Cinque Terre
Uydurma Dilcilerin Bir Mârifeti: “Çevirgen”in Mânâsı Nizâmeddin Nazif Tepedelenlioğlu

illetimiz, Allah’a şükür, dînini devam ettiriyor… Bir bakıma gülünç, bir bakıma korkunç bir züppelik salgınından sonra ortalık durulunca bir hayli fire verildiği görüldü, ama nihayet büyük rahneler tıkanmış, nice nice yaralar tedavi edilmiştir. Ve yeni nesiller, gün geçtikçe artan bir iştiyak ile İslâmlığa sarılmaktadırlar.

Türk’ün asırlarca İslâm’a kalkan olan çelik göğsünden bu köklü îman hiç sökülüp atılabilir miydi?

Gafiller

Bilinemez nasıl bir sersemlikle, kim bilir hangi yabancı çıkarın peşine takılmışlardı da milleti minberinden, mihrâbından etmeğe yeltenmişlerdi.

Bu bir beyhude “çabalama” oldu.

Yırtınmaları ile kaldılar.

Evet… Allah’a bin şükür.. Din, yeni nesillere vuzuh ile intikal etmiştir.

Daha da edecektir.

Fakat, dile yöneltilmiş olan umûmî taaruz alabildiğine devam etmektedir. Dili yok etmek için açılmış olan bu meydan muharebesinin sonu ne olacak?

Savaşta ilk darbeyi vuran kazanır diyenler çoktur. İlk darbeyi dil düşmanları vurmuşlardı. Acaba zafer onlarda mı kalacak?

Hayır… Bu zaferi onlar kazanamamalıdırlar. Kazanırlarsa çok yazık olur bu millete.

Esere “yapıt” diyorlarmış! Artık ne kadar sapıttıklarını anlayınız.

Geniş yığınlar için bilgi derecelerine uygun, az ve öz kelimeli bir gazete dili kullanarak yazı yazmak başka şeydir, uydurma dil yapmak gene başka şey.

Nice güzel sözlerimize dil öncüleri(!) düşman kesilmişlerdir. Yerlerine öyle yavan, öyle garip kelimeler uyduruyorlar ki, insanı hafakanlar boğuyor.

Benim, Ermeni asıllı bir dostum vardır, iyi terzidir ve zarif adamdır. Geçenlerde atölyesine gitmiştim. Gözlüğünü çıkarıp, elindeki gazeteyi tezgâhı üzerine bıraktıktan sonra gülerek elini uzattı:

- İyi ki geldiniz. Türkçe gazeteleri okudukça meraktan çatlıyorum…

- Hayır ola… dedim. Niye merak ediyorsun?

- Niye mi merak ediyorum? Şu yeni harflerimiz dediğiniz lâtin harflerinizle okuyup, yazmağa başladığınızdan beri artık biz Ermenilerle alay edecek yüzünüz kalmadı. Ermeniler eskiden Türkçe’yi ne kadar kaba konuşuyorlar idiyse, şimdi sizin beyler, hanımlar da ayni bed aksanla konuşmaktadırlar. İyi mi ettiler, fenâ mı ettiler… Artık orasını profesör beyler düşünsünler. Benim merakım şu: Ağabeyim, Türkçe’de söz kuyusunun dibi mi gözüktü ki, şimdi de kalkmış Ermenice’den kelime aparmağa girişmişsiniz?

- Meselâ hangi kelimeler?

- Fazlasına ne hâcet! Meselâ… Şu şimdi kullandığım “meselâ” sözünün yerine konan yeni lâf… “Örneğin” lâfı… Bunun kökü Ermenice; kendisi değil. Ama, ne kendisi, ne de kökü Türkçe. Bunu “örnek”ten almışlar. Örnek ise, nümûne mânâsına gelen su katılmamış ermeni kelimesidir. Hangi böyle söylüyorum da sanma ki biz de Türkçe’den kelime aparmayız? Aparırız. Beğendiğimiz Türkçe kelimeyi hemen kullanmağa başlarız. Ama, bunu yaparken de yeni dil tesis ediyoruz diye kimseyi aldatmayız.

Kirkor Batarya Usta’ya verecek cevap bulamadım. Ne diyebilirdim? Vatandaş haklıydı.

Fakat bu uydurma dil faciâsının en korkunç dalâletini Sahaflar Çarşımızın meşhur kitap bilgini adaşım Nizamettin Bey’den öğrendim.

Her günkü gibi dükkânlarda mûtad ziyâretlerini yapmış üç – dört kitap meraklısı ile gölgede serinliyorduk. Nizamettin, bize çay ikrâm etmişti. Bir ara, bahis döndü dolaştı, yeni dil belâsına dayandı. Ağzını açan homurdanıyordu. Nizamettin güldü:

- Bâzı hatâlardan çabuk dönülüyor… dedi. Ama, bazıları hem büyük oluyor, hem de çabuk çabuk dönülemiyor.

- Bebeklerinin içi gülen gözlerine dikkatle baktım:

- Hangisi meselâ?

- Haydi bir tanesini söyleyeyim… Çevirgen.

- İdâreci mânâsına kullanılmıyor mu bu? Bana okullardan, resmî dîrelerden gönderilmiş gazılar var… Altlarındaki mühürlerde “… Çevirgenliği”, diye kazılmış. Yahut imzaların üstünde “Çevirgen”zen de “Çevirgen Yardımcısı” diye daktilo ile yazılmış…

- Evet… Önce müdürü kaldırıp, direktör dedilerdi. Sonra onun yerine “çevirgen” kelimesinin kullanılması ta’mîm edildi idi. Ve sonracığıma efendim “çevirgen” kullanılmaz oldu.

- Peki neymiş bu kelimenin kabahati?

- Türk dil Kurumu tarafından neşredilen “Türkiye’de Halk Ağzından Söz Derleme Dergisi”nin birinci cildine bakarsan anlarsın.

- Ayol benim onlarla geçinmeye niyetim yok ki, dergilerini almış bulunayım.

- Nizamettin Bey, ses çıkarmadan yanımdan ayrıldı; iki dakika sonra elinde boz renkli bir cilt ile döndü:

- İşte dergi bu.

Sayfalarını acele acele açtı. Öteki kitap sevenler de, ben de dikkat kesilmiş. Üç yüz otuzuncu sayfaya gelince parmağını birinci sütundaki ilk kelime üzerine bastı:

- Al… Kendin okursun.

Gözlüğümü takdım. Yüksek sesle okudum:

- Çevirgen… Adapazarı’ndaki mânâsı: “Topaç”, Sivas’ın Divriği Kazası’nda kullanılan ikinci mânâsı ise; Damızlık eşeğini dişi eşeğe çekerek para alan adam!!!”

Vay bre! Vay bre! Uuulan be! Vaay canına be!

Yıllarca devlet dâirelerinde, okullarda, bankalarda, husûsî şirketlerde ne kadar umum müdür, müdür, müdür muâvini varsa hepsi birbirine ve bütün milleti hepsine “genel çevirgen”, “çevirgen”, “yardımcı çevirgen” dedirtmiş olanlara ne demeli?

Dili, yeni dil fabrikatörlerinin kelime uydurucuların şerrinden sür’atle kurtarmalıyız.

 

-