili bilgilerin yanısıra taşı işleyen sanatkârın da ismi yazılıdır. Ancak, sanatkârın üstat olduktan sonra, yanında çalıştırdığı kalfasının ismini de taşa yazdığı görülmektedir. Bunların içinde baba-oğul hatta toruna da rastlanmaktadır. Bu durumda sanatkâr üstat olsa dahi yanında çalıştırdığı kimseyi zikretmek zorundadır. Böylece kuşaklar boyu devam eden usta-çırak ilişkisi ve rütbe silsilesi takip edilebilmekte, buradan da Ahlat’ta kuvvetli bir ahi teşkilatının hüküm sürdüğü anlaşılmaktadır.  Ahlat XII-XV. yüzyılda fıkıh, hadis gibi Kur’an ilimleri ve İslam felsefesini bilen, ulema yetiştiren medreseleri, hafız yetiştiren darü’l-hüffazları, sufî ve derviş yetiştiren zaviyeleri, astronom yetiştiren rasathaneleri, kimyager yetiştiren okulları, müzisyen ve meddahları ile; yetiştirdiği mimar ve sanatkarları ile; gelişmiş bir fikri, dini, kültürel ve sosyal hayata, ve bütün bilimleri bünyesinde barındıran bir ilmi hayata sahip olmasıyla, “Kubbetü’l-İslâm” ününe layık bir şehirdi.
Osmanlı’yı keşfetmek, kendi gerçeğimizi keşfetmektir Yavuz Bahadıroğlu Osmanlı Türkçesi, bizi kendimizle buluşturur; kendi gerçeğimizi keşfetmemizi sağlar: Çünkü, Osmanlı biziz! (Yıllar önce “Biz Osmanlıyız” isimli bir kitap yazmıştım).Başlığı okuyunca, eminim “Gerçeğimiz ne?” diye soracaksınız… Bir Osmanlı sevdalısı olan bendeniz aradan çekilip, sizi yabancı gezginlerin yazdıklarıyla başbaşa bırakayım…Fransız müellif A. de la Motray:“Türk dükkânlarında hiçbir zaman tek meteliğim kay­bolmamıştır. Ne zaman bir şey unutsam, hiç tanımadığım dükkâncılar arkamdan adam koşturmuşlar, hatta birkaç kere Beyoğlu’ndaki ikametgâhıma kadar gelmişlerdir.”İngiliz sefiri Sir James Porter: “Gerek İstanbul’da, gerekse imparatorluğun diğer şe­hirlerinde hüküm süren emniyet ve asayiş, hiçbir tered­düde imkân bırakmayacak şekilde ispat etmektedir ki, Türkler çok medeni insanlardır.”Fransız Generallerden Comte de Bonneval:“Haksızlık, murabahacılık (fahiş kâr vefaizcilik), inhisarcılık (tekelcilik) ve hırsızlık gibi suçlar, Türkler arasında meçhuldür... Öyle bir dürüstlük gösterirler ki, insan çok defa Türklerin doğruluklarına hayran kalır.”Fransız yazar ve gezgin Brayer:“Evlerin kapısının şöyle böyle kapatıldığı ve dükkanla­rın çoğunlukla umumî ahlaka itimaden açık bırakıldığı İstanbul’da her sene azami beş-altı hırsızlık vakası görü­lür.”Comte de Marsigil: “Yazın İstanbul’dan Sofya’ya giderken dağlardan ana­yol üzerine inmiş köylülerin yolculara bedava ayran da­ğıttıklarına şahit oldum.”Edmondo de Amicis: “Türk halkı Avrupa’nın en nâzik ve en kibar insanlarıdır. Sokakta kavga enderdir. Kahkaha sesi nadirattan işitilir. O kadar müsamahakârdırlar ki, ibadet sa­atlerinde bile camilerini gezebilir, bizim kiliselerde gördü­ğünüz kolaylığın çok fazlasını görürsünüz.”Türkiye Seyahatnâme’siyle meşhur Du Loir:“Hiç şüphesiz ki, ahlâk bakımından Türk siyasetiyle medeni hayatı bütün cihana örnek olabilecek vaziyette­dir.”Elisee Recus:“Türklerdeki iyilik duygusu hayvanları dahi kucakla­mıştır. Birçok köyde eşekler haftada iki gün izinli sayılır... Türklerle Rumların karışık olarak yaşadığı köylerde ise bir evin hangi tarafa ait olduğunu kolaylıkla anlayabilirsi­niz. Eğer evin bacasında leylekler yuva yapmışsa bilin ki o ev bir Türk evidir.” Guer:“Türk şefkati hayvanlara bile şâmildir. Hayvanları beslemek için vakıflar ve ücretli adamları vardır. Bu adamlar sokak başlarında sahipsiz köpeklere ve kedilere et dağıtırlar... Sokaktaki ağaçların kuraklıktan kurumasını önlemek için bir fakire para verip sulatacak kadar kaçık Müslümanlara bile rastlamak mümkündür…”Bazıları bize ve inancımıza amansızcasına düşman olan Avrupalıların hakkımızdaki övgüleri elbette bunlarla sınırlı değil: Ciltler tutar…Sonuç olarak söyledikleri şudur: “Avrupa’nn Osmanlılardan öğrenecekleri çok şey var!”“Ama benim Osmanlılardan öğrenecek bir şeyim yok” diyenlerin yolu açık olsun, anca giderler!
Batı Roma'nın Fethi Müjdesi Kadir Mısıroğlu Fahr-i Kâinât'ın müstesnâ bir medhine mazhar olan Fatih Sultan Mehmed Han Hazretleri bir bahar sabahı, köhne Bizans’ı çevreleyen ihtiyar surların Topkapı civarında yarılmasıyla açılan gedikten içeri girmiş, "Gülbang-i Muhammedî" ile "Tekbir"in ulvi ve heybetli bestelerine karışan bir alkış tufanı içinde yavaş yavaş şehre doğru ilerliyordu. Yirmi iki yaşın terâveti ve bir gelincik çiçeği kadar zarif endamı ile kır atının üstünde kendisini, çiçek yağmuruna tutan rum kızlarına devrinin manevi Sultanı Akşemseddin Hazretleri’ni gösteriyor ve müyesser olan "Feth-i Mübin"i, O'nun himmetine atfediyordu. Bu sûretle, mazhar olduğu şerefe liyakatinin ifadesi olan vekar, tevâzû ve şükrân hisleri içinde Ayasofya'ya doğru ilerleyen genç Türk Hükümdarı, bütün Hıristiyanlık Âlemi için dâima "Engizisyon Mezâlimi" ile hatırlanacak olan uzun ve karanlık bir çağı kapayarak "Doğu Roma"yı ebediyyen Hilâle ram etmiş oluyordu. Fakat Müslüman Türk Milleti'nin "fetih aşkı" ve "i'lâ-yı kelimetullâh" dâvâsı, Hıristiyanlığın bu en mühim merkezinin "İslâmbol" haline gelişiyle işbâ noktasına varmış bulunmuyor veya bir duraklama devrine girmiyordu. Zira bu gibi muvaffakiyetler, susuzluğunu gidermek için tuzlu su içen kimseler de olduğu gibi iştihânın daha ziyade kabarmasını intaç eder. Bu sebepledir ki, "Doğu Roma"nın fethinden sonra Müslüman Türk Milleti'nin hedefi "Batı Roma" olmuştur. Zira aradan geçen bin dört yüz yıla rağmen, beyan ve ifâdeleri eskimek ve -hâşâ- tekzib edilmek yerine vukuât ve  keşiflerle her ân daha fazla- teyid edilmiş bulunan Kâinatın Fahr-i Ebedisi, "Her iki Roma'nın da fethedileceğini", buyurmuşlar ve "Hangisinin daha evvel gerçekleşeceği", yolundaki bir suâli "Doğu Roma..." olarak cevaplandırmışlardır. Bu te'yid ve ihbâr-ı Peygamberi sebebiyledir ki İstanbul'dan sonra fetih hedefi, "Batı Roma" olmuştu; Hatta o derecede ki, her yeni Padişahın tahta çıkışında tekrarlanan "Kılıç Kuşanma Merâsimi"nden sonra Yeniçeri kışlasına gelen padişaha, burada bir tas şerbet ikram edilir. Yeniçeri ağası, boş şerbet kâsesini alarak geri geri çekilirken: "-Pâdişah-ı nevcah hazretlerinden (yeni padişahtan) asker kullarının niyâzı odur ki, ilk seferimiz Garbi Roma üzerine