Başlık | ||
---|---|---|
Baburşah II | 5475 | |
Tîmûr Han | 5316 | |
Ahmed Bin Hülâgû | 3907 | |
Abdullah Han | Mâverâünnehr bölgesinde kurulan (şimdiki Özbekistan bölgesinde) Şeybânî hanedanlığının büyük hükümdarlarından. İsmi, Abdullah bin İskender bin Ebü’l-Hayr’dır. 1533 (H.940) senesinde Aferinkend’de doğdu. Doğduğu zaman babası İskender Han, duâsını almak için büyük âlim Ubeydlullah-ı Ahrâr’ın talebesi ve zamanın âlimi Hâce Kasım Kâşânî’ye götürdü. Hâce Kâşânî, Abdullah Hân’ın sâlih bir kişi olması için duâ ettikten sonra; “Bu çocuk, ileride büyük bir sultân olacak” dedi ve belindeki deve tüyünden yapılmış olan kuşağını çıkarıp, Abdullah Hân’a sardı. Onun, âlimler elinde terbiye edilmesini tavsiye etti. Aklı ve zekâsının çokluğu, üstün kabiliyeti ile devrin kıymetli âlimlerinden ders alarak çok iyi bir şekilde yetiştirildi. Kur’ân-ı kerîmi, aklî ve naklî ilimleri ve devlet idaresini çok mükemmel öğrendi. Babasının, devlet erkânının, âlimlerin ve çevresinin takdirini kazandı. İskender Han, oğlu Abdullah’a çok îtimâd ettiğinden, şehzadeliğinde devlet idaresiyle vazifelendirdi. Babası tarafından Kermine bölgesine vali olarak tâyin edilince, idarecilikteki kabiliyetini ortaya koydu. Bu bölgede ilk işi, topraklarına saldıran çevre beyliklerin hücumlarını önlemek oldu. Taşkent ve Semerkand hâkimlerine karşı mücâdele etti. Onları tesirsiz hâle getirdi. Buhara ve Şehr-i Sebz istikâmetinde seferler yaptı. Bu seferlerde topraklarının bir kısmını kaybetmesine rağmen, mücâdeleyi bırakmadı. Taşkent hâkimi Nevruz Ahmed Han’ın vefâtı üzerine, kaybettiği toprakları geri aldı. Yeniden ele geçirdiği Kermine şehrinde yaşıyan ve zamanın büyük âlimlerinden olan Hâce Kasım Kâşânî, Abdullah Han’ı çok severdi. Hâce Kâsım Kâşânî, Kermine’ye gelmek için yola çıkan Abdullah Han’ı karşılamaya çıktı. O mübarek zâtın kendisini karşılamasına karşı, Abdullah Han da tevâzusundan başlığını atıp boynuna bir ip geçirdi. İpi de süvarilerinden birinin eline verip çektirerek, Kermine’ye doğru geldi. Onun bu hâlini gören Hâce Kâsım çok müteessir oldu. Ona kendi hırkasını giydirdi ve muvaffakiyeti için duâ etti. Abdullah Han, 1557 senesi ilkbaharında Buhârâ’yı alıp, payitaht yaptı. Babası, memleketin idaresini Abdullah Han’a bıraktı. Babasının vefâtına kadar, on üç sene onun nâmına ülkeyi idare etti. Babasının vefâtından sonra ülke topraklarını, Kuzey Türkistan’a kadar genişletti. Onun hâkim olması ile bu bölgelerdeki halk, sulh ve sükûna kavuştu. Osmanlı'larla Dostluk Kurdu Abdullah Han, Safevîlere ve Ruslara karşı, zamanın en büyük devleti Osmanlılarla münâsebet kurdu. Hindistan’daki büyük İslâm devleti Bâbürlüler (Gürgânîler) ile de dostâne münâsebetlerde bulunup müttefik oldu. Özbek sultânı Abdullah Han ve Osmanlı sultanları, doğu ve batı Türklüğü ile Ehl-i sünnet Müslümanları birbirinden ayıran Safevîleri ortadan kaldırmak istediler. Devrin en mükemmel silâh ve tekniğine sâhib olan Osmanlılar, Özbeklere ateşli silâhlar, teknik âlet ve edevat ile bunları kullanacak eleman gönderdiler. Osmanlılar’dan aldığı teknik yardım, Abdullah Han’ın hâkimiyetini kuvvetlendirdi. Bu yardımlarla Safevîler’e, Rus ve âsîlere karşı daha da üstün duruma geçti. Abdullah Han, maddî kuvvetlerin yanında manevî kuvvetleri de seferber etti. Pekçok evliya ve âlim yetiştiren Mâverâünnehr ve Türkistan’daki Allah adamlarının yardımlarıyla, İslâmiyet’i yayıp Ehl-i sünnet îtikâdını kuvvetlendirmeye çalıştı. Bugün bile normal hayat sürmeye müsait olmayan Sibirya’ya, Buhara ve Harezm’den alperenler (derviş gâzîler), İslâmiyet’i anlatmaya gittiler. Abdullah Han, isyan ve sapıklıktan dönmeyenlere karşı, önce nasîhatçı gönderir, nasîhat dinlemeyip de; isyan, ihanet ve sapıklıkta ısrar edenler üzerine de, askerlerini seferber ederdi. 1587 (H.996) senesinde, Taşkent isyanını bastırdı. Bedehşân, Horasan, Gîlân ve Harezm’i zabtetti. Doğu Türkistan’a sefer tertib ederek, Kaşgâr ve Yerkend’ deki âsîleri cezalandırıp, mukavemet mahallerini tahrib etti. Osmanlı ve Bâbürlüler ile ittifakı neticesinde, Safevîlere ve Ruslar’a karşı destanlaşan mücâdeleler verdi. Çok hayırlı neticeler alındı. Doğu ve Batı İslâm âlemini birleştirmek, Safevî-İran engelini aşmak ve Rusların Asya’ya yayılmasını önlemek için, Don-Volga kanalını açmaya teşebbüs edildi. Bu kanalla Osmanlılar, Don ve Volga nehirleri vasıtasıyla Hazar Denizi’ne ulaşmak ve Asya’daki Ehl-i sünnet îtikadındaki Türkler ile daha yakın münâsebet kurmak istiyorlardı. Abdullah Han, 1587 (H.996) senesinde Osmanlılar’a elçi göndererek, Ejderhân da denilen Astırhan Hanlığı arazisine sefer tertiplenmesini istedi. Osmanlılar, Ejderhân ve Kazan seferi olarak bilinen seferler düzenlediler. Abdullah Han ise, Ruslar’ın; Astırhan ve Hazar Denizi’ndeki faaliyetleriyle, Orta Asya’ya yayılma teşebbüsü ile ciddî şekilde ilgilendi. Tabıl’daki Küçüm Han’a maddî ve manevî yardımda bulundu. Başkurdistan’daki Nogaylı Urus Mirza’ya da külliyetli mikdarda yardımda bulundu. Rus aleyhdârı faaliyetleri başlattı. Rusların, daha onaltıncı asrın sonlarında Orta Asya’da görünmesinin önüne geçti. İdil nehrinin doğusundaki bütün memleketleri, Türkistan’ı nüfuzu altına aldı. Âlimlere ve Evliyaya Danışmadan İş Yapmazdı Âlimlere ve evliyaya hürmet ve saygıda hiç kusur etmeyen Abdullah Han, savaşa çıkmadan önce onlara danışır, uygun görülmeyen işi yapmazdı. Yine böyle bir sefer başlangıcında hazırlıklarını yapıp, ikide bir Ehl-i sünnet Müslümanları tâciz eden, Safevîler üzerine savaş açmanın caiz olup olmadığını âlimlerden sordu. Zamanın büyük âlimi, İmâm-ı Rabbânî Ahmed Fârûkî Serhendî hazretleri, meşhur Redd-i Revâfıd risalesini yazarak, Abdullah Han’a gönderdi. İmam-ı Rabbânî hazretleri, risale ile birlikte gönderdiği mektubunda; “Bunu Şah Abbâs-ı Safevî’ye gösterin! Kabul ederse ne iyi, etmezse onunla harb caiz olur” buyurdu. Safevî hükümdarı, bu mübarek zâtın doğru yola davetini kabul etmeyip, saldırganlığında ısrar etti. Abdullah Han, Osmanlı serdâr-ı ekremi Ferhat Paşa’nın, İran’ın batısında Karabağ, Gence ve havâlisinde başarılı fetihlerde bulunmasından da istifâde etti. Safevîler üzerine, doğu taraftan sefer açtı ve 1588 (H.997) senesinde Herat’ı fethetti. Sâfevîleri cezalandırıp, Müslümanları rahatlattı. Kendisi, Nişâbûr, Sebzvar ile diğer şehir ve kaleleri fethederken, oğlu Abdülmü’min de, İran’ın Meşhed, İsfehan ve daha bâzı mühim şehirlerini ele geçirdi. 