D
il ve kültür meseleleri ülkemizde müşterisiz metâdır. Ama hâlâ merâklı ve hassâs insanlarımızı görmekten mutlu oluyoruz. Yeni bakanların açıklanmasından bu tarafa -bilhâssa Millî Eğitim Bakanımız görür, işitir ve müspet bir şeyler yapabilir ümîdiyle- dil meselemizle alâkalı bir hayli yazı yazdım. Bu müşterisiz metâ kabîlinden yazılara alâka gösterip uzun yorumlar yazan kardeşlerimiz oldu. Onların ciddiyet ve alâkası karşısında ben de kanâatlerimi yazmadan edemedim.
Ben bugünkü “yaşayan Türkçe”nin çok fakîrleştiğini, gerek tasfiyecilik gerekse İngilizce kelime istîlâsı sebebiyle neredeyse sönmeye yüz tuttuğunu söyledim. “Serlevha”nın yaşayan Türkçede bulunduğunu söylemedim ki… Ama “serlevha” ve daha buna benzer binlerce kelime “Büyük ve derin Türkçe”miz içinde vardı ve bu Türkçeyi kullanan insanların ifâde güçleri ve incelikleri olağanüstü idi; bugünkü ile kıyaslanamazdı.
Elinize herhangi bir Türkçe Sözlük’ü alınız ve “serlevha” kelimesine bakınız. Hemen hemen bütün büyük Türkçe sözlüklerde bu kelimeyi göreceksiniz. Peki, bu kelimenin Türkçe sözlükte ne işi var? Türkçe sözlükte Türkçe kelimeler bulunur, değil mi? Ya da dil içinde yüzlerce yıl edebiyatçılar, şâirler bu kelimeleri kullanarak Türkçeleştirdiği için bulunur. Evet, “serlevha” da Türkçeleşmiş bir kelime olduğu için Türkçe sözlüklerde yer alır. Bakınız Kubbealtı Lügati’nde nasıl almış bu kelimeyi:
Serlevha: 1. Bir yazının başlığı, başlık: Tâ ki hikâyemizin işbu birinci cüz’üne serlevha ittihaz eylediğimiz kelimâtın hükmü cümle indinde taayyün edebile (Ahmed Midhat Efendi).
Fatma Aliye Hanım’ın, mânâsını hâlâ bilemediğim ve hatırlayamadığım bir Arapça serlevhalı eseri… (Refik H. Karay).
Roman adına benzer bir serlevha seçtim (Burhan Felek).
2. El yazması kitapların ilk sayfalarına yapılan süslü başlık: Çin zevkinde ejder kıvrıntılarıyla başlayıp Îran tarzında bulut olan ve Türk selîkasında “Rûmî çiçek” iklîline inkılâp eden nakışlarla süslü şemseler çevrelerde, serlevhalarda, tahta kürsü oymalarında, minber mermerlerinde hep aynı zarif mişvârı cilvelendiriyor (Rûşen E. Ünaydın).
Örnek cümleler alınan Refik Halit Karay, Burhan Felek Türkçeyi en güzel kullanan yazarlarımızdandır. Ruşen Eşref Ünaydın ise daha dün denecek kadar bize yakın bir yazar. Yeteri kadar okumayan arkadaşlarımız kendi bildiği sınırlı sayıda kelimeden başkasını Türkçe saymıyor. Oysa o kadar az kelime biliyorlar ki… Ama kendi bildiği yabancı kökenli kelimeleri bile Türkçe zannedebiliyor.
Meselâ günlük hayatta kullandığımız birkaç kelime: Hayat, meselâ, örnek, pencere, balkon, merdiven, pantolon, kemer, mükemmel, hârika, mendil, çıra, vapur, kelime, sebze, meyve, muz, portakal, patlıcan, domates, patates… Daha bunlar (gibi on binlercesi… Bunları birçokları Türkçe kökenli sanır; çünkü kendisi biliyor ya…
Oysa bu kelimeler yabancı kökenlidir. Hepsi Arapça kökenli de değil. Şu birkaç kelime içinde Arapça, Farsça, Yunanca, Fransızca kökenliler var. Ama bunların hepsi Türk yazar ve şâirler tarafından kullanılmış, halkın diline yerleşmiş ve Türkçeleşmiştir artık. İşte “Büyük ve derin Türkçe” dediğimiz o zengin Türkçe böylece teşekkül etmiştir. Biz sâdece Arapça-Farsça kelimelerin değil dilimize yerleşmiş bütün kelimelerin muhâfaza edilmesini savunuyoruz. Bahsettiğiniz şâirlerden birkaç dörtlük paylaşalım mı?
Yunus Emre: Halâs eyle nârından/Ayırma civarından/Cennette dîdârından/Bizi mahrum eyleme. (halâs, nâr, civar, didar, mahrûm)
Pir Sultan Abdal: Felek arka vermiş çerhin devine/Arıt kalbin evin iman sevine/Türlü dalga geldi gönlüm evine/Ya eceldir ya didardır ya nasip (felek, çerh, kalb, iman, ecel, didar, nasip).
Dadaloğlu: Eliftir kirpiği İradır kaşı/Bu güzellik sana Mevla bağışı/Arasam cihanda bulunmaz eşi/Hiç mislin gelmemiş devr-i zamana (elif, İra (Ra harfi), Mevla, cihan, misl, devr-i zaman).
Karacaoğlan: Bir adam hasmını utandıramaz/Elde külliyetli var olmayınca/Pervane şem’ini uyandıramaz/Başta sevdâ, kalbte nâr olmayınca. (hasım, külliyet, pervane, şem’, sevdâ, kalb, nâr).
Bir de ben ekleyeyim:
Aşık Veysel: Ben gidersem sazım sen kal dünyada/Gizli sırlarımı âşikâr etme/Lâl olsun dillerin söyleme yâda/Garip bülbül gibi âh ü zâr etme. (dünya, sır, âşikâr, lâl, yâd, garip, bülbül, âh ü zâr)
Gördüğünüz gibi edebiyâtımızın en büyük şâirleri sözünü ettiğimiz zengin, derin ve “Büyük Türkçe” ile yazıp söylüyorlarmış. Bu şâirlerin halk Türkçesi kullanmadığını iddiâ edemeyiz. Onlar kendileri Türk halkı idi ve bu kelimelerle söyledikleri şiirler Türk halkı tarafından pek güzel anlaşılıyordu. Bize ezberletilenin aksine dîvan şâirleri ile de arada uçurumlar yoktu. Birçok halk şâiri aynı zamanda arûz vezni ile dîvan şiiri tarzında şiirler yazıyordu. Okuma yazması olmayan dîvan şâirinin bile olduğunu öğrendiğimde (Enverî, 16. Yüzyıl) çok şaşırmıştım.
İşte biz de “Gelin bu şâirlerimizin kullandığı kelimeleri telef etmeyelim, çöpe atmayalım, yeni nesillerimiz de bu şâirleri anlasın ve onların konuştuğu gibi konuşabilsin, bu zenginlikten yararlansın.” diyoruz. Biraz okur ve düşünürseniz siz de bunun ehemmiyetini anlayacaksınız ve “Büyük ve derin Türkçe”yi aramaya başlayacak, bulacak ve savunacaksınız.
Ümîdim budur yâni…