ola!.." der, pâdişâh da: "-İnşâallâh!.." diye mukabele edince, askerin: "-İnşâallâh!" sadâları ve heyecanı had safhaya ulaşırdı. Yeniçeriler, -mağlum olduğu üzere- aslen Hıristiyan çocukları idiler. Böyle olduğu halde Pâdişâhın bir nevi "Hassa Ordusu" durumundaydılar. Bu bakımdan O'nun bir nevî mahrem-i esrarı idiler. Bu yüzdendir ki, Batı Roma üzerine yürümek hususundaki bu ahid onlarla yapılırdı. Yeniçeriliğin 1826 yılındaki ilgâsına kadar her yeni padişahın tahta geçişinde tekrarlanan bu andın, büyük tarihi değeri ve mânâsı vardır. İnsan idâresinde henüz rekoru kırılmamış bir kemâl ve dirâyet göstermiş olan fâtih cedlerimiz, "kızıl elma" mefküresinin efsanevi tesirinden alabildiğine istifade etmişlerdir. Peki ama bu "kızıl elma" acaba neresiydi?! Doğrusu onu hakkıyla bilen, belki bir kişi bile yoktu. Rivâyete nazaran O, güyâ Ayasofya ve İstanbul'muş!.. Fakat -bunlara sahip olunduktan sonra- bu dâvâ tükenip sönmemiştir ki!.. Bazılarına göre "kızıl elma", "Viyana" veya "Garbi Roma" idi... Fakat o, aslında ulaşılması imkansız mevhum bir hedefti!.. Osmanlı ordularını ileri, daima ileri koşturan bu mevhum mefkûre idi ki, bunda "Batı Roma"nın Peygamberimizce müjdelenmiş olan fetih arzusu, mühim bir ağırlık teşkil ediyordu. Rûhları, yaklaştıkça kendilerinden uzaklaşan mevhum bir "Kızıl elma"ya ulaşmak iştiyakıyla sarhoş ordular koşuyor, koşuyor, daima daha ileri koşuyorlardı. Padişahından yeniçeri neferine kadar bütün milleti büyüleyen bu gâye, fetihlerin tükenmez ve zaafa uğramaz ebedi bir sermayesi gibiydi. O kadar ki; Osmanlılığı, derin bir vukûfla kavramış ve terennüm etmiş bulunan büyük şâir Yahya Kemal Bey, İstanbul'un düşman işgali altına düştüğü o meş'um "Mütâreke" yıllarında, rûhen son derecede sıkılmış. Bir teselli bulmak ümidiyle kendisini bir mezarlığa atmış. Ecdâdın bir cennet bahçesi kadar huzurlu kabirleri arasında dolaşıyormuş. Birden gözüne bir yeniçeriye âid bir mezar taşı ilişmiş. Taş, zamanla mezarın çökmesi yüzünden yanlamış bir durumdaymış. Üstadın, şâir gönlünde öyle bir his teşekkül etmiş ki, kendi tabiriyle; "Yeniçeri kavuğunu yana yıkmış... Sanki bir fetih rüyası görüyormuş ..." Yahya Kemal Bey' in kalbine, şâirâne bir teşhis ve tahayyülle toprak altındaki bir yeniçerinin, o ümitsiz mütâreke günlerinde bile bir fetih rüyası görmeye devam ettiğinin sünûh etmesi, pek de yersiz değildir. Zira bir parça tarih bilen herkes, kolayca takdir eder ki, ecdadımız gazâ ve fetih zevkine hakkıyla doyamamıştır. Bu sebeple toprak altındaki şehidler ve gazilerin kıyâmete kadar fetih rüyası görmeye devam edecekleri muhakkaktır. Ancak... Ancak bu rüyayı zamanımızda toprak üstündeki torunları da görmeye başlamışlardır. Hem de asra varan bir ayrılıştan sonra... Evet, bu azîz millet "Doğu Roma"dan sonra, elbet bir gün "Batı Roma"yı da Hilâl’e râm edecektir. Zira bu müjdeyi veren, Kâinât'ın Fahr-i Ebedisi'dir. 
Süleyman Şah Türbesi Deyip Geçmeyin Prof. Dr. Ahmet Emre Bilgili Dünün Osmanlı, bugünün resmen Suriye toprakları üzerinde bulunan fakat resmi olarak vatan toprağı sayılan Süleyman Şah Türbesi halen gündemde. Türbeye fiili bir saldırı olsa oradaki mevcut askerlerimiz derhal karşılık verecek ve Türk ordusundan anında yardım gelecek. Bu türbe bu kadar büyük önem taşıyor. Yani bir anlamda buraya olabilecek müdahale, savaş sebebi kabul edilecek. Bilmeyenler için kısa bir hatırlatmada bulunalım. Süleyman Şalı Türbesi ile Süleyman Şah Saygı Karakolu ve bulunduğu alan Suriye'nin Halep İli'nin Karakozak Köyü sınırları içerisinde bulunan ve Türkiye'nin kendi sınırları dışında sahip olduğu tek toprak parçasıdır. Türbe'de Osmanlı İmparatorluğu'nun kurucusu ve ilk padişahı Osman Gazi'nin büyükbabası ve Ertuğrul Gazi'nin babası Süleyman Şah'ın ve iki askerinin naaşlarının bulunduğu kabul ediliyor. Dolayısı ile bu türbe Suriye’deki karışıklıklar vesilesi ile gündeme geldi ve halkımız orada resmen bir vatan toprağı olduğunu öğrendi. Karışıklık döneminde Suriye ve Irak toprakları üzerinde faaliyet gösteren ve din ve şiddeti bir arada kullanan Irak Şam İslam Devleti'nin (IŞİD) felsefesi; ya kabule ya ölüme dayanıyor. Türbe inşa etmeyi ise şirke bulaşma olarak değerlendiriyorlar. Bu açıdan türbeleri ve tarihi mekânları tahrip ve yok etme çabası içerisindeler. Bu sebeple de IŞİD, bir türbe olan Süleyman Şah'ı da tehdit ediyor. Taliban/IŞİD türünden anlayışların daha önce de bu türden kültürel mirasa ilişkin birçok tahribatı olduğu hatırlanırsa durumun vahameti açıkça görülür. Türbelerin nüfuzu Türbeler günümüzde iki açıdan değerlidir. Birincisi; içerisinde yatan şahsın manevi konumu, ikincisi ise sanat ve mimari yapı olarak türbenin kendisi. İkisi de korunması gereken kültür varlığı kabul edilir. Adına türbe yapılan kişinin mutlaka üstün bir özelliği bulunur. Ya Kanuni Sultan Süleyman gibi bir devlet adamıdır ya şehzade Mehmet gibi hanedandan özelliği olan biridir veya Eyüp Sultan Hazretleri gibi manevi konumu ve nüfuzu olan biridir. Fatih Sultan Mehmet gibi hem devlet adamlığı hem de Hazreti Peygamberin müjdelediği dini nüfuza da sahip bir şahıs olma durumunda olanlar da olabilir. Dolayısı ile bugün türbe deyip geçmememiz gerekir. Türbede yatan zatın manevi konumu ve halen geçerli nüfuzu onun bir anlamda yaşadığını ortaya koyuyor. Yaşamaktan kasıt; manevi etkisinin ve nüfuzunun devamlılığıdır. Buralar aynı zamanda dini hayatın canlı ve dinamik olduğu mekânlardır. İstanbul'da Eyüp Sultan, Aziz Mahmut Efendi ve Yahya Efendi başta gelen türbelerimizdendir. Bu türbeler aynı zamanda İstanbul'da en çok ziyaret edilendir. Türbeleri; dini, sosyal ve siyasal açıdan değerlendirmek mümkündür. Eyüp Sultan Hazretleri'nin türbesi gibi uluslararası ziyaretçisi olan türbelerimiz de vardır. Hakkari'nin eski isimle Nehru bölgesindeki Seyyid Taha Hazretleri`nin türbesi gibi hem İran hem de Irak'tan ziyaretçi çekme özelliği olan türbelerimiz de. Kültürel coğrafyamızda da çok sayıda bilinen türbeler vardır. II. Abdülhamid döneminde Süleyman Şah Türbesi gibi imparatorluk sınırları içerisindeki türbelerin birçoğu elden geçirilmişti. Türbeler manevi ve kültürel nüfuzu devam eden merkezlerdir. Savaş sebebi kabul edilecek kadar da önem taşır. 
