Cinque Terre
Hamidoğulları Beyliği

I
  sparta ve Eğridir havâlisinde kurulan Türk beyliği. Türkiye Selçuklu Devleti, 13. asır sonlarında iyice zaafa uğrayıp, İlhanlıların nüfûzu altına girdikten sonra batı hududundaki Türk aşîretleri de kendi başlarının çâresine bakarak toplanmaya ve bir idâre kurmaya başlamışlardı.

Aynı târihlerde Isparta, Eğridir ve havâlisinde bulunan Hamid aşîreti de başlarında bulunan İlyas bin Hamid Bey’in oğlu Feleküddîn Dündar Bey’in reisliği altında merkezleri Uluborlu ve sonra eski adı Prostana olan Eğridir olmak üzere Hamidoğulları Beyliği’ni kurdu. Beyliğin kuruluşu on üçüncü asrın son çeyreği içindedir. Hamid Bey ile oğlu İlyas Bey Selçukîlerin uç beylerinden ve Selçuk emirlerinden idiler. Feleküddîn Dündar Bey, kurduğu beyliğe büyük babası Hamid Beyin ismini verdi. 

Faal bir emir olan Dündar Bey, beyliğinin hududunu güneye doğru genişleterek Gölhisar, Korkuteli ve Antalya’yı ele geçirdikten sonra, ülkesini Germiyan ve Denizli hudutlarına kadar büyüttü. Eğridir’i pek çok eserlerle îmâr eden Feleküddîn Dündar Bey, buraya kendi künyesine nisbetle Felekâbâd adını verdi. 1301 yılında Antalya’yı fethettikten sonra buranın idâresini kardeşi Yûnus Bey’e havâle etti. 1314’te Anadolu’ya gelen İlhanlı Beylerbeyi Emir Çoban’a itâat edenler arasında Dündar Bey de bulunuyordu. Hattâ Dündar Bey, İlhanlılara sadâkatini göstermek üzere aynı senede “Sultanı âzam Gıyâsüddünyâ ve’dDîn Hudâbende Mehmed” klişeli, İlhan Olcayto adına gümüş sikke kestirdi.

1316’da İlhan Olcayto’nun vefâtı ve küçük yaştaki oğlu Ebû Saîd’in cülûsundan sonra ortaya çıkan karışıklıklar esnâsında bu durumu fırsat bilen Dündâr Bey, istiklâlini îlân ederek Sultan ünvânını aldı ve hudud komşuları beyler (Aydın, Saruhan, Menteşe vs.) üzerinde Hâkimiyet tesis etti. Anadolu beyliklerinin İlhânilerin merkezindeki zaaftan istifâde ile bağlılıklarını çözmeye başlamaları üzerine, Anadolu İlhanlı vâlisi Tîmûrtaş, Konya’yı işgâl etti. 1324 senesinde Eşrefoğlu Süleymân Bey’i öldürttü ve arkasından Hamid iline yürüyerek Antalya’ya kaçan Dündar Bey’i de yakalayarak katlettirdi. Ancak çok geçmeden, İlhanlı hükümdarına isyân eden Tîmûrtaş’ın üzerine kuvvet gönderilmesi ve Mısır’da yakalanarak katledilmesi netîcesinde, Dündar Bey’in üç oğlundan büyük oğlu Hızır Bey, Hamideli idâresini eline aldı. Hızır Bey’in ne kadar beylik yaptığı belli değildir. Yaklaşık olarak 1330’da vefât etmiştir.

Seyyah İbni Battûta 1333 yılında Anadolu’yu gezerken Hamidoğulları Beyliğine de uğramış, Gölhisar’da Dündar Bey’in oğlu Mehmet ve Eğridir’de diğer oğlu Necmeddîn İshak Bey’in hükümdar bulunduklarını bildirmiştir. İshak Beyin hangi târihte vefât ettiği belli değildir.
İshak Bey’den sonra birâderi Mehmed Beyin oğlu Muzafferüddîn Mustafa Bey, onun ölümü ile de, oğlu Hüsâmeddîn İlyas Bey Hamidoğulları Beyliği’nin başına geçti. Hüsâmeddîn İlyas Bey, komşusu olan Karamanoğlu Alâeddîn Bey ile yaptığı savaşı kaybederek Germiyanoğlu Süleymân Şâha sığındı. Ondan aldığı yardımlarla kaybettiği yerlere yeniden sâhib oldu. İlyas Beyin de vefât târihi belli değildir.

İlyas Beyden sonra yerine Kemâleddîn Hüseyin Bey geçti. Bu zâd da Karamanoğullarının tecâvüzlerinden bıkarak, Eşrefoğullarından almış oldukları Beyşehri, Seydişehri, Akşehir, Yalvaç ve Ş.Karaağaç’ı 1374’te 80 bin altın mukâbilinde Osmanlı hükümdarı Sultan Birinci Murâd Han’a sattı. Yine Kosova savaşına giden Sultan Murâd’a, oğlu Mustafa idâresinde yardımcı kuvvet gönderdi. Okçulardan müteşekkil bu kuvvet, muhârebe esnâsında Osmanlı ordusunun ön safında bulunmuştur. Kemâleddîn Hüseyin Bey, 1391 yılında vefât etti. Hamidoğullarının bu şûbesinin toprakları Osmanlılar ile Karamanoğulları tarafından paylaşıldı. 

Hamidoğullarında devlet işlerinin görüldüğü bir dîvân mevcuttu. Bu dîvânın, Türkiye Selçuklularınınkine benzer şekilde olduğu anlaşılmaktadır. Hamidoğullarında beylik, eski Türk geleneğine uyularak evlatlar arasında pay edilmekteydi. 

Hamidoğullarından Hüsâmeddîn İlyas Bey’in Felekâbâd’da kesilmiş Hüsâmî ibâreli gümüş sikkesinden başka hiç birisinin sikkesi görülmemiştir.

Hamidoğulları hükümdarları bilhassa Eğridir ve Burdur’da pek çok îmâr faaliyetlerinde bulundular. Bunlardan Eğridir’de Hızır Bey Câmii, Burdur’da Mustafa Bey Medresesi ve Şuhud kasabasında İbrâhim bin Hızır’a âit olan mescid en önemlileridir

Başlık
Ramazanoğulları
Dulkadiroğulları Beyliği
O n dör­dün­cü asır­dan On al­tın­cı as­rın ilk ya­rı­la­rı­na ka­dar Ana­do­lu tâ­ri­hin­de mü­him rol oy­na­yan Oğuz­la­rının Bo­zok ko­lu­na bağ­lı Türk­men hâ­ne­dâ­nı. Ana­do­lu’ya Ha­san Dul­ka­dir ad­lı be­yin idâ­re­sin­de ge­len ve Dul­ka­dir­li Bey­li­ği­’nin çe­kir­de­ği­ni mey­da­na ge­ti­ren bu ilk gru­bun Ma­raş ve El­bis­tan ara­sın­da­ki yay­la­lık böl­ge­ye yer­leş­tik­le­ri ve da­ha son­ra ge­niş bir ala­na ya­yıl­dık­la­rı an­la­şıl­mak­ta­dır. 
Bey­li­ğin ku­ru­cu­su Zey­ned­dîn Ka­ra­ca Bey, Erat­na Bey’in elin­den El­bis­tan’ı al­dık­tan son­ra Mem­lûk Sul­ta­nı Me­lik Nâ­sır Mu­ham­med’den nâ­ip­lik men­şu­ru­nu al­ma­ya mu­vaf­fak ol­du. Ka­ra­ca Bey za­man za­man Mem­lûk sul­tan­la­rı­na itâ­at et­ti ise de, bâ­zan on­la­ra cep­he ala­rak Ha­lep şeh­ri­ni teh­did et­ti. Bu ara­da Çu­ku­ro­va’da­ki Sis Er­me­ni­le­ri­ne ağır dar­be­ler in­dir­di. 1346’da Ga­bon Ka­le­si­ni ele ge­çir­di. Bu ba­şa­rı­la­rı­na gü­ve­nen Ka­ra­ca Bey, Me­lik üz-Zâ­hir ün­vâ­nıy­le 1348 yı­lın­da hü­küm­dar­lı­ğı­nı îlân et­ti. An­cak Mem­lûk Dev­le­ti­ne is­yân eden Ha­lep Vâ­li­si Bay­bo­ğa’yı Sul­tan’a tes­lim et­me­me­si üze­ri­ne ya­ka­la­na­rak 1353’te Kâ­hi­re’de 83 yaş­la­rın­day­ken öl­dü­rül­dü. İkin­ci Os­man­lı Su­ta­nı Or­han Gâ­zi ile çağ­daş­tır. 

Memluklularla Mücadele Ettiler

Ka­ra­ca Bey’den son­ra oğ­lu Ha­lil Bey, Mem­lûk­ler ta­ra­fın­dan El­bis­tan vâ­li­li­ği­ne tâ­yin edil­di. Ha­lil Bey der­hâl hu­dut­la­rı­nı ge­niş­let­me­ye gi­riş­ti ve Ma­raş, Ma­lat­ya, Har­put ve Amik ta­raf­la­rı­nı ele ge­çir­di. Mem­lûk Sul­ta­nı Ber­kuk, de­vam­lı üze­ri­ne akın ya­pan Ha­lil Bey’i or­ta­dan kal­dı­ra­bil­mek için fa­ali­ye­te geç­ti. Ni­hâ­yet 1386 yı­lın­da Ha­lil Bey bir sûi­kast so­nu­cu öl­dü­rül­dü. Ha­lil Bey fev­ka­lâ­de ce­sur ve kah­ra­man bir bey­di. Son de­re­ce cö­mert ol­ma­sı se­be­biy­le halk ta­ra­fın­dan çok se­vi­lir ve sa­yı­lır­dı. Onun ölü­mü ile ye­ri­ne kü­çük kar­de­şi Sü­li Bey geç­ti. 

Sü­li Bey, Mem­lûk­le­re kar­şı ba­şa­rı­lı ge­çen akın­lar­da bu­lun­du. Sul­tan Ber­kuk onun emir­li­ği­ni tas­dik et­mek zo­run­da kal­dı. Fa­kat 1394’te Gü­ney Do­ğu Ana­do­lu’ya ge­len Tî­mûr Han’ı Sû­ri­ye’nin fet­hi­ne teş­vik et­me­si se­be­biy­le Sul­tan Ber­kuk onu ce­za­lan­dır­ma­ya ka­rar ver­di. Bu se­bep­le Mem­lûk kuv­vet­le­ri 1396 Mar­tın­da kar­şı­laş­tık­la­rı Sü­li Bey’i ağır bir boz­gu­na uğ­rat­tı­lar. Bu­nun­la da ye­tin­me­yen Ber­kuk, bir sui­kast ile onu da öl­dürt­tü. Sü­li Bey’in ölü­mü ile Ha­lil Bey’in oğ­lu Nâ­sı­red­dîn Meh­med Bey bey­li­ğin ba­şı­na geç­ti. 

Meh­med Bey Mem­lûk Dev­le­ti’yle dost ge­çin­di. Bu sı­ra­da Tî­mûr Han El­bis­tan ve Ma­lat­ya’yı al­mış­tı. Tî­mûr’a tâ­zim­le­ri­ni arz eden Meh­med Bey da­ha son­ra Os­man­lı tah­tı­na ge­çen Sul­tan Çe­le­bi Meh­med’le de dost ge­çin­di. Bu­na mu­kâ­bil Ra­ma­za­no­ğul­la­rı ile Ka­ra­ma­no­ğul­la­rı­na kar­şı de­vam­lı sa­vaş­tı. Mem­lûk­ler bu hiz­me­ti­ne kar­şı­lık ona Kay­se­ri şeh­ri­ni bı­rak­tı­lar. Meh­med Bey 1442’de yet­miş ye­di ya­şın­da ölün­ce­ye ka­dar 45 yıl sal­ta­nat sür­dü.  Önce Osmanlılara Akraba Oldular

Meh­med Bey’den son­ra ba­şa ge­çen oğ­lu Sü­ley­mân Bey, Os­man­lı­lar ve Mem­lûk­le­re kız ver­mek sû­re­tiy­le ak­ra­bâ­lık kur­du ve bu dev­let­ler­le olan dost­lu­ğu­nu sür­dü­re­rek bey­li­ği­nin var­lı­ğı­nı ko­ru­du. 1454’te öl­dü­rül­dü. Da­ha son­ra bey­li­ğin ba­şı­na ge­çen Me­lik Ars­lan, ken­di­si­ne kar­şı olan kar­de­şi Şah Bu­dak’ın gön­der­di­ği bir fe­dâî ta­ra­fın­dan öl­dü­rül­dü. Mem­lûk Sul­ta­nı Ka­yıt Bay’ın Şah Bu­dak’ı Dul­ka­dir­li Be­yi tâ­yin et­me­si Os­man­lı­lar­la ara­la­rı­nın bo­zul­ma­sı­na se­beb ol­du. Çün­kü Fâ­tih Sul­tan Meh­med Han, Sü­ley­mân Be­yin oğ­lu Şah­su­var’ı bu mev­ki­ye ge­tir­miş­ti. Şah Bu­dak Mı­sır’a kaç­tı. Os­man­lı­la­rın hi­mâ­ye­sin­de­ki Şah­su­var Bey ise Mem­lûk ve Ra­ma­za­no­ğul­la­rı­na kar­şı bir­çok ba­şa­rı­lar ka­zan­dı ise de, Za­man­tı Ka­le­si’n­dey­ken Mem­lûk kuv­vet­le­ri ta­ra­fın­dan esir alı­na­rak Kâ­hi­re’ye gö­tü­rül­dü ve ora­da öl­dü­rül­dü (1472). 

Sonra Osmanlılara Tabî Oldular

Mem­lûk Sul­ta­nı Dul­ka­dir­li Bey­li­ği’ne ye­ni­den Şah Bu­dak’ı gön­der­di. An­cak bu de­fâ da Os­man­lı­la­rın des­te­ği­ni sağ­la­yan Alâ­üd­dev­le Boz­kurt Bey ta­ra­fın­dan Bey­lik­ten uzak­laş­tı­rıl­dı. Şah Bu­dak, 1492 yı­lın­da öl­dü. Alâ­üd­dev­le Os­man­lı­lar­la dost ge­çin­di. Ak­ko­yun­lu­la­rın elin­den Di­yar­ba­kır’ı al­dı. Şah İs­mâ­il ile mü­câ­de­le­ye gi­riş­ti ise de, 1507 yı­lın­da ağır bir ye­nil­gi­ye uğ­ra­dı. Da­ha son­ra Os­man­lı­la­ra kar­şı da cep­he al­dı. Dul­ka­dir­li­ler üze­ri­ne gön­de­ri­len Ha­dım Si­nan Pa­şa ko­mu­ta­sın­da­ki Os­man­lı or­du­su, Tur­na Da­ğı Sa­va­şı’nda onu ye­ne­rek ele ge­çir­di ve dört oğ­luy­la be­râ­ber öl­dü­rül­dü. Alâ­üd­dev­le’nin ye­ri­ne Şah­sü­va­roğ­lu Ali Bey tâ­yin edil­di. Ali Bey, Ya­vuz Sul­tan Se­lim’in ya­nın­da Mı­sır Har­bi’ne ka­tıl­dı ve gös­ter­di­ği üs­tün gay­ret­ler üze­ri­ne pâ­di­şâh ta­ra­fın­dan tal­tif edil­di. Kâ­nû­nî dö­ne­min­de Şam Vâ­li­si Can­ber­di Ga­zâ­lî İs­yâ­nın­da Os­man­lı­la­ra önem­li hiz­met­ler­de bu­lun­du. Onun ölü­mü ile Dul­ka­dir­li top­rak­la­rı ta­mâ­men Os­man­lı Dev­le­ti­ne ka­tı­la­rak bir bey­ler­bey­lik hâ­li­ne ge­ti­ril­di. 

Dul­ka­di­ro­ğul­la­rı­nın si­yâ­sî du­rum­la­rı göz­den ge­çi­ril­di­ğin­de, Os­man­lı ve Mem­lûk dev­let­le­ri ara­sın­da bir tam­pon dev­let du­ru­mun­da ol­duk­la­rı gö­ze çar­par. Bu îti­bâr­la kâh bu, kâh da öte­ki ta­ra­fa tâ­bi ol­muş­lar­dır. 1399 yı­lı­na ka­dar, 62 yıl Mem­lûk­le­re tâ­bi iken, bu tâ­rih­ten îti­bâ­ren Os­man­lı­la­ra tâ­bi ol­muş­lar­dır. Ara­da bir Mı­sır nü­fû­zu­na geç­mek­le bir­lik­te, Os­man­lı tâ­bi­ye­tin­den çık­ma­mış­lar­dır. Hat­tâ Os­ma­no­ğul­la­rı ile iç­li-dış­lı ak­ra­bâ ol­muş­lar ve pâ­di­şâh­la­rın ana ta­ra­fın­dan hâ­ne­dân­la­rı­nı teş­kil et­miş­ler­dir. Son ye­di yıl ise Os­man­lı vâ­li­si du­ru­mun­da geç­miş­tir. Dul­ka­di­ro­ğul­la­rı­nın en ge­niş za­man­la­rın­da şim­di­ki Ma­raş, Kay­se­ri, Ela­zığ, Ayın­tap, Ma­lat­ya ve Adı­ya­man vi­lâ­yet­le­ri­ne ya­yıl­dık­la­rı gö­rül­mek­te­dir. 

Dul­ka­di­ro­ğul­la­rın­dan Alâ­üd­dev­le Boz­kurt Bey, Ma­raş’ta Bek­tû­ti­ye Câ­mii ve Med­re­se­si’y­le Ka­dir­li, Bah­çe, An­tak­ya, An­teb, Bo­zok, An­dı­rın, Kır­şe­hir ve El­bis­tan’da câ­mi, med­re­se, imâ­ret, tür­be ve zâ­vi­ye gi­bi eser­ler yap­tır­mış­tır. Bun­dan baş­ka Dul­ka­di­ro­ğul­la­rın­dan Nâ­sı­red­dîn Meh­med Bey’e âit Kay­se­ri’de Hâ­tu­ni­ye Med­re­se­si, Şah­su­va­roğ­lu Ali Bey’in Ha­cı Bek­taş nâ­hi­ye­sin­de Ba­lım Sul­tan Tür­be­si, Ali Bey’in oğ­lu Şah­ruh’un Si­vas-Kay­se­ri yo­lu üze­rin­de­ki tür­be­si bi­li­nen eser­ler­den­dir.                     
Suriye Selçukluları Suriye ve havâlisinde Sultan Melikşah’ın kardeşi Tutuş tarafından kurulan Selçuklu hânedânı. Suriye fâtihi Emir Atsız’ın Kâhire yakınlarında Fâtımîler karşısında mağlûbiyeti sırasında öldüğü zannedilince, Sultan Melikşah Suriye’yi kardeşi Tutuş’a verdi (1077). Fakat Atsız’ın, Sultan Melikşah’a hayatta olduğunu bildirmesi üzerine, Tutuş’a Haleb bölgesine gitmesi emredildi. Bir süre sonra Fâtımîler Şam’ı kuşatınca, Atsız, Melik Tutuş’u yardıma çağırdı. Atsız’ın ölmesi üzerine Tutuş, daha önce hâkim olduğu Suriye şehirlerini ele geçirdi (1079). Sonra Kudüs’ü aldı. Büyük Selçuklu Devleti’ne bağlı olarak, başşehri Şam olmak üzere, Suriye Selçuklu Devleti’ni kurdu. Bu sırada Antakya’yı fetheden Anadolu fâtihi Süleymân Şah, Suriye hâkimiyetini ele geçirmek istedi. Bu maksatla Halep’i ele geçirmek için hareket etti (1085). Halep vâlisi İbn-i Huteytî, Tutuş’tan yardım istedi. Melik Tutuş, yanında Artuk Bey olduğu halde, harekete geçti. İki hânedân üyesi Halep civârında Ayn Seylem mevkiinde karşılaştılar. Yapılan muhârebede Süleymân Şah hayâtını kaybetti (1086). Tutuş, Halep’i ele geçirdiyse de, iç kaleyi alamadı. Suriye’deki hâdiseler üzerine Melikşah bölgeye sefer düzenledi. Tutuş Şam’a çekildi. Sultan Melikşah’ın Suriye’den ayrılmasından sonra Tutuş, harekete geçip, 1090 senesinde Humus’u ele geçirdi. Trablusşam muhâsarası başarısızlıkla netîcelendi. Melikşah’ın vefâtı üzerine Sultan Berkyaruk’la saltanat mücâdelesine girişen Tutuş, Rey yakınlarında yaptığı savaşta komutanlarının karşı tarafa geçmesi sebebiyle mağlup oldu. Genç yaşta hayâtını kaybetti (1095). Melik Tutuş’un ölümünden sonra oğullarından Rıdvan Halep’te, Dukak ise Dımaşk’ta saltanatını îlân etti. Böylece Suriye Selçuklu Devleti Halep ve Dımaşk Melikliği olmak üzere iki kola ayrıldı. Halep Selçuklu Melikliği: Rıdvan, Halep Melikliği’ni kurduktan sonra topraklarını genişletmek üzere, vezîri Cenâhüddevle ile birlikte Suruç üzerine yürüdü. Fakat, Artukoğlu Sökmen’in başarılı müdâfaası karşısında kuşatmayı kaldırarak, Ermeni asıllı Toros’un idâresinde bulunan Urfa’yı zaptetti (1096). Şehrin idâresini Antalya vâlisiYağıbasan’a vererek Halep’e döndü.  Melik Rıdvan, Dımaşk’ı da alarak, babasının hâkim olduğu topraklara sâhip olmak istiyordu. Bunun için Artukoğlu Sökmen Bey’den yardım istedi. Bir süre sonra Rıdvan, Sökmen’in kuvvetlerinin de katıldığı ordusuyla, Dımaşk’ı muhâsara etti. Ancak iki kardeş arasındaki mücâdele Fâtımîlere yaradı. Fâtımîler büyük bir ordu ile gelerek, Kudüs’ü zaptettiler (Ağustos 1096). Melik Rıdvan ise Kınnesrin’de Dukak’ın kuvvetlerini bozguna uğrattı. Bu savaş netîcesinde Dukak, Rıdvan’ın üstünlüğünü tanımak mecburiyetinde kaldı. Diğer taraftan Haçlılar 1098 senesinde Antakya’yı ele geçirdiler. Hâkimiyet sâhasını genişletmeye çalışan Antakya hâkimi Bohemond, Halep’e bağlı bâzı kaleleri ele geçirdi. Rıdvan, Haçlıların ele geçirdiği Kella Kalesi’ni geri almaya çalıştıysa da, mağlup oldu. Çok geçmeden Haçlılar, Halep’i kuşatma hazırlıklarına başladılar. Fakat Malatya emîri Danişmend kumandasındaki bir Müslüman ordusu tarafından sıkıştırılınca geri çekildiler. 1104 senesinde Sökmen Bey ve Emir Çökürmüş idâresindeki Türk kuvvetleri Urfa ve Antakya Haçlılarını Harran’da mağlup etti. Bunun üzerine Melik Rıdvan harekete geçerek, Halep civârında Haçlıların elinde bulunan birçok yeri aldı. Böylece bir süre için Haçlı tehlikesinden uzak kaldı. 1107’de Melik Rıdvan’ın Antakya bölgesine kadar seferler düzenlemesi üzerine Antakya prensi Tancerd harekete geçerek Esârib ve Zerdâna kalelerini zaptetti. Bölgeye karşı yağma akınları düzenledi. Melik Rıdvan bu durum karşısında Tancerd ile ağır şartlarda bir antlaşma imzâladı. Bir süre sonra Rıdvan, Haçlılara karşı Büyük Selçuklu sultanı Muhammed Tapar’dan yardım istedi. Muhammed Tapar’ın yardım çağrısına birçok emir uydu ve Mevdûd’un komutasındaki Selçuklu ordusu Tell-Başir’i kuşattı. Fakat başarısızlıkla netîcelendi. Rıdvan, Haçlı baskısının artması karşısında Büyük Selçuklu ordusunun Halep’e gelmesini istedi. Emir Mevdûd, bu isteği yerine getirmek için Halep önlerine geldiyse de, askerin halka kötü davranması, Rıdvan’ın şehir kapılarını kapamasına yol açtı ve Selçuklu ordusu Halep’ten ayrılmak mecbûriyetinde kaldı. Melik Rıdvan’ın 1113’te vefâtından sonra yerine on altı yaşındaki oğlu Alparslan el-Ahras geçti. Fakat idâre tamâmiyle atabegi Hadim Lü’lü’ün elindeydi. Bu dönemde Halep’teki Bâtınîlerden şikâyetlerin artması üzerine Sultan Muhammed Tapar, bir elçi göndererek Bâtınîlere karşı harekete geçilmesini istedi. Alparslan, bu isteğe uyarak bir kısım Bâtınî reîsini öldürdü. Bâtınîleri sevmeyen Halep halkı da bu harekâta iştirâk etti. Bâtınîlerin sağ kalanları Suriye’nin çeşitli şehirlerine ve Haçlılara sığındılar. Alparslan’ın melikliği kısa sürdü. Yakınlarının tavsiyesi üzerine yardım için Tuğtegin’e mürâcaat etti ve Dımaşk’a dostça bir ziyâret yaptı. Tuğtegin, bu mürâcaatı müsbet karşıladı. Bu durum karşısında Atabeg Lü’lü, Alparslan’ın davranışlarından ve Tuğtegin’in istekleri doğrultusunda hareket edeceğinden korkarak 1114 senesinde Alparslan’ı öldürttü. Hadim Lü’lü, Alparslan’ın yerine Rıdvan’ın altı yaşındaki oğlu Sultanşah’ı geçirdi. Fakat kudretli bir melikin yokluğu ve ordusunun küçük çapta olması, Halep Melikliği’ni sâdece bu şehri müdâfaa durumunda bıraktı. 1117’de Lü’lü’ün öldürülmesinden sonra Artuklu İlgâzi 1118’de Halep’i ele geçirdi ve Sultanşah’ı hapsetti. Böylece Halep Melikliği sona erdi. Dımaşk (Şam) Selçuklu Melikliği: Tutuş’un ölümünden sonra oğlu Dukak Suriye Selçuklularının Dımaşk şûbesini kurmuştu. Tutuş’un emrinde bulunan Emîr Tuğtegin, Sultan Berkyaruk’un eline esir düşmüş, sonra serbest bırakılmıştı. Tuğtegin, Dımaşk’a gelerek Dukak’ın hizmetine girdi ve ordu kumandanlığına getirildi. Ayrıca Dukak’ın annesiyle evlendi ve Savtigin’i ortadan kaldırarak melikliğin idâresini ele aldı. Dukak, Dımaşk’ı ele geçirmek isteyen ağabeyi Halep Meliki Rıdvan ile yaptığı mücâdelede mağlup olunca, onun hâkimiyetini kabul etti. Melik Dukak, bundan sonra Haçlılarla mücâdele etti. Fakat Haçlı kumandanı Raymond’la yaptığı Trablus önündeki savaşı kaybetti (1102). Daha sonra Rıdvan’ın Atabegi, Cenâhüddevle, Rahbe’yi zaptetmek için sefer düzenlediyse de, buranın, Melik Dukak tarafından ele geçirildiğini öğrenince, bölgeden ayrıldı. Cenâhüddevle, Dukak’ın 1104 yılında ölümünden sonra, Atabeg Tuğtegin, önce onun bir yaşındaki oğlu Tutuş adına hutbe okuttu. Daha sonra Dukak’ın on iki yaşındaki kardeşi Ertaş’ı tahta geçirdi. Fakat Tuğtegin’den korkan Ertaş, Dımaşk’tan kaçtı (1104). Böylece Suriye Selçuklularının Dımaşk kolu sona erdi ve yerine Tuğtegin âilesi Börîler Hânedânı kuruldu.
Kirman Selçuklu Devleti S ultan Alparslan’ın kardeşi Kara Arslan Kavurd Bey tarafından Kirman’da kurulan devlet. Büyük Selçuklu Devleti’nin kurulmasında önemi büyük olan Dandanakan Savaşı kazanıldıktan sonra Merv’de toplanan Selçuklu büyükleri, o zamâna kadar ele geçirilmiş ve geçirilecek toprakların idâresini hânedân üyeleri arasında paylaştırdılar. Bu paylaştırma sırasında Tabes vilâyeti ile Kirman bölgesi ve Kuhistan havâlisi Kara Arslan Kavurd Bey’e verilmişti. Melik Kavurd, maiyetinde bulunan beş-altı bin Türk süvârisi ile kendisine verilen Kirman bölgesine girdi.

Melik Kavurd Kirman'a Tamamıyla Hakim Oldu

Bölgeye hâkim bulunan Büveyhî emîrinin nâibi Behram bin Leşkeristân, Türklere karşı koyamayacağını anladı ve Kirman’ın merkezi olan Berdesîr’e çekilerek müdâfaaya başladı. Bir süre sonra Melik Kavurd ile anlaşmak mecbûriyetinde kalıp şehri teslim etmeye ve kızını Kavurd Bey’e vermeye râzı oldu. Bunun üzerine Kirman 1048 senesinde Kavurd’un idâresi altına girdi. Böylece 1186 yılına kadar devam edecek olan Kirman Selçuklu Devleti’nin temeli atılmış oldu. Melik Kavurd’un hâkim olduğu Serd-sîr bölgesi, burada yaşıyan halkı besleyecek kadar verimli değildi. Kirman’ı besleyen Germ-sîr bölgesi, Kufs denilen dağlı kavmin elinde idi. Melik Kavurd, tâkib ettiği siyâset netîcesinde âni bir baskınla Kufs kavmini dağıtarak Kirman’a tamâmiyle hâkim oldu (1051).