1594 (H. 1003) senesi başında İstanbul’a bir elçi gönderip, muvaffakiyetlerini halîfe-i Müslimîne arz etti. Osmanlılar da, Abdullah Han’a bir elçilik heyeti ile birlikte, teknik yardım ve eleman gönderdiler. Bu savaşlardan sonra, Abdullah Han, oğlu Abdülmü’min’i kendi yerine tahta vâris yaptı. Bu sebeple ona Han ünvanını verdi. Babasının, kendisine karşı müsamaha ve iyiliklerine rağmen, muharebe meydanlarında kazandığı zaferlerin sarhoşluğu ile bütün Şeybânîleri kendi emri altında toplama hevesine kapıldı. Bu yüzden babası ile arası açıldı. Oğlunun kendisine karşı itâatsizlik etmesinden dolayı, Abdullah Han çok üzüldü ve hastalanarak yatağa düştü. Kısa bir süre sonra üzüntüsünden hastalığı arttı ve 1595 (H.1004) senesinde, Semerkand’da vefât etti. 1598 senesinde vefât ettiği de rivayet edilir. vefât ettiğinde 62 yaşında idi. Kırk beş senelik hükümdarlığının; on üç senesinde babasının yerine, otuz iki senesinde de kendi nâmına icraatta bulundu. Harpte ve Sulhde İbadetlerine Çok Dikkat Ederdi Zamanın en mümtaz âlimlerinin elinde yetişen Abdullah Han, iktidarı boyunca evliyalar diyarı olan Buhârâ’ya bir çok hizmetlerde bulundu. Beş vakit namazını harpte ve sulhda intizamlı bir şekilde kıldığı gibi, nafile namazlara da bir intizam içerisinde devam ederdi. Hizmetiyle şereflendiği Horasan ve Mâverâünnehr evliyasının, her dâim feyz ve bereketlerine kavuştu. Âlim ve talebelere çok kıymet veren Abdullah Han, meclislerini onlarla süslerdi. Devrin evliya ve âlimlerine, maddî ve manevî imkanlar sağladı. Arazi verdi. İslâmiyet’in yayılması için, Sibirya dâhil, çevre memleketlere rehber âlimler gönderdi. Mâverâünnehr, Türkistan, Horasan ve havâlisinde Ehl-i sünnet îtikâdının yayılması için çalıştı. Memleketinde medfûn bulunan kıymetli şahsiyetlerin ve Belh’de medfûn Eshâb-ı kiramdan Ukâşe bin Mihsan’ın kabrini muhteşem bir şekilde îmâr ve tezyin ettirdi. Hâce Ebû Nasr Pârisâ hazretlerinin de kabrini yaptırdı. Yılan Otı denilen yere bir kitabe diktirdi. Adaleti ve Refahı Sağladı On altıncı asırda Mâverâünnehr ve Türkistan’da en büyük Özbek hânı olan Abdullah Han, memleket içinde merkeziyetçi bir idare, dışarda da güçlü ittifak sistemleri kurdu. Mâverâünnehr’e sulh, sükûn ve huzur getirdi. Adaleti ve refahı sağladı, îmâra ehemmiyet verdi. Yaptırdığı cami, medrese, han, hamam, hastahâne ve su sarnıçlarının sayısı bine ulaştı. Kermine ve Murata taraflarındaki çorak sahaları sulayarak, ekilebilir hale getirdi. Zerefşan ve Kaşka Derya’daki köprüleri yaptırdı. Zirâat gelişip, tahıl, meyve, sebze ve bilhassa pamuk istihsâli arttı. Abdullah Han, halkın hem eğitim ve öğretimi, hem de refahı için büyük gayret sarfetti. Zamanında, medreseler, talebeler ile dolup taştı. Medreselerin ihtiyaçları, vakıflar tarafından karşılanırdı. Medreselerde yetiştirilen tasavvuf ehli âlimleri îmâr edilen yerlere iskân ederek, o mahallin, maddî ve manevî bakımdan kalkınmasını sağladı. Belh şehri çok mâmurlaşıp, nüfûsu arttı. Yeni mahalleler kuruldu. Etrafı surlarla çevrildi. Başşehir Buhara, yol ağı ile örüldü. Kara ve deniz yoluyla, dünyânın her tarafıyla irtibat kuruldu. Buhârâ-Rusya, Belh-Hindistan ve daha başka ticâret merkezleriyle, ülkelerarası, deniz aşırı memleketlerle ticâret yapıldı. Bilhassa Özbekler ile Bâbürlüler arasındaki ticâret yolu emniyet altına alınıp, her mevsim, kervanlar çalışır hâle geldi. Edres, kamka, kendek, kitat, zendeni adı verilen kumaşlar ihraç edilip; çay, baharat, deri, kösele, mutfak ve ev eşyası, süs eşyası, ateşli silâhlar, Frenk kumaşları ithâl edildi. Malların toplanıp mahzenlenmesi ve pazarlanması için, Mâverâünnehr tam bir ticâret merkezi hâline geldi. |
159 |
Melikşah |
B
üyük
Selçuklu Devleti hükümdârı. Babası Sultan Alparslan’dır. 1055’te doğdu,
Büyük Selçuklu Devleti’nin topraklarını en geniş hâle getirdiği için
kendisi, “Ebü’l-Feth” (fetihlerin babası veya pekçok fetih yapan)
lakabıyla anıldı. Sâhip olduğu bâzı üstün husûsiyetler sebebiyle, özel
bir eğitim ve öğretim gösterilerek yetiştirildi. 1064-1065 Gürcistan
Seferinde bulundu. Böylece küçük yaştan îtibâren devlet idâresi ve
orduyu sevk etme husûsunda tecrübe kazandı. Veliahd İlân Edildi Kendisinden büyük erkek kardeşleri olmasına rağmen cesâreti, idârecilik vasfı gibi meziyetleri, Sultan Alparslan tarafından veliahd seçilmesinde rol oynadı. Hânedânın kurucusu olan Selçuk Bey’in mezarını ziyâretten dönüşte, Horasan yakınındaki Radyan’da veliahd îlân edildi. Melikşah’ın veliahdlığı Halîfe Kâim bi Emrillah’ın tasdikiyle tamâmen resmiyet kazandı. Veliahdlığı sırasında devletin çeşitli cephelerinde vazife yapan Melikşah, Mâverâünnehr Seferi’nde şehit olan Sultan Alparslan’ın yerine devletin ileri gelenleri tarafından on sekiz yaşında sultan îlân edildi. Melikşah, babasının veziri olan kıymetli devlet adamı Nizâmülmülk’ü vazifesinde bıraktı. Saltanatının ilk yılları, iç karışıklıkları bastırmakla geçti. 1072’de Mâverâünnehr Seferi’nin intikamını almak isteyen Karahanlı Şemsülmülk Nâsır bin İbrahim, Tirmiz’i yağma etti ve Belh şehrinde kendi adına hutbe okuttu. Diğer taraftan Gazneliler de Çigilkend’de Selçuklu kumandanı Ayaz’ı esir aldılar. Bu dış tehlikeler esnâsında, Melikşah’ın amcası olan Kirman Meliki Kavurd’un, Sultan Alparslan zamânında olduğu gibi saltanat iddiasında bulunarak isyan etmesi, bu meselenin tamâmen halledilmesinin zamânının geldiğini iyice belli etti. Devletin parçalanmasına sebebiyet verecek bu hareketin bir an önce çözümlenmesi için harekete geçen Sultan Melikşah, Mayıs 1073’te Kerec’de yapılan meydan muhârebesinde amcası Kavurd’u mağlup ve esir etti. Birkaç gün sonra Kavurd’un ölümüyle devlet içinde âsâyiş yeniden temin edildi. Abbasî halîfesi Kâim bin Kadir (1031-1075) tarafından hâkimiyet alâmetlerinin gönderilmesi ve devlet adamlarının bağlılıklarını arz etmeleriyle sultanlığını iyice kuvvetlendirdi. Halîfe tarafından Muizzeddîn ve Celâlüddevle lakaplarının lâyık görülmesinin yanısıra, o zamâna kadar hiç bir hükümdâra verilmeyen ve “hilâfet makam ve hâkimiyetinin ortağı” mânâsına gelen “Kâsım emirü’l-mü’minîn” lakabı da verildi. İçişlerini halleden Sultan Melikşah, Tirmiz’i kurtarmak için harekete geçti. Sefere başladığı sırada Karahanlı Şemsülmülk Nâsır’ın mektubunu aldı ve elçisini kabul ettiyse de kararlı hareketinden vazgeçmedi. Tirmiz’i muhâsaraya başladı. Emir Savtegin’in ikmâl yollarını kesmesi, sultanın başarıya ulaşmasına ve şehrin düşmesine ve Şemsülmülk’ün sulhü kabul etmesine sebep oldu. Şemsülmülk özür dileyerek bir daha düşmanca harekete girişmeyeceğine dâir söz vermesiyle yerinde bırakıldı. Gaznelilere karşı, Emir Gümüştegin ve Anuştegin’i gönderdi. Ancak Gazneli hükümdârı İbrahim bin Mes’ûd, Melikşah’ın başarılarının artması üzerine itâate mecbûr oldu. Gönderdiği elçilik heyeti ve hediyelerle iyi münasebetler tesis edildi. Sultân’ın kızı Gevher Hâtun’un, Gazneli veliahdı Mes’ûd bin İbrahim ile evlendirilmesi, iki devlet arasında çıkması muhtemel