Türkiye Devleti Nasıl Kuruldu Yılmaz Öztuna Türkler, VIII, asırdan başlayarak, Abbasi Halifeliği'nin hizmetinde yüzyıllarca Toros yamaçlarında ve Fırat kıyılarında at koşturdular. Fakat XI. asra kadar Bizans imparatorluğu, Anadolu'yu elinde tutmayı başardı. Anadolu'ya yapılan Arap ve Türk seferleri, geçici birer akın olmaktan ileri gidemedi. 1018 yılında Selçukoğulları'nın idaresindeki Oğuz Türkleri, Hazar Denizi'nin doğusundaki yurtlarından kalkıp bütün İran'ı baştanbaşa geçerek Anadolu'ya daldılar. Bu akınlar birkaç defa tekrarlandı. 1021'deki akına bizzat Çağrı Bey komuta etti. Selçukoğlu Çağrı Bey, tam yarım asır sonra Anadolu'yu Türkler'e açacak olan Alp-Arslan'ın babasıdır. Selçuklular, 1040 yılında Büyük Türk Hakanlığı oturarak İran ve Türkistan'ın en önemli ülkelerine hakim oldular. Selçukoğlu Tuğrul Bey, ilk hakan, ağabeyi Çağrı Bey de başkomutan oldu. 1049'da Selçukoğullan'ndan iki prens, Kutalmış ve İbrahim Yınal Beyler, Anadolu'ya ilk büyük Türk seferini yaptılar. 18 eylülde Pasinler'de Bizans ordusunu yenerek Erzurum'a kadar geldiler. 1053'te Selçukoğlu Kutalmış Bey, Kars'ı kuşattı, fakat alamadı. 1054'te bizzat imparator Tuğrul Bey, Anadolu'ya geldi. Bayburt'a kadar ilerledi. 1061'den başlayarak Kutalmış Bey, Anadolu seferlerini sıklaştırdı. Artık Türkler, her yıl Anadolu'ya giriyor, Bizans savunma noktalarını zayıflatıyor, ülkeyi tanımaya çalışıyorlardı. Bu sıralarda Tuğrul Bey vefat etti. Ağabeyi Çağrı Bey'in oğlu Alp-Arslan, Büyük. Türk Hakanı oldu. Sultan Alp-Arslan, Anadolu ile çok ilgileniyordu. Doğu Anadolu'da Bizans sınırındaki Türk ordusuna Kutalmış Bey'in oğlu Süleyman-Şah komuta ediyordu. Süleyman-Şah; Gümüştekin, Afşin Bey gibi büyük komutanlarla beraber Orta Anadolu'ya akınlar yapıyordu. 1070'de Afşin Bey, Denizli'ye kadar ilerledi. Bizans ordusu, ne zaman nerede görüneceği belli olmayan Türk akıncılarını yakalayamıyor, durduramıyordu. Bu sıralarda Bizans tahtına geçen Romanos Diogenes, Türkler'i Anadolu'dan uzaklaştırmaya kararlıydı. Türkler üzerine bir-kaç başarılı askerî hareket yaptı. Fakat Afşin Bey, Bizans'ın Anadolu'daki belli başlı üslerinin tahrip, edildiğini, Bizans ordusu üzerinde bir zafer kazanmak mümkün olursa, Anadolu'da Türkler'e koyabilecek bir kuvvet kalmayacağını bildiren meşhur raporunu, Sultan Alp-Arslan'a yolladı. 26 Ağustos 1071'de Doğu Anadolu'da Malazgirt'de cihanın en büyük askeri kuvvetleri olan, Türk ve Bizans orduları karşılaştı. Sultan Alp-Arslan, Bizans ordusunu yok etti. İmparator, Türkler'e, esir düştü. Büyük Türk Hakanı, Kutalmışoğlu Süleyman-Şah'a, Ege'ye, Marmara'ya kadar Anadolu'nun fethini emretti. Kutalmışoğlu Süleyman-Şah, birkaç yıl içinde bütün Anadolu'yu fethetti. Türkler, Üsküdar'a bile, girdiler ve Boğaz'ın karşı yakasından dünyanın incisi olan muhteşem İstanbul şehrini hasretle seyrettiler. Alp-Arslan'ın yerine geçen oğlu Sultan Melik-Şah, 1077 yılında, Büyük Türk Hakanı sıfatıyla, Anadolu'yu Süleyman-Şah'a verdi. Böylece Anadolu Fâtihi Selçuklu Kutalmişoglu Nâsıruddevle Ebu'l-Fevâris Gazi Sultan I. Süleyman-Şah, Türkiye devletinin birinci hükümdarı oldu. Başkenti İznik olmak üzere, ölümsüz Türkiye devleti zamanımızdan tam 992 yıl önce kuruldu. Anadolu Fâtihi Süleyman-Şah’ın bir müddet Konya'da oturduktan sonra taht şehri olarak İznik'i seçmesi çok mânalıydı. İznik, büyük, tarihi bir şehirdi. Marmara Denizi'nin yanıbaşındaydı. Dünyanın en hassas noktası olan Boğazlar'a çok yakındı. Anadolu Fatihi ve Türkiye Devleti'nin Kurucusu, Boğazlar'ı ele geçiren kuvvetin cihanın birinci devleti olacağını biliyordu. Bu yıllar, Türkiye tarihinin sihirli yıllarıdır. 1085 yılında Avrupa'da artık Anadolu'ya "Turkiya” yani "Türk Ülkesi" denmeye başlanmıştı. Süleyman-Şah, Kapıdagı yarımadasını da aldı ve Çanakkale Boğazı'nın Asya kıyılarına erişti. İstanbul ve Balkanlar, Türkler'e açılmıştı. Bugünkü Kartal Maltepesi, Türkiye ile Bizans arasında sınır kesildi. 
Gerçek Bir Dava Adamı: Osman Yüksel Serdengeçti Muhsin İlyas Subaşı Osman  (Zeki) Yüksel, 1917 yılında Antalya'nın Akseki kazasında dünyaya geldi. Babası, Müftü Ahmet Salim Efendi, annesi Emine Hanım'dır. Osman Yüksel, ilköğreniminden sonra, Ankara Gazi Lisesi'nde okudu. Arkasından, Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih —Coğrafya Felsefe Bölümü’ne kaydoldu. Osman Yüksel'in aileden gelen sağlam kültürü, mânevi değerlere bağlılığı, onun üniversitede tek partili devrin keyfiliğine başkaldırmasına zemin hazırladı. Bunun neticesi olarak da, hareketli bir öğrencilik dönemi başladı: Osman Yüksel, başta Türkocağı olmak üzere devrin milliyetçi kuruluşlarında aktif rol aldı. Nihâyet, , fakültenin son sınıfına geldiği bir sırada, «Bir fakültenin içyüzü» başlıklı yazısı, önceki davranışlarıyla bardağı taşıran son damla olacak ki, fakültenin son sınıfından tardedildi. Osman Yüksel, dönemin sıkı takibatına rağmen, diliyle ve gönlüyle kendisini adadığı inançları doğrultusunda hiçbir fedakârlıktan kaçınmadı. Nisan 1946'da, Serdengeçti dergisini çıkardı. Böylece, Necip fazıl'ın Büyük Doğu ile başlattığı mücadele, “Serdengeçti” ile güç kazandı. Ne var ki, Osman Yüksel'in aceleci mizacına, heyecanlı çıkışlarına rağmen, yazmadaki ihmali, bu dergiyi sürekli kılamadı. Dergi, 1948'de 4. sayıya, 1951' de 13. sayıya, 1957'de 23. sayıya ulaşabildi. 1960’lı yıllara girdiğimizde dergi son 33. sayısını çıkarmış ve kapanmıştı. Bu arada, “Bağrıyanık” adında bir mizah dergisi teşebbüsü olmuşsa da, bu dergi de ilk sayısını takiben toplatılıp kapatıldığı için devam etmemiştir. Osman Yüksel Serdengeçti, süreli yayında belli bir istikrara ulaşamamakla beraber, neşrettiği, “Bir Nesli Nasıl Mahvettiler”, “Mabedsiz Şehir”, “Bu Millet Neden Ağlar ve Gülünç Hakikatler” adlı kitaplarıyla, döneminin genç aydınına çok şeyler vermiştir. Milli ve İslami düşüncenin şuurlanma dönemi kabul edebileceğimiz 1950 öncesinde, onun Necip Fazıl'la el ele yürüttüğü, ancak farklı yapılarda ortaya koydukları, ama hedefte birleşen mücadeleleri, bugün her ikisinin de arkasında inanmış bir toplumun oluşmasına zemin hazırladı. Birisi politikanın, öbürü kültür ve sanatın başkentinde. ikisi de aynı doğru için korkunç bir mücadelenin içinde!.. Gördükleri baskıdaki benzerliklere rağmen, Necip Fazıl yalnızca kalem ve yayın plâtformunda kalıyor, öbürüsü ise, politik arenaya çıkmaya niyetleniyor. Sonunda bunu da başarıyor: 1954'de bağımsız milletvekili adaylığından arzuladığını bulamamış olsa da, 11 yıl sonra 1964'te Parlementoda'dır. Üstelik 1950 öncesinin, hatta 1940 yıllarının duygu ve heyecanıyla, o dönemlerin keskin tavrıyla. Çağın mantığına adeta isyan edercesine, kıravat takmadan Meclis'e girmiş ve kıravat takmadan o Meclis'ten ayrılmıştır. Serdengeçti Serde Kaldı Osman Yüksel, arayışlar içerisindeki çağımızda, mücadele metodlarını kendince koyan bir insandı. Onun metodları temelde, imana, milli şuura nefes almayı sağlamak