Selçuklu Tarihinde İlk Deniz Aşırı Seferi Yapıldı Melik Kara Arslan Kavurd, Hürmüz Emîri Bedr Îsâ Çâşû’nun sağladığı gemilerle Umman’a sefer düzenledi. Bu Selçuklu târihinde gerçekleştirilen ilk deniz aşırı seferdi. Selçuklu ordusu Umman sâhillerine çıktığı zaman, şaşkınlık içinde kalan Büveyhî emîri, askerini toplamaya fırsat bulamadı ve gizlenmeyi tercih etti. Kavurd, hiçbir mukâvemetle karşılaşmadan Umman’a hâkim oldu. Kavurd bundan sonra Fars bölgesi üzerine sefere çıktı. Fars bölgesinde o sırada Şebânkâre emirlerinden Fazlûye hâkimdi. Kavurd, ilk önce bölgenin merkezi olan Şîrâz üzerine yürüdü. Fazlûye şehri terk ederek Cehrem Kalesi’ne sığındı. Şîrâz’ı ele geçiren Kavurd, 1062 yılında Fars bölgesine de hâkim oldu.

Sultan Alparslan Affetti Büyük Selçuklu Sultânı Tuğrul Bey’in 1063 yılında ölümü üzerine Kavurd da amcasının yerine sultan olmak için harekete geçti. Fakat kardeşi Alparslan’ın tahta çıktığını haber alınca İsfehan’dan geri dönerek onun sultanlığını tanıdı. Bu sırada Fazlûye, Fars’ı tekrâr ele geçirmek için harekete geçti ise de, Kavurd’a mağlûb olarak geri döndü. Bunun üzerine Sultan Alparslan’dan yardım istedi. Kavurd’un daha fazla kuvvetlenmesini ve hâkimiyet sâhasının genişlemesini istemeyen Sultan Alparslan, Fars üzerine yürüyerek, bölgeyi Fazlûye’ye iâde etti. Bir süre sonra Melik Kavurd, vezîrinin teşviki ile isyân etti. Alparslan bu durumu öğrenince, hemen Kirman üzerine yürüdü. Öncü kuvvetler arasındaki muhârebeyi kaybeden Kavurd kaçtı ise de, Sultan Alparslan tarafından affedildi.

Sultan Melikşah Kavurd'u Mağlup Etti Melik Kavurd 1073 yılında bu defa Sultan Melikşah’la giriştiği mücadeleyi kaybetti ve öldürüldü. Kavurd, âdil bir komutan ve devlet adamı idi. Cömertliği ve iyi idâresi ile halkı memnûn etmiş, zamânında Kirman halkı bolluk ve refâha kavuşmuştu. Onun zamânında Kirman, en parlak devirlerinden birini yaşadı. Melik Kavurd’un vefatı üzerine yerine geçen oğlu Kirmanşah’ın hükümdârlığı bir sene sürdü.

Kirmanşah’ın ölümünden sonra, Kavurd’un küçük oğlu Hüseyin tahta geçti. Fakat Hemedan’da tutuklu bulunduğu hapisten kaçan Kavurd’un diğer oğlu Sultanşah, kardeşini tahttan indirerek yerine geçti (1074). Bir süre sonra Sultan Melikşah büyük bir ordu ile Kirman üzerine yürüdü. Kaynaklarda bu seferin sebebi zikredilmemektedir. Sultan Melikşah'da Affetti

 Kalabalık Selçuklu ordusuna karşı koyamayacağını anlayan Sultanşah, Melikşah’ı kendisi karşılayarak, ona büyük hediyeler takdim etti. Bunun üzerine Melikşah, onu affederek yerinde bıraktı ve itâat edeceği husûsunda verdiği sözde durması için yemîn ettirdi. Melikşah, Berdesir önünde on yedi gün kaldıktan ve kızlarından birini Sultanşah ile evlendirdikten sonra İsfehan’a döndü (1080). Sultanşah, 1085 senesi Ocak ayında hastalanarak öldü. Sultanşah’ın yerine kardeşi Turanşah geçti. Turanşah, askeri için kışlalar yaptırdı. Çeşitli îmâr faaliyetlerinde bulundu. Diğer yandan Kavurd’un ölümünden sonra Kirman Selçukluları, Fars eyâletinin hâkimiyetini kaybetmişlerdi. Sultan Melikşah, bu bölgenin idâresini Emirüddevle Humar Tigin’e vermişti. Bu emîrin idâresi sırasında Fars bölgesinde âsâyiş bozulmaya başladı. Durumdan faydalanan Turanşah, Fars üzerine iki sefer düzenledi. Birincisinde mağlûb oldu ise de, ikincisinde zafer kazanarak bu bölgeyi ele geçirdi. İsyan eden Umman halkını itâat altına aldı. Çok âdil ve iyi ahlâklı olan bir hükümdâr olan Turanşah on üç senelik bir saltanattan sonra 1097’de öldü.

İranşah Bâtınî  Yolunu Kabul Edince... Turanşah’ın yerine oğlu İranşah geçti. İranşah çevresindeki bâzı kişilerin etkisi ile bir müddet sonra sapık Bâtınî yolunu kabul edince, halka kötü davranmaya başladı, kâdı ve âlimlerden bâzısını öldürdü. Bu duruma dayanamayan halk, şeyhülislâm ve kâdılara mürâcaat etti. Şeyhülislâm ve zamânın kâdıları, davranışları sebebiyle, İranşah’ın tahttan indirilmesi için fetvâ verdiler. Halk, verilen fetvâ üzerine ayaklandı. İranşah önce af diledi. Sonra kaçmaya çalıştı ise de, yakalanarak öldürüldü (1101). Bu olaylar ve şehzâdeler arasındaki taht mücadeleleri Kirman Selçuklu Devleti’ni yıkılma noktasına getirmişti. Ancak bu sırada tahta çıkan Kirmanşah’ın oğlu birinci Arslanşah, Sultan Sencer’in hâkimiyetini tanıdı. Saltanatta bulunduğu 1101-1142 yılları arasında Kirman Selçukluları parlak bir dönem yaşadı. Fars bölgesini hakimiyeti altına aldı. Îmâr faaliyetleri arttı. Arslanşah 1142’de isyan eden oğlu Muhammed tarafından tahttan indirildi.

Oğuz Beyi Melih Dinar Kirman Selçuklu Devletine Son Verdi Muhammed (1142-1156) ve ondan sonra tahta çıkan Tuğrulşah (1156-1170) dönemlerinde saltanat mücâdeleleri ve iç karışıklıklar sonucu devlet zayıflamaya başladı. Önce Irak Selçuklularının hâkimiyeti altına giren devlet 1180 yılından îtibâren Oğuzların saldırılarına mâruz kaldı. Bilhassa Tuğrulşah’ın oğulları İkinci Arslanşah, Behramşah ve İkinci Tuğrulşah arasında çıkan saltanat mücâdelesinden faydalanan Oğuzlar Kirman’a üst üste akınlar düzenlediler. 1186 senesinde Kirman’a giren Oğuz Beyi Melik Dinar İkinci Muhammedşah’ın Irak’a gitmesinden de istifade ederek Kirman Selçuklu Devleti’ne son verdi.

Devlet İdaresi Büyük Selçuklulardaki Gibiydi Kirman Selçuklularının başında bir melik bulunmakta idi. Melikten sonra atabeg gelirdi. Atabeg, vilâyetleri idâre ile görevlendirilen, henüz küçük yaşta olan şehzâdelere hoca sıfatıyla tâyin ediliyor ve onların devlet işlerinde yetişmelerini sağlıyordu. Saray teşkilâtı Büyük Selçuklulardaki gibiydi. Sarayda; Üstâd-üd-Dâr, Silâhdârlık, Ahurdarlık, Emîr-i câmehane, Hansâlârlık, Candârlık, Bâzdârlık, Nedîmlik, Serhengler, Saray muallimliği, Mutripler, Sâkîler ve Hademeler bulunurdu. Devlet teşkilâtı da Büyük Selçuklu Devleti’ninki gibiydi. Devlet işleri Dîvân-ı Âlâ’da görüşülüp, karâra bağlanırdı. Bundan başka Büyük Dîvân, İnşâ Dîvânı, İstifâ Dîvânı, İşrâf Dîvânı, Dîvân-ı Arz, Berîd Dîvânı adını taşıyan çeşitli devlet işlerinin görüldüğü kuruluşlar da vardı. Kirman ordusu, çeşitli unsurlardan meydana gelirdi. Ordunun çekirdeğini çeşitli boylardan toplanmış Türklerin teşkil ettiği boy birlikleri meydana getiriyordu. Gulâmlar, (kölelikten yetiştirilenler) ordunun ikinci büyük kısmını meydana getiriyordu. Her sultânın, şehzâde, atabeg, emir, sivil ve askerî devlet erkânının kendilerine bağlı gulâmları vardı. Bunlar sâhipleri tarafından yetiştirilirlerdi.

İlim Adamları ve Şairleri Himaye Ettiler Kirman Selçuklu melîkleri, kültür ve îmâr faaliyetlerine çok önem vermişler, halkın kültür seviyesinin yükselmesi için büyük gayret göstermişlerdi. Melikler ve devlet adamları bir çok âlim, şâir ve ilim adamını himâye etmişlerdir. Efdaleddîn Ebû Hamid Ahmed, Ezrâkî, Burhânî, Ebü’l-Hüseyn Kutbulevliyâ, Şeyh Cemâleddîn Ahmed, İmâm Ebû Abdullah Muhammed, İsmâil bin Ahmed Nişâbûrî, Şeyh Burhâneddîn Ebû Nasr Ahmed, Kâdı Ebü’l-Âlâ Ali Semânî, Kirman Selçukluları zamânında yetişen belli başlı âlimlerdendir. Kirman Selçuklularında îmâr faaliyetleri Kavurd zamânında başladı. Kavurd, önce Sîstan ve Derre yolu üzerine bir derbend inşâ ettirdi ve Derre’ye bir han ile hamam yaptırdı. Melik Kavurd’un ölümünden sonra îmâr faaliyetleri bir süre durdu ise de Birinci Turanşah devrinde yeniden başladı. Önce kendisi için bir saray ve köşk, bu sarayın güney kısmında Ulu Câmi ve birbirine bitişik olmak üzere medrese, hankâh, bîmâristân, hamam ve ribat gibi hayır kurumları yaptırdı.

Beş Bin Kitap

Birinci Arslanşah da babası gibi îmâr faaliyetlerine devâm ederek, Berdesir, Bem ve Ciruft şehirlerinde medrese, ribât ve mescitler yaptırdı. Onun yaptırdığı en önemli eser, Mescid-i Melik’deki kütüphânedir. Bu kütüphânede fen ilimleri ile ilgili beş bin kitap vardı. Kirman Selçukluları da, onların atabegleri de îmâr faaliyetlerinde bulundular. Kirman’da bugün var olan ve Selçuklu devrinde yapıldığı anlaşılan, fakat kimin yaptırdığı bilinmeyen birçok sanat eseri bulunmaktadır.
Germiyanoğulları Beyliği Kütahya ve çevresinde hüküm sürmüş bir Türk beyliği. Toprakları, doğuda Afyonkarahisar ve Denizli, batıda Gediz ve Menderes vâdilerine kadar uzanırdı.Germiyan, önceleri Türk aşîretlerinin birinin adıyken, Anadolu Selçukluları Devleti’nin (1077-1307) son zamanlarında 1300 (H.700) yılında kurulan Germiyanoğulları Beyliği’ne de ad oldu. Germiyan aşîretinin Anadolu’ya ne zaman geldiği belli değildir. On üçüncü yüzyılda Malatya taraflarında, Anadolu Selçuklu Devletinin hizmetinde bulunuyorlardı. Malatya’da otururlarken, Germiyan aşîretinin başındaki Alişiroğlu Muzafferüddîn, Selçuklu Hükümdarı İkinci Gıyâseddîn Keyhüsrev (1236-1246) zamânında, Baba İshak tarafından çıkarılan sapık Babaîler isyânını bastırmakla vazifelendirildi ise de, muvaffak olamadı. 

Yine bu âileden ve Selçuklu beylerinden Kerîmüddîn Alişir, Selçuklu şehzâdeleri arasındaki taht mücâdelesine karıştığı için, Moğollar tarafından öldürüldü. Germiyanlılar, daha sonra Moğolların baskısı yüzünden Kütahya tarafına göç ettiler. Buradayken bağımsızlıkları için Anadolu Selçuklu Sultanı İkinci Gıyâseddîn Mes’ûd (1282-1305) ile Moğollara karşı mücâdele verdiler. 

Anadolu Beyliklerinin En Kuvvetlerindendi

Germiyanoğulları Beyliği’ni kuran Kerîmüddîn Alişir’in oğlu Birinci Yâkub Bey, Anadolu Selçuklu Devleti beylerinden iken, 14. yüzyılın başından îtibâren Selçuklulardan ayrılıp, Moğollarla mücâdele edemeyeceğinden, onların hâkimiyetine girdi. Yâkub Bey’in idâresindeki Germiyanoğulları Beyliği, o zaman Anadolu’da kurulan beyliklerin en kuvvetlilerinden olup, Bizanslılardan her yıl belli bir vergi ve hediyeler alıyorlardı. 

Yâkub Beyin, Aydınoğlu Mehmed Bey kumandasında Ege sâhillerine gönderdiği Germiyanlı ordusu, Bizanslılardan Ayasluğ (Selçuk) ve Birgi’yi aldı ve Aydın Bey bu yörede Aydınoğulları Beyliği’ni kurdu. Yâkub Bey, 1305’te Menderes Irmağı kenarındaki Tripolis (Buldan kasabası doğusunda, Yenice yakınında) şehrini alıp, 12.000 piyâde ve 8.000 süvâri ile 1306’da Alaşehir’i kuşattı. 

Bizanslılar İspanya’dan getirtmiş oldukları, Katalan birliklerini Alaşehir’deki Türk kuvvetleri üzerine gönderince, Germiyanlılar kuşatmayı kaldırdılar. Fakat şehir 1314 yılında Yâkub Bey tarafından alınıp, haraca bağlandı. Rumlardan alınan cizye, Kütahya’da yaptırılan Vâcidiye Medresesinin ihtiyâcına karşılık tutuldu. Yâkub Bey’in 1340’ta vefâtı üzerine yerine oğlu Mehmed Bey geçti. Bunun ilk zamanlarında Bizanslılar Katalanlar vâsıtasıyla Kula ve Simav’ı Germiyanlardan aldılarsa da, Mehmed Bey buraları yeniden topraklarına katmaya muvaffak oldu.Mehmed Bey’in vefât târihi kesin belli olmayıp 1361 olarak tahmin olunmaktadır. Ölümünden sonra yerine Süleymân Şah geçti. Süleymân Şah’ın hükümdarlığının ilk yılları durgun geçti. Karamanlılar ile Hamidoğulları arasındaki mücâdelede; Hamidoğullarından İlyas Beyin (1301-1423) tarafını tutması, Karamanlılar ile arasının açılmasına sebeb oldu. 

Osmanlılara Akraba Oldular

Süleymân Şah, Karamanlıların baskısı karşısında, Hıristiyanlarla mücâdelede büyük başarı sağlayan ve sınırlarını genişletmekte olan Osmanlılar ile anlaşmak istedi. Germiyanlı İslâm âlimi İshak Fakih ve berâberindeki heyeti, yüksek hediyeler ile Osmanlı Hükümdarı Murâd Hüdâvendigâr Gâzi (1360-1389)’nin huzûruna gönderip kızını Osmanlı Şehzâdesi Bâyezîd’e vermeyi teklif etti. Kızının çeyizi olarak da, Kütahya ile berâber Simav, Eğriboz (Emed) ve Tavşanlı’yı Osmanlılara verecekti. Süleyman Şah’ın teklifi kabul edilip, düğün yapıldı. Süleymân Şah Kula kasabasına çekildi. Sultan Murâd Hüdâvendigâr’ın oğlu Şehzâde Bâyezîd de Osmanlı sancağı hâline getirilen Kütahya şehrine geldi.Süleymân Şah’ın 1387’de vefâtıyla oğullarından Yâkub, Germiyanlı hükümdarı oldu. İkinci Yâkub Bey Osmanlıların Haçlılarla yaptığı, 1389 Birinci Kosova Savaşı sonrasında Sultan Murâd Gâzi şehit edilince fırsattan istifâde edip Osmanlılara bırakılan toprakları geri almak istedi. Rumeli’deki durumu düzelttikten sonra Anadolu’ya geçen yeni hükümdar Yıldırım Bâyezîd Han (1389-1402), Kütahya taraflarına geldi. Kendisine karşı çıkan İkinci Yâkub Bey ve Subaşı Hisar Bey’i yakalatıp Rumeli’deki İpsala Kalesi’ne hapsettirdi. Germiyanoğulları topraklarını da Osmanlı ülkesine kattı (1390). 

İkinci Yâkub Bey, İpsala Kalesi’nde dokuz yıl hapis kaldıktan sonra, 1399 yılında bir fırsatını bulup kaçtı. Kıyâfet değiştirerek, deniz yoluyla Suriye’ye, oradan da, Tîmûrlular Devleti’nin (1370-1506) Sultanı Tîmûr Hanın (1370-1405) yanına ulaştı. Ankara Savaşı’nda (1402) Osmanlılara karşı Tîmûr Han’ın safında savaştı. Savaş sonunda Tîmûr, eski Germiyanlı ülkesini İkinci Yâkub Bey’e verdi.İkinci Yâkub Bey, Osmanlı şehzâdeleri arasındaki taht mücâdelelerinde yeğeni İkinci Mehmed Çelebi tarafını tuttu. Bu yakınlığı benimsemeyen Karamanoğlu Mehmed Bey, iki yıl üstüste düzenlediği seferler ile Kütahya’yı zaptedip, Germiyan ülkesine sâhib oldu (1411). Karamanoğullarının Germiyan ülkesine hâkimiyetleri iki buçuk yıl kadar sürdü. Osmanlı Sultanı Çelebi Mehmed, Rumeli’de kardeşi Mûsâ’yı bertaraf ettikten sonra, Karamanoğulları üzerine yürüyerek onları Konya’ya kadar sürdü. Çelebi Mehmed böylece hâkim olduğu Germiyan topraklarını yine dostu ve müttefiki olan İkinci Yâkub Bey’e devretti (1414).Osmanlı Sultanı Çelebi Mehmed’in vefâtıyla yerine geçen İkinci Murâd Han’a (1421-1451) karşı, Karamanlılarla berâber Yâkub Bey de Şehzâde Mustafa Bey tarafını tuttu. Mustafa Çelebi’nin, İkinci Murâd Han’a yenilip, İznik’te öldürülmesinden (1423) sonra, Yâkub Bey, Osmanlılarla dost geçinmeyi tercih etti. 1428’de Osmanlıların pâyitahtı Edirne’ye bizzat giderek, İkinci Murâd Han ile görüştü. Osmanlılardan çok hürmet gördü. Oğlu olmadığı için, ölümünden sonra ülkesini Sultan’a bıraktığını vasiyet edip, Kütahya’ya döndü. 1429’da vefâtıyla Germiyanoğulları beyliği sona erip, toprakları, Osmanlılara kaldı. Kütahya ve Afyonkarahisar sancak hâline getirildi. Kütahya önce şehzâdeler, sonra da Anadolu beylerbeyliğinin merkezi olarak Osmanlılarca teşkilâtlandırıldı.Kültür ve Medeniyet: 

Germiyanoğullarının teşkilâtı hemen hemen bütünüyle Büyük Selçuklular ve Anadolu Selçukluları teşkilâtının devâmı hâlindeydi. Germiyan topluluğunun başında Alişir âilesi hâkimiyet kurmuştu ve beylik merkezden idâre edilmekteydi. Hükümdarın sarayı yalnız sultanın ikâmetine âit bir kuruluş olarak değil, aynı zamanda devletin idâre edildiği yer olarak kullanılmaktaydı. Germiyanoğullarının bir dîvânı vardı ve bu dîvânda emirler, vezirler, kâdılar ve nişancı bulunmaktaydı.Germiyanoğullarında toprak sistemi, daha sonra Osmanlılarda gelişmiş şekliyle görüleceği gibi timar, vakıf ve mülk olarak tatbik edilmekteydi.Germiyan beyliğinin kurucusu Birinci Yâkub Bey devri (1300-1340), beyliğin en kuvvetli olduğu bir zamandı. Bu devirde iktisat ve içtimâî hayatta buna paralel olarak ileriydi. Yâkub Bey’in hazîneleri, konaklarının mevcûdiyeti, sosyal ve ekonomik hayâtı gösteren önemli örneklerdendir. Bu devirde Germiyanlıların mükemmel bir ordusu olup, askerleri tam techizatlıydı. Germiyan Beyliği’ne Bizanstan her yıl 100.000 dinar ve kıymetli eşyâlar hediye olarak gelmekteydi.Germiyanoğulları zamânında edebî ve ilmî faâliyet çok canlı bir durumdaydı. Şeyhoğlu Mustafa, Şeyhî Sinan, Ahmedî ve Ahmed-i Dâî gibi müellifler dil ve fikir sâhasında pek çok eser vermişlerdir. Bunların yanısıra Molla Abdülvâcid ve İshak Fakih gibi ilim adamları da yetişmiştir. Germiyanoğulları zamânında Kütahya’da ilmî tedrisat yapan Vâcidiye Medresesi, İkinci Yâkub Bey Medresesi ve İshak Fakih Medresesi vardı. Vâcidiye Medresesi’nde dînî ilimlerin yanında fen ve astronomi gibi ilimlerin de okutulduğu anlaşılmaktadır. 

Germiyan Beyliği’nde hizmet gören ilim ve fikir adamları, Germiyan ilinin Osmanlılara geçmesi üzerine Osmanlılar tarafından da himâye edilmişlerdir. Bunların ilmî ve edebî sâhada pek çok eserler vücuda getirmeleri temin edilmiştir. Germiyan beyleri ilim ve fikir adamlarını korumuşlar, onlara yüksek değer vererek ilmin ve fikrin gelişmesine hizmet etmişlerdir.Germiyan ülkesinde kültür ve sosyal hayatla berâber ekonomi de yüksek bir seviyedeydi. “Germiyan kumaşları” adıyla meşhur dokumalar bütün Anadolu’da tanınırdı. Denizli’nin “Ak alemli” kumaşından da hil’at ve üst elbisesi yapılırdı. Germiyanlı sarıklık bezleri meşhur olup, Osmanlı sultanlarının başına sardığı kavuklarda bile kullanılırdı. Çok dayanıklı atlar yetiştirirlerdi. Menderes Irmağı vâsıtasıyla Ege Denizi limanlarına ticâret malları ve Kütahya’dan çıkarılan şap mâdeni naklederlerdi. 
Kazan Hanlığı İdil (Volga) Irmağı kıyısındaki Kazan şehrinde kurulmuş bir Türk Devleti. Kuzeydoğu Avrupa’ya göç eden Türkler tarafından 15. yüzyılda kurulup, 16. yüzyılın ortalarında Ruslar tarafından yıkıldı. Ruslar, Türkleri sevmediklerinden buranın ahâlisine Moğollara izafeten Tatar diyerek onları kötülemektedirler 

Kazan Hanlığı, Volga Bulgarlarının yaşadıkları bölgede, Altınordu Devleti’nin eski hanlarından Uluğ Muhammed Han tarafından 1437 târihinde kuruldu. Hanlığın ahâlisini Orta Asya’dan gelme yerleşik ve yarı göçebe Türkler ve Finliler meydana getiriyordu. Uluğ Muhammed Han devleti için gelişmesini mahzurlu gördüğü Moskova Knezliği’ne karşı sefere çıkıp, Rus kuvvetlerini bozguna uğrattı ve Knez Vasili’yi esir etti. 

Ruslar, Kazan Hanlığı’nın hâkimiyetini tanıyıp, harp tazminatı olarak her yıl haraç vermeyi, Kazan memurlarının Rus şehirlerinde vazife yapmasını ve Oka Nehri boyunu şehzâde Kâsım’a yurt olarak vermeyi kabul ettiler. Oka Nehri boyunda kurulan “Kâsım Hanlığı" sâyesinde Moskova Knezliği kontrol altında tutuldu. Hanlığın kuruluş safhası 1437-1445 yılları arasında tamamlanmıştır.Teşkilâtçı tedbirli, cesur ve akıllı bir idâreci olan Uluğ Muhammed Han’ın vefâtıyla oğlu Mahmûd Han (1445-1462) Kazan Hanlığı tahtına geçti. Mahmûd Han devrinde Kazanlılar sulh, sükûn huzur ve refah içinde yaşadılar. Mahmûd Han’ın 1462’de vefâtıyla oğlu Halil (1462-1467) ve İbrâhim (1467-1479) Kazan Hanı oldular. İbrâhim Han devrinde taht mücâdeleleri başladı. İbrâhim Han’a karşı bâzı beyler Kâsım Hanlığı’nın kurucusu Kâsım’ı Kazan Han’ı olarak tanıdılar.

Taht Kavgaları Başladı

Türklere karşı fırsat kollayan Moskova Knezliği bu durumu değerlendirerek İbrâhim Han’a karşı Kâsım Han’ı destekledi. Hânedanlık meselesi Moskova Knezliğinin kontrolünü gevşettiğinden Ruslar, Türklerin hâkimiyetinden kurtulmak için faâliyete geçtiler. Papalık tarafından, Bizans sülâlesinden Sofia ile evlendirilen Üçüncü İvan, 1480’de Türk hâkimiyetinden ayrılarak istiklâlini îlân etti. 

Kazan Hanlığı’ndaki taht mücâdeleleri 1552 târihine kadar devâm etti. Kazan tahtına sâhib olmak isteyen prensler, Ruslar’dan da teşvik ve yardım alarak iktidar mücâdelesine devâm ettiler.Kazan Hanlığı’nın iç işlerindeki karışıklıklardan büyük ölçüde istifâde eden Ruslar, 1487 yazında Kazan’a girdiler. Muhammed Emin Rus taraftârı görünerek, usta bir siyâset tâkib edip 1506’da Rusları Kazan’dan attıysa da bütün tehlikeyi ortadan kaldıramadı. 1521’de Kırım sülâlesinin, 1552’de Astırhanlıların hâkimiyetine geçen Kazan Hanlığı, devamlı Rus saldırılarına uğradı. İlk çar ünvanlı Moskova Knezi olan Dördüncü (Korkunç) İvan Hıristiyan Avrupa’dan silah ve asker de alarak 150.000 kişilik ordusu ve 150 top ile Kazan Hanlığına karşı harekete geçti.

Kazan’ı müdâfaa eden şehirdeki 33.000 asker ve dışardaki 15.000 atlı Hanlık kuvvetleri ile Ruslar arasında 1552 yazında şiddetli çarpışmalar meydana geldi. Kazan’daki müdâfilerin huruç harekâtı ve atlı kuvvetlerin saldırıları sonucu Rusları yok etme metodu, Avrupa’dan getirilen toplar ve İngiliz mühendislerinin duvar altı lağım tekniği karşısında tatbik edilemedi. 

Rusların Korkunç Vahşeti

Ağustos başında Kazan’a giren Ruslara karşı sokak muhârebeleri yapıldı. Ruslara karşı en şiddetli mücâdele Kul Şerif Câmii ve Medresesi çevresinde oldu. Seyyid Kul Şerif dâhil bütün medreseliler şehid edildiler. Yâdigar Muhammed Han ve etrâfındakiler esir edildi. Kazanlıların çok azı dışında, genç-ihtiyar, kadın-erkek katliama uğradı. Maddî mânevî kültür eserleri imhâ edilerek şehir ve devletin hazineleri Ruslar tarafından yağmalandı. Kazan ülkesi Rusların hâkimiyetine girince çeşitli târihlerdeki istiklal mücâdeleleri kanlı şekilde bastırıldı. 

Hanlıkta yerleşik Bulgar Türkleri ve yarı göçebe Kıpçak Türkleri hâkimdiler. Hanlığın başında bulunan “Han”, boyları temsilen “Karacılar Dîvânı ile idârede söz sâhibi idârî, askerî ve dînî temsilciler hükûmeti meydana getirirdi. Saltanat, hânedândan en büyük oğulun hakkıydı. Bütün memleketi alâkadâr eden meseleler için temsilciler heyetinden meydana gelen Kurultay toplanırdı. 

Kazan Hanlığı’nın iktisâdî temeli tarıma dayanırdı. İslavlara hububat mahsulleri, meyve, bal, balmumu, balık ile çeşitli kürk ve eşyâları ihraç edilirdi. Kazan’da yabancı tüccarlar için ayrı bir bölge kurulmuştu. Her yıl 24 Eylül günü Volga Nehri’ndeki adada panayır kurularak ülkenin her tarafındaki tüccarlar burada toplanır, alışveriş yaparlardı. 