anlaşmazlığı önlemiş oldu. Doğu sınırlarını böylelikle garanti altına alan Sultan Melikşah, kendi zamânında en geniş hâle getirdiği devletinin fetih hareketlerini yapan askerî teşkilatında yeni düzenlemeler yaptı. Malazgirt Zaferinden sonra batıya yönelen Selçuklular; buraların fethi için Kutalmışoğulları, Mansur Süleyman Şah, Alp-ilig, Tutak gibi kıymetli komutanlar vazifelendirmişlerdi. Ayrıca Artuk Bey ve Tutak Bey gibi Türkmen reislerinin harekâtı da Melikşah tarafından desteklendi. Anadolu Tam Bir Keşmekeş İçinde Olup, Halk Çok Huzursuzdu Selçuklular Anadolu’ya doğru harekete geçtikleri sırada, tam bir keşmekeş içinde bulunan bu ülkenin vaziyeti, fetihleri kolaylaştırdı. Baskı altında bulunan Hıristiyan halk, merkezle irtibatını kesen Bizans derebeylerinin baskısıyla her yönden eziliyordu. Ayrıca paralı askerlerden meydana gelen Frank birliklerinin halka yapmadığı zulüm kalmamıştı. Bizans sarayında dönen entrikalar ve kendini kuvvetli hisseden her komutanın imparatorluğunu îlân etmeye kalkışması, Anadolu’yu dağınık bir hâle getirmişti. Bu durum, Anadolu’nun fethine memur olan Selçuklu komutanlarının işini oldukça kolaylaştırdı. Selçuklu akıncılarının Anadolu’yu fetih hareketi, Bizans başşehrinin karşısına, yâni Boğaziçi’ne kadar dayandı. Güneybatıda ise Milet’e kadar uzandı. Neticede Anadolu’da hareket hâlinde Bizans askerî gücü kalmadı. Hattâ general Botaniates’in Türkmen askerinin ve Selçukluların himâyesinde Bizans tahtına oturması da Anadolu’da Türk gücünün tamâmen yerleştiğini gösteriyordu. Anadolu’nun fethine memur Süleyman Şah, İznik’i de ele geçirerek Boğaziçi’ni kontrol altına aldı. Bu fetih, batıda büyük bir heyecan doğurdu. Hattâ Avrupalılar Çin’e elçilik heyeti göndererek, Selçukluların doğudan tazyik edilmesini bile istediler. Ancak bu müracaatları neticesiz kaldı. Diyarbekir Feth Edildi 1084’te Selçuklu kuvvetleri Fahrüddevle Muhammed’in komutasında Diyarbekir bölgesinin fethi için harekete geçtiler. Fahrüddevle, yanında Artuk Bey olduğu halde uzun bir muhasaradan sonra 4 Mayıs 1085’te şehre girdi. Diyarbekir’in düşmesiyle Mervânîler Devleti ortadan kalktı. Ayrıca bölgede bulunan bozuk îtikatlı Karmatîlerin nüfûzuna son verildi. Musul’un fethine memur edilen Aksungur ve diğer büyük Türkmen emirleri şehre harpsiz girdiler. Fethi müteakip Musul’a gelen Melikşah, büyük bir merâsimle karşılandı. Ancak Belh’te çıkan bir isyanı bastırmak üzere geriye döndü ve liyakatini ispat eden Şerefüddevle’ye Musul emirliğini verdi. Sultan Alparslan (1063-1072) zamanından beri Suriye ve daha güneylere doğru seferlerine devam eden meşhur Selçuklu kumandanlarından Atsız, Melikşah zamânında da seferlerine devam etti. Uzun süre muhâsara ettiği Dımaşk (Şam) şehrini Mart 1076’da Selçuklu Devleti’ne kattı. Dımaşk’ın alınmasından sonra, câmilerde okunan Şiî-Fâtimî ezânının okunmasını yasaklayarak Cumâ hutbesini Halîfe El-Muktedî (1075-1094) ve Sultan Melikşah adına okuttu. Daha sonra Selçuklu Devleti’nin temel politikası olan Şiî-Fâtımî Devleti’nin ortadan kaldırılmasına uygun olarak, Mısır’a doğru sefere devam etti. Fakat bu hareket Fâtimîlerin şiddetli mukâvemeti sonucu başarısız kaldı. Başarısızlık, Atsız’ın Suriye emirliğinden alınmasına sebep oldu. Bölgede Âsayişi Yeniden Tesis Etti Emirliğe getirilen Melikşah’ın kardeşi Tâcüddevle Tutuş ile Antakya’ya gelen Süleyman Şah’ın arasının açılması, burada bir buhranın doğmasına yol açtı. Süleyman Şah Haleb’e doğru harekete geçmiş ve muhâsara neticesi dış kaleyi ele geçirmişti. Ancak Melikşah’ın yaklaştığı haberi muhasarayı kaldırmasına sebep oldu. Süleyman Şahın ölmesiyle Tutuş, Haleb’i muhâsara etti. Melikşah’ın meşhur Selçuklu kumandanları yanında olduğu halde Suriye’ye gelmesiyle çekildi. Melikşah bölgede âsayişi yeniden tesis etti. Akdeniz kıyısına kadar gelen sultan Melikşah, dönüşte hilâfet merkezi olan Bağdad’ı ziyâret etti. Halîfe El-Muktedî tarafından iki kılıç kuşatıldı. Suriye bölgesinde âsâyiş yeniden tesis edildi. Sultan Alparslan zamânında hâkimiyet altına alınan Kafkasya, Melikşah’ın tahta geçmesinden kısa bir süre sonra karışıklıklara sahne oldu. 1078-79’da Kafkasya Seferine çıkan Sultan Melikşah, bölgeyi tamâmen hâkimiyeti altına aldı. Buradaki Hıristiyan halkın mükellefiyetlerini azaltarak, devlete bağlılıklarını arttırdı. Bölgenin idâresini de Kutbeddin İsmâil’e verdi. Doğuya yaptığı seferlerle de Mâverâünnehr bölgesini Selçuklu topraklarına kattı. Semerkand hanı Ahmed bin Hizr’in halka zulmetmesi ve devrin âlimlerinin bu durumu düzeltmesini istemeleri, üzerine çıktığı sefer neticesinde Buhârâ, Semerkand, Kaşgar gibi mühim şehirleri ele geçirdi. Anadolu’dan Asya içlerine kadar genişleyen Selçuklu Devleti’nin esas gâyelerinden birisi de Mekke ve Medîne şehirlerini alıp burada hutbenin hilâfet makamı adına okunması ve bir Şiî devleti olan Fâtimîlerin yıkılmasıydı. Hicaz bölgesinin alınması ve hutbenin halîfe adına okunması, halledilmesi mühim meselelerden biriydi. Meselenin halli için, emirlerden Tutuş, Aksungur Bozan ve Gevherayin vazifelendirildi. Gevherayin’in kumandasında yola çıkan ve Törsek, Çubuk Yarınkuş gibi emirlerin de içinde bulunduğu muazzam kuvvetler, Hicaz’dan başka Yemen ve Aden’in de Selçuklu Devletine katılmasını tamamladılar. Sultan Melikşah’ın üzerinde ciddiyetle durduğu meselelerden birisi de Hasan Sabbâh’ın Bâtınî faaliyetleriydi. Hasan Sabbâh, Sultan Alparslan’ın hâcibliğine kadar yükselmiş fakat onun ölümünden sonra Nizâmülmülk’le arasının açılması üzerine Mısır’a kaçmıştı. Burada sapık İsmailiye fırkasının yolunu tuttu. Rey’e döndükten sonra kandırdığı câhilleri etrafına toplayarak eşkiyalığa başladı. Sonradan Doğu İsmailiye Devleti olarak anılacak devletin temellerini attı. İlk olarak Taberistan’da sapık propagandasına başladı. Sünnîlik aleyhindeki çalışmaları, bilhassa Nizâmülmülk tarafından dikkatle tâkip ediliyordu. Taraftarlarıyla, Alamut Kalesini ele geçirmesi ciddî tedbirler alınmasına yol açtı. Üzerine Emir Yoruntaş gönderildi ve yola getirilmesi istendi. Ancak Yoruntaş’ın âni olarak vefâtı Bâtınî propagandasının artmasına yol açtı. İkinci bir harekâtın başladığı sırada Sultan Melikşah’ın vefâtı (1092), seferi yarıda bıraktı. Devrin Âlimleriyle Sohbet Eder, Fikirlerini Alırdı Melikşah, en verimli olabileceği bir yaşta, otuz sekiz yaşında vefât etti. Yirmi senelik saltanatı esnasında devleti Kaşgar’dan Batı Anadolu’ya, Kafkasya’dan Yemen’e kadar genişletti. Bağdad’da vefât eden Sultan’ın naaşı İsfahan’a nakledilerek kendisi için yaptırdığı medresedeki türbesine defnedildi. Orta boylu, geniş omuzlu ve güzel yüzlüydü. Büyük bir devletin hükümdarı olmasına rağmen yumuşak tabiatlı bir