Cinque Terre
Türk Dilinde Gelinen Son Nokta Rabi Baştürk
Y
arım asrı aşan bir zamandan beri, birtakım ihanet ve suni müdahaleler ve öztürkçecilik cereyanı yüzünden dilimiz, hem zenginliğini hem de güzelliğini kaybetmiş; yazı dilinden konuşma diline, imlâsından telâffuzuna büyük bir keşmekeş içerisine sürüklenmiştir. Türkçe bugün en kötü günlerini yaşamaktadır. Nüanslarla kullandığımız veya eşamlamlı (müfteradif) dediğimiz binlerce kelime yok artık. 

Bugün üniversite mezunu gençlerimizle münevver denilen Türk insanının büyük bir bölümünün kelime hazinesi üç-beş yüz kelimeyi geçmemektedir.  Aslında Türk dili, yeryüzünde mevcut diller içerisinde, en eski ve en köklü beş dilden birisi olduğu gibi, yine Türk dili dünyada en çok konuşulan beş lisandan birisidir. Türk dilindeki zenginlik, ahenk ve güzellik hiçbir dilde yoktur. Zamanla bir imparatorluk dili haline getirilen Türkçemiz bugün, bir kabile dili haline dönüştürülmüştür. 

Günümüzde gençlik ve bütün Türk milleti, radyosuyla, televizyonlarıyla, basınıyla, resmi yazışmalarıyla hatta eğitimiyle uyduruk bir dil bombardımanı altındadır. Dünün tanınmış pek çok marksist ve sosyalisti, bugün en büyük medya kuruluşlarının köprü başlarında istedikleri gibi at oynatmakta, Türk diline aykırı ve uydurma ne kadar kelime varsa, bunların hepsinin kullanımını yaygın hale getirmek için gayret sarfetmektedirler. 

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, son yıllarda dilimiz tamamen sahipsiz kalmış, sokak ve caddelerimiz anlamsız birtakım İngiliz ve Fransızca levha ve yazılarla donatılmaya başlanmıştır. 

Dün ilericilik şantajı ile yaygın hale getirilmeye çalışılan uydurma veya Türk dil kaidelerine aykırı olarak üretilen kelimeler, bugün irtica suçlamasından kurtulmak için, bizim milliyetçi ve muhafazakar olarak tanıdığımız, karşı tarafın "dindar" olarak nitelendirdiği medya tarafından da bolca kullanılmaya başlanmıştır. Bu şuursuzluğu ve şahsiyetsizliği anlamak mümkün değildir. 

Dil, bir milletin en hayati kan damarlanndan birisi, belki en önemlisidir. Dil sadece bir anlaşma vasıtası değil, kaynaşma harcı ve tefekkür dünyamızın da kaynağıdır. Dil birliğini kaybeden toplumların birlik ve beraberliklerini muhafaza etmeleri mümkün değildir. Dilin, milli kültürün ilk ve ana unsuru olarak kabul edilmesinin sebebi boşuna değildir. 

"Dili korumak ve sevmek, vatanı korumak ve sevmekle birdir" dersek asla mübalağa emiş olmayız, dilini kaybeden dinini de kaybeder. Toplum, bunun örnekleri ile doludur. 

Bu arada, tanınmış ilim ve fikir adamlarımızın dilin önemi konusundaki düşüncelerinden de örnekler vermek isterim. Bunlar sadece dille ilgili düşünceler değil, en güzel kullanılan Türkçenin de çarpıcı örnekleridir. Merhum Prof. Dr. Muharrem Ergin şöyle der:

"Dil bir milletin diğer millerden farklı olan terennümü ve konuşmasıdır. Dil bir milletin ses dünyasıdır." 

"Dil düşüncenin aynasidir. Onun için dil bir milletin düşünce sistemini gösterir. Bir dil, onu kullanan milletin kafa yapısını, nasıl düşündüğünü, o milletin zihnen nasıl çalıştığını ortaya koyar, milli düşünce tarzını aksettirir." 

"...Dil, milli hafızanın, milli hatıraların, duyguların ve düşüncelerin, bütün maddi ve manevi değerlerin, bütün buluş, ibda ve icadların müşterek hazinesidir." 

Ergin Hoca'ya göre dil, millet denilen cemiyetin en önemli sosyal varlığıdır. Kültürün ilk ve temel unsurudur. Kemal Tahir bir adım daha ileri giderek, dili kültürle bir tutar. 

Mehmet Kaplan Hoca da, Türkiye'nin en mühim kültür davası olarak dil davasını görür. Onu halletmeden hiçbir davayı halletmek mümkün değildir. Türkiye meselelerinin altında dil davası vardır. Ona göre de: 

"Düşünce ve duyguları nesilden nesile, insandan insana nakletme vasıtası olan dil, her türlü kültür faaliyetinin temelini teşkil eder... Milli ve ictimai tesanüt dille olur." 

Bir milletin dilini bozdunuz mu, onun bütün kültür faaliyetlerini aksatmış, mâzi ile olan alâkalarını kesmiş, halihazırda cereyan eden fikir hareketlerini tam bir karşılık içine düşürmüş olursunuz. Dili alt üst edilmiş bir millet, kendisini yaşatan manevi kıymetlerden mahrum kaldığı gibi, ictimai bir fikir nizamını da kuramaz. Böyle bir cemiyette vazıh, derin ve ince bir ilim ve tefekkür hayatı doğamaz." 
"Türkiye'yi, iyi niyet sahibi cahillerle, kötü niyetli, kurnaz, şarlatanlar sürekli faaliyetleri neticesi tam bir dil anarşisi içine düşürmüşlerdir." 

Prof. Dr. Beynun Akyavaş Hanımefendi: "Dil, bir milletin mantığıdır. Dil bir milletin şarkısıdır, geçmişi, hali, gelecedir. Dil bir milletin kendisidir, derken meslektaşlarıyla aynı düşünceleri paylaşmış oluyor. 

Dil ve edebiyat konularında binlerce makalesi ve pek çok eserleriyle tanınan ve ömür boyu uydurmacılıkla mücadele eden Prof. Dr. Faruk Timurtaş Hoca da, dilin önemi konusunda şu fikirlere yer verir: 

"Düşüncenin temeli kelimeler, dolayısıyla dildir. Psikologlar, insan kelimelerle düşünür derler. Düşüncenin sağlam bir şekilde ortaya çıkması, kelime örgülerinin durumuna bağlıdır. "Bir milletin dili bozulursa kültüründe buhranlar başlar. Sanat, edebiyat ve fikir sahalarında çöküntüler meydana gelir. Kitleler birbirlerini anlamaz hale gelirler. Bir milleti içinden yıkmak için, dilinde anarşi meydana getirmek ve böylece kültürünü çökertmek, ilk başvurulan hareketlerdir. 

Kemal Tahir'in, vefatından sonra neşredilen notlarının 3. kitabı Dil Dosyası'dır. Devlet Ana romanında kullanılmış olduğu Türkçe, kendisine T.D.K. roman ödülünü kazandırmıştır. Birtakım tezatların adamı olan Kemal Tahir, bu notlarında konuşma dilinden yazı diline, Osmanlıca'dan uydurukçaya, harf inkılabından dil inkılâbına pek çok konuda çarpıcı örnekler sergiler. Onun Notları'ndan rastgele aldığmız dil mevzuundaki şu düşünceleri iyi değerlendirilmelidir. 

"Harf inkilâbı mümkün ama, dil inkilâbı mümkün değildir." Dikkat buyurun Kemal Tahir "devrim" demiyor. Çünkü devrimle, İnkılâb arasında dağlar kadar fark vardır. O bunun farkında ama, bizim devrimbazlar "İnkılâbı" ayırd edemeyecek kadar cahildir. "Konuşur gibi yazmak katiyyen imkânsızdir ama, giderek yazdığımız gibi konuşmamız mümkündür. Çünkü birisi gelişi güzel öğrenilir ve sonradan hususi bir gayret sarfedilmeden kullanılır. Öteki, yani yazı dili ancak kültür sahibi olmakla elde edilir. Daha ileri daha entellektüel bir hadisedir ve bütün ileri entellektükel hadiseler gibi gerinin, kabanın ve gelişi güzelin üzerindeki tesiri kati ve müsbettir." 

"(Konuşur gibi yazalım) demenin bir başka mânâsı (bütün millet ancak benim gibi konuşsun ve yazsın!) teklifıdir." Demek ki Kemal Tahir'e göre, konuşma diliyle, yazı dilini aynileştirmek de ayrı bir cehalet ürünüdür.

Atilla İlhan'da bu hususta şöyle demektedir: 

"Bir kelimeyi Arapça, Farsça diye, Osmanlıca diye, dilden çıkarmak neye benzer biliyor musunuz? Adı Ahmet olan bir insanı kelime Türk değildir diye Türk vatandaşlığından çıkarmak gibi bir şey. Büyük bir saçmalık bu, başka ifadesi yok. Hatta baştan yapılmıştır. Osmanlıca kelimelerin dilimizden atılması Türkçe'yi fakirleştirmiştir. Çok vahim bir şey bu! Bu kelimeler bizim kültürümüzün kelimelir, bu kelimeler Türkçe, bu kelimeleri vatandaş her yerde kullanır..." 

Alınması gereken tedbirleri de şöyle sıralıyor: "Çare okullara Osmanlıca'nın mecburi ders olarak konulması, daha sonra da Arapça ve Farsça'nın ihtiyarî olarak okutulmasıdır. Dünümüzü bilmek ve geçmişimizi iyi değerlendirebilmek için, bu dilleri mutlaka bilmemiz lâzımdır. Eski kültür bizim kültürümüz, bu kültürü bilmek mecburiyetindeyiz. Bu kültürü bilmek için de, bu kelimeleri bilmek durumundayız." Sorulan bir soru üzerine de, "Dilde devrim yapanlar milliyetçi falan değil. Bunların yaptığı ırkçılıktır" diyor.

Bugün Atatürkçülüğü, dillerinden bırakmayanların, Türk gençliğinin nutku aslından okuyarak anlamalarını sağlayacak tedbirleri alması gerekmez mi? Nutuk sadeleştirilerek, bir kuşa döndürülmüştür. Bu gidişle bu da kâfi gelmeyecek, onun her on-on beş yılda bir yeniden sadeleştirilmesi gerekecektir. Tabii o güzel uslup ve ifadeden eser kalmayacaktır. 

Rahmetli Prof. Dr. Necmeddin Hacıeminoğlu Hoca'nın, dediği gibi, Türk milliyetçileri bu yıkılışın karşısına dikilmezlerse, en geç bir nesil sonra Türkiye'de Türk diliyle yazılmış ilim, fikir ve sanat eserine rastlamak mümkün olmayacaktır.

Başlık Yazar
Dilde Gafletten Uyan C.Yakup Şimşek
Salla Dur Uydurukça C. Yakup Şimşek
Maymuncuk Kelimeler Beşir Ayvazoğlu
Türkçe Elden Gidiyor! Şimdi de “Ultra-Uydurukça” Çıktı Numan A. Ünal
Gerçekleştirip Bilmem Ne Yapmak!.. Murat Bardakçı
Niçin Yabancı Dil Öğrenemiyoruz? M.Şevket Eygi
Dilimizde Sür'at Ve İntikal Kayboldu Rahim Er
Türkçenin Çilesi Sâmiha Ayverdi
Yeni moda bir kelime: İnovasyon! D. Mehmet Doğan
Yersiz Bir Özenti "Bienal" Rahim Er
Osmanlıca Değil Eskimez Türkçe Emin Pazarcı
Türkler Yabancı Dili Niçin Zor Öğrenir? Ali Tüfekçi
Osmanlıca, daha doğrusu “Eski Türkçe” Murat Bardakçı
S.Ahmet Arvasi’ye Göre Yabancı Dil Eğitimi Doç.Dr. Şuayip Özdemir
Atilla İlhan’dan Tarih ve Dil İle İlgili Bir Hatıra Atilla İlhan
Dünyaya Dağılmış Türkçe Ayşe Göktürk Tunceroğlu
Arapça olmazsa konuşamayız! -
Türk Dilinde Gelinen Son Nokta Rabi Baştürk
Yeni Müfredat D. Mehmet Doğan
Dilde Tasfiye ile "Öztürkçe" Değil "İngilizce" Yerleşmektedir Prof. Dr. Ebubekir Sofuoğlu
Dilde Tasfiye Hareketi Türkçenin ifade Gücünü Kısar Prof. Dr. Ebubekir Sofuoğlu
Müfredat Değişirken... Salih Uyan
Modere Etmek, Yahut Madara Olmak! Mehmet Doğan
Türk Devletleri ve Türkçe Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu
Dilde Kepazelik Gürbüz Azak
Dil Yarası Halime Gürbüz
Dilde Katliam Ahmet Sağırlı
Maymuncuk Kelimeler Beşir Ayvazoğlu
Dilimiz Hayvanîleştiriliyor Numan A. Ünal
Edebî Türkçesiz Türkiye M. Şevket Eygi
Sovyetlerin Türk Dili’ni Bozma Politikası Prof. Dr. Alâeddin Yalçınkaya
Beş Bin Kelimeyle Eğitim, Yetmiş Bin Kelimeyle Eğitim Yavuz Bülent Bâkiler
Osmanlıca ve Harf Devrimi Mehmet Koçak
Ecdadımıza Ne Kadar Benziyoruz Yavuz Bahadıroğlu
Rusların Türk Dilini Bozma Politikası Prof. Dr. Mehmet Saray
Uydurma İki Kelime: Örneğin ve Eleştiri Peyami Safa
Türkçe'nin Avrupaîleşmesi (!) Prof. Dr. Osman Turan
Türkçe’nin Karanlık Günleri Prof.Dr. Necmettin Hacıeminoğlu
Türkçenin Siga Zenginliği Peyami Safa
Türkçe Öğretimi Niçin Zayıftır? Peyami Safa
"Togri" Kelimesinden Başka Doğrulara Ve Güzelliklere Yavuz Bülent Bakiler
Tüm-Bütün Yavuz Bülent Bâkiler
Bir Sevdadır Türkçe! Necip Yıldırım   Bir Sevdadır Türkçe!
Sensin şanlı dâvâmız! Şah damarımız; Türkçe!Maziden istikbale; son kararımız: Türkçe!
İlk ninnisi annemin; babamdan kalan son söz.Aşk ilanından güzel; Türkçe yazılan her söz.
Ey muhteşem lisanım; ey sultanlar nişânı!İhtişâmında dehşet; ey haşmetliler şânı!
Kâmussuz nâmus olmaz; konuşmaz sensiz vicdan.Bir tek kelimen için; geçeriz serden, candan!
Konuşulduğun her yer; vatandır bizler için.Duymak için sesini; yanarız için için.
Kazak, Kırgız ve Özbek; marşsız  kalırlar sensiz.Tatar, Yakut ve Uygur;  hür mü  kalırlar sensiz!
Türkmenlere sevdasın! Aşksın Başkurdistan’a!Sensin ecdadın sesi; fermansın Lehistan’a!
Vatansız millet olmaz; vatansın Türkistan’a!Olmaz bayraksız vatan; bayraksın Türkistan’a!
Sensin kimlik mührümüz, bizlere bağla bizi.Bizi biz yapan iksir; imanla dağla bizi.
Duasın dudaklarda! Harplerde sensin nara!Senin uğrunda Türkçe; gideriz fert fert dara!
Yaşarken nasihatsin; Ölurken vasiyyetsin.Sen vazgeçilmez sevda! Şeref ve haysiyetsin.
Keşfedip ufukları derlerdin kelimelerFethedip gönülleri seslendirdin nağmeler.
Arapça kelimeler, sana geldiler gelin.Bu eve giren her kız, namustur artık, bilin.
Farsça’dan tamlamalar, sana ettiler hicret.Seni vatan seçenler, göremez bizden nefret.
Bu nasıl bir lisan ki; cihana sürmüş hüküm!Çekse de binbir çile, demez ağırdır yüküm!
“Eski” ve “Yeni” Türkçe; bu nasıl bir bölünme!Düşman mı etti işgal! Dil niçin uğrar zulme!
Türkçe konuştu ecdat; bilmedi Osmanlıca!Yok öyle ayrı bir dil; bu nasıl kandırmaca!
En yakın dostlarınla, kurmaz oldun irtibat!Anlamaz artık seni, Bakü, Tebriz, Aşkabat
Sonradan uydurmakla; “öz” Türkçe olmaz ki söz!Uydurukça sözlerle, nasıl kanacak bu göz!
Öz dediğin berraktır: köklerden coşup çağlar!Geçmişiyle kendini, aşk ve imanla bağlar!
Kabîle dili değilsin; çadıra dönme Türkçe!Ey medeniyet dili; küçülüp kalma Türkçe! 

                          Necip Yıldırım
Bir Ermeni Vatandaşın Türkçe Sevdası Yavuz Bülent Bakiler Amerika’da yaşayan Artin Ayvazyan isimli Ermeni vatandaşımız bir dostuna yazdığı mektupta şöyle diyor:
Azizim! Biz Baha Bey, Feridun Bey, Hüseyin Bey mahsulüyüz (bunlar Robert Kolej’in dünkü edebiyat öğretmenleridir). Türkçe’nin zenginliğini, tatlılığını, ahenk güzelliğini onların dilinden tanıdık. Bazılarımız o kadarla da tatmin olmayıp lisana âşık oldu. Bilgilerini çok daha ilerilere götürdüler. Ben şahsen o lisanın hayranıyım. Ve bu his bugüne kadar beni, Türkçe’yi daha iyi öğrenmeye, unutmamak için gayret göstermeye, fikirlerimi istediğim gibi ifadeye muktedir olduğum için gurur duymaya sevk eder. Bu emekli lisan, asırlar boyunca zenginleşmiş, tenzil ve ilave görmüş, imbiğinden geçmiş, muhtelif safhalardan geçmiş, işlenerek incelmiş, bu asrın ortalarında Dilaçar'ın yolsuzluklarını bile atlatmış, asrın yarısına doğru bize verilen tedrisata kadar yarasız-beresiz yetişmişti.  Atatürk, ne kadar lisanı, Arabî ve Farisî tesirlerinden kurtarmaya çalıştıysa da, yan yola varmadan sun'î bir lisan yaratmanın imkânsızlığını takdir etti ve bu hareketi yavaşlatarak hemen hemen terk etti. Gelgelelim ölümünden sonra, bu davayı ele alanlar, 1üzumsuz bir aceleye tutularak, o kadar ileri gittiler ki, güzelim lisan, kısa bir müddette, tanınmaz bir şekil aldı. Bence, lisan inkılâbı, hiçbir şahsın veya kitlenin müdahalesini kabul etmez. Matbuat kaleminde ve halkın ağzında zamanla gelişir. Zoraki lisan icat edilemez. Eski ve yeni kelimelerin bir cümlede kullanılması, ses ve ahengi bozuyor. Melodiyi karışık bir hâle sokuyor. Bizim Türkçemiz, kendine mahsus seda ve ahengiyle ileri gelen lisanlarla ön cephede yer almıştı. Yenisi, bu sıfattan mahrumdur. Çene yoran acayip kelimelerle bezenmiştir. Eminim, okuma-yazma bir tarafa, halkın ağız hareketlerini, konuşma tarzını bir hayli değiştirmiştir. Elimde, yeni lisanla yazılmış bir kitap var. Muhteviyatı mevzuu bahis değil, okumaya çalışıyorum. Telâffuzları dahi zor! O kelimeleri söylemeye çalışırken kendimi aynada, elini muza uzatan şempanzenin yüz buruşturması gibi gördüm! Netice: Bizim güzelim lisanın karakteri, şivesi, ahengi tarihe karışmış. Şayet istenen buysa ne âlâ! Velâkin yine de yazık oldu Veli dayıya! Bu kuru lisanla nasıl edebiyat yapılır? Nasıl şiir yazılır bilmiyorum. Bildiğim bir şey varsa lisanın zenginlikten fakirliğe gitmiş olmasıdır. Bütün garp lisanları, Lâtince'den, Yunanca'dan kıyasıya alınan kelimelerle vücut bulmuştur. Biz ise Arabî ve Farisîden alınan kelimeleri kapı dışarı edip yerine acayiplikler koyuyoruz. Ne kadar yazık...
Türkçe, Osmanlı'nın Millet Dili Rahim Er Tunus hükümeti, Türkiye ile Tunus arasında uzun asırlar süren müşterek bir hayatın varlığı ve bugün de Türkiye'yle münasebetleri geliştirmek için eğitim kurumlarına seçmeli Türkçe dersi koyma kararı almış. Bu son zamanların en güzel haberlerinden biridir. Birçok vesileyle olduğu gibi Osmanlı devlet yönetimine lisan mevzuunda da çok iftiralar edildi. "Bakın, dediler, Cezayir'de Tunus'ta vs. Fransızlar kısacık kaldıkları halde dillerini öğretmişler. Osmanlılarsa Türkçeyi öğretmemiş." Hatta bazıları, Osmanlıyı Türk düşmanı ilan etmek gibi sapık düşüncelere bile kapılıyordu. Herhangi bir araştırma yapmadan kendi zannını gerçek gibi konuşunca yanılma kaçınılmazdı. “Devlet-i ali Osman”, idaresi altındaki kavimlere kendi dillerini, dinlerini, örflerini yaşama hakkı tanıdığı gibi Türkçe'yi de resmi dil, devlet dili olarak uygulamıştı. Üst dil Türkçeydi... Ancak sonraki zamanlarda İslâmiyeti reddetmek, Osmanlıyı reddetmek, tarihi reddetmek, Arapları reddetmek, her komşuyu düşman ilan etmek rejimin bir devamlılık projesiydi. Mısır'dan Yunanistan'a, oradan Irak'a kadar değişik ülkelere gittiğimizde şunu gördük. Şayet  75 yıl boyunca çevreyle husumetler besleneceğine Türkçe'nin varlığını muhafaza için fikri mesai sarf edilseydi bugün manzara çok farklı olurdu. Jetlerin Ege'de "it dalaşı" yapmaları iki komşu millete değil, o uçakları satan devlete yaradı. Osmanlı coğrafyasındaki memleketlerde manzara şudur. Osmanlı teb'ası/vatandaşı insanlar, mükemmel Türkçe bilmektedirler. Ne var ki bunlar, yok denecek kadar azalmış. Onların çocukları ise Türkçe'ye şöyle-böyle vakıflar. Ama üçüncü neslin dilimizle alakası kalmamış. Irak Kürt Muhtar idaresinde Kürt çocukları, gayet güzel Türkçe konuşuyorlar. Türkçe'ye ilgi yüksek. Onun gibi Arap ve Balkan ülkelerinde de Türkçe gözde. Son asırlarda dünyadaki ikinci dil, Fransızca ve Almanca'ydı. Ardından önce İngiltere'nin bilahare de ABD'nin cihan devleti olmaları sebebiyle İngilizce onların yerini aldı. Doğuda da Rusça aynı mevkide. Şimdilerde ise Türkçe, yeniden yükselen değer. Bu değer daha da gelişecek. Devletin buna dair siyaset geliştirmesi ve var olan siyaseti çoğaltması gerekir. Dil köprüdür. Dostluklara açılır.
Rusya Türklerin Dil ve Edebiyatını Nasıl Tahrif Etti Elizbeth E. Bacon
1
930’a kadar, Orta Asya’da konuşulan bütün diller için Latin alfabesi konulmuş ve okullarda okutulan kitaplar, gazete, dergi ve diğer kitaplar bu alfabeyle yayınlanmağa başlanmıştır. Yeni okumayı öğrenen binlerce çocuk ve büyük sadece Latin alfabesini tanımıştı. Arap harflerini tanımayan bu kişiler, Türkistan’ın klasikleşmiş edebiyat geleneğinden tamamen koparılmıştı.

Kuran ve tefsirleri gibi, Fars edebiyatı, Sa’di, Firdevsi ve Hafızın şiirleri; Semerkant ve Buhara’da, bilimin zirvede olduğu günlerde yazılan eserler, artık tamamen kapalıydı ve hiçbir şey söyleyemiyordu. Yani Sovyet okullarında okuma yazma öğrenenler için edebiyat tahtası tamamen silinmiş ve yeni şeyler yazılmak üzere hazırlanmıştı.

Ancak, Türkiye’nin de benzer alfabe kabulü, Sovyet liderlerinin yeni korkulara kapılmasına sebep oldu. Türkler arasında ortak edebiyat, bu kere Latin alfabesiyle gelişebilir ve Türkistanlılar Ruslardan uzaklaşarak Türkiye’ye yaklaşabilirdi. Bu muhtemel tehlike, Sovyet politikacı ve dilcilerinin dikkatini Türkistan’ın edebi diline çevirdi. 

Özbeklerin, kökü onyedinci yüzyıla dayanan ve Çarlık devrinde de gelişmesini sürdüren bir edebiyatları vardı. 1917 ihtilalinden sonra, Sovyet aydınları bu noktadan hareket ederek Özbek lehçesinden, ayrı bir Özbek dili oluşturmaya çalıştı.

Özbek aydınları, alışmış bulundukları Arap alfabesinin kalmasını tercih ederlerdi, fakat alfabe ne olursa olsun Özbeklere hizmet edebilecek, bütün lehçelerin gramer ve lügatlarının birleştirilmesinden meydana gelen tek bir edebiyat yapabileceklerini umuyorlardı. Buna ilâveten, köylerde konuşulan ve Türkçenin ses uyumu kaidesini kaybetmemiş dile önem veriyor, Farsça tesiriyle özelliğini kaybetmiş Taşkent ve diğer şehirlerde konuşulan dili geri plâna itiyorlardı.

Politik değişme ve endüstrileşme sonucu dile giren, Avrupa asıllı kelimeler yerine, Arap veya Fars asıllı kelimeler alıyor, yahut yeni Türkçe kelimeler türetiliyordu. Gayeleri anlaşma vasıtası olan dili geliştirmekti.

Kazaklar da Çarlık devrinde başlatılan gelişmeyi hızlandırmak için gayret gösteriyor, geleneksel edebiyat şekli olan şiirin yanında, roman gibi yeni edebî şekillerinin de çoğalmasına çalışılıyordu.

Türkmen aydınlarının, edebi gelenekleri sınırlıydı ve yeni Sovyet edebiyatının, daha eskilerden mi geliştirilmesi, yoksa Anadolu Türklerinin edebiyatının mı benimsenmesi üzerinde tartışılıyordu.

Sovyet direktifleriyle hareket eden Rus dilciler, Türkistanlı aydınların hedeflerini hiç dikkate almadı. İlkin, Fars etkisinde, ses uyumu kaidesini tamamen kaybetmiş bulunan Taşkent lehçesi, yeni edebiyatın gramer ve lügatini teşkil etmek üzere seçildi. Diğer taraftan, telaffuz için güney Kazakistan taraflarında konuşulan ve henüz ses uyumunu kaybetmemiş bir ağız ele alındı. Bu lehçe Kazaklar, Karakalpaklar ve Türkmenler tarafından okunup anlaşılıyordu ve Orta Asyalılar arasında yeni ortak dil haline gelemeye adaydı.

1937’de, Özbek edebiyat dili yine değiştirilerek telaffuz olarak da Taşkent, Semerkant, Buhara ve diğer büyük şehirlerde konuşulan ses uyumunu kaybetmiş lehçe benimsendi. Diğer Türkistan cumhuriyetlerinde de Sovyetlerin genel meyli, büyük yerleşme veya idare merkezlerinin ağzını, yazı dili haline getirmekti.

Bu politikanın başarısı tarihte sabitti. Dünyanın birçok yerinde ülke dili, yönetim merkezinden yayılmıştı. Meselâ Fransızca, Fransız krallarının hüküm sürdüğü bölgenin dilinin benimsenmesiyle, yüzyıllar boyunca ortaya çıkmıştı. Sovyet hükümeti, aynı neticeye, metodlarından faydalanarak bir nesil içinde ulaşmak istiyordu. 1930’lada, Orta Asya’da yerleştirilmesi kararlaştırılan lehçelerle okul kitapları, gazete ve diğer kitaplar basılmıştı, ancak bunlar bölgede konuşulan ağızlardan çok farklıydı.

Türkistan’da Latin alfabesinin kullanılması, Rusça’nın daha zorlukla öğrenilmesine sebep oluyordu. 1930’ların sonlarında, Rusça okuyup yazmasını bilen ve ekonomik ve politik mevki kazanmak için bunun gerekliliğini idrak etmiş bir nesil yetişmişti. Üstelik 1932 – 1938 katliamlarıyla, bir kere alfabe değiştirmiş ve ikinci bir değişikliğe karşı daha büyük direnme gösterecek Türkistanlı aydınların çoğu yok edilmişti. Bu katliamların hatırası, kalanlarda da direnme cesareti bırakmamıştı.

1939 – 1940 yıllarında, Sovyet hükümeti Latin alfabesini kaldırarak yerine Kiril alfabesine dayalı bir sistem getirdi. Böylelikle talebelerin iki ayrı alfabe öğrenmek zahmetinden kurtulacağı öne sürüldü. Bu değişiklik, Kiril alfabesinde bulunmayan Türkçe sesler için farklı semboller kullanılmasını da imkân dahiline soktu.

Birleşik Türk Latin Alfabesinde, bütün Türk lehçelerinde bulunan sesler aynı işaretle yazılırken, Kiril alfabesinde aynı ses değişik cumhuriyetlerde, değişik harflerle gösterilmeye başlandı. Karakalpak ağzını, Kazak ağzından farklılaştırmak için bu politikanın uygulanması sonucu öyle telaffuz uygunsuzlukları ortaya çıktı ki, 1954’te Karakalpak imlasında yeni reformlar yapılması gerekti.