Kazan’da saraylar ve câmiler inşâ edilerek, âlimlerin ve dînî müesseselerin bütün ihtiyaçları devlet bütçesinden karşılanırdı. Dânişmend, derviş, hâfız, hâkim, kâdı, molla yetiştirilerek, her Kazanlı İslâm dîninin esaslarını öğreninceye kadar câmi, mekteb ve medreselerde okutulurdu. Kul Şerîf Câmii ve Medresesi en meşhur Kazan müessesesidir.

Kazan Hanlığı, Ruslar tarafından işgâl edilince maddî ve mânevî eserler yağmalanıp, tahrib edildi. Devlet adamları ve âlimler katliamlarda insafsızca, çocuklar da kadınlarla birlikte öldürüldüler.Bugün Kazan’da Rusya Federasyonuna bağlı Volga (İdil) Tatar Cumhûriyeti hâkimdir.
Menteşeoğulları Beyliği Güneybatı Anadolu’da kurulan bir Türk beyliği. Merkezi bugünkü Muğla vilâyeti olan, bu beyliğin hâkimiyeti on üçüncü yüzyılın ortalarından on beşinci yüzyılın başlarına kadar devâm etti.Anadolu’ya bütünüyle sâhip olup, askerî ve siyâsî hâkimiyetlerini iskân siyâsetiyle de pekiştirmek isteyen Selçuklular; gazâ akınları için, Moğol zulmünden kaçan Türk boylarını batıya yerleştiriyorlardı. 

Menteşe Bey’in kumandasındaki Türkler de, Bizanslıların Karya, Osmanlıların Menteşe eli dedikleri, bugün Muğla denilen bölgeye yerleştirildi. Bu arada Moğol tesiriyle Selçuklu Devleti nüfuzunun günden güne azalması uçlardaki Türk unsurlara geniş bir hareket serbestisi vermekteydi. Nitekim Menteşe Bey idâresindeki Türkmenler de 1261’den sonra Muğla çevresinde fetihlere girişerek, bölgeye daha sağlam bir şekilde yerleşmeye başladılar.

1278 yılında Bizans İmparatoru Mihail-VIII’in oğlu Andrenikos Muğla’yı büyük bir ordu ile kuşattı ise de alamadı. Aydın ve Güzelhisar kalelerini tahkim edip geri döndü. Onun dönüşü ile harekete geçen Menteşe Bey, kısa sürede Aydın ile Güzelhisar’ı zaptetti (1282). Böylece Türkler Menderes havzasına tamâmen hâkim oldular.

On üçüncü yüzyılın ikinci yarısından sonra başlayan hâkimiyetleri Antalya’nın Alakır Çayı batısından îtibâren; Fenike, Kaş, bütün Muğla, Çameli, Acıpayam, Tavas, Bozdoğan ve Çine’ye kadar yayıldı. Donanmaya sâhip olan Beylik Akdeniz ve Ege denizinde faaliyetlerde bulundu.

1282 yılından sonra vukû bulan olaylarda Menteşe Bey’in adına rastlanmamaktadır. Bu durumda onun 1282 yılı sonunda ve 1283’te vefât ettiği sanılmaktadır. Meğri yakınlarında bulunan türbesinde medfûndur. Menteşe Beyden sonra, yerine oğlu Mes’ûd Bey geçti. Saltanat değişikliğinden faydalanmak isteyen Bizanslılar tekrar Karya üzerine sefere kalkıştılarsa da muvaffak olamadılar.

Rodos Adasına Çıkarma Yapıldı

Bizanslıları bozguna uğratan Mes’ûd Bey, güçlü donanmasıyla Rodos Adası’na çıkartma yaptı. 1300’de yapılan çıkartma ile Rodos Adası’nın Türkler tarafından fethi, papalığı harekete geçirdi. Papa Beşinci Kleman ile Fransa Kralı Güzel Filip’in teşvik ve yardımları üzerine Hıristiyanlığın korsan, tarîkat mensubu Sen Jan Şövalyeleri Rodos’a hücum ettiler. 1310 yılında başlayan Sen Jan Şövalyelerinin hücumu 1314 yılında Rodos’un işgâline kadar devâm etti. Mes’ûd Bey 1320’den önce vefât edince yerine oğlu Şücâüddîn Orhan Bey geçti.

Şücâüddîn Bey de, 1320’de Rodos Adası’na sefer tertip edip, adayı işgâlden kurtarmak istedi, fakat muvaffak olamadı. 1340’larda vefat ettiği tahmin edilen Şücâüddîn Orhan Bey’in yerine oğlu İbrâhim Bey geçti.

İbrâhim Bey, Lâtin Haçlılarının işgâline uğrayan İzmir’i kurtarmak için 1344’te Aydınoğlu Umur Bey’e yardım etti. Menteşe donanması, Lâtinleri devamlı tâciz etti. Menteşe ve Venedik donanmasının mücâdelesi 1355 antlaşmasına kadar sürdü. İbrâhim Bey’in 1360’larda vefâtıyla Menteşeoğulları Beyliği, Mûsâ, Mehmed ve Ahmed adlarındaki üç oğlu arasında taksim olunarak, idâre edildi.

Osmanlı Devleti’nin Anadolu ve Rumeli’nde genişleyip, büyümesiyle Menteşeoğulları Beyliği toprakları da, Yıldırım Bâyezîd Han’ın 1390 Anadolu seferi sonunda Osmanlı hâkimiyetine geçti ve 1402 Ankara Muhârebesi’ne kadar Osmanlı hâkimiyetinde kaldı.

Osmanlı Devletine Katıldılar

Tîmûr Han, Anadolu beylerine eski yerlerini iâde ettiğinde İbrâhim Bey’in oğlu İlyâs Bey’e de Menteşe’yi verip, emir tâyin etti. 1402-1413 yılları arasındaki Fetret devrinden sonra, Menteşeoğulları âilesi 1414 yılında Osmanlı Sultânı Çelebi Mehmed Han’ın yüksek hâkimiyetini tanıdı. Menteşe toprakları 1424 yılında bütünüyle Osmanlı Devleti’ne katıldı.

Anadolu’nun güneybatısında iki yüz yıla yakın hâkim olan Menteşeoğullarına âit kültür ve sanat eserleri hâlâ mevcuttur. Bölgede câmi, medrese, türbe ve diğer sosyal müesseseler inşâ eden Menteşe Beyliği’nin Milas, Muğla, Beçin ve Balat şehirlerinde zamânına göre fakülte derecesinde yüksek vasıflı medreseleri vardı. İlyâs Bey’in 1404 yılında Balat’ta yaptırdığı câmi, Türk sanat eserlerinin nâdide nümûnelerindendir. İlyâs Bey adına İlyâsiye fi’t-Tıb adında bir tıp kitâbı, Mehmed Bey oğlu Mahmûd Çelebi adına da Bâznâme adında avcılığa dâir bir kitap Farsça’dan tercüme edildi.

Menteşe beyleri, ilme, âlimlere çok değer verip, himâye ederlerdi. Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin torunlarından Ulu Ârif Bey’e hürmet gösterip; Mevlevîliğin bölgelerinde yayılmasına müsaade ettiler.

Menteşeoğullarının, devrin diğer Anadolu beyliklerinden ayrı kuvvetli bir donanması vardı. Mısır’daki Memlûkler Frenklere karşı Anadolu’dan yardım isteyince, Menteşeoğulları iki yüz kadırga gönderme vaadinde bulundular. Bu hâl Menteşeoğullarının denizlerdeki güç ve seviyelerini göstermesi bakımından önemlidir. Menteşeoğulları, Akdeniz ve Ege’de korsanlara karşı devamlı mücâdele etmişlerdir. 
Eşrefoğulları On üçüncü asrın sonlarına doğru Beyşehir ve Seydişehir civârında kurulmuş bir Türk beyliği. Beyliğin kurucusu Seyfeddîn Süleymân Bey, Anadolu Selçuklularının uç beyi idi. Selçuklu Sultanı Üçüncü Gıyâseddîn Keyhüsrev, 1283 senesinde İlhanlı hükümdarı tarafından öldürülünce, yerine amcasının oğlu İkinci Gıyâseddîn Mes’ûd geçti. 

Gıyâseddîn Mes’ûd Konya’daki Eşrefoğlu ve Karamanoğlu kuvvetlerinin Gıyâseddîn Keyhüsrev taraftarı olması sebebiyle Konya’yı bırakarak, Kayseri’yi devlet merkezi yaptı. Gıyâseddîn Keyhüsrev’in annesi, devletin, iki torunu ile Mes’ûd arasında paylaştırılmasını isteyerek, Eşrefoğullarını ve Karamanoğullarını Konya’ya çağırdı. Eşrefoğlu Süleymân Bey’e saltanat nâibliği verildi. Bu şehzâdeler, 1285 senesinde tahta çıkarıldı. Yedi ay gibi kısa bir süre sonra Gıyâseddîn Mes’ûd ve vezir Sâhib Ata’nın gayretleriyle şehzâdeler bertaraf edildi. Bunların tahttan indirilmesi üzerine Eşrefoğlu Süleymân Bey, kendi merkezine çekildi ve Sultan Mes’ûd’a karşı cephe aldı.1286 senesinde Eşrefoğullarının merkezi Germiyanoğulları tarafından yağmalandı. 1288 senesi başlarında Eşrefoğlu Süleymân Bey, Ilgın’a akın yaptı. Aynı sene Sultan Mes’ûd ile barışarak itâatini arz etti. Beyliğin merkezini Beyşehir’e nakletti ve şehrin etrâfını surlarla çevirdi. Eşrefoğlu Süleymân Bey, 1302 senesi Ağustos ayının yirmi yedisinde Beyşehir’de vefât etti. Yerine büyük oğlu Mehmed Bey geçti.Mehmed Bey, beyliğinin topraklarını kuzeye doğru genişletmeye muvaffak oldu. Akşehir ve Bolvadin’i ele geçirdi. 1314 senesinde Anadolu beylerinin itâatlerini sağlamak ve âsîlerini cezâlandırmak için sefer düzenleyen İlhanlı Devleti’nin Beylerbeyi Emîr Çoban’a itâat eden beyler arasında Mehmed Bey de vardı. Mehmed Bey’in 1320 senesinden sonra öldüğü, Bolvadin’de yaptırdığı câminin kitâbesinden anlaşılmaktadır.Mehmed Bey’in yerine oğlu İkinci Süleymân Bey geçti. Süleymân Bey zamânında uçlarda bağımsızlıklarını muhafaza etmeye çalışan beylere karşı İlhanlı Devleti’nin Anadolu Vâlisi Demirtaş harekte geçti. 1326 yılında Beyşehir’e yürüyerek şehri ele geçirdi. Süleymân Bey’i işkenceyle öldürerek, göle attırdı. Böylece Eşrefoğulları Beyliği sona erdi.Seyfeddîn Süleymân Bey, 1297 senesinde Beyşehir’de nefis Türk mîmârî eserlerinden olan bir câmi yaptırdı. Bu câminin mihrâbı çok güzel olup, Selçuklu mîmârîsinin devâmıdır. Türbesi bu câminin yanındadır. Mehmed Bey de Bolvadin’de güzel bir câmi yaptırmıştır.Mübârizüddîn Mehmed Bey adına, Şemsüddîn Mehmed Tüsterî tarafından Arapça Fusûl-ül-Eşrefiyye isimli bir eser yazılmıştır. Eserin yazması, Ayasofya kütüphânesi 2445 numarada kayıtlıdır. 
Aydınoğulları Beyliği On dördüncü asır başında Aydın ve çevresinde kurulan Türk beyliği. Germiyan ordusu subaşısı Aydınoğlu Mübârizüddîn Mehmed Bey kurmuştur. Germiyanoğlu Birinci Yakub Bey tarafından Aydın ve çevresini fethetmekle görevlendirilen Mehmed Bey, öncelikle Sasa Bey’in elindeki Tire, Ayasluğ (Selçuk) ve Birgi’yi ele geçirdi. Bu çarpışmalar sırasında Sasa Bey öldürüldü (1307).Bundan sonra Birgi’yi kendisine merkez seçerek beyliğini ilan eden Mehmed Bey, gazâ harekatına devam etti. 1310’da Müslüman İzmir’i 1328’de gavur İzmir’i ele geçirdi. Mehmed Bey bundan sonra ortaçağ İslâm-Türk geleneğine uyarak, ülkesinin idaresini beş oğlu arasında pay etti. Kendisi hükümdar sıfatı ile Birgi’de oturdu. Ayasluğ’da kurduğu tersane ile güçlü bir donanma meydana getirdi. İzmir vâlisi tâyin ettiği oğlu Umur Bey, bu donanmayla Sakız, Ağrıboz, Bozcaada, Mora ve Rumeli kıyılarına akınlar düzenledi.
Aydınoğlu Mehmed Beyin 1334’te bir av sırasında attan düşerek hastalanması ve ölümü üzerine yerine kardeşlerinin de ittifakiyle Gazi Umur Bey geçti. Umur Bey 14 yıllık beyliği döneminde devlet merkezi Birgi’de ancak üç gün oturabilmiş, bütün saltanatı savaşlarla geçmiştir. Umur Bey’in devri Aydınoğullarının en parlak devri olmuştur. Saruhanoğlu Süleyman Bey’le beraber giriştiği Yunanistan ve Mora seferlerinden pek çok esir ve ganimetlerle döndü (1335).Bizans şehri olan Alaşehir (Philadelfia), yarım asra yakın zaman Türk taarruzlarına karşı koymuştu. Zor durumda kaldıklarında kaleyi kuşatanlara cizye ve haraç veriyorlardı. Bu şehri almayı muhakkak arzu eden Umur Bey, 1335 yılında, yaralı olmasına rağmen şehri kuşattı ve kısa sürede fethetti. Bizans İmparatoru ile dostça geçinen Umur Bey, adalardaki isyanların bastırılmasında imparatora yardım etti. Nitekim 1336 yılında Bizans İmparatoru, Umur Bey’le bir dostluk antlaşması yaparak, Sakız Adası’nı Aydınoğullarına bıraktı. Bizans’la olan antlaşmasına sadık kalan Umur Bey de onlara gerektiğinde yardımda bulundu.Gazi Umur Bey, 1338-1339 yıllarında yanında kardeşi Hızır Bey de olduğu halde Adalar denizi ve Yunanistan’a seferler düzenledi. Daha sonra Karadeniz’e geçerek Kili ve Eflak seferlerini gerçekleştirdi (1340). Umur Bey bu son sefere üç yüz gemi ile çıktı. Güçlü bir donanmaya sahib olduğundan Girit ve Kıbrıs üzerine olan akınlarını yoğunlaştırdı ve muvaffakiyetleri her tarafa yayıldı.

Haçlılara Şiddetle  Karşı KoydularÖzellikle bu seferler sonunda Latinlerin yakın doğudaki menfaatleri tamamen yok olduğundan, Papa, Aydınoğulları üzerine yeni bir Haçlı seferi düzenlenmesini teşvik etti. 1344-45 yıllarında Kıbrıs, Cenova, Venedik ve Rodos gemilerinden teşekkül etmiş olan Haçlı donanması ansızın ve büyük bir baskınla sahil İzmir’i aldı. Ancak Haçlılar yukarı İzmir’i elinde tutan Umur Bey’in şiddetli ve devamlı taarruzlarıyla karşılaştıklarından, kesin neticeye ulaşamadılar. Sonunda antlaşma yapmağa karar verdiler. Fakat, bâzı müttefiklerin antlaşmaya yanaşmaması üzerine, Papa bu antlaşmayı onaylamadı. Antlaşmayla bir sonuca varamayacağını bilen Umur Bey, Sahil İzmir’ini almak için bütün gücüyle silaha sarıldı ve burayı var kuvvetiyle kuşattı ve bu esnada ön saflarda kahramanca döğüşürken şehit düştü. Mânevî güçleri sarsılan Aydınoğulları, İzmir üzerine yapılan bu kurtarma teşebbüsünden sonuç alamadılar.Gazi Umur Bey’in şehit düşmesinden sonra, yerine büyük kardeşi Hızır Bey geçti. Hızır Bey, Umur Bey’in yerini dolduracak bir kimse olmadığından, Haçlılara karşı mukavemet gösteremedi ve ağır şartlarla, bir antlaşma imzaladı (1348). Bu antlaşma Aydınoğullarının faaliyetlerini durdurmuş ve beyliğin çökmesine sebeb olmuştur.Hızır Bey devlet merkezini Selçuk’a nakletti ve kendisinden sonra başa geçen kardeşi Îsâ Bey de burada saltanat sürdü.

Osmanlılara BağlandılarÎsâ Bey zamânında, Osmanoğullarının Anadolu birliğini kurma ve genişleme siyasetine çıkan Aydınoğulları Birinci Murad Han’ın 1389’da Kosova Savaşı’nda şehit olmasından faydalanmak istediler. Karamanlılar başta olmak üzere, diğer bâzı beyliklerle ittifak yaparak, Osmanlıların aleyhinde faaliyette bulundular. Fakat yeni padişah Yıldırım Bâyezîd, Rumeli işini yoluna koyduktan sonra, ilk iş olarak Anadolu tarafından gelecek tehlikeleri ortadan kaldırmaya çalıştı. Alaşehir’i alıp, Aydın taraflarına indi. Mukavemet görmeksizin Aydıneli’ni tamamen ele geçirip Îsâ Bey’i aldı. Îsâ Bey’in karşı koymadan ülkesini teslim etmesine mükafat olarak kendisini İzmir ve civarının müstakil emiri tanıdı. Kızı Hafsa Hatun ile de evlenerek aradaki bağı kuvvetlendirdi. Bir müddet sonra Îsâ Bey’i İznik’te ikamete mecbur ederek, Aydınoğulları Beyliği’ni kesin olarak Osmanlılara bağladı.Ankara savaşında (1402) Yıldırım Bâyezîd’in Tîmûr’a mağlup ve esir düşmesinden sonra Aydınoğulları Beyliği tekrar canlandı. Ancak bu sırada Îsâ Bey ölmüştü. Bu itibarla Aydınoğullarının başına Tîmûr Han’ın emriyle, oğlu Mûsâ Bey geçti. Ertesi yıl Mûsâ Bey’in vefatı üzerine yerine İkinci Umur Bey geçti (1403). Fakat Aydınoğlu İbrahim Bahadır Bey’in oğlu ve İzmir vâlisi Cüneyd Bey buna karşı çıkarak, saltanat iddiasında bulundu. İkinci Umur Bey’in üzerine yürüyerek Ayasluğ’u zabteden Cüneyd Bey, Umur’un 1405’te ölümüyle de Aydınoğulları topraklarına tek başına, 1425’e kadar bâzı fasılalarla hâkim oldu.Cüneyd Bey, yerini sağlamlaştırmak için Osmanoğulları arasındaki taht kavgalarına karışıp, her defasında şehzadelerden birini tutarak zaman zaman kendisine müttefik bulmak ve mevcut ittifaklara katılmak yolunu tuttu. Birçok kereler başarısızlığa uğramasına rağmen, kendini bağışlatmayı bildi. Her seferinde yeni vazifeler almaya muvaffak oldu. İkinci Murad Han zamânında rahat durmayan Cüneyd Bey, sıkışınca Sisam adası karşısındaki İpsili (Aydın ilinde, Sivrihisar) kalesine sığındı. Ancak Karamanlılardan umduğu yardımı göremeyince, teslim oldu ve öldürüldü. Böylece Aydınoğulları toprakları tamamiyle Osmanlıların hakimiyeti altına girdi (1425).

Çok Kıymetli Mimari ve Dinî Eserler BıraktılarAydınoğulları, hakimiyetleri altında bulunan Birgi, Tire, Aydın ve Selçuk’u câmi, medrese, Han ve hamam gibi eserlerle süslemişlerdir. Aydınoğulları mimarisinde Anadolu Selçuklu sanatının etkisi görülmektedir. Aydınoğulları beyliğinin en önemli eseri, Selçuk’taki Îsa Bey Câmii’dir. Mimar Ali bin Dımışkî’nin inşa ettiği câmi, Şam’daki Ümeyye Câmii’nin temel özelliklerini taşıdığı gibi, yenilikler de bulunmaktadır. Diğer önemli eserler, Birgi’de Aydınoğlu Mehmed Bey Câmii (Ulu Câmi) ve türbesi, Karahasan Câmii, Sultanşah Türbesi’dir.Aydınoğulları kültür bakımından da büyük hizmetlerde bulunmuşlardır. Tezkiretü’l-Evliya, Arâisü’l-Mecâlis adlı Peygamberler târihi, Süheyl ü Nevbahar ile Hüsrev ü Şirin tercümesi gibi pek çok dil yadigarı, ilme değer veren Aydınoğulları sayesinde yazılmış ve bunlardan bazıları günümüze kadar gelmiştir.Aydınoğulları Latinlerle yaptıkları ticaret dolayısıyla yabancı sikke kullandıkları gibi, İslâmî sikkeleri de vardır. Bundan başka Birinci Umur Bey’in bakır sikkeleri ile Îsâ ve oğlu Mûsâ beylerin ve Cüneyd Bey’in gümüş sikkeleri bulunmaktadır. Aydınoğulları Beyliği’nin devlet teşkilâtı diğer Anadolu beyliklerine benzemektedir.
Candaroğulları On üçüncü asırda Kastamonu, Sinop ve çevresinde kurulan bir beylik. Aslen Türkmen bir âiledendirler. Beyliğin kurucusu ise Şemseddîn Yaman Candar’dır.

On üçüncü asrın sonlarında Selçuklu hükümdarı İkinci İzzeddîn Keykavus’un oğlu İkinci Gıyâseddîn Mes’ûd’un birinci hükümdarlığı zamânında (1293-1298), bunun kardeşlerinden olup memleket dışında bulunmakta olan Rükneddîn Kılıç Arslan bir gemi ile Kırım’dan gelerek Sinop’a çıkmış ve oradan da Kastamonu’ya gelmiş ve vâli tarafından hüsn-i kabul görmüştü (1291). Bu târihlerde Kastamonu vâliliğinde Emir Çoban’ın oğlu Muzafferüddîn Yavlak Arslan bulunuyordu. Kılıç Arslan, Yavlak Arslan’ı kendisine atabeg yaparak hümükdârlığını ilân etti ve Moğollarla birlikte üzerine gelmekte olan kardeşi Mes’ûd’un kuvvetlerini dağıttı ise de, Mes’ûd’a yardıma gelmekte olan Şemseddîn Yaman Candar karşısında bozguna uğradılar. Yavlak Arslan maktûl düştü. Bu durum üzerine Yavlak Arslan’ın ıktaı (karşılığında asker beslemek şartıyla istifâdesine verilen toprak) Kastamonu ve havâlisi, İlhan Geyhatu tarafından Şemseddîn Yaman Candar’a verildi.

Şemseddîn Yaman’ın hangi târihte vefât ettiği ve nereye defnedildiği belli değildir. En yakın ihtimâl vefâtının 14. yüzyıl başlarında olmasıdır.

Şemseddîn Yaman Candar’ın ölümü üzerine Kastamonu’nun eski sâhibi Yavlak Arslan’ın oğlu Hüsâmeddîn Mahmud Bey, derhal harekete geçerek Kastamonu’yu işgâl ettiğinden, Şemseddîn Yaman Candar’ın oğlu Süleyman Paşa, Eflâni tarafına çekilerek orada oturmaya mecbur oldu. 1309’da Kastamonu üzerine baskın yapan Süleyman Paşa Mahmud Bey’i sarayında muhâsara ederek, yakalayıp öldürdükten sonra burasını beyliğine merkez yaptı.

Süleymân Paşa 1335 yılına kadar İlhanlıların hâkimiyetini tanıdı. İlhanlı hükümdarı Ebû Saîd Bahadır Han’ın ölümünden sonraki beş yılda ise müstakil olarak hükûmet sürdü. Anadolu’da İlhanîlerin nüfûzu sarsılmaya başladığı sırada Süleyman Paşa tedbirli hareket ederek İlhanîlerin vezîri Emir Çoban Anadolu’ya geldiği zaman onu karşılayıp sadâkatini arz etti. Bu halden istifâde ile de hudûdunu genişletmeye muvaffak oldu.

Süleyman Paşa, Pervâneoğullarından Gâzi Çelebi zamânında Sinop’u kendi hâkimiyeti altına aldı ve Gâzi Çelebi’nin 1322’de vefâtından sonra burasını doğrudan doğruya ilhâk ederek idâresini büyük oğlu Giyâsüddîn İbrâhim Bey’e verdi. Bu arada Taraklı ve Safranbolu’yu da beyliğine katan Süleyman Paşa kendi adına para da bastırdı.

Süleyman Paşa’nın 1339’da küçük oğlunu kendine veliaht yapmasını bahâne eden büyük oğlu İbrâhim, babasına isyân ederek Kastamonu’yu zapt ile hükümdar oldu. Süleyman Paşa’nın nasıl vefât ettiği ve veliaht Çoban’ın âkibeti mâlûm değildir. İbn-i Battûta, Süleyman Paşa’nın 70 yaşında olduğunu beyân ettiğine göre, ölümünde 80 yaşında olması muhtemeldir. İbn-i Battûta Süleymân Paşa’yı uzun sakallı, güler yüzlü, vakûr ve heybetli olarak tavsif etmektedir.

İbrâhim Bey’in hükûmeti uzun sürmedi ve 1345’te vefât etti. Yerine amcası Emir Yâkub’un oğlu Âdil Bey geçti. Zamânı hakkında fazla mâlûmât bulunmayan Âdil Bey, 1361 yılında ölünce, yerine Osmanlı târihlerinde Kötürüm Bâyezîd diye anılan oğlu Celâleddîn Bâyezîd hükümdar oldu.

Bâyezîd Bey, sert, haşin ve acımasız bir zât olup kendisinden sonra oğlu İskender’i hükümdar yapmak istiyordu. Diğer oğlu Süleyman Paşa bundan dolayı kardeşi İskender’i öldürüp, Osmanlı hükümdarı Murad Hüdâvendigâr’ın yanına kaçarak onu babası aleyhine tahrik etti. İkinci Süleyman Paşa, Osmanlı kuvvetleri ile Kastamonu’ya gelince babası Sinop’a kaçtı ve bu sûretle Beylik ikiye bölünerek Süleyman Paşa Kastamonu Beyi oldu. Daha sonra Bâyezîd Bey, oğlunun, Osmanlılarla arasının açılmasından istifâde ederek Kastamonu’ya hücum ile Süleyman’ı kaçırdı ise de, Süleyman Paşa Osmanlıların yardımı ile burasını yeniden ele geçirdi (1384). Bu son seferinde hastalanan Celâleddîn Bâyezîd Bey, 1385’te vefât ederek Sinop’taki türbesine defnedildi. Yerine, Sinop Şûbesi hükümdarı olarak, oğullarından İsfendiyar Bey geçti. Bunun hükümdarlığı uzun sürdüğü için Candar Beyleri Osmanlı târihlerinde İsfendiyaroğulları diye zikredilmiştir.

Osmanlıların himâyesinde Kastamonu Beyi olan Süleyman Paşa, Birinci Kosova Muhârebesinde yardımcı asker yolladığı gibi, Yıldırım Bâyezîd’in Batı Anadolu beyleri üzerine yaptığı seferde de kuvvet vermişti. Ancak beyliklerin ortadan kalkmasında sıranın kendisine geleceğini hisseden Süleyman Paşa, Osmanlılardan yüz çevirerek Sivas hükümdarı Kâdı Burhâneddîn ile ittifak etti ve bu sûretle iki defâ Yıldırım Bâyezîd’in elinden kurtulmaya muvaffak oldu. Nihâyet 1392 yılında süratle Kastamonu’ya gelen Yıldırım Bâyezîd, Kâdı Burhâneddîn ile birleşmelerine meydan vermeden Candaroğulları kuvvetlerini bozguna uğrattı. Süleymân Paşa öldürüldü. Böylece Candar Beyliği’nin Kastamonu şûbesi Osmanlıların eline geçti. Sinop tarafına taarruz etmeyen Bâyezîd, İsfendiyar Bey ile anlaşarak Kıvrım yolunu hudut kesti.

Ankara Muhârebesi’nden sonra, Menteşeoğlu Mehmed Bey’le berâber Tîmûr’a tâzimlerini arz eden İsfendiyar Bey’e, Kastamonu da dâhil olmak üzere, bütün Candar Beyliği devredildi. İsfendiyar Bey, Fetret Devri’nde Îsâ ve Mûsâ Çelebilere mümkün olduğu kadar yardımda bulundu. 1413 yılında ise Osmanlı tahtında hâkimiyeti ele geçiren Çelebi Mehmed’in Eflak üzerine yaptığı seferlerde kendisinden yardım isteğine karşılık oğlu Kâsım Bey kumandasında asker göndermekle mukâbelede bulundu.

İsfendiyar Bey, emri altındaki bölgelerden, Çankırı, Kalecik ve Tosya’yı en çok sevdiği oğlu Hızır Bey’e vermek istedi. Babasının bu icraatına gücenen büyük oğlu Kâsım Bey Eflak seferinden dönüşte Kastamonu’ya gelmedi ve bu yerlerin Osmanlı himâyesinde bulunmak şartıyla kendisine terk edilmesini istedi. Çelebi Mehmed, Kâsım Bey’in bu arzusunu muvâfık bularak harekete geçti. Ancak İsfendiyar Bey’in red cevâbı karşısında, Kastamonu üzerine yürüyen Çelebi Mehmed, onu Sinop’a çekilmeye mecbûr etti. Nihâyet Kastamonu ve Küre Candaroğullarında kalmak şartıyla diğer bölgeler Osmanlılara terk edildi. Onlar da bu bölgeleri kendileri adına Kâsım Bey’e verdiler.