zât idi. Sarayında dâimâ devrin âlimleriyle sohbet ederek onların kıymetli fikirlerini alırdı. Her cins silahı mükemmel kullanır ve iyi ata binerdi. Devrinde kendisine hep yardımcı olan Nizâmülmülk gibi bir vezirin bulunması kendisi için en büyük kazançtı. Nizâmülmülk ona şöyle nasîhat etmişti: “ Ey âlemin sultanı! Ben sana öyle bir mânevî ordu meydana getirdim ki, onların duâları arşa ve Hak tealanın huzuruna kadar çıkar. Halbuki askerlerin okları bir milden öteye gitmez.” Sultan Melikşah’ın sâhip olduğu ünvanlara kendisinden önce hiçbir sultan kavuşamamıştı. Yaptığı fetihlerde hiç mağlub olmadığı için “Ebü’l-feth”; sâhip olduğu ülkelerin genişliğini belirtmek için “Es-Sultânü’l-âzam, Sultânü’l- âlem, Şehinşah-i âzam”; emrindekilere ve halkına âdil davranışından dolayı “Es-Sultânü’l-âdil” gibi lakabları dâimâ ismiyle beraber söylenmiştir. Nizâmülmülk, onun hakkındaki düşüncelerini şöyle dile getiriyordu: “Melikşah, Alp-Er-Tunga neslinden olup dindâr, âlimlere hürmet, zâhidlere iyilik, fakirlere şefkat ve halka adâlet gibi dünyada kimsenin hâiz olmadığı yüksek vasıflara sâhip bir cihân hâkimidir.” Devrinde bütün Selçuklu ülkelerini îmar ettirmiş, halkı refaha kavuşturmuştur. Tertip ettirdiği takvim, Takvim-i Celâlî ismiyle bilinmektedir. Melikşah, yarım milyondan fazla askeri olan bir orduya, mükemmelen idâre edebilecek askerî bir dehâya da sâhipti. Melikşah’ın, veziri Nizâmülmülk ile tesis ettiği, idârî, askerî, toprak sistemi ve teşkilâtı, devrindeki ve sonraki Türk-İslâm devletlerinde de tatbik edildi. Devletin hukuki işlemleri için Risale-i Melikşahî diye bir kanunlar mecmuası hazırlatmıştır. Melikşah sık sık ilim adamlarını ziyaret ederdi. Şöyle anlatılır: Sultan bir gün Ali bin Hasan Sandalî’yi Cumâ namazından sonra görür. Ve kendisini ziyaret etmediğinden dolayı serzenişte bulunur. O da cevaben derki: “Sizi ziyaret etmemem sizin pâdişahların en iyisi olmanız ve benim de âlimlerin en kötüsü olmamam içindir. Zira hükümdarların en iyisi âlimleri ziyaret eden, âlimlerin en kötüsü de onların ziyaretlerine düşkün olandır.” Bu menkıbe Melikşah’ın doğru söze verdiği kıymeti de göstermektedir. Huzûra İmam-ül Haremeyn gibi âlimler kolayca girip çıkmışlardır. |
158 |
İltutmuş | Delhi Türk Sultanlığının en büyük hükümdarlarından. Lakabı Şemseddîn’dir. Türkistan’daki asil İlbarı kabîlesine mensûb olup, Aylam Han’ın oğludur. Çok akıllı, zekî ve kabiliyetli idi. Hindistan evliyasının büyüklerinden Muînüddîn Çeştî ile büyük velî Şihâbüddîn-i Sühreverdî birlikte oturmuş sohbet ediyordu. Bu sırada, henüz çocuk olan Şemseddîn İltutmuş, elinde ok ve yay olduğu hâlde yanlarından geçti. Muînüddîn Çeştî, İltutmuş’a nazar etti ve; “Ey dostlar! Allahü âlem şu küçük çocuk, Delhi Şahı olacak ve Delhi sultanlığı yapmadan bu dünyâdan göçmeyecek” buyurdu. Zekî, Fazîletli, Terbiyeli İdi Akıllı ve zekî olması sebebiyle, çekemeyenler tarafından esir diye köle tüccarlarına satılan İltutmuş, Buhârâ’ya götürüldü. Şehir âlimlerinin reîsi durumunda olan bir zât, onu satın aldı. Bu zât, ona çocuklarıyla beraber ilim öğretip, en iyi şekilde yetiştirdi. Bir zaman sonra İltutmuş’u asîl ve mümtaz bir aileden olan Hacı Buhârâ adlı tüccar satın aldı. Sonra da Cemâleddîn Muhammed isimli bir zâta sattı. Cemâleddîn, İltutmuş’u Gazne’ye götürdü. Gazne’ye uzun süreden beri İltutmuş gibi zekî, fazîletli, terbiyeli ve tahsilli köle getirilmemişti. Onun bu durumu, Sultan Muizzüddîn Muhammed Gûrî’ye bildirildi. Sultan, İltutmuş ve Aybeg adlı başka bir köleyi maiyetine almak için ikisine bin altın teklif etti. Tüccar buna razı olmayınca, sultan, ikisinin satılmasını yasakladı. Lahor sultânı Kutbüddîn Aybeg, Gazne’ye gelince, İltutmuş’u satın almak istedi. Sultân’ın yasaklamasından dolayı Gazne’de değil Delhi’de satın alabileceği bildirildi. Kutbüddîn Aybeg, onu Hindistan’a götürdü ve orada satın aldı. Cesaret ve Yiğitliği İle Dikkat Çekti İltutmuş, asaleti, üstün kabiliyeti, aklı ve keskin zekâsıyla sınıf tanımayan Türk ve İslâm devletinin hizmetinde devamlı yükseldi. Delhi’de önce Kutbüddîn Aybeg’in özel muhafız alayı başkanlığı makamı olan Ser-i Çandarlık vazifesine getirildi. Kutbüddîn Aybeg, İltutmuş’un sadıkane hizmetini ve maharetini görünce kızını ona verdi. 1195 senesinde Gvalyar’ın fethedilmesiyle buranın vâliliğine atandı. Vâli iken idareciliğinin yanında cesaret ve yiğitliği ile dikkat çekince, kendisine Bedaun bölgesinin idaresi de verildi. Çelum nehri kıyısında Gakharlar ile yapılan muharebede üstün başarılarından dolayı sultan tarafından "Emîr-ül-Ümerâlığa" tâyin edildi. Kutbüddîn Aybeg’in 1210 senesinde vefâtı üzerine yerine oğlu Aram Şah geçti. Kardeşler arasında taht mücâdelesi devlet adamlarının İltutmuş’u davet etmelerine yol açtı. Aram Şah, İltutmuş’un üzerine sefer düzenledi ise de, yenildi. Abbasi Halifesi Tarafından Hil’at Gönderildi İltutmuş, Aram Şah’ı yendikten sonra, bütün ülkede hâkimiyetini tesis ettirmek ve emniyeti sağlamak için rakipleriyle mücâdeleye girişti. 1222 senesinde Hindistan’da ayrı bir hükümdarlık kurmak istiyen Celâleddîn Harezmşah’a karşı Delhi Sultanlığı’nı koruyarak, ülkenin bölünmesine meydan vermedi. 1225 Lahnavti, 1228 Sind, 1234 Malva seferlerini yaptı ve Vindhya dağlarının kuzeyindeki bütün Hindistan’ı Delhi sultanlığına kazandırdı. İltutmuş’un Hindistan’daki fetihleri ve İslâmiyet’i yayma faaliyetleri Abbâsî halîfesi el-Mustansır Billâh tarafından takdirle karşılandı ve halîfe tarafından tanınıp, hil’at gönderildi. Böylece, Hindistan’da tanınan ve hil’at gönderilen ilk hükümdar oldu.1229 senesinden sonra paralarda ve kitabelerde "Nasır Emîr-ül-Mü’minîn" ünvânını kullanan İltutmuş, 1236 senesinde vefât etti. Âlim ve Velîleri Meclisinden Hiç Eksik Etmezdi Hindistan’da saltanatı, Abbâsî halîfeliğince tanınan ilk Türk sultânı olan Şemseddîn İltutmuş, müstesna bir şahsiyet idi. Âlim ve velîleri meclisinden hiç eksik etmezdi. Gönül sultânı Kutbüddîn Bahtiyar Kâkî, Ecmîr beldesinde talebeleri irşâd ile meşgul olan hocası Muînüddîn Çeştî’nin ziyaretine giderken, Delhi’ye uğradı. Sultan İltutmuş, Kutbüddîn Bâhtiyâr’a çok alâka gösterdi. Delhi’de kaldığı bir kaç gün içinde sultânın ona olan hürmeti, muhabbet ve bağlılığı her gün bir kat daha arttı. Bahtiyar Kâkî’nin Delhi’den hiç ayrılmasını istemeyen sultan, kalmasını teklif etti. Kutbüddîn Bahtiyar şehrin dışında oturmayı tercih etti. Sultan, Hâce Kutbüddîn’in feyz ve bereketlerinden istifâde edebilmek için, haftada iki defa hizmetine giderdi. Fakirlerin Giydiği Bir Elbise Giyerek Şehri Dolaşırdı Şemseddîn İltutmuş, bütün işlerinde Hâce Kutbüddîn’e danışıp, nasîhatlerine göre hareket ederdi. Hâce, Sultân’ın; Hazreti Ömer