için hiddete, espriye ve heyecana dayanıyordu. «Tanrıdağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslümanız» sloganı ona aittir. Hareketlerinin muharrik gücü de buydu: Kendince bir senteze yarma gayreti, bütün ömrünü dolduran tek meselesi olmuştu. Gerek çıkardığı dergide, gerek kitaplarında hep bu düşünceyi savundu. Birini diğerine feda etmeden bu terkip için koşturdu. Hayatı nimetiyle sevmemiş, onun daha çok külfetine talip olmuştur. Peşin hükümle hareket etmemiş, ancak politikanın mili haysiyetimizi zedelemesine karşı da tavizsiz olma gereğini gözardı etmemiştir. Çevresinin mihneti ve acıları, kader arkadaşıdır: Sevdiklerine şefkatle kucak açarken, düşmanlarına karşı da korkusuz ve sertti. Yürüttüğü mücadelede hep zora talip olmuştur. Kendi boyutlarını aşan yükün altına girişi yüzünden, Serdengeçti'yi sürekli çıkaramamıştır. Çabasındaki hasbiliği, onun, zaman zaman farklı ekipler içerisinde görünmesine yolaçmış; bugün herkesin sevdiği insan olmasına sebep olmuştur. Ben onu, alperenlere benzetirim. Bilmem yanılıyor muyum? Çağımızın sarsıntılarına, bunalımlarına rağmen, kendi olarak kalabilen çok az insandan birisi oluşu, her türlü mihnete, milletimizin iyi bir istikbale ulaşabilmesi için katlanışı onun «alp» liğini, İslam için çırpınışı, günümüzün küfre açılan kapılarını kapayabilmek için her türlü fedakarlığa evvela nefsinden başlaması, «erenler»e benzerliğini ortaya koymaz mı? Bir avuç insanın bütün insanlığı köleleştirmek için birbiriyle kıyasıya vuruştuğu günümüzde, onun insanı eşya olmaktan kurtarma çabası, elbette teferruat medeniyeti içerisinde boğulup gitmiştir. O, bunun farkında olduğu için, insana kendisini hatırlatmaya çalışmış, yönetenle yönetilen arasındaki mesafeleri ve hesapları ortaya koymak istemiştir. Şahsi çıkarların nasıl milli hesap kılıfı altında cemiyetin onayından geçirilmeye çalışıldığına ilk dikkati çekenlerdendir. “Bu Millet Neden Ağlar” adlı kitabında hep bu meseleler işlenmiştir. “Mabetsiz Şehir”de de sergilenen bundan farklı şeyler değildir. Kısır iç çekişmelerden doğan büyük yaraların yarınımızı nasıl bir veba gibi kemireceğini gösterirken, insanımızın yanlış bir kadercilik ve tevekkül anlayışından kurtulup kendi meselesinin üzerine gitmesini istemektedir. Kendisi bayraktardır. Kumandanlığı kim istiyorsa ona bırakacaktır. Yeter ki, bu bayrak yere düşmesin, bu ezan susmasın... Osman Yüksel, “Bir Nesli Nasıl Mahfettiler”de özellikle gençliğin kıyımı ve kıyamını anlatır. Batı tipi insan yetiştirme uğruna Tercüme Odalarından başlayıp parti genel merkezlerine kadar taşınan materyalist zihniyetin çıkmazlarına işaret ederken yalnız değildir. Ama yine de o, nevi şahsına münhasır bir çelebilikle bu meselelere eğilmektedir. Dâvâ arkadaşlarıyla iç, kontağı devam ederken, yayınlarında hisse hitabı tercih etmektedir. Bu noktada, “Gülünç Hakikatler” bizi güldürürken düşündüren, ayni zamanda kendi problemlerimize çare aramamız zarûretini de önümüze getiren son eseridir. 10 Kasım 1983 günü Hakkın rahmetine kavuştuğu zaman, arkasında kendisini seven bir inanmışlar ordusu bırakmıştır. Kendi neslinin acılarını yüreğine gömerek yaşayan, hayata espri ve kahkaha dağıtan bu gönül adamı için gelecek nesiller elbette daha iyi şeyler söyleyecektir. Ruhu şâd olsun…
Üstad'ın Vasiyeti Necip Fazıl Kısakürek Üstad Necip Fazıl Kısakürek'in vasiyetinin bir bölümü aşağıdadır:Bu vasiyet, çoluk - çocuğumun ve şahsi yakınlarımın dar ve hususi kadrosundan ziyade, onların da içinde olduğu geniş ve umumi zümreyi muhatap tutuyor. Başta gerçek Türkün ruh köküne bağlı yeni gençlik, şu kadar yıllık mücadele hayatımda beni okumuş veya dinlemiş her fert, kısaca Allah ve Resulüne perçinli herkes... Onlara hitap ediyorum ve dileklerimin yerine getirilmesi için gerekli çalışmayı işte, bu yeni gençliğe ısmarlıyorum! Eğer üzerlerinde bir hakkım varsa, Hesap Gününde tek tek sorumludurlar. Emanetim, beni seven ve İslâm dâvasında bir hak sahibi olduğumu kabul eden herkese... …...

Beni, ayrıca hususi vasiyetimde gösterdiğim gibi, İslâmî usullerin en incelerine riayetle gömünüz! Burada, umumi vasiyette de belirtilmesi gerek bir noktaya dokunmalıyım: 1935 yılında, Mürşidim ve Kurtarıcım Esseyyid Abdülhakim Efendi Hazretlerine, bir yazımı okumuştum. Bu yazı, kendilerini tanıdıktan sonraki dünya görüşüme ait olarak, zamanenin bize aykırı, meşhur bir gazetesinde çıkmıştı ve Türkün tarih muhasebesini İslâmî tefekkür noktası etrafında çerçeveliyordu. Yazıyı ellerine aldılar, kalem istediler ve üstüne öz elleriyle «altın ile yazılacak yazı» buyurdular. İşte hususi zarfında duran bu kesilmiş makaleyi, bütün eserlerimin tasdiknamesi olarak kefenime iliştirsinler... Nasıl, nerede ve ne şekilde öleceğimi Allah bilir. Fakat imkan aleminde en küçük pay bulundukça, biricik dileğini, Ankara'da, Bağlum Nahiyesindeki yalçın mezarlıkta, Şeyhimin civarına defnedilmektir. Elden gelen yapılsın… Cenazeme çiçek ve bando muzika gönderecek makam ve şahıslara uzaklığımız ve kimsenin böyle bir zahmete girişmeyeceği malûm… Fakat bu hususta bir muziplik zuhur edecek olursa, ne yapılmak gerektiği de beni sevenlerce malum… Çiçekler çamura ve bando yüzgeri koğuşuna… Cenazemde, namazıma durmayacaklardan hiç kimseyi istemiyorum! Ne de, kim olursa olsun, kadın… Ve bilhassa, ölü simsarı cinsinden imam!.. Ve “bid’at” belirtici hiçbir şey!.. Başucumda ne nutuk, ne şamata, ne medh, ne şu, ne bu… Sadece Fâtiha ve Kur’ân… Mezarımda İlâhî ve ulvî isi ve sıfatlardan ve benim beşerî ve süfli isim ve sıfatlarımdan hiçbir iz bulunmayacak… Mevlid de istemem!.. Onu, uhrevi rüşvet vasıtası yapanlara bırakınız! Sadece Kur’an… Şimdi sıra en büyük dileğimde… Müslümanlardan, eğer bu dâvada hizmetim geçtiğine inanan varsa, şunları istiyorum: Her ferdin, herhangi bir kifayet hesabına yanaşmaksızın, benim için “Necip Fazıl’ın kaza borcuna karşılık” niyetiyle bir günlük (5 vakit) namaz kılması ve yine bir gün oruç tutması… Mevtanın ardından, onun için kaza namazı Şafii içtihadınca caizdir ve aynı içtihad Hanefilerce de rahmettir. Her ferdin, en aşağı 100 Tevhid kelimesi okuyup sevabının mislini bana hediye etmesi… 70 bine dolması lâzım… Bir de üzerimde hakkı, olanların bunu Allah rızası için helâl etmeleri… Ölünceyedek, üzerimdeki Allah ve kul haklarından mümkün olanını ödeyebilmek için elimden geldiği kadar cehdetmek azmindeysem de ne olacağını, nereye, hangi noktaya varabileceğimi bilmiyorum ve yardımı Müslümanlardan bekliyorum. “Şey’en lillâh” tabiriyle bana Allah için bir şey veriniz! Yardımınızı esirgemeyiniz! Allah, Allah dostlarını ve düşmanlarını unutmayınız! Hele düşmanlarını!.. Olanca sevgi ve nefretinizi bu iki kutup üzerinde toplayınız! Beni de Allah ve Resul aşkının yanık bir örneği ve ardından birtakım sesler bırakmş divanesi olarak arada bir hatırlayınız! Son gün olmasın dostum, çelengim top arabam;
Alıp beni götürsün tam dört inanmış adam!