İki beylik arasında uzun bir süre devâm eden iyi ilişkiler, Çelebi Mehmed’in ölümünden sonra harekete geçen İsfendiyar Bey’in, oğlu Kâsım Bey’e taarruzu ile bozuldu. Kâsım Bey’in elinden eski bölgelerini alan İsfendiyar Bey, daha sonra Osmanlılara âit Safranbolu’yu muhâsara ettiyse de, muhârebede mağlûb olarak yaralı hâlde Sinop’a kaçtı. Osmanlı kuvvetleri bakır mâdeni ile meşhûr Küre’yi zabtettiler. Bu durum üzerine İsfendiyar Bey, torununu (İbrahim Beyin kızını) İkinci Murâd’a vermek ve Bakır Küresi hâsılâtının bir kısmını Osmanlılara terk ve lüzûmu hâlinde asker göndermek, bir de Kâsım Beyin yerlerini iâde etmek sûretiyle sulh teklif ederek bu şartlarla Osmanlılarla antlaşma imzâladı (1424).

İsfendiyar Bey, yaşı yetmişi geçmiş olduğu hâlde 1440 yılında vefât etti ve Sinop’daki türbesine defnedildi. Yerine oğlu Tâceddîn İbrâhim Bey geçti ise de, üç buçuk yıl kadar saltanat sürdü. 1443 Mayısı sonunda öldü.

İbrâhim Beyin yerine büyük oğlu Kemâleddîn İsmâil Bey geçti. İsmâil Beye kardeşi Kızıl Ahmed Bey muhâlefet ederek, Osmanlıların yanına gitti. Osmanlılar, Ahmed Bey’in teşvikiyle Mahmûd Paşa komutasında Kastamonu üzerine asker sevk ettiler. İsmâil Bey Sinop’a kaçarak müdâfaa hareketine girişti. Müdâfaadan bir netîce elde edemiyeceğini anlayınca da hayâtına ve çocuklarına dokunulmayacağına dâir teminat alarak kaleyi teslim eyledi (1461).

Fâtih Sultan Mehmed, Sinop önünde orduya iltihak ederek, İsmâil Bey’le görüştü ve ona akran muâmelesi yaptı. Otağının kapısında karşıladı. İsmâil Bey el öpmek istediyse de, Fâtih Sultan Mehmed kardeşim hitâbıyla boynuna sarılarak öptü.

Fatih Sultan Mehmed Han,İsmâil Bey’e başlangıçta İnegöl, Yenişehir ve Yarhisar taraflarını ve oğlu Hasan Bey’e de Bolu sancağını vermişti. Fakat İsmâil Bey kendisine Rumeli’de bir yer verilmesini ricâ edince Filibe’ye nakledildi. Hükümdarlığında olduğu gibi Filibe’de de hayırlı vakıflar yaptı. 1479 târihinde orada vefât etti. İsmâil Bey’in yerine hükümdar olan Kızıl Ahmed Beyin saltanatı ise iki üç ay sürmüş ve beylik tamâmiyle Osmanlıların eline geçmiştir.

Candaroğulları, Birinci Süleymân Paşa’dan beyliğin son bulmasına kadar yaklaşık yüz altmış sene devâm eden saltanatları zamânında, ilmî ve sosyal müesseselerle memleketlerini îmâr etmişlerdir. Ayrıca ilim ve sanat adamlarını himâye ile kendi adlarına ithâf edilen pekçok Türkçe eser yazdırmışlar, bu sûretle Türkçenin ilim dili olmasına her bakımdan îtinâ göstermişlerdir.

Candaroğullarından Celâleddîn Bâyezîd Bey’in Araç kasabasında bir câmii, İsmâil Bey’in Kastamonu, Sinop ve beyliğin diğer merkezlerinde câmi, mescid, han, hamam, çeşme gibi eserleri vardır. İsfendiyar Bey zamânında Kastamonu, Anadolu’daki ilim merkezlerinden biri olmuştur. Daha sonra burada Sancakbeyliği etmiş olan Osmanlı şehzâdeleri de Candaroğulları zamânındaki ilim ve edebiyât cereyanlarını devâm ettirmişlerdir.

İlim ve fazîlet sâhiplerini himâye eden, destekleyen ve dâimâ onlarla berâber olan Candaroğulları hükümdarları adına yazılmış eserler arasında en önemlileri şunlardır: Süleymân Paşa adına tasavvuftan Farsça İntihâb-ı Süleymâniye ismiyle Allâme Şîrâzî’nin bir eseri; Celâleddîn Bâyezîd adına, Ebû Mihnef’ten tercüme edilen üç bin beyitli Maktel-i Hüseyin Mesnevîsi; İsfendiyâr Bey adına göz hastalıklarına dâir Sinoplu hekim Mü’min bin Mukbil tarafından telif edilen Kitâb-ı Miftâh-ün-Nûr ve Hazâin-üs-Surûr; Hızır Bey adına tercüme edilen Mîrâcnâme, Kâsım Bey adına yazılan Ömer bin Ahmed’in kaleme aldığı on beş bâb üzerine kırâat-ı seb’aya dâir olan Risâle-i Münciye isimli Türkçe tecvid kitabı.

Candaroğulları Beyliği iktisâdî durum itibâriyle iyi bir mevkide bulunuyordu. On üç, on dört ve kısmen on beşinci asırlarda pek ehemmiyetli olan Sinop ticâret limanı bu beyliğin elinde bulunuyordu. Sinop vâsıtasıyla, Anadolu emtiasını ve kendi mallarını ihrâç ettikleri gibi, Cenevizlilerin getirdikleri malları da içeri alıyorlardı. Bir ara Samsun’u da elde eden Candaroğulları burada bir kalesi olan Cenevizlilerle ticârî muâmelede bulundular. Kastamonu’nun en mühim ihrâç eşyâsı bakır ile demirdi. Bilhassa birincisi pek önemli ve makbuldü. Bu ihrâcât dolayısıyla beylik külliyetli gelir temin etmekteydi. Cenevizlilerle alış verişlerinde Candaroğullarının çift balık resimli bakır sikkeleri görülmüştür. Candaroğulları Beyliği zamânında Kastamonu atları meşhur ve Arab atları gibi şeceresi olup yüksek fiyatla satılırdı. Ayrıca dışarıya doğan ve şâhin gibi av kuşları ihrac edilirdi.

Candaroğulları Beyliği’nin Sinop limanında tersânesi ve donanması olduğu mâlum ise de, bu donanmanın miktarına ve faaliyetine dâir fazla bilgi yoktur. Pervâneoğullarından Gâzi Çelebi’den sonra, Candaroğullarına geçen Sinop’ta donanma faaliyetleri görüldü. Nitekim Candaroğulları beyliği donanmasının 1361’de Kefe’yi Cenevizliler’den almalarına ramak kalmıştı. Osmanlılar zamânında da Candaroğullarından kalan Sinop tersânesinde kadırgalar yapılmıştır.
Kaçarlar Türkistan, Âzerbaycan, İran ve Anadolu’da yaşayan Türkmen kabîlesi ve İran’da iktidar olmuş hânedân. Kaçar adı, Türkçe kaçmak kelimesinden türetilmiştir.Kaçarlar, Moğollar zamânında Hazar Denizi kıyılarında otururlardı. İlhanlılardan Hülâgu Hân’ın (1256-1264), Alamut Bâtınîlerine ve Sûriye’ye karşı giriştiği seferlere katılan Kaçarlar; Irak, Sûriye ve Anadolu’ya kadar yayıldılar. İlhanlı Devleti yıkıldığı zaman, Sûriye hudûduna yerleştiler. Tîmûr Han Sûriye’yi ele geçirince, onları esas vatanları olan Türkistan’a yolladı.On altıncı yüzyılın başında kurulan Safevî Devleti (1502-1732) kurucusu Şâh İsmâil’i (1502-1524) destekleyen Kaçarlar; bu devirde vezirlik, başkumandanlık, beylerbeylik dâhil devlet kademelerinde vazife aldılar. Safevîlerin yıkılmasıyla, 18. yüzyılda Afşarlar (1736-1749) ile mücâdele ettiler. Afşarlı Nâdir Şah’a (1736-1747) düşmanca davranan Kaçarlar, Kuzey İran üzerinden Âzerbaycan’a yayıldılar. Kaçarlı Mehmed Ağa’nın Âzerbaycan vâliliği sırasında İran’daki hâkimiyetleri kuvvetlendi. Zendlere (1749-1796) karşı 1779’da Şiraz’da zafer kazanan Mehmed Ağa, İsfehan bölgesini alarak, şahlığını îlân etti. 1796’da Zendlerin hâkimiyetine son veren Mehmed Ağa, İran’ı bütünüyle zaptetti.Böylece 1796’da kurulan Kaçar Devleti, Ruslarla mücâdele edip, 19. yüzyılda Avrupa devletleriyle diplomatik münâsebetler kurdu. Feth Ali Şah (1797-1834) devrinde Fransa ve İngiltere’nin yanına çekilmek istenen İran’daki Kaçar Devleti, Çarlık Rusyasının Hint Okyanusuna inme politikasına karşı ordusunu kuvvetlendirerek, Avrupa’dan teknik eleman, silâh ve malzeme getirtti. Feth Ali Şah İran-Rus Harbi (1826-1828) sonunda imzâlanan Türkmençay Antlaşması ile İran, Kafkaslar havâlisindeki haklarını Rusya’ya vererek, Hazar Denizindeki Rus hâkimiyetini kabul etti.Muhammed Şâh (1834-1848) devrinde, Kuzey İran’da Acem asıllı Elbab Ali Muhammed’in talebesi İslâm düşmanı Behâullah’ın kurduğu “Behâîlik” ortaya çıktı. Behâîler Kaçarlı iktidârını tehdid edip, isyanlar çıkardı. Nâsireddîn Şah (1848-1896) Behâîleri kılıçtan geçirdi ise de bir fedâî tarafından öldürüldü. Doğu’nun fethedilmesi için Afganistan ve Herat’taki mücâdeleler, Hindistan’daki Gürganiyye Devleti (1526-1858)’nin İngilizler tarafından yıkılmasına kadar devâm etti.Rusya, İngiltere ve Fransa’nın İran bölgesindeki rekâbeti, Kaçarlar Devleti üzerinde Avrupa devletlerinin iktisâdî hâkimiyetini arttırdı. Muzaffereddîn Şâh (1896-1907) devrinde liberalizm ve meşrûtiyet verilmesini isteyenlerin hareketleri karşısında, 1 Ocak 1907’de Meclis-i Şûrâ-yi Millî açıldı. Muzaffereddîn Şah’tan sonra tahta geçen Muhammed Ali Şah’ın (1907-1909) Meşrûtiyet Anayasasını îlân etmesine rağmen, tatbik ettirmemesi üzerine, Âzerbaycan ve diğer eyâletlerde Kaçarlı Hânedânına karşı, silâhlı mücâdeleler ile isyânlar başladı. Muhammed Ali Şah’ın Rus ve İngiliz kontrolündeki iktidârına ihtilâlciler son verince, yerine oğlu Ahmed Şah (1909-1925) geçti.Birinci Dünyâ Harbinde tarafsız kalan Kaçarlar Hânedanının ülkesi, Ruslar ve İngilizler tarafından muhârebe alanı olarak kullanılıp, buradan Osmanlı Devletine saldırılar tertiplendi. Harp sonrasında İran’da mahallî isyânlar ve ayrılma taraftarı hareketler gelişti. Bolşevik Rus orduları Kuzey İran’a girdi. İngilizler Ahmed Şah’ı 1923’te Londra’ya götürünce yerine saltanat nâibi ve ordu başkumandanı Ali Rızâ Han vekâlet etti. 1924’te İran Millî Meclisini elde eden Ali Rızâ Han, 1925’te kanlı bir darbe yaparak Kaçarlar Hânedânına son verip, Pehlevî hükûmetini (1925-1979) kurdu. Pehlevî hükûmeti devrinde Kaçarlar Hânedânından ve kabîlesinden birçok devlet adamına vazife verildi.Kaçarlar bugün Türkistan, Âzerbaycan ve kalabalık bir şekilde Esterâbat dâhil İran’da yaşamaktadır.
İnaloğulları Diyarbakır’da (Amid) bir asra yakın hüküm sürmüş olan Türk beyliği. Sultan Melikşâh’ın ölümünden sonra çıkan karışıklıklar sırasında son Mervânî Emîri Nâsırüddevle Mansûr, Meyyâfârikîn’i alarak Diyarbakır bölgesindeki emirliğini tekrar kurmaya çalıştı. Fakat Sûriye Selçuklu Sultânı Tutuş, daha önce davrandığı için, Diyarbakır’ı ele geçirerek, Emir Tuğtegin’i vâli tâyin etti. Tuğtegin, Sultan Tutuş ile birlikte Berkyaruk’a karşı savaşırken, esir düştü. Bu sırada Tuğtegin’in yokluğundan faydalanan Türk beyleri, Diyârbakır bölgesini paylaştılar. 

Sadr adlı bir Türk beyi de Diyarbakır’a hâkim oldu. Musul emîri Kürboğa’nın şehri ele geçirme teşebbüsünü başarıyla önleyen Sadr, kısa süre sonra öldü. Yerine beyliğin kurucusu olarak kabûl edilen Türkmen beylerinden İnal geçti. Emir İnal da az sonra ölünce yerine oğlu İbrâhim geçti.

Emîr İbrâhim, Sûriye Selçukluları Dımaşk kolunun sultânı Dukak’a tâbi oldu. 1098 senesinde Haçlıların elindeki Antakya’yı geri almak için harekete geçen Musul Emîri Kürboğa idâresindeki Selçuklu ordusunda İnaloğulları da yer aldı. Türkiye Selçuklu Sultânı Birinci Kılıç Arslan, 1105 senesinde Meyyâfârikîn’e gelince, Emîr İbrâhim tâbiiyetini bildirdi ve Sultan’la berâber, Musul Seferine katıldı. Birinci Kılıç Arslan bu seferde ölünce, İnaloğulları kısa bir süre bir yere tâbi olmadılar.

Ahlat Emîri Sökmen el-Kutbî’nin 1108 senesinde Meyyâfârıkîn’i ele geçirmesiyle Diyarbakır bölgesi emîrlerinin yanında İbrâhim de ona bağlandı. İnaloğlu İbrâhim, 1109 senesinde ölünce yerine oğlu Sa’düddevle Ebû Mansûr İl-Aldı geçti. İl-Aldı, 1115’te Cur Nehri’nin doğusundaki, Meyyâfârıkîn’e bağlı kırk köyü elegeçirdi. 1124 senesinde Diyarbakır’da faaliyetleri artan bozuk îtikâd sâhibi İsmâilîleri ortadan kaldırdı. Böylece, İsmâilîlerin bozuk îtikâdı bu bölgede yayılma imkânı bulamadı.

Emîr Zengî, 1127 senesinde Musul’da Aksungur’un yerine geçtikten sona topraklarını genişletmek istiyordu. Mardin Artuklu Emîri Timurtaş ile İl-Aldı birleşerek, Emîr Zengî’ye karşı koymaya çalıştılar. Fakat başarı sağlayamadılar. Emîr Zengî, Sercî’yi zaptetti. Bir müddet sonra Timurtaş, Zengî ile birleşerek, eski müttefiki İl-Aldı’nın hâkim olduğu Amid şehrini kuşattı. Bunun üzerine İl-Aldı, Harput Artuklu Emîri Dâvûd’dan yardım istedi. Emîr Dâvûd yardım için Amid’e gelince, 1134 senesinde şehir önlerinde iki ordu karşılaştı. İl-Aldı ve Dâvûd  yenilerek kaleye çekildiler. Zengî ile Timurtaş muhâsaraya devâm ettilerse de kuvvetli surlara sâhib olan şehri ele geçiremediler. Emîr İl-Aldı 1142 senesinde vefât etti.

Emîr İl-Aldı’nın ölümünden sonra vezîri Nisanoğlu Müeyyeddîn ile çocukları beyliğin idâresini ele aldılar. Vezîr Müeyyeddîn, İl-Aldı’nın oğlu Cemâleddîn Şemsülmülûk Mahmûd’u emîrlik makâmına geçirdi. 1144 senesinde Atabeg Zengî, yeniden Diyarbakır bölgesine girerek İnaloğullarına âit Ergani, Hâlar, Tulhum ve Çermik gibi kale ve kasabaları zaptetti.

İnaloğullarının merkezi Diyarbakır, 1160 yılından îtibâren Artukluların tehdidi altına girdi. 1163 senesinde Artukluların Şemseddîn Sevinç kumandasında gönderdiği ordu Amid’i kuşattı. İki tarafın da mancınık gibi muhâsara âletleri kullandığı bu kuşatma, dört ay sürdü. Şehrin düşeceğini anlayan Emîr Mahmûd ve vezîri Ebü’l-Kâsım Ali, Dânişmendli Yağıbasan’dan yardım istediler. Yardım isteğini kabûl eden Yağıbasan, Artuklu Emîri Kara Arslan’ın dâmâdı olmasına rağmen, onun topraklarına girdi ve bâzı şehirlere taarruz etti.

Kara Arslan, Amid kuşatmasını kaldırmak mecbûriyetinde kaldı. Ertesi sene Kara Arslan, Amid’i tekrar kuşattı ise de başarılı olamadı ve geri çekildi. Amid kâdısı Nasiheddîn, 1165 senesinde Hısn Keyfa’ya giderek, Kara Arslan ile İnaloğulları arasında bir anlaşma sağlamaya muvaffak oldu. 1179 senesinde Vezir Ebü’l-Kâsım Ali ölünce yerine Mes’ûd geçti.

Hısn Keyfâ Artuklu emirliğinin başına, Fahreddîn Kara Arslan’ın ölümünden sonra Nûreddîn Muhammed geçerek Selâhaddîn-i Eyyûbî’ye tâbi oldu. Nûreddîn’in tek isteği, Amid şehrine sâhib olmaktı. Sultan Selâhaddîn de Amid’i alınca ona vereceğini vâdetti. Nitekim 1183 senesinde Selâhaddîn-i Eyyûbî kuvvetleri ile gelerek, şehri kuşattı ve uzun muhârebelerden sonra Nisan ayının yirmi dokuzunda Amid’e girdi. Selâhaddîn Eyyûbî şehrin idâresini Nûreddîn’e verdi. Çok yaşlanmış olan İnaloğlu Mahmûd’a hürmet ederek, maaş bağladı. Amid şehri Artukoğullarına verildi. İnaloğulları beyliği de son buldu.

İnaloğulları zamânında Amid (Diyarbakır), iktisâdî ve kültürel bakımdan çok ilerledi. Şehirde önemli îmâr faaliyetlerinde bulunuldu. İl-Aldı zamânında yanan Ulu Câmi tekrar inşâ edildi. İnaloğulları zamânında Amid’de dokuma sanâyii çok gelişti. Bilhassa, halı, kumaş ve çadır bezleri îmâl ediliyordu. 1122 senesinde Amid’e bağlı Ergani Kalesi civârında bakır mâdeni bulunmuş ve işletilmiştir.
Alâiye Beyleri Alâiye’nin (Alanya), Anadolu Selçuklu Sultanı Birinci Alâeddîn Keykubat tarafından fethinden sonra, 1293-1471 yılları arasında burada hakimiyet sürmüş olan beylere verilen ad. Alâiye beyleri, önce Karamanoğullarına, sonra da Memlüklere bağlı kaldıklarından, beylik olarak kaydolunmamıştır.

Anadolu Selçuklularının son zamanlarında, Alâiye’yi Karamanoğulları zaptettiler. 1293 senesinde Kıbrıs Kralı Alâiye’ye asker çıkardı. Bunun üzerine Karamanoğlu Mecdüddîn Mahmud Bey, Memlük Sultanı Melik Eşref Selâhaddîn adına hutbe okutmak suretiyle tehlikeyi atlattı. Alâiye, 1427 senesinde Karamanoğulları tarafından beş bin altın mukabilinde Memlük Devleti’ne satıldı. Bundan sonra Alâiye, Memlük sultânının yüksek hâkimiyetini tanımak suretiyle Karamanoğlu Mahmud Bey’in torunları tarafından idare edildi.

İlk Alâiye beyi, Savcı bin Şemseddîn’dir. Emir Savcı’dan sonra yerine oğlu Emir-i a’zam Karaman bin Savcı, Alâiye beyi oldu. Bu da babası gibi Memlük sultânının himayesindeydi. Lütfi Bey, kardeşi Emir Savcı’yı öldürüp Alâiye beyi oldu. Karamanoğulları tehlikesine karşı Memlük hakimiyetini tanıdı.

Lütfi Bey, Karamanoğullarının sık sık devam eden taarruzlarından bıkıp, Osmanlıların yardımını sağlamak için, kızkardeşini, vezir-i â’zam Rum Mehmed Paşa ile evlendirdi.

Lütfi Bey, vefât edince, yerine kardeşi Ali Bey’in oğlu Kılıç Aslan, Alâiye Beyi oldu. Kılıç Aslan, Osmanlılar, Karamanoğullarının topraklarını fethe başladıklarından, Karamanoğullarının taarruzlarından kurtuldu. Fakat Osmanlı veziri Gedik Ahmed Paşa tarafından Alâiye muhâsara edilince, şehri kendi isteği ile teslim etti. Fatih Sultan Mehmed, Kılıç Aslan’a Gümülcine sancağını dirlik olarak verdi. Böylece Alâiye Beyliği sona erdi 1471 (H. 876).

On dördüncü asırda Alâiye’de gemi yapan tezgahlar vardı. Kereste ihracatı en önemli ticaret geliri idi. Güney Anadolu, Mısır, Rodos ve diğer memleketlerle ticari münasebeti bulunan Alâiye, Antalya’dan sonra çok zengin ve işlek bir pazar yeri idi. Bundan dolayı Alâiye beyleri ve halkının mali durumları gâyet iyi idi.
İdil Bulgar Devleti
İdil ve Kama nehirlerinin birleştiği alanda kurulan bir Türk Devleti. Bir kısım araştırmacılar ilk Müslüman Türk devletinin İdil Bulgar Hanlığı olduğunu kabul ederler. "Karışık" mânâsına gelen Bulgar kelimesi, Hun Türklerinin idaresinde yaşayan ve Hunların yıkılışından sonra dağılan Türk boylarından Kutripur ve Utrgurların karışımından meydana gelen Bulgarlara isim oldu.

Önceleri Göktürk Hanlığı'nın idaresinde yaşayan Bulgarlar, 630'da bu devletin fetreti üzerine Büyük Bulgarya Devleti'ni kurdular. Ancak bu devlet kısa bir süre sonra komşu Hazar Hakanlığı tarafından ortadan kaldırıldı. Bunun üzerine Asparuh idaresindeki Bulgarlar, Tuna'ya doğru yönelerek Balkanlara girip 670'li senelerde Tuna Bulgar Devleti'ni kurdular. Tuna Bulgarları bir süre sonra Slavlarla karıştılar ve 864 senesinde, Boris Han'ın Ortodoksluğu resmen kabulüyle de Hristiyan oldular. Bugünkü Balkanlarda yaşayan Bulgarlar bunların soyundandır.

Bulgarlar Arasında İslamiyet Yayılmaya Başladı

Bulgarların bir kısmı ise, İdil ve Kama nehirlerinin birleştiği sahaya yerleşmişlerdi. İdil Bulgarları burada bölgenin yerli halkı Finugarları ve öteki Türk topluluklarını da idareleri altına alarak bir devlet kurdular. Bu devletin ilk devirleri hakkında kaynaklarda kesin bir bilgi yoktur. 
Bulgar tüccarlarının Harezm'de ve Sâmânî ülkesinde Müslüman tüccarlarla temasları, Harezmlilerin de onların ülkelerine gitmeleri neticesinde, ülke topraklarında İslâm dîni ve kültürü yayılmaya başladı. 900'lü senelerde Bulgarlar arasında İslâmiyet'i kabul edenlerin sayısı çoğunluktaydı. 

Sultan Şekkey'in oğlu İlteber Almış'ın, başa geçtikten sonra gördüğü bir rüya üzerine İslâmiyet'i kabul etmesiyle İdil Bulgar Devleti'nin resmî dîni İslâmiyet oldu. Almış Han 920'de Abbasî halîfesine din âlimi ve mimarlar göndermesi için ricada bulundu. Bunun yanında ismini, Emir Cafer bin Abdullah olarak değiştirdi. Bu heyet 922 senesinde Bulgar ülkesine ulaştı ve o andan îtibâren Bulgar Devleti, Abbasî halîfelerine bağlı bir Müslüman ülkesi, Bulgarlar ise Doğu Avrupa'da Türk-İslâm kültürünün ilk temsilcisi durumuna geldi. Sikkelerden anlaşıldığına göre, Cafer'den sonra yerine oğlu Mikâil geçti. Ona da Tâlib bin Ahmed, Mü'min bin Ahmed ve Mü'min bin el Hasen halef oldular.

Bulgarlar, Hazar Hakanlığının 965 senesinde yıkılmasına kadar, bu devlete tâbi idi ve Hazarlara vergi veriyordu. Bu devletin yıkıl-masından sonra müstakil bir devlet durumuna geldiler. 985 senesinde Rus Kiev Prensliği, Bulgar topraklarını işgal etti ise de bir süre sonra geri çekildi. Daha sonra Bulgarlar ve Ruslar arasında münâsebetler gelişti ve 1006 senesinde iki devlet arasında bir ticâret antlaşması yapıldı. Fakat on birinci asrın sonlarına doğru kuzeydeki kürk ticâreti yüzünden iki devlet arasında devamlı süren savaşlar başladı. Bu savaşlar on üçüncü asra ve Moğolların ortaya çıkışına kadar devam etti. 

Moğulların İstilasına Uğradı

Moğollar, Kalka nehri kıyısında Rusları yendikten sonra (1224) doğuya dönerken, Bulgarların tuzağına düşerek ağır kayıplar verdiler. Bunun intikamını almak isteyen Batu Han, ordusuyla Bulgarlar üzerine yürüdü. Moğol ordusu 1236'da Bulgar topraklarına girdi, köyleri ve şehirleri yıktığı gibi elli bin nüfuslu başşehirlerini de tarumar etti.

Batu Han'ın, Deşt-i Kıpçak bölgesinde kurduğu Altınordu Devleti zamanında Bulgarlar, bir dereceye kadar bağımsızlıklarını muhafaza ettiler. Bu arada başşehirleri olan Bulgar şehri kısa zamanda eski hâ-line kavuşturuldu. Bulgarlar, zaman zaman Altınordu Devleti'ne baş kaldırıyorlardı. Altınordu Han'ı Pulat Tîmûr 1361 senesinde Bulgarları cezalandırmak için ülke topraklarına girip çeşitli tahribatlar yaparak geri çekildi. 

Tîmûr Han'ın, 1391 ve 1395 yıllarında Altınordu Devleti'ne karşı yaptığı seferlerden Bulgarlar da etkilendi, İdil Bulgarları, 1399'da Ruslarla yaptıkları savaşı kaybedince, dağıldılar. Halkın büyük kısmı Kama nehrinin kuzeyindeki Kazan nehri boyunca göç ederek buralara yerleştiler ve bölgeyi tamâ-miyle Türkleştirdiler. 1437 senesinde kurulan Kazan Hanlığı'nın esas nüfûsunu Bulgar-Kıpçak karışımı Müslüman halk meydana getirmekteydi. Bugün de bu Müslüman Bulgarlar; "Kazan Türkleri" veya; "Şimal Türkleri" diye anılmaktadır. 