Rusça kelimeleri, bu şekilde Türkçe, Farsça ve Arapça sözlerle karşılama temayülü, Rusça terimlerin okullarda, nutuklarda ve gazetelerde ısrarla tekrarı neticesinde yok edildi. Kiril alfabesinin kabulü, Rusça kelimelerin kabulünü kolaylaştırdı. Böylelikle, dilde zaten var olan bazı kelimeler yerine benzer veya aynı anlamlı Rusça sözler getirildi. Mesela “darülfünun” kelimesi yerine, Rusça “üniversitet” konuldu.
Dilimizi Kaybediyoruz Selçuk Özdağ
İ
nsan kalabalıklarını “millet” yapan ve “millet olma şuuru”nu besleyen kıymetlerin başında “kültür” “toprak”, ve “ülkü birliği” gelmektedir. Kültür; bir topluluğu millet yapan din, dil, töre ve maddi kıymetlerdir. Kültür, bir toplumda kurumlaşır, dünya milletleri arasında kabul görürse “medeniyet”ler doğar. Toprak; uğruna herşeyden aziz olan canlar feda edilmişse “vatan” olur. Ülkü birliği ise, kader birliğidir. Kader birliği etmiş, iyi günde, kötü günde, neşede ve kederde birlikte olan insanlardan oluşan bir topluluk, sıradan bir topluluk değil, bir “millet”tir. Dil birliği, millet olmanın en önemli göstergelerinden biridir. İnsanlar ancak kelimelerle düşünürler; “dil” aracılığıyla konuşup, anlaşabilirler, bir birlik oluşturabilirler. Dil, “lafzı ve ruhu”yla hayat bulur, yaşar. Lafız, dilin “kelimeler”i, ruhu ise “millet aidiyeti”dir. Aidiyetten, milletin kıymetlerinden uzak bir dil, ruhunu kaybeder, yabancı dillerin istilasına uğrar. Bir dil, kelimeleriyle cümle yapısıyla, güzel ve özlü sözleriyle, atasözü ve nihayet şiiri, romanı, hikayesiyle canlılığını devam ettirebilir; şairi, yazarı, hikayecisi ve romancısıyla ayakta durur, gelişir. İnsanlar dil ile düşünür, kelimelerle konuşurlar. Dil, arıduru, berrak olmadıkça, sağlıklı düşünce üretmek, eser vermek mümkün değildir. Bugün şehirlerimizle, vakıflarımızla, gençlerimizle birlikte, dilimizi de kaybediyoruz. Toplumumuz, yarınlarımızın teminatı olan gençlerimiz, yüzelli-ikiyüz kelimeye mahkum edilmektedir. Dilimiz, yabancı kelimelerin işgali altındadır. Sadece büyükşehirlerimizde değil, en küçük kasabamızda bile bunun çok sayıda örneği görülebilir. Hatta daha ileri gidilerek iddia edilebilir ki, sadece işyerlerinin tabelalarına bakmak bile yeterli olabilir. Televizyonlar, radyolar, gazete ve dergiler ne kadar yazık ki bu konuda gereken itinayı göstermek bir tarafa, dilimizi bozucu, daraltıcı ve yabancılaştırıcı bir rol oynamaktadır. Ancak, dildeki bozulma ve kirlenme sadece radyolar ve televizyonlarla sınırlı kalmamakta, bizzat iktidarlar eliyle de yürütülmektedir; “yabancı dilde eğitim” yapılmaktadır. Yabancı dilde eğitim, bilinenin aksine yalnızca Türkçe konuşmaya değil, Türkçe düşünmeye bile engel olmaktadır. Diğer ülkelerle, milletlerle ilişkilerimizin devam ettirilebilmesi, bilim ve teknoloji alanındaki yeniliklerin takip edilmesi ve benzeri amaçlarla yabancı dil öğrenilmelidir. Ancak bu hiçbir zaman yabancı dilde eğitime dönüşmemelidir. Biz, Nihat Sami Banarlı’nın dediği gibi “Bir taraftan Tuna boylarından ses almış, öte yanda Afrika ülkelerine yayılmış, Kafkas dağlarından, Nil suyunun akışından Türkçe’ye sesler getirmişiz”. Yaşanmış muhkem bir mazimiz, yaşanmamış muhayyel bir geleceğimiz var. Biz bu toprakları dilimizle fethettik. Yesevi, Mevlana, Yunus, Hacı Bektaş önce “dile geldi”, bu dil nice nasihat oldu, merhamete dönüştü. Bu dil nice kahramana şevk verdi, mertlik oldu. Hazık bir hekimin dilinde gözlere nur, gönüllere sürur oldu. Nice buyruk oldu, hakanların dudaklarında emir, ferman oldu, ülkeler fethetti. Nice ninniler oldu, anaların ağzında; bebeler dinledi, büyüdü, Mehmet oldu. “Bir ahhh ile bu alemi viran etti” ve nihayet beşer ruhu üzerinde bir salatanat tesis etti. Dil’de meydana gelebilecek bir bozulma ve yabancılaşma, öncelikle kültürümüzü miras olarak devralacak nesle faydalı olmayacaktır: Dualar, beddualar, mevlitler, alkış ve kargışlar, ninniler, türküler, toylar, baraklar, bozlaklar, ağıtlar, sanat musikisi şaheserleri … hakkıyla anlaşılamayacaktır. Fuat Köprülü, “Türk tarihinin bütün eserleri terazinin bir kefesine, Dede Korkut hikayeleri diğer kefesine konulsa, Dede Korkut hikayeleri yine ağır gelir” demiştir. Bugüne kadar kaç Dede Korkut hikayesi okuduk? Bugün kaç gencimiz, “Dua dua, eller karıncalanmış, Yıldızlar avuçta gök parçalanmış” tasavvurunun bilincinde olarak dua ediyor. Kaç genç annemiz, bebeğine en güzel ninnileri söylüyor? Hangi genç annemize, annesinden kaç ninni miras kalmıştır? Kaçımız, hangi ağıtı dinleyerek ağlayabiliyoruz? Kim, hangi tatyanı dinleyerek maziyi yad ediyor, bozlakla hüzünleniyor? Hangimiz bir Türk musikisi şaheserinin beste ve güftesini merak ediyoruz, nağmesine kulak veriyoruz? Kaç destan okunuyor, kaç hikaye, kaç masal yazılıyor? Kaç mani biliyoruz? En son ne zaman bir Ortaoyunu okuduk veya bir Hacivat-Karagöz oyunundaki toplumun gerçeklerini düşündük? Bunların hepsi ancak “dil” ile mümkündür. Külütür, dil ile anlatılır, aktarılır; dil sizi hüzünlendirir, ağlatır, düşündürür veya güldürür. Dilinizi sevmiyorsanız, dilinize hakim değilseniz, yapacak hiçbir şey yoktur: Çünkü sizi hiçbirşey hüzünlendiremez, ağlatamaz, güldüremez … ve hiçbirşey sizi düşünmeye sevkedemez. Düşünmeyen fertlerden oluşan bir toplumun iradesinden bahsetmek mümkün değildir. Sağlıklı düşünemeyen insan ve toplumlar “yönetemez”, “yönetilmek” onlar için mukadder olur.
Türkçe Katliamı İlhan Bardakçı B eyninizde peydahlanan notaları bir kâğıda geçirip, dinlenilmesinin zevk ve lezzetine doyulamayan bir beste yapmak ne ise, ben, Türkçe yazmak ve konuşmak da öyledir diye inanmışımdır. Bu meşakkatli zirveye tırmanmak öylesine güç ki, kırk küsur yıl var, hayallendiğim böylesine bir besteye henüz imza atamamışımdır. Ve acı bile olsa itiraf şart: Biz, bu ifade zenginliği, ahenk ve musikî hazinesi dediğimiz besteye kulaklarımızı tıkamışızdır. Onu unutmak bir tarafa, hatta inkâra bile cür’et etmişizdir. Ve bırakınız farklı nesillerin birbirlerini anlamadıklarını, ama aynı kuşağın insanları olarak da, birbirimize sağırlaşmaya ve yazıp dillenişimizden artık tat almamak noktasına çakılıvermişizdir. Dil ki, Ebed-Müddet oluşun tek beka şartıdır. O hâlde, neden bu cinayet, bu intihar ve bu millî tebahhur edişin köklerindeki sebepler? Bu suale ya bir cevap verilecek ve reçetesi yazılacak ya da şüphe etmeyiniz elli sene sonra, Türkçe’yi konuşmak ve öğrenmek için ithal malı aydınlara muhtaç olacağız. Öğrenci okumuyor… Öğretmen okumuyor… Gazetecisi okumuyor... Aydını okumuyor... Politikacısı okumuyor... Doktoru, avukatı, hâkimi okumaktan alabildiğine kaçıyor... O zaman hangi Türkçe? O zaman hangi dil, hangi Ebed-Müddet’in beka şartı... Daha ağır bir tespit: Türkçe’yi sadece yüz elli kelimenin içinde konuşmak, bir kültür marifeti sayılıyor. Dikkat ediniz, gün geçtikçe konuşmayan ve konuşmayı fuzulî bir gayret sayan insanlar hâline geliyoruz. Hani Avrupa’da mağazalarda satılan, tercüme makineleri var ya... Onlara döneceğiz yakında. Bu inkârcılığın sonu bir yere varmaz.. Tehlikeyi şimdiden görmüş olabilsek… Hiç değilse, geç kalmış olmaz, sonunda başlarımızı yumruklamaya sebep olacak sancılardan kurtulmuş oluruz. Geçenlerde sadece “El” kelimesi üzerinde yazayım dedim, sütunumun geometrik muhtevası kâfi gelmedi. Bakınız burada vereyim: El açmak. Eli ağır işi pâk olmak. Elden ağıza yaşamak. Eli ağzında kalmak. Ele alınır olmak. Elini tutmak. El altından... Eli armut devşirmiyor ya... Elde avuçta bir şey kalmamak... Elde avuçta nesi varsa... El ayası... Eli kolu bağlı olmak... El ayak çekildi... Eline ayağına düşmek... Eli ayağı düzgün... Eline ayağına sarılmak.. Elini bağlamak... Eline bakmak... El basmak... Eli bayraklı... El bebek gül bebek... Eli belinde... El benim etek senin... El bezi... Elini bırakıp ayağını, ayağını bırakıp elini öpmek... El birliği... Eli boş... Eli böğründe kalmak... Eli ve eteğine çabuk... El çabukluğu... El çekmek... Elden çıkmak... El çırpmak... Ele güne karşı... Eli daldan kaymak... El damarlı yaprak... El değmemiş... Ellerin dert görmesin... Elini dişlemek... Elinde doğmak... El döğüşü... Elden düşme... Eli düzgün... Elinde ekşimek... El elde, baş başta... El elden üstündür, arşa varıncaya kadar... El el üstünde kimin eli var... El eli yur, el de yüzü... El emeği... Eli ermez, gücü yetmez... Elini eteğini çekmek... El etek çekildikten sonra... El ense çekmek... Eline eteğine doğru... El etek öpmek...  Eline eteğine sarılmak... Elinden geleni ardına koymamak... El hamuru ile erkek işine karışmak... Elden gel bakalım... Eli genişlemek... Ele avuca sığmamak... Elden hibe... Elinden kuş bile kurtulmaz... Eli kalem tutmak... Elinden kaza çıkmak... Eli koynunda kalmak... Eli böğründe kalmak... Elinin körü... Eli kulağında... Eli maşalı... Eli nurdan kopsun... El öpmekle ağız aşınmaz... El pençe dîvan durmak... Elimi sallasam ellisi... Eli sopalı... Eline su dökebilmek... Eli tartısız... El ulağı... Elinle ver, ayağınla ara... Elini veren kolunu alamaz... Eli vergili... Bir eli yağda bir eli balda... Elim yakanda... Ellerim yanıma gelecek... Eli yatmak... El yordamı ile... Eli yüzü düzgün... Sadece “El kelimesi” üzerinde yine sadece bazı deyimleri verdim yukarıdaki satırlarda... Ya diğer kelimeler... Ya o deyimler bolluğu ve hazinesi... -Türkçe dar çerçeveli bir dildir, diyor bazıları. Milyon kere yalandır. Ben ki, Türk Dili ustası ve uzmanı değilim, ben farkındayım bu ihtişamın... Ve hocaları, üstadları... Ama hüner, bunları bellemek ve benimsemek... Yukarıdaki deyimlerin çoğunu bir başka veya hayran olduğumuz yabancı dile çeviremezsiniz, mümkün değildir. Türkçe’mizdeki ifade bolluğu, başka hiçbir dilde, böylesine bir cilveleşme güzelliğine sahip değildir...
Japonlar Millî Yazılarına Niçin Sahip Çıkıyorlar? Abdurreşîd İbrâhîm
M
eşhur Türk seyyahı Abdurreşîd İbrâhîm (1857-1944), geçen asrın başında Japonya’yı da ziyaret etti. Japonların sosyal ve kültürel özelliklerini inceledi. Tokyo’da davet edildiği bir konferansta Japon harflerini müdafaa eden Prof.Takita’yı dinledi. Bu konuşmanın özetini aşağıda Abdurreşîd İbrâhîm’in kaleminden okuyacaksınız:
“…Bizim Japonların zayıf zamanlarında düşmanlarımız aramıza sızmışlar, kendi bozuk fikirlerini yaymak için durmaksızın milletimiz içine ayrılık tohumunu ekmekteler. Her tarafta fitne uyandırmak için çareler aramakta ve her nevi sebeplere teşebbüs etmekte asla ve kat'a tereddüt etmiyorlar; maksatları bizi birbirimizden ayırmak, bu suretle kuvvetimizi azaltmak, nihayet bizim ruhumuza tasallut ederek âkıbet bizi kendilerine esir etmekten başka değildir. 
Şimdi o bedbinler bizim iki bin seneden beri kullanmakta olduğumuz yazımıza tasallut etmek istiyorlar. İnsanların avam kısmına karşı bir takım deliller ile bizim hiyerogliflerimizin (harf şekilleri) ağır/zor olup okumak-yazmak için başka bir hurufat (harfler) kabul etmemizi tavsiye ediyorlar. 

Doğru, bugün dahi kullanmakta olduğumuz hiyeroglif esasen bizim kendi hurufatımız değildir. Fakat bize komşu olan Çin milletinin hurufatıdır, biz iki bin seneye yakındır bunu kullanmaktayız, şimdi adeta bizim kendi malımız, kendi hukukumuz gibi olmuştur. 

Hem kendi malımızdır, zira biz pek çok ilave ve ıslahatta bulunmuşuz. Bugün milyonlarca kitap bizim lisanımızda bu harflerle tabolunmuş, 50.000.000 ahali bu harflerle okuyup yazıyor, hiç bunu (başka harflerle) değiştirmek kabil olur mu? Bunun mümkün olmayacağını o bedbinler de bilirler, onların maksatları zaten bizi bölmek, bunun için ortalığa bu gibi bir meseleyi çıkarmışlar, bizim Avrupa-perest akılsız ahmaklarımız, olup olmayacağını, fayda ve zararını düşünmezler, yalnız o bedbinlerin sözlerine kapılır, "Böyle bir şey keşfettim" der, meydana çıkar. 

Bunlar hep körlerdir, onların bu sözlerine itibar olunamaz. Onlar vatan düşmanlarıdır, zira düşmanların sözüne kapılmışlar. Dostlar ve dostluk fikrinde olanlar milletin harabına hizmet edemezler, milletin fikirlerini bu gibi ehemmiyetsiz şeylerle bölmek, milletin bir kısmını ayırmak, milletin harabına hizmet demektir. 

İşte şu yirmi-otuz bin muhtelif şekillerden mürekkep Japon yazısı, Japonlar için gayet tabiidir. Bakınız bugün memleketimizde okuma-yazma bilmeyen adam yok, tabii olmasa idi bu derecede yayılamazdı. Bugün elli milyon(luk) bir millete maarifi yayma vasıtalığı yapan, tabiatımıza gayet uygun gelen şu hiyerogliftir. 

Şimdi bizim gençlerimizin misyonerlerin fikirlerine kapılarak harflerin değişimi hakkında bir takım fikirlerde bulunmaları, âdeta tabiatın hilafına bir harekettir. İki-üç bin sene zarfında milletimize tabiat olmuş bir şeyin aksine hareket etmek, hamiyyetsizlikten başka bir hal değildir. 

Eğer hiyeroglif maarif ve terakkiye mani ola idi, memleketimiz elli sene zarfında bu dereceyi bulamazdı. Ben ümit ederim Japonya daha elli sene sonra kürre-i arzda birinciliği elde edecektir…”

Profesör Takita dehşetli alkışlar içinde konuşmasına son verdi. Profesör Takita cenaplarının asıl konuşması gayet tafsilatlı idi. Fakat ben bu kadar zaptedebildim. 
Sonra ben bu hususta devlet adamlarından ve memleketin ileri gelenlerinden pek çok kimseyle hususi müzakerelerde bulundum. Anladığıma göre misyonerler bin sene daha çalışacak olsalar nafile ve boş yere çalışmış olurlar. Hatta hükümet adamlarından biri dedi ki: 

"Bugün devletimizin bütün sırları bu hiyeroglif ile zaptedilmiştir, hatta hiyeroglif devletimizin manevî bir kuvvetidir. Bugün farz-ı muhal millet hiyerogliften vazgeçse bile hükümet hiç bir vakit vazgeçemez. Aksine hükümetin bunu yaygınlaştıracağı kararlaştırmıştır.”