Adalet ve Merhamet Timsali Osmanlı Numan A. Ünal Osmanlı Devleti’nin adalet ve merhametini gösteren Başbakanlık Osmanlı Arşivi’ndeki bazı belgelerin özetini aşağıda sunuyoruz:

-------------------------
Darülaceze binası içinde Katolik cemaatine mahsus bir kilise bulunmadığı Fransa Sefareti tarafından bildirildi. Bunun üzerine kilisenin kurulması için gerekli izin ve emir verildi.
BOA.A.MKT.MHM 705/5-2
Tarih:1896
------------------------
İslimye sancağında Bergos kasabasında bulunan ve ahali tarafından inşa edilmekte olan rum kilisesinin tamamlanmasına güçleri yetmediği ve bu ahalinin fakir hallerinden dolayı kendilerine beş bin kuruş yardım edilmesi hususunu arz ederim. Talepte bulunan ahaliye bu istedikleri miktar yardımın yapılması uygundur.
BOA. İ. Hâriciye 14039
Tarih: 1869

------------------------Maruniler için Osmanlı kurumu olmak kaydıyla Roma’da yaptırılması düşünülen okul için on bin frank kadar yardım yapılsın.
BOA. İ. Meclis-i Mahsûs 5242
Tarih: 1891

------------------------

Beykoz’a bağlı Polonezköye’nde, Bezm-i Âlem Vâlide Sultân Vakfı’na ait olan bir arsaya, ahşap bir mektep ile bir kilise ve üzerine bir çan kulesinin yapılmasına izin verilmiştir.
BOA. MV 232/104-1 ------------------------Padişahımız ve veli nimetimiz efendimiz, Saltanatınızın başından bu yana Yüce devletiniz sınırları içinde bulunan kilise, manastır ve onlara bağlı arazi, emlak ve diğer ibadetgâhlarımıza mahsus muafiyet ve imtiyazların her zaman yürürlükte olacağını Patrik kullarına hitaben fermanınızla bildirdiniz. Bu fermanınız Patrikhane’de, İstanbul’da bulunan bütün metropolit, dini liderler ve esnaf temsilcilerinin huzurunda açıldı ve okundu. Sonsuz memnuniyet ve şükranlarımızı arzediyoruz.
BOA. İ. Hâriciye 4835_1
Tarih: 1853 ------------------------Yenişehir-i Fener’de öteden beri her hafta Pazar, Çarşamba ve Cuma günleri kurulan pazarın; Pazar günleri halkın yortu gününe rastladığından sadece Çarşamba ve Cuma günleri kurulması ve Defterhâne-i Âmire’deki kaydının da değiştirilmesi hususu emrim olmuştur. Gerekli yerlere bildiresin.
BOA. Tahvil Defteri 30, s. 610
Tarih: 1847 ------------------------

İsveç kralı Karlos’tan gelen mektup; Yüce devletinize sığınarak Bender kalesi yakınlarında geçirmiş olduğum sekiz gün içerisinde Bender Kalesi muhafızı Yusuf Paşa tarafından şahsıma gösterilen saygı ve alakadan dolayı son derece mutlu oldum. Allah seni muhafaza etsin. Sağlık ve sıhhatte kalman samimi dileğimdir.
BOA. Nâme-i Hümâyûn Defteri 6, S. 182-184
Tarih: 1709  ------------------------Âsitaneme (kapıma) gelip yüz sürerek ellerinde mevcut olan Hazreti Peygamber ve Hazreti Ömer’den bu yana Kudüs-i Şerif’teki Hazreti İsa’nın doğduğu Beytüllahm Kilisesi, Kamame Kilisesi vb. kutsal mekânlar ile ilgili sahip oldukları hak ve imtiyazları yeniden talep eden Kudüs Rum Patriği Atnasyos ve ruhbanlarına aynı imtiyazları verdim. Bunları kimse rencide etmesin. Kim ki bu hükmü feshederse Allah’ın ve Rasûlunun hışmına uğrasın.
BOA. Kilise Defteri 8/6
Tarih: 1458  ------------------------Kudüs-i Şerîf Beyine ve Kadısına hüküm ki; Molla Sıyamî gelip haber verdi ki; Kudüs-i Şerif’de bulunan Mescid-i Aksâ, Sahratullah-i Müşerref (Kubbetü’s Sahra) ve Hazreti İsa’nın Kabri gibi kutsal mekanlara ibadet ve ziyaret için gelen bazı kadınlar o mekanları kirletip, edebe aykırı davrandıklarını duyup buyurdum ki; Emrim oraya vardıktan sonra bu gibi davranışlara kesinlikle izin vermeyin. Şayet bunun aksini duyarsam bilesiniz ki görevden alınmakla kalmazsınız. Sen ki kadısın bu emrimi sicile kaydet ki senden sonra gelen kadılar da bu emrime uysunlar.
BOA. Mühimme Defteri 5, hüküm 191
Tarih 1565  ------------------------Padişahımızın Kudüs-i Şerif’te yaşayan Habeş rahip ve rahibelerinin ayinlerini yapabilmeleri için sur dışında bir kilise inşasına müsaade etmesi Habeş kralı Yuhanna ve halkın memnuniyet ve şükranlarına sebep olmuştur.
BOA. Y. A. Hus 194/19
Tarih: 1886  ------------------------Yenipazar sancağında bulunan Taşlıca kazasına tabi Princan mevkiinde Hıristiyan ahali tarafından inşa olunan kilisenin, noksanlarının tamamlanması için devletçe yapılan yardımdan dolayı ahalinin Sırpça teşekkür mektubu.
BOA. İ. Hâriciye 15049-3  ------------------------Maddi sıkıntı içinde bulunan Ermeni Katolik Patrikanesi’ne yarım yapıldığı.
BOA. İ. Mâliye 1313.c./7
Tarih: 1895  ------------------------İstanbul’da yaşayan Ermeni ve Rumların evlilikleri esnasında gereksiz vergi alınmaması ve fakir halkın korunması.
BOA. Müzehhep Fermanlar 449/4
Tarih: 1793  ------------------------Beyrut ve Cebel-i Lübnan’daki muhtaçlar ile yetimhaneler için umumi mutfak açılıp erzak dağıtılması hususunda Meclis-i Vükelâ’da karar alınmıştır.
BOA. MV 207/17  ------------------------Hindistan’da kıtlık çeken halka, Aydın depremzedeleri için düzenlenen iane biletleri gelirleri ile Bağdat ve Basra tarafından yeterli miktarda zahire satın alınmıştır. Ayrıca onlara yardım amacıyla iane biletlerinden bol miktarda Sultan İkinci Abdülhamid tarafından satın alınarak bedeli Hindistan Müslümanlarına gönderilmiştir.
BOA. İ. Hus 1318M/9
Tarih: 1900  ------------------------Belgrat Vâlîsi Vezîr Ali Paşa’ya hüküm ki Devlet-i Aliyle ile Roma İmparatoru arasında barış anlaşması yenilenip himayemize sığınan Tamışvar ve Belgrad civarında bulunan Kurslar, Sofya’da uygun bir yerde iskân edilsin. Yol boyunca bütün ihtiyaçları giderilsin. Sıkıntı çektirilmesin ve zorda bırakılmasın.
BOA. Mühimme Defteri 100, hüküm 2807
Tarih: 1699  ------------------------Macar mültecileri meselesinin halledilmesinden dolayı üç Rum patriğinin gönderdiği teşekkür mektubudur.