Bulgarlar, onuncu asrın başlarında diğer Türk kabileleri gibi göçebe ola-rak yaşıyorlardı. Kısa bir zaman içinde yerleşik hayâta geçerek, zirâatla uğraşmaya başladılar ve aynı asrın sonlarında usta birer çiftçi oldular. Başlıca tarım ürünleri; ak darı, buğday ve arpa idi. Bunun yanında Orta İdil sahası, ulaşım bakımından kuzey bölgelerini Orta Asya'ya bağlayan büyük kervan yolları üzerindeydi. Bu durum, İdil Bulgarlarının büyük ölçüde, ticâret ile uğraşmalarına imkân sağladı. Devletin başşehri olan Bulgar şehri, Doğu Avrupa'nın en önemli ticâret merkezi hâline geldi. Bulgar Türkleri kuyumculukta da ileri idiler. Bu sanattaki ustalıkları İsveç'e kadar bütün batı Slavları sahasında tesirini göstermiştir.
Hokand Hanlığı On sekizinci asrın başlarında Seyhun nehrinin Balkaş Gölü yakasında kurulan Türk hanlığı. Hanlığın merkezi olan Hokand, Abdülkerîm Han tarafından 1732 senesinde kuruldu. Abdülkerîm Han’ın ölümünden sonra yerine geçen İrdâna, Çin İmparatorluğunun hudutları Fergana’ya dayandığı zaman Çin hâkimiyetini tanımaya mecbur kaldı. İrdâna, sonraları Çin’e karşı yardım istemek üzere, Afganistan sultanı Ahmed Şah Dürrânî’ye başvuran Orta Asya’daki Müslüman devletler sultanları ittifakına katıldı. İrdâna’nın ölümü üzerine yerine geçen Narbatu Bey, tahminen 1799 senesine kadar saltanat sürdü.Hokand Hanlığı’nın asıl kurucuları Narbatu’nun iki oğlu Âlim ve Ömer’dir. Bu iki sultanın saltanatı ve Ömer’in tahta çıkışı kaynaklarda farklı kaydedilmektedir. Âlim devrinde, Ura-Tübe şehrini ele geçirmek için, Buhara emirliği ile fasılalı muharebeler oldu. Ömer’in devrinde, Türkistan şehri ve Kırgız stebinin bir kısmı Hokand Hanlığı topraklarına katıldı. Ömer’in iç siyâseti Âlim’den ayrı idi. Diğer Orta Asya hükümdarları gibi Âlim de, Özbek ailelerinin kuvvetini kırmak istiyordu. Bunun için etrafına Karatigin, Darvez ve başka memleketlerin göçebelerinden paralı askerler topladı. Âlim, asillere ve dînî zümreye karşı yaptığı baskılardan dolayı târihçiler tarafından zâlim bir hükümdar olarak kabul edilir. Âlim’in yerine tahta çıkarılan Ömer ise, onun tam aksi, dindarlığı ve adâleti ile tanındı.Ömer’in vefatından sonra yerine geçen oğlu Muhammed Ali’nin saltanatının ilk senelerinde Hokand Hanlığı en yüksek devrini yaşadı. Güneyde Karatigin, Darvez ve Kulâb bölgelerinin tamâmı ele geçirildi. Kuzeyde Kırgızlara ait bölgelerin bir kısmı vergiye bağlandı. 1835 senesinden îtibâren devletin bütün kuzey bölgesinin idaresi Taşkend beylerbeyine verildi. Muhammed Ali, geniş bir sahaya yayılan ülkesinde hâkimiyeti tam sağlayamadı. Halka zulmetmeye başladı. Zâlimâne idaresi her tarafta memnuniyetsizlik uyandırdı. Buhârâ emîri Nasrullah, bu kana susamış ve zâlim hükümdarın idaresine son vermek üzere Hokand’a dâvet edildi. Hokand ordusu, Buhârâ emîrinin askerleri karşısında mağlûbiyete uğradı. Saltanat merkezi, devletin kuruluşundan beri ilk defa olarak işgale uğradı. Muhammed Ali Han, kaçarken öldürüldü. Âlim ve Ömer’in amcazadesi Şîr Ali, 1842 senesinde tahta çıkarıldı. Bu târihten Rus istilâsına kadar, hanlığın topraklarında asayişi sağlamak mümkün olmadı.Şîr Ali (1842-1845), oğulları Hudâyâr (1845-1858 ve 1865-1875), Malla (1858-1862) ve bir çok kısa ömürlü sultanların devresi özellikle Özbek aileleri ile yerli halkın arasında dâima karışıklık ve kanlı mücâdeleler ile geçti. O sırada küçük yaştaki Hudâyâr, Özbeklerin reisi Musulman Kul tarafından tahta geçirildi. Hudâyâr zamânında yerli halk, başşehir Hokand’dan çıkarıldı. Kıpçaklar, ülke topraklarındaki kanallara hâkim oldular. Musulman Kul, bir süre sonra, Hudâyâr Han tarafından îdâm edildi. Arazi ve kanallar, tekrar yerli halkın eline geçti. Hudâyâr’dan sonra tahta geçen Malla da Özbeklerden yardım gördüğü için yerli halkın eline geçen yerleri yeniden Özbeklere verdi.Buhara emîri Nasrullah, bu durumdan faydalanmak istedi ve 1858 senesinde Hocend’e kadar ilerledi. Hokand Hanlığı’na peşpeşe geçen bu üç sultan zamânında, iç ve dış mücâdeleler çok kanlı geçti. Taşkend vâlisi Muhammed Şerîf Atalik, Şîr Ali’nin emri ile bir atın kuyruğuna bağlanarak sürükletildi. 1848 senesinde Hudâyâr Ura-Tübe’yi ele geçirince, öldürülen insanların başlarından büyük bir kule meydana getirildi.Rus İşgalleri BaşladıBütün bu durumlara rağmen, hanlık, Rus istilâsına kadar bütün topraklarını muhafaza etti. Rus askerleri, 1860 senesinden itibaren Hokand Hanlığı’nın askerleri ile karşılaşmaya başladı. Rus istilâsından biraz önce, 1863 yılında, Taşkend, Buhârâ emîrinin eline geçti. Bu arada Ruslar, Çu ırmağına kadar ilerlediler ve bütün Türk kalelerini yıktılar. Bir süre sonra da başta Evliya Ata ve-Taşkend olmak üzere önemli Türk şehirlerini ele geçirdiler.Bu istilâ hareketi sırasında Türkistan Türkleri vatanlarını Ruslara karşı her yerde kahramanca savundular. Hokand Hanlığı ordusunun başkumandanı olan Kıpçak Türklerinden Alimkul, girdiği muharebelerde büyük kahramanlık gösterdi. Taşkend’i, Ruslara vermemek için küçük ordusuyla muharebe ederken, sayıca üstün düşman kuvvetlerini püskürtmeyi başardı. Alimkul daha sonra, Rusların eline geçen Türk kalelerini geri almak için çalıştı. Fakat, yardımcı kuvvetlerle desteklenen Ruslar tekrar Taşkend’i kuşatınca, bu niyetinden vazgeçmek mecburiyetinde kaldı. Taşkend’in ikinci kuşatmasında da Türkler kaleyi kahramanca savundular. Kahramanlıkta neferlerinden geri kalmayan Alimkul, top atışlarını idare ederken şehit düştü. Ruslar Taşkend’i ancak bundan sonra ele geçirebildiler.Rus orduları, daha sonra Buhârâ üzerine yürüdüler. Nav, Hocend, Ura-Tübe gibi şehirleri kısa sürede ele geçirdiler. Bu yenilgilerden sonra Buhârâ emîri ile Ruslar arasında bir antlaşma yapıldı. Zahiren bu antlaşma iki devlet arasında yapılmış görünüyorsa da, Hokand Han’ı da antlaşmayı kabul etmişti. Bu andlaşmaya göre iki tarafta aynı haklara sâhib ise de, gerçekte Türk toprakları tamamen Rusların hâkimiyetine girmişti. Hokand Türkleri bu antlaşmayı kabul etmediler ve andlaşmayı imzalayan Hanı devirerek, yerine oğlunu geçirdiler. Fakat bu hareket, sonucu değiştirmedi. Aksine Ruslar, hanlığa ait bütün toprakları ele geçirip Rusya’ya bağladıklarını îlân ettiler. Bununla beraber hanlığı, iki milyon rublelik para cezası ödemeye mecbur tuttular.Tarihte Görülmemiş Rus ZulmüRusların devamlı zulümleri, Türklerin yeniden ayaklanmalarına sebeb oldu. Esareti kabul etmeyen Türkler, Pulat Han’ın etrafında birleşerek, Ruslara başkaldırdılar. Rus komutanı General Trotskiy’in komutasındaki orduyu Endican yakınlarında mağlûb ettiler ve Hokand’ı 1875 yılında yeniden ellerine geçirdiler. Ancak Türklerin Hokand’daki hâkimiyeti uzun sürmedi. Ruslar, kısa bir süre sonra büyük bir kuvvetle Türkler üzerine hücum ettiler ve Endican’ı kuşattılar. Uzun süren kuşatmanın sonunda Ruslar, şehri yeniden ele geçirdiler. 1876 senesi Şubat ayının beşinde Rus Çar’ı bir emir yayınlayarak, Hokand Hanlığı’na son verdiğini îlân etti. Böylece Türk’ün ata yadigârı toprakları Fergana eyâleti adı ile Rusya’ya bağlandı.Ruslar, Türklerin en güçsüz ve dağınık devrinde kazandıkları bu askerî başarı ile yetinmediler. Ellerine geçirdikleri toprakları Ruslaştırmak için en verimli yerlere Rusları yerleştirdiler. Türkleri başka yerlere sürdüler. Hokand Türkleri, bu haksızlık karşısında tekrar ayaklandılar. Bu ayaklanmaların en önemlileri; 1878, 1882, 1892, 1893 ve 1898 senelerinde yapılanlarıdır. Ruslar, bu isyanları çok kanlı bir şekilde bastırdılar. 1898’deki son ayaklanma en kanlısı oldu. Çar, bir emir ile ayaklanmanın daha sonra yapılacak olan isyanlara ders olabilecek şekilde bastırılmasını istedi. Türkler arasında Dükci isyanı diye anılan bu ayaklanma, korkunç bir katliamla bastırıldı. Ruslar, binlerce Türk’ü öldürdüler ve sağ kalanlara da çok zulüm ettiler. Devlet ileri gelenlerinden otuz sekiz kişiyi Hokand meydanında îdâm ettiler. Bir o kadarı da küreğe mahkûm edilerek, Sibirya’ya gönderildi. Ayrıca Hokandlılar, yüklü bir para cezasına çarptırıldı. Boşalan Türk köylerine Ruslar yerleştirildi.Ruslar, bölgenin Ruslaştırılması çalışmalarını daha başka yoldan da yürüttüler. 1916 senesinde, 19-49 yaşları arasındaki Türkler, topluca askere alındı. Bu gençlerin cepheye silâhsız sevk edilip, işçi gibi çalıştırılmak istenmesi, Türklerin ayaklanmasına sebeb oldu. Bir sene süren bu ayaklanma sırasında Ruslar, çok sayıda Türk’ü öldürdüler.Rusların bu siyâseti 1917 ihtilâli ile bir süre durdu, ihtilâl, ilk günlerde esir milletler için hürriyet ve bağımsızlık yolunu açar gibi göründü. Moskova’da yapılan kongrede Türkistan Türklerinin millî devletler hâlinde bir federasyon durumuna gelmeleri kararlaştırıldı. 1917 yılı sonlarında, Hokand’da toplanan kongrede, Türkistan’ın muhtariyeti îlân edildi. Hükümet başkanlığına önce Tınışbayoğlu Mehmed Can, daha sonra da Çokayoğlu Mustafa getirildi. İlk günlerde Türklere iyi davranan Taşkend’deki bolşevikler, Moskova’dan yardım alarak Hokand’a saldırdılar. Şehirdeki Ermenilerden de yardım gören bolşevikler kısa sürede Hokand’ı ele geçirdiler. Şehri yağmalıyarak yaktılar. Buna rağmen Türkler, kahramanca karşı koyup harbettiler. Hattâ Yeni Mergilan şehrinde 1918 senesi Şubat ayının yirmi üçünde bağımsız bir Türkistan Cumhuriyeti îlân ettiler. Ancak bir gün sonra şehre giren Osipoy komutasındaki Rus birlikleri, Türk askerlerini tamamen imha edip, sivil halkı öldürdüler.Böylece, Hokand’ın bu millî hükümeti kısa bir zamanda târihe karıştı. Bu kısa ömürlü hükümet, Türkistan’ın bağımsızlık hareketlerine bir örnek oldu. Sonraki ayaklanmalar, hep bu hareketin devamı özelliğini taşıdı. Sovyetlerin yıkılmasından sonra Hokand Hanlığı toprakları Özbekistan sınırları içinde kaldı.Hokand Hanları, hâkim oldukları bölgelerde çeşitli mîmârî eserler yaptırmışlardır. Hokand’da bulunan Mir Medresesi, Narbatu Han tarafından inşâ edilmiştir. Ömer Han, medrese olarak kullanıldığı için Medrese Câmii denilen bugünkü Hokand Câmi-i Kebîr’ini yaptırmıştır. Şahr-i Han kasabası da Ömer Han tarafından inşâ edilmiştir. Madali Han, Taşkend’de kendi adını taşıyan büyük bir medrese inşâ ettirdi. Aynı Han zamânında, Han Arik ismiyle anılan büyük bir kanal açıldı. Diğer şehirlerde de geniş kanallar açtırılarak arazi sulandı. Hokand Hanlarının yaptığı bu eserler, Rus işgali sırasında yakılıp, yıkıldı. 
Hive Hanlığı On altıncı yüzyılda Harezm’de kurulan ve 1920’ye kadar fâsılalarla devâm eden hanlık. Şeybânî hâkimiyeti sonrasında Safevî işgâline uğrayan Harezm bölgesi halkı, Yâdigâr Han soyundan İlbars’ın liderliğinde birleşip, 1511 yılında Gürgenç merkez olmak üzere Hive Hanlığı’nı kurdular.Yâdigâr Han soyundan gelen Hive Hanları, bir asırdan fazla başta kaldılar. Osmanlılarla anlaşıp zaman zaman İran topraklarına akınlar yaptılar. 1576’da Amuderya Nehrinin yatak değiştirip, Aral Gölüne akması netîcesi ortaya çıkan kuraklık ve Kalmuk istilâsı, devletin iktisâdî durumunu alt-üst etti. Hâkimiyet, Özbek kabîle reislerine geçti.Arab Mehmed Han (1603-1623), kuraklığa uğrayan Gürgenç’i terk edip, Hive’yi başkent yaptı (1603). Ağabeyi İsfendiyar’dan sonra tahta geçen Ebügâzi Bahadır Han (1643-1665) ve torunu Enuşe Han (1663-1687) ilme düşkün kimselerdi. 1717’de Hive ordusu Rus Çarı Petro’nun ordusunu mağlûb etti. İranlı Nâdir Şah tarafından 1740’ta işgâl edilen hanlık, onun ölümüne (1747) kadar İran’a bağlı kaldı. Kongratlardan Mehmed Emin İnak (1770-1791), Yâdigâroğullarının hanlığına son verip kendi hânedânını kurdu.Mehmed Rahim Han (1806-1825) zamânında Ruslarla dostça ilişkiler kuruldu. Buna rağmen Osmanlıların İngilizler ve diğer devletlerle savaşmasından istifâde eden Ruslar, her fırsatta Hive Hanlığı topraklarına saldırdılar. 1873’te yapılan savaş sonunda hanlığın toprakları Rus işgâline uğradı. Yapılan antlaşmayla Rus himâyesi kabûl edildi. Rus himâyesini kabul eden İkinci Mehmed Rahim Han (1864-1910)’dan sonra oğlu İsfendiyâr Töre (1910-1918) ve sonra da onun oğlu Abdullah (1918-1920) Han oldu.Ruslar, 1920 Şubatında Abdullah Han’ı Moskova’ya götürüp günlerce aç bırakarak öldürdüler. Yerli komünistler, Rus desteğinde Harezm Halk Cumhûriyetini kurdular. 1924 yılında Harezm toprakları; Türkmenistan, Özbekistan ve Kazakistan cumhûriyetleri arasında taksim edilip, her yönüyle Rus sömürgesi hâline getirildi.Kuruluşundan işgâline kadar 27 hanın başa geçtiği Hive Hanlığı devlet idâresinde çifte hükümdarlık, dört bey ve dört vezir (mihter, kuş beyi, mahrem ve dîvân beyi) usûlü hâkim idi. Hive Hanlığı’nı meydana getiren kabîlelerin başlarında beyler vardı. Arâzi sulama işlerine bakanlara Mirab, askerî işlere bakanlara Daruga, iç işlere bakanlara ise Ağa denirdi. Bozkırdan gelip yerleşen Özbekler, yerli halkı kültür bakımından etkilemişlerdi.Hive hanları, zamanlarının büyük kısmını iç isyânlar ve düşmanlarla uğraşarak geçirmelerine rağmen, hâkim oldukları topraklarda birçok câmi, medrese ve kütüphâne inşâ ettiler. Kültürü yaygınlaştırmak için matbaa kurdular. Toprakları sulayıp, zirâati arttırmak için kanallar açtırdılar. Hive hanlarının yaptırdıkları mîmârî eserlerin bir kısmı Rus istilâsından kurtularak günümüze kadar ulaşmıştır. Rus istilâsından bir süre önce Mûnis Mihrab ile Muhammed Rızâ Algehî tarafından yazılan ülke târihine dâir eserin bir nüshası, İkinci Mehmed Rahim Han tarafından İstanbul’a gönderilerek Osmanlı pâdişâhına hediye edilmiştir.
Adilşahlar Hindistan’da Bicâpûr Devleti hükümdarlık ailesi. Hanedanın ve devletin kurucusu olan Yûsuf Âdil Türkmen, Behmenîlerin hassa askerlerinden idi. Kabiliyetli olduğundan, İkinci Muhammed Şah’ın takdirini kazanarak yükseldi. Muhammed Şah’ın vefatından sonra, taht kavgalarından faydalanarak Bicâpûr’un idaresini eline geçirdi. Ailesiyle Bicâpûr’a gidip, 1490 (H. 896) senesinde Şah ünvanını aldı ve bağımsızlığıını îlan etti.
Dekken’de Behmenîlerin yıkılmasıyla Dekken devletleri denilen dört devlet ortaya çıkmıştı. Yûsuf Âdilşah bu devletlerle sık sık savaşlar yaptı. Ayrıca Hind Denizi ve Hindistan’da hakimiyet kurmak isteyen Portekizliler ile mücadele etti. Portekizlilerin sahile yerleşip üsler kurmasının önüne geçmek istedi. Fakat Portekizliler, Dekken devletleriyle olan mücadelelerden gereği gibi faydalanıp, sahilde üsler kurdular ve git gide kuvvetlendiler.
Yûsuf Âdilşah, 1504 senesinde Şîiliği, devletinin siyasetine esas olarak kabul edince, ülkede ayaklanmalar başgösterdi. Bidar ve Ahmednagar hanlarıyla yaptığı savaşlarda yenilince, önce Beras, sonra da Haniş’e kaçtı. Bir sene sonra topladığı ordu ile Bidar hanı Ali Berid’i yendi. Bicâpûr’u geri aldı ve ömrünün sonuna kadar diğer Dekken devletleriyle mücadele etti. Yûsuf Âdilşah’ın hükümdarlığının son yıllarında Portekizliler Goa’yı ele geçirdiler.
Ehl-i Sünnet Îtikadı Devletin Resmi Siyaseti Oldu
Yûsuf Âdilşah 1510 senesinde vefât edince, yerine on üç yaşındaki oğlu İsmâil Âdilşah geçti. Fakat vefatından önce Kemal Han’ı oğluna vasi tâyin ettiği için, bir süre devleti Kemal Han idâre etti. Kemal Han, Cumâ hutbesini dört hak mezhepten Hanefî mezhebine uygun olarak okuttu. Ehl-i sünnet îtikâdına uymayı devletin resmi siyaseti olarak kabul etti. İsmail Âdilşah tahta çıktığı sırada, Portekizlilerin ele geçirdiği Goa limanı geri alındı.
İsmail Âdilşah 1521 senesinde Viceyanagar Devleti’nin elinde bulunan Rayçur Duâb’ı geri almak için sefer düzenledi. İki ordu Krişna suyu kıyılarında karşılaştı. İsmail Âdilşah askerlerini sudan geçmeye zorlayınca askerin pek çoğu boğuldu. Karşıya geçenler de öldürüldü. İsmail Âdilşah bu savaşta kendi canını zor kurtardı.
Dekken devletleri sultanlarından Burhan Nizamşah, Ali Berid ve Alâüddîn İmadşah 1525 senesinde birleşerek, Âdilşahlara saldırdılar. İsmail Âdilşah’ın başkumandanı Esad Han Lari Türk, bu birleşik orduyu Şalapur önlerinde bozguna uğrattı. İsmail Âdilşah da babası gibi ömrünü diğer Dekken devletleri ile mücadele etmekle geçirdi.
1534 senesinde İsmail Âdilşah’ın ölümü üzerine yerine geçen oğullarından Mallu ve İbrahim Âdilşahlar dönemlerinde ülke iç karışıklıklar ve Dekken devletleri ile mücadele arasında kaldı. 1579’da Ali Âdilşah’ın yerine hükümdar olan İkinci İbrahim Âdilşah’ın dönemi Bicâpûr Devleti’nin en parlak yılları oldu. İbrahim Şah Hindistan’ın en büyük İslâm Devleti olan Gürgâniyye Hanedanlığı ile iyi münasebetler kurdu. Gürgâniyye Sultanı Cihangir Şah’dan oğul muamelesi gördü. 
Cihangir Şah, Âdilşahları, Ahmednagar ve Gülkende memleketlerinin fethiyle vazifelendirdi. Âdilşahlar, Gürgânîlerle beraber Dekken’de diğer devletlere karşı mücadele ettiler. Bu devirde Bicâpûr Devleti sınırları güneyde Maysor’a kadar genişledi. İkinci İbrâhim Âdilşah’tan sonraki hükümdarlar döneminde devlet yine iç karışıklıklar içerisine düştü. Bu dönemde Âdilşahlar, Gürgânîlere karşı Merathalılara yardım ettiler. Bu olay üzerine Gürgânî hükümdärı Evrengzîb Alemgîr Şah, 1686 senesinde ordusuyla Bicâpûr önlerine geldi ve şehri kuşattı. Kuşatma iki ay on iki gün sürdü. Bicâpûr’un düşmesiyle Âdilşahlar Devleti târihe karıştı. Son Âdilşah hükümdarı İskender’e çok iyi davranan Evrengzîb onun himayesine aldı ve yıllık maaş bağladı.
Hindistan’ın Dekken bölgesinde Bicâpûr’a iki yüz yıla yakın Hâkim olan Âdilşahlar, bölgede Türk hakimiyetini kurdular. Uzun seneler Portekizlilerle mücadele ettiler. Muazzam sanat ve mîmâri eserleri inşa edip, kültür ve medeniyete hizmet ettiler. Fevkalade binalar, saraylar, câmiler ve türbeler yaptılar. Bunlar arasında İkinci Ali Âdilşah’ın Bicâpûr’da yaptırdığı câmi çok meşhurdur.
Abdaliye Devleti Afganistan’da Abdâlî kabîlesinin kurduğu devlet. Aslen bir Türk boyu olan Abdâlîler, Gazneliler zamânında İslâm dînini kabul etmişlerdi. Uzun süre dağlarda yaşıyan bu Türk boyu, Bâbürlüler Devleti ile Safevî Devleti’nin arasının bozuk olduğu bir sırada, Tarnak ve Argandab vadilerine indiler. Bölgenin durumu itibariyle iki büyük devlet arasında yaşamalarına rağmen, kendi başlarına hareket ediyorlardı.Bir süre sonra Herat eyâletinin yönetimini ele geçiren Abdâlîler, üzerlerine gelen Safî Kuli Han komutasındaki İran ordusunu hezîmete uğrattılar ve Nâdir Şah devrine kadar bölgenin hâkimi oldular. Nâdir Şah, Safevî Devleti’ni yıktıktan sonra, zamânın karışıklıklarından faydalanarak, Meşhed’i ele geçiren Abdâlîleri yenilgiye uğrattı. Nâdir Şah, Abdâlîlerin askerî gücünden faydalanmak ve Gılzâler kabîlesini kontrol altında tutmak için, onları Kandehâr bölgesine yerleştirdi.

Kandahar Başkent OlduAbdâlîlerin genç reisi Ahmed Han, zamanla Nâdir Şah’ın çok güvendiği komutanlarından oldu. Nâdir Şah’ın vefatından sonra da Kandehâr’ı ele geçirerek hükümdarlığını îlân etti. 1747 (H. 1160) senesinde, Herat dâhil olmak üzere Sind nehrine kadar Nâdir Şah’ın ülkesinin doğu kısmına hâkim oldu. Kandehâr’ı başkent yapan Ahmed Şah, inciler incisi mânâsına gelen "Dürr-i dürrân" lakabını aldı. Bu yüzden Abdâlîler, "Dürrânîler" diye de anılmaya başlandı.Kurduğu devletin en önemli mevkilerine Abdâlî boyunun ileri gelenlerini getiren Ahmed Şah, en önemli kararlarını bunlara danışarak alırdı. Abdâliye Devleti, bir takım boyların kendi iç teşkilâtlarını olduğu gibi muhafaza ederek, güçlü bir kişinin etrafında toplanmasından meydana geldi. Devlette iktidar, sultan ile boy ileri gelenleri arasında paylaşılmıştı. İşler, Afganlıların Cirke dedikleri istişare meclislerinde karara bağlanıyordu.Ahmed Şah, tahta çıktıktan bir süre sonra Hindistan üzerine yürüyerek Gürgânîlerle savaştı. Bir çok şehri ele geçirdi. Fakat Afgan ordusunun Lahor kuşatması sırasında, Ban denilen güllelerin atmadan patlaması üzerine, ordusunda panik meydana geldi ve asker savaş meydanından kaçtı. Ordu, gece olunca, Lahor kuşatmasını kaldırarak geri çekildi. Gürgânîlerle, sınır Sind ırmağı olmak üzere barış yapıldı.

İngilizler Bengal Ülkesini Ele GeçirdiAhmed Şah Dürrânî, 1756 (H. 1170) senesinin sonlarına doğru Pencap’a girdi ve Lahor’u aldı. Lahor’un alınmasından sonra Afgan orduları Delhi üzerine yürüdü. Bunun üzerine Gürgânîlerin ileri gelen bir çok devlet adamı Ahmed Şah’ı karşılamak üzere yola çıktılar. Delhi’ye 60 km. mesafede Afgan ordusunu karşılayan Gürgânîlerin ileri gelenleri, Ahmed Şah’dan af dilediler. 1757 senesinin ilk ayında Delhi’deki Kale-i Mu’allâ’ya giren Ahmed Şah’ın bu seferi sırasında İngilizler, Gürgânîlerin elindeki Bengal ülkesini tamamen ele geçirdiler.Abdâlîler ile, yönetimi ele geçirmek istiyen Maratalılar arasında, Ahmed Şah’ın ölümüne kadar uzun süren savaşlar oldu. Savaşların çoğu Abdâlîlerin galibiyetiyle sonuçlandı. Maratalılar uzun süre bir birlik kuramadılar. Ahmed Şah, daha sonra İran’a sefer düzenlemek istedi. Osmanlı sultanı Üçüncü Mustafa Han’a bir mektup yazdı ve İranlılara karşı yapacağı seferde yardım istedi. Barıştan yana olan Sadr-ı a’zam Râgıp Paşa, Ahmed Şah’ın, İran seferindeki gayesinin, münafıkları yenilgiye uğratmak değil de toprak elde etmek olduğunu anladığı için, nâzik bir lisânla ona yardım gönderemeyeceğini bildirdi. İran seferine çıkamayan Ahmed Şah, bir süre sonra vefât etti.Ahmed Şah’ın 1773 (H.1187) yılında ölümünden sonra yerine oğlu Tîmûr Şah geçti ve hükümet merkezini Kandehâr’dan Kabil’e nakletti.Babasının bıraktığı devleti muhafazaya çalışan Tîmûr Şah, içte kabîle çatışmalarına ve dıştan gelen saldırılara karşı koyuyordu. Bununla beraber bâzı bölgelerin elinden çıkmasına mâni olamadı. Yirmi senelik bir saltanattan sonra, 1793 (H. 1208)’de vefât etti. Yerine oğlu Zaman Şah geçti. Zaman Şah, yedi sene iktidarda kaldıktan sonra, 1800 (H. 1215) yılında kardeşi Mahmûd Şah tarafından tahttan indirilip, hapsedildi. Diğer kardeşi Şücâ-ül-Mülk, tahta çıkan Mahmûd Şah’a isyan etti. Kabil’i ele geçirip tekrar Zaman Şah’ı başa geçirdi. Fakat vezir Fetih Han’ın Şücâ-ül-Mülk’ü yenmesi üzerine Mahmûd Şah tekrar hükümdar oldu. Fetih Han’ın nüfuzu arttı. Mahmûd Şah’ın her hareketi kontrolü altındaydı. Fetih Han’ın kardeşi ve istikbâlin büyük hükümdarı Dost Muhammed’in nâmı duyulmaya başladı. 

Ailevî bir sebepten, halk arasında çok sevilen Fetih Han’ın öldürülmesine rızâ göstermesi, Mahmûd Şah’ın ikbâlinin sönmesine sebeb oldu. Kardeşinin öldürüldüğünü öğrenen Dost Muhammed, topladığı kuvvetlerle Mahmûd Şah’ın ordusunu 1818’de yenilgiye uğrattı ve Kabil’den kaçırttı. Mahmûd Şah 1829 (H. 1245)’te ölümüne kadar Herat’da kaldı. Yerine geçen oğlu Kamran’ın 1842 (H. 1258) de vefatına kadar Abdâlîye devleti Herat’ta devam etti. Kamran’ın ölümü ile Abdâlîye, diğer adıyla Sadozaylar veya Dürrânîler hânedanı sona erdi. Yeni Afgan devletinin başına Dost Muhammed Han geçti ve 1842’den sonra da ülkenin tamâmına hâkim oldu.