Kaynak: Abdurreşîd İbrâhîm- Âlem-i İslâm
Arı Türkçe Nedir? Yavuz Bülent Bakiler Şair ve yazar Yavuz Bülent Bakiler Sovyetler zamanında Rusya’da yaptığı bir seyahat esnasında, uçakta karşılaştığı Canbul şehrinde yaşayan Ahıska Türk'ü Cuma ile aralarında geçen konuşmanın bir bölümünü aşağıda sunuyoruz: - Bak dedim, biraz önce dildeki farklılıklardan bahsederken, “gırağıdan” diyordun! “gabağında” diyordun! “ayah geyimi”, “üst geyimi”, “çimerlik”, “bibi”, “emce”, “sümük”, diyordun! Gördün ki, söylediğim bu kelimelerin hepsini ben de biliyorum. Peki, şimdi ben sana bazı kelimeler soracağım, söyle bakalım: “gereksinim” nedir? “koşul” nedir? “olanak”, “imgesel”, “ussal”, “saptamak”, “içerik”, “devinim”, “koşuk” nedir_? Gözleri iri iri açıldı. Burun kanatları kabardı. Ah, onun o şaşkın hâlini ve söylediklerini ömrüm oldukça unutamayacağım. Artan bir hayretle yüzüme bakarak sordu: – Bunlar necedüüür? – Bunlar Arı Türkçedir! – Benim bildiğim ariler, vızzz vızzz diye ses çıharir. Bu sizin ariler ne biçim bir aridüüür? Diye tekrar sordu. Birden katıla katıla gülmeye başladım. Gözlerimden yaşlar boşandı. Cuma anlatılmaz bir şaşkınlık içinde yüzüme bakıyor, neden güldüğümü bir türlü anlayamıyordu. Merakını gidermek için açıklamak zorunda kaldım: – Hayır! Bu kelimeler arı vızıltısı değil “Arı Türkçe” yani “Öz Türkçe” kelimelerdir. Siz Canbul’da bu kelimeleri bilmiyor musunuz? Bu kelimelerle konuşmuyor musunuz? Cuma kucaklanacak, öpülecek bir çocuk safiyeti içerisindeydi. – Bu arı Türkçe, öz Türkçe dedügün kelimeleri hangi millet gullanuur? – Bizim bir kısım okumuş yazmışlarımız kullanır! – Yani onlar Türk midüüür? – Evet Türk’tür! Öfkelendi. Elini tersiyle, dizinin hizasından, başının üstüne kadar yarım bir daire çizdi: – Bırah Allah’ın seversen Yağuz Ağa. Bu ne biçim Türkçedüür? Ben öz be öz Türk oğlu Türk olduğum hâlde, böyle kelimeleri heç duymuşluğum yoktur! Sen beni gandırıyersin! Dışarıdaki yağmuru çoktan unutmuştum. Benim gülme krizlerime Cuma’nın yüksek sesle itirazlarına, birkaç sıra önümüzde oturan arkadaşlarım da başlarını çevirdiler. “Öz Türkçe” konusunda, Cuma’dan dinlediklerimi onlara da anlattım. Cuma; bir bana, bir onlara bakıyor, şaka yapıp yapmadığımı öğrenmeye çalışıyordu. Cuma, Stalin zamanında Ahıska’dan Canbul’a sürgün edilen bir Türk ailesine mensup. Kendi deyimiyle “Türk oğlu Türk”. 25 yıl çalıştıktan sonra emekliye ayrılan bir işçi. Canbul’da; Türk gibi yaşayan, Türk gibi düşünen, Türk gibi konuşan bir soydaşımız… Sovyet Hava yolları uçağına bindiğimde, Türkistan’da Canbul diye bir şehir bulunduğunu orada Cuma gibi binlerce Türk’ün yaşadığını doğrusu bilmiyordum. Şimdi Canbul denilince, aklıma, içinde o rengârenk evler, ağaçlar, çiçekler ve yıldızlar bulunan pırıl pırıl cam küreler geliyor. Canbul’u, artık İstanbul kadar seviyorum. Canbul’u ve Cuma’yı unutmayacağım. Benim dilimin konuşulduğu, benim kültürümün yaşadığı her yeri aziz vatanımdan bir parça gibi biliyorum. Ve beni sadece geçmiş nesillere değil sevgili Cuma’lara da bağlayan ve onun ifadesiyle “Bir türkü kadar güzel canlı Türkçeden koparmak isteyenleri, muhteşem Selimiye Camii’nin içinde, daha rahat dolaşabilmek için, kubbe sütunlarını yıkmaya çalışan insanlar”a benzetiyorum. Selâm sana güzel Türçe! Selâm sana Cuma kardeş! Merhaba sevgili Canbul, Sevgili Türkistan merhaba!...
Dilimiz İstilaya Uğradı Sevinç Çokum D il, varlığını her yerde edebiyata ve sanatkâra borçlu... Yunus Emre’nin kelime hazinesi, kullandığı kelime sayısı bakımından bir araştırma yapılmış mıdır bilemiyorum ama, dili güzeldir. Anadolu Türkçesi’dir ve bugün için de örnektir. Dilin tasfiyelere uğrayarak bugünlere geldiği bir vakıa. Fakat bünyesine girdiği küfürlerden etkileneceği de... Nasıl ki, Türkçe’ye kültür alış verişleri neticesinde Farsça ve Arapça’dan pek çok kelime girmişse, bugün de dilimiz; İngiliz, Fransız dillerinin istilâsına uğramıştır... Yani, yabancı kültür ister istemez kendi kavramlarını, kendi dilini de birlikte getiriyor. “Sandviçleriyle, McDonald’slarıyla, videolarıyla, tişörtleriyle, pub’larıyla...” Bu cereyanın önlenmesi için hiçbir gayret sarf edilmeyen ülkede elbette dil bugün piyasa şarkılarında, öğrenci ağzında, hatta yazılıp çizilenlerde görüleceği üzre acınılacak durumdadır. Ne var ki, memlekette edebiyat yaşıyorsa ve dilin önemini kavramış usta yazarlar varsa o dil hayatiyetini devam ettirir... Bugün Türk dünyasının uyanışı, Türk cumhuriyetleriyle kurulan yakınlıklar oralarda da lisanımızın yer yer cılızlaştığını, Rusça’dan azımsanamayacak ölçüde etkilendiği hakikatini ortaya koyuyor. Ancak onlar da edebiyat sayesinde dilin varlığını devam ettirmişler. Bu ilişkilerin geliştirilmesiyle, kültür alış verişleriyle, bir araya gelmeler sonucunda dilin zenginleşebileceğini düşünüyorum. Oralardaki halk birikimlerinden (masal, hikâye, bilmece, atasözü gibi) epeyce yararlanabiliriz. Dilcilerin, eğitim sisteminin, yayın organlarının bu işi dikkatle ele alması beklenir. Kapıcıların dahi “hadi bye bye, good bye” dediği bir ülkede; dil meselesinin, dilde yabancılaşmanın en sonuncu mesele olarak kaldığı aşikârdır.
Dilde Tasfiye Hareketi Türk Dünyasıyla Münasebetlere Zarar Veriyor Prof. Dr. Ebubekir Sofuoğlu T ürk dilinde tasfiye, Türkiye’nin millî menfaatlerine de zarar verir. Burada Türkiye’nin zarar gören millî menfaatleri, özellikle milletlerarası münasebetleri ilgilendiren menfaatleridir. Dünyada çok az millete nasip olmuş hâliyle geniş ve uzun yaşayan bir devlet kurmakla dünya çapına yayılmış bir dil özelliği kazanan Türkçenin, Türkçedeki Arapça ve Farsça kelimelerin tasfiyesiyle kazandığı geniş coğrafyalarda konuşulma özelliği kaybolmaktadır. Buna bağlı olarak Türkiye’nin menfaatleri de bundan zarar görmektedir. Her devlet ve milletin hayallerinden birinin, kendi dillerinin dünyanın diğer coğrafyalarında da konuşulması isteği olduğu söylenebilir. Milletlerin ve devletlerin dillerinin dünyanın diğer coğrafyalarında konuşulan bir dil olmasını istemeleri, sadece herhangi bir sıkıntı çekmeden kendi dilini kullanarak seyahat etme gibi basit bir düşünceden kaynaklanmamaktadır. Milletlerin ve devletlerin, dillerinin yaygınlaşması niyetlerinin altında askerî, siyasî kültürel, ticari hatta emperyalist olmak üzere birçok sebep vardır. Milletler, kendi dillerinin konuşulduğu coğrafyalara daha kolay mal satar, daha kolay siyasî nüfuz ve daha kolay kültürel empozelerde bulunabilirler. Bu sebeplerle devletler ve milletler bu kaygılardan, kendi dillerinin konuşulduğu coğrafyaları alabildiğine genişletmek isterler. Bu gibi maksatlarla da umumiyetle I. ve II. Dünya Savaşları’nın galibi devletler, hakim oldukları coğrafyalarda dillerini, zorla yerleştirmeye çalışmışlardır. Arapça-Farsça kelimelerin tasfiyesine gidilmek suretiyle, Osmanlı döneminde, Arapça, Farsça ve Türkçeden müteşekkil Osmanlıca ile geniş coğrafyalarda konuşulan bir dil kazanılmış fakat bu tasfiye hareketleriyle, bu dilin yaygınlığı daraltılmaya çalışılmakta gibi bir görüntü verilmektedir. Türkçe olmadığı için Arapça ve Farsça kelimelerin tasfiye edilmesinin manası budur ve şekilde tutumların devamıyla Türkçe hem anlam zenginliğinden hem de geniş coğrafyalarda konuşulma özelliğinden mahrum kalma tehlikesiyle karşı karşıya kalabilecektir. Yaklaşık 1000 yıldır kullanılan ve Türk milletini Araplaştırmayan, Farslaştırmayan, asimile etmeyen bu kelimeler artık Türkçe kelimeler sayılmalıdır. Aksi takdirde, vaktiyle yapılan kemik ölçülerine göre milliyetlerin belirlendiği, ırkçı anlayışlara benzer bir dil ırkçılığı olacaktır. Yani bu çerçevede dünya üzerinde saf ve ilk hâliyle korunan ne kadar ırktan ve yine saf ve ilk hâliyle korunan ne kadar asli dilden söz edilebilir. Dünya üzerindeki dillerin neredeyse hiçbirinin saf dil olmadığı ve neredeyse her dilin diğer dillerle alış-veriş içinde bulunduğu malum iken Arapça ve Farsça kelimelerin tasfiyesi yoluyla Türkçenin yaygınlığının kısılması, Türkiye’nin önünü kesen adımlardır. Dünya’nın en yaygın ve hatta en zengin dili olarak ifade edilen İngilizcenin bile saf dil olmadığı, hatta yüzde doksanlara varan bir oranda kelimelerinin yabancı olduğu ortadayken, zengin kelime yapısı olan Türkçenin, zayıflaştırılmasının yanı sıra, burada bahsedilecek bir diğer tehlike, Türkiye’nin Türk dünyasıyla olan bağının koparılmasıdır. Çünkü Türk dünyası, bugünkü zorlama hatta uydurulan bazı yeni kelimeleriyle zayıflaştırılmış Türkçeyi değil Osmanlı Türkçesini konuşmaktadır.  Her uydurulan yeni kelimeyle ve her tasfiye edilen Arapça ve Farsça kelimeyle, kelime kelime Türk dünyasından uzaklaşılmaktadır. Aslında burada Türkiye’nin menfaatlerine, yeni Türkçe kelime uydurmaktan çok, planla bir şekilde hatta bazen inatla Arapça ve Farsça kelimelerin tasfiyesi zarar vermektedir.  Aslı Osmanlı Türkçesi ile Arap ülkelerinde bile belki konuşulamaz ancak konuşulan Arapça bile anlaşılabilirken bu tasfiye hareketiyle Türk dünyasında bile anlaşılamayan bir Türkçe ortaya çıkacaktır ve çıkmıştır da. Orta Asya, Orta Doğu ve Balkanlarda bulunan herkes bunu fark edebilecektir veya en basitiyle Azerbaycan televizyonunun seyredilmesiyle Türk dünyasının kullandığı ortak dil olan Osmanlıcadan kopulması anlamında nasıl vahim bir tasfiye hareketi içinde olunduğu görülebilecektir. Ödev – Vazife Bu duruma, şahit olduğum bir olayı örnek olarak vermek mümkündür: Kırım-Devlet Pedagoji üniversitesinde ders verdiğim 2004-2005 eğitim döneminde, ders saatini odada beklerken bir şey sormak üzere yanıma Tatar bir öğrenci geldi. Öğrenci sorusunu sorduktan sonra dönmeye hazırlanırken ben de onlara verdiğim “ödevi” yapıp yapmadığını sordum. Bu sorum karşısında öğrenci şaşırdı. O şaşırınca tabii olarak ben de şaşırdım. Çünkü karşımdaki öğrenci çalışkan bir öğrenci idi ve verdiğim ödevi hatırlayamayacağını hiç düşünmüyordum. O hâlde yanlış soru sorduğumu düşünmeye başlamıştım ki “Geçen hafta size ödev vermiştim ya!” diyerek soruyu tekrarladım. Öğrenci aynı şaşırmışlık içinde “Hocam geçen hafta ev vazifesi vermiştiniz.” diyerek yine bana yanlış bir şey sormuş olabileceğimi hatırlatmaya çalıştı belki de. Ancak “ev vazifesi” deyince ben hadiseyi anlamıştım. Öğrenci, benim Türkçe olarak “ödev” dediğim kelimeyi, Osmanlı Türkçesi hâliyle “ev vazifesi” olarak biliyormuş. Bu hâliyle, bu öğrenci ile Türkiye arasındaki bağ, “ev vazifesi” veya “ödev” olarak biliyormuş. Bu hâliyle, bu öğrenci ile Türkiye arasındaki bağ, “ev vazifesi” veya “ödev” meyanında kopmuştu. Araplaşmayalım, Farslaşmayalım söylemleri bu durumda, Arapça, Farsça ve Türkçe karışımı olan imparatorluk lisanı olan Osmanlıcanın altını bu şekilde parça parça oymaktadır. Bu şekildeki örneklerle Araplaşmak, Farslaşmak bir yana, safha safha hâlen ağırlıklı olarak Osmanlıcayı kullanan Türk dünyasından da kopulmaktadır.
Türkçenin Sefaleti Prof Dr. Ahmet Bican Ercillisun D ili kullanış, bir milletin milli hassasiyetini gösteren ölçülerden biridir. Fakat dil söz konusu olunca, memleketimizde bir milli hassasiyetten dem vurmak imkânsızdır. Bu alandaki sefaletimiz, sokaklarda, dairelerde, evlerde boy boy teşhir edilmektedir. İstanbul caddelerini gezenler, Türkçe bakımından çok acıklı bir manzara ile karşılaşırlar. Yüz metrede bir dikilen dolmuş durakları, Türkçenin sefalet ilanlarıdır. Bu duraklardaki "Bekleme yapılmaz." ibaresi karşısında, hiçbir Türk'ün yüreğinin sızlamaması ayrı ve daha büyük bir faciadır. "Bekleme yapmak, konuşma yapmak, gecikme yapmak..." diye diye Türkçede kendi başına çekilen fil kalmayacaktır. "Bekleme yapılmaz." cümlesi, iki Türkçe kelimeden meydana gelmesine rağmen, Türkçe değildir. Bunun Türkçesi, "Beklenmez." şeklinde olacaktır. Türkçede trenler, "Gecikme yapmaz.", "Gecikir." Son zamanlarda, her kelime ile beraber "yapmak" ve "almak" fiillerini kullanış, çirkin bir moda hâline geldi. Dolmuş şoförleri, artık "Taksim ve Beyazıt yapıyorlar." Çok daha işgüzarları, "Bebek yapıyor." Kibar bürokrasi, dairelerde "Çay ve kahve alıyor." Lokantada yemek için oturuyorsunuz. Garson geliyor ve soruyor: "Ne alırsınız efendim?" Siz, listeden "Alacağınız" (Her hâlde çantanıza koyacaksınız.) yemeği seçiyorsunuz; sonra da garson size "Servis yapıyor." "Banyo almak" başka bir kibarlık (!) örneğidir. Artık memleketimizde manavdan domates alınır gibi, "Banyo alınmaktadır." Dilimizin güzelim "Gerek" kelimesi de her kalıba giren bir ucube oldu. "lâzım" veya "lüzum" kelimelerini kullanmak istemeyenler, hemen "Gereğini yapıyorlar." . "Çalışmaya lazım yok." mu diyecekler; "Çalışmaya gerek yok" derlerse, Türkçe konuştuklarını sanıyorlar. Bu, sirk soytarılarına benzeyen bir Türkçedir. "lüzum"u kullanmak istemeyen "Çalışmak gerekmez." der. "Bundan dolayı, bundan ötürü, bu yüzden" gibi üç tane karşılığı bulunan, "Bu sebeple" yerine, "Bu nedenle" uydurmasını kullananlara inanmayınız. "Bütün insanlar" demek varken, "Tüm insanlar" diyenlere hiç aldanmayınız. Çünkü "bütün", soyu sopu bilinen Türkçe bir kelimedir. "siyasi" yerine, "siyasal"; "tarihi" yerine, "tarihsel" demenin Türkçecilikle ilgisi yoktur. Kökler, yine Arapçadır. Siz de, "Resmi vazife" yerine "Resimsel görev" derseniz, bu işin gülünçlüğü ortaya çıkar. Dilimizde, isim tamlamalarının bulunduğunu da neredeyse unutacağız. Bir gün çocuklarımız, "Kitap yaprağı" yerine, "Kitapsal yaprak", "Kalem ucu" yerine, "Kalemsel uç" derlerse hiç şaşmayınız. (Yazarın notu: Kırk yıllık "çöp" e de artık "evsel atık" diyorlar.) Zaten, şu isim tamlamalarının başına gelmedik kalmadı. Önce, "Sümerbank, Etibank, Raybank" diyerek, kolları bacakları kırıldı; sonra da "Restoran Yılmaz", "Otel Bonjur" diyerek tepe taklak edildi. şimdi sıra "sallı, selli" çıkıntılara gelmiştir. Türklerin sefaleti maddi yaramız ise, Türkçenin sefaleti de manevî yaramızdır. Bir millet iktisadi yoksulluktan ölmez, ama kültür yoksulluğundan ölür. Türkçe ölürse, Türk milleti de yok olur. O zaman, ortada iktisadi bakımdan kalkındıracak bir millet de kalmaz. Günümüzde, Türk aydınının zihni Türkiye'nin kalkınmasını ekonomik temele bağlamakla şartlanmıştır. Kültürsüz bir milletin yaşayamayacağı âdeta unutuldu. Kültürün kaynaklarının dilde olduğunu, bilen yok gibi.
Dilimiz Haysiyetimizdir Gürbüz Azak G ençler kendi dillerini çok iyi öğrenmeli. Muhayyile, dil zenginliği ile sınırlıdır. Ne kadar dil, ne kadar kelime bilirsek, muhayyilemiz o kadar zengin olur. Şimdiki gençler kısa devre konuşuyor; çağrışımsız ve mesajsız. Bunlar çok iyi öğrenilmeli. Dilin musikisi ve şiiriyetinin farkına varmak lâzım. Lüzumlu ile elzem; nadir ile nadide veya yegâne arasındaki farkı bilmiyor insanlarımız. Gençler bundan nasipsiz… Hatalı, vurgusuz, musikîsiz konuşma dilimize musallattır. Dilimizi tasalluttan kurtarmak düşüyor. Uydurukça, karabasan gibi üzerimizde. Farkında olmak zorundayız. Muhteşem romanlar, dillerden düşmeyen şiirler, senaryolar yok artık. Dilimiz cılızlaşınca bu sanat dalları da cılızlaştı. Dil cılızlaşınca, tahayyül de cılızlaşıyor. Bizim dilimiz çok zengin. İçinde en çok vecize ve atasözü barındıran dillerden biridir Türkçe. Bu, bizim sıradan bir kültüre sahip, sıradan bir millet olmadığımızın göstergesidir. Dili sıradan bir haberleşme aracı olarak görmediğimizin göstergesidir. Biz; dili, bir vatan, bir millet bilmişiz. Yazarlarımız, şairlerimiz de Türkçe konusunda çok titiz değiller. Hâlbuki bir Fransız, bir İngiliz yazar ve şair namusu gibi sahip çıkar kullandığı dile. Ülkemizde yabancı dil bilen insanlar elbette bir yere geliyor; ama bu yer, yöneten veya yönlendiren bir makam olmuyor. Dikkat edilirse, iyi dil bilen insanlarımız iyi yerlere gelebiliyorlar. Türkçeyi bilmek, büyük sermayelerle süslenmek demektir. Türkçeyi iyi bilmek büyük adam olmak demektir. İngilizce, Arapça, Farsça veya başka dilleri de bilmek lâzım, ama önce kendi dilini bilmeli insan. Eğer kendi dilini iyi biliyorsa, bu dilleri öğrenmesi o kadar zor olmayacaktır. Dilimizi küçümsemeden ve güdükleştirmeden haysiyetini koruyarak öğrenmeli ve öğretmeliyiz.
Ölü Lisan Türkçe Şevket Eygi Ah ne günlere kaldık!..  Türkiye ismini taşıyan şu memlekette Türkçe ölü bir dil haline geldi. Konuşulan 300 kelimelik günlük iletişim Türkçesini kastetmiyorum; benim öldü dediğim  lisan yazılı edebî zengin Türkçedir. Türkiye’yi Türkiye yapan o dil öldü. Bu ne korkunç bir ölümdür.  Fuzulî’nin, Şeyh Galib’in, Ziya Paşa’nın Türkçesi öldü
İki yüz bin kelimeli, beş yüz bin kelimeli  kavramlı ıstılahlı o canım Türkçe öldü.
Efendimli nazik Türkçe öldü. Ahalı ohalı böğürtülü sesler aldı onun yerini.
Yâver-i fahri-i  Şehriyarî M. Kemal Paşa’nın Samsun’dan  Sultan Vahdettin’e  gönderdiği telgrafın başındaki “Atebe-i  ulya-i Hazret-i Hilafetpenahîye” Türkçesi kasıtlı olarak öldürüldü.
Mektuplardaki “ Filan tarihli lütufnâme-i  âlileri vâsıl-ı dest-i âcizânem olmuştur” Türkçesi katledildi.
Muhterem pederim Türkçesi gitti, baba  Türkçesi geldi; valideler, biraderler, hemşireler  nereye gitti?
Mekke-i mükerreme,  Medine-i münevvere, Şam-ı şerif, Kuds-i şerif, Haleb-i Şahba, Darüsselam Bağdad, hepsi hepsi gittiler.
Eyüb Sultan Eyüp oldu. Mektep okul, muallim öğretmen, imkan olanak, kitap betik oldu.
Beyefendiler herif, hanımefendiler karı…
Muhterem hâkimler yargıç… Garç gurç…
Eski  sultani ve idadilerde zengin yazılı Türkçe öğretilirmiş, şimdiki okullarda şifahî   sokak Türkçesi tâlim ve teallüm ediliyor. Bunun için okula ne lüzum var?
Bu üç yüz kelimelik adamlar bilmiyorlar mı ki, Türkçe olmazsa Türkiye de olmaz.
Shakespeare’siz İngiltere neyse, Fuzulîsiz Türkiye de odur.
Edebî lisan gidince millet sürüye dönüşür.
Efendimsiz, teşekkür  ederimsiz, estağfirullahsız, lütfensiz  Türkçe ölü bir Türkçedir.
Edebî lisan gitmiş, yazı gitmiş, geride kabalık ve kalabalık kalmış.
Hüsnühat ve kaligrafi gidince yerini kakagrafi alır.
Bundan yüz yirmi sene önce kibar bir zatın yazdığı hususî mektubu al  çerçevelet  duvara as,  ışıl ışıl sanat ve güzellik parlar onda. Bir de şimdiki  eciş bücüş mektuplara bak, gözlere ziyan.
Devlet eskiden Devlet-i aliyye imiş… Büyük zatlara hazret denilirmiş… Kibar erkekler beyefendi, kibar hanımlar  hanımefendiymiş… Eskiden paşalar varmış…
Yemeklerin yanına garnitür, üzerine sos, pilavın üzerine fasulya  dökülüyor da;   lisan niçin bu kadar sade arı duru tuzsuz tadsız… 
Bugün padişahlık olsaydı, sade vatandaş dilekçesinin başına “Padişah 10’uncu Memet, Dolmabahçe  Sarayı İstanbul” diye yazacaktı. Padişah da bu rezillik karşısında tahttan feragat edecekti.
Edebî ve yazılı Türkçesiz Türkiye ayakta duramaz.
Türkçe ölürse Türkiye de ölür.
Karacaoğlanla iş bitmez,  asıl Türkçe Fuzulî Türkçesidir.
1920’lerin İstanbul Türkçesi.
Zengin, kibar, güzel, derin, edebî, zarif,  latif, şirin lisan-ı  Türkî…
Bizi bırakıp nerelere gittin?
Ah, lisan öksüzü kaldık!
Türk Devletleri ve Türkçe Prof. Dr. İbrahim Kafesoğlu İslâm çevresinde kurulan ve Türk-İslâm kültürünün gelişmesine büyük ölçüde hizmet eden devletlerde, İslâm amme hukukunda görülen değişiklik, tasavvufî mahiyetteki davranış ve inançların yayılmasında tesiri olan düşünce hürriyeti, felsefe ve dinî hukuk mevzuudan ziyade siyâsî ahlâk sahasında eserlerin yazılmasını sağlayan gerçekçi düşünüş eski Türk boy siyâsî teşkilâtının devamı durumunda olan “beylik” idareleri vb…’nin dışında diğer Türk kültür unsurlarının da yaşadığı şüphesizdir. Bu yönden anadil Türkçe başta gelir. Karahanlı’larda devlet, halk dili ve edebî dil Türkçe idi. Gazneli saraylarında Türkçe konuşuluyordu. Harezmşahlar’da saray’da ve ordu’da hâkim dil yine Türkçe idi. Sultan Alâ’üd-din Muhammed, halifenin elçisi ile konuşurken kendisinin Türk olduğunu ve Arapça bilmediğini söylemişti. Delhi sultanlığında idareci tabaka ve ordu mensupları tarafından Türkçe konuşulduğunu Fahr’üd-din Mübarekşah’a atfedilen eser ve Türkçe tâbirler göstermektedir. Selçuklu’larda da durum böyle idi. Sarayda ve her tarafa dağılmış, büyük yekûnlara yükselen Türk askerî kuvvetlerinin her yerde konuştukları dil Türkçe idi. Bu itibarla, bu devir İslâm-Türk devletlerinde “devlet dili”nin bazılarında Arapça, bazılarında Farsça olduğu hakkındaki iddialar fazla değer taşımaz. Zira ancak son asırlarda millî devletlerin teşekkülü ile ortaya çıkan “resmî dil” anlayışını Ortaçağlarda aramak doğru değildir. O devirlerde gerek yarışma, gerek konuşma dilinin tâyininde başlıca faktör halk kütlesi idi. İran sahasında ve Arap memleketlerinde idareyi Türkçe ile yürütmek mümkün olamazdı. Buna göre, Türkler’in daha önceleri gelişmiş edebî dili ve kendi yazıları olduğu hâlde o çağda İslam dinin tesiri ile, Kur’an dili olduğu için yaygın Arapça ve halk çoğunluğunun anadili olan Farsça yanında Türk dilinin devletler ölçüsünde umumileşmemiş olmasını tabiî karşılamak gerekir. Diğer taraftan, Büyük Selçuklu İmparatorluğu zamanında Türkçe’nin ehemmiyetini gösteren vesikaların başlıcası 1074 yılında Bağdat’ta Kâşgarlı Mahmud tarafından yazılan Dîvan-u Lûgat-it-Türk’dür ki, müellif bu kitabını Türk olmayanların Türkçe öğrenmek ihtiyaçlarını karşılamak üzere yazdığını kaydeder. Bu eserde işaret edilen “Türk dilini öğreniniz, çünkü Türkler’in saltanatı uzun sürecektir” mealindeki bir “hadîs” de devrin dikkate değer bir telâkkisini ifşa eder. Türk sözünün “olgunluk çağı” mânasına geldiğini söyleyen Kâşgarlı Mahmud’un ortaya koyduğu üstünlük hissi, İbn Hassûl gibi devlet adamları, Saa’lebî ve Gazzî gibi şâirler tarafından da ifade edildiğine göre, o zamanki Türk topluluğuna hâkim bulunan hamleci ruh iyice anlaşılır. Nitekim Türk nüfusun kesafet kazandığı Anadolu’da bu ruh büsbütün canlanmış, Yunus Emre başta olmak üzere birçok büyük şâirler ve edîbler yetişmişti. Konya’da Türkçe için ferman çıkaran (1277) Karamanoğlu Mehmed Bey gibi siyâsî temsilciler de bulan anadil, yazı ve konuşma dili hâline gelmiştir.
Dil Meselesi, Dil Yarası Prof. Dr. Atilla Yayla Türkçe diller arasında bir dil. Uzunca bir geçmişi ve kendine mahsus özellikleri var. Ne var ki, Türkçenin 20. Yüzyıl’daki tarihi tam bir talihsizlik. Önce zora dayalı bir alfabe değişikliği ve ardından gelen yine zora dayalı ırkçı mantıklı sadeleştirme çabaları Türkçeyi erozyona uğrattı. Bu yüzden nesiller arasındaki kültürel süreklilik de önemli ölçüde kesildi. Türkçenin ifade kabiliyeti çok geriledi. Bugün ülkemizde şahit olunan fikir çoraklığının en önemli sebeplerinden biri bu. Bugün, meselâ, Öztürkçe denen ne olduğu belli olmayan dili esas alarak yazılan veya çevrilen bir felsefe kitabını okumak ve anlamak neredeyse imkânsız.  Çeviri yapmak meşgalelerim arasında olduğu için durumu yakından biliyorum. Bir örnekle anlatayım. Hayek birçok önemli esere imza atan büyük bir filozof. Kendimi onun öğrencisi addettiğim için eserlerini mümkün olduğunca Türkçeye aktarmaya ve aktartmaya çalışıyorum. Hayek eserlerini ortalama 15 bin kelime kullanarak yazıyor. Biz ise aynı eserleri yaklaşık 3000 kelimeyle çevirmeye çalışıyoruz. Olmak, yapmak gibi mastarlardan kelimeler uydurmaya çalışıyor veya daha önce uydurulmuş saçma sapan kelimeleri kullanıyoruz. Ancak, bu çeviri eserleri okuyanlar aynı eserlerin orijinalini okudukları zaman aldıkları bilginin ve hazzın yarısını bile alamıyor. Daha somut bir örnek vereyim. Hayek’in 1944’te yayımlanan “Kölelik Yolu” adlı ölümsüz eseri 15 bölümden oluşmakta. Kitabın ilk 8 bölümü 1948’te Turhan Feyzioğlu tarafından çevrildi ve Siyasal Bilgiler Okulu Dergisi’nde yayımlandı. Geri kalan 7 bölümü ise merhum Yıldıray Arsan ve bu fakir tarafından çevrildi. Bizim çevirimizin de ülkenin ortalama standartları açısından gayet başarılı olduğuna inanıyorum. Kitabı okuyanlar bunu teslim edeceklerdir. Ancak, itiraf etmek zorundayım ki, Feyzioğlu hocanın çevirdiği bölümler anlam ve ifade zenginliği bakımından bizimkinden çok daha başarılı. Diğer faktörleri sabit varsayarsak, bunun yegâne sebebi, ilk 8 bölümün çevirildiği 1940’lardaki Türkçe ile kalan 7 bölümün çevirildiği 1990’lardaki Türkçenin ifade kabiliyeti arasındaki farklılık. İşte bu gerçeklerin ışığında Osmanlıcanın daha fazla öğrenilmesi yolunda atılacak ama gönüllülüğe dayanacak ve öğrencilerin tercih yelpazesini daraltmayacak şekilde planlanacak adımları destekliyorum. Hatta daha fazlasının olmasını temenni ediyorum. Yeni bir harf değişikliğine gitmek 1920’lerdeki suçu ve cinayeti tekrarlamak olur. Ama mevcut alfabeyi kullanarak mümkün olduğu ölçüde 1940’ların diline dönmeye çalışmak lâzım. Elbette bu süreçte başı çekmesi gereken büyük yazarlar, şairler, akademisyenler olacaktır. Kamu tekelindeki bazı okullarda ciddî bir Osmanlı Türkçesi eğitimi vererek buna bir ölçüde yardımcı olabilir. Ancak, sonunda yapılması gerekeni gerçekleştirecek olan sivil toplumdur. İşin sahibi sivil toplum olmazsa, hem başarıya ulaşılamaz hem doğru istikametteki hiçbir kazanım kalıcı olamaz. Dil meselesini ciddiye alıp, dil yarasına çare bulmaya çalışmalıyız.
Mecelle Ahmet Sağırlı Mecelle (*) üzerine yapılmış kaç tane doktora tezi var? Muhtevası kadar kodifikasyonu da yüzlerce doktora tezine konu olabilir. Tedvin (kodifiye) tekniği mükemmel. Kelimeler öyle yerleştirilmiş ki, hiçbirinin yerini değiştirmek, birini kaldırıp benzerini koymak mümkün değil. Bir hukuki terim olarak tedvin, tatbik edilen hukuk kurallarının bir sistem dahilinde düzenlenmesidir. Bugünün Türkçesi ile kanun yazılamıyor. Kurallar kodifiye edilemiyor. Nüansları ortaya çıkaracak kelime yok. Bir kanun metnini mahkeme farklı anlıyor. Yargıtay farklı anlıyor. İş hayatını düzenleyen kanunları mükellef farklı anlıyor. Vergi dairesi başka türlü anlıyor. Ardından onlarca tebliğle mükellefi ilgilendiren metinler şerh ediliyor, şerhler de farklı farklı anlaşılıyor. Umumi vekaletname metinlerini gördüyseniz fark etmişsinizdir. Oradaki bazı tabirleri uydurma Türkçe ile anlatmak kolay olmadığı için yıllarca aynı metni kullandık. İngiliz, müstemlekelerinde hep aynı sistemle İngilizce öğretmiş. Hindistan’daki bir adamla Nijerya’daki bir adamın yazdığı dilekçenin formatı aynı. Bir sistemi var. Bizim ülkemizde birbirine benzeyen iki aynı dilekçe bulamazsınız. Türkçeyi bilmiyoruz. Gramerini de bilmiyoruz. Derler ki, iyi yabancı dil öğrenmek için ana dilin gramerini iyi bilmek lazım. Ana dilini iyi bilmediği halde iyi yabancı dil öğrenenlerde benim fark ettiğim, öğrendikleri dilin gramerini iyi biliyorlar, sonra Türkçe gramer yanlışlarını yabancı metinlerdeki kurallara göre düzeltiyorlar. Mecelle’nin hiç olmazsa ilk yüz maddesinden haberdar olmak lazım. Ekrem Hoca (Ekinci)nın sitesinde şerh edilmiş hali var. Kopyalayın bir kenara koyun. Ara sıra bakarsınız. Her bir madde matematik formülü gibi. ...... (*) Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye, 1851 maddeden oluşan Osmanlı medenî kanunudur. Büyük hukukçu, âlim ve devlet adamı Ahmed Cevdet Paşa başkanlığında zamanın en önde gelen hukukçularının teşkil ettiği bir encümen tarafından 1869-1875 yılları arasında Hanefî mezhebine göre hazırlanmış ve Sultan Abdülaziz’in fermânıyla kanun olarak ilan edilmiştir. İçinde umumi prensiplerle ilgili yüz maddeye ilâveten, borçlar, ticaret, eşya ve muhakeme hukukuna dâir hükümler bulunan mükemmel bir eserdir. Mecelle, Osmanlı Devleti’nin sonuna kadar tatbik edildiği gibi; Osmanlı Devleti’nden ayrılan Suriye, Irak, Ürdün, Lübnan, Bosna, Arnavudluk gibi devletlerde uzun seneler mer’iyetini devam ettirmiştir. İsrail’de halen muteberdir.
Tasfiyecilik, Yani Yeni Bir Türkçe Uydurmak.. Hayati İnanç Sık sorulan sorulardan biri şudur: Alfabe değişikliği tahribat mı yaptı, yoksa hayatımızı mı kolaylaştırdı? Bir Türkçe cümleyi Latin harfleriyle ya da Arap harfleriyle yazmamız durumu çok değiştirmiyor. Aslında. Anlamıyoruz ki, neyle yazarsak yazalım!
Yahya Kemal’in şiirleri Latin harfleriyle yazılı ama günümüzde okumuşlarımız da dâhil olmak üzere,  toplumun nereden baksanız yüzde doksanı için bir yabancı dil kadar uzak!
Bizim asıl gözden kaçırdığımız ise tasfiyecilik, yani uydurma bir Türkçe ortaya konma keyfiyeti. Böyle  olunca da, maalesef işin özünden uzaklaşıyoruz. Misal olarak, diyoruz ya hani “Ketebe Arapça ama mektup benim.”
E iyi de, siz mektup yerine “betik” diyecek olursanız, mektep yerine “okul”, kâtip yerine “yazman”  diyecek olursanız, bunu hangi harfle yazarsanız yazınız gelecek nesillere aktaramıyorsunuz. Yani  ortada bir şey kalmıyor, ortak dili kaybediyoruz. 
İşte burası çok öneli… Burada Latin harfleri kabul edilmiş, Rusya topraklarında yaşayan Türkler ise Kiril alfabesine geçilmiş. E ne oldu? Yine ayrı düştünüz!.. Evet bu da önemli ama asıl mesele o değil. Düşünebiliyor musunuz şunu: “Her ne kadar, bin yıldır biz buna imkân diyorsak da bundan böyle  olanak diyeceğiz…”
Bu korkunç bir şeydir yahu canilik, cinayet gibi değil midir? Küstahlıktır bu, en azından saygısızlıktır. Kelimelerin bir tarihi var, kelimelerin bir misyonu var, siz bu işe nasıl cesaret ediyorsunuz?
Bir programda biri bana:
“Yeni kelimelerle konuşmanızı tercih ederdim” dedim.
“Stres kelimesini beğenir misiniz” dedim.
“Evet, yeni olduğu içi” dedi.
E tabi, haklısınız, dedim Türkçeye gireli otuz sene kırk sene olmadı, yeni. Fransızcadan ithal bir  kelime… Bunu kullanmayalım da demiyorum, lazımsa kullanırız. Önemli değil Türkçe’nin siyakına  sibakına sokarız yani Türkçeleştiririz gerektiği yerde kullanırız. Nasıl ki otomobil diyoruz, onu da deriz. Ama bu geldi diye, bakın;
Gam, gussâ, kasvet, keder, melâl, inkîsâr, ızdırp, hüzün, kahır, yeis, efkâr, tasa, dert, mihnet, elem…  gibi kelimeleri kullanmıyoruz artık. Ve hatta;
Üzüntü, sıkıntı, kaygı endûh, küdûret, dilhûn, falan da demiyorum, liste iyice şişmesin diye!..
Şimdi… on beş yirmi kelimelik böyle bir literatür elimin altında iken, dedim.. Sayın sunucu, dedim ona.  Beni sadece “stres” kelimesiyle mi kendimi ifadeye davet ediyorsunuz? Allah aşkına, niyetiniz beni  strese sokmak mı? Strese girmeye, yani her türlü olumsuz duygu biçimini hep aynı kelimeyle ifade etmek gibi bir  yoksullukta boğulmaya hiç niyetim yok!
Onur kelimesini çok kullanıyoruz, seviyoruz da. Fransızca kökenlidir malum. Fakat, onur; gurur mu, kibir mi, şeref mi, haysiyet mi, izzet-i nefis mi, namus mu, iftihar mı?.. Yedi  farklı kavramı tek kelimeyle… Bu ne demek biliyor musunuz? Bu şu demek: Zihin kapasitenizi, kendi elinizle bir bölü yediye  indirdiniz.
Ve bu gidiş, Allah saklasın üstü yok altı var, yokluğa gidiştir bu. Ve bunda hiçbir kâr yok.
“ Eyvah bu bâzîçede bizler yine yandık,   Zîrâ ki ziyân ortada, bilmem ne kazandık.”
Harf düzeninin şu veya bu olması ayrı bir mesele… Onun şöyle bir neticesi var: Kütüphanelerin içi Türkçe kitaplarla dolu, ama okuyamıyoruz. Bunu bile  telafi etmek mümkün. Ben çok zekiymişim, üç ayda öğrenmişim. Öbürü de beş, altı ayda öğrenir canım yani yıllarca değil. 
Onu aşmak mümkün… Hele hele gençlere hüsn-ü zannım da var Kur’an-ı Kerim’i yüzünden okumasını  bilen bir delikanlı, Osmanlıcayı öğrenmek isterse çok çok on beş
Türkçeden Türkçeye Tercüme Etmek Halil Önür Geçtiğimiz günlerde Türk Edebiyatı Vakfı’na gitmiştim. Değerli dostum Hayati İnanç’ın sohbet toplantısı vardı. Hayati İnanç, divan edebiyatı üzerine çalışmaları olan, divan şiiri için tarihin sayfalarını açtıkça, bize unutturulmuş dilimizin zengin ifade tarzını ve akıcılığını sunan müthiş bir hazine. Fakat bir o kadar da mütevâzı bir insan. Meşguliyetinin ne olduğunu soranlara “Ne yapalım? Türkçeden Türkçeye tercüme ediyoruz” diyerek o engin divan edebiyatı bilgisini bu mütevâzı cevabın ardına gizliyor. Evet, aslında aslımızdan o kadar uzaklaşmışız ki kendi dilimizi yeniden tercüme etmek ihtiyacı hissediyoruz. Bu gerçekten çok acı bir durum. İki nesil öncesini anlayabilmek için Türkçeyi yeniden tercüme etmek! Bunun dünyada başka bir örneği var mı acaba? Kendi diliyle yazılan kendi tarihini, kendi edebiyatını okuyamayan başka millet var mı? Kendi diliyle bu kadar oynanan bir millet!.. Sanmıyorum.
Meğer biz dilde neler kaybetmişiz?En başta Türkçeden Türkçeye tercüme edecek kadar dilimizi kaybetmişiz. Sonra, o zengin Osmanlı Türkçesinin mânâ ve ifade zenginliğini kaybetmişiz. Eskiden bir meseleyi 10 kelime ile ifade edebilirken, şimdi 10 meseleyi bir kelimeye sığdırıp ifade etmeye çalışıyoruz. Ardından acaba bu kelime hangi mânâda kullanıldı diye de düşünmeye başlıyoruz. Sonra, edebiyatımızı kaybetmişiz. Geçmişimizi kaybetmişiz. Tarihimizi kaybetmişiz. Geriye ne kaldı bilmiyorum ama, velhasıl kendimizi kaybetmişiz! Osmanlı Türkçesini öğrenerek bu değerlerimizi tekrar kazanabiliriz. Belki de içimizdeki ‘Brütüs’lerin Osmanlıcaya tepkilerinin ana sebebi, Türk toplumunun unutturulmak istenen değerlerine yeniden kavuşacağı korkusu olabilir. Osmanlı Türkçesinin değerini anlamak için, içinde zengin bir tarih ve kültür taşıyan divan edebiyatını iyi anlamak lazım olduğunu, Hayati İnanç’ı dinlediğinizde daha iyi farkına varacaksınız. Yazmış olduğu “Can Veren Pervaneler” isimli eserini de okumanızı tavsiye ederim. Divan edebiyatı, 7 asırlık bir mazisi olan; ilmi, edebi, tasavvufî derinliği olan bir yazı biçimi… Osmanlı Türkçesinin zenginliğini ortaya koyan ziyneti gibi… Hoca Dehhânî ile başlayan bu edebi şiir sanatı, Padişahlar da dâhil olmak üzere divan edebiyatının son ustası Şeyh Galip’e kadar devam etmiş. Sonraları devam etse de köşe taşları bunlar olmuş. Divan edebiyatının en büyük şairi ise Urfalı Nâbi’nin olduğu kabul edilmektedir. 17. yüzyıl şairlerinden Nâbi’nin şiirlerinde Osmanlının köklü kültürünü, muhteşem zenginliğini, ilmini, edebini, ahlâkını kısacası her şeyini bulacaksınız. Tıpkı diğer divan şiirlerinde olduğu gibi...  Nâbi’nin meşhur bir şiirini ve bunun hikâyesini aktarayım. Nabi, Medine-i Münevvere’ye Sevgili Peygamberimizi (sallallahü aleyhi ve sellem) ziyarete gider. Yaklaştığında, yol arkadaşının at üzerinde uyuduğunu görür. Onu uyarmak için irticalen okuduğu naattan birkaç beytini arz ediyorum. Dilimize, kültürümüze ne kadar yabancılaştığımızı daha iyi anlayacaksınız. Sakın terk-i edepten, kûy-i Mahbûb-i Hudâ'dır bu;
Nazargâh-ı ilâhîdir makam-ı Mustafâ'dır bu. Felekte mâh-ı nev Bâbu's-selâm'ın sîne-çâkidir;
Bunun kandîli, cevzâ matla-ı nûr-i ziyâdır bu.  Habîb-i Kibriyâ'nın, hâbgâhıdır fazîlette;
Tefevvuk kerde-i arş-ı Cenâb-ı Kibriyâ'dır bu. Bu hâkin pertevinden oldu, deycûr-i adem zâil;
Amâdan açtı mevcûdât, çeşmin tûtiyâdır bu.  Murââd-ı edeb şartıyla gir Nâbî bu dergâha;
Metâf-i kudsiyândır, bûsegâh-ı enbiyâdır bu. İnşallah, kendi dilimizi tercüme etmeden anlamak, yazmak ve tedris etmek imkânına tekrar kavuşuruz da kaybettiğimiz zenginliklerimize ulaşır, ecdadımızı daha iyi anlarız.
Osmanlı Türkçesi, Türkçe'nin Zirvesidir Rahim Er Harf inkılabı, Mustafa Kemal'in bir sabah kalktığında zihninde şimşek çakarcasına bulduğu bir fikir değildir:  Ordu, 1683 II. Viyana Sefer-i Hümayunu'ndan mağlubiyetle döndükten sonra rüzgâr her cepheden ters esmeye başlamıştı. Cephede mağlup olan, kendisi borç almaya başlayan bir devlette her devrin münevveri nefs muhasebesi içindedir. Kendinden ve gidişattan şüphe başlamıştır. İzzetin yerini zillet alınca şaşkınlıklar da kaçınılmaz olur. Mithat Paşa, Rumeli'de bayrağımızda hilalin yanına haç konması teklifinde bulunur. Böyle yapılırsa güya Balkan kavimlerinin ayrılma isteğinin önüne geçilecektir. Bunu yapan şahsın Sadrazam olduğunu hatırlatmak isteriz. İttihad-u Terakki'nin kurucularından Dr. Abdullah Cevdet, "İmparatorluk hayatında kız alıp vermeler yüzünden Türk ırkı güzelliğini kaybetmiştir; bundan naşi Turanî bir kavim olan Macaristan'dan damızlık erkekler getirerek Türk kızlarıyla evlendirelim!" der. Bu kişi, Arapgirli bir Kürt'tür. Türkçülük ideoloğu ve Cumhuriyetin ideoloji rehberi Ziya Gökalp de Diyarbakırlı Zaza’dır. Gökalp, hastane odasında kafasını karyola demirine vura vura Allah'a küfrederek öbür dünyaya gitmiştir. Bunlardan evvel Ali Suavi de İslam harflerinin terk edilerek Latin harflerinin kabul edilmesini teklif eder. Suavi, Fatih Cami-i Şerifi vaizidir. Londra'ya giderek bir İngiliz kadınla evlenmiş, döndüğünde başına topladığı Rumeli muhacirleriyle Çırağan Sarayı'nı basarak V. Murad'ı dışarı çıkartıp Sultan Abdülhamid'e darbe yapmak isterken öldürülmüştür. İsmi geçen zevatın bazısı Tanzimat, bazısı Jön Türk, bazısı İttihat/meşrutiyet, bazısı Cumhuriyet münevveri ve fakat ekseriyeti masondur, Türk olanı ise nadirattandır. Eğer; devlet dünya liderliğini devam ettirebilse; hatta belki üçüncülükten aşağı düşmese, ordu cephelerde yenilmese, hazine dışarıya el uzatacak denli açık vermeseydi... kendinden şüpheler yaşanmayacak, bu sarsıcı şüpheler giderek yabancı hayranlığına dönüşmeyecek ve  konakları "dadı" adı altında gelecek nesilleri Türkçe konuşan Fransız yapmayı hedef almış ajan olma ihtimali yüksek mürebbiyeler doldurmayacaktı. Bu bozulmadan Saray dahi kendini kurtaramadı.

Harf inkılabı başta olmak üzere bütün inkılapların hülasa olarak arka planında bu acı manzara vardır. Halbuki harf inkılabı yapıldığında buna ihtiyaç yoktu. Çünkü dönemin gazetelerine, kitaplarına, dükkân levhalarına ve içtimai hayata bakıldığında Osmanlı Türkçesinin yanında Latin harfiyle yazılan Fransızca her yerdedir. Harf inkılabı, münevver şaşkınlığı, sosyal panik, kendinden şüphe ve aşağılık duygusunun başını alıp gittiği bir asırlık bir çalkantının sahile vurmuş artığıdır. Harf inkılabı, vahim bir hata olmuştur. Bir kütüphane katliamı, hafıza cinayetidir. Bin yıllık bir tarihi, ilmi, irfanı ve medeniyeti diri diri mezara gömmektir. Ama ne çare ki olmuştur. Bu ağır kusur işleneli neredeyse bir asrı bulacaktır. Bu defa da bir asır diri diri gömülemez. Yapılacak olan nedir? Yapılacak olan, nice nesillerin nice vakitlerdir sür'atle yabancılaştığı tarih ve değerlerimizle yeniden köprüler kurmaktır. Nesiller onlara yabancılaşarak bu topraklara dair her şeye de yabancılaşmaktalar. Bugün bırakınız tahsildeki gençleri, aydın sanılan orta yaş neslin bir çoğu bile tefekkür melekesi, konuşma kabiliyeti ve görgü vasfından bir hayli ıraklardadır. Kalkınma, büyük devlet olma yalnızca yol, köprü, tünel gibi hizmetlerle olmaz. Bu altyapı bahsettiğimiz üstyapı faaliyetleriyle buluşamazsa alınan hedeflere varılması çok zorlu olur. İnsan, kelimelerle düşünür. Evvela harf inkılabı yapılmış sonra bir başka kültür kıyımıyla kelimeler tırpanlanarak Türkçe kabile dili hâline getirilmişti. Merhum Cemil Meriç, "kamus, namustur" der. Evet, kelime namustur, ilmin iffetidir. Latin harflerine geçilmesi ve dille oynaması kültürel ve edebi hayatta beyin dumuru ve ufuk körlüğüne yol açmıştır.

İlmen fikren ve zihnen yeniden aydınlanıp zenginleşebilmek, mazimizi okuyabilmekle mümkün. Bu sebeple okullara Osmanlı Türkçesi Dersi konması fevkalade isabetli bir karardır. Ancak ilkokul 1'den itibaren her okul için mecburi ders olmalıdır. Bu topraklarda bir ses bayrağı hâlinde İstanbul Türkçesi'nin yeniden dalgalanabilmesi için her gencimizin Osmanlı Türkçesiyle buluşması şarttır. Çağatay, Azeri, Türkiye Türkçesi lehçelerinin zirvesi, hası İstanbul Türkçesi'dir. Vahiy Medeniyetimiz, İstanbul Hanımefendisini yetiştirmiş, o da  bu yerli irfandan beslenerek şiir gibi bir İstanbul Türkçesi'ni dillendirmiştir.
Türkçemiz Zenginleşmeli Ahmet Sağırlı Osmanlıca seçmeli ders olacak haberlerine sevinmemin tek sebebi Türkçemizin biraz zenginleşecek olması. 350-400 kelime ile konuşur yazar hâle geldik. Yabancı dil bilenlerimiz derdini Türkçe anlatmakta zorlandığı için araya yabancı kelimeler sokuşturuyor. Tedavülden kalkan kelimelerin ekini, kökünü, failini mefulünü bilmiyoruz. Kulak aşinalığı olanlar doğru dürüst kullanamıyor. Katl ile katil farkını bilmediğimiz için katil zanlısını arıyoruz. Mütehassıs ile mütehassis arasındaki farkı bilenler azaldı. Mütevazı ile mütevaziyi karıştırır olduk. Öz Türkçe bizi kısırlaştırdı. “Takat, kudret, kuvvet, mecal” yerine “güç” deyip geçiyoruz.

Tahassüs kelimesini kullanan insan sayısı nüfusun yüzde yarımından azdır herhalde.
1950'lerde yazılan romanları okurken lügate bakma ihtiyacı hissettiğim 40-50 kelime çıkıyor.
80'lerde yurt dışında yaşayan Türklerden ekrana çıkanlar olurdu. Adam 50'li yıllarda Amerika'ya yerleşmiş, Türkiye'den kopmuş, o gün konuşulan Türkçeyi muhafaza etmiş. 50'lerin Türkçesi ile konuştuğunu anlayamazdık. Hızlı etkileşim sayesinde yurt dışındakileri de kendimize benzettik, aramızda fark kalmadı.

Bizim yapımızda iyi niyetle dahi olsa bu dersi mecburi hâle getirince sulanır, öğrenmeye niyeti olanlar da dersten soğur. Faydası olmaz. En iyi yol teşvik etmektir ki kırk türlü yolu var.
Mesleği gereği çok iyi öğrenmek zorunda olanların dışında kalanlar için ölçü: 1920'lerde yazılan kitapları sözlüğe bakmadan anlayabilecek hâle gelmektir. O kadar geriye gitmeye gerek yok diyorsanız 1950'lerde yazılanları anlayabilecek hâle gelelim, yeter.