BOA. DUİT 75-1/53_2
Tarih: 1849  ------------------------Kırım savaşı sonunda bir kısım Yahudi, Kerç şehrinden Osmanlı topraklarına iltica ve Osmanlı uyruğuna kabullerini rica etmişlerdir. Osmanlı Devleti vatandaşı Yahudilerle mezhep farklılıkları olduğundan kendilerinden bir hahambaşıya bağlı olmak ve diğer hususlarda zabtiye müşirinin idaresinde bulunmak üzere vatandaşlığa kabul edilsinler.
BOA. İ. Hâriciye 6857
Tarih: 1856  ------------------------İspanya’dan kovulan Yahudilerin yerleştirildikleri Edirne’de 1519 yılında yapılan tahrirde (sayım) Katalan, Portugal, Alaman, Mahalle-i Bolya, Toledo ve Aragon cemaatlerinin hane sayıları ve isimlerini içeren sayfalardır.
BOA, Tahir Defteri 77, s. 39-41
Tarih: 1519  ------------------------Sivas’dan Rusya’ya 1864 tarihinde göç eden otuz adet Rum aile, tekrar Osmanlı Devleti’ne sığınmak istemişlerdir. Yeterli imkâna sahip olmadıklarından kendilerine yol harçlığı olarak Tiflis’teki Osmanlı Devleti temsilcisi aracılığı ile ihtiyaçları olan para verilsin.
BOA. İ. Hâriciye 12463
Tarih: 1865  ------------------------Selmas halkı İran’da gördüğü baskıdan dolayı Osmanlı Devleti’ne iltica talebinde bulunmuştur. Bu şekilde Osmanlı hâkimiyeti altında yaşamak isteyen Selmaslılar kendilerine yakın Osmanlı memurlarına müracaat edecek ve mümkün olduğunca huduttan uzak mahallere yerleştirileceklerdir. Ayrıca kendilerine devlet arazisinden karşılıksız olarak yeteri kadar arazi verilecek ve yardımda bulunulacaktır.
BOA. MV 124/22
Tarih: 1909  ------------------------Bergos’daki Rum milletinin ileri gelenlerinin kiliselerinin inşa edilmesi için padişahtan maddi yardım talebi.
BOA. İ. Hâriciye 1403_3
Tarih: 1869  ------------------------Yardım olarak İrlanda fakirlerine gönderilen bin lira İngiltere Elçiliği’ne teslim edilmiş. Bu yardımdan ziyadesiyle memnun olan İngiltere Elçisi Mösyö Velsle özel olarak Bâb-ı Âlî’ye gelip milletçe müteşekkir ve ziyadesiyle memnun olduklarını ifade etmiştir.
BOA. İ. Hâriciye 1847
Tarih: 1847  ------------------------Adapazır Kazâsı Nâibi Debbâğzâde Mevlânâ Mehmed Şerîf’e hüküm ki; Adapazarı’nda eskiden beri haftada bir gün kurulan, ancak o gün Hıristiyan ahalinin ayin günü olduğu için alış-verişe sekte vurmakta ve fakirlerin ticaretlerine mani olmaktadır. Bu sebeple bundan sonra pazarın cumartesi günleri kurulmasını emrettim.
BOA. Tahvil Defteri 30, s. 403
Tarih: 1831  ------------------------Boğdan Voyvodasına hüküm ki: Boğdan’da bulunan vladika, metropolit ve sair papazlar kiliselerinde ayinlerini yapagelmiş iken, şu an dışarıdan müdahale olduğunu bildirdiler. Bunlara zulmedilmesine rızam yoktur. Olageldiği üzere amel olunmasını emredip buyurdum ki: Bundan böyle vladika, metropolid ve sair papazların kiliselerinde icra ettikleri ayinlere ve kendi aralarındaki işlere hiçbir kimseye hatta Rum patriklerine bile müdahale ettirmeyesin.
BOA. Mühimme Defteri 82, hüküm 87
Tarih: 1617  ------------------------Biz Ermeni milleti, Osmanlı Padişahlarının diğer tebeaya olduğu gibi, Ermenilere de pek çok lütuf ve ihsanda bulunduklarına şahidiz. Zaten İslâm ve Ermeni milleti arasında eskiden beri dostluk ve vatandaşlık münasebetleri mevcuttur. Bazı bozguncuların yalan sözlerine rağmen biz de Osmanlı Devleti’nin hizmetinde sâdıkane çalışmaktan geri durmayacağız. Zira Osmanlı uyruğunda olmak, bizim için bir iftihar vesilesidir.
BOA. A. DVN. NMH 34/2_4
Tarih: 1898
Finlandiya'da Yaşayan Kazan Türkleri Naile Binark Dünya'da mevcut Türklerin 76 milyonu Türkiye Cumhuriyeti'nin sınırları içinde; ayrıca Kazakistan, Azerbaycan, Kırgızistan, Türkmenistan, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetlerinde, geri kalanı ise, Rusya, Çin, İran, Afganistan, Irak, Suriye, Romanya, Bulgaristan, Yugoslavya, Yunanistan'da ve başka ülkelerde de yaşamaktadır. Avrupa'nın kuzey doğusunda 5 milyon nüfuslu küçük bir ülke olan 1000 kadar Kazanlı Türk yaşamaktadır. Finlandiya'da azınlık halinde yaşayan Kazan Türklerinden başka İsveçliler, Japonlar ve Yahudiler de bulunmaktadır. Bugün, Finlandiya'da yaşayan Türklerin yüzde 99'u kültürce Kazan Türklügü'ne mensup kimselerdir. Ancak, bunlar Kazan ilinin merkezinden olmayıp, bu ilin batı cihetine düşen Nijninovgorod (bugünkü Gorkiy) vilâyetinin Sergeç ilçesindeki Yanapar (Aktok) köyünden gelmişlerdir. Kendilerine has şive ile konuşan ve Kazanlıların Mişer boyunu teşkil eden Türk zümresindendirler. Mişer şivesi Çağatay-Kıpçakça'dan ziyade, Oğuz-Türkmen lehçesini andırmaktadır. Bugün. Finlandiya'daki Kazanlıların yarısına yakın bir kısmı Helsinki'de yaşamaktadır. Diğerleri, Tampere, Javenpaa, Turko-Abo, Koka gibi şehirlerde oturmaktadırlar. Finlandiya, XIX. Yüzyılın başında Rusya’ya bağlı olarak idare edilmeye başladıktan sonra, Şimal Türkleri ticaret maksadıyla buradan itibaren de yerleşmeye başlayarak, ailelerini de yanlarına çağırmışlardır. 1830 yılından beri Finlandiya'da bir İslam Cemaatı'nin mevcut olduğu bilinmektedir. O tarihte Finlandiya, Rusya'ya bağlı bir muhtariyetle idare edilmekteydi. Bu sebeple de, İslâm Cemaati Şimal Türklerinin dinî işlerini idare eden Ufa şehrindeki Müslümanların “Merkez-i Diniye Nezareti”ne bağlı olup, o zamanki Muhtar Finlandiya Hükümeti tarafından tasdik edilmemiş, gayrî resmî olarak faaliyette bulunmuştur. Birinci Dünya Harbi'nden sonra, 1917'de Finlandiya’nın istiklâlini kazanması ve yeni anayasanın ilanı üzerine, İslam Cemaati yeniden teşkilâtlanmak durumunda kalmış ve "Ufa Müslümanlarının Merkez-i Diniye Nezareti"nden ayrılmıştı. Finlandiya'ya yerleşen Kazanlılar, kendi, milli örf ve adetlerini, dini işlerini, sosyal problemlerini halletmek için teşkilatlanmaya başlamışlardır. O sıralarda Finlandiya'da misafir olarak bulunan Sadri Maksudi Atsal Bey bu teşkilatın nizamnâme tasarısını hazırlamış ve 1925 yılında “Kazan Türkleri Finlandiya