İngilizler Yine Sahnede!Abdâliye Devleti’nin ilk hükümdarı Ahmed Şah Dürrânî’nin vefâtından sonra çıkan taht kavgalarından ve saltanat hırsıyla yanıp tutuşan şehzadelerin zaaflarından istifâde eden İngilizler, Afganistan’a sızdılar. Hîle ve desîsenin her türlüsünü gayeleri için mubah sayan bu zâlimler, az sayıda fakat iyi yetiştirilmiş adamları sayesinde, kardeşi kardeşe vurdurarak, Afganistan ve Hindistan’da kapanmayan yaralar açtılar. İstedikleri an bu yaraları kanatarak, kendilerine çeşitli menfaatler temin ettiler ve insanların acı çekmesinden vahşî bir zevk aldılar.
Tûlûnoğulları Mısır ve Suriye de kurulan Türk-İslâm devletlerinden. Tûlûnlular, İslâm Halîfeliği toprakları içinde kurulan müstakil ilk Türk siyâsî teşekkülüdür. Kurucusu Ahmed bin Tûlûn’dur. Babası, Mâverâünnehr vâlilerinin Abbâsî halîfelerine gönderdiği hediyeler arasında bulunan bir Türktür. Kısa zamanda mühim bir mevkiye geçti. 

835 senesinde doğan Ahmed bin Tûlûn, çok iyi bir askerî eğitim ve dînî terbiye gördü. İlim tahsili yapıp, din ilimlerinde iyi yetişti. Samarra’da politik işleri bırakarak hudut boylarında cihâdı seçti. Sugur ve Şam emirliği görevini üstlenip, zamânın en önemli ilim ve cihâd merkezlerinden birisi olan Tarsus’a gitti. Üvey babası Bayık Bey, Mısır vâliliğine tâyin edilince Ahmed bin Tûlûn’u nâib olarak Kâhire’ye gönderdi (868).Ahmed bin Tûlûn’un, Fustat’a varmasıyla Müslüman Mısır târihinde yeni bir devir başladı. Üvey babasının bir sene sonra.öldürülmesi üzerine Mısır vâliliğine kayınbabası Yarcûh Türkî tâyin edildi. Böylece İbn-i Tûlûn, Mısır’ın idâresini tamamen ele geçirdi. Bâzı engellerle karşılaşmasına rağmen nüfuz ve otoritesini gün geçtikçe arttırdı. Önce askerî kumanda ile mâliyeyi ele aldı ve kendisine muhalefet eden maharetli mâliyeci İbn-i Müdebbir’i, dört sene süren bir mücâdeleden sonra, Mısır’dan uzaklaştırdı. Bundan sonra halîfeye belli bir vergi vererek Mısır bütçesine tamâmen hâkim oldu ve kuvvetli bir ordu kurdu.874 senesinde isyan eden Berkâ halkı üzerinde kölesi Lü’lü’ü göndererek ayaklanmayı bastırdı. Bir sene sonra halîfe Muvaffak ile arasında anlaşmazlık çıkınca, halîfe onu azletmek istedi ve Mûsâ bin Boğa kumandasında bir ordu gönderdi. Fakat bu ordu Rakka’dan öteye gitmeye cesaret edemedi. Bu sırada kayınbabası Yarcûh Türkî vefât etti. Suriye taraflarında ona halef olan oğlu, buraları eniştesi İbn-i Tûlûn’un idaresine vermeye rızâ gösterdi. 878 senesinde Suriye bölgesini kolayca hâkimiyeti altına almasına rağmen, Mısır’da vekil bıraktığı oğlu Abbâs baş kaldırdı. Mısır’a dönerek, ayaklanmayı bastırdı. Halîfe, Irak’taki zenci esirler ile uğraşırken, istiklâlini ilân etti ve adına para bastırdı.Ahmed bin Tûlûn, hâkimiyetini sağlayıp, müstakil bir devlet kurmayı başardıktan sonra, ortaya çıkan iç ayaklanmaları bastırdı. Bu ayaklanmalardan birini de vâlisi Lü’lü başlatmıştı. Lü’lü, Bağdat’da bulunan Abbasî halîfesiyle haberleşerek 882 senesinde ayaklandı. İbn-i Tûlûn, Lü’lü’nün üzerine kuvvet göndererek ayaklanmayı bastırdı. Mekke’de de Ahmed bin Tûlûn’a bağlı kuvvetler gâlib geldi. Hutbe, Ahmed bin Tûlûn adına okunur oldu. Bir müddet sonra halîfe ile barışarak bağımsızlığını tasdik ettirdi.İbn-i Tûlûn, 883 senesinde Adana ve Tarsus taraflarındaki bir ayaklanmayı bastırmak için çıktığı sefer sırasında rahatsızlanıp Mısır’a döndü ve bir süre sonra elli yaşında vefât etti. Yerine oğlu Humaraveyh geçti.Humaraveyh’in başa geçmesine îtirâz eden ağabeyi Abbâs bir süre sonra öldürüldü. Hükümdar değişikliği Abbâsîler ile Tûlûnîler arasında yapılan barış görüşmelerinin sona ermesine sebeb oldu. Bu sırada daha önce Mısır ve Suriye vâlisi tâyin edilen İshak bin Kundacık, diyâr-ı Mudar vâlisi Muhammed el-Afşin ile birleşerek, Humaraveyh’in tecrübesizliğinden faydalanmak istedi. Ayrıca, halîfeden de yardım taleb etti. Halîfe Muvaffak bu isteği kabul ederek, Dımaşk üzerine yürümesini emretti. Harekete geçen bu müttefik kuvvet, Haleb, Hıms ve Antakya’ya hâkim oldu. Humaraveyh, Suriye’deki durumu öğrenince, bölgeye derhal ordu gönderdi. Bu ordu Şam’a hâkim oldu ve kışın yaklaşmasıyla tam bir netîce alamadı. 

Diğer taraftan Halîfe, oğlu Ahmed’i müttefik iki kumandanla birleşmesi için Suriye’ye gönderdi. Mısır ordusu bu müttefik kuvvetler karşısında başarılı olamayarak Remle’ye çekildi. Halîfe’nin oğlu, 885’de Dımaşk’a girdi. Bu hâdiseler Humaraveyh’in harekete geçmesini gerekli kıldı ve Remle’de beklemeye başladı. Bu sırada İshak ve Muhammed bir anlaşmazlık sebebiyle Ahmed’den ayrıldılar. Bu durumda ordusu oldukça zayıflayan Ahmed ile Humaraveyh, Dımaşk-Remle arasında Tavvâhin’de karşılaştılar. 

Humaraveyh, gençliği ve tecrübesizliği yüzünden savaşın başında muharebe meydanını terk etti. Abbâsî ordusu bu durumda Mısır ordugâhını yağmalamaya başladı. Humaraveyh’in çekildiğini bilmeyen kumandanlardan Sa’d el-Aysar, pusuda bulunan birlikleriyle, Ahmed’in kuvvetlerine hücum etti. Ahmed, ağır kayıplar vererek muharebe meydanını terk etti. Görünüşte gâlib gelen Humaraveyh, Suriye ve Sugur şehirleri ile Musul’a hâkim oldu. Halîfe bu yenilgi ile Mısır’a hâkim olamayacağını anladı ve iki taraf arasında barış imzalandı (886).Diğer taraftan İshak bin Kundacık ile Muhammed el-Afşin arasında anlaşmazlık çıkmış, bu iki kumandan birbirlerinin topraklarına göz dikmişlerdi. Muhammed el-Afşin Humaraveyh’le birleşti. Fakat bu ittifak bir sene sürdü. İshak, Humaraveyh’le anlaşmanın kendisi için faydalı olacağını anlayarak, bunu gerçekleştirdi. Buna karşılık Muhammed el-Afşin, Dımaşk üzerine sefer düzenledi. 

Muhammed Afşin, Mısır ordusu ile Seniyet-ül-Ukab mevkiinde karşılaştı (888), fakat mağlûb oldu ve muharebe meydanından kaçtı. Humaraveyh arkasından İshak’ı takib için gönderdi. Güç duruma düşen Afşin, nihayet halîfe Muvaffak’a sığındı. Humaraveyh, saltanatı muddetince müsrifçe harcamalarda bulundu. Böylece devletin mâlî durumu sarsıldı. Suriye’ye yaptığı bir sefer sırasında köleleri tarafından otuz iki yaşında iken öldürüldü (896). Humaraveyh’in genç yaşta öldürülmesi, Tûlûnîler Devleti ve Mısır için büyük bir talihsizlik oldu.Humaraveyh’in yerine sağlığında veliahd îlân ettiği henüz ondört yaşında tecrübesiz bir genç olan oğlu Ebü’l-Asâkir Ceyş geçti. Maiyetindeki kötü niyetli kimselerin teşvikiyle tecrübeli emir ve kumandanlara karşı harekete geçerek hükümdarlığının ve hayâtının kısa olmasına sebep oldu. Netîcede ayaklanan kumandanlar, onu tahttan indirerek öldürdüler (896).Ebü’l-Asâkir Ceyş’in yerine yine tecrübesiz ve çocuk olan kardeşi Hârûn geçirildi. Akıllı ve kurnaz bir kişi olan Ebû Câfer bin Ebbâ ona vâsi tâyin edildi. Devletin yönetimini eline alan Ebû Cafer, Mısır’ı fiilî olarak idâre etmeye başladı. Bu durumdan yararlanan Abbâsî halîfesi git gide Mısır’a müdâhale ediyordu. 899 senesinde halîfe Mu’tedid ile yeni bir anlaşma yapıldı. Bu anlaşmaya göre Tûlûnîlerin yönetimindeki bölgelerin sayısı azaltıldı ve Abbâsîlere verdikleri vergi dört yüz elli bin dinara çıkarıldı.Bu sırada Karmatîlerin Suriye’deki isyanları, hem Tûlûnîler hem de Abbâsîler için tehlikeli olmaya başladı. Halîfe, Suriye’ye Muhammed bin Süleymân kumandasında bir ordu gönderdi. Abbâsî ordusu Karmatîleri müthiş bir bozguna uğrattı (903). Bu seferden sonra Muhammed bin Süleymân ordu baş kumandanlığına tâyin edilerek Mısır meselesini neticelendirmekle vazifelendirildi. 

Muhammed bin Süleymân karadan ve denizden Mısır’a hücum etti. Bu sırada Tûlûnî hükümdarı Hârûn; sebebi anlaşılamıyan bir şekilde öldürüldü (904). Yerine geçen amcası Şeyban, müdâfaa için Tûlûnî kuvvetlerini bir düzene sokmaya çalıştı ise de, başarılı olamadı. Muhammed bin Süleymân Fustat önlerine gelince, Şeyban, aile fertleriyle Muhammed bin Süleymân’a sığındı. 12 Ocak 905’de Fustat’a giren Muhammed bin Süleymân, Tûlûnî ailesinin geri kalan fertlerini zincire vurarak Bağdat’a gönderdi. Böylece Tûlûnoğulları hânedânı sona erdi.

Mısır Altın Çağını YaşadıTûlûnîler zamânında, iktisadî ve ticarî bakımdan gelişip, halkın üstündeki ağır mâlî yükümlülükler kaldırılarak refah seviyesi yükselen Mısır, altın çağını yaşadı, îmâr faaliyetlerinde bulunulup, büyük eserler yapıldı. Ahmed bin Tûlûn, Kahire yakınlarında Fustat şehrini yeniden inşâ ettirip, burayı başşehir yaptı. Tûlûnîlerden kalma Tûlûnî Ahmed Câmii dokuzuncu asırda yapılmasına, çeşitli istilâ ve zamânın tahribatına rağmen hâlâ ibâdete açıktır. Tûlûnî Ahmed Câmii yanında vakıf olarak hastahâne, eczahâne ve iki de hamam vardı. 

Yeni inşâ edilen Fustat’ta askerî bir bölge olan el-Katai’de, hükümdarın sarayı etrafında kumandanların konakları, iktisâdî, ticârî ve sosyal hayâtın vazgeçilmez müesseseleri olan pek çok câmi, çarşı, han, hamam, değirmen ve fırın vardı. El-Katai’de askerî iskân, milliyetlere göreydi. Her kavmin mahallesi ayrıydı. Ordu, Türk ve Sudanlılardan meydana geliyordu ve kışlalar kumandan konaklarının etrafında bulunuyordu. Suriye, Mısır’dan ancak deniz yoluyla elde tutulabilirdi. Bu yüzden güçlü bir donanma inşâ edildi.Tûlûnoğulları devrinde Mısır; başta edebiyat, târih, dînî ve felsefî ilimler olmak üzere muhtelif ilim sahalarında büyük gelişme gösterdi. İlme ve âlimlere önem veren emirlerin evleri birer ilim merkezi halindeydi. Tûlûnoğulları, halka karşı çok cömert davrandıklarından şâir ve edîbler, onların ihsanlarına nail olmak için etraflarına toplanmışlardı. Bu devirde şiirin yanısıra, dil çalışmalarına da önem verildi. Arab dili ve edebiyatı üzerinde çalışanlardan el-Velid bin Muhammed et-Temîmî ve Ahmed bin Câfer ed-Dîneverî çok meşhurdur. Dînî ilimlerde tefsir, hadîs, fıkıh ve kırâat başta geliyordu. Kâdı Bekkâr bin Kuteybe, Debî bin Süleyman el-Murâdî ve Ebû Câfer Tahâvî bölgede yaşayan âlimlerin ileri gelenlerinden idi.
Harezemşahlar Harezmşahların atası Anuştegin, bir Türk kölesiydi. Büyük Selçuklu emirlerinden Bilge Tegin, onu satın alarak, saraya getirmiş ve özel olarak yetiştirmiştir. Selçuklu sarayında taştdârlık vazifesinde bulunan Anuştegin, gösterdiği başarılar netîcesinde Harezm vâliliğine getirildi. Ölümünden sonra oğlu Kutbeddîn Muhammed, Harezmşah ünvânı ile Sultan Sencer tarafından aynı vazifeye tâyin edildi. Büyük Selçuklu Devletinin vâlisi sıfatıyla 30 yıl Harezm’i idâre eden Kutbeddîn aynı zamanda Harezmşahlar Devleti’nin kurucusudur.Kutbeddîn saltanatı müddetince mükemmel bir idâreci olarak âdilâne hareketleri ile halkı kendisinden hoşnûd etti. Her ne kadar müstakil bir hükümdar olarak hüküm sürmedi ise de, oğullarının gelecekteki faaliyetleri için sağlam bir zemin hazırladı. Onun idâresi zamânında Harezm ülkesinin Selçuklulara tâbi ülkelerle ticârî faaliyetleri yoğunlaştı. Harezm maddî ve mânevî yönden gelişmeler gösterdi.1127 yılında Kutbeddîn Muhammed’in ölümü üzerine yerine büyük oğlu Alâeddîn Atsız tâyin olundu. Küçüklüğünden îtibâren iyi bir tahsil ve terbiye görmüş olan Atsız, aynı zamanda Sultan Sencer’in şahsî teveccühüne mazhar olmuştu. Nitekim ilk devirlerde Sultan Sencer’in seferlerine bizzat ordusuyla katıldı ve onun başarılarında büyük yardımı oldu. Aynı zamanda kendi siyâsî nüfûzunu genişletmeye de çalışıyordu. Bu sebeple Cend ve Mangışlak gibi askerî bakımdan mühim merkezleri zaptetti. Ancak Atsız’ın bu faaliyetleri Sultan Sencer’i kızdırdı ve tekdir edilmesine yol açtı. Atsız, Sultan’ın bu tutumu üzerine kesin olarak bağımsızlığını îlân etti.Sultan Sencer bu duruma nihâî bir çözüm getirmek amacıyla 1138 yılında büyük bir ordunun başında Harezm üzerine yürüdü. Yapılan savaşta Sencer, Atsız’ın ordusunu hezîmete uğrattı. Atsız’ın kardeşi Atlığ da ölenler arasındaydı. Harezm’in idâresini Süleymân bin Muhammed’e veren Sencer, onun başkanlığında vezir, atabey ve hâcib adı verilen memurlardan müteşekkil bir dîvân kurdu ve 1139 yılında Merv’e döndü.Harezm’de işbaşına geçen yeni idâre Atsız ve taraftârlarının da karşı faaliyetleri üzerine halkı memnun etmekten uzak kaldı. Harezm halkı huzur dolu eski idâreyi aramaya başladı. Bu sebeple Atsız’ın Harezm’de hâkimiyeti ele geçirmesi uzun sürmedi. 1140 yılında tekrar devletin başına geçen Atsız, Sencer’in yeni bir seferinden çekinerek onu metbu tanımayı ve ona uymayı ihmâl etmedi. Fakat bu durum uzun sürmedi. Sencer’in 1141 yılında Karahitaylarla yaptığı savaşı kaybetmesi üzerine Atsız, büyük bir orduyla Horasan’a gelerek Merv’i zaptetti. 1142 yılında ise Nişâbûr’u alarak adına hutbe okuttu. Bu arada, Sencer Horasan’da yeniden hâkimiyetini kurmaya muvaffak olunca, Atsız geri çekilmeye mecbur kaldı ve yeniden Sultan’a bağlılığını arz etti (1144).Atsız’ın Sencer’e karşı giriştiği isyânlar Sultan’ı üçüncü defâ Harezm ülkesine girmeye mecbûr etti. Hazarasp Kalesini fetheden Sultan Sencer, Harezmşahların merkezi Gürgâne önüne geldi ise de, Müslümanlar arasında kan dökülmesini istemeyen bir dervişin ricâsını kırmayarak Atsız’ın kendisini metbu tanıdığını bildirmesi ve affını ricâ etmesi üzerine geri döndü.

Selçuklular'dan Ayrılarak Müstakil Bir Devlet Oldular1156 yılında Atsız’ın vefâtı üzerine yerine velîaht Ebü’l-Feth İl Arslan geçti. İl Arslan daha hükümdarlığının başında saltanatta hak sâhibi olabilecek durumda bulunan amca ve kardeşlerini ortadan kaldırdı. İl Arslan’ın hükümdarlığını Sultan Sencer de kabul etti. Ancak Sencer’in çok geçmeden vefât etmesi ile Doğu İran sâhasında Selçukluların etkisi kalmadı. Böylece bölgede Harezmşahlar kuvvetli duruma geldiler ve Selçuklularla bağlarını kopararak müstakil bir devlet oldular.Nişâbûr’u kendisine merkez yapan İl Arslan, 1170 yılında Tus, Bistam ve Damgan taraflarını fethetti. Bu arada Harezmşahların Karahitaylara ödedikleri vergiyi kesmeleri iki devleti karşı karşıya getirdi. Karahitayların üzerlerine gelmesi üzerine onlar her zaman olduğu gibi yine istilâ sâhalarını su altında bırakmak sûretiyle kendilerini korudular. İl Arslan, 1172 yılında vefât etti.İl Arslan’ın vefâtı ülkeye yeniden kardeş kavgalarını getirdi. İl Arslan’ın küçük oğlu ve velîaht olan Sultan Şah, annesi Terken Hâtun’la berâber Harezm’de bulunuyordu. Babasının ölümüyle tahta oturan Sultan Şah’a kardeşi Tekiş itâat etmedi.Tekiş, kardeşinin kendi üzerine kuvvet sevk etmesi üzerine Karahitaylara mürâcaat ederek kendisini desteklemelerini istedi. Her fırsatta Harezmşahların iç işlerine karışan Karahitaylar bu talebi severek kabul etti.Tekiş’in çok kuvvetli bir Karahitay ordusunun başında olarak Nişapur’a geldiğini duyan Sultan Şah, taraftârlarıyla birlikte Irak Selçukluları’nın nâibi olan Melik Ayaba’nın da kuvvetlerini yanına alarak, sultanlığını îlân eden Tekiş üzerine birçok kereler sefere çıktı ise de, hemen hepsinde başarısızlığa uğradı. Hattâ bu seferlerden birinde yakalanan Ayaba öldürüldü (1174). Terken Hâtun ve Sultan Şah Dihistan’a kaçtılar. 

İmparatorluk Oldular

Bundan sonra tahta geçen Alâeddîn Tekiş, Harezmşahlar sülâlesinin en kudretli şahsiyetlerindendir. Harezmşahlar Devleti onun sâyesinde imparatorluk hâlini aldı. Tekiş ilk olarak Karahitaylar ile mücâdeleye girişti. Harezmşahlardan vergi istemeye gelen Karahitaylı sefirin gururlu oluşu ve edepsizliği Tekiş’in onu öldürtmesine yol açtı. Bu şekilde başlayan çarpışmalar, Harezmşahların başarısıyla sonuçlandı. 1187 yılında kardeşi Sultan Şah’ın ölümü Tekiş’i daha rahatlattı.Doğu İran ve Horasan’ı tamâmen emri altına alabilmek için faaliyetlere girişti. Selçuklu Sultanı İkinci Tuğrul Şah’ı giriştiği muhârebede öldürttü. Tekiş artık kendisini Selçukluların vârisi sayıyordu. Bağdat halîfesinden Irak, Horasan ve Türkistan sahalarının hâkimiyetini tasdik eden saltanat menşûrunu (fermanını) aldı. İsmâilîler elinde bulunan bâzı kaleleri geri aldı. Bu geniş fütûhâtları gerçekleştiren Tekiş, Harezm’e döndüğü 1200 yılında vefât etti. Yerine bu sırada Turziz muhâsarasında bulunan oğlu Muhammed, Alâeddîn ünvânı ile tahta çıktı.Alâeddîn Muhammed’in ilk devirleri daha babasının sağlığında istiklal emelleri besleyen Melikler ve Gûr sultanları ile mücâdele hâlinde geçti. Bilhassa tehlikeli bir vaziyet hâlini almış bulunan Gûr istilâsını güçlükle önlemeye muvaffak oldu. Gur sultanı Şehâbeddîn’in ölümü üzerine Alâeddîn Herat’a hâkim oldu (1207).Gûrluların tehlikesiz bir hâle getirilmesinden sonra Harezmşahlar için en büyük tehlike Karahitaylar idi. Mâverâünnehr’i hâkimiyetleri altında bulunduran bu dinsiz devletin nüfuzunu kırmayı ve İslâm dünyâsını böyle bir dertten kurtarmayı amaçlayan Alâeddîn, bu işi kendisi için pek mühim bir vazife biliyordu. Nitekim 1207 yılında Mâverâünnehr’e karşı giriştiği sefer ile bu büyük hareketi başlattı. 1208 yılında Karahitay ordusunu büyük bir hezîmete uğratan Alâeddîn, Buhâra’yı zaptetti. Yine bu sırada Cengiz’in önünden kaçan Naymanların Karahitay ülkesine girişi ile Karahitaylar bir daha kendilerini toparlayamadılar ve tamâmen Harezmşahlar’a tâbi hâle geldiler (1212).Harezmşahların nüfuz ve kudreti İran ve Afganistan sâhalarında mütemâdiyen artmaktaydı. 1225 yılında Gazne’yi alan Alâeddîn bu bölgenin idâresini oğlu Celâleddîn’e verdi. 1217 yılında İran’a bir sefer yaptı. Ancak bu sefer diğerleri gibi başarılı geçmedi ve ordu büyük zâyiata uğradı.

Doğuda Büyük Moğol Tehlikesi BaşgösterdiHarezmşahların bu haşmetli devresinde doğuda büyük bir tehlike başgösterdi. Bu tehlike yalnız Harezmşahları ortadan kaldırmakla kalmayacak, bütün dünyânın târihî mukadderâtı üzerinde derin izler bırakacaktı. Çünkü tam bir çapulcu sürüsü olan Moğol ordusu, önüne gelen her yeri yakıp yıkmakta, girdikleri memleketlerde kültür ve medeniyetten eser bırakmamaktaydı.Başlangıçta Harezmşahlarla Moğollar arasında dostluk ve ticârî ilişkilerin geliştirilmesi gâyesiyle elçiler gelip gittiyse de, bir Moğol kervanının, Otrar Vâlisi İnalcık tarafından câsusluk iddiâsı ile tevkif edilip tâcir ve kervancıların öldürülmesi araya soğukluk getirdi. Cengiz, Harezmşah’a bir elçi göndererek İnalcık’ın teslimini ve malların tazmînâtını istedi. Sultan Alâeddîn’in bu teklifi reddetmesi, iki devlet arasında harbi kaçınılmaz kıldı. Her ne kadar Alâeddîn’in bu teklifi reddetmesi ile yüzbinlerce Müslümanın kanını akıtacak bir olaya sebebiyet verdiği iddiâ edilmekteyse de, bu teklifin kabûlü netîcesinde gurur ve kibir timsâli Cengiz’in daha da şımaracağı, yeni istekler peşinde koşarak harbe sebebiyet vereceği belliydi. Nitekim 1216 yılından îtibâren uzun askerî hazırlıklar içinde olan Cengiz’in hedefi İslâm âlemi idi.Cengiz 1219 yılı sonlarına doğru 200 bin kişilik ordusuyla ilk olarak Harezmşahlara karşı harekete geçti. Harezmşahların kuvvetlerini büyük şehir ve kalelere dağıtmasından da istifâde ederek önemli merkezleri tek tek ele geçirmeye başladı. Mukâvemet gösteren mevkîler korkunç bir katliama uğratılıyordu. Kısa bir süre içinde Buhârâ, Semerkant-Otrar, Sığnak, Berakend ve Hocend gibi şehirler Moğolların eline geçti. Harezm müdâfaa kuvvetlerinin büyük kahramanlıklar göstermesine rağmen sonuç değişmiyordu. Sultan Alâeddîn son olarak Devletâbâd yakınlarında Moğolların karşısına çıktı ve tekrar yenildi. Abiskun’da bir adaya sığınan Alâeddîn çok geçmeden burada hastalanarak 1220 yılında vefât etti ve yerine oğlu Celâleddîn tahta çıktı.Harezmşahların bu son hükümdarının hayâtı mâcerâlar ve kahramanlıklar ile dolu geçmiştir. Celâleddîn Harezmşah, saltanatının daha ilk yıllarında kendisini tanımak istemeyen Türk kumandanlarının suikast tertipleri netîcesinde Horasan’a çekildi. Burada toparlayabildiği kuvvetlerle berâber gece-gündüz demeden var gücüyle Moğollara karşı çarpıştı. Netîcede batıya doğru yayılan bu istilâ selini bir müddet geciktirmeye muvaffak oldu. Celâleddîn ile birlikte Harezmşahlar Devleti de son buldu (1230).Kültür ve Teşkilât

Harezmşahların askerî ve idârî teşkilâtı ana hatları ile Büyük Selçuklulardan alınmıştır. Ordu Tekiş zamânında doğunun en büyük askerî kuvveti hâlini almıştı. Harezmşahlarda mâlî işler Dîvân-ı İstifâ’da, askerî işler ise Dîvân-ı Arz’da görülürdü. Dîvâna sultanın vekîli sıfatı ile vezîr-i âzam başkanlık ederdi.Harezmşahlarda ordu, hassa ordusu ve eyâlet askerlerinden meydana geliyordu. Memleketin her tarafına dağılmış hâldeki ıktâ sâhiplerinden teşekkül eden muazzam bir süvâri kuvveti bulunuyordu. Ayrıca muhtelif eyâletlerde askerî vâlilerin emri altında özel kuvvetler vardı. Bunlar sultana tam bağlı olup, istenildiği yere kuvvet sevk ederlerdi.Harezmşahlar Devleti’nin adlî teşkilâtı bütün Müslüman-Türk devletlerinde olduğu gibi şer’î ve örfî kânunlar idi. Memlekette en çok Hanefî ve kısmen de Şâfiî mezhebinin hükümleri uygulanırdı. Şer’i mahkemelere kâdılar bakmaktaydı. Orduya mensub olanların şer’î meselelerini halletmek için kazaskerler yâni ordu kâdıları vardı.Harezmşahlar devrinde başkent Cürcan başta olmak üzere Herat, Belh, Merv, Nişâbûr, Buhârâ ve Semerkand bir bilim ve sanat merkezi hâline gelmişti. Cürcan’da on büyük vakıf kütüphâne vardı. Nişâbûr ilim ve sanat adamlarının toplandıkları parlak bir medeniyet merkezi olmuştu. Eski binâlar tâmir edilmiş, yeni yeni medreseler, hangahlar ve saraylar ile süslenmişti. Hükümdar ve şehzâdeler umûmiyetle iyi tahsil görmüş kültür sâhibi insanlardı. Âlimleri ve şâirleri saraylarında topluyor, onlara değer veriyor ve himâye ediyorlardı.Horasan seferinden dönüşte Zemahşerî, Fahreddîn Râzî, Şemseddîn Muhammed gibi âlim ve bilginleri Harezm’e getirmişti. Avfî Harezm’deki ilim ve sanat adamlarına gökteki yıldızlara benzetmektedir. Bu durum Moğol istilâsından evvel Harezm’in medenî inkişâfını çok iyi belirtmektedir. Memleketin her tarafında kütüphâneler, hastâneler, eczâneler ve hanlar yapılmıştı. 
Gence Hanlığı Azerbaycan’ın Gence yöresinde hüküm sürmüş olan hanlık. İran hükümdârı Nâdir Şah 1735’te Gence’yi ele geçirdi. Nâdir Şah’ın öldürülmesinden sonra Gence de diğer Âzerbaycan hanlıkları gibi İran toprağı olmaktan çıkarak 1747’de bağımsızlığını îlân etti.Ziyâdoğulları Hanedânını kuran Kalaç Türklerinden Şahverdi Han, Gence’nin ilk hanı oldu. Şîa’nın Câferî koluna mensub olan Ziyâdoğulları Hânedânı Türkçe konuşuyordu. 1781-83 yılları arasında Gence, Karabağ hanlarının eline geçtiyse de geri alındı.On dokuzuncu yüzyılın başlarında Gürcistan’ı işgal eden Rusya, Gence ile birlikte bütün bağımsız Âzerbaycan hanlıkları için tehdit unsuru oldu. Bu hanlıklar büyük tehlikeye karşı aralarında birleşmeyi başaramadılar. Rusya bu sırada Dağıstan ve Kuzey Kafkasya’da bulunan hanlıklarla savaş hâlindeydi. 