Azerbaycan'da sıradan insanlara mikrofon uzatıldığı zaman herhangi bir konuda hiç zorlanmadan 5-10 dakika konuşabiliyorlar. Biz konuşamıyoruz. Bunun birçok sebebinden birincisi kelime kıtlığı.. 300 kelime ile dön dur. İlkel kabile lisanı gibi. Geldim, gittim, acıktım, yoruldum, mutluyum, üzüldüm, uyudum, uyandım.. Duygularımızı anlatamıyoruz.

Türkçe, uzun müddet hukuk kitaplarında yaşadı. Mühendislik kitaplarında yaşadı. Onları da sığlaştırıp muradımıza erdik.

Türkçe'nin en iyi örneklerinden biri Mecelle metni.. Kuralar o günün Türkçesinin zenginliği sayesinde o kadar güzel kodifiye edilmiş ki, oturup uğraşsanız dahi herhangi bir maddedeki bir kelimeyi kaldırıp yerine başka bir şey yazamıyorsunuz. Yine herhangi bir maddeyi bugünkü insanların anlayabileceği hâle getirmek isteseniz bir tam sayfa tutar ve herkes farklı anlar. Her satırdan sonra yani, yani, yani demek zorundasınız.

1924 Anayasası'nın Türkçesine dönelim yeter. Osmanlı kelimesi sizi rahatsız ediyorsa kutsadığınız cumhuriyetin ilk dönemlerindeki Türkçeyi arıyoruz diyelim.

...

Lordlar Kamarası'nda konuşulan İngilizcenin kalitesi ile sokaktaki İngilizce arasında devasa fark var. Bizim meclisteki Türkçe ile sokaktaki Türkçe arasında fark var mı?

Lise mezunu bir İngiliz, bilmem kaç asır öncesinin Magna Carta metnini yarım saatlik bir uğraşmanın sonunda rahatlıkla anlayabilir. Neden? Çünkü lisan canlı.. Hâlâ hayatta.. Bizde ise Osmanlı Türkçesi ölü bir dil ve tozlu arşivlerde. Dil ve antropoloji konusunda yetişmiş uzmanların iştigal sahasında.

İlber Hoca'nın dediği gibi bugün  Arapça bilen 12 yaşındaki çocuğu zaman makinası ile Harun Reşit dönemine ışınlasanız iletişim kurabilir.

Oysa aynı yaştaki bir Türk çocuğunu iki nesil öncesine gönderseniz uzaylı muamelesi görür.
Bağımsızlığı dilinden düşürmeyenler İngiliz sömürgelerindeki lisan katliamlarını incelemişler midir?

Anglo-Türklerin feryadı/alerjisi bu inceleme ile anlaşılabilir.

Not: 
Devlet erkânı konuşmalarına unutulmuş (unutturulan) Türkçe kelimeleri serpiştirse örtülü bir teşvik olur.
Hayat-Yaşam Yavuz Bülent Bakiler 1982 yılında, Azerbaycan’dan, Ankara’ya bir şair arkadaşım geldi. İsmi Memmed Aslan! Onu alıp Kültür Bakanlığımıza götürdüm. Bazı daire başkanlarımızla tanıştırdım. Aramızda güzel bir sohbet oldu bir ara söz, gelip Türkçeye dayandı. Azerbaycan Türkleri de bizim gibi Oğuz boyundan. Azerbaycan’da da Türkçe konuşuluyor. Memmed Aslan, bin yıldan beri konuşa konuşa Türkçeleştirdiğimiz, çobana-yabana bile öğrettiğimiz bazı kelimelerin “Arapça asıllıdır!” diyerek dilimizden sökülüp atılmasına şiddetle itiraz ediyordu. “Bu yanlıştır!” diyordu. Ve “Türk münevverlerinin maksadı, Türkiye’yi hem kendi edebiyatlarından hem de Türk dünyasından koparmak mıdır!” diye soruyordu. Diyordu ki: “Bir baba düşünelim. Bu babanın 6 evlâdı olsun. Baba çocuklarına 6 katlı bir apartman yaptırsın ve her katına oturan çocuk kendi dairesini yıkmaya başlasın. Kardeşlerinin ‘aman yapma! Etme!’ itirazlarına aldırmasın. Ve onlara ‘size ne!’ desin. ‘Ben sadece kendi dairemi söküp götürüyorum. Ben kendi mülküm üzerinde istediğim gibi hareket etme hakkına sahip değil miyim? Bu malzemeyle gidip başka bir yerde kendime tek katlı bir ev yapmak istiyorum.” Peki; o birinci kat sahibinin öyle davranmaya hakkı var mı? Memmed Aslan devamla dedi ki: “Siz Türkiye Türkleri olarak dilinizden ‘hayat’ gibi güzel bir kelimeyi atıyorsunuz. Yerine köksüz, ruhsuz, çıplak, bir ‘yaşam’ kelimesini getiriyorsunuz. Siz 6 katlı apartmanın birinci katında oturan ve oturduğu katı yıkmaya kalkışan o evlâda benziyorsunuz! Buna hakkınız var mı? Üst katlarda oturanları niçin düşünmüyorsunuz? Üst katlarda kimler var? Üst katlarda Azerbaycan Özbekistan, Uygur, Başkurt, Tatar, Irak, İran ve Balkan Türkleri var. Çünkü biz de, Özbekler de, Uygurlar da, Başkurtlar da, Tatarlar da sizin şimdi “yaşam” dediğinize, “hayat” diyoruz. Sizin Türk dünyasının “Dilde birlik” idealini yıkmaya hakkınız var mı? Hayat, şiirlerimize, türkülerimize, şarkılarımıza, ruhumuza, günlük konuşmamıza sinmiş bir kelime. Hayat kelimesini bilmeyen mi vardı? Ona neden kıydınız?” Memmed Aslan’ın sorusuna hiç kimse cevap veremedi. “Hayatım” diye hitap eden bir milletiz. Biz ki, “Hayata atılmak” için çalışırız. Biz ki, kendimize “hayat arkadaşı” seçeriz. Biz ki, “vatanımız için hayatımızı veririz.” Biz ki, hep “hayat-memat meselesi” olan kimseleriz. Hayat kelimesine kıymamak, ona yeniden hayat vermek lâzım. Ah keşke üzerinde tepindiğimiz, unutturmaya çalıştırdığımız kelime, sadece “hayat” olsaydı. Şimdi dikkatinizi çekmek istiyorum: Azerbaycan, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Tataristan ve Uygur Türkleri, Kerkük’teki, İran’daki, Rumeli’deki soydaşlarımız: Akıl, can, cevap, delil, eser, faaliyet, hanım, hayat, hikâye, hürriyet, ihtimal, ihtiyaç, ilham, ilim, imkân, inşallah, ispat, kanaat, kanun, kitap, şart, bütün, medenî, mektep, meselâ, millî, millet, sebep… diyorlar. Bu kelimeleri seviyor, bu kelimelerle düşünüp konuşuyorlar. Beri yandan biz Türkiye Türkleri ise iki yüz elli milyonluk büyük Türk camiasını bir tarafa iterek ağzımızı us, tin, yanıt, kanıt, yapıt, etkinlik, bayan, yaşam, öykü, özgürlük, olasılık, esin, bilim, olanak, umarım, kanı, yasal, betik, koşul, tüm, uygar, okul, örneğin, ulusal, ulus, neden… diye açıyoruz! Gaspıralı İsmail Bey bütün Türk milletinin aynı dilde düşünmesini ve konuşmasını istemişti. Onun, “Dilde birlik, fikirde birlik, işte birlik” idealini biliyorsunuz. Şimdi biz, dilde ayrılık diye ortaya çıkıyoruz. Bu parçalanmanın kime ne faydası var? Düşündünüz mü hiç?  
“Okuma...” Halil Önür
T
ÜİK’in rakamlarına göre, Avrupa'da yüzde 21'lerdeki okuma oranı Türkiye'de binde bir seviyesinde. 28 Avrupa Birliği üyesinin en gerisindeyiz. Günde 6 saat televizyon seyrediyor, 3 saat internete giriyor, sadece 1 dakika kitap okuyoruz.
7 milyon nüfuslu kardeş ülke Azerbaycan’da bir baskıda en az 100 bin kitap basılıyorsa, 75 milyon nüfuslu bizde ise ortalama 3 bin adet basılıyorsa, varın kıyası siz yapın artık!
Peki Neden?Neden okuma özürlü bir millet olduk?Bunun cevabı aslında çok basit. 
Bize okutulan kitap evvelâ “Okuma” kitabı diye başlıyor. Biz ne ektiysek onu biçtik. Erkeklere top oynattık. Kızlara ip atlattık. “Uyu yat uyu” ile bol bol uyuttuk.
“Oku!” “adam okur, kazlar okumaz” demedik. “Yapma” “Etme” ile eğittiğimiz çocuklarımızın önüne “Okuma” kitabı koyduk. Onlar da okumuyorlar.
Orhun Kitabeleri'ne “yazıt” demişler de, neden okunacak kitaba “okut” kitabı değil de “okuma” kitabı demişler?
“İçme” suyu; işçi “bulma” kurumu; “çalışma” “konuşma”; “danışma”; “savunma” gibi örnekler saydıkça bitmez.
Türkçemiz kültürümüzün temel taşı. Zengin bir lisanımız var. Fakat bu “-ma” olumsuzluk eki, olumlu kelimelerde kullanılınca işler karışıyor.
Şuuraltında ters işlem yapıyor. Çünkü zihnimizin derinliklerine olumsuz manada yerleşen “-ma” eki, her ne kadar “olumlu” manadaki kelimelerde kullanılsa da, şuuraltı onu olumsuz olarak kabul etmiş bir kere. Nasıl kabul etmiş?
Çocuklarımıza ilk öğrettiğimiz “olumsuz ekli”, hem de emir kipindeki, dikte edici zorlayıcı “Yapma”; “Etme”; “Koşma”; “Gitme” gibi kelimelerle… Psikoloji uzmanları bu durumun kavram boyutunu, etkilerini daha iyi izah edeceklerdir.
Ufacık bir “ek”in başımıza açtıklarına bak!
Okuma-yazma ile frenlenmiş bir nesil değil; okuyan, yazan, okur-yazar (gerçi bunu da diplomasız-eğitimsiz insanlar için kullanıp, manayı tersine çevirmişler ya!) bir nesil yetişmesi isteniyorsa, bu karmaşayı dil bilimcilerin ciddi olarak ele alması, çözmesi gerekiyor...
Hesap mı? Matematik mi? Yavuz Bülent Bakiler Eskiden, mekteplerimizde hesap ve hendese dersleri okutulurdu. Sonra bir zaman geldi, ortaya birileri çıktı, “Ancak Lâtince-Yunanca Kelimelerle konuşursak, medenîleşiriz. Batı seviyesine ulaşırız!” iddiasında bulundu. Bunlara Nev Yunanîler denildi. Nev Yunânîler yâni Yeni Yunancılar “hesap” ve “hendese” kelimelerini dilimizden çıkarıp attılar. Yerine Yunancadan iki yeni kelime aldılar, “aritmetik” ve “geometri”! “Hesap” yerine “aritmetik”, “hendese” yerine “geometri” dediler. Halbuki “hesap-hendese” kelimeleri sâdece Türkiye Türkleri arasında değil bütün dünya Türkleri arasında konuşulan bilinen sevilen kelimelerdendi. Meselâ Azerbaycan Türkleri de Uygurlar da bizim gibi “hesap” diyorlardı. Şimdi de “hesap” diyorlar. Türkmenler “hesap” diyorlar. Tatarlar ve Özbekler ise “hisap” diyorlar. Kazakların ve Kırgızların hesabında “h” harfi düşmüştür. “Hesap” “esep” olmuştur. Türkçede (h) harfi ile başlayan kelime olmadığı için bazı Türk toplulukları hesaba esep demişlerdir. Bizde “hesap” kelimesinin hesabını görmek isteyenler, sâdece okul kitaplarında başarılı oldular. “Hesap” yerine matematik dersleri okuttular. Ama güzel Türkçe’mize deyimler hâlinde giren, veya atasözlerimize karışan o güzelim “hesap” kelimesinin yerine Yunanca’sını koyamadılar. Halk tutmadı! Meselâ halkımız milletimiz, “hesaplaşmak” yerine “aritmetikleşmek” demedi. “Hesap etmek, hesap vermek” yerine “aritmetik etmek, aritmetik vermek” denilir mi hiçi? “Hesapsız kitapsız” yaşayanlar, “hesap gününden” korkmayanlar boşuna yoruldular. “Hesap tutmayanların” hesapları boşa çıktı. Nev Yunânîlerin aretmetikleri iyi idi, ama onlar hesaplarının şaştığını gördüler. Onlar aritmetik günlerine sâdece okullarda katıldılar. “Ebcet hesabı” yerine, “ebcet aritmetiği”, “parmak hesabı” yerine “parmak aritmetiği” diyemediler. Onlar “hesapsız kitapsız” adamlardı. Milletimiz onlara “aritmetiksiz, betiksiz” adamlar nazarıyla bakmadı. Onlara yine “hesapsız, kitapsız” adamlar dedi. Onların “ince hesaplı” olduklarını çok iyi anladı. Türkçe’mizin inceliklerini bilenler, atasözlerimize kadar giren “hesap” kelimesinin “aritmetik” kelimesiyle değiştirilemeyeceğini onlara anlatmaya çalıştılar. Nev Yunânîler’in bulunduğu toplantılarda, şu atasözlerimizi yüksek sesle söyleyenler çok oldu. 

– Hesap bilmeyen kasap, elinde ne satır kalır ne masat.
– Hesap ettim kitap ettim, alt çenesi eksik geldi.
– Hesabı pak olanın yüzü ak olur.
– Hesabın büyüğü küçüğü olmaz.
– Yanlış hesap Bağdat’tan geri döner.
– Evdeki hesap çarşıya uymaz. Milletimiz Türkçe’miz üzerinde hadsiz hesapsız kötülükleri olanların hesabını hesap gününden önce gördü.  Yunanca hayranları “Yanlış matematik Bağdat’tan geri döner” diyemediler. “Evdeki matematik çarşıya uymadı”, sâdece hesap derslerinin adını değiştirmede başarılı oldular. Daha da ileri gidemediler. Türkçe hesabımız pak olduğu müddetçe yüzümüz hep ak olacaktır.
Eczacının Sözlüğü Mehmet Doğan Türk Dil Kurumu, yeni bir sözlük yayınlamış. Eczacılık terimleri ile ilgili sözlüğü göremedik ama, basına yansıyan bilgilere vakıf olduk. 
Tam da Türkiye’nin “dil devrimi”nden geçirildiği 1934 yazının yıldönümüne rastlıyor, bu yayın. 80 yıl önce şu sıralarda 2. Türk Dil Kurultayı’nın hazırlık çalışmaları yapılıyordu. İşte bu yıl Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu yayınlandı. Küçücük bir kitapçık, en küçük cebe bile sığar. O kılavuzda şimdi de kullandığımız “eczacı” ve “eczahane” kelimelerine nasıl karşılık verilmişti biliyor musunuz? 
Bilen beri gelsin!Bugün bir tek eczacı biliyorsa, o madalyayı, ödülü, hak etmiş demektir. Emgen eczacı, emget eczahane!Em, eski Türkçemizde ilaç, deva, ecza demek...
Buyurun Yunus Emre’den: 
Rabbim sana sundum elimSenden artık yoktur emim
Yunus’un derdine Rabbinden başka ilaç, deva, ecza yoktur!
Bu kelimeyi günümüzde yaşatan deyim, “bir eme yaramamak” olmalıdır. Tabii adı geçen sözlükte “emlemek” de var. Yani “tedavi etmek.
Bu sırada bir taraftan öztürkçecilik adına “dil devrimi” yapılırken, öte yandan gerçek devlet siyaseti olduğunu bugün daha ciddi olarak düşündüğümüz, Osmanlıca tıp öğretimi yerine, Latince terimlerin kullanıldığı tıp öğretimine geçilmektedir!
Osmanlılar 19. yüzyılda modern tıp öğretimini Fransızca-Latince olarak başlattılar ve bir süre sonra Türkçe öğretime geçtiler. Osmanlıca çok zengin bir tıp terimleri sözlüğü oluşturdular. Bu sözlük daha önceki tıp terimlerini de kapsıyordu ve kök dil olarak batıda nasıl kutsal kitabın dili latince esas alınıyorsa, Arapçayı esas alıyordu. 
Bugün bu terimlerden çok azı günlük hayatta kullanılıyor. Dahiliye ve cildiye mesela. Nisaiye, bevliye, intaniye vb. günlük hayata mal olmuş kelimeler ise Latinceleri ile değiştirildi. 
Peki, Dil Kurumu Türkçeden Osmanlıcaya Cep Kılavuzu’nu yayınladı da ne oldu? 
Türkiye’de eczacılıkla ilgili devlet metni, yani kanun “İspençiyarî ve tıbbî müstahzarlar kanunu”dur. TBMM 1928 yılında bu kanunu kabul etmiştir. Bu kanunun 1934’te değiştirilmesini bekliyorsunuz değil mi? 
Boşuna beklersiniz! Günümüzde de yürürlükte olan bu kanundur. Tabiî zaman zaman bazı maddeleri değişmektedir.
Kafanız karıştı her halde. Eczacılıktan “ispençiyari” diye bugün hiçbir eczacının bilmediği bir kelimeye geldik. 
Ferit Devellioğlu meşhur Lügat’inde, Eczacı’yı “ecza, ilaç yapan ve satan kimse” olarak açıkladıktan sonra,  (bkz. İspençiyari) kaydını koyuyor. 
Koca lügatte ara ki bulasın!
Kelime İtalyanca. İspençiyar “eczacı” demek. İspençiyari “eczacılık”.
Peki, bir taraftan öztürkçe, diğer taraftan Osmanlıca kanun, ya öte yandan? “Farmasi, farmakoloji, farmakolog, farmakolik, farmasötik...
Bu kelimelerin mânaları eczacıların malûmudur!
Halk ise bildiğimiz kelimeleri kullanır. 
Burada devletin tavrı esastır. Devlet dili Türkçedir ama, 1934’te öztürkçeye geçiyor gibi yapılmış, Latinceye geçilmiştir. Biz vakti zamanında yukarıda zikri geçen kanuna dayanarak hazırlanan “Beşerî tıbbî ürünler ruhsatlandırma yönetmeliği”nde kullanılan kelimelere dikkat çekmiştik. İsteyenler yazının tamamı için Devlet Sözlük Yazar mı kitabımıza bakabilirler. İşte o yönetmelikten kelimeler: Allerjen, analitik prosedür, elüsyon, farmakope, farmosotik, form, immünolajik, impurite, kombinasyon, majistiral, ofisinal, radyofarmasotik, radyonüklid, spesifik, primer ambalaj, proses validasyonu, spesifikasyon, validasyon...
Netice: Devletin, Başbakanlığa bağlı bir kurumu var, Türk Dil Kurumu. Avarakasnak gibi döndürülüp duruyor. Bir de devletin Latinceye ayarlı dili var, o ise hükmünü yürütüyor. 
Türk Dili Nereye? Beşir Ayvazoğlu Devlet Plânlama Teşkilâtı’nın ilk defa bindiğim asansöründe, insanları İngilizce olarak günaydın, iyi akşamlar gibi sözlerle karşılayarak yine aynı dilde ayı, günü ve saati bildiren elektronik düzeneği görünce hayretler içinde kalmıştım. Ülkenin geleceğini plânlayan bir kuruluşun ana dil üzerinde göstermediği hassasiyeti kimden bekleyebiliriz? Türk Hava Yolları dergisinin adı bile İngilizce: “Skylife”. Yoksa bir süreden beri devletin resmî dili Türkçe değil de, bizim mi haberimiz yok?
Türkçe’yi “klas”larına yakıştıramayan tuhaf insanların sayısı büyük bir hızla artıyor. İki futbolcu; Ortaköy’de açtıkları bara, bu semtin eski adını vermişler: “Arkeon”. Güneye doğru inerseniz, eski Roma ve Yunan adlarının birer birer hortlatıldığını göreceksiniz. Özellikle turistik bölgelerde Türkçe konuşmak ve işyerlerine Türkçe adlar vermek âdeta ayıp karşılanır oldu. Bu ne şaşkınlıktır, bu ne gaflettir! 
Eskiden “entel” taifesi çağdaşlığını “öztürkçe” kullanarak “kanıt”lardı. Şimdilerde çağdaşlığın göstergesi İngilizce. Meselâ adamlar tiyatro kurarlar, adı “Tiyatroskop”. Son zamanlarda “happening”ler, “workshop”lar gırla gidiyor. Düşünün bir kere, gözlerini Galleria’da açıp Fame City’de Pin Bowling, Skee Ball, Boom Ball, Whac-a -Mole, Hoop Shot, Galaksie, Beat the Clock ve benzeri oyunlarla vakit geçiren ve McDonald’s’ta yahut Kentucky Fried Chicken’da karınlarını doyuran bacaksızlar büyüdüklerinde hâlimiz ne olacak? 
Peki suçlu kim? Yeni nesillere ana dil şuurunun kazandırılmasında ihmali olan herkes suçludur. Özellikle, Türkçe’nin eski kültürle bütün bağlantılarını keserek Greko-Lâtin temeline dayalı Batı kültürünün ve dünya görüşünün yüklenebileceği “nötr” bir dil meydana getirmek isteyen, dolayısıyla kelimelerin geçmişten bugüne taşıdığı kültürü ve ifade inceliklerini de satırdan geçiren aydınların günahı büyüktür. 
Devletin bütün imkânlarını kullanarak, insanlara uydurma kelimelerle konuşmanın “çağdaşlık”, “ilericilik” olduğunu telkin etmişlerdir. Bu yüzden, zamanla, sadece kelimeler değil, deyim ve atasözleri bile yeni nesillere bayat gelmeye başlamıştır. Hâlbuki dilin asıl zenginlikleri deyimler ve kelimelerin ardındaki tıpkı buz dağlarının görünmeyen tecrübe birikimidir. Öztürkçe yazdıklarını zanneden yazarlar şöyle bir gözden geçirilirse; Türkçe’nin deyimsiz, nüansları ifade etmekten âciz bir dil hâline geldiği görülecektir. 
İşin gerçeği şudur: Birtakım aydınlar, Türkçe’yi zenginleştirmek, Türkçe’de bulunmayan kavramlara, terimlere karşılıklar aramak yerine; yediden yetmişe herkesin anladığı ve kullandığı kelimelere yeni karşılıklar uydurmuşlardır. İmkân’ı, ihtimal’i, şart’ı, sebep’i ve daha yüzlercesini kitle iletişim vasıtalarını da arkalarına alarak dilden kovmuşlar. Atılan her kelime ile birlikte nüansları gösteren kelimeler, deyimler ve atasözleri de çöp sepetine gitmiştir. 
Şu anda çocuklarımıza verebildiğimiz Türkçe, Esperanto gibi sun’î, mekanik, ifade gücü alabildiğine kısır, dudaklarımıza iğreti tutuşturulmuş, güç belâ konuştuğumuz bir dildir. Böylesine yetersizleştirilen bir Türkçe’nin, yabancı bir dili çok iyi öğrenmiş olanlara yetmemesi, yani yabancı kelimeleri davet etmesi tabiîdir. Bu bakımdan, düşüncelerini daha iyi ifade etmek için yabancı kelimelere ihtiyaç duyanlar olabilir. Ancak, Türk aydınlarının eski hastalıklarından birinin “Bihruz Bey”lik, yani yabancı kelimeler kullanarak üstünlük taslamak olduğunu unutmamak gerekir. 
Son on yılda, bazı insanlar, telaffuzuna özen göstererek söz aralarına sıkıştırdıkları İngilizce kelimelerle ne kadar önemli ve ne kadar çağdaş olduklarını “kanıt”lamaya çalışıyorlar. Türkçe’yi Amerikan aksanıyla konuşanların sayısında da hatırı sayılır bir artış var. Yerden mantar gibi biten özel radyo ve televizyonlar, bu hastalığı bir salgına dönüştürmek üzeredir.
Hatırlanacağı üzere, yabancı adlar önce dergilerde boy gösterdi: Argos, Rapsodi, Strech, Hey Girl vb. Daha sonraları yabancı adlı televizyonlar peydahlandı: Magic Box, Show TV, İnter Star, Flash TV vb. Yüksek tirajlı gazetelerde Film Guide, TV Guide, Pozitif, Star, Teleskop gibi adlarla ekler vermeye başladılar. 
Bu televizyonları seyredip bu gazeteleri okuyanlar, eğer Türkçe üzerine titremiyorlarsa, eğer Millî Eğitim’in okullarında tarih şuuru ve ana dil sevgisi edinmemişlerse ne yaparlar? Çocuklarına Melisa, Sem gibi isimler verirler. O çocuklar da büyüyünce şimdi bazı özel radyolarda konuşan ağabey ve ablaları gibi, kadük edilmiş bir Türkçe’yi üstelik Amerikan aksanıyla konuşurlar. Geçmiş ola! 
Bir Anlambilimi Meselesi: Eğitim D.Mehmet Doğan Mektepler kapanalı bir hayli sene oldu, bugün okullar açılıyor! Semantik Türkçede “anlambilimi” olarak karşılanıyor. Osmanlıcası: İlm-i maani, yani manalar ilmi... Zihnimiz kelimeler ve onların anlamları üzerinden akıl yürütür. Kelimeler değişirse, anlam yerine konulan kelimeye geçer mi? Bunun her zaman mümkün olmadığının çok sayıda örneği var. “Ben bu kelimeye bu anlamı verdim” diyebilirsiniz. Fakat dil şahsî değil, umumîdir, kelime kullanıldıkça anlamı farklılaşabilir, hatta değişebilir. Dille, kelimelerle oynamak, Türkiye’de bir zamanlar olağan bir iş olarak görülmekle kalınmamış, gerekli bir şey olarak kabul edilmiştir. Yüzlerce yıl içinde anlamları teşekkül etmiş, kavram çerçeveleri oluşmuş kelimeler yerine anlam alanları belirsiz yeni kelimeler konularak dil öztürkçeleştirilmeye çalışılmıştır. Dile müdahale anlama müdahaledir. Her kelime bir veya daha çok anlama işaret eder. İşaret ortadan kaldırılırsa, işaret edilen de ortadan kalkar. İşaret değiştirilirse, işaret edilen de değişir. Yeni işaret bizi her zaman işaret edilmek istenene götürmez/götürmeyebilir. Bugün bu kabul edilemez durumun sıkıntılarını her alanda çekiyoruz. Fakat en bariz olarak eğitim ve öğretim alanında hissediyoruz. “Eğitim ve öğretim” dedik. Bu kelimelerin konuyu ne kadar anlattığını ölçecek durumda değiliz. Bugünün kelimeleri ile konuştuk. Bir zamanlar “maarif” vardı. İlgili bakanlık da bu isimle anılırdı. Sonra ne oldu da maarif “eğitim” oldu? Şimdi “maarif”i kaç kişi anlar? Hatta “maarifçiler” bu kelimeyi bilir mi? Artık bilinmezler arasına katılan bu kelimenin anlamı üzerinde düşünmek zorundayız. Maarif kelimesi dolaşımdayken, terbiye, tahsil, talim, tedris, tedrisat gibi kelimeler de kullanımdaydı. Bu kavramla ilgili artık eski sayılan, kullanımdan düşmeye başlayan kelimeler ne âlemde? En önemlisi “eğitim” bunlardan hangisinin karşılığıdır? “Maarif”in olmadığı kesin! “Tahsil”in değil, o “öğretim”le karşılanıyor. Geriye kalan kelimelere bakalım. Ya “tedris”? Bu kelime de “öğretim”le karşılanıyor, kelime kıtlığında! Ne güzel, iki farklı anlama tek kelime! Kelimeleri yok et, zihnini daralt! Buna rağmen “terbiye” kelimesi unutulmadı, unutturulamadı. Onun yerine uydurulan kelime “eğitim”di. Sokakta “eğitim-li” fakat “terbiye-siz” çok sayıda insanın varlığı bu kelimeyi yaşatıyor! Şimdi maarif yerine de “eğitim” kullanılıyor! Çünkü “Maarif Vekaleti” oldu “Eğitim Bakanlığı” hem de “millî”! Derin Türkçeden sığ öztürkçeye zorunlu “anayasal” geçiş! Doğrusu “maarif”i ne “eğitim”, ne de “öğretim” karşılıyor. Maarif esasen, “marifetler, bilgiler” demek. Anlam, tahsisî olarak kullanılırsa, “tahsille elde edilen bilgi” oluyor. Fakat maarif aynı zamanda kültür kelimesini karşılayan bir anlam taşır. Türkiye “maarif”den eğitime geçti. Fakat “Talim ve Terbiye Hey’eti” ne oldu? “Talim ve Terbiye Kurulu!” İşte bir kelime daha: Tâlim (taalim)! Esasına bakarsanız, “öğretim ve eğitim kurulu” denilmesi gerekiyor. Çünkü kelimeler arkaplandaki anlam zenginliği dikkate alınmadan böyle basitçe (ve hoyratça) değiştirilebilir. “Talim” gerçekten zengin anlamlı bir kelime… Bir işi öğrenmek veya alışmak için yapılan çalışma, yani “meşk” demektir talim. Bunun yanında Öğretme, belletme anlamı var. Yetiştirme, ders verme, tedris, öğretim anlamına da geliyor. Hat talebesinin öğrenmek maksadıyla yazdığı yazı da “talim”. Talimin eskiden halk arasında en yaygın anlamı, “askerî birliklere, harbde vazifelerini yerine getirebilmeleri için tâlimname maddelerinden kendilerine lüzumlu olan şeylerin kısmen nazarî, kısmen tatbikî sûrette öğretme”, yani şimdiki tabirle “askerî eğitim”di. Eğil dağlar eğil, üstünden aşam
Yeni talim çıkmış, varam alışam!

Bütün bunlar kafa karıştırıcı! Talim “ilim”le aynı kökten! Ya eğitim? O da “eğmek” masdarından! Ağaç yaşken eğilir, insan çocukken eğilip bükülür! “Terbiye” kelimesinin “Rab”la ilişkisini bilen var mı peki? İlimle aynı kökten “muallim”e hiç girmeyelim. “Öğretmen”leri öğretim döneminin başladığı günlerde üzmeyelim! Fakat günümüzde öğretmenle eğitimcinin eş anlamlı olarak kullanıldığını, mürebbî karşılığı eğitimcinin anlamsızlaştığını unutmayalım. Kelime çok, hepsini ele almaya bir yazı yetmez. Bir kelimeden de söz etmeden geçemeyeceğiz: Tedris/tedrisat! Ya o ne? “Ders”le aynı kökten. Ders verme, öğretme demek… Tedrisat ise öğretim! Hepsi bir tarafa, “eğitim” bir tarafa! Bu kadar farklı anlam nasıl fukara bir kelimeye yüklenebilir? Yüklense de o kelime bunu taşıyabilir mi? Türkiye’de eğitim sorunu, bir “anlambilimi” meselesidir!  
“Keyifli” Bir Yazı Beşir Ayvazoğlu Sorun, neden, yaşam, olay, yoğun gibi, dilden üçer beşer kelimeyi kovdukları için ister istemez çok kullanılan, bu yüzden kulakları tırmalamaya başlayan maymuncuk kelimelerden söz etmiştim. Hepsi uydurma.. Ancak uydurma olmayan maymuncuk kelimeler de var. Mesela “süper”, güzel, büyük, şâhâne, hârika, hârikulâde, benzersiz, eşsiz vb. gibi sıfatların yerine kullanılan bu kelime “gâvurca”dır. Son günlerde “mega” diye bir de arkadaş edindi. Ama ben bu yazımda, uydurukça ve “gâvurca” olmadığı halde herkesin dilinde gezinen yeni bir maymuncuk kelimeden bahsetmek istiyorum: “Keyifli”. Entellerden özel televizyon kanallarının yeniyetme sunucularına kadar, önüne gelen bir keyifli tutturmuş gidiyor. Keyifli aşağı, keyifli yukarı. “Geçenlerde bir film seyrettim, çok keyifliydi”, “Keyifli bir kitap”, “Söyleşiyi dinlemeliydin, çok keyiflenirdin!” vb. Neden herhangi bir kelime birden herkesin kullanmak için hususi gayret sarfettiği gözde bir kelime haline gelir? Bazı insanlar niçin bazı kelimeleri statü sembolü olarak görürler? Başka ülkelerde de böyle tuhaflıklar yaşanır mı? Doğrusu cevaplandırmakta zorlandığım sorulardır bunlar. Adam keyifli dediği zaman kendisini daha imtiyazlı bir konumda hissediyor olmalı. Üstelik ağızlarını açtılar mı “yaşam”ların, “sorun”ların, “olanak”ların döküldüğü adamlar, beğendikleri, hoşlandıkları, sevdikleri, takdir ettikleri her şeyi keyifli buluyorlar. “Keyifli”nin “keyfi yerinde” demek olduğu halde, “keyif verici” mânâsında kullanılması ise ayrı bir konu. Efendim, bu keyif dedikleri Arapça bir kelimedir ve aslı “keyf”tir; sağlık, canlılık, iç rahatlığı, hoşça vakit geçirme gibi mânâlara gelir. “Bugün keyfim yok” derseniz, kendinizi iyi hissetmediğinizi söylemiş olursunuz. “Keyfimi bozmayın”, “dokunmayın keyfime” gibi sözler, “rahatımı kaçırmayın” demeye gelir. Keyfine düşkün adamlar, dünya yıkılsa hoşça vakit geçirmenin yolunu bulanlardır. “Keyif sürmek”, “keyif çatmak”, “keyfine bakmak”, “keyif kekâ” gibi deyimler ise, bu kelimenin Türkçe’de daha çok zevk-perestliği, hazcı, hedonist dünya görüşünü ifade ettiğini göstermektedir. Keyif’in argoda esrar mânâsına gelmesi, ayrıca alkollü içkiler ve esrar gibi “keyif verici” maddeler (yani mükeyyifât) kullanıldığında yaşanan durumun aynı kelimeyle ifade edilmiş olması bu görüşümüzü doğrulamaktadır. Çakırkeyif ise yarı sarhoşluk halini anlatır. Anadolu’da “keyif eşekte olur” diye bir sözün bulunduğunu ve hâlâ kullanıldığını geçenlerde bir dostum söyledi. “Ehl-i keyfe keyf verir kahvenin kaynaması” mısraıyla başlayan meşhur beytin ikinci mısraında da eşekten söz edildiği herkesin malumudur. Dahası var: “Keyif benim, köy Mehmet Ağa’nın”, “Keyfi çatmış, masurayı atmış”, “Keyfin nasıl? Adamına göre!”, “Keyfine danış!” gibi atasözleri ve deyimler, bir çeşit sorumsuzluğu, kural dışılığı, toplum karşısında umursamazlığı ifade etmektedir. Görüldüğü gibi, önüne gelenin bilir bilmez kullandığı keyif kelimesinin son derece geniş bir semantik alanı vardır. Peki dillerinden keyifli’yi düşürmeyen statü avcıları bu zenginliği farkında mıdırlar dersiniz? Hiç sanmıyorum. Fakat keyif’in bütün mânâ katmanları, onlar farkında olmasalar da keyifli’de mündemiştir. Eğer dikkat edilirse, keyifli kelimesini bugünkü mânâsında ilk kullananlar, bütün sosyal iddialarından vazgeçmiş, inandıkları her şeyin yerle bir olduğunu gördükleri için “boşvermiş” eski solcu, yeni “seçkinci” aydınlardır. Artık peşinde koşacakları bir dâvâ kalmadığına göre, yapacakları en iyi iş, dünyanın keyfini çıkarmak, her şeyden bir çeşit “esrar keyfi” alıp hoşça vakit geçirmek, bu arada keyiflerini kaçıran bütün değerleri büyük bir keyifle dinamitlemektir. Bakalım, ne kadar sürecek bu keyif?
Türkçe’yi Doğru Kullanma Sanatı Abdülkadir Akgündüz Geçenlerde umumi bir durum değerlendirmesi yaparak kendi kendime sordum: Bâbıâlî’de on yıla yaklaşan dergicilik, neşriyat ve yazı işleri faaliyetlerim, Türk dili ve edebiyatı sahasındaki akademik çalışmalarımla beraber bana neler kazandırdı?