Cemaati İslâmiyesi"ni kurmuşlardır. Bu cemiyet, Fin Hükümetince de tescil ve tasdik edilmiştir. Nizamnâmeye göre, bu teşkilat Finlandiya'da yaşayan bütün Müslümanların milli-dini işlerine bakacak, çocuklarına milli-dini terbiyenin esaslarını sağlamak üzere gerekli tedbirleri alacaktır. Bu teşkilat, hükümet nezdinde geniş haklara sahip olduğu gibi, resmi mahiyette icraatta bulunmaktaydı. Dini ve medeni nikâhların akdi, ölüm, doğum ve nikâh istatistikleri teşkilâtın resmi vazifeleri arasındaydı. Kurulduğu zaman ancak dini bir teşkilat olan bu cemiyet, ihtiyaçların çoğalması ile, kültür işleri ile de meşgul olmaya başlamıştır. Finlandiya'da din öğretimi mecburî olduğu için Fin okullarına giden Kazanlı Türk çocuklarının din dersi notları cemiyetin açtığı kurslarda başarılarına göre verilmektedir. Cemiyet, ayrıca anadil kursları da açmıştır. Finlandiya'da, Kazanlılar tarafından kültür, spor ve başka yeni teşkilâtlar kuruldukça, cemaat bunları himaye etmiş, maddi yardımda bulunmuş ve devamını sağlamıştır. Ayrıca, 1949 yılından başlayarak "Mahalle Haberleri" adı altında bir dergi neşretmekte olup, bu dergi kendileri için olduğu kadar, diğer Türkler için de dışarıya açılan bir penceredir. Bu dergi, cemiyetin uzun yıllar reisliğini yapmış olan Zuhur Tahir bey tarafından kurulmuş olup, onun döneminde 27 sayı; bilâhare cemaat reisi olan Osman Ali bey zamanında da 3 sayı çıkarılmıştır. Dergide cemaat haberleri, milli ve dinî hayat hakkında çeşitli bilgiler yer almıştır. İslâm Cemaatinin bakımı altında bulunan bir de İslâm mezarlığı mevcuttur. Bu mezarlık Helsinki’nin içinde olup, 1870 yılında hükümet tarafından Müslümanlara verilmiştir. Buraya ilk gömülenin bir Müslüman-Türk subayı olması sebebiyle, Finliler, burayı Müslümanlara ayırmak inceliğini göstermiştir. Ayrıca çeşitli tarihlerde arazi genişletilmiş ve yeni yerler satın alınmıştır. Mezarlık çok bakımlı olup, içinde İkinci Dünya Savaşı'nda Ruslara karşı şehit düşen 18 Kazanlı Türk için bir anıt dikilmiştir. Her yıl şehitler gününde burada da merasim yapılmaktadır. İkinci Dünya Savaşı'nda 1000 kişilik cemaat 130 asker çıkarmış, bunlar Finliler ile birlikte omuz omuza Finlandiya topraklarını Ruslara karşı savunmuşlardır. Finlandiya'da yaşayan Kazan Türkleri ahirete intikal eden yakınlarını bu mezarlığa tamamen İslam gelenek ve göreneklerine göre defnetmektedirler. Bir ikinci mezarlık da Turko-Abo şehrindedir. Finlandiya'da yaşayan Kazanlı Türklerin en büyük meselesi tek tük de olsa gayri Müslimlerle yapılan evlenmeler ve onlardan dünyaya gelen çocuklar konusudur. Cemaat gayri müslimlerle evlenenleri üyelikten silmekte veya eşlerinin cemaat toplantılarına gelmelerine izin vermemektedir. Finli eşlerden doğan çocukların din ve dil derslerine gelmelerine izin verilmekte ise de, bütünlüğün bozulacağı endişesi her zaman hakim bir düşünce halindedir. Ders Kitapları İhtiyacıTürkiye Türkçesi için ders kitaplarının temini Türkiye'den yapılabilmektedir. Kazan şivesi ile hazırlanacak ders kitaplarının ise yeniden yazılması gerekmektedir. Zira, Rusya'dan getirilen kitaplar Kril alfabesi ile yazılmış olması sebebiyle Lâtin alfabesine çevrilmesi gerekmektedir. Üstelikte yakın tarihe kadar eski harfle eğitim yapıldığı, bilâhare lâtin harflerine geçildiği için de ders kitaplarına şiddetle ihtiyaç vardır. Helsinki Üniversitesi'nde Türkoloji bölümünü uzun zaman yürütmüş olan ünlü Türkolog Marti Rasenen'in önce emekli olması ve daha sonra da vefatı ile bu kürsüde, bugün Kazanlı Ömer Daher okutman olarak dersleri yürütmektedir. Üniversitede Türkiye Türkçesi ve Kazan lehçesinde dersler verilmektedir. Ders kitapları meselesinin kısa zamanda halledilmesi gerekir. Bulunduğum yıllar içinde, ilkokullar için 3 ders kitabı atalar sözü ve bilmeceleri konulu 2 kitap hazırlayarak bu ihtiyacı bir dereceye kadar gidermeye çalıştım. Din dersleri de Kazan lehçesinde yapılmaktadır. Kur'an'ın, Fince'ye tercümesi de yapılmıştır. Finlandiya'ya yerleşen Kazanlılar geçimlerini daha çok kürk ticareti yaparak, manifatura mağazaları çalıştırarak temin etmektedirler. Aralarında doktor, dişçi, mühendis, bankacı, hukukçu ve eğitimciler de vardır. Gençler daha ziyade ticaret işinden başka alanlarda çalışmayı tercih etmektedirler. Avrupa'nın Kuzey doğusunda küçük bir koloni halinde yaşayan Kazanlıların hayat seviyeleri iyi olup, milli benliklerini muhafaza etmek için gayret sarfetmektedirler. Türkiye Cumhuriyeti dışında yaşayan Türk toplulukları içerisinde Finlandiya'da yaşayan Kazanlı Türkler örf ve an'aneleri korumak yolunda hassasiyet gösterdikleri gibi, Türkiye ile de yakın münasebettedirler. Türkiye'den gelenleri Türk misafirperverliğinin gerektiği şekilde karşılamakta, onlara yardımcı olmaya çalışmaktadırlar. Milli bayramlarımızı kutlamakta, Elçilik mensuplarımızı da kendi milli gecelerine davet etmektedirler. Hükümetimiz onların bu gayretlerine karşılık olarak, zaman zaman İslam Cemaatından üyeleri Türkiye'ye davet etmiş ve Diyanet İşleri Başkanlığı'nın misafiri olarak ülkemizin belli başlı şehirlerini gezmişlerdir. Türkiye'de olan bir felaket onları yürekten üzmektedir. Sporcularımızın başarıları ile övünmekte olup, halen 1956 Helsinki Olimpiyatları'nda Türklerin güreşteki altın yılını zihinlerde yaşatmaktadırlar. Güreşçilerimizin direğe bayrağımızı çektirmeleri ve milli marşımızı çaldırmalarından dolayı duydukları büyük heyecanı yaşlılar ağlayarak her vesile ile anlatmaktadırlar. Bu münasebetle şu hususu ifade etmek isteriz ki, Türkiye'nin Türk dünyası ile olan münasebetlerinin geliştirilmesi bakımından olduğu kadar; Türklüğün istiklâli ve mukadderatı bakımından da, Türkiye Cumhuriyeti dışında yaşayan Türk toplulukları ile yakından ilgilenmemiz, dilde, ilde, fikirde işbirliğine girişmemiz takdir edileceği üzere çok büyük önem arzetmektedir.