Âzerbaycan’daki coğrafî durum Rusya’nın, Dağıstan’ı ve Kuzey Kafkasya’daki hanlıkları ele geçirmesini güçleştiriyordu. Kafkasya’daki Rus orduları kumandanı general Sisyanov 1803’te Tiflis’ten hareket ederek Gence’yi kuşattı. Gence Hanı Cevâd Han Ruslarla yaptığı, yenildiği ve devletini kaybettiği muhârebede öldürüldü. Oğlu ve veliahdı Hüseyin Han da babası ile aynı günde Ruslar’ın top ateşi ile öldürüldü. Cevâd Han’ın ve Hüseyin Han’ın öldürülmesi üzerine iki koldan şehre giren Ruslar yağma yaparak, halkı öldürdüler. Gence Hanlığı’nı ortadan kaldırdılar. Buranın adını da Çariçelerinin onuruna Elizabetpol olarak değiştirdiler (1804). 

Hüseyin Han’ın kardeşi Uğurlu Han bu târihten 22 yıl sonra Gence’yi Ruslardan geri alıp 2 yıl Gence Hanlığı yaptı. Fakat Ruslar ülkeyi tekrar istilâ ederek Gence Hanlığı’nı tamâmen ortadan kaldırdılar. Gence de İran ile Rusya arasında yapılan Türkmençay Antlaşması’yla Rusya’ya ilhak edildi. Komünist idâre Gence’ye Kirovabad adını verdi.
Eratna Beyliği Orta Anadolu’da On dördüncü asırda kurulan bir Türk beyliği. Anadolu Selçuklu devleti yıkıldıktan sonra, onun idâresindeki yerler İlhanlıların eline geçti ve Anadolu’daki topraklar İlhanlılar tarafından gönderilen genel vâliler tarafından idâre edilmeye başlandı. Bu vâlilerin en kudretlisi ve sonuncusu Emir Çoban’ın oğlu Tîmûrtaş idi.Tîmûrtaş vâli olarak gönderildiği zaman, babasının nüfûzuna güvenerek, müstakil devlet olma sevdâsına düştü. Ancak babası Emir Çoban büyük bir kuvvetle üzerine gelince bu sevdâdan vazgeçti ve affedildi.Tîmûrtaş kardeşi Dımışk Hoca’nın katli ve babasının Ebû Saîd Bahadır Han ile arasının açılması yüzünden Anadolu’da fazla kalamayarak, 1328’de Türk-Memlûk Sultanı Melik Nâsır Muhammed’e ilticâ etti. Oraya giderken kayınbirâderi Eretna’yı vekil olarak bıraktı. Eretna da Ebû Saîd’ e bağlılığını bildirip, Tîmûrtaş’ın yerine gönderilen Büyük Şeyh Hasan’a itâat ederek mevkiini muhafaza etti.Ebû Saîd Bahadır Han’ın 1335’te evlâd bırakmadan ölmesi bâzı karışıklıklara yol açtı. Bu durumda Eretna, Memlûk Sultanına haber göndererek onun himâyesine girdi. Çobanîlerden Küçük Şeyh Hasan’ın üzerine gelen ordusunu Sivas, Erzincan arasında 1343’te yenmesi Eretna’nın durumunu kuvvetlendirdi ve şöhretini arttırdı. Eretna’nın hükmü altında; Sivas, Kayseri, Niğde, Tokat, Amasya, Erzincan, Doğu Karahisar, Niksar, Canik, Develi, Karahisar şehir ve kasabaları bulunuyordu. Devletin merkezi önceleri Sivas, sonraları ise Kayseri oldu.Eretna; âlim, hayırsever, ileri görüşlü, cesur bir zâttı. Dînine bağlı olup, ilim adamlarını severdi. Âlimleri meclisine alır, onların karşılıklı konuşmalarını dinler ve fikirlerinden faydalanırdı. Eretna’nın 1352’de Kayseri’de vefât etmesi, Anadolu, Irak ve Suriye’de üzüntüyle karşılandı.Eretna’nın yerine emirlerin kararıyla küçük oğlu Gıyâseddîn Mehmed Bey hükümdar oldu. Ağabeyi Câfer Bey isyan ettiyse de, yenilip Mısır’a kaçtı. Mehmed Bey çok genç olduğu için devleti Vezir Ali Şah idâre ediyordu. Bir müddet sonra Vezir Ali Şah isyan etti ise de, Memlûklerden yardım alan Mehmed Bey’e yenildi ve harpte öldü.Mehmed Bey 1365’te ölünce, yerine küçük yaştaki oğlu Alâeddîn Ali Bey geçti. Bunu fırsat bilen Karamanoğlu Alâeddîn, Niğde ve Aksaray’ı işgâl etti. Sonra Kayseri’yi de alan Karamanoğlu, Ali Bey’i yakalayıp Sivas’a kaçırdı. Orada bir müddet hapiste kalıp sonra kurtarılan Ali Bey, tekrar hükümdar oldu. On beş sene süren hükümdarlığı çok silik geçen Ali Bey 1380 yılında tâundan öldü.Ali Bey’in ölümü üzerine, yedi yaşındaki oğlu, İkinci Mehmed Bey hükümdar îlân edildi. Şarkî Karahisar Beyi Kılıç Arslan nâib oldu. Amasya emîri Hacı Şâdgeldi Paşa, idâreyi ele geçirmek için Sivas üzerine yürüdü ise de, Kılıç Arslan’ın nâib olduğunu duyunca, Amasya’ya çekildi. Kılıç Arslan’ın, Kâdı Burhâneddîn’i merkezden uzak tutmak için Karahisar’a göndermek istemesi, aralarının açılmasına yol açtı. 

Kâdı Burhâneddîn, bir süre sonra, Kılıç Arslan’ı ve onun amcası Keyhüsrev’i öldürdü ve İkinci Mehmed’e nâib oldu. 1381 senesi Ocak ayında ikinci Mehmed’i de bertaraf ederek, hükümdarlığını îlân etti. Böylece Eretna Devleti sona erdi. Yarım asra yakın hüküm süren Eretna Devleti’ne âit, Sivas, Tokat, Kayseri ve havâlisinde bâzı eserler vardır.
Artuklular Üç kol halinde Hısnıkeyfa ve Amid (Diyarbekir), Mardin ve Meyyafarikin (Silvan) ve Harput’ta hüküm süren bir Türkmen hanedanı. Hanedanın atası ve isim babası olan ve Oğuzların Döğer boyuna mensub bulunan Eksük oğlu Artuk, Büyük Selçuklu Sultanı Alparslan’ın kumandanlarındandı. Anadolu’nun fethine katılıp, Yeşilırmak Vadisine kadar ilerledi. 

Anadolu’nun Türkleşip, İslamlaşmasına hizmet etti. Sultan Melikşah döneminde Karmatileri itaat altına almak için Bahreyn seferine çıktı. Melikşah’ın kardeşi Tutuş, ona gördüğü hizmetler karşılığı olarak Filistin’in idaresini verdi. Bununla beraber Kudüs’te kısa bir müddet hüküm süren Artuk Bey, 1091 senesinde vefat etti.

Artuk Beyin ölümünden sonra oğulları, Haçlılar ve onlarla işbirliği yapan Fatımilerin baskıları sonucu bu bölgede fazla kalamadılar. Oğullarından Muinüddin Sökmen, Mezopotamya emirleri arasındaki çekişmeden faydalanarak ele geçirdiği Hısnıkeyfa’da Hanedanın birinci kolunu kurdu (1102).

1. Hısnıkeyfa (Hasankeyf) Artukluları (1102 - 1281)

Sökmen, 1102 yılında Hısnıkeyfa’da tesis etmiş olduğu beyliğini sağlamlaştırmak için Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar’a bağlılığını arzetti ve onun hizmetine girdi. Sultanın emri üzerine kardeşi İlgazi ile birlikte bazı ayaklanmaları bastırdı. Yeğeni Yakuti 1103 yılında Mardin’i ele geçirdi. Bu sırada Urfa, Antakya, Trablus ve Kudüs gibi şehirleri ele geçiren Haçlılar, Mardin ve Harran yörelerine de taarruzda bulunuyorlardı. Sökmen Bey, emir Çökermişle birlikte Haçlıların bu faaliyetlerine karşı harekete geçerek Urfa Haçlı Kontu Joscelin ile Kudüs Kralı Baudouin’in kumandasındaki Haçlı ordusunu büyük bir bozguna uğrattılar. Joscelin ve Baudouin’in esir edildiği savaşta Haçlılardan 30 bin kişi öldürüldü. Böylece Haçlı ilerlemesine mani olan Sökmen, Dımaşk Atabegi Tuğtekin’e yardıma giderken yolda hastalanarak 1104 yılında vefat etti.

Sökmen’den sonra yerine geçen oğlu İbrahim Bey, muktedir bir hükümdar olamadı. O, daha çok Mardin’de hakimiyetini tesis eden amcası İlgazi’ye tabi oldu. Daha sonra Davud ve Kara Arslan dönemlerinde Anadolu Selçuklularına tabi olan Artuklular, Nureddin Muhammed devrinde Eyyubi hakimiyeti altına girdiler. 1231 yılında Hısnıkeyfa ve Diyarbekir üzerine sefere çıkan Eyyubi Hükümdarı Melik Kamil, Artukluların bu şubesine son verdi. Hükümdarlığını kaybeden Hısnıkeyfa kolunun son Artuklu emiri Melik Mes’ud, Moğollar tarafından öldürüldü. Hısnıkeyfa ve Amid Artuklularına kurucusundan dolayı Sökmenliler de denir.

2. Harput Artukluları (1185 - 1233)

Artuk Beyin torunu Belek bin Behram 1112 yılında Harput ve Palu’ya hakim olarak bölgede kendi beyliğini kurmuştu. Amcaları Sökmen ve İlgazi ile birlikte bütün ömrünü haçlılarla cihada sarfeden Belek Beyin gösterdiği kahramanlık İslam aleminde destanlaşmıştır. Belek Bey, 6 Mayıs 1224’de muhasara altında tuttuğu Menbiç kalesinden atılan bir okla şehid edildi (Bkz. Belek Bey).

Belek Beyin ölümünden sonra Harput, 1185 yılına kadar Hısnıkeyfa Artuklularının idaresi altında kaldı. Bu tarihte Artuklu hükümdarı Nureddin Muhammed’in ölümü üzerine oğulları arasında başgösteren saltanat mücadelelerinde İkinci Sökmen hakimiyeti ele geçirdi. Bu durum üzerine diğer oğlu İmadeddin Ebu Bekr, Harput ve çevresine hakim olarak, beyliğini ilan etti. Ebu Bekr, 1204 yılında ölünce yerine Nizameddin İbrahim geçti. Nizameddin İbrahim’in ölümünden sonra Harput Artukluları Eyyubilere tabi oldular. 1185 yılında ise Anadolu Selçuklu kumandanlarından Kemaleddin Kayar, Eyyubileri Harput civarında bozguna uğrattıktan sonra şehri alarak Artukoğulları Beyliği Harput şubesine son verdi.

3. Mardin Artukoğulları (1106 - 1409)

Artuk Beyin ölümünden sonra beş yıl kardeşi Sökmen ile beraber Kudüs valiliğinde bulunan Necmeddin İlgazi buradan ayrıldıktan sonra Selçuklu meliki Dukak’ın yanına giderek Haçlılarla mücadeleye atıldı. Büyük Selçuklu Sultanı Muhammed Tapar döneminde dört yıl Bağdat şahneliği görevinde bulundu. İlgazi bu vazifeden alındıktan sonra yeğeni İbrahim’in elinden Mardin’i zabtederek burada Mardin Artukoğulları veya İlgaziler denilen Artukoğulları kolunu kurdu.

Mardin’den sonra Nusaybin’i ele geçiren İlgazi, Sultan Tapar’ın emriyle Haçlılara karşı düzenlenen 1112 seferlerine katıldı. Emir Mevdud komutasında olarak Urfa’nın kuşatmasına katılan İlgazi, kalenin zaptına muvaffak olamadı. Ancak Harran Haçlıların elinden alındıktan sonra İlgazi’ye devredildi. 1117’de Haleb’i alan İlgazi, buranın idaresini oğlu Timurtaş’a verdi. Antakya Haçlıları üzerine sefer düzenleyip, 1119’da şehir civarında yapılan muharebede büyük bir zafer kazandı. Bu savaşta Antakya kontu Rogen dahil Haçlı ileri gelenleri öldürüldü. Akdeniz sahiline kadar ilerlenip, çok ganimet alındı. İlgazi, Haçlıları kuzeyde de takib edip, Göksun’a kadar ilerledi. Böylece Haçlıların kuvveti kırıldı, karşı tedbir almalarının önüne geçildi. Selçuklu Sultanı Mahmud, İlgazi’nin muzafferiyetinden ziyadesiyle memnun olup, 1120’de Meyyafarikin’i ona verdi.

1122 senesinde vefat eden İlgazi, adaleti, ihsanı ve halka hizmeti ile meşhurdu. Diğer memleketlere nazaran Mardin ve Halep'te vergileri hafifletmek suretiyle halkın sevgisini kazandı. Hakim olduğu bölgede Asayiş, nizam ve intizamı sağlayan İlgazi, imar faaliyetlerine de büyük önem verdi.

İlgazi’nin ölümünden sonra oğullarından Süleyman, Meyyafarikin’e; Timurtaş, Mardin’e; yeğeni Süleyman da Haleb’e hakim oldular. Bu sırada diğer yeğeni Belek de, Harput ve Palu civarında kendi beyliğini kurdu. Süleyman’ın ölümünden sonra Hüsameddin Timurtaş, Mardin şubesine daha geniş bir şekilde sahib oldu. Timurtaş’ın 1154 yılında ölümünden sonra yerine oğulları arasında en liyakatlisi olan Necmeddin Alp geçti. Bu bey döneminde Mardin Artukoğulları ile Hısnıkeyfa Artukluları arasında sıkı bir dostluk ve işbirliği sağlandı. Güneydoğu Anadolu Bölgesi bu sayede imar ve medeniyet yolunda ilerledi. 

Necmeddin Alpı yirmi iki yıl saltanat sürdükten sonra 1176 senesinde vefat etti. Necmeddin Alpı dönemi Artukoğullarının en parlak yılları oldu. Bundan sonra Artuklu ülkesi önce Eyyubiler, sonra da Moğolların baskısı altında kaldı. Moğollara bağlı olarak saltanatlarını devam ettiren silik beyler döneminden sonra Mardin Artukoğulları 1408 yılında Karakoyunlular tarafından ortadan kaldırıldı.

Kültür ve Medeniyet 

Artuklular, Büyük Selçuklu Devletine tabi olduklarından, devlet teşkilatı, müessesesi ve idare tarzı Selçuklulara benziyordu. Devletin temel siyaseti cihad, Haçlılar ve İslam alemindeki sapık ideolojiler ile mücadele idi. Anadolu’nun Türkleşip İslamlaşmasında büyük hizmetleri geçti. Artukluların hakim oldukları bölgelerde Türklerden başka Arab, Süryani, Rum, Ermeni ve bir miktar da Yahudi vardı. 

Her millet kendi lisanını konuşurdu. Türkler ve Araplar Müslüman, Ermeni ve Rumlar Hıristiyan, Süryaniler kendi mezheblerinde, Yahudiler ise musevi idiler. Artuklu hükümdarları ve devlet adamları ilme meraklı olup, ilim ve irfan müesseseleri kurup, alimleri himaye ettiler. Sofiyye-i aliyyeden fıkıh alimi Şihabüddin-i Sühreverdi, Artuklulardan çok hürmet görüp; Elvah el-İmadiyye adlı eserini İmadüddin Ebu Bekr’e arz etti. Kemaleddin Ebu Salim, Ebu Ali el-Sofi, Cezeri ve Bedi’uzzeman eserler yazıp, Artuklu hükümdarlarına ithaf ettiler. Ayrıca, pekçok alim, nakli ve akli ilimlerde eserler yazdılar.

Artuklu hükümdarları saray ve şehirlerde kurdukları kütüphanelerde binlerce cildlik kitaplar toplamışlardır. Artukluların inşa ve imar faaliyetleri, mimari eserleri çok meşhur idi. Artuklular, Orta Asya ve İslam alemindeki mimariyi birleştirip kaynaştırarak kıymetli eserler inşa ettiler. Artuklu ülkesindeki iktisadi yükselişe paralel olarak ihtiyaca ve lüzumuna göre; hükümdar, devlet adamları, hanedan mensupları ve hayırseverler; cami, medrese, imaret, zaviye, türbe, hastane, hamam, çarşı, han, köprü, kervansaray, kale ve surlar ile memleketi süsleyip, medeniyet diyarı haline getirdiler. Bunlardan en meşhurları:

Kıymetli Tarihi Eserler Braktılar

Mardin’de Emineddin ve Cami’ el-Asfar da denilen Necmeddin külliyeleri, Harput, Silvan, Mardin, Koçhisar (Kızıltepe) Ulu Camileri, Harput Alacalı Cami, Mardin’de Latifiye de denilen Abdüllatif Camii, Bab-es-Sur da denilen Melik Mahmud Camii; medreselerden ise Mardin’de Hatuniye de denilen Sitti Radviyye, Ma’rufiye, Şehidiye, Melik Mensur, Altunboğa, Zinciriyye de denilen Sultan İsa, Harzem’de Tacüddin-i Mes’ud, Diyarbekir’de Mes’udiyye ve Zinciriyye medreseleri; hamamlardan Mardin’de Maristan, Radviyye, Yeni Kapı ve Ulu Cami. Harput’ta dere hamamları, Hısnıkeyfa, Haburman Botaman Suyu, Deve Geçidi köprüleri, ayrıca Hısnıkeyfa Sarayı, Diyarbekir İçkal’a Sarayı, Mardin’de Firdevs Köşkü, Silvan’da Darü’l-Acemiyye Sarayı, Diyarbekir’de Ulu Beden, Yedi Kardeş Burçlar, Harput Kal’ası ve zamanın tahribatına uğramış pekçok eser inşa ettirdiler. Bunlardan bazıları hala kullanılıp, hizmet vermektedir. 

Artuklu şehirlerinden Mardin, Diyarbekir, Hısnıkeyfa (Hasankeyf), Meyyafarikin (Silvan), Duneyser (Koçhisar, Kızıltepe), Nusaybin, Dara, Harput ve Haleb havalisindeki Artuklu eserlerinin mimari yapısı, sanatkarlığı, zarifliği, tezyinatı, kullanılan malzemenin seçimi çok ustaca olup, şaheser mahiyettedir.
Dânişmendliler 1071-1178 yılları arasında Sivas, Malatya, Kayseri, Tokat, Amasya ve civârında hüküm süren bir Türkmen hânedânı.Dânişmendliler beyliğinin kurucusu Gümüştekin Dânişmend Ahmed Gâzi, âlim ve fazîletli bir zâttı. Bir rivâyete göre Kutalmışoğlu Süleyman Şah’ın dayısıydı.1063 yılından îtibâren Sultan Alparslan’ın hizmetine giren Dânişmend; ilmi, cesâreti ve yiğitliğiyle onun dikkatini çekmiş ve en güvenilir emirleri arasında yer almıştı. Malazgirt Savaş’ına da katılan Dânişmend Ahmed Gâzi, zaferin kazanılmasında önemli rol oynadı. Sultan Alparslan savaşa katılan emirlerinden Anadolu’da fetihlerde bulunmalarını istemiş ve fethedecekleri yerlerin kendilerine ıktâ edileceğini bildirmişti. Zaferi müteâkip fetihlere girişen beyler, Anadolu’nun muhtelif şehirlerini zaptederek buralarda kendi adlarıyla anılan beylikler kurmuşlardı. Danişmend Ahmed Gâzi de zaferden sonra Bizanslılardan Sivas’ı aldı ve Dânişmendli Hanedânını kurdu (1071).

Haçlılara Büyük Darbe İndirdilerSivas’ı bir üs olarak kullanan Dânişmend Gâzi; Çavuldur, Tursan, Kara Doğan, Osmancık, İltekin ve Karatekin adlı emirleriyle Amasya, Tokat, Niksar, Kayseri, Zamantı, Develi ve Çorum’u fethederek beyliğine kattı. Dânişmend Ahmed Gâzi’nin 1085 yılında vefâtı ile yerine Gümüştekin geçti. Gümüştekin daha çok Haçlılar ve Rumlara karşı yaptığı cihâd hareketleriyle meşhur oldu. 1097 yılında İznik’i kuşatan ve zapteden Haçlılara karşı Sultan Birinci Kılıçarslan’la birlikte Eskişehir’de büyük bir meydan muhârebesine girdi. 

Binlerce Haçlı askerinin ölümüyle netîcelenen savaşta Kılıçarslan ve Gümüştekin düşman kuvvetlerinin çokluğunu düşünerek geri çekildiler. Bundan sonra vur-kaç taktiğini kullanan Türkler, Haçlılar Antalya’ya ulaşıncaya kadar büyük bölümünü yok ettiler. Gümüştekin 1098 senesinde büyük bir orduyla Sivas’tan Malatya üzerine yürüdü ve şehri kuşattı. Üç yıl devâm eden kuşatma sonunda mukâvemet edemeyeceğini anlayan kale haakimi Gabriel, Antakya Prensi Bohemond’dan yardım istedi. Karşılığında da, Malatya’yı ve güzelliğiyle meşhur kızı Morfia’yı vermeyi teklif etti.Bunu fırsat bilen Bohemond, pek çok Haçlı reislerini ve bir kısım Ermeni prenslerini toplayıp, Malatya’ya hareket etti. Haçlıların topraklarına gelişlerini önce memnûniyetle karşılayan Ermeniler, zulümlerini görünce endişeye düştüler ve durumu Gümüştekin’e haber verdiler. Bohemond kuvvetleri Malatya’yı Aksu Vâdisi’nden ayıran dağlık bölgeye girdiğinde pusuda beklemekte olan Gümüştekin’in askerlerince kuşatıldı. Çok kısa süren çetin bir savaştan sonra, Haçlı ordusu imhâ edilirken Müslümanlara zulümleriyle meşhur olan Bohemond ve ileri gelen adamları esir alındı.Dânişmendlilerin Haçlılara karşı kazandıkları bu muhteşem zafer, bütün Müslümanları çok sevindirdi. Bohemond gibi bir kontun Müslüman Türkler tarafından esir edilmesi ise Haçlıları derin bir üzüntüye soktu. Ayrıca Dânişmendlilerin şöhretini arttırdı. Gümüştekin 1100 (H.494) senesinde kazandığı bu zaferden sonra, Sivas’a döndü.

Malatya FethedildiGümüştekin Gâzi bundan sonra Rumlar elinde bulunan Malatya üzerine yürüdü ve kısa bir süre içerisinde şehri fethetti (1101). Sıkıntı içindeki Malatya halkına kendi ülkesinden buğday ile zirâat için, öküz ve diğer ihtiyâçları getirterek dağıttı. Önceleri zulüm altında inleyen Malatya halkı, bu davranışa memnûn ve hayran kaldılar. Pek çoğu İslâmiyet’i kabul etti. 

Gümüştekin Gâzi elinde esir bulunan Bohemond’u iki yüz altmış bin dînar karşılığı serbest bıraktı. Ancak bu hareketi Kılıçarslan’la arasını açtı. Maraş civârında yapılan savaşta mağlûb olan Gümüştekin 1104 yılında vefât etti. Beyliğin başına, 1104’ten 1134 senesine kadar hüküm süren oğlu Emir Gâzi geçti. Dânişmend Gâzi’nin vefâtından istifâde eden Birinci Kılıçarslan, Malatya’yı ele geçirdi. Emir Gâzi Rükneddîn Mes’ûd’un kızıyla evlenip dâmâdı oldu. (Bir rivâyette ise kayınpederi oldu.)Emir Gâzi zamânında Dânişmend ülkesi Fırat ve Sakarya’ya kadar uzandı. Kısa zamanda Kastamonu’yu alıp, Bizans’ın eline geçen topraklarını kurtardı. Başarılarından dolayı Büyük Selçuklu Devleti sultanı, Sultan Sencer’in ve Abbâsî Halîfesinin takdirlerini kazandı. Abbâsî halîfesi onun melikliğini bir fermânla tasdik edip, ayrıca dört siyah sancak, bir kös ve çeşitli hediyeler gönderdi. Bunları getiren elçiler yanına ulaştıkları sırada, Emir Gâzi ağır hastaydı.Emîr Gâzi’nin vefâtından sonra 1134 yılında yerine oğlu Muhammed, emir oldu ve 1143 senesine kadar saltanat sürdü. Melik Muhammed, fetih hareketlerinden geri kalmadı ve Finike’ye kadar uzandı. Bizanslıları yendi, Sivas’ı başşehir yaptı. Vefât edince Kayseri’de bir medreseye defnedildi ve yerine büyük oğlu Zünnûn geçti. Ancak kardeşi Sivas Emîri Yağıbasan, emirliğini tanımadı ve kendi melikliğini îlân etti. Duruma hâkim olan Yağıbasan, 1143’ten 1164 senesine kadar hüküm sürdü. İstanbul’a sefere çıktı, fakat başarılı olamadı. Yağıbasan zamânı, beyliğin Selçuklularla münâsebetlerinin en bozuk olduğu bir dönemdir. 

Yağıbasan, dışta Selçuklularla, içte de kardeşleriyle çarpıştı. Ağabeyi Zünnûn Kayseri’yi, Yağıbasan da Malatya’yı ele geçirmişti. Selçuklularla münâsebetlerini bozan ve Saltuklularla da iyi geçinemeyen Yağıbasan, 1164 senesinde Kayseri’de vefât etti. Oldukça karışık bir dönem yaşayan Dânişmendliler, yine de kültür faaliyetini devâm ettirdiler. Sivas ve Niksar’da medreseler kurdular. Yaptıkları medreseler, târihe ilk kubbeli medreseler olarak geçti.Dânişmendli hükümdarı Yağıbasan’dan sonra bunun kardeşi İsmâil, gençliğinin ilk yıllarında bir müddet emirlik yaptı. Bu devrede İbrâhim, İsmâil ve Yağıbasan’ın oğlu Cemâleddîn’in emirlik yaptığı söylenir. Kesin bilgi yoktur. Bunlardan sonra Zünnûn tekrar melik oldu. 1175 senesinde Dânişmendliler beyliği sona erdi. Toprakları İkinci Kılıçarslan tarafından Selçuklu topraklarına katıldı. Dânişmendlilerden bir kol, Malatya’da bir müddet daha hüküm sürdü. Fakat bunlar da, 1178 senesinde Selçuklu Sultanı İkinci Kılıçarslan tarafından Selçuklu ülkesine katıldı. Böylece Dânişmendli Beyliği târihe karışmış oldu. Ancak bu beylikten pek çok emir Anadolu Selçuklularına itâat edip, onlar safında hizmete devâm ettiler.