ve Ömer bin Abdülazîz yolundan yürümesini, mazlumun hakkını koruyup, insanların ihtiyâçlarını gidermekte onlar gibi olmaya gayret göstermesini, geceleri uyanık kalmasını, ibâdet ve tâatla meşgul olmasını, uyku bastıracak olursa abdestini tazelemek suretiyle mâni olmasını, böylece namaz kılıp, ibâdet ve tâat yapmaya devam etmesini emir buyurdu. Sultan, hocasının tavsiyesi ile gece karanlık bastığında tanınmamak için fakirlerin giydiği bir elbise giyerek şehri dolaşırdı. Fakirlerin, ihtiyaç sahiplerinin kapılarını çalarak, onlara gizlice yardımda bulunurdu. Câmileri devamlı kontrol ederdi. Müslümanların rahatça ibâdetine mâni olabilecek bir şey bulunmamasına, varsa derhal yok edilmesine dikkat ederdi. Sarayı, bütün sıkıntıların halledildiği bir mekân hâline getirdi. Muhtaçların ihtiyaçları giderildi. Ahâliden, Müslüman-kâfir kimseye zulmedilmez, haksızlık yapılmazdı. Saray adamlarının ve memûrların halka muamelesini kontrol için sarayın üstüne bir kule yaptırmıştı. Kıyamet Gününden Çok Korkardı Sultan, Allahü teâlânın huzurunda ağırlığını taşıyamıyacağı mesûliyetlerin, işitmeye tahammül edemiyeceği, îzâh etmeğe imkân bulamayacağı şikâyetlerin ortaya çıkabileceği kıyamet gününden çok korkardı. Bu yüzden bir gün hocasının huzuruna giderek; “Allahü teâlâ bana bir saltanat ihsan eyledi. Elbette ki, kıyamet günü bu ağır yükün hesabını soracak. O zor günde sizin beni terk etmemeniz için yalvarıyorum” dedi. Hâce Bahtiyar Kâkî de, onun bu isteğini kabûl etti. Sultan, ilme ve âlimlere hürmetkar olduğu için, Delhi’de kültür seviyesi yükseldi. Devrinde, ülkesinde Muînüddîn Çeştî, Kutbeddîn Bahtiyar Kâkî, Bahâüddîn Zekeriyyâ, Ferîdüddîn Genc-i Şeker, Hâce Ahmed Buhârî, Kadı Hamidüddîn Nâgûrî gibi âlimler bulunuyor, ilim ve irfan yayıyorlardı. Bu âlimlerin günümüze kadar ulaşan kıymetli ve çok nâdide eserleri vardır. İltutmuş zamânında, ilim, ibâdet ve diğer sosyal ihtiyâçların temini için eserler inşâ edilip, eskileri tamir ve ikmâl edildi. Kutbüddîn Aybeg’in başlattığı Delhi’deki Kutb Câmii ve meşhur Kutb Minâre ile Ecmir’deki câmi tamamlandı. Bedaun’da Müslümânların ibâdetlerini ve ilim tahsillerini kolayca yapabilmeleri için, Mescid yaptırdı. Yeni fethedilen yerlerde, İslâm medeniyetini simgeleyen eserler inşâ edilerek, beldeler süslendi. |
157 |
Firûz Şah | Delhi Türk sultanlarından. Tuğluk hânedanlığının üçüncü hükümdarı. Bu hânedanlığın kurucusu ve ilk hükümdarı olan Gıyâseddîn Tuğluk’un kardeşi Melik Receb’in oğludur. Asıl adı Kemâleddîn’dir. 1309 (H.709)’da doğdu. 1351 (H.752) senesinde hükümdar oldu. 1388 (H.790)’da seksen yaşında vefât etti. Firûz Şah’ın annesi Naila Hanım’dır, babası Melik Receb, Sultan Gıyâseddîn Tuğluk’un kardeşi ve kumandanı idi. Oğlu Firûz’u iyi bir tahsil ve terbiye ile yetiştirdi. Bilgisi, güzel ahlâkı ve liyâkati ile devlet kademesinde hızla yükseldi. Bilhassa amcasının oğlu Şehzade Muhammed Tuğluk’la iyi anlaşıyordu. Gıyâseddîn Tuğluk vefât edince, Muhammed Tuğluk sultan oldu. Halkın Sevgi ve Saygısını Kazandı Cömertliği, iyilikleri ve son zamanlarında zulmü ile meşhur olan Muhammed Tuğluk, amcası oğlu Firûz’u en yakın adamları arasında tuttu, Onu dâima yanında bulundurdu. Bu esnada Firûz Şah devlet idaresini çok iyi bir şekilde öğrendi. Devlet erkânını ve halkın sevgi ve saygısını kazandı. Sultan Muhammed Tuğluk, 1351 (H.752) yılında çıktığı seferde Thattha civarında iken aniden vefât etti. Hiç erkek çocuğu olmayan sultânın vefâtı, kargaşalığa sebeb oldu. Çeşitli yerlerde isyanlar baş gösterdi. Orduya yardımcı kuvvet olarak katılan Moğol askerleri yağmaya başladılar. Ordunun düşman topraklarında bulunması da durumu iyice nâzikleştirdi. Bu şartlar altında ordudaki âlimler, sözü dinlenir kumandanlar, sultânın yakınları, Firûz Şah’a sultan olmasını teklif ettiler. Firûz Şah, önce kabul etmedi. Israrlar üzerine sultan oldu. Hemen idareyi dirayetli ellerine aldı. O sırada seferde bulunan orduyu derhâl nizâma sokarak, sükûnu temin etti ve orduyu Delhi’ye dönmek üzere yola çıkardı. Delhi’de saltanat için çıkan karışıklıkları bastırdı. Oraya yerleşti. Zafer Han’ın davetiyle Bengal üzerine yürüdü. 1353-54 (H.755-756) senesinde yaptığı bu seferde Bengal hâkimi İlyas Hacı Şemseddîn, önce mukavemet gösterdiyse de neticede İkdala kalesine kapanmak zorunda kaldı. Firûz Şah, bâzı düşünceleri sebebiyle, Bengal’i Delhi sultanlığına ilhak etmekten vazgeçip geri döndü. Beş sene sonra, Şarkî Bengal’in ilk müstakil hükümdarı Fahreddîn’in damadı Zafer Han’ın himaye talebi üzerine bir sefer daha yaptı. Bu sırada Bengal hâkimi İlyas Hacı Şemseddîn ölmüş, yerine oğlu İskender geçmişti. Önce Firûz Şah’ı savaştan vazgeçirmek isteyen İskender, bu işte muvaffak olamayınca ordusuyla İkdala kalesine sığındı. Firûz Şah, uzun ve zahmetli bir muhasara yaptıysa da sonunda İskender’in teklifi üzerine bir andlaşma yapıldı. Dönüşte Hindûlardan Orissa’yı aldı. Delhi’ye gelirken ordusu çok sıkıntı çekti. 1360 (H.761) senesinde Delhi’ye döndü. Firûz Şah, bu ikinci Bengal seferinden döndükten on bir sene sonra, Thattha üzerine 1371-72 (H.772-773)’te devrinin en mühim ve son seferini yaptı. Uzun ve pek çok güçlükleri atlatarak gerçekleştirdiği bu sefer netîcesinde, Sind hükümdarı Cam Babirçiya’yı esir aldı. Firûz Şah, bundan sonra artık sefere çıkmayıp devletin iç işleri ile uğraşmaya karar verdi. Saltanatının sonuna kadar geçen on sekiz sene zarfında, halkının huzur ve refahı için fevkalâde tedbirler aldı. Her İşini İslam Âlimlerine Sorarak Yapardı Bu dönem bir bakıma Delhi-Türk Sultanlığı için bir dinlenme ve bayındırlık işlerinin büyük ölçüde gerçekleştirildiği bir devir oldu. Firûz Şah’ın başardığı güzel işler, o devrin Avrupası için hatıra bile gelemiyecek işlerden idi. Onun kıymetli hizmetleri, kendinden sonraki asırlarda da şükranla yâd edilmesine sebeb oldu. Firûz Şah, her şeyden önce Ehl-i sünnet îtikâdında ve İslâmiyet’in hükümlerini sadâkatla uygulayan bir sultan idi. Her işini İslâm âlimlerine sorarak yapardı. Yaptığı her işin İslâmiyet’e uygun olması için azamî gayret sarf ederdi. Vergileri koymada veya kaldırmada Müslüman hükümdarlar arasında emsaline nâdir rastlanacak derecede dînin hükümlerine riâyet ederdi. İslâmiyet’in yayılması hususunda da çok gayret gösterirdi. Putperest Hindûları Müslüman olmaları için teşvik edici tedbirler aldı. îmân eden kâfirlerden cizyeyi kaldırdı. Mısır’daki Abbâsî halîfesine bağlılığını bildirdi. Âlimlere Çok Büyük Muhabbet ve Sevgisi Vardı Firûz Şah, bütün dînî müesseselere, câmilere, tekkelere, medreselere, evliya türbelerine ve vakıf kuruluşlarına çok saygı gösterip bunlar için büyük harcamalar yaptı. Yaşı ilerledikçe İslâmiyet’in hükümlerine