Koliler dolusu arşiv (kitap, dergi, küpür vb.), araştırma dosyaları, mülâkatlar, görüş almalar, kapak konusu yazıları, makaleler, denemeler, tenkitler, tahliller, mektuplar, şiirler…Yüzlerce yazarla, kültür adamıyla, şâirle, sanatkârla, araştırmacıyla tanışmalar, görüşmeler…Bütün bunlar bana neler öğretmişti, ne gibi faydalar sağlamıştı?

Objektif sayılabilecek bir tefekkür ve muhâsebe neticesinde tesbit ettiğim maddelerin üçüncüsü şöyleydi:

Bir nesri veya şiiri, Türkçe’yi kullanma, imlâ, kompozisyon, orijinalite, sanatkârlık gibi iç ve dış özellikleriyle tanıyabilmek… Yâni nesirde ve nazımda kalite seviyesini kendi çapımda fark edebilmek, eksiklikleri ya da güzellikleri görebilmek… Kısaca, Türkçe’yi doğru ve güzel kullanma yöntemleri üzerinde en azından kafa yorabilmek…

Bu münasebetledir ki, yazılı ve görüntülü medyada, okuduğum kitaplarda karşılaştığım imlâ kusurlarını, telâfuz yanlışlıklarını, bilgi noksanlıklarını, mânâ bozukluklarını vb. mümkün mertebe not alırım. Sözkonusu dikkat beni araştırmaya iter, eğitir, yetiştirir, geliştirir. Kaynaklara müracaat ederek işin dorusunu ortaya koymak bana büyük zevk verir. Lokman Hekim’in “Edebi, edepsizlerden öğrendim!” demesi gibi, nesirde ve nazımda kötü örnekleri dikkatli bir nazarla inceleyerek mükemmeli kavramak mümkün…

Asrın başlarına, hatta 25 – 30 yıl öncesine kadar 1500 – 2000 veya Peyami Safa, Necip Fâzıl, Cemil Meriç gibi bâzı kabiliyetler 3000 – 4000 kelime hazinesiyle yazarlarken, bugün 300 – 400 kelimenin dışına çıkılamıyor maalesef… Güzel Türkçe’mizi lâl olmuş bir kimsenin geveleme çalıştığı dil durumuna düşüren “uydurmacılık”, Batı dillerinden dilimize sokulan yabancı kelimelerle omuz omuza verince vaziyet işte böylesine vahim boyutlara ulaştı. Güyâ uydurma kelimelerle Türkçe’miz zenginleşecekti. Halbuki tam tersi oldu.

Eskisi gibi zengin bir tenkit zemini de yok. Esâsen günümüzde kültür birikimi, Türkçe’yi doğru ve güzel kullanmak, nesirde ve nazımda gerçek sanatkârlık seviyesi, mükemmel söyleyişi yakalama teknikleri kabilinden “ciddî” konularla ilgilenmek mâlâyâniyat kabul ediliyor.

Televizyonda “bomba gibi” bir program yapan, “reyting” savaşından gâlip çıkan kişi, soluğu bir gazete köşesinde alıyor. İşte size son model köşe yazarı! O yazsın, siz okuyun da ilim ve irfan sahibi olun! Maalesef manzara-i umumiye bu…

Peki, kendilerinden seviyeli yazılar beklenen, birçoğu yarım asırlık yazarlar ve şâirler neredeler? Onların da kısım-ı ekserisi gidişata ayak uydurmayı Mârifet kabul ederek koyuveriyorlar kendilerini… “Merhaba!” demiyorlar artık, “Meraba!”yı tercih ediyorlar. “Selâmün aleyküm!”ü çok uzun bularak “Selâm!” diye kestirip atıyorlar. “Fesübhânallah!”ı rafa kaldırıp keskin bir “Hayret bi şey yav!” çekiyorlar. “Saat beş civarında bekliyorum sizi!” cümlesi onlara çok “demode” geliyor, “Beş gibi gel!” demek ihtiyacı hissediyorlar… Tabiî, gün geçtikçe yazılarında da konuştukları dil hâkim oluyor.

İşin hakikaten mütehassısı sayılmasalar bile, Türkçe’nin doğru ve güzel kullanılması konusunda dikkatli davranan, tenkit yazıları kaleme alanların son birkaç yılda artması memnuniyet verici… Böylelikle yazarlar ve şâirler, yazdıklarını hiç değilse birkaç defâ gözden geçirip hatalarını düzeltme ihtiyacı hissediyorlar. Mâlumdur ki, tenkit tekâmülü netice verir. 
Türkçe Sevdamız Şakir Tuncay Uyaroğlu Tarih tekerrürden ibaret derler, ancak ibret alınsaydı tarih tekerrür eder miydi? Tanzimat döneminde Fransızcadan Türkçeye geçen kelime sayısı 5.540, 1980’lerden sonra da 1.934 olmak üzere toplam 7.774. Görünen o ki, Batı dillerine olan ilgimiz ve tutkunluğumuz hâlâ devam ediyor. Oysa, ihtiyacımıza cevap verecek kavramların tek kaynağı Türkçe. Muazzam bir kültüre rağmen, varlık içinde yokluk çekiyoruz. Özellikle gençlerimiz, en fazla 300-500 kelimeyle dertlerini anlatıyorlar.  İnsanımızda okuma hevesi ve heyecanı yok. Kitap fuarlarına ilgi yüz güldürüyor, ama elbette yeterli değil. Bu konuda yerel yönetimlere büyük görev düşüyor. Eğitimciler, idareciler, aileler… Hepimiz taşın altına elimizi koymalıyız. Türkçe… Bir türlü yüzünü güldüremediğimiz dilimiz… Devasa bir hazineye sahibiz, ama bunun ne kadar farkındayız? Bir avuç Türkçe sevdalısının gayretleri de olmasa… Belki, çok iddialı bir söz olacak ama bugün; toplumun bütün kademelerinde -Türkçe sevdalıları ile bu konuda duyarlılık gösterenler hariç- dilimizin imlası ve telaffuzu hesaba alınmamakta ve tam anlamıyla bir Türkçe konuşulup yazılmamaktadır. Özel radyo ve televizyon yayıncılığının Türkiye sathına yayılmasıyla birlikte, Türkçe özürlülerin sayısı daha da artmıştır. Özel radyolarda ve televizyonlarda sunuculuk yapanların dehşetengiz Türkçeleri, TRT çalışanlarının doyumsuz Türkçeleriyle kıyaslanamayacak duruma gelmiştir. Özellikle, fen bilimleri yahut sayısal alanda eğitim gören kişiler, konu dilimiz olduğu zaman kolayca sıyrılıveriyorlar; biz fenciyiz, biz sayısalcıyız diye. Böyle zamanlarda, aklımıza şu soru geliyor: Acaba, fencilerin yahut sayısalcıların ana dili Papuaca mı? Türkçeyi, herkesin; en az bir Türk Dili ve Edebiyatı uzmanı kadar öğrenmek ve kullanmak zorunda olduğunu asla unutmamak gerektiği kanaatindeyiz. Türkçe, sıradan bir ders ya da konu yığını değildir. Türkçe, bu coğrafyada yaşayan bütün insanların ortak paydalarından biridir. Bu nedenledir ki, dilimizi en güzel ve en kusursuz biçimde kullanmak hepimizin başlıca görevidir. Bunun için de, sürekli olarak Türkçe Sözlük ve İmla Kılavuzu’ndan yararlanmalıyız. Ancak; her iki eser de,Türk Dil Kurumu yayını ve mutlaka son baskı olmalıdır.(Şu anda piyasada 2012 baskı İmla Kılavuzu ve Türkçe Sözlük bulunmaktadır. Temmuz 2014) Türkçenin inceliklerini, güzelliklerini ve imla kurallarını, öncelikle ve özellikle; giyim firmaları başta olmak üzere bütün işletme sahiplerine, bu kuruluşların reklam ve iletişim uzmanlarına, matbaacılara ve bağımsız olarak çalışan bütün reklamcılara öğrettiğimiz takdirde, dilimizdeki yozlaşmanın ve kirlenmenin önüne daha çabuk geçilmesi mümkün olacaktır. Bir zamanlar, Reklam Verenler Derneği’nce hazırlanan ve uzun bir süre televizyonda yayımlanan güzel bir reklam filmi vardı. Bu reklam filminde, dili yanlış kullananlardan örnekler veriliyor ve “Üşenme İmla Kılavuzu’na Bak.” tavsiyesinde bulunuluyordu. Ben de, Reklam Verenler Derneği mensuplarına teşekkür ediyor ve aynı tavsiyeyi tekrarlıyorum. Değerli okuyucularım, bu köşede Türkçenin incelikleri ve güzellikleri ile dilimizle ilgili olarak üzerimize düşen görevleri ve yapmamamız gerekenleri size sunmaya çalışacağız. Ta ki; devlet dilimiz, kara sevdamız, varlık sebebimiz Türkçemizin kusursuz bir şekilde ifade edilmesini sağlayıncaya kadar…
"Hava meydanı" Uçak nasıl uçtu? D. Mehmet Doğan 80 sene önce gazetelerde şöyle bir haber: “Cumhurreisi Gazi Hazretleri dün Ankara uçağında bindiği uçku ile 2 saatlik bir yolculuk yapmış ve İstanbul uçağına salimen inmiştir. Uçkudan indikten sonra genç uçmanı tebrik eden Gazi daha sonra otomobille Dolmabahçe Sarayı’na intikal etmiştir.” Haber doğru olabilir mi? Doğru olmayacağını dönemin tarihi üzerine çalışanlar kulağınıza fısıldayacaklardır: Atatürk hiç uçağa binmedi! “İstikbâl göklerde” değil miydi hani? Hemen itiraz: “Efendim uçakta çekilmiş resimleri var…” Evet var. Bu anlamda uçağa binmiştir. 1937’de resim de çektirmiştir, ama uçak, tayyare havalanmamış, seyahat etmemiştir. Onun uçağa binmeme sebebini 1910’da Fransa’da katıldığı Picardia manevraları sırasında son anda binmekten vazgeçtiği uçağın düşmesine bağlarlar. Fakat “asıl mesele bu değil” diyeceksiniz. “Cümlede bozukluk var!” “Ankara uçağında” değil, “Ankara uçağı” olmalıydı. Bir de Ankara uçağına biniyor, İstanbul uçağından iniyor… Bu da mantıken olamaz! Havada uçak mı değiştirdi yani? Okuyucularımızın kafasını daha fazla karıştırmayalım. Yıl 1934, bundan tam 80 sene önce… Dil Devrimi’nin gitti gitti zamanı. “Osmanlıcadan Türkçeye Cep Kılavuzu yayınlanmış. Devir Tek Parti devri herkes bu kılavuza göre yazacak! İşte bu kılavuzda havacılıkla ilgili bazı “Osmanlıca” kelimelerin karşılıkları: Tayyare: Uçku. Tayyareci: Uçman. Tayyare meydanı: Uçak. Yok, bir yanlışlık yok! Uçak kelimesi o zaman hava meydanı (aerodrom), karşılığı ihdas edilmiş. Türkçede benzeri var: Durak, koyak. Durak “durulan yer”se, koyak “koyluk yer”se, uçak neden “uçulan yer” olmasın? “Olur olur bal gibi olur” diyemiyoruz maalesef! Olmamış işte… Tayyare karşılığı yapılan “uçku” da Türkçede benzeri olan bir kelime. Açkı, askı, bıçkı, dergi, süngü vb. Hepsi –gı, -gi, -gu, -gü, -kı, -ki, -ku, -kü fiil ekiyle oluşmuş eşya isimleri. Neden olmamış? Bunun izahı zor. Uçmak masdarının köküne –ak eki getirilerek yapılan kelime aynı zamanda akmak fiiliyle yapılmış birleşik bir kelimeye benzediğinden midir nedir, tayyarenin yerine yerleşmiş. Uçuyor ve akıyor veya akarak uçuyor! Uçak kelimesi tayyareliğe özenip uçunca, yerine kelime bulmak hayli zor olmuş. “Hava meydanı” denilmiş uzun süre. (Hâlâ devletin bu isimde bir genel müdürlüğü var.) Sonra “hava”ya bir şey yapamadık, hiç olmazsa meydanı öztürkçeleştirelim denilmiş, ortaya “hava alanı” çıkmış… Şimdi “havalimanı” deniliyor. Neden otobüs durağı gibi, uçak durağı veya tren istasyonu gibi tayyare istasyonu değil? Dil bu… Kelimeyi siz uyduruyorsunuz, bazı ahvalde manayı halk veriyor. Burada belki de Batı dillerindeki karşılıkları etkili olmuştur. Galiba ismiyle ilk “Türkçe Sözlük” Mim Baha’nın, yani Mehmed Mahaeddin’in yani B. Toven’indir. İlk baskı 1912’de Türkçe Lügat, ikinci baskı Yeni Türkçe Lügat. İkinci baskı 1924’te yapılmıştır. İşte bu sözlükte iki kelimenin Fransızca veya Batı dillerindeki asılları madde olarak var: “Aeroplan” ve “aerodrom”. Demek o sıralar kullanılıyor bu kelimeler. Aeroplan: “Havadan hafif olmadığı hâlde rüzgârın satıhları üstüne vuku bulan tazyiki sayesinde havada uçabilen makine, tayyare.” Aerodrom: “Tayyarelerin tecrübe edildiği veya havalandığı yer.” İngilizce-Türkçe Büyük Lügat’te M. Gülbahar aerodrom’u “tayyare istasyonu, uçak meydanı” diye çeviriyor. Yıl 1940. (Demek ki, istasyon da denilebilirmiş!) 1934’te “hava meydanı” olarak türetilen “uçak” o yıllarda tayyare olmuş! Zaten 1945 tarihli TDK’nın ilk Türkçe Sözlüğü’nde bu şekilde yer alıyor. “Uçman” yine var Türkçe Sözlük’te. “Uçak kullanan kimse, tayyareci” olarak. Ya uçku? Hani tayyare karşılığı uydurulan kelime? Kurum 10 yıl içinde bu kelimeyi eskitip çöpe atmış! Uçman ne zaman çöpe atıldı peki? Türkçe Sözlük’ün 1955’te yapılan ikinci baskısında yok! Fakat yeni bir teklif kelime var: Uçakçı. Olmaz mıydı? Olurdu belki. Fakat uçakçı “pilot” olamamış bir türlü. Çünkü kelimenin çağrışımları farklı. Arabacı “araba kullanan, sürücü” mânasına gelir. Aynı zamanda araba yapıp satan da olabilir. Bunu “otomobilci”de daha iyi anlarız. Otomobilci hiçbir zaman şoför karşılığı olarak kullanılmaz! Türkçe Sözlük’ün sonraki baskılarında kullanılma alanı bulunmayan bu kelimeden de vazgeçildiği görülebiliyor. İşte 1934’ten üç kelime: Uçku ve uçman sizlere ömür! Uçak ise anlam değiştirerek yaşıyor! O zamandan bu zamana havada çok şey değişti. Yüzlerce yolcu taşıyan hava araçları yapıldı, hava alanları da havalimanı oldu (aeroport). (Bu değişime İngilizce-Türkçe Redhouse bile ayak uyduramamış. Sözüğün 30. Baskısında dahi (2000) aeroport yok!) Dil Devrimi’nin 1934’te uykuya yatan mağara dostları, 80 yıl sonra uyansalar ve İstanbul’da üçüncü havalimanının temelinin atıldığını duysalardı ne derlerdi açaba? Biz söyleyelim: “İstanbul’un üçüncü uçağı yapılıyor!”
Tarık Buğra’nın Türkçe Sevdası A. Osman Dönmez Türk edebiyatının önemli şahsiyetlerinden biri olan Tarık Buğra, hikâye, roman ve tiyatroda kendine sağlam bir yer edinirken, bütün bu anlamların temel taşı olan Türkçe üzerinde de dönemine göre çok önemli fikirler ileri sürmüştür. Tarık Buğra, gazete ve dergilerde yazdığı yazılarda, belirli aralıklarla Türkçenin önemine, Türkçe üzerinde oynanmak istenen oyunlara ve bunların gâyesine yönelik, dönemin ilim adamlarına, eğitimcilerine, siyasetçilerine önemli ikazlarda bulunmuştur. Tarık Buğra, edebiyat ve sanatta soylu bir duruş sahibi olabilmenin ilk ve vazgeçilmez şartının bağımsız bir kafaya sahip olmaktan, yani hâdiselere, meselelere, insana ve insanlar arası münasebetlere peşin hükümlere saplanmadan bakabilmekten geçtiğini görmüştür. Bu tavrını Türkçe ile ilgili yazdığı makalelerinde de sergilediğinden, “öztürkçeciler” ve “arılaşma”yı savunanlar tarafından dışlanmıştır. Tarık Buğra’ya göre yalnız edebiyatta değil, diğer sanat dallarında, teknikte, bilimde kısaca “kafa” ile ilgili faaliyetlerin hepsinde insanın seviyesi ve kaderi dile bağlıdır. Çünkü ilk çağlardan beri “insanın kelimelerle düşündüğü” anlayışı, ortak bir hakikat olarak kabul görmektedir.  Yakasını “kelime anarşisine” kaptırmış bir eğitimle, matematikte ve fizikte bile karşılıkları iki de bir değişen kavramlarla ilim, felsefe ve tefekkür yapılamaz. Bir ülkenin ana dili üzerinde oynanan kötü emelli oyunları, o ülkenin kendi kendine harp açması olarak değerlendiren Tarık Buğra, Türkçeyi korumaya yönelik faaliyetlere acilen başlanmadığı takdirde, Türkçenin nerede ise jest, mimik ve tek heceli nidalardan, bir takım işaretlerden müteşekkil kaba bir anlaşma vasıtası haline geleceğini söyler. Tarık Buğra arı bir dil meydana getirme iddiasını “dil ırkçılığı” ve “tasfiyecilik” olarak görür. Birkaç kelimelik Orta Afrika ve Avustralya’daki kabile dilleri hariç “arı dil” olmadığını söyler. Tarık Buğra, “öztürkçecilerin” dilin ne olduğunu bilmediklerini, dolayısıyla dili bir kelimeler ambarı sandıklarını belirtir. Bu anlayışın yanlış olduğunu şu cümlelerle ortaya koyar: “Öyle bir cümle yazarsınız ki içinde bir tek Türkçe kelime bulunmaz, ama Türkçedir, gene öyle bir cümle yazarsınız ki, bütün kelimeleri ‘aba en ced’ Türkçedir, ama kendisi Türkçe olmaz; öztürkçeciler işte bunu bilmiyorlar. Daha kötüsü aralarında bilmek, anlamak istemeyenler de var. Bu yüzden de yapmak istedikleri ve yapacakları şey – düpedüz – Türk düşünce ve sanat hayatlarını, kitaplarını ateşe vermekten yani Hulâgû barbarlığından, vandallığından başka bir şey değildir.” Tarık Buğra, 4 Nisan 1960 tarihli Tercüman gazetesindeki yazısında öztürkçecileri kastederek “kiralık katiller” başlığını koyar ve yazısını şöyle bitirir: “Sözün kısası bu arıcılar, bu öztürkçeciler başka hiçbirşey değil, kiralık katillerdir: Kitaplarımızı kundaklamak için tutulmuş – veya kandırılmış – kiralık katiller. Ne kadar usta ve üstün sanatçımız varsa arkadan bıçaklamak, kitaplarını ateşlemek için tutulmuş – veya kandırılmış – katiller...” Tarık Buğra, kelimeler üzerinden toplumu parçalama gayretlerine de dikkatleri çeker. Bazı odakların bazı kelimeler üzerinden nasıl bölücülük yaptıklarını şöyle anlatır: “Şehir mi diyeceksiniz kent mi? Şehir dediniz mi gericisiniz. Osmanlıcayı tutuyorsunuz, Türkçenin ve Türklüğün düşmanısınız. Kent diyince de ilerici olursunuz, devrimci olursunuz, Türkçeden ve Türkiye’den yana olursunuz.” Bu sözlerin insanı çileden çıkardığını söyler. “Şehir” kelimesini atıp “kent”i koyarak Türkçeyi yabancı dillerin baskısından kurtarıp arı bir dil yapacaklarını söyleyenleri “zibidi” olarak ifade eden Buğra, “kent” kelimesinin arıcıların iddia ettiği gibi Türkçe olmadığını belirterek asıl “şehir”in Türkçe olduğunu söyler. Şehir kelimesini unutmakta ne kaybedeceğimize dair küçük bir zihin yolculuğu yaptırır: “Biz de biliyoruz ‘şehir’ yerine ‘kent’ dersek kıyamet kopmaz; hatta köy evinden bir sıva parçası bile dökülmez. Ama ‘şehir’ kelimesini bir kere gömdük mü Tampınar’ın bir büyük eseri yani Türk kültürünün o eşsiz ‘Beşşehr’i kaybolup gider.. Eskişehir, Viranşehir de ne olur?” Tarık Buğra dilde oynanan oyunları belirli bir gayeye matuf olduğunu söyler. Çünkü bu işi yapanlar; “sebep, bütün, şiir, hikaye, millet, şehir, hürriyet, kitap, fikir, hakikat…” gibi aralarında özbe öz Türkçeler’de bulunan binlerce kültür kelimesi üzerinden bu emellerini gerçekleştirmektedir. Asıl maksat kültür ve medeniyet mirasımızı dinamitleyerek halkımızı köksüz bırakmaktadır. "Kelimelerin öldürülüşü demek, o kelimeyi kullanmış olan nesillerin öldürülüşü demektir."Kültür ile dil arasında sıkı bir münasebet vardır. Çünkü: “Kültürü dilden ayrı düşünmek, bu iki kavrama birden aykırı düşer. Kültür ile dil iç içedir; kaderleri ikizdir: Birbirinin seviyelerini, zenginliklerini, asaletlerini sınırlarlar. Dil kültürü yetiştirir, kültür de onu geliştirir, sağlamlaştırır, millileştirir.
Bizi Geçmişimizden Koparmak İstiyorlar İbrahim Sarbay Shakespeare’in eserlerini orijinal metninden okumak İngiliz çocukları için problem teşkil etmez. Küçük bir eğitim takviyesi ile her İngiliz bu dünya klâsiğini anlayabilir. Dikkatinizi çekeriz, 16. yüzyılda yazılan bir eserden bahsediyoruz. Peki Türkiye’de durum böyle mi? Yurdumuzda, bırakın 16. yüzyıla ait bir eseri, 30 yıl önce yazılan basit bir magazin haberini bugün anlayan beri gelsin. Kaçımız elimize sözlük almadan anlayabiliriz? Evet, dil aynı dil; fakat kelimeler değişmiş, dilimizin içi adeta boşaltılmış. “Kelimeler değişse ne olur? Biz yine anlaşıyoruz ya!” diye düşünen olabilir; ama insan yığınlarına millet olma özeliği kazandıran en önemli unsur dildir. Dili güçlü olan millet her alanda kuvvetlidir. Meşhur Fransız roman yazarı Balzac’ın söylediği gibi: “Millet, edebiyatı olan bir topluluktur.” İşte İngilizce!.. Genişliği ve esnekliği bakımından Türkçeyle kıyas bile kabul edilemeyecek kadar ilkel bir dildir İngilizce… Sakın şaka yaptığımı zannetmeyin. Bundan 500 sene önce Türkçe dünyanın üçüncü büyük dili iken, İngilizce adeta Katangalı yerlilerin kelime haznesiyle eşdeğerdi. Öyle bir dil düşünün ki kardeşe, babaya ve anneye hitap edebilecek kelimelerden yoksundu. Bugün ise güzel Türkçemiz dünya dilleri arasında 10. sıralarda iken, İngilizce dünyanın en büyük üçüncü dili durumunda; ama etki olarak rakipsiz birinci dili. İngilizce’nin bu kadar devleşmesinin sebebi, şüphesiz uyguladığı politikadır. Türkçemizin gittikçe cüceleşmesinin sebebi de İngilizler’in dil politikasının tam zıddına bir politika takip etmesidir. Bu şu şekilde anlatmaya çalışalım: İngilizce kelimelere batığımızda, yüzde 85’inin yabancı dillerden geçtiğini görürsünüz. “Brother, father, mother” gibi her gün kullanılan kelimeler Farsça’daki “birâder, peder ve mâder” kelimelerinden alınmıştır; ama hiçbir İngiliz’in aklına bu kelimeleri yabancı görerek dilden çıkarmak gelmez. Bunu dile getirenler olursa da, bunlar ince bir mizah ve tebessümle karşılanır. Bernard Shaw’a İngilizce’deki kelimelerin çoğunun yabancı menşeli olduğu hatırlatılınca muhteşem bir cevap vermiştir: “Bir arslanın vücudu yediği ceylanlardan oluşur.” İngilizce, bünyesinde barındırdığı kelimeleri kaybetmemeyi biliyor ve dünya dillerinden sürekli yeni kelimeler alarak genişliyor. Kelime Soykırımı Bizdeki “kelime soykırımı” elbette bir anda yapılmamış. Kendilerine “Türkçeyi Koruma ve Kollama” görevini veren bazı kişiler, “Dilimiz yabancı sözcüklerle istila edilmiş” diyerek bizim olmuş kelimeleri beşerli onarlı gruplar hâlinde attılar. Öyle ki bir dönem bu tırpanlama işi histeri boyutlarına ulaşmıştı. Özellikle Arapça ve Farsça kelimeleri atıp, yerlerine dil kaidelerine uymayan “uydurulmuş” kelimeler koyuyorlardı. Güzel Türkçemize ilk müdahale Osmanlı’nın son dönemlerinde başlamış. Milletimizi –güya- Arap ve İran kültüründen kurtarmaya çalışıyorlarmış. Oysa akıllarına gelmeyen bir gerçek vardı. Türkler Orta Asyalı yıllardan bugüne milyonlarca kilometre karelik bir coğrafyayı mesken tutmuşlardı. Çin, Hindistan, Moğolistan, İran, Arabistan, Afrika ve Doğu Avrupa’da ne kadar millet varsa hepsiyle ticarî, siyasî, askerî ilişkiler kurmuşlardı. Dikkat buyurun, bu toplumlar alelâde kabileler değildi. Çin, Sasani, Hind ve Latin gibi medeniyetlere mensup insanlarla iç içeydiler. Buna rağmen neden hâlâ Türkçe konuşabiliyoruz? Bunun cevabını verememişlerdir. Bu kelime soykırımına “Öz Türkçe” gibi cafcaflı bir isim de bulmuşlardı. Sanki bir de üvey Türkçe varmış gibi… Bu anlayış, daha 100 sene önce Arapça ve Farsça’dan sonra dünyanın üçüncü büyük dili olan Türkçeyi perişan etmiştir. O günün İngilizcesi 10. sıralardaydı. Bu ise biz 10. sıralara indik, onlar üçüncü sıraya yükseldiler. Nereden Nereye? Yüz sene önce Redhouse’un hazırladığı İngilizce-Türkçe Sözlük tam 90 bin kelimeden oluşuyordu. Bugün en muhtevalı İngilizce-Türkçe Sözlük acaba kaç kelimeden oluşuyor? Meraklısına bırakalım… Günümüzdeki Öz Türkçe sözlüğün 218. Sayfasına bir bakın! “L” harfiyle başlayan tek kelime bile göremeyeceksiniz. Peki biz Öz Türkçe konuşmak için “leke, lâhmacun, lâcivert, lise, liste, liman, lütfen” gibi kelimeleri konuşamayacak mıyız? Sözlükte yer alan kelimelere bakıldığında konunun trajikomik bir boyutu daha ortaya çıkıyor. Bu sözlükte “Z” harfiyle başlayan tam 5 kelime var: “Zorba, zorbalık, zorunlu, zorunluk, zorunluluk”. Ancak hiçbirinin aklına “zor” kelimesinin Farsça olduğu gelmiyor. Bir başka komik iddiayı da şehir kelimesinde görmekteyiz. Güya şehir kelimesi Arapçaymış ve “ay” manasına gelmekteymiş. Dilimize halkın cehaleti sebebiyle yerleşmiş. Evet “şehr” kelimesi Arapça’da ay manasın gelmektedir; ama Türkçedeki şehir kelimesi “şâr” kelimesinden gelmektedir. Soğd (Semerkat) lehçesindeki anlamı şehir demektir. Eğer Yunus Emre’nin bir şiirini açıp okusalardı “Yol gittim şârdan şâra” gibi onlarca örnek bulabilirlerdi. “Şehir” kelimesini atıp yerine “kent” kelimesini koydular. Bir defa kent kelimesi Türkçe değil Moğolca’dır. Aynı şekilde “yabancı kelimeleri dilimizden atmak” adı altında, yabancı kelimeleri dilimize sokma hatasına da düşüyorlar. “Hava meydanı” yerine “hava alanı” (şimdilerde entel takılıyorlar “hava limanı” diyorlar) kullanmak isteyenler var. Evet “meydan” Arapça bir kelimedir, ama yerine koymak istedikleri “liman” da Yunanca bir kelime!.. Peki baştaki “hava” kelimesi nece?.. O da Arapça… Lenin Bile… Bu örnekleri gördükten sonra insanın aklına bir soru takılıyor: Neden dilimizdeki Arapça, Farsça, Yunanca Latince kelimeler atılarak yerlerine uydurukçaları alınıyor? Acaba bizi binlerce yıllık geçmişimizden koparmak mı istiyorlar? Neden dilimize zorla müdahale ediyorlar? Bizi yok etmek mi istiyorlar?.. Rusya’ya ve Çin’e komünist bir rejim getiren ve eskiye ait her şeyi yakıp yıkan Lenin ve Mao bir tek, dile dokunmamışlardı. Hatta Lenin’e, Rusçadaki yabancı kelimeleri atıp yerine öz, hakikî Rusça teklif edilince “Ben Rus milletini yok etmeye gelmedim” cevabını vermiştir. Galiba tek çare, aklı başında idarecilere sahip olmamızda… Biraz da biz gayret göstereceğiz ki günlük 150 kelimeyle ve el kol işaretiyle anlaşan toplum durumuna düşmeyelim. Uydurukça yerine tarihimizde kopup gelen ve bizi geçmişimize bağlayan kelimeleri kullanarak daha emin kelimeleri kullanarak daha emin adımlarla yarınlara yürüyelim.
Öğren de Gel Prof. Dr. Beynun Akyavaş Aşağıdaki yazıda siyah harflerle dizilmiş her kelime olduğu gibi Fransızca’dan alınmıştır. Frenkçeden dilimize giren kelimelere eyvallah edip; ecdat yadigarı güzelim kelimelerimize musallat olan öztürkçecilerin (uydurmacıların) dikkatine ithaf olur. Üniversite rektör, profesör ve asistanlarına hemen her gün rastladığımız bulvarın üzerinde fakülte, enstitü, akademi, sinema, pasaj, butik, şarküteri, parfümeri, büro ve konfeksiyon mağazaları var. Kaloriferli ve asansör betonarme apartmanların teras ve balkonlarından silo, baraj botanik parkı ve toptancı hali görülüyor. Panorama fevkalâde! Motosikletli trafik polisi ekipleri, başlarında komiserleri olduğu halde, kamyonlarla kamyonetleri kontrol ediyorlar. Civardaki kooperatif evleri oldukça konforlu.  İyi dekore edilmiş bu evlerin antresindeki portmantoya mantonuzu asıp koridordan geçerek parke döşeli salona girersiniz. Burada tül perdeler, maroken koltuklar, tabureler, şezlong, tablo, biblo, kristal abajur, ampul, büfe, etajer, şömine, portatif radyo, vantilatör ve radyatörler var. Elektrik kesintisi veya voltaj düşmesi yoksa kapitone kanepenize oturup televizyon programlarını seyredebilirsiniz. Haber bültenlerinde bazı eksantrik parti sözcülerini dinleyerek kültürümüzü arttırıyor, sosyo-ekonomik gelişmeleri öğreniyor,  reform, anarşi, petrol, enerji ve teknoloji problemlerini takip ediyor,  baro ve sendika başkanlarının politik  görüşlerinden istifade ediyor,  konsey ve konferanslara gidip gelen delegelerimize, senatörlerimize bakıyoruz. Röportajlar bazen çok monoton. Patinaj şampiyonası, şampiyonadan ziyade rövü. O ne artistik figürler, o ne dans! Spor değil, âdetâ bale. Yerli filmlerin mevzuu aşağı yukarı aynı. Baş rolde bir karakter artisti var. Baba milyoner bir armatör. Kız kolej mezunu ve tüberkülozdan mıdır, kronik bronşitten midir nedir öksürüyor. Sevdiği genç bir trikotaj atölyesinde teknisyen, liseden ayrılma. Şefinden aldığı avansla pavyonlarda dolaşıyor. Onun da babası sirklerde çalışan bir akrobat. Bu akrobat baba armatör babaya kendisini amiral olarak tanıtıyor, oğlunun da çalışma ataşesi olduğunu söylüyor. Bu arada narkotik şube memurlarının takibettiği, esas adı Makbule, takma adı Müge olan bir konsomatris çıkıyor ortaya. Konsomatris aranjman şarkı söylerken o fakir gençle diyalog kuruyor! Bunu öğrenen genç kız depresyon geçirip kliniklere düşüyor. Arkadan babasının tansiyonu yükseliyor ve kalp krizinden ölüyor. Bunlara dayanamayan jön bir taraftan konyak içip bir taraftan sevdiği kızın piyanonun üstünde duran fotografının yanında şarkı söylüyor. Şarkı uzayıp giderken İstanbul manzaraları kartpostal koleksiyonu gibi gözler önüne seriliyor. Film trajedi mi, komedi mi olduğu anlaşılamadan sona eriyor. En iyisi reklâmlar, üstelik seyretmenin avantajı da var. Konserve reklamlarından pijama reklamlarına kadar hepsini esprisi ve melodisiyle beraber öğreniyoruz. Bu Türkçeyi dinlerken dilimize karışmış yığınla Fransızca kelimeyi öztürkçecilerin koltuğunun altına vermek ve “öğren de gel” demek gelmiyor mu içinizden!
Türkçe neden fakirleşiyor? Prof.Dr. Hayati Develi Türkçe iki sebeple fakirleşiyor: Birincisi, dünyadaki baş döndürücü fikrî ve teknolojik gelişmelere ve dolasıyısıyla kavram ve nesne adlarındaki zenginleşmeye ayak uyduramadığından; ikincisi, dilde yüzyıllardır yaşayan kelimeler nesebi beğenilmediği için atıldığından.
Fikir ve eşya planında neredeyse hiçbir buluşa, hiçbir yeniliğe imza atamamış olan Türk entellektüelinin ana dilini fakirlikle suçlaması, tarlaya tohum ekmeyip de hasat uman çiftçinin hâline benziyor. Nadirattan olarak, herhangi bir şey keşfeden ilim ve fikir adamlarımız da buna Grek-Latin kökenli adlar takmayı pek seviyorlar.
Alemşümul yenilikler üretemeyen Türk entellektüeli Türkçe'yi fakir bulma hakkına sahip değil.
Türkçe'yi fakirleştiren sebeplerden biri de vaktiyle âdetâ bir salgın gibi sürdürülen dildeki "Arapça ve Farsça kelimeleri atma" hareketi idi. Dili toplumsal bildirişimin en sağlam vasıtası olarak gören akıl sahipleri bu hareketin Türkçe'nin belini nasıl büktüğünü gördükleri için, artık kelimelerin nesebine bakmıyorlar. Dil konusuna ideoloji çukurundan bakan bazı dar kafalılar ise, Türkçe'nin malı olmuş kelimelerin soyunu sopunu araştırma, ırkî özelliklerini beğenmediklerini kovma gayretlerini sürdürüyorlar.
Bu gayretkeşliğin zararlarından biri olan dil fakirleşmesi hakkında bugüne kadar çok yazıldı çizildi. Radikal'i okurken rastladığım iki kelime bana yeniden bu fakirleşmeyi hatırlattı.
Malûm, bir suçtan sanık olarak yargılanan kimsenin mahkemece suçsuz bulunmasına “beraat etme” deniyor. Bunun için teklif edilmiş bir kelime var: “aklanma”.
Aklanma, esas olarak bir kirden yıkanıp temizlenme anlamında iken, mecazen, yine bir kir hükmünde olan suç isnadından kurtulmayı, temize çıkmayı ifade ediyor.
Radikal'deki bir haberde (7 Mart) "Türkiye Yazarlar Sendikası kongresinde yönetimin aklandığı" haber veriliyordu.
Oysa haberden anlaşıldığı kadarıyla söz konusu sendikanın yönetimine bir suç isnad edilmiyordu; şu halde buradaki oluş aklanma, beraat etme, suçtan temize çıkma olarak ifade edilemez.
Az çok hukuk bilenler buradaki oluşun "ibra etme" olarak ifade edilmesi gerektiğini derhal anlamışlardır.
Şimdi ne oldu?
“Beraat” ve “ibra” kelimelerini attık, yerine “aklanma” koyduk; Türkçe temiz ve öz bir dil oldu, ama yüzde elli fakirleşti. Aynı zamanda, oluş ve durumlar arasındaki nüansı ifade kabiliyetini yitirdi. Beraat etme, hukuk dilinde, isnad edilen suçun işlenmediğine veya isnad olunan suçun ceza gerektirmediğine mahkemece karar verilmesi anlamına geliyor. İbra etmede ise bir suç isnadından temizlenme yok; kelime, hukuken, kurum ve şirket yönetim organlarını ileride doğabilecek tazminat sorumluluklarından vareste kılma anlamına geliyor.
Aynı gazetenin ekinde Yaprak Zihnioğlu'nun yazısında ise Nezihe Muhiddin isimli hanımın "hakkında açılan davalardan aklanarak veya beraat ederek değil, 1929 yılındaki yeni af kanunu ile kurtulabildiği" ifade ediliyor. "Örneğin, meselâ" demek gibi bir garabet bu, ama yazarın suçu yok. Suç, dili ideolojinin tutsağı hâline getirenlerde; dili kırpıp kırpıp - Nasreddin Hoca'nın leyleği misalindeki gibi - bir cılız kuşa çeviren ve sonra tavus kuşu gibi açılıp renk cümbüşleri göstermesini bekleyenlerde.
İşte dil böyle fakirleşiyor ve nüansları ifade gücünü yitiriyor.
Türkçe Niye Hedef? Kazım Kürşat Yücel Türkçe’nin 20. Asırda uğradığı kan kaybı münevverlerimiz tarafından “Öztürkçecilik” hareketine bağlanmaktadır. Onlara göre memleketine yabancılaşan bir zümrenin başlattığı bu hareket hangi zâviyeden bakılırsa bakılsın haklı gösterilemez. Zîrâ asrımızın başında Arabça’dan sonra arzın ikinci büyük ilim lisanı olan Türkçemiz bu menfi hareket netiticesinde son derece küçülmüş, ifâde kâbiliyetini büyük ölçüde yitirerek kısırlaşmış, halkın ortalama 500, münevverlerin ise 850-900 kelimeyle konuşup anlaştıkları bir lisan hâline inkılap etmiştir.
Kanaatimizce münevverlerimizin yukarıdaki tespitlerinde tam bir isâbet bulunmaktadır. Fakat bizim buradaki maksadımız bu düşüncelerin doğruluğunu uzun uzun değerlendirmek değildir. Gâyemiz memleketine yabancılaşan bu zümrenin söz konusu hareketlere hangi sâikler dolayısıyla kalkıştığını tespit etmektedir. Şu halde biz buruda esas itibariyle adı geçen mevzûda görüş bildireceğiz. Lâkin bundan önce lisanın bizi alâkadar eden husûsiyetleri üzerinde umûmî olarak duralım. 
Lisanlar daha ziyâde cemiyetin bağlı bulunduğu medeniyet çerçevesinde gelişir. Her medeniyet kendisi dâhilinde bulunan milletlerin dillerine kadar nüfûz etmiştir. Daha doğrusu bu nüfûz ediş her ikisinin ayrılmaz şekilde kaynaştığı bir hal arz eder ki söz konusu durumu sâdece medeniyetle lisan arasında değil, medeniyetle milletlerin bu kabil diğer bütün müesseseleri arasında müşâhede etmemiz pek mümkündür. 
Hıristiyan Batı Medeniyeti’nin derin izlerini Fransız, İngiliz, Alman… lisanlarında tespit etmemiz gâyet tabiidir. Yine bunun gibi Türkçemiz de İslâm Medeniyeti’nin husûsiyetlerini arz eder. Lisanımızın en mütekâmil şekli olan Osmanlıca’da İslam Dîni ve medeniyeti’nin silinmez izlerini taşımayan hemen hiçbir kelime yok gibidir. Ve hatta bugün bile dilimizde İslâmî unsurları yok farzedecek olursak Türk Dili’nin Sümerce, Latince gibi artık yaşamayan bir takım lisanlar içine girmesine bu kelimelere kıyasla adetleri oldukça mahdut sayılabilecek kelimeler karşı koyacaktır. Kezâ mimarimiz, şiirimiz, güzel sanatlarımız… aslî unsurları itibariyle İslâm Dini ve Medeniyeti’nin mahsülleridir. 
Moğol’dan Da Beter!..