Misyoner Bir Kadının Kaleminden Abdülmecid Hân’ın Bursa Ziyareti Eliza Schneider (Tercüme: Neşe Akın) Amerikan vatandaşı Eliza Schneider, kocası Benjamin Schneider ile misyonerlik faaliyetlerinde bulunmak üzere 1833 yılında Bursa’ya geldi. Misyonerlik faaliyetleriyle ilgili hazırladığı raporları birer mektup şeklinde Amerika’daki Alman Protestan Klisesine gönderdi. Bursa’da kaldığı yıllarda, şehre gelen Abdülmecid Hân’ın ziyareti ile alakalı da bir mektup yazdı. Aşağıda bu mektubun Türkçesini sunuyoruz.                                                                                                                                                                                                                                                                        Editör Sevgili Dostlarım, Şimdiye kadar Sultanın bu şehri şereflendirdiği ziyaretinden bahsetmedim sizlere. Başka herhangi bir ülkede, herhangi bir durumda böyle bir ilgi ve heyecana tanık olmamıştık. Majestelerinin gelişinden neredeyse bir ay önce şehirde hummalı bir hazırlık başlamıştı. Hemen hemen herkesin yüzünde heyecanlı bir tebessüm vardı ve herkes attığı adıma dikkat ediyordu. İstanbul'dan özel olarak bu ziyaret sebebiyle gelen iki üç paşa bu önemli konuk için yapılan hazırlıklara nezaret ediyor ve sağa sola emirler yağdırıyordu. Farklı vazifeler üstlenen binden fazla işçi çalıştırılıyordu. Paşanın Bursa'daki konutu büyük bir ihtimamla yenilendi. Uludağ'ın yakınlarına muhteşem bir köşk (sayfiye evi) kuruluverdi. İkisi de güzelce boyandı ve hem dışları hem de içleri zevkli bir şekilde döşendi. Şehirde pek çok düzenleme yapıldı. Şehrin iki limanı olan Gemlik ve Mudanya'ya uzanan 25 ve 30 kilometrelik iki yol düzenlendi. Engebeler kaldırıldı, çukurlar dolduruldu ve tepeler düzlendi; en azından belli bir seviyeye getirildi. Sultanın teşrif edeceği gün binlerce insan sokaklara dizildi. Sultanın geçeceği beş kilometrelik yolun üzerindeki evlere doluşanlar pencerelere üşüştüler. Bu insanların arasında kalmaya başladığımızdan bu yana böylesine bir heyecana şahit olmamıştık. Burası artık imparatorluğun başkenti olmadığı için hüküm süren Sultanlardan hiçbiri şimdiye kadar burayı ziyarete gelmemişti. O günün sabahında Sultanın Bursa’ya doğru yola çıktığı ve öğleden sonra şehre varmasın beklendiği yönünde haberler ulaştı. Bir tellâl Sultanın yaklaşmakta olduğunu halka duyurdu. Yollar sanki haşmetmeaplarının atının basmasına uygun değilmiş gibi kumla kaplandı. Ve Sultanın gideceği her yere temiz kum serpilerek hazırlıklar tamamlandı. Silahlı kuvvetleriyle birlikte Sultana nezaret edecek olan Bursa Paşası, cüppeler içinde çok sayıda rahiple birlikte Rum ve Ermeni piskoposları ve Bursa’da ikamet eden yabancıların ileri gelenleri Sultanı karşılamak üzere hazır bulundular. Farklı milletlerden çocuklar da güzel elbiseler içinde karşılama komitesindeki yerlerini almıştı. Beyaz elbiseleri ve mavi kuşaklarıyla Rum çocukları ellerinde küçük birer çelenk taşıyordu. Sultanın peşi sıra şehrin içine doğru ilerlerken bu mutlu vesileden duydukları sevinçlerini ifade eden bir şarkı söylediler. Müslümanlar, Ermeniler, Katolikler, Rumlar ve Yahudiler bu uçsuz bucaksız karşılama komitesinin bir bölümünü oluşturuyordu. Bu muhterem ziyaretçi top atışlarıyla ve saray bandosuyla karşılandı. Haşmetmeapları ağır ağır şehre yaklaşırken hükümdarı korumakla görevli 40 kişilik hassa kıtası çift sıra halinde ön safta ilerliyordu. Önden ve yanlardan hassa kıtasıyla koruma altına alınmış Sultan, altın işlemelerle donatılmış atının sırtında belirdi. Haşmetmeapları muhteşem altın nakışlarla bezenmiş askeri bir üniforma giyiyordu. Siması pek çarpıcı sayılmazdı. Halim selim bir ifadesi vardı. Hiç itici değildi. Sultanın arkasından paşalar, subaylar ve 200 süvari eri geliyordu. Onların ardında da her zümreden vatandaş ve halk yığını vardı. Muazzam miktarda eşya getirilmişti. Bunların arasında diğer pek çok kıymetli öteberinin yanı sıra bu seyahatin masraflarını karşılamak üzere 12 at yükü yeni basılmış sikke olduğu söyleniyordu. Sultanın şehri ziyaret ettiği süre boyunca pek çok hediye verilmişti. Din adamları, okul çocukları, askerler ve diğer pek çok zümre Sultanın lütuflarından istifade etmişti. Sultanın ziyareti sona erdikten sonra kaldığı sarayda ya da köşkte başka kimsenin ikamet etmesi beklenmiyordu. Aynı kaide gereğince Sultanın bindiği muhteşem atlar ya da tekneleri de başka hiç kimse kullanamıyordu. İnsanların zihninde bunların mukaddes olduğuna dair bir inanç vardı. Ancak Sultan şehirden ayrılırken sarayının kendisine nezaret eden paşanın hizmetine mahsus söylemişti. Köşke ise göz kulak olmak için bodrum katındaki odalardan birinde kalan bir adam ve karısından başka kimse yerleşmemişti. En sonunda hanedan mensupları şehirden ayrılmak üzere gerekli hazırlıklarını tamamladı. Gidişleri de gelişleri gibi bir hayli coşkulu ve tantanalı oldu. Yoksulara para saçıldı; ancak paraları saçma vazifesini üstlenenler zahmetlerinin karşılığı olarak muhtemelen kendilerini cömertçe ödüllendirdiler.
Irak’taki Yetimlerimiz Ahmet Kabaklı Yetimlerimiz Bosna'da, Kosova'da, Batı Trakya'da: Irak'ta, Nahcivan'da, Kıbrıs'ta yetimlerimiz. Bunlar, Osmanlı İmparatorluğu "med" halindeyken, dünyayı kaplayan fakat sonunda "cezîr" haline (med-cezîr: gel-git) düşerken, oralarda bıraktığımız kardeşlerimizdir. Bugün artık engeller kalkmış gibidir. Oralara gidemez-sek bile ziyaret, seyahat, ticaret, kültür alışverişleri yaparak, onlarla kaynaşmamız, her zaman mümkündür. İşte, bu geleceği görenler, ümitleri kökünden kazımak için, Irak'ta, Abhazya'da, Karabağ'da, Sırbistan'da bıraktığımız yetimleri hepten yok etmek için, Supları, Taşnakları, Yunanlıları ve başka canavarları üstümüze saldırtıyorlar. Bugün Kafkas'lar, Balkanlar, Ege, Akdeniz, Güneydoğu ve her yanımızda, hepten başlatılan Türk-Müslüman katliâmının sebebi budur. 21 Eylül günü, "Türkiye" takviminde, 23.3.1991 tarihli bir yazımı görünce, hoşlandım ve şuna dikkat ettim: Meğer teşhisi, 15 yıl önce koymuş ve birçok kez yazmışım. Türkiye Irak'a dostça yaklaşmalıdır fakat ne yaptığını bilerek yaklaşmalıdır. Asla ABD'nin, falan filanın çıkarları ve Çekiç Güç'ün arzuları doğrultusunda değil, fakat yurd içinde ve dışında, millî çıkarlarımızı kurtaracak Türk-Kürt-İslâm kardeşliği açısından yaklaşmalıdır. Kuzey Irak çatısındaki Türk varlığının, hem Kürd'ü, hem Arab'ı, hem Şiî'yi, hem de Hristiyan unsurları koruyacağı şuuru ile yaklaşmalıdır. Osmanlı babamızın Musul'daki durumu gibi tıpkı... Önce adı geçen yazımın hatıra bölümünü size sunayım: Bundan 15 sene önce bir münasebetle Bağdat'a çağrılmıştık. İki arkadaşla, bir gün 'sabah namazı'nı müteakip, bekleyen bir arabaya binip, Albay Abdullah Abdurrahman'ın evine gittik. Yanında, o zamanki “Türkmen Kardaşlık” hareketinin beyni olan Dr. Necdet Koçak vardı... Biz, İstanbul'dan iki gazeteci, bir profesör, 'onlar da Kerkük'ten üç kişi, Türkiye-Irak, Türk Dünyası genişliğince sohbet eyledik. İlk ve son görüşmemizmiş. Saddam, esasen peşinde dolaştığı bu yiğit insanları, 1980'de astırdı. O gün, Abdullah albayın evinde konuşulanlardan, yalnızca iki cümleyi vurgulayayım. Albay: - Hele Türk bayrağı, şu Zaho'dan bir görünüversin... Vallahi... Kerkük Musul, hattâ Bağdat halkının yüzde sekseni, ya kendilerinin ya ana baba, dedelerinin Türk olduğunu hatırlayacaklar. Sandıklarından Osmanlı beratları çıkacak. Rahmetli Doktor da şunu ekledi: - O zaman, asıl bizim Kürt kardeşler çok sevinecekler. Çünkü, Türkiye'deki Kürt'lerin her türlü mevkie gelmesindeki ayrımsızlık, okuma, seyahat, yerleşme, ticaret hürriyeti ve her türlü rahatlıklarını işittikçe nasıl imrendiklerini biliyorum. - Ah! Allah'ım, bizi de bir gün Türk idaresine kavuşturacak mısın? diye, dua ediyorlar.
Türkiye’de Türkoloji Prof. Dr. Fahri Unan Bugün Türklük bilimi olarak da isimlendirilen Türkoloji tâbirinin muhtevâsı ve şümûlü konusu Türkiye’de hâlâ açıklığa kavuşturulamamış gözüküyor. Türkoloji denince, sâdece Türk dili üzerine yapılan araştırmaları ve incelemeleri mi anlamalıyız, yoksa umûmî mânâda Türkleri ilgilendiren bütün bilgi d