riâyet hususunda hassasiyeti iyice arttı. İpek elbiseleri, zînetleri, sarayda altın ve gümüş eşya kullanılmasını yasakladı. Sarayının duvarlarında ve bayraklar üzerinde önceden yapılmış olan canlı resimlerini ve heykelleri kaldırdı. Evliyaya, insanları irşâd eden rehber âlimlere ayrı bir muhabbeti ve sevgisi vardı. Şeyh Ferîdüddîn Genc-i Şeker’in torunu Alâeddîn’in sohbetinde bulunarak ondan feyz aldı. Hocası Celâleddîn-i Hindî’yi hiç yanından ayırmadı. Dostlarına karşı samîmî, düşmanlarına âli-cenap, tebeasına merhametli ve şefkatli oldu. İşkence ve hafiyeliği kaldırdı. İslâmiyet’in geniş ahlâk esaslarına riâyet ederek ideâl bir İslâm hükümdarı vasfını kazandı. İlim ve sanata büyük alâka gösterdi. Âlimleri, hafızları, tasavvuf ehli zevatı himaye edip, onlardan çok istifâde etti. 1407 (H.810) senesinde Devletâbâd yakınlarında bir rasadhâne kurdurarak müdürlüğüne Hakîm Hâşim Geylânî’yi tâyin etti. Delâil-i Firûz adlı bir astronomi kitabı telif ettirdi. Târih incelemelerini ve târihçileri de bilhassa himaye ederek bir çok İslâm hükümdarı gibi, o da bu hususlarda çok istifâde etti. Bu sebeple onun devrini anlatan oldukça çok târihî vesîka ve eser vardır. Bizzat kendisi, botanik, geometri ve mantık derslerini dinlemekten zevk alırdı. Hayır Müesseseleri Kurdu Adâlet sistemini, halkın menfaatine dönük ve kolay işler bir tarza sokan Firûz Şah, pek çok hayır müessesesi kurarak; “tâmir-i bilâd terfihi ibâd” yâni beldeleri îmâr, insanları ruh, düşünce ve yaşayış yönünden refaha kavuşturmak şeklinde tarif ettiği İslâm medeniyetini gerçekleştirdi. Halka hizmet eden pek çok hastahânelerin yanında fakir kızların çeyizlerini temin ve evlendirilmeleri için husûsî bir müessese kurdu. Diğer taraftan, cemiyet hayâtında en önemli mes’elelerden olan işsizliği önlemek için tedbirler aldı. Devlet idaresinde esaslı bir ıslahat yaparak mâlî ve iktisadî sahalarda çok büyük gelişmeler sağladı. Müslüman ve gayr-i müslim tebeayı refah ve saâdete kavuşturmak için uğraştı. Firûz Şah’ın en başta gelen prensibi, devlet idâresinin halkın ihtiyâcını karşılayacak bir gayeye hizmet eder şekilde yürümesi idi. Halkın refahını, beytülmâlın, hazînenin zenginleşmesine tercih ediyordu. Bilhassa vergi hususunda İslâm hukukuna sâdık kalmayı çok iyi başardı. Halktan alınan vergiler fıkıh âlimlerine sorularak ve onlardan alınan fetva üzerine uygulanmıştı. Halkın Yüzünü Güldürdü Firûz Şah’dan önceki dönemlerde ağır vergiler sebebiyle felce uğramış olan zirâat ve ticâret işleri de yeniden ele alındı. Yapılan idârî ve mâlî değişiklik netîcesinde zirâat ve ticâret işleri de fevkalâde düzeldi. Bolluk ve ucuzluk halkın yüzünü güldürdü. Emniyet ve âsâyiş yaygınlaşıp, devlet varidatı da günden güne arttı. Para ıslahatı ve iktisâdi hayat üzerinde gâyet müsbet neticelere sebep oldu. Devlet hazînesinden maaş alarak geçinen memur ve askerin maaşları bol bol arttı. Hizmet yaşını aşmış olan halkın da ölünceye kadar maaş almaları sağlandı. Devletin zenginleşmesi ve gelirinin artması, îmâr faaliyetlerini de hızlandırdı. Yeni kasabalar ve şehirler kuruldu. İşsizlik büyük ölçüde azaldı. Nehir mecralarını tanzim ve ıslah ettiren Firûz Şah, kanallar açtırdı. Birkaç yüz kilometre uzunluğunda dört büyük sulama şebekesi yapıldı. Sulanan topraklardan elde edilen zirâî hâsılat fevkalâde arttı. Köşkler, ribatlar, hankâhlar, bendler (barajlar), köprüler yaptırıp, bağlar ve bahçeler kurduran Firûz Şah, eski eserleri de tamir ettirdi. Otuz sekiz senelik saltanatı boyunca bayındırlık hizmetlerinde, görülmemiş bir başarı sağladı. Büyüklü-küçüklü iki yüz şehir kurdurdu. Tamir ettirdikleri hâricinde; elli baraj, kırk câmi, otuz medrese, yirmi hankâh (fakirler için aş evi), yüz köşk, kervansaray ve han, beş dârüşşifâ, hastahâne, yüz türbe, on hamam, yüz elli kuyu, havuz ve su deposu, yüz elli köprü inşâ ettirdi. Firûz Şah’ın başardığı önemli işlerden biri de toprak düzenlemesi ve askerî ıktâların dağıtımı idi. Hepsini şer’î hükümler dâiresinde tanzim ettirdi. Şehirlerde vazifeli bulunan ıktâ sahiplerine, ayrıca aylık da bağlanmak suretiyle refahları arttırıldı. Bâzı savaşlara iştirak edemeyen ıktâ sahipleri, çoluk-çocugu perişan olmasın düşüncesiyle cezalandırılmadı. Iktâ sahibi ölünce, bu ıktâ ailesinden birine bırakılmıyordu. Yine ıktâ sahiplerinin, köylülerden fazla vergi almasını önlemek için sıkı cezaî müeyyideler kondu. Firûz Şah, bir ömür boyu önemli hizmetleri gerçekleştirdikten sonra, yaşının ilerlemesi ve sıhhatinin bozulması sebebiyle, vefâtından önce torunu Gıyâseddîn Tuğluk’u tahta geçirdi. Böylece son vazifesini de yaptı. Bundan kısa bir müddet sonra da vefât etti. Mezarı Delhi yakınlarında Havz-ı Has’dadır. |
156 |
Bahadır Şah-II | Hindistan’da Bâbürlü Türk Devleti’nin son hükümdarı. Asıl ismi Ebü’l-Muzaffer Sirâceddîn Muhammed’dir. İkinci Ekber Şah’ın oğludur. 24 Ocak 1775’te doğdu. 1837 yılında babasının ölümü üzerine, 62 yaşında tahta çıktı. Bu sırada devletin kontrolü İngilizlerin elinde bulunuyordu. 20 sene sadece isimden ibaret kalan bir hükümdarlık yaptı. 1857’de Kalküta yakınlarında Müslüman askerler ayaklandılar. Süratle büyüyen ayaklanma sonunda askerler Delhi’de duruma hakim oldular. İkinci Bahadır fiili bir hükümdar olarak göreve başladı. câmilerde hatipler Delhi halkını cihada çağırıyor ve Bahadır Şah’ı desteklemeleri için ikazlarda bulunuyorlardı. İkinci Bahadır, oğlu Moğol Mirza’yı seraskerliğe tayin etti. Ancak İngilizler durumdan hoşlanmadılar. Hindistan’daki Eshâb-ı kirâm düşmanları, Hindûlar ve hâin vezir Ahsenullah Han’ın yardımı ile, İngiliz askeri Sir John Lawrens idaresinde Delhi şehrine girdi. Evleri, dükkanları basıp, malları ve paraları yağma ettiler. İnsanlık târihinde görülmemiş zulümlerle kadın ve çocukları kılıçtan geçirdiler. İçecek su bile bulunmaz oldu. Hümâyûn Şah’ın türbesine sığınan çok yaşlı Şah’ı, çoluk çocukları ile elleri bağlı olarak Kale tarafına götürdüler. İğrenç Bir İngiliz Zulmü Patrik Hudson, yolda Şah’ın üç oğlunu don ve gömlekle bırakıp, göğüslerine kurşun sıkarak şehit etti ve kanlarından içti. Cesedlerini kale kapısına astırdı. Bir gün sonra, başlarını İngiliz kumandanı Henri Bernard’a götürdü. Sonra bu başları suda kaynatıp, Şah’a ve zevcesine çorba olarak gönderdi. Çok aç olduklarından hemen ağızlarına koydular. Fakat çiğneyip yutamadılar. Ne eti olduğunu bilmedikleri hâlde, çıkarıp toprağa bıraktılar. Hudson hâini; “Niçin yemediniz? Çok güzel çorbadır. Oğullarınızın etinden yaptırdım” diye alay etti. Sonra Sultan’ı, zevcesini ve diğer yakınlarını Rangon şehrine sürerek haps ettiler. İngilizler Delhi’de üç bin Müslümanı kurşunlayarak, yirmi yedi bin kişiyi de keserek şehit ettiler. Sâdece gece kaçanlar kurtulabildi. Hıristiyanlar, diğer şehirlerde ve köylerde de sayısız Müslüman öldürdüler. Târihî sanat eserlerini yıktılar. Eşi bulunmayan ve kıymet biçilemeyen zînet eşyalarını gemilere doldurup, Londra’ya götürdüler. 