Yukarıda lisanımızın İslâm Medeniyeti dâhilinde inkişaf gösterdiğini zikretmiştik. Bu cümleden olarak dilimizin İslâmiyet’le türlü veçhelerden alâkalı sayısız kelimeyi ihtivâ ettiğini de ifâde etmiştik. Tabii bu kelimeler bâzen doğrudan ve bâzen de gayrı ihtiyârî olarak milletimize İslâm Dîni ve Medeniyeti’ne olan mensûbiyetini idrak ettiriyordu. 
Cihad kelimesi Peygamber Efendimizin “sallallahü aleyhi ve selem” harplerini hatıra getirirken, haydar kelimesi Hazreti Ali’nin “radıyallahü anh” kahramanlığını zihinlere bir defa daha nakşediyordu. İspanya demek olan Endülüs kelimesi ise Haçlıların katliâmına maruz kalan Müslümanları düşündürüyor ve gaza aşkını tazeliyordu. Ders kelimesi müderrisi, müderris ise aklî ilimlerin yanında naklî ilimlerin de okutulduğu medreseyi akla getiriyordu.
İşte biz dikkatleri sayısız kere bu noktalar üzerine çekmek istiyoruz!.. Tasfiyeciler neden acabâ dilimizde İslâm Medeniyeti’nin mahsûlü olarak yer alan kelimeleri kendilerine hedef seçmiş bulunuyorlar? Ve hem de Türkçe adına!.. Ve fakat maalesef Türkçe’ye Moğol İstilası’nın dahi vuramadığı darbeyi vurarak!..
Onlara göre bu kelimeler Türkçe’ye zorla sokulmuş ve dilimizi asırlarca istilâ etmiş yabancı unsurlardır Türkçe bunlardan kurtulup saflaşmadıkça istiklâline kavuşamaz ve dolayısıyla millî bir kimliğe bürünemez. Aslında bu iddialar hiçbir ilmî vasıf taşmadığı gibi lisanla alâkalı hakîkatlerle de çatışmaktadır. Nitekim bugün bütün dünyâya az veya çok yayılmış bulunan İngiliz Lisanı’nın bünyesinde taşıdığı kelimeler menşe itibariyle en az %75 nispetinde yabancıdır. Bu kelimelerin büyük çoğunluğu Latince’den gelmektedir ve fakat küçük bir azınlığın dışında hiçbir İngiliz’in bu güne kadar çıkıp da; “bunlar saf İngilizce değildir, bu kelimeler atılmadıkça İngiliz lisanı asli hüviyetine kavuşamaz” dediği duyulmamıştır.
Millilik Nedir?

İşte bu noktada akla hemen şu soru geliyor: Peki ama lisanların millî olması ne demektir? Neden acabâ her hangi bir dış tesire maruz kalmayan milletler, lisanlarında pek çok yabancı asıllı kelime bulunmasına rağmen konuştukları dilin millîliğinden eminler? Benzer suâli başka bir zâviyeden soracak olursak: Neden acabâ geri kalmış milletler pek çok müesseseleriyle birlikte lisanlarının da millîliğinden şüphe ediyorlar? Ve hatta bâzen –ki bunun en müşahhas misâli biziz- bundan son derece emin görünüyorlar. 
Bu suâllerin ardından zihnimizde beliren pek çok soru işâreti zannediyoruz millîliğin îzâhıla ortadan kalkacaktır. Ve bu îzahla birlikte bugün için anlayamadığımız veya bu yolda zorlandığımız pek çok husus da idrâkimiz dâhiline girmiş olacaktır.
O halde millîlik nedir? Millîliğin cemiyete ait hemen bütün müesseselerdeki tezâhürü nasıldır? Bir milletin şiiri, mimarisi, güzel sanatları… ve nihâyet lisanı hangi vasıflar dolayısıyla millîdir?
Millîlik, millî telâkkiye tam bir uygunluk hâlidir. Millî telâkki ise; “millette yaşayan ve onun her şeyine tesîr eden, ona mâl olmuş hâkim inanış ve ölçü manzûmesi demektir.” Dolayısıyla milletlerin yukarıda saydığımız bütün müesseseleri millî telâkki dâlihinde inkişaf gösterir ve bu sebepten her biri millî olur. Zâten millî telâkkiyi bu şekilde ifâde ettikten sonra milletlerin şiirde, mimaride, güzel  sanatlarda… ortaya koyacağı eserlerin farklı bir özellik taşıyabileceğini düşünmek yanlış olacaktır; buna uymayan misâller intiharın resmidir. Dolayısıyla lisanlar da tarihî seyir itibariyle millî telâkki istikâmetinde gelişme göstereceklerdir. 
Bir lisanın her hangi bir dilden fazla veya az miktarda kelime alması onun millîlik vasfının giderek sulandığına değil, fakat millî telâkkinin o yönde karar aldığına delil teşkil eder. Dolayısıyla dilimizde Arapça ve Farsça asıllı binlerce kelimenin bulunması tasfiyecilerin iddia ettiği gibi sarayın zorlamasıyla oluşmuş bir netîce değildir; aksine halkımızın bütün samimiyetiyle destelediği millî bir vâkıadır. 
Milletimizin binlerce senedir kullana geldiği isimlerin çok büyük bir kısmını emekliye ayırıp çocuklarına Ahmed, Mehmed gibi adlar vermesi bunu ispatlamaktadır. Bütün Türklerin tarih boyunca yaşadığı en mesut devreyi teşkil eden 16. yüzyılda yukarıdaki iki isim belki de Türk milletinin %25’ten fazlasının adı durumundaydı. 
Öte taraftan halk kültürümüze ait pek çok eserin yer yer kesif şekilde söz konusu kelimeleri ihtiva etmesi de insanımızın samimiyetini göstermesi bakımından mühimdir devlet kademesindeki vaziyetin halkımızın yukarıdaki durumundan farklı olmadığını da yeri gelmişken ifade etmeliyiz. Nitekim 36 Osmanlı padişahından dokuzunun ismi Ahmed ve Mehmed’dir. 4 tane de Mustafa bulunmaktadır. Şu halde söz konusu kelimeler tam bir millî mutâbakat ortamında lisanımıza girmekteydiler ve bunun için saf Türkçe kelimeler kadar millî idiler.
Niyet Kötü

Şimdi bu nokta şu suâlleri sorabiliriz: Hâl böyle iken tasfiyeciler neden acabâ söz konusu tavırlar içerisine girmişlerdi? Acabâ onların yukarıdaki fikirleri millîliğin mâhiyetini bilmemekten doğan bir idrak yanılgısından mı ileri geliyordu? Aslında bu ihtimal nazariyede mümkün görünüyorsa da hakîkatte hiçbir kıymet ifâde etmiyor. Zîrâ tasfiyecilerin hemen her husustaki icraatları son derece ince yapılmış bir hesap dâhilinde hareket ettiklerini ortaya koyuyor.

Onların başlıca vasıflarını teşkil eden husûsiyet fiillerinde görülen sarsılmaz istikrardır ki bizi yukarıdaki kanaate iten sâiklerden biri budur. Halbuki idrak yanılgısına düşen insanlar hareketlerini son derece düzenli bir şekilde sıralayamazlar. İdrak yanılgısı esâsen bir anlayış hatâsı olduğu için buna bağlı görüşler de tabii olarak yanlış, en azından kusurlu olacaktır. Fakat bu demek değildir ki bir hususta idrak yanılgısına düşmüş insanlar cemiyetlerine ait bütün mevzûlarda istisnâsız şekilde yanlış düşünecekler ve böylece bir yanlış düşünme istikrârı oluşturacaklar. Eğer böyle bir hâl söz konusu ise buradaki durum idrak yanılgısına değil, sâdece tek bir şeye işâret edebilir: Kurnazca bir hesap üzerine binâ edilmiş sistemli bir harekete!..
Dolayısıyla tasfiyecilerin içinde bulundukları durum bir idrak yanılgısı değildir. Yukarıdaki fikirleri yanılarak da olsa Türkçemizi samimi gayretlerle geliştirme düşüncesinden kaynaklanmamaktadır. Bu görüşler lisanımız üzerinde yaptıkları tahrîbâtı makul bir zemine oturtma isteğinden ileri gelmektedir. Nitekim onların söz konusu kelimelere Türkçe’nin saflığı cihetinden karşı çıkarken destan yerine “epope” asrî yerine “modern”, içtimâî yerine “sosyal” kelimelerini Fransızca’dan alarak kullanmakta bir beis görmemeleri de bu kanaatimizi teyid eder vasıftadır.
O halde lisanımıza karşı takınılan u tavırların sebepleri nelerdir?
Son derece karışık gibi görünen bu suâllerin cevâbı aslında öyle sanıldığı kadar girift değildir. Tasfiyecilerin hayat hikayeleri, niyetleri hakkıda net bir görüşe sahip olmamızı mümkün kılmaktadır. Kanaatimiz odur ki bu uygulamalar inancımıza karşı yürütülen sistemli bir hareketin lisanımızdaki tezâhürüdür. Zîrâ bu şekilde İslâmiyet’le uzaktan yakından ilgisi bulunan her şey lisanımızdan, dolayısıyla insanımızdan uzaklaştırılacak ve böylece bütün benliğimize işlemiş İslâm İnancı bizlere unutturularak inançsız bir millet haline gelmemiz sağlanacaktı.
Tabii bütün bunlardan maksat milletimizi yeni bir ruh iklîmine hazırlamaktı!..
Sosyo-Kültürel Bir Unsur Olarak Dilin Ehemmiyeti Ayşegül Büşra Çalık Dilin birçok fonksiyonundan bahsetmek mümkündür. Her şeyden evvel bir anlaşma vasıtası olması itibariyle dil bir kere sosyal hayat bakımından zaruri ve vazgeçilmez bir unsurdur. Fakat dil, toplum fertleri arasında bir anlaşma vasıtası olmakla sınırlı değildir. Dil, bundan daha fazla bir şeydir. Onun fonksiyonu sadece mevcut, fertler arası münasebetleri yürütmekle kalmayıp geçmiş çağlardan günümüze intikal eden kültürel mirası koruyarak, zenginleştirerek günümüze ve gelecek nesillere de aktarmaktır. Dilin bir kültür unsuru olmasının yanında dil ile kültür arasındaki münasebetlerde karşılıklıdır. Yani güçlü bir dilin kültür üzerindeki zenginleştirici fonksiyonu kaçınılmazken, güçlü bir kültür de dili zenginleştirir, kuvvetlendirir. Çünkü bir dilin ifade kabiliyeti ne kadar güçlü, ne kadar zengin ise bizim de hayatı kavramamız, birbirimizi anlamamız o derece mümkün olur. Bu sebeple, dile kuvvetini kazandıran asıl unsur da dildeki kelimelerin farklı manaları ifade edebilmesidir. Fakat günümüzde dilin fonksiyonunun ve bu fonksiyonun ehemmiyetinin idrakinde ciddi bir zafiyet yaşanmaktadır. Türkçemizin ne kadar zengin bir dil olduğunu unutarak lüzumsuz, uydurma kelimeleri dilimize sokma gayreti hayret vericidir doğrusu. Dilimizde var olan ve ifade kabiliyeti fazlasıyla güçlü kelimelerimizin yerine bu uydurulmuş kelimeleri almaktan hiçbir rahatsızlık duymayanlar, bir milletin dilinin, onun ülkesi gibi, bayrağı gibi korunması gerektiği konusunda gereken hassasiyeti gösterememişlerdir. Dil, bir milletin kimliğidir. Millî kimliği olmayan, ferdi kimliği de olmaz. Millî kimliğin bir parçası olan dil üzerinde yapılacak lüzumsuz oynamalar da bir milletin tarihiyle, geçmişiyle, geleceği ile oynamak demektir. Uydurma Kelimeler Meselâ dilimize öz Türkçe diye sokuşturulmaya çalışılan ve nispeten de başarılı olunan kelimelere bir örnek olarak “zorunluluk” kelimesini verebiliriz. Esasen zorunluluk kelimesi ile neyin kastedildiği de belli değildir. Günümüzde bu kelime “mecburiyet” ve “zaruret” kelimeleri ile aynı manada kullanılmaktadır. Fakat mecburiyet ve zorunluluk kelimeleri birbirlerini tam manasıyla karşılayan kelimeler değildir. Mecburiyette dışarıdan bir zorlama vardır. Bir başka bir örnek ise “öneri” kelimesidir. Bu kelime ile de ne kastedildiği belli değildir. Çünkü bu kelime de hem “teklif” hem de “tavsiye” manasında kullanılır ki bu iki kelime de birbirinin tam karşılığı olan kelimeler değildir. “Karşıt” kelimesi ise “zıt”, “aleyhtar”, “aykırı” ve “muhalif” gibi birbirinden farklı birkaç kelimenin yerine kullanılmaktadır. Halbuki birbirine zıt olan şeyler birbirine aykırı olmak durumunda olmadığı gibi, birbirine muhalif şeyler de birbirine zıt veya aykırı olmak zorunda değildir. Bazı kelimeler vardır ki, onların ifade ettiği manayı hiçbir uydurma kelimeyle ifade edemeyiz, çünkü bu kelimeler bu manaları çok uzun asırlar boyunca kazanmıştır. Meselâ “taraf” kelimesi… Bunu bazıları “yan” diye, bazıları ise “yön” diye çevirmektedir. Tarafsız yerine yansız diyebilirsiziniz, bu biraz uydu diyelim. Ama mesela “bu emanet sana benim tarafımdan gönderildi” cümlesini onların istediği şekilde nasıl “Türkçeleştirebiliriz?” O zaman “bu emanet size benim yanımdan gönderildi” gibi ortaya bir ucube çıkar. Bu kelimenin çoğulu “etraf” kelimesidir, fakat bu kelimenin tekili ile çoğulu çok farklı manalara gelmektedir. Meselâ “taraflı bir çalışma” ifadesi ile “etraflı bir çalışma” ifadesi birbirinden çok farklı manalar ihtiva etmektedir. “Taraflı bir çalışma” derken kastedilen, bu çalışmanın objektif olmadığı, birilerinin kayrıldığıdır. Hâlbuki “etraflı bir çalışma” demek, incelenen konunun geniş bir şekilde, ayrıntılı bir şekilde araştırıldığını ifade eder. Yine münasebet kelimesi yerine uydurulan “ilişki” kelimesi de son derece lüzumsuz bir kelime dâhil etme çabasıdır. Münasebet kelimesini kullandığınız her yerde ilişki kelimesini kullanamazken, ilişki kelimesinin kullanıldığı her yerde münasebet kelimesi kullanılabilir. “Ne münasebet” yerine “ne ilişki” demeniz ne kadar abesle iştigal olursa, “kutlama münasebetiyle” yerine de “kutlama ilişkisiyle” denmesi de o kadar abesle iştigal olur. “Nitelik” kelimesi üç kelimenin yerine de kullanılıyor. “Mahiyet”, “vasıf”, “keyfiyet” … Bunların üçü de birbirinden farklıdır ve dolayısıyla bunlar birbiri yerine kullanılması, dile yapılan büyük hatalardandır. Meselâ “vasıfsız işçi” demek “mahiyetsiz işçi” demek değildir. Mahiyet bir şeyin esasıdır. Hâlbuki vasıfsız işçiyi de niteliksiz işçi dediniz. Peki, “işin mahiyetini öğrenmek istiyorum” yerine “niteliğini öğrenmek istiyorum” derseniz bu ne ifade der? “Keyfiyet” de bir şeyin maddî değil manevî yönünü ifade eder. Birinin keyfiyeti olmadığından bahsederseniz, ele avuca gelir bir meziyetinin olmayışından bahsedersiniz. Bunların yerine “nitel” kelimesini kullanmak nüansı öldürmektedir ve yerine bir şey koymamaktır. Bir başka örnek verecek olursak; Yine “akıl” kelimesi yerine uydurdukları “us” kelimesi Türkçede yoktur. Uydurulan bu kelime “uslu” kelimesinden çıkarılmıştır. Oradaki “lu”  hecesi bir ek değildir, onu sanki bir ek gibi düşünüp “uslu”yu da “akıllı” gibi düşünmüşlerdir. Mesela, bir çocuk için bu kelimeyi kullandığımızda, çocuğun usluluğu ile kastedilen çocuğun akıllı oluşu değil, yaramaz olmayışıdır. Ancak uslu kelimesinin manasını bu şekilde değiştirenler “–lu” hecesini de ek olarak kabul edip, kendilerince “us” diye bir kök bulma lüzumsuzluğuna düşmüşlerdir. Fakat şu düşünülmemiştir; -“-lu” hecesi ek olsaydı şayet, “ussuz” kelimesinin de var olması gerekirdi. Ama Türkçede “ussuz” diye bir ifade yoktur. Yine bazı kelimeler vardır ki onların yerini konulacak hiçbir kelime bu kelimenin yerini tutmaz. “Şu kadar hayvan itlâf edildi” derseniz, bunu herkes anlar ki o kadar hayvan hastalıklı çıktı ve dolayısıyla onlar öldürülmek zorunda kalındı. Ama bunun yerine “bu kadar hayvan öldürüldü” derseniz, insanların aklına neden sorusu gelir. Osmanlıcadan Türkçeye geçen bazı nezaket ifadeleri vardır ki, bunlar da Türkçeye tercüme edilememektedir. Meselâ “geçen bir dostumuza iade-i ziyarette bulunduk” ifadesi nasıl Türkçeleştirilir? Yine, “ihtiyaç” kelimesi yerine uydurulan “gereksinim” kelimesi de tamamen köksüz, ruhsuz bir kelimedir. Nesiller Birbirinden Koparılmaktadır Bu gün Türkiye’de nesiller on sene de bir eskimektedir. On yıl önceki neslin kullandığı kelimeleri bugünkü nesil anlamamaktadır. Hatta iş öyle bir raddeye gelmiştir ki halkın kullandığı birçok kelimeyi okumuşlarımız bilmemektedir. Bu bizim okumuşlarımızın hatasından kaynaklanmamaktadır. Tamamen onlara aşılanmak istenen maksatlı, kötü niyetli, yanlış bir zihniyetin neticesidir. Fakat etnik gruplardan olan insanlara sınırlarımızı açarken, farklı kelimelere niye kapatalım? Dilde ırkçılık, ırkçılığın en tehlikeli şeklidir. Çünkü sadece yaşayanlara zarar vermemektedir. Geçmişle bağımızı kopardığı gibi gelecek nesilleri de tehlikeye atmaktadır. Ayrıca dilde uydurmacılık cereyanı kelimelerdeki nüansları öldürmekte bu da cemiyette bir entelektüel zafiyet meydana getirmektedir. Nitekim Türkiye son otuz yıldır tefekkür bakımından belki en kısır dönemi yaşamaktadır. Türkiye bir Necip Fazıl, bir Yahya Kemal çapında şair yetiştirememiştir. Bu bizim insanımızın kabiliyetlerinde bir problem olmasından kaynaklanmamaktadır. Bu onun dilinin kısırlaştırılmasının ve dolayısı ile düşünce dünyasının karartılmasının bir neticesidir.Netice olarak şunu söyleyebiliriz; biz dilimizin “saf” veya “arı” oluşuyla değil, bir kültür dili olmasıyla övünebiliriz. Kelimelerin menşe’ine değil bu dilden ne kadar şair, ne kadar edip yetiştiğine bakmalıyız. Sırf, dili yabancı kelimelerden arındırmak adına daraltıp ifade kabiliyetini kısırlaştırmak, bir milletin kültürüne millî bütünlüğüne ve geleceğine yapılan bir ihanettir. Bu oyuna, bu ihanete izin vermemek de bu vatanda yaşayan, bu toprakların ekmeğini yiyip, suyunu içen vatan sevgisini analık duygusu gibi hisseden herkesin boynunun borcudur.
Türkçe'ye Sahip Çıkma Şuuru M. Halistin Kukul Asırlardan beri, süzüle süzüle, türlü türlü çiçekten lezzet ve koku ala ala, zihinlere ve gönüllere yerleşe yerleşe sözde ve yazıda üstün numuneler vere vere bugünlere ulaşan güzel Türkçemiz; milletimizin birlik ve beraberliğinin iki mühim unsurundan birini teşkil eder. Dil ve Din’in, insanın ve milletin hayatındaki kalbi ve zihni ehemmiyetini idrak edemeyenler, ne hayatta oluş sebeplerini bilebilirler, ne de tarihi ve kültürü. Mütefekkir merhum S. Ahmed Arvasî, Nesiller ve Milli Dil adlı yazısında: Bir millet, bir kültür müessesesi, hayatiyetini “nesiller” ile devam ettirir. “Nesiller” sözü, çok geniş bir kavramdır. O, bir milletin dününü, bugününü ve yarınını birlikte ifade eder. “Nesiller” birbirinden kopuk tanecikler değil, bir tespih gibi birbirine bağlanmış yapıdadır… Her yeni nesil ile birlite, milletler, milli kültür ve medeniyetler, milli müesseseler, kendilerini hem devam ettirirler, hem güçlendirirler, hem de yenilerler… Millî dil de öyledir. O da nesilden nesle intikal ederken hem kendini korur, hem kendini geliştirir, hem de yeniler… Milli dil, sadece yaşayan nesillerin dili değildir. O, geçmiş ve geleceği ile bir milleti kucaklar. (Size Sesleniyorum-1, s.283) der. Türkçemiz, hâlen, üç büyük müdaheleyle mücadele etmek mecburiyetinde bırakılmıştır. Bunlar: Fransızca ve İngilizce kelimelerin Türkçe içerisinde âdeâ cirit atması hatta hakimiyet kurmaya kalkması ile, uydurma kelimelerin “Dağdan gelip bağdakini kovar” misâli, güzel ve kullanılan kelimelerin yerini alma gayretidir. Kaidesiz kelime uydurmak, Türkçemizi, hem mânâ, hem güzellik ve hem de işleklik bakımlarından bozmaktadır. Milli kültürün en mühim unsurlarından biri, bu şekilde, iç ve dış müdahalelere maruz kalıp bozulurken, meseleyi sükunetle takip etmek, üzerinde oynanan oyunları seyre dalmak ve tahribatına müsaade etmek en azından gaflettir. Türkçemiz, bu cahilce müdahaleler yüzünden, hedefsizdir ve hesapsız ve hudutsuz bir huzursuzluğu yaşamaktadır. Ancak; Türkçe sevgisini, Türkçe şuuruyla yaşayan örneklere de rastlamaktayız. Şimdi, sunacağım böyle bir ibret vesikasına dikkat buyurmanızı istirham edeceğim: Emekli Ziraat Yüksek Mühendisi Numan Aydoğan Ünal şöyle bir hatırasını anlatmıştı: “Resmi bir vazifeyle Hollanda’nın Amsterdam şehrine ilk defa gitmiştik. Arkadaşım Selim ile şehri gezerken öğle namazı vakti çıkmak üzere idi. Bir cami aradık bulamadık. En iyisi burada Türkler çok bir Türk bulalım da camiyi soralım dedik. Türklere benzeyen iki kişi bir bahçede oturuyordu.  Kendilerine selam verdik.

