illetimiz, Allah’a şükür, dînini devam ettiriyor… Bir bakıma gülünç, bir bakıma korkunç bir züppelik salgınından sonra ortalık durulunca bir hayli fire verildiği görüldü, ama nihayet büyük rahneler tıkanmış, nice nice yaralar tedavi edilmiştir. Ve yeni nesiller, gün geçtikçe artan bir iştiyak ile İslâmlığa sarılmaktadırlar.
Türk’ün asırlarca İslâm’a kalkan olan çelik göğsünden bu köklü îman hiç sökülüp atılabilir miydi?
Gafiller…
Bilinemez nasıl bir sersemlikle, kim
bilir hangi yabancı çıkarın peşine takılmışlardı da milleti minberinden,
mihrâbından etmeğe yeltenmişlerdi.
Bu bir beyhude “çabalama” oldu.
Yırtınmaları ile kaldılar.
Evet… Allah’a bin şükür.. Din, yeni nesillere
vuzuh ile intikal etmiştir.
Daha da edecektir.
Fakat, dile yöneltilmiş olan umûmî taaruz alabildiğine devam etmektedir.
Dili yok etmek için açılmış
olan bu meydan muharebesinin sonu ne olacak?
Savaşta ilk darbeyi vuran kazanır
diyenler çoktur. İlk darbeyi
dil düşmanları vurmuşlardı. Acaba zafer onlarda mı kalacak?
Hayır… Bu zaferi onlar
kazanamamalıdırlar. Kazanırlarsa çok
yazık olur bu millete.
Esere “yapıt” diyorlarmış! Artık ne kadar sapıttıklarını
anlayınız.
Geniş yığınlar için
bilgi derecelerine uygun, az ve öz
kelimeli bir gazete dili kullanarak yazı yazmak başka şeydir, uydurma dil
yapmak gene başka şey.
Nice güzel sözlerimize
dil öncüleri(!) düşman
kesilmişlerdir. Yerlerine öyle
yavan, öyle garip kelimeler
uyduruyorlar ki, insanı hafakanlar boğuyor.
Benim, Ermeni asıllı bir dostum
vardır, iyi terzidir ve zarif adamdır. Geçenlerde atölyesine
gitmiştim. Gözlüğünü çıkarıp,
elindeki gazeteyi tezgâhı üzerine bıraktıktan sonra gülerek elini uzattı:
- İyi ki geldiniz. Türkçe gazeteleri okudukça meraktan çatlıyorum…
- Hayır ola… dedim. Niye merak
ediyorsun?
- Niye mi merak ediyorum? Şu yeni
harflerimiz dediğiniz lâtin harflerinizle okuyup, yazmağa başladığınızdan beri
artık biz Ermenilerle alay edecek yüzünüz kalmadı. Ermeniler eskiden Türkçe’yi ne kadar kaba konuşuyorlar
idiyse, şimdi sizin beyler, hanımlar da ayni bed aksanla konuşmaktadırlar. İyi
mi ettiler, fenâ mı ettiler… Artık
orasını profesör beyler düşünsünler. Benim
merakım şu: Ağabeyim, Türkçe’de
söz kuyusunun dibi mi gözüktü ki, şimdi de kalkmış
Ermenice’den kelime aparmağa girişmişsiniz?
- Meselâ hangi kelimeler?
- Fazlasına ne hâcet! Meselâ… Şu şimdi kullandığım “meselâ”
sözünün yerine konan yeni
lâf… “Örneğin” lâfı… Bunun kökü
Ermenice; kendisi değil. Ama, ne kendisi, ne de kökü Türkçe. Bunu “örnek”ten almışlar. Örnek ise, nümûne mânâsına gelen su katılmamış ermeni
kelimesidir. Hangi böyle söylüyorum da sanma ki biz de Türkçe’den kelime aparmayız? Aparırız.
Beğendiğimiz Türkçe kelimeyi
hemen kullanmağa başlarız. Ama, bunu yaparken de yeni dil tesis ediyoruz diye
kimseyi aldatmayız.
Kirkor Batarya Usta’ya verecek
cevap bulamadım. Ne diyebilirdim? Vatandaş haklıydı.
Fakat bu uydurma dil faciâsının en
korkunç dalâletini Sahaflar
Çarşımızın meşhur kitap bilgini adaşım Nizamettin Bey’den öğrendim.
Her günkü gibi dükkânlarda mûtad ziyâretlerini yapmış üç – dört kitap meraklısı ile gölgede serinliyorduk. Nizamettin, bize çay ikrâm etmişti. Bir ara, bahis döndü dolaştı, yeni dil belâsına
dayandı. Ağzını açan homurdanıyordu. Nizamettin
güldü:
- Bâzı hatâlardan çabuk dönülüyor… dedi. Ama, bazıları hem büyük oluyor, hem de çabuk çabuk dönülemiyor.
- Bebeklerinin içi gülen gözlerine dikkatle baktım:
- Hangisi meselâ?
- Haydi bir tanesini söyleyeyim… Çevirgen.
- İdâreci mânâsına kullanılmıyor mu
bu? Bana okullardan, resmî dîrelerden gönderilmiş gazılar var… Altlarındaki mühürlerde “… Çevirgenliği”,
diye kazılmış. Yahut imzaların üstünde “Çevirgen” bâzen de “Çevirgen Yardımcısı” diye
daktilo ile yazılmış…
- Evet… Önce müdürü kaldırıp, direktör dedilerdi. Sonra onun yerine “çevirgen”
kelimesinin kullanılması ta’mîm edildi idi. Ve sonracığıma efendim “çevirgen” kullanılmaz
oldu.
- Peki neymiş bu kelimenin kabahati?
- Türk dil Kurumu tarafından
neşredilen “Türkiye’de Halk Ağzından Söz Derleme Dergisi”nin birinci cildine bakarsan anlarsın.
- Ayol benim onlarla geçinmeye niyetim yok ki, dergilerini almış
bulunayım.
- Nizamettin Bey, ses çıkarmadan
yanımdan ayrıldı; iki dakika sonra elinde boz renkli bir cilt ile döndü:
- İşte dergi bu.
Sayfalarını acele acele açtı. Öteki kitap sevenler de, ben
de dikkat kesilmiş. Üç yüz otuzuncu sayfaya gelince parmağını birinci sütundaki
ilk kelime üzerine bastı:
- Al… Kendin okursun.
Gözlüğümü takdım. Yüksek sesle okudum:
- Çevirgen… Adapazarı’ndaki mânâsı: “Topaç”,
Sivas’ın Divriği Kazası’nda kullanılan ikinci mânâsı ise; “Damızlık eşeğini dişi eşeğe çekerek para alan adam!!!”
Vay bre! Vay bre! Uuulan be! Vaay
canına be!
Yıllarca devlet dâirelerinde,
okullarda, bankalarda, husûsî
şirketlerde ne kadar umum müdür, müdür, müdür muâvini varsa hepsi birbirine ve
bütün milleti hepsine “genel çevirgen”, “çevirgen”, “yardımcı çevirgen”
dedirtmiş olanlara ne demeli?
Dili, yeni dil fabrikatörlerinin kelime uydurucuların şerrinden
sür’atle kurtarmalıyız.
-