1862 senesi Kasım ayında, bu son Bâbürlü temsilcisi, ülkesinden çok uzakta hayâta gözlerini kapadı. İkinci Bahadır Şah, âlim, hattat ve aynı zamanda iyi bir şair olup, Zafer mahlası ile şiirler yazardı. İkinci Bahadır Şah’ın ölümü ile Bâbür hanedanı, Hindistan’ın târih sahnesinden çekildi. İngilizler, siyâsî iktidarı ele geçirip, hemen her yerde yaptıkları gibi Hindistan’ı da bir isyanlar diyarı hâline getirdiler. Değişik inanç ve kültürdeki insanları birbirlerine karşı kışkırtarak, onların birlik ve düzenine imkân vermeyip, mâlî kaynakları kendi ülkelerine aktardılar. Ayrıca, Müslümanlar arasındaki yardımlaşmayı ve kardeşliği yıkmak için çeşitli entrikalar çevirerek, ajanları vasıtasıyla Kâdıyânilik denilen bozuk bir din ortaya çıkarıp, müslümanları doğru yoldan saptırmaya çalıştılar. |
155 |
Muhammed Tapar | Büyük Selçuklu Devleti sultânı. Sultan Melikşah’ın oğlu olup, 1082 yılında doğdu. Babasının 1092’de vefâtıyla, Selçuklu sultanı olan ağabeyi Berkyaruk’un yanında yetişti. Sultan Berkyaruk ona Gence havâlisinin idâresini verdi. Muhammed Tapar, Gence’ye gelerek Arran’ı da hâkimiyeti altına aldı. Kumandanlarının kışkırtmaları ile ağabeyine karşı zaman zaman isyân etti. Yapılan andlaşmayla Âzerbaycan, Diyarbekir ve el-Cezîre kendisine verildi. Sultan Berkyaruk’un vefâtından (1104) sonra Bağdad’a gelerek Selçuklu tahtına geçti (1105). Muhammed Tapar önce amcasının oğlu Mengü Bars’ın isyânını bastırdı. Daha sonra ülkede uzun zamandır karışıklık çıkaran, anarşiyi tahrik eden Bâtınîlere karşı mücâdele etti. 1107’de Bâtınîlerin merkezi olan Alamut Kalesi kuşatıldı ve çok sayıda Bâtınî öldürüldü. Birinci Haçlı Seferinden sonra, Haçlı ordularının tam hâkimiyeti altına giren Suriye’de Haçlı devletleri kurulmaya başlanmıştı. Sultan Muhammed Tapar Haçlılar üzerine ordular gönderdi. Ancak, kumandanlar arasında irtibat sağlanamadığından kesin sonuca gidilemedi. Sefer kumandanı Emir Mevdûd, Şam Câminde bir Bâtınî tarafından öldürüldü. Sultan Haçlılara karşı Aksungur Porsukî’yi kumandanlığa getirdi. Bu arada ikinci bir orduyu yeniden Alamut üzerine gönderdi. Kalenin kuşatıldığı sırada âniden rahatsızlanarak vefât etti (1118). Sultanın beklenmedik ölümü, Haçlılara ve Bâtınîlere karşı açılan savaşların duraklamasına sebep oldu. Ondan sonra Büyük Selçuklu Devleti dağılmaya yüz tuttu. Sultan Muhammed Tapar, Selçuklu Devletinin son büyük hükümdârı sayılmaktadır. Ebû Şücâ, Gıyâsüddünyâ ved-din, Kerîmü Emirü’l-Mü’minîn ünvanlarıyla tanınırdı. |
154 |
Celâleddîn Harezmşah | Harezmşahlar Devleti’nin son hükümdarı, ismi, Mengübertî, lakabı Celâleddîn’dir. Doğum târihi bilinmemektedir. Babası, Harezmşah Devleti sultânı Alâüddîn Muhammed, annesi Ay-Ciçek Hâtun’dur. Babasının 1220 yılında vefâtı üzerine Harezmşah sultânı oldu. 1231 yılında şehit edildi. Celâleddîn Harezmşah, küçük yaştan îtibâren ehil kimseler elinde yetiştirildi. Gazne ve çevresinin vâliliğine tâyin edildi, iyi bir idareci, güçlü bir komutan olarak yetişmesine gayret edildi. Babasının bütün seferlerinde yanında bulunarak başarısına yardımcı oldu, tecrübesini arttırdı. Babası Sultan Alâüddîn, büyük bir güç hâlinde yayılan ve gittikleri yerleri istilâ edip, görülmemiş zulümler yapan Moğollara ve bunların zâlim hânı Cengiz’e karşı devamlı mücâdele veriyordu. Celâleddîn Harezmşah, Cengiz’in oğlu Cuci kumandasındaki Moğol ordusuyla, 1216 ’de yapılan muharebede sağ cenah kumandanlığını yaptı ve bozulmaya başlayan Türk ordusuna zaferi kazandırdı. Devletâbâd yakınlarında son defa Moğolların karşısına çıkan Sultan Alâüddîn Muhammed, burada mağlûb oldu. Abiskund’da bir adaya sığındıysa da kısa bir müddet sonra burada hastalanarak, 1220 senesinde vefât etti. Târihler, Celâleddîn Harezmşah’ın Cengiz’in hücumuna karşı Mâverâünnehr şehirlerini ayrı ayrı müdâfaa etmek yerine bütün kuvvetlerle hücum etmeyi babasına tavsiye ettiğini, ancak bu teklifini kabul ettiremediğinden, Cengiz’in, dağılmış durumda olan Türk kuvvetlerini ayrı ayrı imha ettiğini yazarlar. Sultan Alâüddîn Muhammed, annesi Terken Hâtun’un arzusu ile küçük oğlu Uzlag’ı veliaht tâyin etmişti. Ancak ölümünden bir müddet önce, devleti, mâruz bulunduğu tehlikeden büyük oğlu Celâleddîn’in kurtarabileceğini düşünerek, onu veliaht tâyin ve şehzadelere de ona tâbi olmalarını vasiyet etti. Babasının vefâtından sonra bâzı Türk emirleri, Celâleddîn’in tahta çıkmasını istemediklerinden bir suikast düzenleyip, öldürmek istediyseler de, Celâleddîn, Harezm’den Horasan’a gitmek suretiyle bu tehlikeden kurtuldu. Cengiz tehlikesinden dolayı Harezm’de kalamıyacaklarını anlayan kardeşlerinden ikisi de onu tâkib ettiler. Ancak yolda Moğollar tarafından şehit edildiler. Moğallarla Mücadele Etti Celâleddîn Harezmşah ise Moğol tâkib kuvvetlerini mağlûb edip, tehlikeli bir yolculuktan sonra Gazne’ye vâsıl oldu. Gazne’de tekrar kuvvet toplamaya başladı. Cengiz Han, Celâleddîn Harezmşah’a çok önem veriyordu. Ona karşı; “Yenilmez Noyan” ünvanı ile anılan komutanını gönderdi. Parvan civarında iki gün devam eden şiddetli çarpışma neticesinde Moğollar perişan edildiler. Ancak savaştan sonra kumandanlar arasında ganîmet ihtilâfından dolayı çıkan anlaşmazlık sebebiyle, bu zaferden istifâde edilemedi. Emirlerin bir çoğu, askerlerini alıp kendi yurtlarına döndüler. Şayet Türk ordusu dağılmamış olsaydı, bu sıralarda Hindikuş dağlarını aşmakta olan asıl Moğol ordusunu durdurabilirlerdi. Moğollar, Gazne’yi ele geçirdiler. Sind ırmağı kıyılarına çekilen Celâleddîn Harezmşâh, İndus sahilinde Moğollarla savaştı. Moğol hükümdarı Cengiz’in bizzat katıldığı bu savaşta, Celâleddîn Harezmşah mağlûb oldu. Kuvvetlerini toplayıp, alelacele yapılan gemilerle karşıya geçmek üzere yola çıktılar, ancak geminin nehrin ortasında parçalanması üzerine pek çok askeri boğuldu. Atıyla nehri geçmeye muvaffak olan Celâleddîn Harezmşâh, boğulmaktan kurtulan adamları ile Hindistan’a gidip, orada üç yıl kaldı. 1224’de Harezm’e dönüp, Moğollarla yeniden mücâdeleye karar veren Celâleddîn, Kirman’a geldi. Buranın hâkimi Barak Hâcib, itâatini arz ederek Celâleddîn Harezmşah adına Kirman’ı idareye başladı. Buradan Atabeg Sa’d bin Zengî’nin hükümdarı bulunduğu Fars’a geldi. Onun kızı ile evlendi. Böylece Harezmşâh Devleti’ni yeniden te’sise çalışan Celâleddîn Mengübertî, bundan soIra İsfehan ve Irak-ı Acem’e ilerliyerek, burada bulunan kardeşi Gıyâseddîn Pir-Şah’ın itâatini sağladı. Lur (Hindistan) reislerini de kendisine bağladıktan sonra, Moğollarla mücâdeleye başladı. 