Ve Aleyküm Selam dediler. Biz yabancıyız, Türkiye’den geldik. Namaz kılacak bir yer arıyoruz dedikse de hiçbir şey anlamadılar. Daha sonra İngilizce sordum yine anlamadılar. İsimleri Muhammed ve Abdüsselam olduğunu öğrendiğimiz bu kardeşlerimize ecdad diliyle konuşursak anlaşırız diye düşündüm. Ve hemen: - Vakît mahdut, abdest mevcud lakin mescid mechul Deyince adamların yüzleri güldü, neşelendiler, sevindiler, önümüze düşerek Türklerin satın alarak kiliseden camiye çevirdikleri Fatih Camiine götürdüler. Cami imamı bunlar cemaatimizden Kuzey Afrikalı Müslüman kardeşlerimiz olup Türkçe bilmezler” dedi. Görülüyor ki, konuştuğumuz kelimeler, gerek Türk dünyasıyla ve gerekse İslâm dünyasıyla anlaşabileceğimiz kelimelerdir. Bugüne kadar sürdürülen uydurmaca hastalığının ne kadar vahim olduğunu da gözler önüne seren bir ibrettir. Bütün bunları, “dil ictimâiyyâtı”ndan az çok haberdar olanlar iyi idrak edebilir. Amma, diyeceksiniz ki, bizdeki üniversitelerde “dil ictimâiyyâtı” veya “dil sosyolojisi” diye bir bilim de yok. Bu hale getirilmek istenilen bir lisanın (sosyolojisi)yle kim uğraşır. Yine de, Türk Dili ve Edebiyatı Bölümleri’ne böyle bir dersin konmasını teklif ediyorum. Belki düşünenler çıkar!
Türkiye'de Kullanılan Uydurukça Kelimeler Türk Dünyasında Yok Mehmet Can
O
smanlı Devleti zamanından günümüze kadar kullanılan ve Cumhuriyet döneminde Türkiye Türkçesine  giren yeni kelimeler ile Azerbaycan, Başkurt, Kazak, Kırgız, Özbek, Tatar, Türkmen, Uygur lehçelerindeki bugün kullanılan kelimeler  aşağıdaki cetvelde gösterilmiştir.

Türkiye dışındaki Türk lehçelerinin kelimeleri, Kültür Bakanlığı tarafından neşredilen “Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü”nden;  “Uydurma Türkçe” bölümündeki kelimeler ise, D. Mehmet Doğan tarafından hazırlanan ve Milli Eğitim Bakanlığınca öğretmen ve öğrencilere tavsiye edilen “Büyük Türkçe Sözlük”ün 10. baskısından alındı.

 

Bu cetvel incelendiğinde açıkça görülüyor ki, Türkiye dâhil diğer bütün Türk lehçeleri arasındaki kelimeler hemen hemen birbirinin aynısıdır. Türkiye Türkçesine Cumhuriyet döneminde sokulan kelimelerin hiçbirisi diğer Türk lehçelerinde yoktur. Yani, bu kelimeler uydurma kelimelerdir.
Necip Fazıl Kısakürek'ten Yabancı Başlıklara Tepki Prof.Dr. Nevzat Gözaydın Yabancı dillerden alıntı sözleri yaygınlaştırma ve kullanma sıklığına çanak tutan öncelikle yazılı ve görsel basındır. Kentli nüfusa büyük ölçüde hitap eden yazılı basında bunun yüzlerce örneğini hemen her gün gazetelerimizde görüyoruz. Haberlerin veya yazı başlıklarının olsun, dergi adlarının olsun binbir örneği ardı ardına sahnelerde boy gösteriyor. Dergi adları demişken, hemen usta yazar Necip Fazıl Kısakürek’ten beri pek bir şeyin değişmediğini göstermek istiyorum. Onun 1940 yılında kitabına aldığı şu şikâyetleri ardı ardına okuyuverelim: “Bir Matbuat Davası Köprüden kalkan Kadıköy vapurunda, bir havuz üzerindeki sivri sinekler gibi kaynaşan gazete müvezzileri… Bunlardan biri haykırıyor: - Maç geldi, Maç, Sinemon, Purvu, Maryan. Uzaktan bir başka ses: - Konfidans var, Konfidans, Illustrasyon, Vü, Dedektif, Vuala! Sağdan soldan birkaç ses: -Parisuvar, Parisuvar, Parisuvar! Karmakarışık sesler: - Marikler, Çaytung, Buketo! Operada, tenor, bariton, bas, soprano avaz avaz haykırken tempo tutan cılız sesler hâlinde birkaç inilti de, Türkiye’de çıkan mecmua ve gazete isimlerini geveliyor. Bu sahnenin ne müthiş bir ifadesi olduğunu kavramak için şöyle bir levha tasarlayalım: Mesela Paris’tesiniz ve Fransız müvezziler var kuvvetleriyle Türk gazete ve mecmualarının isimlerini haykırıyor. Ne buyrulur? Değil Fransa’da Türk gazete ve mecmuası, dünyanın hiçbir köşesinde hiçbir yabancı neşir vasıtası; bu kadar hararet, bu kadar muhabbet, bu kadar cüretle satılıp alınamaz. Hatta bir müstemlekede, müstemleke sahibinin eserleri bile bu tarz ve mikyasta sürülemez. Burada kalemimin öfkesini tutuyorum. Ne demek istediğimi anlıyorsunuz. Kabahat kimde, satanda mı? Asla! Alanda mı? Oldukça! Yasak etmiyende mi? Yüzde yüz evet! Hükûmetin bu gibi işlerle meşgul olması ve gözünü dört açması gereken fikir ve hassasiyet merkezleri, belli başlı ihtiyaç sahiplerine vesika mukabili abone hakka vermek şartile, bu işporta malı müzahrafat kültür aletlerine kapılarımızı kapamalı.” (Çerçeve, 1940, s. 81-82, 13.6.1939) “Vaktiyle Fransız Akademyası âzâsından bir zat, genç; nesiller elinde Fransızcanın günden güne bozulduğunu, köklerini ve kanunlarını kaybettiğini iddia etmiş; bu hadise Fransa’da bir küçük kıyamet doğurmuştu. Ya bizim Türkçemiz! Engizisyon zulmüne uğruyor da kimse aldırış etmiyor. Mekteplerden sarf dersi kalktı kalkalı her hangi bir yanlışı belli etmek için, bir nevi kulak zevkinden başka, müracaat edebileceğimiz mahkeme de kalmadı. Sarf ve nahvi okutulmayan dil! Benim havsalam almaz bunu.  Türkçe, zavallı Türkçe! O her şeyden evvel kendi içinde, mevcut ve malum o olduğu kadar, öz çerçevesi içinde ihanete uğruyor. Dilimizi resmen unutuyoruz. … Neredeyse, bir tatlısu frengi edasile (üç adamlar) diye konuşacağız. Dilimize bir başka ihanet, münevverler Türkçesinin üçte birini müstemlekeleştiren Fransızca kelime istilası. Türk anneleri, iki çocukta bir, Fransız yavrusu mu doğuruyor? Ne rezalet!” (Çerçeve, 1940, s. 83; 24.6.1939) “Millî Hançere Filân kelime arabca, filân lâtince, acemce, yahut rumca diye bir mesele yoktur. Mesele, muhtaç olduğumuz kelimeleri nerede bulursak hemen benimseyip üzerlerine millî hançere damgasını vurabilmekte. Almancanın almanca oluşu böyledir. Zaten hangi batı dili, kafasını rumcayla lâtinceye emzirtmedi? Yok eğer eskiden yapıldığı gibi, dilimize yabancı dil aşılarını bütün kanunları ve asıllarile tatbik edersek lisanımız o lisanın sömürgesi olur.” (Çerçeve, 1940, s. 83; 24.6.1939) Yazarımızın bu haklı şikâyetleri toplumumuzun farklı kesimleri üzerinde nasıl bir etki yaptı acaba? Aradan geçen yetmiş küsur yıl içinde yazarlarımızın, köşe kadısı efendilerimizin, basında kalem oynatan muhabirlerin vd. kalem erbabının tutumlarında herhangi bir olumlu gelişme -tabii Türkçenin lehine olması gerekir, aleyhine değil- gözlemlenebilir mi? Bu ve buna benzer soruların karşılığını bulabilmek amacıyla kitapların dergileri sıraladıkları raflarına göz gezdirmek istedim ve şu dergi adları ile karşılaştım: Bazaar, InStyle, Shout, Wallpaper, Hello, Jolie Glamour, Blonde Hair, Vanity Fair, Life, Vogue, Maria Claire, Elle, Wedding, Cosmopolitan, Burda, Women Health, Formsante, Allmen, Iron Maiden, Watch, Joy Division, Opus, Quality, Fortune, The Ekonomist, Time, Le Point, L’Espresso, Monocle, Der Spiegel, Forbes, Harvard Business Review, Fast Company, Foreign Affairs, History, Esquire, L’Officie1 vs… vs…  Bütün bunlara şahit olduktan sonra aradan geçen bunca yıla rağmen Türkçenin lehine hiçbir değişiklik olmadığı anlaşılıyor. Bu tutuma kolayca bir de kılıf bulunmakta… Efendim, küreselleşmeymiş, tekelleşmeymiş, basın imparatorlukları artık sınır tanımadan her tarafta hükmünü icra ediyormuş ve daha niceleri. Çıkar ilişkileri, paranın gücü, daha doğrusu genel bir deyişle ekonomi, bütün değerlerin, düşüncelerin, uygulamaların ve öğretilerin önüne geçirilince bu tür görüntüleri kabullenmek zorunda kalıyoruz. Bu Türk dilinin aleyhine olan olumsuzluklardan da en çok etkilenen kendi öğrencilerimiz ve geleceğimiz oluyor. Ve tabii Türkçenin de geleceği… Hatta bu modaya kapılarak kendi öz çocuklarına bile yabancı artist, futbolcu adları koyanları da görüyoruz.
Kâtil Kelimeler Yavuz Bülent Bakiler Radyolarımızın, televizyonlarımızın, gazetelerimizin, zaman zaman cin çarmış kelimelerle sancılı dili, bana hep Konfüçyüs’ü hatırlatıyor. O cin çarpmış kelimeler, aynı zamanda Türkçemizin katilleridir de! Ortaya çıkar çıkmaz birçok kelimeyi sindiren, öldüren, güzellikler ve incelikler yerine kurulup kalan zındıklarıdır. Türkçe olsalar bile, ben maymuncuk haline getirilen veya kanlı-bıçaklı katiller gibi sola-sağa saldıran, etrafını temizlen bütün katil kelimelerden nefret ediyorum.  Uzun bir zamandan beri, ortalıkta sallanan katil kelimeler zincirinin başında, şimdi şu “olay” ucubesi var. Geçen gün otobüste, bir üniversite talebesi, arkadaşını uyarıyordu:

“Görüyor musun? diyordu dışarıda yağmur olayı var!” Bir Türk çocuğu, böyle sefil bir üslupla konuşur mu hiç? “Yağmur yağıyor” veya “yağmur başladı” yerine “yağmur olayı” diye söze başlamak ne büyük bir çirkinlik, çarpıklık örneği! Bir TV programında yine bir üniversiteli, bir müzik otoritesine “Bende sinüzit olayı var. Bu müzik bana iyi geldi” diyerek ağzını çarpıtıyordu. Bir TV sunucusu ise, karşısındaki yarışmacıya “para olayın nasıl” diye sırnaşıyordu. Yerli yersiz kullanılan bu olay kelimesinden iğreniyorum. Geçenlerde, ünlü bir siyasinin, kalabalıklar karşısındaki konuşmasını dinlerken de utanmıştım. Şehirlerine üniversite açılmasını isteyen kimselere söz veriyordu: “Sizin bu üniversite olayınızın takipçisi olacağım!” Allah! Allah! Eskiler: “Üniversite dâvânızın” veya “üniversite işinizin” veya “Üniversite arzunuzun” veya “üniversite isteğinizin”… diye konuşurlardı ve doğru bir Türkçeyle meramlarını ifade ederlerdi. Demek şimdi bu hınzır “olay” kelimesi: dâvâ-iş-ihtiyaç-arzu-istek… gibi zenginliklerin, güzelliklerin katili oldu. Bir üniversitede, ihanet ocakları, fitne fesat çıkarmışlarsa, vurmuşlar, kırmışlar, yakmışlar, yıkmışlarsa… Üniversite olaylarından bahsedebilirsiniz. Ama üniversite açılması isteğine üniversite olayı diyemezsiniz. “Yoğun” kelimesi de kanlı-bıçaklı kâtil kelimelerden. Yoğun kelimesi, her derde deva bir ilâç gibi.. Bir cenaze merasimi mi var? “Polis çevrede yoğun tedbirler almıştır.” Eskiden polisimiz sıkı tedbirler, caydırıcı tedbirler, ciddî tedbirler… alırdı. Şimdi her işimiz yoğun, yoğunlaştı. Eskiden bir kişinin çok işleri olurdu. Şimdi yoğun işleri oluyor! Eskiden bir hatibin sözleri, şiddetli alkışlarla kesilirdi, şimdi yoğun alkışlar! Eskiden büyük aşklar yaşanırdı, şimdi yoğun aşklar!  Eskiden karışık meselelerle karşılaşırdık, şimdi yoğun sorunlarla!

Eskiden bir trafik keşmekeşi görülürdü, şimdi trafik yoğunluğu.   Eskiden misilsiz heyecanlar duyardık, şimdi yoğun çoşkular!.. Bu örneklere siz de yenilerini ilâve edebilir, bir yoğun kelimesinin kaç güzelliğimizi sindirdiğini veya katlettiğini hesaplayabilirsiniz. Şimdi ben bu yoğun kelimesine nasıl yoğun nefret duymayayım? Ya şu lâtin dilinden Türkçemize bulaştırdığımız şu “sel” ve “sal” ekli kelimeler? Artık resmî ağızlarda bile selli sallı kelimeler volta atıyor. Açın Dede Korkut kitabını, açın Kutadgu Biliğ’i açın bütün halk şairlerimizin divanlarını, çönklerini, şiirlerini,  onların hiçbirinde sel-sal bataklığını göremezsiniz. Batı dünyası karşısında “yoğun” bir aşağılık duygusuna kapılanlar veya İslâma düşman olanlar,  bizi dinî mukaddeslerimizden koparmaya çalışanlar, dilimizi “sel-sal” “olayı” içine çok kötü sıkıştırdılar. Ben bu sel ve sal ekli çirkin, çarpık, zevksiz, nesepsiz kelimeleri çiftesi çok kuvvetli olan katırlara benzetiyorum. Katır atla-eşeğin birleşmesinden meydana gelen bir yaratık. Ne ata benzer, ne eşeğe! Sel ve Sal ekli kelimeler de öyle. Ne Türkçeye benzerler, ne Fransızcaya! Mesela Tarih-kelimesi Arapça, çerçeve kelimesi Farsçadır. Tarihsel ve Çerçevesel kelimeleri “sel takısıyla” nasıl Türkçe olabilir. Görmek-işitmek kelimelerinden görsel-işitsel yapmakta neyin nesi? Türk ve İslam’a düşman olanlar, dilimizi kündeye almışlardır. Türkiye’de derin bir dil buhranı var. Dükkan tabelalarına kadar yayılan bu zevksizlik bu çirkinlik, bu kabalık, bu soysuzluk… dağdaki-şehirdeki terörden çok daha tehlikeli. Şu “yoğun” işlerimizden başımızı kaldırıp biraz da “dil olayımıza” baksak mı dersiniz?
Dilde Neler Kaybettik? Yavuz Bahadıroğlu Bir gün insan, “virgül”ü kaybetti…
Virgülü kaybedince zor ve uzun cümlelerden korkar oldu, git gide daha basit ifadeler kullanmaya başladı…
Cümleler basitleşince, düşünceler de basitleşti.
Bir başka gün insan, “ünlem” işaretini kaybetti…
Bunun sonucu olarak, ses tonunu hiç değiştirmeden konuşmaya başladı… 
Artık ne bir şeye kızıyor, ne de bir şeye seviniyordu. Hiçbir şey onda en ufak bir heyecan uyandırmıyordu. 
Çünkü ünlem işareti yoktu!

Bir süre sonra insan “soru işaretini” de unuttu…
Tabiî olarak artık soru sormaz, merak etmez oldu. Hiçbir şey ama hiçbir şey onu ilgilendirmiyordu. Ne kâinat, ne dünya ne kendisi umurundaydı.
Öğrenme merakını yitirmişti.

Birkaç sene sonra “iki nokta üst üste” işaretini kaybetti insan ve o gün bugündür davranış nedenlerini başkalarına açıklamaktan vazgeçti.
Zaten de açıklayamaz oldu.

Ömrünün sonuna doğru elinde yalnız “tırnak işaretleri” kalmıştı…
İki “tırnak” arasında, başkalarının düşüncelerini tekrarlamaya başladı…
Çünkü düşünmeye düşünmeye körelmiş, kendine has bir düşüncesi kalmamıştı.

Nihayet sıra “nokta”ya geldi…
Son noktaya…
Ama buraya gelene kadar, çoktan okumayı ve düşünmeyi unutmuş vaziyetteydi.
Bu yüzden, geldiği acınılası noktayı fark bile edemedi!

Buraya kadar A. Kenesky’nin tespitlerinin bir miktar değiştirilmiş haliydi. 
Bunlara “İnsan nihayet kendini de kaybetti”yi eklemek gerekiyor: Üstelik arayış cehdi de yok; çünkü kaybın farkında değiliz.
Kimliğimizi (nüfus kâğıdı anlamında) kaybetsek, hiç olmazsa gazeteye ilân verir, nüfus müdürlüğüne gidip yeni bir kimlik çıkarabiliriz…
Kendimizi kaybın ne ilânı var, ne de bir suretimizi çıkartma ihtimali…
Gölgemizin gölgesinde yaşıyoruz!

Kelimelerle birlikte grameri de savurduk, noktalama işaretlerini unuttuk, deyimleri, atasözlerini çöpe attık…
Bir mısrada kâinatın sırrını fısıldayan şiir yok hayatımızda…
Şiir olmayınca duygu da yoktur; incelik yok, asalet yok, duyarlılık yok, farkındalık yok, keşfetme yok, merak yok…
Zaten bunlar, “Test kafası”yla olmaz!
Kelimelerle, cümlelerle, noktalama işaretleriyle, gramerle olur.
Bunlar olmadan yaşayıp yaşlanmaya, “A şıkkı”, “B şıkkı”, “C şıkkı”, “D şıkkı” arasında bocalamaya kendimizi mahkûm ettik.
Bu halimizle hiçbir  meseleyi halledemiyoruz, bizatihi kendimiz en büyük meseleye dönüşüyoruz.
Kimseye etmem şikâyet, ağlarım ben halime,
Titrerim mücrim gibi, baktıkça istikbalime!
Uydurukçaya Dair Afşin Selim “Gençler, bu dili bilmiyorlar, anlayamayacaklar, ne dersiniz, dediler. Öğrensin keratalar, dedim. Çünkü İngilizce öğreniyor, anasının dilini öğrenmiyor. Bu olmaz...”  (Attillâ İlhan)
Kökten Batıcılıktan nüfuz ettiği besbelli olan dilde bu “arındırmışlık” sonrasında, büyük romancı yahut büyük şair çıkmasını mı bekliyorsunuz bu milletten? Olayların ve olguların derinlikli bir şekilde anlatılamayacağı malûm; çünkü! İfade zenginliğini yitirmiş bir dilden, sanat şahikası beklemek, abesle iştigal etmektir zannımca. Hani ilim, fikir ve sanat eserleriniz... Ne imiş?  “Eski” imiş! Reddi miras bir nevi...  “Arapça ve Farsça istila ediyor” ama sıra İngilizce’ye gelince çağdaşlık! Nasıl bir yabancılaşmadır bu böyle? Halkın günlük konuşma dili ne ise, yaşayan Türkçe odur. 

Ahmet Yenilmez bir müddet evvel, “Lise mezunlarının 93 kelimeyle konuştuğu; iyi yetiştirilmiş bir kangal köpeğinin 150 kelimeyi anladığı bir toplumda yaşıyoruz” demişti de, kışkırtıcı bir kıyaslama olarak algılamıştım hakikaten! 

Merak ediyorum, “uydurukçalarıyla” dünya Türklüğüne hitap edebileceklerine inanıyorlar mı sahiden... Türkçeyi daha kolay bir dil haline getirmek maksadıyla yürüttükleri operasyon, bu milletin birbiriyle anlaşmasını bile zorlaştırıyor! Medeniyet ideali gütmemek, bu tip takıntılarla yaşatıyor insanı ne yazık ki... Türk devletler tarihini aralıksız bir bütün şekilde algılamayıp, Türkiye Cumhuriyeti’nin gökten zembille indiğini zannetmekle ilişkili olduğunu gözlemliyorum “uydurukça” bağımlılığının... 

Doğru: “Dil, canlı bir varlık gibi doğar, büyür, gelişir, değişir ve ölür.”  Bahse konu  “arındırılmışlığın”  asıl gayesinden uzaklaştığına inanıyorum. “Uydurukça” olarak algılamam o yüzden... Canlı bir olgu olarak dilin, bilhassa Türkçe’nin, fakirleştirilmesinden, cılızlaştırılmasından, ruhsuzlaştırılmasından yana değilim elbette. Milletlerarası karşılıklı alışveriş, dil bahsinde de gerçekleşebilir; ki gerçekleşiyor da zaten... Tekrar ediyorum: Karşı çıkışımın sebebini, dilde köken bağnazlığı, kasıtlı bir şekilde aynı kökten kelimelerin aşırı kullanımı ve bu milletin mazisi ile bağını çökertmek isteyenlerin dili araç edinmeleri... 