Anadolu’da bir asra yakın hüküm süren Dânişmendliler, büyük şehirlerde câmiler, medreseler ve pekçok hayır eserleri yaptırmışlardır. Bu eserlerin zamanla yapılan tâmirler sebebiyle husûsiyeti değişmiştir. Yaptıkları eserler, plân îtibâriyle 13. yüzyıl Anadolu mîmârisi için dikkat çekicidir. 
Özbekler (Şeybânîler) On dördüncü yüzyıldan îtibaren Orta Asya’da hâkimiyet kuran, bugün çoğunlukla Özbekistan Cumhûriyeti’nde yaşayan Türk boyu. Özbek halkının târihinin ilk dönemlerine âit bilgi yoktur. Özbeklere bu ad, ilk olarak 1313-1340 yılları arasında hüküm süren Altınordu Hükümdârı Gıyâseddîn Muhammed Özbek tarafından verildi. Daha sonraları 1412-1468 yılları arasında hüküm süren Ebü’l-Hayr’a bağlı Müslüman Türklerin adı oldu.Tîmûr Han’ın 1405’te ölümünden sonra zayıflayan Tîmûr İmparatorluğu parçalanmaya başladı. Bu sırada Aral Gölü’nün ve Seyhun Irmağı’nın kuzeyindeki bölgede dağınık olarak yaşayan Özbekler, Ebü’l-Hayr’ın idâresinde toplanarak, 1428’de onu kendilerine han îlân ettiler. Kısa zamanda kuvvetlenip çevredeki diğer boyları da hâkimiyetleri altına aldılar. Tîmûrlulardan Harezm’i alıp, Urgenc’i zabtettiler. Siriderya (Ceyhun) Irmağı kıyısındaki Sığnak, Arkuk, Suzak, Akkurgan, Özkent gibi şehirleri ülkelerine kattılar ve bunlardan Sığnak’ı başşehir yaptılar.Türkistan taraflarına seferler düzenledilerse de Kalmuklara yenilerek Sığnak’a çekildiler. Özbeklerin bu zayıf durumundan istifâde eden Karay ve Canibek adlı başbuğlar, Özbeklerden bir kısmını etraflarında toplayıp, Çağatay hanı Esenboğa’ya başvurarak kendilerine yurt vermesini istediler. Esenboğa onları Çağatay Moğol İmparatorluğunun sınır bölgelerine yerleştirdi. Canibek ve Karay’a tâbi olarak Özbeklerden ayrılan göçebe boylara daha sonra Kazak veya Kırgız Kazakları adı verildi. Kırgız Kazaklarını yeniden hâkimiyeti altına almaya çalışan Ebü’l-Hayr, 1468’de bir savaşta vefât etti. Ebü’l-Hayr’ın vefatından sonra, Özbekler, Çağatay Moğol hükümdârı Yûnus Han’a yenilerek dağıldılar. Yûnus Han, Ebü’l-Hayr’ın oğlu Şah Budak’ı öldürttü. Dağınık hâlde bulunan Özbekler, bu hâdise üzerine Şah Budak’ın oğlu Muhammed Şeybek’in (Şeybânî) etrafında tekrar toplanarak güneye doğru inmeye başladılar.Bu târihten îtibâren Şeybânîler adıyla da anılan Özbekler, ilk zamanlar Çağatay hanı Mahmûd Han’ın himâyesine girerek Türkistan’a yerleştiler. 1500 yılında Tîmûroğulları Devleti’ndeki iç karışıklıktan istifâde ederek, Buhârâ’yı zabtedip, Tîmûr Hânedânı’na son verdiler. Mâverâünnehr tahtına Muhammed Şeybânî geçti. Tîmûr soyundan gelen Hüseyin Baykara’nın hüküm sürdüğü Harezm’i ve Hüseyin Safi’nin idâre ettiği Hîve’yi de ele geçiren Özbekler, Çağatay hükümdârı Yûnus Han’ın torunu Bâbür ile uğraştılar. Yapılan bir savaşta Bâbür’ü mağlup ederek Taşkent’e çekilmek zorunda bıraktılar. Horasan tarafına da seferler düzenleyip, Belh ve Herat’ı ele geçirdiler. Çağatayların elinde bulunan Taşkent’i de zapteden Özbekler, Çağatay hanı Mahmûd Han ile kardeşi Ahmed Han’ı esir aldılar. Böylece Türkistan, Mâverâünnehr, Fergana ve Horasan bölgelerine hâkim olup, Orta Asya’nın en güçlü devleti hâline geldiler.

Osmanlılar Desteklediİran’da bulunan Akkoyunlu Devleti’ni yıkarak, hâkimiyeti ele alan ve koyu Eshâb-ı kirâm düşmanı olan Safevîler, Sünnî îtikâtta olan Özbeklere karşı Horasan’ı ele geçirmek üzere harekete geçtiler. Ehl-i sünnet Müslümanların hâmisi durumunda olan Muhammed Şeybânî, Şah İsmâil’in Ehl-i sünnet îtikâdını kabul etmesini ve kendisine boyun eğmesini istedi. İsteklerinin yerine getirilmemesi hâlinde bütün Âzerbaycan ve İran topraklarını elinden alacağını bildirdi. Bu sırada Osmanlıların da desteğini alan Özbekler, Safevîlere karşı mücâdeleye başladılar. İkinci Bâyezîd Han, Muhammed Şeybânî’yi Şah İsmâil’e savaş açma yolunda destekledi. Ancak Merv yakınlarında yapılan savaşı Şah İsmâil kazandı (1510). Horasan’ı kaybeden ve aldığı yaraların tesiriyle şehit olan Muhammed Şeybânî’nin yerine amcası Köçküncü geçti.Karışıklıktan istifâde eden Bâbür Han da, 1511’de Safevîlerin yardımıyla Semerkand ve Buhârâ’yı ele geçirdi. Özbekler, Taşkend’e doğru çekilmek zorunda kaldılar. Yardımcı Safevî kuvvetlerinin çekilmesinden sonra, Sünnî îtikâda mensup olan Buhârâ ve Semerkand ahâlisi, Bâbür’e karşı isyân etti. Yeniden bir araya gelen Özbekler, 1512’de Şiî-Safevî kumandanı Necmî Sânî ile Bâbür’ü Goncdüvan’da büyük mağlûbiyete uğrattılar. Böylece Buhârâ, Semerkand ve Mâverâünnehr bölgeleri tekrar Özbeklerin hâkimiyetine girdi. Yeniden iktidârı ele alan Şeybânîler Hânedânı, 16. yüzyıl boyunca Mâverâünnehr bölgesinde hüküm sürdü. Semerkand’ı devlet merkezi olarak seçen Özbekler, Köçküncü Han devrinde Horasan’ın bir bölümünü, Meşhed ve Esterâbâd’ı Safevîlerden aldılar. Fakat Meşhed ve Herat yakınlarındaki Türbe-i Şeyh-i Cem denilen yerde yapılan savaşta Şah Tahmasb’a yenilince, buralar yeniden ellerinden çıktı.Bu sırada Hindistan’da bir Müslüman-Türk devleti kuran Bâbür, Özbeklerin mağlûbiyetinden istifâde ederek, Mâverâünnehr bölgesini ele geçirmek istedi. Oğlu Hümâyûn Şah’ı, Semerkand üzerine gönderdi. Fakat Özbeklerin güçlü olması ve Bâbür’ün Hindistan’daki işleri sebebiyle bir sonuç alamadı.Muhammed Şeybânî’den sonraki Özbek hanlarının en güçlüsü olan İkinci Abdullah Han, dağılan Özbek boylarını toplayıp güçlü bir hâle getirdi. 1557’de Buhârâ’yı tekrar ele geçirerek başşehir yaptı. Babası İskender’i bütün Özbeklerin hanı îlân etti. Belh, Semerkand ve Taşkend ile Siriderya’nın kuzeyindeki bölgeyi ve Fergana’yı tekrar hâkimiyeti altına aldı. Babası adına hüküm sürdü. 1582’de Sarı-su ve Turgay arasındaki Uludağ’a kadar uzanan bir sefer düzenleyip, Bedehşân, Horasan, Gîlân ve Harezm’i ele geçirdi.1583’ten îtibâren ülkeyi kendisi idâre etti. İran şah’ı Abbas, 1597’de Herat’ta Özbekleri yenerek Horasan’ı ele geçirdi. İkinci Abdullah Han’ın oğlu Abdülmü’min, Belh’i idâre etmekte iken babasına isyân etti. Bunu fırsat bilen Kırgızlar, Taşkend bölgesini işgâl ettiler. 1598’de İkinci Abdullah Han’ın vefât etmesinden altı ay sonra oğlu Abdülmü’min de kendi taraftarlarınca öldürülünce, Özbekler ülkesinde hâkimiyet Şeybânîlere akrabâ olan Canoğullarına (Astırhan Hanları) geçti.Özbekler, on altıncı yüzyıl boyunca İran’daki Şiî-Safevîlerle devamlı olarak savaştılar. Ehl-i sünnet olan Osmanlılar ile iyi münâsebetler kurmaya çalıştılar. 17 ve 18. yüzyılın ortalarına kadar Astırhanlar Hanlığı’nın hâkimiyeti altında kaldılar. 1740’ta Nâdir Şah tarafından Astırhanlar Hanlığı yıkıldı.

Ruslar İşgal  EttiNâdir Şah’ın vefâtından sonra, hâkimiyet Canoğullarının yerine Mangıthânlar sülâlesine geçti. 1860’tan îtibâren Türkistan içlerine doğru ilerleyen Rusların himâyesinde yarı bağımsız olarak devam eden Buhârâ Hanlığının hâkimiyetinde kalan Özbekler, Rusların baskısı altında yaşadılar. 1917’deki komünist ihtilâlden sonra Rus esâretine karşı harekete geçtiler. Buhârâ, 1920’de Ruslar tarafından tamamen işgâl edilince, Mangıthânlar sülâlesi de ortadan kalktı. Kadın-erkek, ihtiyâr-çocuk demeden insanların kurşuna dizilmesi, câmi ve mescitlerin kapatılıp din adamlarının şehit edilmesinden sonra, Buhârâ Halk Cumhûriyeti kuruldu. Bu cumhûriyet de 1924’te ortadan kaldırıldı.Bugün Özbekler, 1991’de bağımsızlığını kazanan Özbekistan Cumhûriyetinde yaşamaktadırlar. 1984’te 17.5 milyon olan Özbekistan nüfûsunun 12 milyonu Özbeklerden meydana geliyordu. Ayrıca Tacikistan’da 1 milyon, Türkmenistan’da 240 bin, Kırgızistan’da 450 bin, Kazakistan’da 2 milyon 400 bin kadar Özbek yaşamaktadır. Böylece Orta Asya Türk Cumhûriyetlerindeki toplam Özbek sayısı 16 milyonu bulmaktadır.
Ahlatşahlar (Sökmenliler) Van Gölünün batı sâhilinde bulunan Ahlat’ta, 12. asrın başlarında kurulmuş olan bir Türk devleti. 1100 senesinde Sökmen el-Kutbî tarafından kuruldu. 1207 senesinde Ahlat şehrine Eyyûbîlerin dâvet edilmesiyle son buldu. Ahlat’ta kurulan bu devlete Ahlatşâhlar ve Ermenşâhlar denildiği gibi, kurucusu olan Sökmen’den dolayı Sökmenliler de denilmektedir.Sökmen (Sökmen-I), Büyük Selçuklu Sultanı Melikşâh’ın amcasının oğlu Kutbeddîn İsmâil’in kölesiydi. Bu yüzden Sökmen el-Kutbî diye tanındı. Kendisini yetiştirip, Muhammed Tapar’ın kumandanlarından oldu. Adâleti ve iyiliğiyle şöhret kazanan Sökmen, Mervânîlerin Ahlat Emîri halka kötü davranınca, bu şehre çağrıldı ve ordusuyla o sıralarda Doğu Anadolu’nun en kalabalık ve müstahkem bir şehri olan Ahlat’a geldi. Savaşmadan şehri teslim aldı. O zamanlar Âzerbaycan ve Arran (Karabağ) melîki olan Muhammed Tapar, bu hizmetlerinden dolayı Ahlat ve Van çevresine, Sökmen’i vâli tâyin etti. Böylece 1100 (H.494) senesinde Ahlatşâhlar Devletinin temeli atılmış oldu.Gittikçe kuvvetlenen Sökmen, Meyyâfârikîn (Silvan)i topraklarına kattı. 1109’da Haçlılara karşı Sultan Muhammed Tapar’ın teşkil ettiği ittifaka katıldı. Musul Emîri Mevdûd ve Artuk Emîri İlgâzi ile birlikte Haçlıların elinde bulunan Urfa’yı kuşattılar. Urfa Kuşatması iki ay sürdü. Haçlılara yardım geldiğini gören Türk müttefik kuvveti muhâsarayı kaldırarak, Harran’a doğru geri çekildi. İki ay süren muhâsarada Türk askeri epey zâyiât vermiş ve yorulmuştu. Askerlerini daha fazla zâyi etmek istemeyen müttefikler, çekilmeyi daha uygun buldular.Sultan Muhammed Tapar, 1111 senesinde Musul Emîri Mevdûd komutasında bir orduyu Haçlılara karşı görevlendirdi. Hasta olmasına rağmen Sökmen de askerleriyle birlikte bu orduda yer aldı. Fakat 1112 senesinde ordu Haçlılarla çarpışırken, vefât etti. Sökmen’in cenâzesi askerleri tarafından Ahlat’a götürülerek defnedildi. Sökmen zamânında Sökmenli Beyliği, başşehir Ahlat olmak üzere Malazgirt, Erciş, Adilcevaz, Eleşkirt, Van, Tatvan, Erzen, Bitlis, Muş, Hani, Meyyâfârikîn ve Bargiri şehirlerini elinde bulunduruyordu. Sökmen’den sonra; beyliğin başına oğlu İbrâhim, onun vefâtından sonra diğer oğlu Ahmed, Ahmed’den sonra İkinci Sökmen başa geçti (1128).Bu sırada Selâhaddîn-i Eyyûbî, 1174 (H.570) senesinde bağımsızlığını îlân ederek Eyyûbî Devletini kurdu. Ülkesini genişleten Selâhaddîn Eyyûbî, Doğu Anadolu’yu da topraklarına katmak istiyordu. 10 Temmuz 1185 (H.581)te vefât eden İkinci Sökmen’den sonra tahta geçecek bir kimsenin olmayışı, Selâhaddîn Eyyûbî’ye arzusunu gerçekleştirme fırsatı verdi. Amcasının oğlunu bir ordu ile Ahlat üzerine gönderdi. Fakat Sökmenlilerin dirâyet ve kuvvet sâhibi beyi Seyfeddîn Begtimur, duruma hâkim olarak tahtı ele geçirdi.Yedi senelik bir iktidârdan sonra, 1193 yılında dâmâdı Aksungur tarafından tahttan indirildi. Aksungur, kayınpederinin yerini aldı ve kayınbirâderini hapsetti. 1197 senesinde ölen Aksungur’un yerine, Sökmen’in kölesi Atabek Kutluğ geçti. Yedi günlük bir saltanattan sonra halk tarafından tahttan indirildi. Yerine Begtimur’un oğlu Muhammed geçtiyse de karışıklıklar bir türlü durmadı. Gürcülerin saldırısı, Erzurum melîkinin yardımıyla atlatılabildi. Beyler arasında kavga devâm etti. Halkın dâvet etmesi üzerine, Necmeddîn Eyyûbî 1207 senesinde Ahlat’a geldi ve şehri teslim alarak Sökmenliler Devletine son verdi.Kültür ve Medeniyet

Her Türk-İslâm devleti gibi, ülkelerin tâmiri ve insanların maddî ve mânevî refâha ulaşmasını gâye edinen Sökmenliler de belde halkını huzûra kavuşturmak için ellerinden gelen gayreti gösterdiler. Hükümdâr âilesi ve çevresindeki devlet büyükleri, şanlarına yaraşır eserlerle beldelerini süslediler. Ahlat, Bitlis, Muş gibi hâkimiyet sâhalarına giren şehirlerde câmiler, hastahâneler, hamamlar, köprü ve medreseler yaptırarak halkın sosyal ihtiyâçlarını gidermeye çalıştılar. Şehirlerin kale ve surlarını tâmirle de savunma tedbirleri aldılar. Emirlerinde bulunan insanların eğitimine çok ehemmiyet verdiler. Onların dinlerini en iyi şekilde öğrenmelerini temin için, üstün vasıflara hâiz din adamı yetiştiren medreseler açtılar. Ebû İshâk Kâzerûnî hazretlerinin yolunda olup, cihâd ile meşgûl olan devriş gâziler için dergâhlar açıp hürmet gösterdiler.Toprakların en iyi şekilde değerlendirilmesi için zirâî çalışmalara ehemmiyet verdiler. Elde edilen ürün ve temin edilen huzûrla, insanlar refah içinde yaşadılar. Sağlanan refah sâyesinde kültür faâliyetleri hızlandı.Kubbet-ül-İslâmAhlat’ta yetişen âlimler ve sanatkârlar, çevre memleketlere yayıldılar. İlmiyle âmil âlimlerin ve mücâhid gâzilerin yurdu olarak tanınan Ahlat, "Kubbet-ül-İslâm" adıyla anılmaya başlandı. Ahlat’tan, Safiyüddîn Ebü’l-Berekât, Şeyh Mü’min ed-Darîr, Yahyâ bin Ahmed Hudâ-dâd, Muhammed bin Melik-dâd gibi âlimler yetişti. Konya Alâeddîn Câmiinin mîmârı Hacı el-Ahlâtî, Tercan’da Mama Hâtun türbe ve kervansarayının mîmârı Mufaddal el-Ahlâtî ve Divriği Dârüşşifâsının mîmârı Hurremşâh el-Ahlâtî gibi sanatkârlar, Ahlat’ta meydana gelen kültür ve medeniyet muhitinde yetiştiler. Yine Ahlatlı kimyâger İbrâhim bin Abdullah da boyacılıkta, bilhassa lâciverd îmâlinde mâhir, tıp ve başka ilimlerde meşhurdu.Çok çalışkan olan Ahlatlılar, Van-Tatvan-Vastan limanları ile Ahlat-Erciş arasında büyük gemiler çalıştırdılar. Ticâret yaptılar. Van Gölünde acemiliklerini çıkaran Ahlatlı gemiciler, Karadeniz’de de ticârî faâliyetlere giriştiler. Tebriz’den gelen ticâret yolu üzerinde bulunan Ahlat, iki milyon altın vergi tahsil edebilecek bir şehir hâline geldi. Ticâret yolları üzerinde, hanlar ve kervansaraylar yaptıran Ahlatşâhlar, tüccârlara kolaylıklar sağladılar. Buranın sanatkârları demircilik ve çilingirlikle meşgûl oldular. Ayrıca Ahlat civârındaki kuyulardan çıkarılan kırmızı ve sarı renkli arsenik, komşu memleketlere ihrâç edildi. Van Gölünde tutulan balıklar komşu ülkelere satıldı. 
Kırım Hanlığı Kuzey Karadeniz kıyısındaki Kırım Yarımadası’nda kurulmuş bir Türk devleti. Altınordu Devleti’nde hânedânlık mücâdelesine katılan sülâle mensupları ve âsi kabîle beylerinin sığınağı Kırım Yarımadası’ydı. Burada 14. yüzyıldan îtibâren başlayan hâkimiyet kurma mücâdelesi, 15. yüzyılda Hacı Giray tarafından gerçekleştirildi.Hacı Giray, Cengiz Han’ın oğullarından Cuci’nin küçük oğlu Tokay, Tîmûr soyundan gelmekteydi. Babasının, Kırım’daki taht mücâdelesi sonunda Litvanya’ya göç ettiği ve Kral Vitold’un yanına sığındığı sıralarda dünyâya gelen Hacı Giray, büyüdükten sonra Şirin kabîlesinin yardımıyla Kırım’ı ele geçirdi.Kırım Hanlığı’nı kurma târihi kesin olmamakla berâber, bastırdığı paranın 1441 târihini taşımasından, belirtilen bu târihten daha önceki yıllarda devleti kurmuş olduğu anlaşılmaktadır.Hacı Giray da, diğer hanlar gibi üzerinde hak iddiâ ettiği Altınordu tahtını ele geçirmek için, Lehistan Kralı ve Moskova Rus Prensi ile anlaşma yapmaktan çekinmedi. Bu arada, Kefe Cenevizlilerine karşı, Fâtih Sultan Mehmed Han ile de anlaştı.

 İstanbul'dan Kırım'a Han Tayin EdildiHacı Giray’ın 1466 târihinde ölümünden sonra oğulları Mengli Giray ile Nur Devlet arasında taht mücâdelesi başladı. Mengli Giray, Osmanlı Devleti’nin yardımıyla hanlık tahtını ele geçirdi. Fakat vaad ettiği yardımı göndermemesi üzerine yakalanarak İstanbul’a götürüldü. Kardeşi Nur Devlet tahta geçti. 1478 târihinde Mengli Giray’ın; Kırım Hanlarının tâyin ve azil haklarını Osmanlı pâdişâhına veren, pâdişâhın açacağı seferlere Kırım Han’ının da katılmasını kabul eden bir antlaşma yapması üzerine, İstanbul’dan Kırım’a han tâyin edildi.Mengli Giray’ın tekrar Kırım hanı olması üzerine kardeşleri Nur Devlet ve Haydar, Moskova’ya kaçtılar. Mengli Giray, Osmanlı himâyesinde tahtı ele geçirmesiyle, papalığın teşvik ve yardımlarıyla devamlı genişleyen Moskova Knezliğine karşı, Kırım Hanlığı’nı garanti altına aldı. Kırım kuvvetleri ilk defâ Sultan İkinci Bâyezîd Han’ın 1484 Akkerman Seferi’ne katıldı.

Osmanlılar ile münâsebetini arttıran Kırım Hanlığı ile 18. yüzyılın sonuna kadar askerî, siyâsî, iktisâdî, kültürel işbirliği yapıldı. Kırım hanı, 1502’de Saray şehrine hücum ederek Altınordu Devleti’nin yıkılmasına sebeb oldu. Moskova Knezliği, 1502 yılına kadar Altınorduluların korkusundan Kırım’a muhtaç olup, Mengli Giray ile iyi geçinirken, bu târihten sonra Rusya, Mengli Giray’ın düşmanlarıyla anlaşarak Kırım’a karşı cephe almaya başladı. Mengli Giray da, Litvanya ve Lehistan Kralı Dördüncü Kazimir ile Rusya’ya karşı anlaşarak Osmanlı Devleti’nden başka bu Avrupa devletleriyle de ittifak kurdu.

Ruslar Haraca BağlandıMengli Giray’ın 1514’te ölümüyle tahta geçen oğlu Mehmed Giray ile Kazan tahtına getirilen Sâhip Giray da Rusya’ya karşı birlikte hareket ettiler. Mehmed Giray 1521’de Moskova’yı kuşatıp, Rusları yenerek onları haraca bağladı. Ruslar, bu haracı Deli Petro (1682-1725) zamânına kadar ödediler. Mehmed Giray’ın 1523 târihinde Astrahan Seferi’nden dönüşünde Nogayların yaptıkları baskınla öldürülmesinden sonra yerine geçen hanlar, Rusya ile mücâdeleyi devâm ettirdiler. Bu hanlar arasında Sâhip Giray (1532-1551) ve Devlet Giray (1551-1577) devrinde Ruslara karşı yapılan mücâdelelerle geçti.Devlet Giray’ın hanlığı sırasında Kazan ve Astrahan, Rusların eline geçti. Bu enerjik han, adı geçen şehirleri geri alabilmek için Ruslarla çetin çarpışmalar yaptı. Yine bu han zamânında, Kırım Hanlığı için tehlikeli görülen Nogaylar, Özi Irmağının batısına, Turla ve Tuna arasına yerleştirildi. Rus yayılmasına karşı tedbir alınarak Doğu Avrupa’ya Orta Asya’dan Türk boylar getirilerek yerleştirildi. Bucak (Basarabya)’a Müslümanlar yerleştirilerek, kuvvet dengesi sağlandı. Kafkasya’daki Çerkezler ve Kıpçak bozkırlarındaki yerli ahâli ile münâsebetler kuvvetlendirilerek Kırım Han’ının ve Osmanlı sultanının otoritesi buralarda hâkim kılındı. Osmanlılar, Orta Asya’daki Türkleri Rusya’ya karşı desteklemek ve münâsebet kurmak için Don-Volga kanal projesine başladılar.Devlet Giray’ın 1577’de ölümünden sonra, Kırım’da taht mücâdelesi başladı. 1588 târihinde tahtı ele geçirmeyi başaran ve “Bora” ünvânı ile tanınan İkinci Gâzi Giray Han, ülkede birlik ve berâberliği tesis ederek, Osmanlıya sadâkatini arz etti. Daha sonra da rakîbi Murat Giray’a yardım eden Moskova hâkimi Çar Feodor üzerine yürüdü. Fakat Osmanlı Devleti’nin Avusturya ile yaptığı savaşa katılmak için harbi bırakıp Ruslarla anlaşma yapmak zorunda kaldı (1592). Anlaşmaya göre Çar, on bin ruble vergi ve belirli hediyeler göndermeyi kabul etti.İkinci Gâzi Giray, Osmanlı-Avusturya savaşlarında büyük başarılar kazandı ve Boğdan bey’inin itâat altına alınmasını sağladı. Osmanlı Devleti’nin 17. yüzyıl başlarında Avrupa’da yaptığı savaşlara katılan bu yiğit Han, 1607 târihinde vebâdan öldü. İkinci Gâzi Giray’ın ölümünden sonra Kırım’da hanlık mücâdelesi, yıkılış târihi olan 1792’ye kadar devâm etti. Bu arada Kırım Hanlığı, 17. yüzyıl başlarından îtibâren tesirlerini göstermeye başlayan Rus Kazaklarla da mücâdele etti. Osmanlı Devletinin Lehistan’a karşı, Kazak Atamanı Droşenko’yu desteklemesi sonucunda 1672’de Lehistan’la ve arkasından Ruslarla 1678’de yapılan savaşlarda, Kırım Hanlığı’nın büyük yardımları görüldü. Ruslarla yapılan 1678 Savaşı sonunda, Osmanlı Devleti Ruslarla görüşme yapma yetkisini Kırım Hanlığı’na verdi. O sırada tahtta bulunan Murat Giray, Rus temsilcileri ile yirmi yıllık bir barış antlaşması imzâ etti.

Murat Giray Osmanlı'nın Bozgununa Sebep Oldu1683 târihinde, İkinci Viyana Kuşatması sırasında, Murat Giray, sadrâzamdan intikam almak gâyesi ile, ilerleyen Jan Sobieski idâresindeki Leh kuvvetlerini önlemedi ve bozguna sebep oldu. Bu yüzden azledilerek, yerine İkinci Hacı Giray getirildi. Hanlığın şahsî sebeplerle Osmanlı kuvvetlerini Haçlılar karşısında yalnız bırakması, ileride başına gelen felâketlere sebeb oldu. İkinci Hacı Giray’ın çok kısa süren hanlığından sonra, 1684’te Selim Giray, Rusların (1687-1689) ve Lehlilerin (1687-1688) yaptıkları saldırıları yiğitçe püskürttü.

Ruslar Kırım Şehirlerini Yağma ve Tahrip EttilerKarlofça Antlaşması (1699) ile Azak Kalesi’ni alan Ruslar, Kırım’a ödedikleri yıllık vergiyi de kestiler. On sekizinci yüzyılda, Rus ve Avusturya kuvvetlerinin, Osmanlı Devleti ile yaptıkları savaşlar sırasında, Ruslar, Haziran 1736’da Kırım Hanlığı’nın merkezi Bağçesaray’ı yağma ve tahrib ettiler. Kırım’ın diğer bölgeleri ve şehirleri de bu tahripten kurtulamadı. 1768-74 Osmanlı-Rus muhârebelerinde Bucak 1770’lerde, Kırım Yarımadası da 1771’de, Ruslar tarafından istilâ edildi. Savaşı sona erdiren 21 Temmuz 1774 târihli Küçük Kaynarca Antlaşması ile Kırım, Osmanlı himâyesinden çıkartılıp, siyâsî ve mülkî idâre bakımından bağımsız hâle getirildi. Ahâlisi Müslüman olan Kırım, dînî bakımdan yine Osmanlı Devleti’ne bağlı kalacaktı.

Türkiye'ye Göçler BaşladıRusya, Kırım’daki Osmanlı kuvvetlerini çektirmeye Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla muvaffak olunca “sıcak denizlere inme” siyâseti dolayısıyla, bütün harp metotlarını tatbik etmeye başladı. Kırım’da başlayan hanlık mücâdelesine karışan Ruslar, 1777’de Rus tarafdârı olan Şâhin Giray’ın han olmasını sağladılar. Osmanlı taraftârı olan Bahadır Giray, hanlık mücâdelesinde Şâhin Giray karşısında başarılı olamadı. Tam mânâsıyla Rus taraftarlığı yapan ve Ruslar gibi yaşamaya başlayan Şâhin Giray’a Kırımlılar, “kâfir”gözüyle bakmaya başlayıp onu istemediler. Sonunda Kırım’dan Türkiye’ye göçler başladı. Bu durumu değerlendiren Ruslar, Türklerin boşalttıkları yerlere, yetmiş beş bin Rus göçmeni yerleştirdiler.1779’da yapılan Aynalıkavak Antlaşması ile, Kırım hanlarının serbestçe seçilmesi, Rus askerlerinin Kırım’dan çekilmesi, Osmanlı Devleti’nin Şâhin Giray’ı tanıması maddelerinin kabul edilmesine rağmen, antlaşma kâğıt üzerinde kaldı. Çünkü Ruslar, antlaşmaya uymadılar ve askerlerini çekmediler. Kırım’ı ilhak edebilmek için, Kırım ahâlisini tahrik yoluna gittiler. Osmanlılar da Çerkez ve Kuban Türklerini Rus tahriklerine karşı desteklediler.Şâhin Giray, Ruslardan da yardım alarak Kırım’ı Osmanlılardan ayırıp, Rus tipi bir ordu ve idârî teşkilatlanmaya gitti. Kırımlılar buna karşı çıkıp, harekete geçtiler. Şâhin Giray Ruslara sığındı. Osmanlıların desteklediği Bahadır Giray, 1782’de tahta geçti. Fakat Rus Generali Potemkin ile geri dönen Şâhin Giray, 8 Nisan 1785’te hanlığı tekrar ele geçirdi. Bu arada Rus askerleri otuz bin Kırımlı Türkü acımadan öldürdüler. Aynı târihte Ruslar, Kırım’ı ilhak ettiklerini de resmen îlân ettiler. Osmanlı Devleti bu târihte içinde bulunduğu durum dolayısıyla Rusya’ya karşı yeni bir sefer tertîb edemedi. 

Ruslar Kırım'ı İlhak EttilerŞâhin Giray ihânetlerinin mükâfâtı olarak, Ruslardan hanlığını devâm ettirmelerini beklerken, işlerine yaradığı müddetçe büyük îtibar göstermiş olan Ruslar Kırım’ı ilhak ettikten sonra ona yüz vermediler. Şâhin Giray İstanbul’a gitmek mecbûriyetinde kaldı. Fakat önce Rodos’a sür