1225 ’de Tebriz’i alarak karargâhını buraya nakletti. Anadolu’da hüküm süren Sultan Alâeddîn Keykubâd’a ve Mısır ve Suriye’de hâkimiyet süren Eyyûbî meliklerine elçiler göndererek, Moğollara karşı yardım istedi. Diğer taraftan bir asırdan beri Arran, Azerbaycan ve şarkî Anadolu’daki İslâm emaret ve hükümetlerine karşı galip ve tehditkâr bir vaziyette bulunan Gürcüleri ezmek için Gürcistan krallığını istilâ ederek, 1226 (H.623) de Tiflis’i aldı. Bu sırada isyan eden Barak Hâcib ve Azerbaycan Türkmenlerinin isyanlarını bastırdı. Bir ara Ahlat’ı kuşattı ise de, Türkmenlerin yeniden karışıklık çıkarmaları üzerine Azerbaycan’a döndü, ve Türkmenleri cezalandırdı. Kışı Tebriz’de geçirdiği sırada, Gürcülerin Tiflis’i yeniden ele geçirip oradaki askerlerin öldürüldüğünü öğrendi. 1227 (H.624)’de Tiflis üzerine yürüyen Celâleddîn Harezmşah, şehrin yakılıp terkedildiğini gördü. Bu sırada Bâtınîlerin, Gence vâlisi Orhan’ı öldürdüklerini öğrenen Sultan, onların memleketine girerek Alamut ve Kumis havalisini tedib edip, cezalandırdı. Sultan bu şekilde ülke içindeki karışıklıklarla meşgulken, Moğol kuvvetlerinden bir birliğin Damgan civarına geldiğini öğrenip, hızla üzerlerine gitti ve onları mağlûb etti. Eyyûbîlere karşı 1228’de bir sefer hazırlığı içinde olan Celâleddîn Harezmşah, Moğolların, Ceyhun’u geçip Irak-ı Acem’e yürüdüklerini haber aldı. 26 Ağustos 1228’de İsfehan önünde meydana gelen Türk-Moğol savaşında Sultan Celâleddîn Harezmşah, kardeşi Gıyâseddîn’in ihanetine rağmen Moğolları hezîmete uğrattı. Tâkib esnasında Moğolların kurduğu tuzağa düşen Celâleddîn Harezmşah’ın sol cenahı bozuldu. Zor kurtulan Sultan, Luristan’a giderken, Moğollar da perişan bir vaziyette olduklarından takib edemeyip geri döndüler. Bir hafta sonra İsfehan’a dönen Sultan Celâleddîn Harezmşah, yeniden kuvvet toplamaya başladı. Kardeşi Gıyâseddîn ise, önce Alamut’a giderek Bâtınîlere iltica etti ise de daha sonra gittiği Kirman’da öldürüldü. Sultan Ünvanını Aldı Sultan Celâleddîn Harezmşah, Azerbaycan’a dönüp memleketin bozulmuş durumunu yeniden düzeltmekle meşgulken, 1229’de Gürcüler yeniden isyan ettiler. Topladığı taze kuvvetlerle bu isyanı bastırmaya muvaffak olan Sultan, Tiflis’den başka bâzı müstahkem kaleleri de ele geçirdi. Bu muvaffakiyetten sonra Bağdâd halîfesi Celâleddîn Harezmşah’a “Sultan” ünvanını tevcih etti. Kendisine itâatini arzeden Şam hükümdarı Melik-ül-Muazzam İsâ Eyyûbî’nin teşviki ile Ahlat’ı kuşatan Celâleddîn, 14 Mayıs 1230’de kaleyi ele geçirmeye muvaffak oldu. Ancak kale müdâfîlerine ve halka şiddetli davranması, o zamana kadar bir İslâm Kahramanı sayılan Celâleddîn Harezmşah’a karşı bir husûmetin doğmasına sebeb oldu. Anadolu ye Mısır sultanları, onun kendi ülkelerine yürüme ihtimâli karşısında kuvvetlerini toplıyarak müttefik olmuşlardı. Bu haberi duyan Sultan, Anadolu ve Suriye kuvvetlerinin birleşmesine mâni olmak için harekete geçti ise de, geç kaldı. Erzincan yakınında Yassı-Çemen yaylasında 10 Ağustos 1230 (H.628)’de vukû bulan şiddetli muharebede büyük bir hezimete uğrayan Sultan Celâleddîn Harezmşah, sulha mecbur oldu. Moğollar, kendilerinin Ortadoğu’ya inmesine mâni olan tek engelin Celâleddîn Harezmşah olduğuna inanıyorlardı. Bu yüzden Yassı-Çemen’de Türk hükümdarları arasındaki savaş devam ederken, Moğollar, kurultuylarında Harezmşah Devleti’ni yıkma kararı aldılar. Komutanlardan, Cermagun Noyan’ı mühim brr kuvvetle Mâverâünnehr’e gönderdiler. Bu haberi duyan Celâleddîn Harezmşah, civar hükümdarlara vaziyeti bildirip yardım istedi. Ancak onlar, Celâleddîn Harzemşah’a güvenmiyorlardı. Ayrıca Moğol tehlikesinin kendi ülkelerini saracak kadar genişleyeceğini tahmin edemiyorlardı. Sultan’a yardım elini uzatmadılar. Sultan Celâleddîn Harezmşah’ın maiyeti ile el-Cezîre’ye doğru ilerlediğini öğrenen Moğollar, onu tâkib ederek yollarına devam ettiler. Nihâyet 1231 Ağustosunda Dicle köprüsü kenarında sabaha karşı düzenledikleri bir baskınla Celâleddîn Harezmşah’ın maiyetinden bir kısmını öldürüp, askerini dağıttılar, öldürülmekten zor kurtulan Sultan Celâleddîn Harezmşah, Meyyâfârikîn civarına kaçıp Moğolların takibinden kurtulmak için sarp dağlara saptı. Ancak göçebeler tarafından yakalanıp obaya getirildi. Celâleddîn Harezmşah, yakalayan göçebelerin reisine kendini tanıttı. Eğer-Meyyâfârikîn ve el-Cezîre hükümdarı Melik Muzaffer Gâzi’yi durumundan haberdâr ederse çok mükâfat vereceğini söyledi. Göçebelerin reisi aşîretini toplamak üzere ikâmetgâhından ayrıldığı bir sırada, göçebelerden biri Ahlat’ta öldürülmüş olan kardeşinin intikamını almak için Celâleddîn Harezmşah’ı şehit etti. El-Cezîre hükümdarı Mâlik el-Muzaffer Gâzi, Sultan’ın öldürüldüğünü öğrenince, onun cesedini Meyyâfârikîn’e getirtip defnettirdi. Bugün kabri belli değildir. Çok Cesur ve Kahramandı Türk-İslâm târihinin en bahadır ve şecaat sahibi şahsiyetlerinden olan Celâleddîn Harezmşah, bir çok harpleri hayâtı pahasına kazandığı hâlde, idare ve siyâset bakımından zayıf olduğu için, bunlardan istifâde edememiştir. Bütün meseleleri harp yolu ile halletmeye çalışması, düşmanlarını arttırmıştır. Buna rağmen Moğol saldırılarına ve Hıristiyan Gürcülere karşı mücâdele edebilen yegâne zât olması, ona gerek halk arasında ve gerek bütün Şark edebiyatında büyük bir şöhret kazandırmıştır. Moğollar, yakın şarkı tamamen istilâ ettikten sonra, Celâleddîn Harezmşah’ın bütün hatalı tarafları unutulmuş ve kendisi, İslâmiyet’in müdafiî olarak büyük kahramanlar arasına dâhil edilmiştir. İlmi ve ilim adamlarını sever ve gözetirdi. Bir gün kızdığı Tebriz Kadısı İzzeddin Kazvini’ye demiştir ki: “ Âlim olmanın şerefi ve ilmin itibarı olmasaydı, bu kılıç ile kafanı uçururdum.” Ramazan-ı şerîf ayında sarayına âlim ve vaizleri toplar onların vaaz ve nasîhatlarını dinlerdi. Çok cesurdu. Savaşlarda mübârezeye yani toplu savaştan önce meydana çıkıp er isteyen düşmanları ile bizzat kendisi savaşırdı. Cüssesi küçük olmasına rağmen çok meşhur savaşçıları yenmişti. |
153 |
MAKALELER | DİL VE EDEBİYAT | TARİH | SULTANLAR | HABERLER |
---|---|---|---|---|
Kültürümüz | Türk Dili | Türk Devletleri | Türk Sultanları | Günün Haberi |
Medeniyetimiz | Uydurukça-Türkçe Sözlük | Türkiye’deki Türk Dünyası | Türkistan Evliyaları | |
Türkistan | Şiirlerimiz | Muhteşem Mimarimiz | Sultan Abdülhamid Han | |
Kafkasya-Kırım | Zaferlerimiz | |||
Balkanlar- Rumeli |
Ziyaretler | |||||||
---|---|---|---|---|---|---|---|
Bugün | : | 6240 | |||||
Toplam | : | 13347384 | |||||
e-mail : turkdunyasi@hotmail.com | |||||||
© 2015 Türk Âlemiyiz "Türk Dünyasının İnternet Sitesi" (www.turkalemiyiz.com) | |||||||