İlgilisine tavsiyem; şuurlu bir Türk milliyetçisi olan Necmettin Hacıeminoğlu Bey’in  “Türkçe’nin Karanlık Günleri” isimli eserine bir göz atıvermeleri...
Dilde Değişmeler Aziz Şakir Hızla değişmekte olan şartlar bizi yeni bir görevle karşı karşıya bırakmaktadır. Türkiye’nin Kuzey ve Doğu yönünde yıllardan beri kapalı duran kapılar, Demirperde’nin ortadan kaldırılmasıyla ve Komünist olarak bilinen rejimin Avrupa’daki çöküşüyle birden bire açıldı. Türk ülkeleri arasında yoğun bir gidiş geliş trafiği ortaya çıktı. Bu yeni dönem, yeni ihtiyaçların gündeme gelmesine sebep oldu. İlki Türk topluluklarının birbirlerinin yazılı eserlerini okumalarına engel olan farklı alfabelere karşı tedbir alma ihtiyacıydı. T.C. Kültür Bakanlığı, Türk topluluklarının kullandığı Latin, Kiril ve Arap kökenli alfabeleri karşılıklı olarak öğreten “Örneklerle Bugünkü Türk Alfabeleri” adlı eseri yayımlayarak bu ihtiyacı karşılamaya çalıştı. Arkasından Kiril kökenli alfabeler kullanan Türkler, alfabelerini değiştirip Latin alfabesine geri dönmek için önemli adımlar attılar. Şimdi bu yoldaki çalışmalar hızla ilerlemektedir. Fakat Demirperde’den arda kalan Dil Perdesini, Türk coğrafyasının kültür sahnesinden nasıl indirebiliriz. Bu davanın ancak devamlı bir mücadele ve Türk topluluklarının fikir birliğiyle kazanılabileceğine inanıyorum. Ortak bir Türk dili oluşturma yolunda Türkiye Türkçesi’nin esas alınması zannedersem herkesçe kabul gören bir gerçektir. Fakat bu durumda şimdikinden daha sabit, aşırı hızla değişmeyen bir Türkçe’ye ihtiyacımız var. Türkçe’ye “kazandırılan” her yeni sözcük(!) ve Türkçe’den atılan her kelime herkesi o ortak Türk dilinden adım adım uzaklaştırıyor ve bunu tabiî olarak en iyi bizler (Bulgaristan Türkleri), Türkiye Türkçesi’ni ve memleketlerimizde konuşulan lehçe ve ağızları konuşanlar hissediyoruz. Mesela bir önceki cümlede kullandığım eşanlamlı “sözcük” ve “kelime”yi ele alalım. Bulgaristan’daki Bulgaristan’da konuşulan Türkçe (en azından 10-15 yıl öncesine kadar) İstanbul Türkçesi’nin neredeyse aynısıdır-  sıradan bir soydaşa “sözcük” derseniz muhatap olduğunuz kişi tam olarak ne kastettiğinizi anlayamayabilir. Belki “söz” kökünden yola çıkarak bu “sözcüğün” anlamı hakkında tahminler yürütebilir ama bu metodu yeni ortaya çıkarılan yüzlerce “sözcüğü” çözme yolunda katiyyen kullanamaz. Oysa “kelime” derseniz iş olur biter. “Karşılaştırmalı Türk Lehçeleri Sözlüğü”nü incelediğimizde bunun gibi yüzlerce örneği göreceğiz. Şimdi birkaçını size aktarmak istiyorum. (Sözünü ettiğim lügatta, Türkiye Türkçesi’ndeki kelimelerin 8 Türk lehçesindeki ve Rusça’daki karşılıklarını gösteren bir sözlüktür): s. 180 “doğa”    : Bütün lehçelerde “tabiat” olarak verilmiştir; s. 126 “çeviri”   : 7 lehçede bildiğimiz “tercüme” dir. Bu listeye sadece Türkiye Türkçesi’nde yer alan ve tamamen oturmuş diyebileceğimiz “evrim, birey, olay, öykü, özel, uygar, araç” gibi birçok kelime ilave edebiliriz.  “Millet” kelimesini illa da atacağız dersek Türk lehçelerinin altısını kullananlara “ulus” kelimesini öğretmek zorunda kalacağız. Bir dilin söz hazinesindeki eşanlamlıların sayısı ne kadar çoksa o dil o kadar zengindir. Arapça’da “deve” için 1000’in üzerinde kelime tespit edilmiştir: “Hızlı deve”, “uyuz deve”, “taylağı olan deve” gibi… Araplar: “Bize deve için birkaç yada kolaylık için en iyisi bir tane kelime yeter, arda kalanları silip atalım deseler”di bugün ne Arapça bu kadar zengin olurdu ne de size böyle bir örnek verebilirdim. Ayrıca, unutmayalım ki Türkçe’miz hızla yenilendirilmeye devam ederse 20-30 yıl sonra bizim bugünkü yazılarımızı okumaya kalkışan bir genç, metinlerin yarısından fazlasını anlayamayacaktır. Bu gidişle Yunus Emre gibi dâhilerimizin asırlarca okunup beğenilen eserlerini, Eski Türk Edebiyatı uzmanları hariç kimse anlayamayacaktır. Bunu hayal etmek için fazla çaba sarf etmemize gerek yotur. Herhangi bir üniversitenin tarih bölümünde lisans yapan öğrencilerin 60’lı yıllarda yazılmış bir makaleyi okuyup anlamalada ne denli zorlandıklarını görmemiz yeterli olacaktır. Dil problemine önce Türkiye’de çözüm bulunmalı diye düşünüyorum. 2 yıl önce doktoramı yapmak üzere İstanbul’a geldiğimde buradaki akrabalarımı aramak için Aksaray’da bir telefon kuyruğuna girdim. İnanır mısınız, benden önce konuşan 6 kişiden sadece sonuncusunun Türkçesi’ni anlayabildim, ki o da Türkiyeli değildi. Bir Afrikalı öğrenciydi. Türk dili ve Türk kültürü ancak birileri tarafından benimsendikçe var olabilir. Türk coğrafyasında veya Türk ortamında yetişen bir kişi: “Ben Azeri’yim, Kırgız’ım, Tatar’ım vs.” deyip de: “Ben Türk’üm” demezse, o Türk değildir. Türk soyundan olmak yeterli değildir. Mesela Bulgarlar da Türk ırkındandır. Ama bugün Bulgar Türkleri’nin torunları: “Biz Bulgarız” derse o eski dillerinden sadece 20’ye yakın kelime ihtiva eden bir Slav dilini konuşurlar. Onlar hakkında Macar bilim adamlarından Geza Fehér, TTK’nun da bastığı “Bulgar Türkleri Tarihi” kitabının girişinde şöyle der: “Bulgar Türkleri’nin dil kalıntılarının Arap, Yunan Latin ve birçok Islav dillerinin yazılı kaynaklarında bulunması, bu Türk boyunun muhtelif çağlarda ve alanlarda büyük tarihi rol oynadığına ve tesirlerini yalnız komşularının üzerinde değil belki kültür seviyesi yüksek diğer kavimler üzerinde de hissettirdiklerine bir delildir.” Bu tarihi gerçek, dilin, bir milletin hüviyeti için ne kadar önemli bir unsur olduğunu açıkça göstermektedir. Bulgarlar Türk kimliğini Türkçe’yi unutarak yitirmişlerdir. Bu bir tercih meselesidir ve kimse zorla Türk olamaz, olmamalıda.
Önce Türkçe Öğretimi Necati Demir Dil öğrenimi ve öğretimi ile ilgili bir gerçek vardır: “Çocuk; önce ana dilini iyi öğrenmeli; onunla okuma ve yazma kabiliyetini geliştirmeli, kavram ve anlamda derinleşmeli, bu dille, şahsiyet ve şuur kazanmalı, kendisine güvenmeli, ondan sonra yabancı bir dil öğretimine geçilmelidir.” Özellikle batı ülkelerinde bu konuda belki binlerce çalışma yapılmış, hep aynı noktalara ulaşılmıştır.Türkiye’de ise tam tersi yapılmaktadır. Daha doğrusu ne yapıldığı bir türlü anlaşılabilmiş değildir.Türk aydınları, Türk dil bilimcileri, Türk eğitimcileri ısrarla şunları söylemektedir: “Türkçe öğretimine öncelik verilmeli, Türkçe her Türk vatandaşına iyi öğretilmeli, daha sonra gerekenlere/gerekirse yabancı dil veya yabancı diller öğretilmelidir. Aksi durumda yeni nesiller Türkçeyi öğrenmeden, hiçbir bilim dalında derinleşemeden, hiçbir alanda ufku gelişemeden yetişecekler.”Bu feryatlar, gök kubbeyi sarsacak duruma gelmesine rağmen hâlâ eğitim kurumlarımız inatla yabancı dil sevdasıyla yanıp tutuşmakta, bütün enerjilerini yabancı dille eğitim yaptırmaya veya yabancı dil öğrenimini erken yaşlara almaya sarfetmektedirler. Böyle bir aşk dünyada yaşanmamıştır(?). Bundan sonra yaşanacağa benzemez.Aslında karşı karşıya kaldığımız durumu ve bir faciaya doğru hızlı biçimde yürüdüğümüzü eğitim kurumlarındaki herkes, bütün devlet adamları hatta eğitimli herkes görmektedir. Ancak niçin düzeltilmek istenmediği anlaşılır gibi değildir.Yeni nesiller Türkçeyi öğrenmeden, doğru dürüst okumayı yazmayı bilmeden üst sınıflara doğru yükselmektedir. Üniversitede okuyup da anlamlı iki cümleyi bile arka arkaya getirmeyen öğrencilerin, hatta öğretim üyelerinin sayısı mutlaka hesaplanmalıdır. Hangi seviyede olursa olsun (mecbur tutulduğu için) okuduğu kitaptan hiçbirşey anlamayan öğrencilerin, hatta öğretmenlerin hatta ve hatta öğretim üyelerinin durumu gelecekte ne olacaktır? Durumun böyle olduğunu Türkiye’de eğitimle ilgilenen herkes bilmektedir. Ancak gerçek acı olduğundan duyarsız kalınmaktadır. Ya da takke düşüp kel görünür diye kimse bu konularla ilgilenmeye cesaret edememektedir.Durum böyle iken hangi öğretmen hangi çocuğa yabancı dil öğretecektir. Ya da onlarca yıl bu kadar emek ve bu kadar maddi kayıba rağmen hangi öğretmen hangi öğrenciye, hangi okulda yabancı dil öğretebilmiştir? Bu sorunun cevabını bilen harhangi birisi var ise haber beklenmektedir.Konunun bir başka yönü yabancı dil ile eğitim yapan kurumlardır. Öğretmen /Öğretim üyesi Türk Öğrenci Türk, Okul Türkiye’de ama öğretim dili İngilizce. Bu eğitim uygulamasının adı nedir, dünyada bir benzeri daha bulunmakta mıdır? Benzeri varsa hangi ülkededir, bilen var mıdır?Bütün bunlardan sonra aslında aynada suret net görünmektedir. Şu anda Türkiye’de eğitim uygulamaları, nesiller yetiştirmek değil, nesilleri kör etmektir. Türkiye’nin geleceğini karartmaktır. Dünya bilim bakımından ilk beş yüz üniversite içerisinde Türkiye’den bir üniversitenin bile bulunmayışı tesadüf değildir.İhmal edilen ve takip edilen yanlış yol; sıradan bir durum değil, Türkiye’yi 2023 yılında yönetecek gençliğin yetiştirilmesidir. Herkes bilmelidir ki gölgede olanın gölgesi olmaz.Mevcut eğitim uygulamalarımızı, Türkiye’yi zor duruma düşürmek, bölmek, talan etmek, geri bırakmak, dünya ile rekabetten koparmak isteyen ülkelere ihraç etmeliyiz. Biz ise önce Türkçenin öğretildiği bir sistemi takip etmeliyiz. Tek kurtuluşumuz budur. Aksi halde yolun sonu görünmektedir.  
Dünya Dili: Türkçe Şadlık Amanov Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar yeni bir Türk Dünyası tabirinin dillerden düşmediği; siyasi ve iktisadî bir potansiyel güç olarak kendisinin varlığını hissettirmeye başlayan Türk dünyasında yeni bir oluşumla, birleşme cereyanının yaşandığı; meşhur alim ve mütefekkir İsmail Gaspıralı’nın “Dilde, fikirde, işde birlik” şiarının terennüm edildiği günümüzde, Türkiye’nin birtakım eğitim ve kültür faaliyetleriyle dünyaya açıldığını da nazar-ı itibara alarak, Türkçenin bir dünya dili haline geleceğini söylemek mübalağa olmasa gerek. Zira sebepler planında gözlenen bütün cereyan ve vak’alar bunu teyid etmektedir. Meseleye, tarihî perspektifler açısından bakılırsa; bir-iki asırdır dünya muvazenesinde ağırlığını hissettiren Batı devletleri, şayet yükselmelerinde en büyük amil olan aynı menfaat ve düşünce etrafında “birleşme”yi başarmışlarsa, bu oluşumda en müessir güç, dil birliği, millî ve tarihî rabıtalardır. Yani Batı; dinî, tarihî ve dili ile alakalı fasl-ı müşterekleri kendi siyasetleri, ideolojileri ve müstemlekeci hareketleri, tabir-i diğerle davaları doğrultusunda kullanarak iktisadî, kültürel veya daha değişik istikamette entegrasyon oluşturma faaliyetlerinde muvaffakiyet kazınmıştır. Keza, Slav halkları da dil, din ve etnik birlik gibi ortak paydalar etrafında birleşerek, entegrasyon oluşturmaktan yanadırlar. Tarihî ve günümüzdeki olaylar buna şahittir. Burada mevzumuzla alakalı olan husus dilin, milletlerin birleşmesi ve yükselmesi adına büyük bir güç kaynağı ve odak noktası oluşudur. Bu zaviyeden bakıldığında Türkçenin de, yeni Türk dünyası için canlandırıcı ve itici bir enerji deposu olduğunu söylemek mümkündür ve bu bir realitedir. Asıl mesele bu enerjinin nerede, nasıl ve niçin kullanılacağının tayin ve tespitidir.  Şu andaki durumu itibariyle, Türkiye’nin Orta Asya’ya ve dünyaya açılarak yeni bir mesaj takdim etmesi, aynı zamanda Türkçenin de dünya dili olması istikametinde atılan ilk ve çok büyük adım mesabesindedir. Bir-iki asır evvel, Türk halklarının ekserisinde Arap yazısı kullanıldığı için ortak bir anlaşma, kaynaşma dilimiz vardı ve bunun neticesinde de aralarımızdaki mevcut bütün köprüler sağlam ve o ölçüde de canlıydı. Küçük Asya’da (Anadolu) intişar eden bir kitap Buhara’da, Semerkant’ta veya Merv’de maarifin bir rüknü oluyor; Taşkent’te, Kazan’da basılan kitap da Küçük Asya’nın halkı tarafından biliniyor bunun ve okunuyordu. Fakat üzülerek belirteyim ki, Rusya’daki Ekim Devrimi’ni müteakip bu köprüler bir bir yıkılmış, kapılara kilitler vurulmuş, rabıtalar koparılmış ve bunun vahim sonucu da mezkur bölgelerin insanı birbirinin kardeşi ve komşusu iken, ecnebisi ve düşmanı olmuştur. Burada bize düşen vazife ise; yukarıdaki tarihi tecrüben azami derecede ve çok dikkatli bir şekilde istifade ederek ortak değerlerin ortaya çıkartılması, yıllarca gizili kalmış kültür zenginliğinin canlandırılması ve Anadolu ile Orta Asya arasındaki tarumar olmuş köprülerin tamir edilmesidir. Geçmişin derin ve engin menbaından çağlayanlar misali akıp gelen bu manevi hazinenin ve kültür dinamiklerinin en güzel ve uygun bir üslupla yeniden gün yüzüne çıkartılması, anlatılması ve içine hayat üflenip insanlığa sunulması Türkçe’nin ortak bir dil, dolayısıyla da bir dünya dili olmasına bağlıdır. Bu da dolaylı olarak yeni tekevvünler gerçekleştirme namına başlamış olan entegrasyon safhasında Türkçenin ne kadar büyük ehemmiyete haiz olduğunu gözler önüne sermektedir ve bu husus da ayrı bir vadiden Türkçenin dünya dili olmasına götürmektedir… Türkçenin bu nispette önem arz etmesi devlet adamlarına, aydınlara, edebiyatçılara ve umumi mânâda bu dil çeşmesinden istifade edenlerin hepsine büyük bir vazife yüklemektedir. Bir taraftan dilin eksikliklerinin tamamlanıp ve yeniden düzenlenip, tabir yerinde ise “tasaffi” edilmesi, diğer taraftan da milletin manevi bir kökü olarak bildiğimiz dilin –millet ağacının kurumaması için- her türlü haşerattan korunması gerekmektedir ve bu nokta hepimizin istikbali için çok ehemmiyetlidir. Çünkü, Türkiye’nin dünya muvazenesinde bir millet olmasının bir budunu da Türkçenin dünya dili olması teşkil etmektedir… Bütün bu tespitlerden sonra; yeni bir Türk dünyasının kültürel, tarihî ve iktisadî entegrasyon vetiresinde, bu devletlerin müşterek bir dili intihap noktasında Türkçenin seçileceği ve bu noktadan da beynelmilel dil olmaya doğru yürüyeceği her türlü izahtan varestedir. Yeter ki milletçe, evet milletçe isteyelim ve bu istikamette azmedelim. 
Dil Münakaşaları Peyami Safa Öztürkçeci bir yazar,
Doğa'nın tin üzerine olumlu etkileri...
Diye başlayan bir makale yazarsa, okuyucu evvelâ şaşırır, sonra kızar ve gazeteyi elinden atar. Çünkü cümlenin şu mânasını anlamaz: "Tabiatın ruh üzerine müsbet tesirleri". Meselâ "Tabiat" mânasına uydurulan "Doğa" kelimesi ana dilinde yoktur; halk dilinde yoktur; folklorda yoktur; okul dilinde yoktur. (Tabiat Bilgisi kitaplarının adı Doğa Bilgisi değildir) eski ve yeni edebiyat dilinde yoktur; felsefe dilinde yoktur; tabiat ilimleri dilinde yoktur; okuyucu ararsa bu kelimeyi yalnız Türk Dil Kurumunun sözlüğünde bulur ve şu izahata rastlar: "Bir şeyin, dışardan gelen etkilere karşı gösterdiği tepkiyi belirleyen iç niteliği." Bu cümleyi anlamak için de her kelime için aynı sözlüğe başvurursa: diğer izahları anlamak için yine her kelime için sözlüğü karıştıracağız. Yine her kelimenin izahını anlamak için sözlükte araştırmalara devam edecek ve bunun sonu gelmeyecektir. Bir makalenin bir cümlesin' anlaması için okuyucudan bu sonsuz ve başarısız gayreti istemek vahşice bir davranıştır. "Ayıp" sözü bu hoyratlığı cezalandırmağa yetmez. Hele bu çeşit yazılar günlük bir gazetenin sütunlarına musallat olmuşsa, okuyucudan anlaşmak şartına bağlı olarak her gün para alan gazete, onun emniyetini kötüye kullanmış olur. Öztürkçe yazmak sevdasına düşen bir yazar için en dürüst hareket "Türk Dili" gibi bir ihsitas dergisinde bu dili savunmak ve okuyucuya örnekler sunmaktır. Aklı yatar ve hoşlanırsa okuyucu bu dergiyi alır, okur. Aksi halde almaz ve okumaz. Günlük gazete bir ihtisas dergisi değildir. Umuma arz olunan bir yayın vasıtasında henüz kullanış diline girmemiş bir Türkçe denemesini binlerce okuyucuya zorla kabul ettirmeğe çalışmak dürüst bir hareket sayılamaz. Kaldı ki ileri sürülen bu yeni kelimelerden bir çoğunun gramere, etimolojiye aykırı olduğu da bir kaç kere ispat edilmiştir. Bunun münakaşası da, tatbikata girmeden evvel, ilmî araştırmalara dayanmalıdır.
Şehir Güzelliği Karşısında Kent Tıkızlığı Yavuz Bülent Bâkiler Şehir ve “kent” kelimelerine dikkatinizi çekmek istiyorum. “Şehir” aslında Farsça bir kelime. Şehir, tarımla uğraşmayan ticaret, sanayi alanlarında çalışan insanların oturdukları yer. “Şehir” daha İslâmiyet’i kabul etmeden önce dilimize girmiş, yerleşmiş, benimsenmiş ve tamâmen Türkçeleşmiş bir kelime. İçi-dışı ışıklı, yumuşak ve yüzük taşları gibi pırıl pırıl bir güzelliğe sahip.  Yunus Emre’nin 720 yıl önce yazılmış şiirlerinde-bile “şehir” kelimesi geçiyor. Kastım budur şehre varam
Feryâd-ü figan koparam!
Bu güzelim “şehir” kelimesini sadece Anadolu Türklüğü kullanmıyordu. Azerbaycan Türkleri de, Türkmenistan, Özbekistan, Kazakistan, Kırgızistan, Başkurdistan, Tataristan, Uyguristan Türkleri de biliyor, kullanıyorlardı. Yâni “şehir” kelimesi bütün Türk Dünyası’nın ortak kelimesiydi. Sonra ne olduysa, neden olduysa Türkiye Türkçesi’nden “şehir” kelimesi atıldı ve yerine “kent” kelimesi konuldu. “Niçin?” diye soracaksınız. Çünkü bazı kimseler, “şehir” kelimesini Arapça’dır sandılar. Yerine Öz Türkçe’dir diyerek “kent” kelimesini aldılar. Halbuki “şehir” kelimesi Farsça’ydı. “kent” kelimesiyse Soğdça. Açın lütfen Türk Dil Kurumu tarafından hazırlanan Türkçe sözlüğü. Veya açın lütfen Meydan Larousse’u. “Kent” kelimesinin Türkçe olmadığı Soğdaça’dan geldiği oralarda da belirtilmiştir. Soğdça, Farsça’nın gelişmemiş, incelmemiş, kaba-saba kalmış bir dalı. “Kent”, sâdece Azerbaycan’da “köy” karşılığında kullanılıyor. Azerbaycan Türkleri, köylerini göstererek “Bunlar bizim şeherlerimizin kentleridirler!” diyorlar. Peki bin yıldan beri konuşa konuşa Türkçeleştirdiğimiz şiirlerimize, türkülerimize, destanlarımıza, hikâyelerimize, romanlarımıza işlediğimiz, benimsediğimiz, sevdiğimiz o güzelim “şehir” kelimesini Türkçe değildir diye atmamızın ve yerine kat’iyyen Türkçe olmayan “kent” kelimesinin bir musikîsi de yok. Katı, kaba, tıknaz, küt bir kelime. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın o güzelim “Beş Şehir” isimli eseri, Ahmet Turan Alkan dostumun Sivas’ı anlatan o sımsıcak “Altıncı Şehir”i, yakın bir gelecekte kapak isimleriyle bile çocuklarımıza yabancı olacaklar. Kimbilir belki de yakın bir gelecekte Eskişehir ve Yenişehir isimlerini Eskikent ve Yenikent diye değiştirmek isteyenler de çıkacaktır. “Şehir” kelimesi yerine, inatla ve ısrarla “kent” kelimesini kullanmak, dilimize ve edebiyatımıza tuzak kuranlara, omuz vermek demektir. “Şehir” ne güzel, ne ışıklı bir kelime. Şehirlerimize sahip çıkar gibi, “şehir” kelimesine de mutlaka  sahip çıkmalıyız. Kırşehir, Nevşehir, Viranşehir, Eskişehir, Yenişehir, Şehriyar, Gülşehri, Suşehri ne kadar bizimse, “şehir” kelimesi de işte o kadar bizimdir.
Uydurma Dil Milletin En Aziz Asaletine Sûikasdtir Prof. Dr. Ali Nihad Tarlan Dil, kelimelerinin örgüsü içinde milletin fikirlerini, hayallerini, duygularını daha geniş manâsıyla ruhunu ve hayatını taşır. Bunu yalnız kelimelerin dış görünüşünün fikre hitabeden donmuş mânâsında aramak bir şey ifâde etmez. Ses tellerinden çıkan ihtizazın, ses mimarîsinin bir sırrı vardır ki, buna ermek lâzımdır. Asıl ruh, asırlar boyunca süzülüp gelen bu mimarîdedir. Ve millet haline gelmiş bir cemiyet bunu duyar. Söz yalnız ses veren uzuvlardan değil, bütün bir uzviyetten doğar. İnsan, nasıl hayatını temin eden uzuvlarının sırrına erişememişse, onun mahsulü olan “söz”ün de sırrına erememiştir. Bir çocuk, tabii yollardan doğarsa yaşama şansına sâhib olarak doğar, ölürse gene tabu bir kaderin pençesinde can verir. Böyle doğan bir çocuk, uzviyet ve teşekkül itibariyle ana, baba ve atalarının mîrâsını taşır. Bir kelime, millet ailesine katılan bir çocuktur, ihtiyaçtan gebe kalan ve tabii yollardan doğurma kaabiliyetinde olan bir uzviyetten âzası tamam ve sıhhatli olarak doğar. Dile müdâhale edilemez. Ancak milletin günlük hayatına girmeyen teknik ve müsbet ilimler sahasında o bilgi şubesinin mütehassısları dil üzerinde lüzumlu tasarruflarda bulunup onu ilim ve medeniyetin yürüyüşüne uyacak bir seviyeye yükseltirler. Bu tasarruflar da dâima dilin bünyesine uygun olarak yapılabilir. Hiçbir dil, târihî seyri içinde safiyetini muhafaza edememiştir. Hele bu tarih, milyonlarca asır geriye götürülürse, ne şaşırtıcı manzaralarla karşılaşırız. Evvelâ belli olmayan zamanın muayyen bir devresinde ele aldığımız dil, bize mazisinden hiç bahsetmez. Kafa kâğıdına da sâhib değildir. Lâkin belli bir cemiyete mâl olmuştur. Onun hançeresinde husûsî bir sekil almış ve devam edip gitmiştir. Bu husûsî şekil, onun benimsenmesi için en kuvvetli bir sebeptir. Benimsenir, yaşar, yaşamak kaabiliyetini kaybedince herhangi bir sebeple düşen bir yaprak gibi sessizce kaybolup gider. Ağacın hayat gücü yeni yapraklar açar. Meyveler verir. Kelimeler, asırlar boyu mânâ genişliğine uğrar ve türlü muhitlerde türlü duygulan peşinden sürükler. Bunların sürükledikleri duygular, kelimelerin sesleri ve mimarîsi ile beraber bilinmez bir verasetle yeni nesillere intikal eder. Henüz muammalığını kaybetmeyen kromozonlar içinde yaşar. Kısaca söylemek îcâbederse uydurma dil, milletin en aziz asaletine bir sûikasdtir. Bunu ferdler hevâ ve hevesine uyup yapabilirler. Lâkin hiçbir zaman siyasî iktidarlar, böyle bir cereyan peşinde gidemez. Teşvik edemez. O, milletin yerleşmiş, benimsenmiş dilini kullanmak zorundadır. Bunun aksi siyasî mes'ûliyetin ağırlığını da, ortadan kaldırır.
Türkçe Tehlikede Mustafa Necati Özfatura Şu anda dünyada 5 bin dil vardır. Bu dillerin çoğu (Türkçe dahil) küreselleşme ve kültür emperyalizmi sebebiyle ölüm döşeğinde ya da bitkisel hayattadır. Türkçenin söz varlığı 630 bindir. (2004 tarihinde Türk Dil Kurumu Başkanı Prof. Dr. Şükrü Haluk Akalın)  Osmanlıca “ilim dili” idi. Ve kelime sayısı son derece fazla idi. 

Cumhuriyet devrinde dilde sadeleştirme adı altında “kabile dili” haline getirildi. Latin alfabesinin kabulü ile Türkçeye en büyük darbe oldu. Türkçede devrim adı altında "Türkçe katledildi".  Türkçe dilinde yerleşmiş asırlarca Türkçeleşmiş benimsenmiş ve halk ile bütünleşmiş Arapçadan gelen kelimeler kasten atıldı. Bu halkın dinden uzaklaşması için yapıldı.
İsmet İnönü Hatıralar 2. Cildinde kendi itirafında harf devriminin İslamiyetin halk üzerindeki tesirini yok etmek ve İslam Dünyası ile irtibatını keserek Batılaşmak için yapıldığını beyan eder.  Türkçenin söz varlığı İngilizceden fazladır. İngilizcede söz varlığı 400 bindir. Türk asıllı ve Sovyetler Birliği devrinin dil bilgini Başkova’ya göre:

 “Türk dili 4 grub, 8 dal ve 41 lehçedir.” (E Rossi Civilta del Oniente Casini 1957 Roma) “Yok Olmaya Yüz Tutmuş Diller Vakfı” üyesi Nicholas Ostler’e göre:

 “Dilin kaybolması yaşlıların bu dili bilmesine; kaybolmaması ise çocukların bu dili bilmemesine bağlıdır." 

Fransızca, İtalyanca, İspanyolca ve Portekizce Latinceden çıkmıştır.  Türkçe, Çince, Arapça, Farsça ve Tamilce 2500 yılı aşkın devam eden dillerdir. Uzmanlara göre bugün halen yaşayan dillerin üçte biri kaybolacaktır. Son asırda sadece Avrupa’da 12 dil kaybolmuştur. Bazı uzmanlara göre: Mevcut dillerin onda dokuzu körelecektir. Türkçe şimdiden yabancı dil istilasındadır. 

16. Asırdan bu yana Avrupa dillerinin yüzde 15’i kayboldu. Dünya genelinde 14 günde 1 dil kayboluyor. Eski Mısır dili Romanın işgali ile kayboldu. Tasmanya dili Tasmanyalıların katli ile yok oldu. İrlanda ve Bask dilleri zorla ayakta kalan dillerdendir. 1788 yılında Avustralya’da 250 dil vardı. İngilizlerin işgali ile 20 dile indi. Küreselleşme diller için büyük tehlike meydana getiriyor. Bazı diller yaygın hale gelirken, bazısında yerine başka dillere terk edebiliyor. Türkçe de bu tehlikeyi yaşıyor.  

Türkçe İngilizcenin istilası altındadır. Dinini ve dilini kaybeden milletler tarih sahnesinden silinmeye mahkumdur. Jön Türkler, Tazminatçılar, İttihat Terakkiciler ve bunların cumhuriyet devrindeki varisleri bu milletin dinini ve dilini kaybetmesi için yarışmışlardır. Bugünkü anarşi onların eseridir. 

24 Haziran 1985 tarihli Vatan gazetesinde 8. Sayfada Atilla İlhan’ın “sohbet” sütununda “Haçlı Emperyalizminin Oltası Yabancı Dil” başlıklı yazısında Haçlı emperyalizmi, yabancı dilin az gelişmiş ya da gelişmekte olan çevre ülkelerde, ne yaman bir silah olduğunu, sömürgeciliğin altın çağında anlamıştı; donanma himayesinde üçüncü dünyaya dağılan misyonerlerin ilk işi yerlilere sömürgecinin dilini öğretecek okullar açmak olmuştur. Bu okullarda yerli çocuğun Hıristiyanlaşması amaçlanmıştır. Ve başarılı da olmuşlardır.  Hıristiyan Batı sömürge yaptıkları ülkenin dilini, dinini, kültürünü yok etmiştir. Bu ülke halkı öksüz ve yetim kalmışlardır. Bilim adamı Foulie’ye göre: 
“Her büyük milletin dehası vardır. Onun birliğini ve kuvvetini teşkil eden de budur. Bu deha çökerse, yıkılırsa milet mahvolur. Kendini bulur canlanırsa millet ilerler ve yükselir. Bu deha ise din ve dildir.”
Dilinizi de Alın Gidin Ahmet Sağırlı Çakma Türkçe ile büyük devlet mi olunur? "İstenç" ne demek? "İrade" demekmiş. Millî irade tecelli etti, demeyi çok seviyoruz ya.. Uydurukça ile nasıl söylenir? "Ulusal istenç..." deyip sözlüklere sarılacaksın.. "tecelli" yerine ne kullanmışlar.. 
"Belirme, ortaya çıkma, görünme.." O zaman şöyle diyeceğiz: "Ulusal istenç belirdi." Açın sözlükleri.. "Kuvvet, kudret, takat, mecal" kelimelerinin karşılığını arayın.. Hepsinde aynı şey yazıyor: "Güç"
Yeni nesil, eski nesil deniyor. Yeni nesil eski kelimelerden anlamıyormuş. E ne yapacağız, aman anlasınlar diye diye 300 kelimeye kadar düştük. Kullanılmayınca unutuluyor.
Gâvurun yeni nesli yok mu? Fransızların yeni nesilleri eskileri anlıyor da sizinki neden anlamıyor? İngiliz'inki anlıyor. Arapça konuşanlar anlıyor. Azerbaycan'dakiler anlıyor.. Bizimkiler.. Bizim Türkler anlamıyor.
İngiliz burayı dönüştürürken lisanımıza da el atmış. 1950'de yazılan bir romanı verin bugünkü üniversite talebesinin eline her sayfasında anlayamadığı 20 kelime çıkar karşısına..
Dert eden de olmamış. MGK'nın geriye doğru 40 yıllık toplantı zabıtlarına bakın, milllî güvenlik endişesi ile hiçbir toplantılarında "Türkçemiz ne olacak" konusunu konuşup tartışmamışlardır.
Türban, sarık, don, bölücü yıkıcı terör.. iç tehdit dış tehdit.. Tehdit bu işte.. Tehdit olmaktan çıkmış yakıp yıkıp geçmiş. Kürtler ağlayıp sızlıyor. Dilimizi yasakladılar. Yasaklayınca orijinal haliyle kalır.. Toparlamak kolay olur. Bizimki serbest oldu da ne oldu mezra dili gibi oldu..
Akademik kariyer için yabancı dil şartı var. Adam Türkçeyi bilmiyor/bilmiyoruz yabancı dil bilse ne olur. Memurlara yabancı dil tazminatı ödeniyor.. Türkçe için tazminat verin hem de üç katını.. Hangi Türkçe? 1920'de yazılan kitapları anlayabilecekleri Türkçe. O Türkçe'nin adı Osmanlıca.. İçinde Farsça var, Arapça var..
Hangi fakültede okursa okusun Osmanlı Türkçesini yazıp okuyabilene 500 lira burs vermek lazım. Teşvik.. Ne yapın edin, Türkçeyi öğrenin 500 lirayı alın. Memurlara teşvik vermek lazım.
Özel sektörü, çalışanlarını teşvik edecek şekilde teşvik etmek lazım. TDK'yı da kapatmak lazım. Bugüne kadar bize faydası olmayan, Türkçemizi muhafaza edemeyen kurumun bundan sonra ne faydası olacak?
Türkçe konuşamıyoruz, yazamıyoruz. Af buyurun ben olsam Tarih Kurumu'nu da kapatırım. Bu işlerin miladı ne? Osmanlıyı red ve inkârın miladı? 1923 23'te ne yaptıysak yaptık. Geldik 1950'ye.. Türkçe'yi 950'deki haliyle muhafaza edebilseydik bugün yazıyor ve konuşuyor ve dert anlatabiliyor olurduk. Seferberlik ilan edip bu işe büyük paralar ayıracak gün ne zaman gelecek?
Hafızasını Kaybeden Bir Millet Hür Olamaz Dr. Kazım Yetiş
Hâfızasını kaybeden bir millet hür olamaz.” Hür ve müstakil olarak yaşayabilmek, şahsiyetini koruyabilmek için hâfızanın ehemmiyeti bu cümlede çok güzel ifâde edilmiş. Pekiyi hâfıza nedir? Burada aklımıza tarih, örf, âdet, gelenek, bütünüyle kültür ve nihâyet dil gelecek. Kanaatimce bunlardan en mühimi ve asıl hâfızayı meydana getiren dil ve daha çok kelimedir. Şu halde Millî hazinenin merkezini kelime teşkil etmektedir.
Asırlar içerisinde bizden evvelki nesiller düşünce ve duygularını, hayallerini, aşk ve şevklerini, hayat ve dünya karşısındaki tavırlarını, anlayışlarını kelimelere emanet etmişlerdir. Bir sonra gelen nesil, kendinden evvelki nesli, onların şahsiyetlerinin minicik hücreleri olan kelimeler yolu ile tanırlar. Tarihî lügatlerin bu bakımdan ayrı bir ehemmiyeti vardır. 
Edebî metinlere dayanarak hazırlanacak bir tarihî lügatta, her neslin, bir kelimeye yüklediği mânâlar veya yeni kelimelerle ifâde ettikleri düşünce ve duygularını ortaya koymak mümkündür. Uzağa gitmeye gerek yok; bugün bir “millî mücâdele”, “İstiklâl”, “hürriyet”, “cihad”, “cihâd-ı ekber” gibi kelime ve mefhumlar İstiklâl Savaşı’nı kazanan ve yeni Türkiye’yi kuran neslin azmini, hassasiyetini ve gayretini ifâde ederler. Bu kelimeler yaşanan o acı günlerin hâtırası değil, o neslin hâfızasıdır. 
Şu halde seslerden örülmüş ve dilin en küçük mânâlı varlıkları olan kelimeler, doğrudan bir milletin hür ve müstakil olması ile alâkalıdır. Bundan 16-17 sene evvel Rahmetli Ekrem Hakkı Ayverdi’nin bir sözünün, daha doğrusu bir ıstırabının mânâsını şimdi daha iyi anlıyorum. 
Gençlere Bursa’yı gezdiren Ekrem Bey, “her terk edilen, unutulan bir kelime bana bir çocuğumu kaybetmenin acısını verir” demişti. Elli senedir o kadar çok yavruyu kaybetmişsiz ki, bu kayıpların mâneviyât dünyamızda meydana getirdiği boşlukla serseme dönmüşüz. Fakat şu son senelere kadar kayıplar, hâfıza kayıpları bizi esârete götürecek derecelere kadar varmamıştı.
Bir aldatmaca ile başına “Anadolu” kelimesinin yerleştirildiği yabancı dilde öğretim yapan liseler ve onun arkasında gelen üniversitelerde aynı öğretimin uygulanması; tam bir hâfıza kaybını meydana getirecektir. Normal mekteplerde, hattâ üniversitelerde zaten bir türlü öğretemediğimiz Türkçe’nin, dolayısıyle millî hâfızımızın yerini şimdi başka bir dil almaktadır. 
Böylece başka bir milletin hâfızasını kendi memleketimizde ve kendi paramızla, kendimize rağmen öğretmene seferberliğine girdik.
Bir yabancı dili öğrenmek, millî hâfızasını tanıyarak kendi şahsiyetini kazandıktan sonra; insanda yeni ufuklar açacak ikinci bir dil öğrenmek başka şeydir; daha küçükken hattâ ilkokuldan itibaren beyni ve hâfızayı başka bir dünyaya adapte etmek çok başka bir şeydir. Birincisi bir zenginleşme, bir aydınlanma ise; ikincisi bir yokluğun, yok olmanın, kaybolmanın ifâdesidir.
 Çocuklarımıza kendi hafızalarını kazandırmadan; tamamen boş bir beyne ithal edilmiş hâfıza ve beyinler monte etmek acaba 21. Asrın elektronik çağının bir icabı mıdır? Ve bunca zamandır yakalayamadığımız Batı’yı bu yolla meydana getirdiğimiz beyinlerle mi yakalamak ve hattâ geçmek istiyoruz? Acaba bu yeni beyinlerin ilerde farkında olmadan yapacakları tahribatı hesap ettik mi? Yoksa yeni bir işgal dalgası mı yaşıyoruz?
Yabancı Dille Eğitim Prof.Dr.Ahmet B. Ercilasun B ugünkü anayasa “Devletin bütünlüğü, resmî dili, bayrağı millî marşı ve başkenti” başlığı altındaki 3. maddesinde “Türkiye Devlet, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür. Dili Türkçedir” kaydı vardır. Bu ibarelerle, devletimizin resmî dilinin Türkçe olduğu kesin bir şekilde ifade edilmiştir. Fakat aynı anayasanın 42. maddesinde şöyle denilmektedir: “Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatanlarına ana dilleri olarak okutulmaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tâbi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası andlaşma hükümleri saklıdır.” Böylece aynı anayasa, yabancı dille öğretime cevaz vermektedir. Bence bu açık bir çelişkidir. Hem devletin resmî dilinin Türkçe olması, hem de başka dille öğretim yapabilmesi birbiriyle bağdaşmaz. Resmî dilin başlıca kullanılan alanı, resmî muamelât ile eğitim ve öğretimdir. Siz resmî dilin en önemli kullanılma alanlarından birini ortadan kaldırırsanız, resmî dil sadece kâğıtta kalmaz mı? Nitekim Türkiye’deki duruma bakınız. Yabancı dille öğretim yapan okulların sayısı gittikçe artıyor. Gerek orta öğretim, gerek yüksek öğretim kurumlarında yabancı dille öğretime geçmek bir yarış, bir rekabet konusu haline gelmiştir. Bu iş cemiyette bir imtiyaz mevzuu hâline gelince başkalarını aynı imtiyazdan mahrum bırakmazsınız. O zaman her kesin eşit şartlara, eşit fırsatlara sahip olması için herkese yabancı dille öğretim yaptırmak zorunda kalırsınız. Bu da öğretim alanından Türkçenin tamamen silinmesi demektir. Esasen şu anda bile yabancı dille öğretim bir imtiyaz, Türkçe öğretim ise, bu imtiyazdan faydalanamıyanların mecburen katlandıkları bir durumdur. Yani devletin resmî dili ile öğretim, yabancı dille öğretimin, yanında üvey evlâttır. Hiçbir devlet, resmî diline bunu reva görmez. Bakınız bunun tabîî sonucu nedir? Yabancı dille öğretimin önem kazanması ve bir nevi imtiyaz konusu olması, ister istemez ana dili ikinci plâna atar. “Hayır, biz okullarda ana dile önem vereceğiz” deseniz de, kamu oyunun zihniyetini değiştiremezsiniz.  İnsanlar, yabancı dille öğretimin bir imtiyaz sağladığını gördüğü sürece ana dilini yabancı dilden daha önemli saymayacaktır. “Yeni nesillerin Türkçesi çok kötü” diye hiç hayıflanmayalım. Niçin iyi olsun ki? Siz öğretim politikanızla “yabancı dille öğretimde hayat var” imajını yerleştirdikten sonra vatandaştan ana diline önem vermesini nasıl bekleyebilirsiniz? Önem verilmeyen ana dil gittikçe yoksullaşır.  Yeni nesillerin Türkçesinin ne kadar yoksul olduğunu hepimiz görüyoruz. Bundan sonraki adımın gerekçesi de işte bu yoksulluk olacaktır. “Türkçenin ifadesi çok yetersiz, onun için eserimi İngilizce yazdım” diyeceğiz, zaten iyice yoksullaştırdığımız bu dille büyük edebiyat eserleri meydana getiremediğimiz artık ortadadır. Yabancı dilde yazdığı kitaplarla dünya çapında başarılar kazanan birkaç yazarımız çıkarsa, bu da bir özenmeye yol açacak ve herkes aynı başarıya ulaşmak isteyecektir. Tarih tekerrür ediyor, vaktiyle Arapça ve Farsçasıyla övünen aydınımızın yerini şimdi İngilizcesiyle övünen aydın alıyor. Yoksa biz Arapça ve Farsçaya yönelen atalarımıza, Türkçeyi ihmal ettikleri için değil de İngilizceye yönelmedikleri için mi kızıyoruz?
Dil Sıkıntısı Peyami Safa Arapça'sız "sabah", Farsça'sız "akşam" diyemezsiniz. Bu en lüzumlu günlük sözlerin bile kullanış dilinde Türkçeleri yoktur. Ayıp değil: Almanca ve İngilizce gibi en büyük dillerde de Fransızca, Lâtince, Grekçe, Arapça, Farsça asıllı kelimeler sayısızdır. En sâde Türkçe söz ve yazılarda bile, zamanın tasfiyesinden, hattâ en hoyrat dil devrimi anlayışının pençesinden kurtulmuş pek çok Arapça ve Farsça kelimelere rastlanır. Yüzde yüz öztürkçe yazabilmek için ya üç yaşında bir çocuğun ifade seviyesine inmek, veya bir sürü aptalca uydurma kelimelerle elâleme maskara olmayı kabul etmek lâzımdır. Bugünkü okullarımızda yetişen çocuklarımız ve gençlerimiz, her gün konuştukları ve yazdıkları Arapça, Farsça ve Türkçe kelimelerden hangilerinin Arapça, hangilerinin Farsça ve Türkçe olduğunu bilmezler. Arapça ve Farsça kelimelerin köklerini ve türev (iştikak) şekillerini de bilmezler. Hangilerinin ötekilerle bir kelime ailesi teşkil ettiğini de bilmezler. Lâtin alfabesi bilhassa Arapça kelimeleri yazmak için bir çok harflerden mahrum olduğu için, çocuklarımız ve gençlerimiz bu kelimeleri yanlış yazar ve yanlış okurlar. Hele kırk sene evvelki bir şâirimizin veya muharririmizin şiir ve makalelerini bile tam anlamalarına imkân yoktur. Bugünkü Türkçe ve gramer öğretimi, her gün kullanılan Arapça ve Farsça kelimelerin iştikakına, teşekkül tarzına ve bazı iptidaî kaidelerine dâir hiç bir fikir ve bilgi vermediği için tam ve doğru Türkçe öğretmekten âcizdir.
Türk Dünyasının Dilinden Anlarmısınız? Önder Saatçi Dünyada hiçbir millet Türkler kadar geniş bir coğrafyaya yayılmış değildir. Bugün, Çin sınırlarında kalan Doğu Türkistan’dan tutun da Balkanlara kadar geniş bir sahada Türk soyundan gelen insanlarla karşılaşırsınız. Buna Sibirya’ya yakın bölgelerdeki Türkleri de ekleyebilirsiniz. “Yalnızca Türkçe bilen biri bu coğrafyada seyahat ederse gittiği hiçbir yerde sıkıntı çekmez.” özdeyişi Türk Dünyası’nın sınırlarının genişliğini anlatmak için söylenmiştir. Ünlü Macar Türkoloğu Vamberi’nin de bir derviş kılığında Türk Dünyası’nı dolaştığı bilinir.

Günümüzde, Türklerin bir kısmı (Türkiye Türkleri, Azeriler, Kazaklar, Kırgızlar, Özbekler, Türkmenler, Kıbrıslılar) müstakil devletlerinin bayrağı altında yaşarlarken; bir kısmı da başka devletlerin vatandaşları hâlinde hayat sürerler: Uygurlar